Sadece Rusya’nın değil, dünyanın da kaderini değiştirecek olan Ekim Devrimi’nin lideri Lenin’in ölümünün üzerinden 100 yıl geçti. Bir dönem neredeyse her sokağında izi bulunan ülkesinde artık eskisi kadar sevilmese de, hâlâ üzerine kitaplar yazılıyor, araştırmalar yapılıyor. Tıpkı kendisinin de ilham aldığı Karl Marx gibi…
Lenin (1870-1924) her ne kadar 1917 Ekim Devrimi’yle Rusya’nın ve dünyanın kaderini değiştirmişse de, bugün ülkesinde Putin’in pek hoşlanmadığı biri olarak anılıyor. Rusya’daki araştırmalarda Putin’in yanısıra Stalin bile ilk 3’e girebilirken, Lenin yok. Oysa dünyanın dörtbir yanında Lenin üzerine olumlu-olumsuz incelemeler, kitaplar yeniden ve yeniden yayımlanıyor.
Lenin kendisini de bir Rus devrimcisi olarak değil, Petrograd’da Nisan 1917’de tren garından indiğinde verdiği söylevdeki gibi “dünyayı değiştirme” davasına adamış biri olarak görüyordu. Devrimden kısa bir süre sonra da Komünist Enternasyonal’i kurarak dünya devrimini hızlandırmanın yollarını arayacaktı.
Vladimir Ilyiç Ulyanov (Lenin), bir yüksek memur ailesinin çocuğu olarak doğdu. Başarılı bir öğrenci olan ağabeyi Aleksandr devrimci harekete katıldı ve 1887’de Çar’ın hayatına karşı komplo kurduğu suçlamasıyla asıldı. Lenin hukuk tahsil etse de kısa bir süre dışında avukatlık yapmayarak kendini devrimci harekete adadı. Yazar olarak hızla sesini duyuran Lenin, faaliyetlerinden dolayı hayat arkadaşı ve yoldaşı N. Krupskaya ile siyasal sürgün olarak Sibirya’ya, oradan 1900’de İsviçre’ye geçti. Sürgündeki sosyal-demokratlarla yakın ilişkiler kurdu ve 1899’da Rus Sosyal-Demokrat İşçi Partisi’nin kurucuları arasında yer aldı. 2 yıl sonra da, bugüne kadar tartışmalı olan bir kitap yayımladı: Ne Yapmalı?
SSCB ve Doğu Bloku’nun çözülmesiyle Lenin heykelleri 1991’de kaldırılmaya başlandı. Bu durum “Elveda Lenin” filminde trajikomik bir biçimde anlatılacaktı.
Ne Yapmalı?’nın yayımlanmasından 110 yıl sonra, Prof. Lars T. Lih, Lenin’i Yeniden Keşfetmek başlıklı kitabıyla bu ünlü eserin aslında biraz eksik ve hatta yanlış anlaşıldığını iddia etmiştir. Dünyanın dörtbir yanındaki sosyalistleri etkilemiş olan kitabın İngilizce çevirisindeki bir dizi temel kavramın Rusçadaki anlamından farklı (örneğin “konspiratsiya” komploya değil “tutuklanmama sanatı”na, profesyonel devrimci ise “meslekten devrimci”ye karşılıktı) kullanılması, onun stratejik önemini teknik bir alana indirgemiştir. Lenin bu eseriyle devrimi bir kaçınılmazlık olarak değil, ancak bir partinin öncülüğünde gerçekleşebilecek bir hedef olarak ortaya koyuyordu.
1903’te Brüksel’de Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin (RSDİP) kongresi sırasında Lenin’in destekçileri ile Martov’un destekçileri arasında bir bölünme meydana geldi. Lenin’in destekçileri kendilerine Bolşevikler (Rusçada çoğunluk) adını verdiler ve rakiplerini Menşevikler (azınlık) olarak tanımladılar.
1905 Devrimi, Rusya’da devrimin mümkünlüğünü açığa çıkarınca, çarlığın nasıl devrileceğinden ziyade yerine geçecek toplumsal güçlerin bileşimindeki işçi sınıfı ve ezilen uluslar öne çıktı. 1. Dünya Savaşı’nın yarattığı dalgalanma, Lenin’i başta Emperyalizm kitabı olmak üzere öncekilerden farklı, daha ustaca kitaplar yazmasına yol açan bir çalışmaya yöneltti.
Şubat 1917 Devrimi patlak verdiğinde ise, çeşitli siyasal akımlar bocalarken Lenin bir stratejist olarak hedefi belirlemişti. Nisan ayında geldiği Petrograd’da ayağının tozuyla Nisan Tezleri’ni açıkladı; “Bütün İktidar Sovyetlere” sloganıyla, derhal barış, köylüye toprak ve özgürlük için başka akımların aradığı ara çözümleri geçersiz ilan etti. Daha önce alınmış notlardan oluşan Devlet ve İhtilal kitabı ise, devrim sonrasına ilişkin yapılacakları ele almıştı bile.
Derhal barış, iktidar sovyetlere, fabrikalar işçilere, toprak köylülere diye basitçe özetlenen bir programa bağlı kalarak, giderek geniş kesimlerin güvenini kazandı.
Lenin 1920’de Moskova’da Kızılordu askerlerine seslenirken. Kürsünün yanındaki Dışişleri Komiseri ve Kızılordu komutanı Troçki. Troçki daha sonra bu fotoğraftan silinecek.
Mevcut rejimin Lenin başta olmak üzere Bolşevikler’e karşı kullanacağı “Alman ajanı” gibi ithamlar insanlarda kısa bir süre tereddüt oluşturdu ama, askerî bir darbeyi bertaraf eden Bolşevikler kısa zamanda kendilerini toparladılar. Şubat’tan Ekim’e Lenin, parti içindeki eğilimleri, uzlaşmadan yana olanları büyük miktarda ikna ederek, tüm siyasal partilerin bölündüğü ve zayıfladığı bir dönemde sovyetlerde Bolşevik Partisi’nin nüfuzunun artmasını sağladı.
Devrimden hemen sonra, Alman Ordusu’nun ilerlemesini durdurmak için yapılan Brest-Litovsk barışı, Bolşevikler’in hem müttefikleri Sol Sosyalist Devrimciler’le ilişkilerinin kopmasına hem de parti içinde farklı kanatlar arasında sert gerilime yol açtı. Lenin, Ağustos 1918’de bir suikast sonucu ağır yaralandı. Bu dönem aynı zamanda içsavaş, yabancı orduların saldırıları, kıtlık gibi hadiselerin yoğunlaştığı bir dönemdi. İçsavaşın bitimine kadar, rejim alabildiğine sertleşti. Devlet ve İhtilal kitabında belirtilen ilkeler rafa kalktı. Parti dışındaki Sol siyasal akımlar sindirildi. Parti içinde varolan demokrasi de rafa kaldırıldı.
1922 yılı, iki açıdan Lenin’in hayatında dönüm noktası oldu. Ağır bir felç geçirmesine rağmen, zorlu bir çalışma ile ekonomik ve sosyal alanın yanısıra siyaseten de rejimin alabildiğine eleştirel bir bilançosunu çıkardı. Beklenen Alman Devrimi gerçekleşmemiş, içsavaşın, kıtlığın tahrip ettiği ülkede bürokrasi palazlanmış ve iktidarı gasp etmişti.
21 Ocak 1924’te, henüz 53 yaşındayken öldü. Ölümünden sonra Komintern’in 5. Kongresi’nde Zinoviev’in ilanıyla “Leninizm” denilerek görüşleri kutsallaştırılırken, bir kısım metinleri arşive kaldırıldı. Ailenin itiraz etmesine karşın naaşı da tahnit edilerek putlaştırmaya; aslında onun mirasının kendi tekellerinde olduğunu iddia eden yeni yöneticilerin putlaştırılmasına yol açtı.
Bugün klasik 45 ciltlik külliyatı bir yana konularak, düşünür yanı atlanarak; esas olarak Ekim Devrimi için değil de içsavaş ve büyük yıkıma malolan bir dönemdeki açmazlar üzerinden eleştirilen, yargılanan bir Lenin var.
Lenin 1918’deki suikast girişiminde ağır yaralandı. Daha sonra felç geçirdi ve 21 Ocak 1924’te 53 yaşında öldü.
Lenin, 20. yüzyılın tartışmasız hem eylem hem düşün insanı, dünyayı sarsan ve yeni bir toplum kurmak için eskisini deviren en önemli simasıydı. Lenin’i bir kült haline getiren Stalin dönemi “O”nu tartışılmaz kılarken, aslında kendisine ait olmayan düşüncelerin de bekçisi hâline getirdi. Sağlığında tekrar tekrar görüşlerini olayların sınamasına sunup, gerektiğinde düşüncelerini değiştirmekten çekinmeyen ve bunu açıklıkla belirten Lenin’in yerine, rejimi meşrulaştırmak için insanüstü bir varlık inşa ettirildi.
Lenin’in düşünsel gelişimi, tarihsel deneyimlerle birlikte özet olarak üç evreye ayrılır: Şubat 1917’e kadar ilk evre, 1917-22 ikinci evre ve son olarak hayatının ünlü tarihçi Moche Lewin’in Lenin’in Son Kavgası diye nitelendirdiği, siyasal hayatının önemli bir bilançosunu oluşturan ve 1956’ya kadar resmen yayımlanmayan “son yazıları”nda öne çıkan evre.
1918’de uğradığı suikasttan sonra ancak sekreteri aracılığıyla çalışmalarını sürdürebildi ve devrimin kaderi üzerinde hayati denebilecek ikazlarda bulundu. Ekim Devrimi bir proleter devrimi olduğu kadar, halklar hapishanesi Çarlık Rusyası’ndaki uluslar için bir özgürlük devrimiydi. Gürcistan’dan Türkistan’a yerelle merkez arasındaki gerilimleri ele alan Lenin, Stalin’in tersine daha gevşek bir devlet yapılanmasıyla halklara inisiyatif tanınmasını savunuyordu; öte yandan açıkça parti ve devlet bürokrasisine karşı savaş ilan ediyordu. Lenin döneminin kendisinden sonraki Stalin dönemi ile arasında bir devamlılık mı bir kopuş mu bulunduğu, tükenmemiş bir tartışmadır. Lenin hasta yatağında büyük Rus şovenizmine savaş açtığında, karşısına aldığı kişi açıkça Stalin’di.
Ölümünden 100 yıl sonra, adı dünyayı sarsan Ekim Devrimi’yle özdeşlemiş bir insan hakkında yazılanlar-söylenenler, büyük oranda siyasi tercihlere göre şekilleniyor şüphesiz. Ancak 21. yüzyılda, ilk dönemin abartılı övgü ve yergilerinin yerini daha derinlemesine bir ilgi ve bilimsel çalışmaların aldığını görüyoruz; tıpkı üstadı Marx için olduğu gibi.
Eşi ve Rus Devrimcisi Krupskaya’nın Lenin’e vedası
“Yoldaşlar, erkek ve kadın işçiler, köylüler! Sizlere sesleniyorum. Acınız, Vladimir İlyiç’in kişiliğine duyduğunuz saygıyı bir tapınmaya dönüştürmesin. Onun adına saraylar veya abideler inşa etmeyiniz. O, hayatı boyunca böyle şeylere önem vermedi. Bu ülkenin bir zamanlar neler çektiğini, nasıl bir sefalet-başıboşluk içinde bulunduğunu biliyorsunuz. Eğer onun anısını yaşatmak istiyorsanız; kreşler, çocuk bahçeleri, evler, okullar, hastaneler inşa ediniz ve onun dünya görüşüyle uyumlu şekilde yaşayınız.”
Kiev Devleti’nin mirası, yanyana ama ayrı iki halk: Ukrayna ve Rusya… Ekim Devrimi sonrasında Ukrayna göreli bağımsızlığını kaybedecek; Stalin’in merkeziyetçi politikaları onları kitlesel olarak açlığa, toplama kamplarına mahkum edecekti. 2013 “Meydan Olayları”yla alevlenen ve bugüne dek süren “düşük yoğunluklu çatışma”nın radyografisi…
Batı Avrupa, üç aşağı beş yukarı Batı Roma İmparatorluğu’nu yeniden kurmayı hayal eden Şarlman (Charlemagne) İmparatorluğu’nun ürünü iken; Batı ve Güney Slavlarından farklı olarak Doğu Slavları veya geniş anlamıyla Rus dünyası da Kiev Rusya’sı veya Kiev Devleti’nin bir ürünüdür. Vareg kökenli (İskandinavyalı) silahlı tacirlerin nehirler boyunca uzanan orman halklarıyla birleşmesinden oluşan bu amalgamdan, zamanla Doğu Slavlarının bugün Rusya, Ukrayna ve Belarus’daki üç ulusu çıkacaktır.
Kiev Devleti’nin idari ve kültürel inşaında belirleyici unsur ise tıpkı Bulgaristan ve Sırbistan’da olduğu gibi ona din, kilise ve yazı verecek olan Kostanniyye’deki Doğu Roma İmparatorluğu olacaktır. Polonya ve Macaristan’ın Katolik inancına bağlanmalarıyla, 988’de Rusya da Ortodoks inancını seçti (Alkol almak Rusların “neşesi” olduğu için alkolü yasaklayan İslâm’ı; yenik bir kavmin dini olduğu için de Museviliği seçmedikleri söylenir!) Kiev bu evrenin merkezi ve geniş anlamıyla beşiği idi. 10. ve 11. yüzyıllarda Bizans’tan sonra Avrupa’nın en engin ve güçlü devletiydi bu oluşum.
Hıristiyanlığı benimseyen ilk Kiev prensi 1. Vladimir’i vaftiz töreni sırasında gösteren fresk, Vladimir Kilisesi için çizilmiş.
11. yüzyılda Bilge Yaroslav döneminde Baltık Denizi’nden Karadeniz’e uzanan geniş bir alanda güçlenen devletin kanunları belirlenmiş; Kiev’de ünlü Ayasofya katedrali inşa edilmiş; hukuk, eğitim, mimaride önemli gelişmeler gerçekleştirilmişti. Hatta Fransa kralına gelin verilerek Batı Avrupa ile de ilişkiye geçilmiştir.
Ancak 12. yüzyılda rakipler arasındaki yerel çatışmaların patlak vermesiyle ülke zayıflamış; ardından Kumanların ve Moğolların baskısı ile bölgede onların egemenliği altında bir çöküş yaşanmış; yerel halk Polonya, Macaristan gibi ülkelere kaçmıştır.
14. yüzyıl boyunca Polonya ve Litvanyalılar, Moğollarla savaşırlar ve Ukrayna’nın kuzeydoğusunun tamamı, 1362’de Kiev’i ilhak eden bu güçlerin eline geçer. Altın Ordalı Tatarlar stepleri ve Kırım’ı ellerinde tutarken, 1382-84 arasında Litvanyalılar Kiev çevresindeki bölgeyi nüfuzları altına alıp Karadeniz’e inerler: Polonya ise Galiçya ve bugünkü Moldavya’da hükmünü sürdürür.
Kuzeydoğu bölgelerinde Ukraynalılar dışında Polonyalılar, Moldavyalılar, Almanlar, Ermeniler, Yahudiler ve Ruslar da bulunmaktaydı. Tatarlar nüfuz kaybettikçe buralardaki Ukrayna soyluları Polonya kültürünün etkisinde kaldılar. Batı bölgesinde Polonya hukuku 1434’te geçerli oldu. Ortodoksluğa belli bir hoşgörü gösterilse de bu bölgede Katoliklik yaygınlaştı.
Kiev’in Ayasofyası Kiev Devleti’nin idari ve kültürel inşaında belirleyici unsur, ona din, kilise ve yazı verecek olan Kostanniyye’deki Doğu Roma İmparatorluğu olmuştu. Öyle ki 11. yüzyılda Bilge Yaroslav, Kiev’e Ayasofya isimli bir kilise yaptırmıştı.
1240’ta Kiev’in yıkılmasıyla sonuçlanan Moğol istilası, bozkırdaki göçebeler ile yerleşikler arasında önemli gerilimlere yol açmış ve bu büyük çaptaki ilk devlet oluşumu girişiminde toplumsal bunalımlar başgöstermiştir. Devlet, izleri bugüne kadar görülebilecek şekilde soyluların çıkarına çözülmüş, köylü ayaklanmaları da yeni bir evreye işaret etmiştir. Böylece eski Kiev devletinin ardından bir dizi devlet oluşmaya başlamıştır.
13. ve 16. yüzyıllar arasında Kiev Devleti’nin mirası üzerinde üç Ortodoks halk ve üç dil şekillenir: Kuzeydoğuda Ruslar; Polonya-Litvanya bölgesinde Belaruslar ve 16. yüzyılda belirgin bir biçimde Polonya’nın egemenliğinde olan güney Ukraynalılar.
Bu üçlünün arasında Ukrayna’ya denk gelen ise “Kozak Cumhuriyeti”dir. Polonya ve Litvanya’nın ortak egemenliğinden kaçan; özgürlük peşinde, serfliğe ve toprağa bağlılığa karşı çıkan göçebe halkların oluşturduğu Kozaklar, Orta Asya ve Doğu Avrupa tarihiyle tezat bir konumdaydılar. Bir tür parlamenter yönetim oluşturan Zaporojya Kozakları, siyasi ve askerî bir güç olarak 16-18. yüzyılda Polonya-Litvanya Birliği’ne, Çarlığa ve Kırım Hanlığı’na karşı mücadele ettiler (Nikolay Gogol, filme de çekilen ünlü romanı Taras Bulba’da (1835) 16. yüzyılda Zaporojya Kozaklarının Lehistan’a karşı mücadelesini anlatır).
Zaporojya Kozakları Leh soylularıyla çatışmalarında, onların büyük arazilerin yönetimini devrettikleri Yahudileri hedef aldı. Kozak şefleri (Hetmanlar) köylülerin öfkesini yüzyıllardır Doğu Avrupa’da bulunan Eşkenazi Yahudi halkına yöneltti. Binlerce Yahudi katledildi. Bu çatışma ve katliamlar soyluluğu ortadan kaldıramadı ancak Rus-Leh Yahudiliği kısa zaman sonra bu hadiselerin de etkisiyle Sabatay Levi’nin mesyanik hareketinden derinden etkilendi.
Ortodoks Kilisesi’ni muhafaza etme ve soylularla serfler arasındaki toplumsal ilişkiyi değiştiremeyen Zaporojya şefleri, Moskova’daki çar ile ittifak kurmaya karar verdi. 1654’te yapılan anlaşmadan sonra Büyük Petro bozkır Rusyası’ndan daha gelişkin bir devlet kurmaya başladı. Ukrayna, henüz Kırım’a ve güney ötesindeki bozkırlara ulaşamamış olan Rusya’nın bir parçası oldu.
Taras Bulba Nikolay Gogol, filme de çekilen ünlü romanı Taras Bulba’da (1835) 16. yüzyılda Zaporojya Kozaklarının Lehistan’a karşı mücadelesini anlatır. J. Lee Thompson’ın yönettiği aynı isimli filmde, Yul Brynner ve Tony Curtis.
Rusya’nın Büyük Petro’dan sonraki kurucusu diyebileceğimiz 2. Yekaterina’nın dönemi yayılma açısından belirleyici oldu. Bölgesel nüfuzlar kırılırken 1775’te Rusya tarihindeki en büyük köylü ayaklanması olan efsanevi Pugaçov ayaklanması başgösterdi ve kanlı şekilde ezildi. Rusya sıcak denizlere indi ve Karadeniz’den boğazları geçerek 1771’de Mısır’a ulaştı. Aynı dönemde Kırım’ın bağımsızlığını kabul eden Küçük Kaynarca Antlaşması (1774) imzalandı. Osmanlılara bağlı Kırım Tatar Hanlığı, böylece fiilen Rusya’ya bağlanmış oldu.
1783’te Kırım Tatar balıkçı köyü Akyar’da, zamanına göre modern bir askerî kent kurulur: Sivastopol. Öte yandan Lehistan’ın paylaşılması da 1795’te tamamlanır.
Leh soylularının Ukraynalı köylüleri yönettiği Galiçya Avusturya’ya kalır.
19. yüzyıl boyunca güneydeki bozkırlara tarımsal yerleşimler, büyük tahıl alanlarının açılması devam eder. Kırım Savaşı’nın ardından 1861’de serflik kaldırılır. 1794-1800’de Hacıbey üzerinde Odessa limanının inşaıyla Ukrayna Avrupa’nın, hatta dünyanın tahıl ambarı haline gelir.
Ukraynalı demek buğday üreticisi demekti; köylülük de bu kimliğin temeliydi. Ancak bu köylülük, gündelikçi olarak çalışan, gezgin tarım işçilerinden oluşan hayli proleterleşmiş bir köylülüktü. Kentler ise daha ziyade Rus ve Yahudilerin mekanıydı. (Yidiş köyleri de Ukrayna’da yaygındı). 19. yüzyıl sonunda beliren işçi sınıfı, madenci ve demiryolcularıyla “Rus” olmaktan çok “Rusça konuşan” bir sınıftı. Bu proletaryanın ulusal duyarlılığı zayıftı ve 20. yüzyıl başında ülke devrimci bir dalgaya girdiğinde, içerisinde imparatorluğun bütün milletlerden unsurları vardı.
Öte yandan 19. yüzyıl ilk yarısında Taras Şevçenko ve sonra da İvan Franko gibi ozanların başını çektiği sınırlı bir aydın kesimi bu köylülüğe bir milliyet giydirmeye yöneldi. Bunların sayesinde edebî ve ulusal bir dil gelişti.
Yüzyılın ikinci yarısında, 1863 Leh ayaklanmasının bastırılmasından sonra gizli örgütlenmeler peydahlandı. Rusya’daki popülist (Narodnik) hareketin etkisi yaygınlaştı. Ukrayna’nın bağımsızlığı veya özerkliği Rusya’daki entelijansiya arasında kabul gördü. Rusya’daki gelişmelere paralel örgütlenmelerin yanısıra 1905’ten itibaren Radikal Demokratik Parti ve Ukrayna Sosyal Demokrat İşçi Partisi güçlemdi; güneydoğuda Nestor Mahno’nun aralarından sivrileceği anarşist hareket belirdi.
Polonya saldırısı 1920’deki Polonya-Sovyet Savaşı sırasında Polonya’nın Kiev’e girişi… 18 Mart 1921’de imzalanan Riga Antlaşması’nın ardından, Polonya, Batı Ukrayna’nın kontrolünü ele geçirirken, Sovyet güçleri Doğu Ukrayna’nın kontrolünü ele geçirdi.
1917 Devrimi yalnızca Rus değildi, diğerlerinin yanında Ukrayna da devrimin ve ardından içsavaşın önemli merkezlerinden biriydi. 1905’den itibaren Ukrayna’da iki akım özellikle öne çıktı: Rus popülizminden etkilenen Radikal Demokratik Parti ve ağırlıklı olan Ukrayna Sosyal Demokrat İşçi Partisi (ülkenin güneydoğusunda ise ilerde Nestor Mahno’nun önderlik edeceği anarşist-komünist hareket).
1917 Devrimi eşiğinde Ukrayna milliyetçiliği toprağa, dile ve halka dayanan bir akım iken demokratik-devrimci bir milliyetçilik haline gelerek çokkavimli bir yöneliş kazandı. Bu evrim daha ziyade kiliseye bağlı olan Avusturya Ukraynası’ndan tamamıyla farklıydı. Galiçya’da ise Ukrayna Komünist Partisi kurulacaktı.
Ukrayna’da devrim, hem genel oya dayanan meclis (Rada) hem de işçi sovyetlerinin gerçekleşti. Ekim Devrimi sırasında bir kısım Sosyal Demokrat, Ukrayna tarihinde simge isimlerden biri olacak gazeteci ve maceraperest Sımon Petlyura’nın yönetiminde karşı-devrim kampına geçtiler. Petlyura, Kiev’de işçi ve asker sovyeti taraftarlarının 1000’den fazlasını katletti. Bu, Ukrayna’da çok kanlı geçecek içsavaşın ilk katliamıydı. Sovyet taraftarları da Ocak-Şubat 1918’de Kiev’i ele geçirdiklerinde yüzlerce Petlyura subayını öldürecekti. Ancak Mart ayında Alman ordusunun işgali üzerine Yuri Pyatakov komutasındaki Kızıl Muhafızlar bölgeyi boşalttılar.
Bu gelişmeler Ukrayna milliyetçiliğinde yarılmaya yolaçtı; devrime karşı olanlar yabancı güçlere dayandılar. Çeteler halinde mücadele eden bu kesimler, Yahudi düşmanlığını tekrar alevlendirdiler.
1918 ilkbaharında kurulan Ukrayna Komünist Partisi, Rusya’daki partiden bağımsız değildi. Ancak bağımsızlıktan yana olan Vasil Şahray ve Serhiy Mazlah gibi komünistler, Bolşevizmin bağımsızlıkçı, köylücü ve dilinin de Ukraynaca olmadığı takdirde ülkenin felakete sürükleneceğini dile getirdiler. Onlara göre Ukrayna, devrimin Balkanlar’a ve Macaristan’a uzanan zincirinin temel halkasıydı.
Alman emperyalizmi 1917’de Skoropadski’yi başa geçirerek karşı-devrime katkıda bulundu. Ukrayna’daki Sol Sosyalist Devrimciler’in ağırlıklı bir kısmını oluşturduğu bağımsızlıkçı ve komünist siyasal güçler (Mahno dahil) ise Beyaz güçleri gerilettiler. 1919 başında Bolşeviklerin Ukrayna’yı fethi nispeten kolay olduysa, bunda yerel güçlerin desteğinin önemli bir payı vardı. Rumen asıllı, çokuluslu, Avrupa sosyalist camiasının yakından tanıdığı Hıristian Rakovski yeni yönetimin başına getirildi. İçsavaş 1920’de sona erecekti.
Bolşevikler başlangıçta, Belarusya, Ukrayna ve Rusya arasında bir birlik oluşturmaktan yanaydı; yani ne Rusya’nın genişletilmesi ne de tek bir merkezî devlet öngörülüyordu. Ancak 1920’de Polonya’nın saldırısı ve Petlyura’nın desteği “Büyük Rus şovenizmi”ni de öne çıkardı. Rusya’da kısmî pazar ekonomisinin (NEP) kabulü bahar havası estirdi ve karşı-devrimcilerle ilişkilerini kesen kesimler de yeni yönetimle çalışmaya başladı.
1923’te Ukrayna göreli bağımsızlığını kaybetti. Gevşek bir birlikten yana olan Lenin, Stalin’in merkeziyetçiliğine karşı ölüm döşeğinde mücadele etti. Lenin’in son kavgasında desteklediği Gürcü komünistlerin yanısıra Kazan Tatarı Sultan Galiyev bu merkezîleştirmenin hedefi oldular.
Açlıkla imtihan 1931-33’te başgösteren açlık kırımı (Holodomor) SSCB’nin geneline kıyasla Ukrayna’da çok daha ağır sonuçlar verdi. Sokak ortasında açlıktan yere yığılmış insanlar görmek garip karşılanmaz hale geldi.
Aralık 1922’de Moskova’nın bastırmasıyla, Rusya, Belarusya, Transkafkasya ve Ukrayna Sosyalist Cumhuriyetleri’nin katıldığı Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği kuruldu. Tarihçi Moshe Lewin bu konuda “daha gevşek bir birlikten yana olan Lenin’in gözünde, Stalin’in projesi esas olarak eski usul bir imparatorluk otokrasisi canlandırma girişimiydi” der.
Ukrayna bundan sonraki ciddi bunalımını 20’li yılların sonundaki hızlı sanayileşme hamlesinde yaşadı. Donbas’daki madenleri ve metal sanayini besleyen Avrupa’nın en büyük hidroelektrik santrali Dinyeper üzerinde kuruldu. Sanayileşmenin finansmanı ve ülkenin beslenmesi Ukrayna’da ağır bedellere maloldu. Ukraynacanın eğitimde, kültürde öne çıkması, SSCB’nin bütünlüğüne aykırı görüldü; Rusça konuşanların ağırlığı arttırıldı.
1931-33’teki NEP döneminde başgösteren açlık kırımı (Holodomor) bütün SSCB’ye göre Ukrayna’da çok daha ağır sonuçlar verdi ve milyonlarca insan hayatını kaybetti (Bu açlık kırımı Ukrayna ile Rusya arasında bugüne kadar süren temel anlaşmazlıklardan biridir. Ukrayna bunu bir soykırım olarak nitelemekte). 1937-39’daki Stalin temizliği sırasında da milyonlarca Ukraynalı ya öldürüldü ya da “burjuva milliyetçiliği” ile suçlanarak toplama kamplarına gönderildi.
Ekim 1939’da Almanya ve Rusya, Hitler-Stalin Paktı’yla Polonya’yı paylaştıklarında buradaki Ukrayna azınlığı SSCB tarafından ilhak edildi. Haziran 1940’da, buna Romanya’dan da bir kısım eklendi.
1941 yazında Alman orduları Ukrayna’yı işgal ettiğinde, başta Stalin’in Polonya’dan ilhak ettiği kısımdakiler olmak üzere, ahalinin bir kısmı Nazileri kurtarıcı olarak karşıladı. Ancak kolektif çiftliklerin dağıtılması, kiliselerin açılmasından kısa bir süre sonra Nazi Almanyası’nın Rusya’dan beter olduğunu gören yerel halk sert bir direnişe başladı. Naziler bu direnişi bastırmak için yüzlerce köyü yaktılar ve sakinlerini öldürdüler. İşbirliği yapmayı kabul eden Ukraynalılardan Alman ordusunda gönüllü birlikler kuruldu. 1942-43’te Batı Ukrayna’da milliyetçi bir hareket, Ukrayna İsyan Ordusu (UPA) adıyla bağımsızlığa kadar Almanlara, Polonyalılara ve Ruslara karşı mücadeleyi hedefledi. Böylece neredeyse tüm ideolojiler Ukrayna’da savaşın bir tarafı oldu. Aileler parçalandı… Aynı aileden kimisi bir tarafta kimisi bir başka tarafta savaşıyordu. Alman ordusunun iki ünlü birliği (Nachtigal ve Rolands) Yahudi düşmanı Ukraynalılardan oluşurken, Auschwitz’i kurtaran Kızıl Ordu birlikleri de Ukraynalılardan oluşuyordu.
Kızıl Ordu 1944’ten itibaren Ukrayna’yı Naziler’den temizledi. Kayıplar korkunçtu: 1.5 milyonu asker olmak üzere 8 milyon Ukraynalı hayatını kaybetti!
Bağımsızlık yanlıları, özellikle ülkenin batısında 1954’e kadar silahlı bir direnişi sürdürdüler. Ukrayna 1945’te Birleşmiş Milletler’in kurucu üyesi oldu. 1954’te SSCB’nin yeni yöneticisi Hruşçov (Kruşçev), 1654’teki anlaşmanın 300. yılı vesilesiyle, çöküntü halindeki Kırım’ı Ukrayna’ya bıraktı. 1956-80 arasında Ukranya’da yeraltında bir direniş sürdü. Sürdürenler arasında 1960’da şiddetle bastırılan Ukrayna İşçi ve Köylü Birliği hareketi de bulunuyordu.
Meydan olayları 2013’te Yanukoviç hükümetinin AB’yle anlaşmaktan cayması üzerine patlak veren “Meydan olayları”, Ukrayna ve Rusya arasındaki ilişkileri gerdi. Aralarındaki düşük yoğunluklu çatışma bugüne dek sürdü.
1989’da Sovyet sistemindeki “liberalleşme” dalgası, Ukrayna’da da ulusal egemenlik taleplerini öne çıkardı ve parlamento 1990’da siyasal egemenlik belgesini onayladı. Ağustos 1991’daki referandumda halkın %90’ı bağımsızlıktan yana oy kullandı. Ukrayna 1991’de Bağımsız Devletler Topluluğu üyesi oldu.
Diğer Sovyet ülkelerinde olduğu gibi Ukrayna’da da eski devlet aygıtının yöneticileri kamu varlıklarının yağmalanmasına dayanan bir zenginleşme sürecine girdiler ve siyasal partileri de bu kesimler oluşturdu. 1991 Kasım’ında seçilen Leonid Kravçuk da eski devlet aygıtının devamlılığını gösteriyordu.
1994’te Budapeşte’de ABD ve İngiltere’nin güvencesi altında Ukrayna, Belarus ve Kazakistan’ının toprak bütünlüklerinin korunması karşılığında nükleer silahlarını Rusya’ya devretmelerini öngören bir memorandum imzalandı. 1997’de Sivastopol’da, 20 yıl geçerli olmak üzere Ukrayna ile Rusya’nın ortaklaşa yürütecekleri bir “Karadeniz filosu” oluşturulması anlaşmasına varıldı. 1996’da anayasası, dili ve parasıyla kâğıt üzerinde Ukrayna’da her şey normal gözüküyordu.
90’lı yılların ortasında Ukrayna’da kitlesel yoksulluk, ekonominin her düzeyde yıkımı, nüfus kaybı ve “büyük birader” olarak kalan Rusya ile ona karşı Batı arasında alabildiğine kırılgan bir ulusal birlik sözkonusuydu.
Ukrayna 2013 sonlarından itibaren “Meydan olayları” ile yeni bir döneme girdi. Yanukoviç hükümetinin Avrupa Birliği ile anlaşmaktan cayması karşısında, iktidarın değişmesi yönünde bir kitle hareketi öne çıktı. Ukrayna’nın Rusya ile ilişkilerinde belirleyici olan ve Rusça konuşan güneydoğu bölgesi ile Kiev merkezi arasında bugüne kadar süren “düşük yoğunluklu” bir çatışma başladı.
Şubat 2014 sonunda rütbe işaretleri gizlenmiş Rus askerleri tarafından ele geçirilen Kırım’da, sözde bir referandumun ardından bölgede önce bağımsızlık ilan ettirildi, ardından Kırım aceleyle Rusya’ya bağlandı. Birleşmiş Milletler, Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü karar altına alsa da fiili durum devam etti. Kırım’ın işgalini yürüten ekiplerin bölgeye taşınmasıyla başlatılan Donbas’taki içsavaşta 13 bin kişi hayatını kaybetti; 1.5 milyon insan yer değiştirmek durumunda kaldı.
Birleşik, özgür ve egemen bir Ukrayna özlemi, her ikisi de kapitalist ve yayılmacı olan NATO nezaretindeki Batı ile Putin’in otoriter Rusya’sının kıskacında. Ukrayna’da tarih sanki 1917-20 ve 1939-45 döneminin sorunlarına takılmış durumda.