Etiket: liverpool

  • Neoliberalizmin ilk saldırısı İngiliz işçilerin son raundu

    Neoliberalizmin ilk saldırısı İngiliz işçilerin son raundu

    Mart 1984’te başlayan ve 1 yıl süren madenci grevi, İngiliz tarihindeki geleneksel mücadelenin de son raundu, neoliberal politikalara geçişin ilk hesaplaşmasıydı. Başbakan Thatcher’ın zaferi aslında bir sınıf zaferiydi; neoliberalizm sadece ekonomik değil, kültürel ve siyasal olarak da sonraki sürece damgasını vuracaktı.

    Hikayenin kısa tarihi, 2. Dünya Savaşı sonrasın­da İngiltere’deki seçim­leri beklenmedik bir şekilde İşçi Partisi kazandığında, Başbakan Clement Attlee hükümetinin kömür üretimini millîleştir­mesiyle başlamıştı. Savaştan çok daha önce, 1926’da maden patronlarının lokavt yaparak üc­retleri düşürmeye çalıştığı, hatta madenleri kapattığı dönemdeki yenilginin ardından, madenciler için çok önemli bir kazanımdı bu karar.

    Ancak 1960’tan itibaren bu model teklemeye başladı. Yine İşçi Partisi hükümeti 1967’de Harold Wilson döneminde devalüasyona gidince işçilerin yaşam standardında düşüş kay­dedildi. Sanayi işçilerine kıyasla madencilerin durumu daha da kötüleşti; madenciler böylelikle mücadelenin ön safında yer ala­caklardı. Bundan 5 yıl sonra ise, NCB (National Coal Board-Ulusal Kömür Kurulu) İngiliz ekonomi­sinin rekabet gücünü artırmak için ücretleri düşük tutmaya çalışırken, Ulusal Maden İşçileri Sendikası (NUM) 9 Ocak 1972’de ulusal greve (1926’da beri ilk) gidecekti. Başbakan Edward Heath’in de meydan okumasıyla mücadele iyice sertleşti; sonunda 9 Şubat’ta “olağanüstü hâl” ilan edildi. Ancak elektrik kesinti­leri ekonomiyi felç edince NUM işbaşı çağrısı yaptı; sonuç olarak %21’lik bir ücret artışı kaydedildi.

    İngiltere’de Muhafazakar Heath 1974’te iktidarı kaybetti; Harold Wilson’ın İşçi Partisi tekrar iktidara geldi. Ancak bu defa da meşhur petrol krizi hem İngiltere’yi hem de dünyayı salla­yacaktı. Aslında olup biten, savaş sonrası Keynesçi politikaların tıkanması üzerine daha sonra “neoliberal” diye adlandırılacak ekonomi politikasına geçişin dünya ölçeğindeki ilk hesap­laşmasıydı (Eylül 1973’te Şili’de Sosyalist Allende hükümetinin kanlı bir askerî darbe ile bastı­rılmasıyla ilk defa doludizgin uygulanacaktı).

    Margaret Thatcher ise daha iktidar olmasından 4 sene önce hazırlıklara başlamıştı. 1975’te Muhafazakar Parti’ye başkan seçilmesinin ertesi günü, “siyasi ve toplumsal karşı devrim”i geliştirmekten sorumlu çalış­ma grupları kurdu. 1977’de akıl hocalarından Nicholas Ridley, NUM’la hesaplaşmaya ilişkin bir rapor hazırlamıştı. Buna göre saldırıya geçmeden önce kömür depolanmalı, elektrik santralleri petrole çevrilmeli, karayolu taşı­macılığında sendikasız kamyon şoförleri işe alınmalı ve bir dizi önlem alındıktan sonra savaşa girişilmeliydi.

    siyasi_tarih_masis_1
    Mart 1984’te başlayan greve onbinlerce madenci aileleriyle birlikte katılmıştı.

    1979’da Thatcher liderliğinde­ki Muhafazakarlar, İngiltere’de yeniden iktidara geldi. Hedefleri, savaş sonrası rejimi kökünden değiştirmek; onun yıkıntıları üzerine Milton Friedman’dan, Friedrich Hayek’ten esinlenen yeni rejimi oturtmak; buna karşı çıkacak güçleri cepheden çökertmekti. Daha sonra bir motto haline gelecek “başka bir alternatif olmadığına” (TINA: There is no alternative) toplumu inandırmak için her yol mubahtı ve madenciler bu savaşta başlıca hedefti. Madencilerin yenilgisi sendikaların yenilgisi anlamına gelecek ve artık sermayenin yeni birikim modeli rahatlıkla yürür­lüğe sokulacaktı. Böylece siyasal düzeyde 1972 ve 1974’te Muha­fazakar hükümetin yenilgisinin izleri de silinmiş olacaktı.

    Thatcher önce bir dizi “refor­m”la sendikal mücadeleyi hukuki alanda sınırlandırdı. Ancak acele etmedi; NUM ile mücadeleyi zamana yaydı ve madencileri desteksiz bırakmak için önce çelik, sağlık, demiryolları gibi daha az kuvvetli sektörleri zayıf­lattı. 1981’de grev tehdidi kar­şısında Muhafazakar hükümet geri çekildi; zira henüz koşullar oluşmamıştı.

    Nicholas Ridley’in tavsiyesi üzerine, 1926’daki grev kırıcıla­rından birinin kardeşi olan Ian MacGregor’u NCB’nin başına getirdi. Artık saldırıya geçmeye hazırdı. MacGregor, ekono­mik olmadığı gerekçesiyle 198 kuyudan 141’inin kapatılmasını önerdi.

    Madenciler, İşçi Partisi ve TU­C’un desteğini alamayacaklarını bilerek uzlaşmaz bir hükümetle karşı karşıya kaldılar. 1979’dan beri sendikalaşma oranı düştüğü gibi işsizlik de %13 gibi yüksek bir orana ulaşmıştı. İşçi Partisi neoliberal saldırı karşısında “yeni gerçekçi” bir pozisyon takınmıştı ve işçiler arasında eylemden yana olanların sayısı iyice düşmüştü.

    Madenciler sendikasının ka­rizmatik başkanı Arthur Scargill, mücadeleyi çalışma hakkı çer­çevesinde siyasallaştırdı ve güç dengesi alabildiğine elverişsiz bir durumda iken hükümetin restini görerek savaşı kabul etti. Grev, 5 Mart 1984’te Arthur Scargill’in kalesi olan Yorkshire’da, Cor­tonwood kuyusunun kapatılaca­ğı duyurulduğunda başlatıldı. 6 Mart’ta, 185 bin madencinin 20 bininin işten çıkarılmasına ve yaklaşık 20 ocağın kapatılma­sına dair bir yeniden yapılanma planı kamuoyuna açıklandı. Ekonomik olmayan veya daha az verimli kuyular kapatılacaktı.

    siyasi_tarih_masis_2
    Grevin en önemli olaylarından biri 18 Haziran 1984’teki “Orgreave Çatışması”ydı. Yüzlerce polis grevci işçilere saldırdı ve çok sayıda kişi yaralandı.

    12 Mart 1984’te Scargill ulusal grev ilan etti. 176 madenden 90’ı ve 184 bin madencinin büyük çoğunluğu bu harekete katıldı. Kadınlar kasaba kasaba her işletmeye giderek dayanışma çağrısında bulundu.

    Thatcher’ın siyasi danış­manı John Redwood, durumu şu sözlerle özetliyordu: “Sol’un amacı, hükümetin politikalarını ve güvenilirliğini yoketmektir.” Grev devam ettikçe baskılar da sertleşti. 18 Haziran’da Yorkshi­re’da atlı ve yaya polis grevcilere saldırdı (Orgreave Çatışması). Arthur Scargill dahil 123 kişi yaralandı, 95 kişi tutuklandı. Bu yetmezmişçesine, 1982’de Ar­jantin’le yaşanan savaş hatırla­tılarak grevciler dış düşmanlara benzetildi. Elektrik santralleri için gereken yakıt, Polonya’daki Jaruzelski rejiminden alınan kö­mürlerle takviye edildi. Temmuz ve Eylül 1984’te liman işçilerinin destek grevleri sendika liderle­rinin anlaşmazlığından dolayı daha başlamadan sona erdi. Sendikaların eylemsizliği ve İşçi Partisi’nin grevdeki “şiddeti” kınaması, hükümetin elini daha da güçlendirdi.

    Hükümetin saldırısı karşısın­da İşçi Partisi ve TUC, madenciler grevinin genişleyerek bir genel greve dönüşmesine destek ver­medi. 1985 Şubat’ında, kuyuların kapatılması konusunda herhangi bir garanti olmaksızın grevin sona erdirilmesini öngören bir anlaşmaya varıldı. Bu anlaşma NUM’un olağanüstü kongresi ta­rafından reddedildi ama; 6 Mart 1985’te, 1 yıl süren mücadelede izole edilmiş ve bitkin düşmüş madenciler ve temsilcileri, en küçük talepleri bile gerçekleş­meden işe dönmeye karar verdi­ler. Hükümetin zaferi tamdı.

    Birleşik Krallık, eğreti çalışma, düşük ücret ve derin eşitsizlikler çağına giriyordu. Toplumsal ilişkilerin ticari­leştirilmesinin yolu açılmıştı. Ancak neoliberalizm yalnızca ekonomik bir paradigma olarak değil, kültürel ve siyasal olarak da sürece damgasını vuracak­tı. Thatcher’ın 1985’teki zaferi, aslında 1926’daki gibi bir sınıf zaferiydi.

    Grev yenildi, futbolun seyri değişti

    İngiltere’deki madenciler grevinin 1985’te sendikaların yenilgisiyle sonuçlanması, işçi gençliğinin buna­lımını hızlandırdı. Kuşaklar boyunca ailelerinden miras kimliğin parça­lanmasına şahitlik eden gençler, kendilerini çaresiz hissediyordu. Kapatılan madenler kimi bölgeler için idam fermanıydı; ülkenin kuze­yiyle güneyi arasındaki refah farkı tırmanacak, ortaya çıkan öfke de bir yerde patlayacaktı.

    Futbol, Britanya’da “işçi sınıfının balesi”ydi; bir asır boyunca belki de en büyük eğlencesiydi. Marga­ret Thatcher, savaş açtığı kültürel kodlar arasında en çok futboldan tiksiniyordu. Zaten Demir Leydi’ye göre maç izlemeye giden herkes potansiyel suçluydu. Yasaklayabil­se, yasaklardı. 1982 Dünya Kupa­sı’nda İngiliz taraftarlar Thatcher’ın pompaladığı şoven milliyetçilik yüzünden olaylar çıkarmıştı. 1984’te taraftar kartı ve statlarda kapalı devre kamera sistemini getirmek isteyen Demir Leydi, muhalefetten gelen tepki üstüne geri adım atıyor­du; ancak yaşanacak iki büyük facia hükümetin ekmeğine yağ sürecekti.

    1985’teki Şampiyon Kulüpler Kupası finali, 39 taraftara mezar oldu. Her ne kadar Heysel Stadyu­mu’nda güvenlik zafiyeti olsa da bu sümenaltı edilmişti. İngiliz ekipleri Avrupa kupalarından uzaklaştırıldı. 1989’da ise Hillsborough Stadyu­mu’nda Liverpool’la Nottingham Forest arasında Federasyon Kupası yarı finali oynanacaktı. O gün 97 kişi hayatını kaybedecekti.

    Artık maçlara girmek isteyen taraftarlar kimlik kartı çıkarıyor, statlar gizli kameralarla izleniyordu. 1991’de “Futbol Kabahatleri Yasa­sı”yla taraftarların üzerindeki baskı daha da arttı. Futbolun Thatcher’cı dönüşümünü tamamlamak, John Major’a nasip olacaktı. Taraftarların arasına sivil polislerin karıştırılması o günlerde başladı.

    siyasi_tarih_masis_kutu
    1989’daki Hillsborough Faciası’nda stadyumda sonradan açılan kapılardan içeri yağan insan seli yüzünden oluşan izdihamda 97 kişi hayatını kaybetmişti. Çimlere atlayabilenler canlarını kurtarmıştı.

    Futbolun marka değerinin düşmesiyle irtifa kaybeden büyük kulüpler biraraya geliyor, statların modernizasyonu fikrini hayata geçi­riyordu. Bilet fiyatları artıyor, tribü­nün eski sahipleri maçlara gelmekte zorlanıyordu. Yeni “müşteri”lerin locaları doldurması için sistemin yeniden tasarlanması gerekiyordu.

    Sky’la yapılan yayın anlaş­masıyla Ada futboluna para yağmıştı. Gelirler başarı esasına göre dağıtılacak, küçük kulüpleri yüzyıl boyunca ayakta tutan havuz ortadan kalkacaktı. Premier Lig’in kuruluşuyla Thatcher’cı dönüşüm neredeyse noktalanmıştı. Küçük şehir büyük kulüpleri ekonomik bir darboğazdaydı. 50’den fazla takım iflas edecek, Manchester United, Liverpool, Manchester City, Chelsea gibi futbolun devleri yurtdışından İngiltere’ye taşınan büyük serma­yeyle yoluna devam edebilecekti. Aksi takdirde onlar da kapılarını kapatabilirdi.

    Ali Murat Hamarat

  • Asla ama asla yalnız yürümeyeceksin

    Asla ama asla yalnız yürümeyeceksin

    İngiltere’nin en köklü futbol kulüplerinden biri Liverpool. ‘Kırmızılar’ın 1892’nin Haziran ayında başlayan uzun tarihi hem Ada’da hem de Avrupa’da kazanılan sayısız zaferle dolu. Ne yaşanan facialar ne alınan başarısız sonuçlar onları yollarından döndüremedi. Küçük bir şehirden aldıkları büyük destekle geleceğe sarsılmaz bir inançla ilerliyor, asla yalnız yürümüyorlar…

    Liverpool şüphesiz dünyanın en çok sevilen futbol kulüplerinden biri. Kırmızısı, muhteşem tribünü, tüyleri diken diken eden marşı… 29 yıldır liglerinde şampiyon olamasalar da “asla yalnız yürümüyorlar”; her vites yükselttiklerinde yeryüzünün dörtbir köşesindeki futbol meftunlarını “o sene bu sene” diye heyecanlandırıyorlar. Barcelona’ya ilk maçta 3-0 yenildikten sonra evinde dört gol atarak final vizesi alan takım nefes kesiyor; “acaba yine mi?” dedirtiyor.

    Livepool
    Taraftarla kucaklaşma Liverpool-Barcelona maçı sonrası Liverpool takımı, efsane Kop tribünüyle kucaklaşıyor.

    Önceleri siyah-beyaz görüntülerdi bizi onlara bağlayan. “Şanlı mağlubiyetler” aldığımız, “ezilmediğimiz” her maçtan sonra mutlu olduğumuz yıllarda, çok sevmiştik bu İngiliz takımını. Belki devlerin arasında onu ufak görmüştük, belki de kendimizden bir şeyler bulmuştuk. Santrayı, müzik tarihine damgasını vuran Beatles grubunun da doğduğu şehre dair eski Taraftarlar Birliği başkanı Rogan Taylor’ın söyledikleriyle yapmalı: “Liverpool yumuşak değildir. Yahudiler, Lehler, siyahlar gibi haksızlığa uğrayan bir kesimdir. Kim olduğumuzu ve düşmanlarımızın kimler olduğunu biliriz. Liverpool, İngiltere’nin Polonyası’dır”.

    Livepool
    Gol sevinci Liverpool, Barcelona maçında meşin yuvarlağı ağlarla buluşturmuş olmasının sevincini yaşarken.

    Everton’dan Liverpool’a

    Aslında her şey kentin yetiştirdiği işinsanlarından John Houlding’in elini futbola atmasıyla başlamıştı. Stanley Road’a veda edecek olan Everton’a yeni bir stat önerilmişti: Anfield Road.

    Başta her şey süt limandı. Fakat giderek iklim değişiyordu. Üyeler, başkanlık koltuğunda oturan Houlding’in kulübü politik menfaatleri uğruna kullandığına inanıyordu. Yıllık 100 sterlinden 250’ye çıkan kira, mavi-beyazlılara gönül verenlerin canını iyice sıkmıştı. Houlding’e arsasını satan Orrell, yeni tribünden geçecek bir yol yaptırmak istiyordu. Hukuken böyle bir hakkı vardı, zaten sahanın yakınında küçük bir toprağı da kalmıştı.

    İşte kızılca kıyamet de bundan kopmuştu. Başkanın bunu bildiğini anlayan üyeler, iki ayrı malsahibiyle uğraşmak zorunda olduklarını anlamıştı. Ocak 1892’de yapılan olağanüstü genel kurulda toplanan 279 üye, başkanı koltuğundan etmişti. Everton Goodison Park’ı satın alırken, Houlding ve arkadaşları 15 Mart 1892’de Everton F.C. and Athletic Grounds, Ltd. ya da nam-ı diğer Everton Athletic kurmuştu. Aynı kentin aynı adlı iki takımı olamayacağından, tescil ettirilen Everton Athletic ismi Haziran’da değiştirilmiş, Liverpool böylece resmen doğmuştu.

    Fakat bir sorun vardı: Futbolcular Everton’da kaldığından, yeni oyuncular bulmak gerekiyordu. İlk hocaları İrlandalı John McKenna, dere tepe düz gidip İskoçya’dan getirdikleriyle ilk 11’i tamamlıyordu. 1 Eylül 1892’de ilk maçını Rotherham ile yapan takımın çoğunluğunun soyadındaki “Mc” ifadesi dikkat çekiyordu. Ertesi yıl lige kabul edilen kulübün 1901’de ilk şampiyonluğunu kazandığındaki renkleri mavi-beyazdı. 1904’te kırmızı-beyaza geçecekler; ezeli rakipleri Everton’la bir göbek bağını daha keseceklerdi.

    Livepool
    Kuruluş
    Liverpool’un 1892’deki resmî kuruluş belgesi. Everton Athletic Kulübü olarak kurulan ekip ad değiştirir ve resmen Liverpool olur.

    Hanedanın kurucusu: Bill Shankly

    İlk yıllarında başarılı sayılabilecek camia, uzun bir fetret dönemi yaşamıştı. Arada yaşanılan şampiyonluklara rağmen tam da dikiş tutturulamamıştı. 1 Aralık 1959’da teknik direktörlük koltuğuna oturan Bill Shankly kısa sürede tarih yazacaktı.

    Futbolun aynı zamanda büyük düşünürlerinden de biri olan hoca, kulübün efsanevi kırmızı formasını bile tasarlamıştı. Anfield Road’da “ben” terkedilmiş, “biz” doğmuştu. O, Liverpool demekti. Eski maden işçisinin yazdığı abece, zamana ve zamanın ruhuna yenik düşünceye kadar oyunun alfabesi olmuştu. Hiçbir zaman takımı varedenleri de unutmamıştı: “Baskı madenin dibinde çalışmaktır. Baskı işsiz olmaktır. Baskı haftada 50 şiline küme düşmekten kurtulmaya çalışmaktır. Baskı Avrupa Kupası finali, lig şampiyonluğu veya kupa finali değildir. O ödüldür”.

    Livepool
    Efsane isim Liverpool’u Liverpool yapan teknik direktör Bill Shankly 1974 Federasyon Kupası zaferi sonrasında taraftarları selamlıyor.

    İkinci kümede sürünen takımı ayağa kaldıran İskoç çalıştırıcı, Liverpool’u 1964’te şampiyonluğa taşımış, ertesi yıl da Federasyon Kupası’nı kazandırmıştı. Ligde ipi yine en önde göğüsledikleri 1965-66 sezonunda Avrupa’da ilk kez final gördülerse de Dortmund’a boyun eğmişlerdi (Tesadüf bu ya, o gün sevinenlerden Sigfried Held yıllar sonra Galatasaray’ı, ağlayanlardan Gordon Milne de Beşiktaş’ı çalıştıracaktı…)

    Livepool
    Şampiyon Liverpool Liverpool’un 1977’deki ilk Şampiyon Kulüpler Kupası zaferinden. Futbolcular kupayı taraftarlarına gösteriyor.

    Yedi yıl adeta nadasa bırakılan Kırmızılar’da hasat dönemi 1973’te yeniden başlıyordu. Ligdeki şampiyonluğu UEFA Kupası zaferi kovalamıştı. Borussia Mönchengladbach’ı devirmeyi başaran camia Avrupa’da ilk kez taçlanırken, yıldızlaşanlardan biri de Benjamin Toschack idi. Shankly 1974’te görevinden ayrılıyor, bayrağı yardımcısı Bob Paisley alıyordu. Boynuz kulağı geçmiş; kulüp, tarihinin en başarılı günlerini yaşamıştı. Lig şampiyonluklarını, Avrupa’da kazanılan kupalar takip ediyordu. 1976’da Brugge’ü geçerek yine UEFA’da zafere ulaşan Liverpool, ertesi sene Şampiyon Kulüpler’de taçlanmıştı. Mönchengladbach’ı yine devirmeyi başarmışlardı.

    1978’de Brugge’ü yenen kulüp Avrupa’da unvanını korumuştu (Kenny Dalglish zaferi getirirken, asisti yapan Graeme Souness yıllar sonra Galatasaray’a gelecek, Kadıköy’de santraya bayrak diktiği için adı “Ulubatlı”ya çıkacaktı!).

    1981’de Real Madrid’i deviren Liverpool, Şampiyon Kulüpler’de üçüncü defa taçlanırken, Paisley bunu başaran ilk teknik direktör olmuştu. Kulüpte dokuz yıl görev yapan efsane hoca, adeta tek başına müze açacak kadar başarıya imza atmıştı. Onun yönetiminde altı lig, üç Şampiyon Kulüpler, bir UEFA, bir Avrupa Süper Kupası, üç lig şampiyonluğu kazanan Kırmızılar, iki sezonda da ikincilikte kalmıştı.

    Livepool
    Liverpool tarihinin en çok kupa kazanan hocası Bob Paisley kazandığı 3 Şampiyon Kulüpler Kupası’nın mini replikalarıyla (solda). Liverpool tarihinin en büyük iki hocası Shankly ile Paisley yanyana (sağda).

    1984’te Joe Fagan tarafından çalıştırılan ve ligi birinci bitiren takım, Lig Kupası’nı da alıp Şampiyon Kulüpler’de yine finale çıkmıştı. Roma’yı penaltılarla deviren Liverpool yine istediğini almıştı. Fakat her güzel şeyin bir sonu vardı…

    Ertesi yıl yine Kupa 1 finalindeydiler. Rakip Juventus idi. Futbol tarihinin en trajik günlerinden birinde Heysel Stadyumu, 39 kişiye mezar olmuştu. Cansız bedenlerin kokusunun sindiği tatsız tuzsuz maçı, İtalyanlar Michel Platini’nin penaltısıyla kazanmıştı. O gün sadece kupa kaybedilmemişti. Facianın faturası holiganlara kesilince, İngiliz takımları Avrupa Kupaları’ndan beş yıllığına men ediliyor, böylece bir devir kapanıyordu.

    Livepool
    Kop tribünü faciada yitirilen 96 kişiyi asla unutmadı. Hillsborough Faciası’ndan bir kare.

    Heysel’den çok etkilenen Fagan koltuğu Dalglish’e bırakıyor; Anfield, yeni kralına kavuşuyordu. 1990’da 18. şampiyonluk kazanıldığında, kimse onlara yan bakamıyordu. Fakat o yıldan bu yana ligde ipi göğüsleyemediler. 2005’teki unutulmaz Şampiyonlar Ligi zaferi dışında üç Federasyon Kupası, dört Lig Kupası, bir UEFA Kupası, bir de Avrupa Süper Kupası kazandılar.

    2007’de kulübün el değiştirmesiyle yeniden büyük hayallerin peşine düşen Kırmızılar, bugün Jürgen Klopp idaresinde yine şaha kalkmış durumda. Bakalım yeni bir hanedanlık kurabilecekler mi?

    Efsane marşın öyküsü

    Müzik listelerinde 1 numara olmuştu

    Liverpool’la özdeşleşmiş olan “You’ll Never Walk Alone”, şüphesiz futbol tarihinin en meşhur şarkısı. Peki nasıl oldu da sıradan bir müzikal için bestelenen yapıt, adeta yeşil sahaların millî marşına dönüştü?

    Carouseladlı müzikalin (1945) ikinci perdesinde kullanılan eserin bestesi Richard Rodgers, sözleri Oscar Hammerstein’a ait. Bir süre unutulduktan sonra Liverpoollu Gerry and The Pacemakers tarafından 1963’te yeniden icra edilen şarkı, kısa sürede Ada’yı sardı. İngiltere müzik listelerinde 1 numaraya yükselen parça, kısa sürede tribünlerde söylenmeye başlandı. Kırmızılar 1965’te Leeds United’ı Federasyon Kupası finalinde yenerken, Wembley tribünleri bu kült şarkı ile tanışıyordu. Celtic, Twente, Dortmund taraftarlarının da söylediği marş, yarım yüzyılı aşkın süredir tribünleri coşturmaya devam ediyor. Dünya döndükçe de devam edecek!

    “Asla yalnız yürümeyeceksin
    Fırtınada yürürken başını hep dik tut,
    Ve karanlıktan sakın korkma.
    Çünkü sonunda altın rengi bir gökyüzü
    Ve mutluluğun gümüşten şarkısını bulacaksın.
    Hayallerin sarsılsa da, alt üst olsa da,
    Rüzgarda, yürümeye devam et
    Yağmurda, yürümeye devam et.
    Kalbinde umutla, yürümeye devam et
    Ve bil ki, hiçbir zaman yalnız yürümeyeceksin
    Asla ama asla yalnız yürümeyeceksin”.

    Livepool
    Liverpool’un simgeleri Shankly Kapısı, o marşa konu olan ve yazıya da adını veren slogan ve Liverpool arması…

    İstanbul mucizesi

    Avrupa Kupaları tarihinin en müthiş maçı

    Tarih 25 Mayıs 2005. Liverpool’un mucizeye imza attığı İstanbul, o günden bu güne kulüp tarihinde büyük bir öneme sahip. Küllerinden yeniden doğan takım, Milan’ı geçerek şampiyon olmuştu.

    O günden bu yana Kırmızılar ne zaman bir karşılaşmada “geri dönse”, İngiliz futbol literatüründe İstanbul konuşuluyor; o ruhun altı tekrar tekrar çiziliyor. Tıpkı son Barcelona maçında olduğu gibi… İşte 25 Mayıs 2005’te oynanan o Şampiyonlar Ligi finali, birçokları tarafından Avrupa Kupaları tarihinin en müthiş maçı olarak anılıyor.

    O gün Atatürk Olimpiyat Stadyumu’nun çimlerine yıldızlar topluluğu Milan mutlak favori olarak çıkmıştı. Bir dönemin yenilmez armadası olsa da, o günlerin mütevazı ekibi Liverpool için final bile büyük başarıydı. İtalyan devi ilk yarıyı 3-0 önde kapattığında, birçoklarına göre ikinci yarı formaliteden ibaretti.

    Derken tribünlerde o malum marş başlıyor; gözler doluyordu.

    Kaptan Steven Gerrard ateşi yakmış, Vladimir Smicer farkı 1’e indirmişti. Xabi Alonso’nun golüyle tabela eşitleniyor, karşılaşma uzatmalara gidiyordu. Kalesinde devleşen Jerzy Dudek, marifetlerini penaltılarda da konuşturunca mucize tamamlanmıştı.

    Devler arenasının en unutulmaz randevusu İstanbul’daydı; çimde yaşananlar tek kelimeyle destandı. Şüphesiz maçın 30 binden fazla yıldızı vardı. Onlar inanmış, takım küllerinden yeniden doğmuştu.

    Livepool
    İstanbul’da kaptan Gerrard, Şampiyonlar Ligi Kupası’nı kaldırırken.