Etiket: lenin

  • Lenin: Ne aziz ne de öcü, dünyayı sarsan bir devrimci

    Sadece Rusya’nın değil, dünyanın da kaderini değiştirecek olan Ekim Devrimi’nin lideri Lenin’in ölümünün üzerinden 100 yıl geçti. Bir dönem neredeyse her sokağında izi bulunan ülkesinde artık eskisi kadar sevilmese de, hâlâ üzerine kitaplar yazılıyor, araştırmalar yapılıyor. Tıpkı kendisinin de ilham aldığı Karl Marx gibi…

    Lenin (1870-1924) her ne kadar 1917 Ekim Devri­mi’yle Rusya’nın ve dün­yanın kaderini değiştirmişse de, bugün ülkesinde Putin’in pek hoşlanmadığı biri olarak anılı­yor. Rusya’daki araştırmalarda Putin’in yanısıra Stalin bile ilk 3’e girebilirken, Lenin yok. Oysa dünyanın dörtbir yanında Lenin üzerine olumlu-olumsuz incelemeler, kitaplar yeniden ve yeniden yayımlanıyor.

    Lenin kendisini de bir Rus devrimcisi olarak değil, Pet­rograd’da Nisan 1917’de tren garından indiğinde verdiği söylevdeki gibi “dünyayı de­ğiştirme” davasına adamış biri olarak görüyordu. Devrimden kısa bir süre sonra da Komünist Enternasyonal’i kurarak dünya devrimini hızlandırmanın yol­larını arayacaktı.

    Vladimir Ilyiç Ulyanov (Le­nin), bir yüksek memur ailesinin çocuğu olarak doğdu. Başarılı bir öğrenci olan ağabeyi Alek­sandr devrimci harekete katıldı ve 1887’de Çar’ın hayatına karşı komplo kurduğu suçlamasıyla asıldı. Lenin hukuk tahsil etse de kısa bir süre dışında avukatlık yapmayarak kendini devrimci harekete adadı. Yazar olarak hızla sesini duyuran Lenin, faa­liyetlerinden dolayı hayat arka­daşı ve yoldaşı N. Krupskaya ile siyasal sürgün olarak Sibirya’ya, oradan 1900’de İsviçre’ye geçti. Sürgündeki sosyal-demokrat­larla yakın ilişkiler kurdu ve 1899’da Rus Sosyal-Demok­rat İşçi Partisi’nin kurucuları arasında yer aldı. 2 yıl sonra da, bugüne kadar tartışmalı olan bir kitap yayımladı: Ne Yapmalı?

    Dunya_Tarihi_2
    SSCB ve Doğu Bloku’nun çözülmesiyle Lenin heykelleri 1991’de kaldırılmaya başlandı. Bu durum “Elveda Lenin” filminde trajikomik bir biçimde anlatılacaktı.

    Ne Yapmalı?’nın yayımlan­masından 110 yıl sonra, Prof. Lars T. Lih, Lenin’i Yeniden Keşfetmek başlıklı kitabıyla bu ünlü eserin aslında biraz eksik ve hatta yanlış anlaşıldı­ğını iddia etmiştir. Dünyanın dörtbir yanındaki sosyalistleri etkilemiş olan kitabın İngilizce çevirisindeki bir dizi temel kav­ramın Rusçadaki anlamından farklı (örneğin “konspiratsiya” komploya değil “tutuklanmama sanatı”na, profesyonel devrimci ise “meslekten devrimci”ye kar­şılıktı) kullanılması, onun stra­tejik önemini teknik bir alana indirgemiştir. Lenin bu eseriyle devrimi bir kaçınılmazlık olarak değil, ancak bir partinin öncü­lüğünde gerçekleşebilecek bir hedef olarak ortaya koyuyordu.

    1903’te Brüksel’de Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin (RSDİP) kongresi sırasında Lenin’in destekçileri ile Mar­tov’un destekçileri arasında bir bölünme meydana geldi. Lenin’in destekçileri kendilerine Bolşevikler (Rusçada çoğunluk) adını verdiler ve rakiplerini Menşevikler (azınlık) olarak tanımladılar.

    1905 Devrimi, Rusya’da devrimin mümkünlüğünü açığa çıkarınca, çarlığın nasıl devrile­ceğinden ziyade yerine geçecek toplumsal güçlerin bileşimin­deki işçi sınıfı ve ezilen uluslar öne çıktı. 1. Dünya Savaşı’nın yarattığı dalgalanma, Lenin’i başta Emperyalizm kitabı olmak üzere öncekilerden farklı, daha ustaca kitaplar yazmasına yol açan bir çalışmaya yöneltti.

    Şubat 1917 Devrimi patlak verdiğinde ise, çeşitli siyasal akımlar bocalarken Lenin bir stratejist olarak hedefi belir­lemişti. Nisan ayında geldiği Petrograd’da ayağının tozuyla Nisan Tezleri’ni açıkladı; “Bütün İktidar Sovyetlere” sloganıyla, derhal barış, köylüye toprak ve özgürlük için başka akımların aradığı ara çözümleri geçersiz ilan etti. Daha önce alınmış notlardan oluşan Devlet ve İhtilal kitabı ise, devrim sonrasına iliş­kin yapılacakları ele almıştı bile.

    Derhal barış, iktidar sovyet­lere, fabrikalar işçilere, toprak köylülere diye basitçe özetlenen bir programa bağlı kalarak, gi­derek geniş kesimlerin güvenini kazandı.

    Dunya_Tarihi_1
    Lenin 1920’de Moskova’da Kızılordu askerlerine seslenirken. Kürsünün yanındaki Dışişleri Komiseri ve Kızılordu komutanı Troçki. Troçki daha sonra bu fotoğraftan silinecek.

    Mevcut rejimin Lenin başta olmak üzere Bolşevikler’e karşı kullanacağı “Alman ajanı” gibi ithamlar insanlarda kısa bir süre tereddüt oluşturdu ama, askerî bir darbeyi bertaraf eden Bolşevikler kısa zamanda ken­dilerini toparladılar. Şubat’tan Ekim’e Lenin, parti içindeki eğilimleri, uzlaşmadan yana olanları büyük miktarda ikna ederek, tüm siyasal partilerin bölündüğü ve zayıfladığı bir dönemde sovyetlerde Bolşevik Partisi’nin nüfuzunun artması­nı sağladı.

    Devrimden hemen sonra, Alman Ordusu’nun ilerleme­sini durdurmak için yapılan Brest-Litovsk barışı, Bolşe­vikler’in hem müttefikleri Sol Sosyalist Devrimciler’le ilişki­lerinin kopmasına hem de parti içinde farklı kanatlar arasında sert gerilime yol açtı. Lenin, Ağustos 1918’de bir suikast so­nucu ağır yaralandı. Bu dönem aynı zamanda içsavaş, yabancı orduların saldırıları, kıtlık gibi hadiselerin yoğunlaştığı bir dö­nemdi. İçsavaşın bitimine kadar, rejim alabildiğine sertleşti. Dev­let ve İhtilal kitabında belirtilen ilkeler rafa kalktı. Parti dışında­ki Sol siyasal akımlar sindirildi. Parti içinde varolan demokrasi de rafa kaldırıldı.

    1922 yılı, iki açıdan Lenin’in ha­yatında dönüm noktası oldu. Ağır bir felç geçirmesine rağmen, zor­lu bir çalışma ile ekonomik ve sosyal alanın yanısıra siyaseten de rejimin alabildiğine eleştirel bir bilançosunu çıkardı. Beklenen Alman Devrimi gerçekleşmemiş, içsavaşın, kıtlığın tahrip ettiği ülkede bürokrasi palazlanmış ve iktidarı gasp etmişti.

    21 Ocak 1924’te, henüz 53 yaşındayken öldü. Ölümünden sonra Komintern’in 5. Kong­resi’nde Zinoviev’in ilanıyla “Leninizm” denilerek görüşleri kutsallaştırılırken, bir kısım metinleri arşive kaldırıldı. Ailenin itiraz etmesine karşın naaşı da tahnit edilerek putlaş­tırmaya; aslında onun mirası­nın kendi tekellerinde olduğu­nu iddia eden yeni yöneticilerin putlaştırılmasına yol açtı.

    Bugün klasik 45 ciltlik külliyatı bir yana konularak, düşünür yanı atlanarak; esas olarak Ekim Devrimi için değil de içsavaş ve büyük yıkıma ma­lolan bir dönemdeki açmazlar üzerinden eleştirilen, yargıla­nan bir Lenin var.

    Dunya_Tarihi_3
    Lenin 1918’deki suikast girişiminde ağır yaralandı. Daha sonra felç geçirdi ve 21 Ocak 1924’te 53 yaşında öldü.

    Lenin, 20. yüzyılın tartış­masız hem eylem hem düşün insanı, dünyayı sarsan ve yeni bir toplum kurmak için eskisini deviren en önemli simasıydı. Lenin’i bir kült haline getiren Stalin dönemi “O”nu tartışılmaz kılarken, aslında kendisine ait olmayan düşüncelerin de bekçisi hâline getirdi. Sağlı­ğında tekrar tekrar görüşlerini olayların sınamasına sunup, gerektiğinde düşüncelerini değiştirmekten çekinmeyen ve bunu açıklıkla belirten Lenin’in yerine, rejimi meşrulaştırmak için insanüstü bir varlık inşa ettirildi.

    Lenin’in düşünsel gelişimi, tarihsel deneyimlerle birlikte özet olarak üç evreye ayrılır: Şubat 1917’e kadar ilk evre, 1917-22 ikinci evre ve son olarak hayatının ünlü tarihçi Moche Lewin’in Lenin’in Son Kavgası diye nitelendirdiği, siyasal hayatının önemli bir bilançosu­nu oluşturan ve 1956’ya kadar resmen yayımlanmayan “son yazıları”nda öne çıkan evre.

    1918’de uğradığı suikasttan sonra ancak sekreteri aracılı­ğıyla çalışmalarını sürdürebildi ve devrimin kaderi üzerinde hayati denebilecek ikazlarda bulundu. Ekim Devrimi bir proleter devrimi olduğu kadar, halklar hapishanesi Çarlık Rusyası’ndaki uluslar için bir özgürlük devrimiydi. Gürcis­tan’dan Türkistan’a yerelle merkez arasındaki gerilimleri ele alan Lenin, Stalin’in tersine daha gevşek bir devlet yapı­lanmasıyla halklara inisiyatif tanınmasını savunuyordu; öte yandan açıkça parti ve devlet bürokrasisine karşı savaş ilan ediyordu. Lenin döneminin kendisinden sonraki Stalin dö­nemi ile arasında bir devamlılık mı bir kopuş mu bulunduğu, tükenmemiş bir tartışmadır. Lenin hasta yatağında büyük Rus şovenizmine savaş açtığın­da, karşısına aldığı kişi açıkça Stalin’di.

    Ölümünden 100 yıl sonra, adı dünyayı sarsan Ekim Devri­mi’yle özdeşlemiş bir insan hakkında yazılanlar-söylenen­ler, büyük oranda siyasi tercih­lere göre şekilleniyor şüphesiz. Ancak 21. yüzyılda, ilk dönemin abartılı övgü ve yergilerinin yerini daha derinlemesine bir ilgi ve bilimsel çalışmaların aldığını görüyoruz; tıpkı üstadı Marx için olduğu gibi.

    Dunya_Tarihi_Kutu

    “Yoldaşlar, erkek ve kadın işçiler, köylüler! Sizlere sesleniyorum. Acınız, Vladimir İlyiç’in kişiliğine duyduğu­nuz saygıyı bir tapınmaya dönüş­türmesin. Onun adına saraylar veya abideler inşa etmeyiniz. O, hayatı bo­yunca böyle şeylere önem vermedi. Bu ülkenin bir zamanlar neler çektiği­ni, nasıl bir sefalet-başıboşluk içinde bulunduğunu biliyorsunuz. Eğer onun anısını yaşatmak istiyorsanız; kreşler, çocuk bahçeleri, evler, okullar, hastaneler inşa ediniz ve onun dünya görüşüyle uyumlu şekilde yaşayınız.”

  • Ukrayna ve Rusya: Eski dostlar düşman oldu

    Kiev Devleti’nin mirası, yanyana ama ayrı iki halk: Ukrayna ve Rusya… Ekim Devrimi sonrasında Ukrayna göreli bağımsızlığını kaybedecek; Stalin’in merkeziyetçi politikaları onları kitlesel olarak açlığa, toplama kamplarına mahkum edecekti. 2013 “Meydan Olayları”yla alevlenen ve bugüne dek süren “düşük yoğunluklu çatışma”nın radyografisi…

    Batı Avrupa, üç aşağı beş yukarı Batı Roma İm­paratorluğu’nu yeniden kurmayı hayal eden Şarlman (Charlemagne) İmparatorlu­ğu’nun ürünü iken; Batı ve Gü­ney Slavlarından farklı olarak Doğu Slavları veya geniş an­lamıyla Rus dünyası da Kiev Rusya’sı veya Kiev Devleti’nin bir ürünüdür. Vareg kökenli (İskandinavyalı) silahlı tacir­lerin nehirler boyunca uzanan orman halklarıyla birleşmesin­den oluşan bu amalgamdan, za­manla Doğu Slavlarının bugün Rusya, Ukrayna ve Belarus’daki üç ulusu çıkacaktır.

    Kiev Devleti’nin idari ve kültürel inşaında belirleyici un­sur ise tıpkı Bulgaristan ve Sır­bistan’da olduğu gibi ona din, kilise ve yazı verecek olan Kos­tanniyye’deki Doğu Roma İm­paratorluğu olacaktır. Polonya ve Macaristan’ın Katolik inan­cına bağlanmalarıyla, 988’de Rusya da Ortodoks inancı­nı seçti (Alkol almak Rusla­rın “neşesi” olduğu için alkolü yasaklayan İslâm’ı; yenik bir kavmin dini olduğu için de Mu­seviliği seçmedikleri söylenir!) Kiev bu evrenin merkezi ve ge­niş anlamıyla beşiği idi. 10. ve 11. yüzyıllarda Bizans’tan son­ra Avrupa’nın en engin ve güçlü devletiydi bu oluşum.

    Hıristiyanlığı benimseyen ilk Kiev prensi 1. Vladimir’i vaftiz töreni sırasında gösteren fresk, Vladimir Kilisesi için çizilmiş.

    11. yüzyılda Bilge Yaroslav döneminde Baltık Denizi’n­den Karadeniz’e uzanan geniş bir alanda güçlenen devletin kanunları belirlenmiş; Kiev’de ünlü Ayasofya katedrali inşa edilmiş; hukuk, eğitim, mimari­de önemli gelişmeler gerçekleş­tirilmişti. Hatta Fransa kralına gelin verilerek Batı Avrupa ile de ilişkiye geçilmiştir.

    Ancak 12. yüzyılda rakipler arasındaki yerel çatışmaların patlak vermesiyle ülke zayıfla­mış; ardından Kumanların ve Moğolların baskısı ile bölgede onların egemenliği altında bir çöküş yaşanmış; yerel halk Po­lonya, Macaristan gibi ülkelere kaçmıştır.

    14. yüzyıl boyunca Polon­ya ve Litvanyalılar, Moğollarla savaşırlar ve Ukrayna’nın ku­zeydoğusunun tamamı, 1362’de Kiev’i ilhak eden bu güçlerin eline geçer. Altın Ordalı Tatar­lar stepleri ve Kırım’ı ellerin­de tutarken, 1382-84 arasında Litvanyalılar Kiev çevresinde­ki bölgeyi nüfuzları altına alıp Karadeniz’e inerler: Polonya ise Galiçya ve bugünkü Moldav­ya’da hükmünü sürdürür.

    Kuzeydoğu bölgelerinde Ukraynalılar dışında Polonya­lılar, Moldavyalılar, Almanlar, Ermeniler, Yahudiler ve Rus­lar da bulunmaktaydı. Tatarlar nüfuz kaybettikçe buralardaki Ukrayna soyluları Polonya kül­türünün etkisinde kaldılar. Ba­tı bölgesinde Polonya hukuku 1434’te geçerli oldu. Ortodoks­luğa belli bir hoşgörü gösterilse de bu bölgede Katoliklik yay­gınlaştı.

    Kiev’in Ayasofyası Kiev Devleti’nin idari ve kültürel inşaında belirleyici unsur, ona din, kilise ve yazı verecek olan Kostanniyye’deki Doğu Roma İmparatorluğu olmuştu. Öyle ki 11. yüzyılda Bilge Yaroslav, Kiev’e Ayasofya isimli bir kilise yaptırmıştı.

    1240’ta Kiev’in yıkılmasıyla sonuçlanan Moğol istilası, boz­kırdaki göçebeler ile yerleşik­ler arasında önemli gerilimlere yol açmış ve bu büyük çaptaki ilk devlet oluşumu girişiminde toplumsal bunalımlar başgös­termiştir. Devlet, izleri bugü­ne kadar görülebilecek şekilde soyluların çıkarına çözülmüş, köylü ayaklanmaları da yeni bir evreye işaret etmiştir. Böylece eski Kiev devletinin ardından bir dizi devlet oluşmaya başla­mıştır.

    13. ve 16. yüzyıllar arasında Kiev Devleti’nin mirası üzerin­de üç Ortodoks halk ve üç dil şekillenir: Kuzeydoğuda Ruslar; Polonya-Litvanya bölgesinde Belaruslar ve 16. yüzyılda be­lirgin bir biçimde Polonya’nın egemenliğinde olan güney Uk­raynalılar.

    Bu üçlünün arasında Uk­rayna’ya denk gelen ise “Kozak Cumhuriyeti”dir. Polonya ve Litvanya’nın ortak egemenli­ğinden kaçan; özgürlük peşin­de, serfliğe ve toprağa bağlılı­ğa karşı çıkan göçebe halkla­rın oluşturduğu Kozaklar, Orta Asya ve Doğu Avrupa tarihiyle tezat bir konumdaydılar. Bir tür parlamenter yönetim oluştu­ran Zaporojya Kozakları, siyasi ve askerî bir güç olarak 16-18. yüzyılda Polonya-Litvanya Bir­liği’ne, Çarlığa ve Kırım Han­lığı’na karşı mücadele ettiler (Nikolay Gogol, filme de çeki­len ünlü romanı Taras Bulba’da (1835) 16. yüzyılda Zaporojya Kozaklarının Lehistan’a karşı mücadelesini anlatır).

    Zaporojya Kozakları Leh soylularıyla çatışmalarında, onların büyük arazilerin yö­netimini devrettikleri Yahu­dileri hedef aldı. Kozak şefleri (Hetmanlar) köylülerin öfke­sini yüzyıllardır Doğu Avru­pa’da bulunan Eşkenazi Yahudi halkına yöneltti. Binlerce Ya­hudi katledildi. Bu çatışma ve katliamlar soyluluğu ortadan kaldıramadı ancak Rus-Leh Ya­hudiliği kısa zaman sonra bu hadiselerin de etkisiyle Sabatay Levi’nin mesyanik hareketin­den derinden etkilendi.

    Ortodoks Kilisesi’ni muha­faza etme ve soylularla serfler arasındaki toplumsal ilişkiyi değiştiremeyen Zaporojya şef­leri, Moskova’daki çar ile ittifak kurmaya karar verdi. 1654’te yapılan anlaşmadan sonra Bü­yük Petro bozkır Rusyası’ndan daha gelişkin bir devlet kurma­ya başladı. Ukrayna, henüz Kı­rım’a ve güney ötesindeki boz­kırlara ulaşamamış olan Rus­ya’nın bir parçası oldu.

    Taras Bulba Nikolay Gogol, filme de çekilen ünlü romanı Taras Bulba’da (1835) 16. yüzyılda Zaporojya Kozaklarının Lehistan’a karşı mücadelesini anlatır. J. Lee Thompson’ın yönettiği aynı isimli filmde, Yul Brynner ve Tony Curtis.

    Rusya’nın Büyük Petro’dan sonraki kurucusu diyebileceği­miz 2. Yekaterina’nın dönemi yayılma açısından belirleyici oldu. Bölgesel nüfuzlar kırılır­ken 1775’te Rusya tarihinde­ki en büyük köylü ayaklanması olan efsanevi Pugaçov ayaklan­ması başgösterdi ve kanlı şekil­de ezildi. Rusya sıcak denizlere indi ve Karadeniz’den boğazları geçerek 1771’de Mısır’a ulaştı. Aynı dönemde Kırım’ın bağım­sızlığını kabul eden Küçük Kay­narca Antlaşması (1774) imza­landı. Osmanlılara bağlı Kırım Tatar Hanlığı, böylece fiilen Rusya’ya bağlanmış oldu.

    1783’te Kırım Tatar balıkçı köyü Akyar’da, zamanına göre modern bir askerî kent kurulur: Sivastopol. Öte yandan Lehis­tan’ın paylaşılması da 1795’te tamamlanır.

    Leh soylularının Ukrayna­lı köylüleri yönettiği Galiçya Avusturya’ya kalır.

    19. yüzyıl boyunca güney­deki bozkırlara tarımsal yer­leşimler, büyük tahıl alanları­nın açılması devam eder. Kırım Savaşı’nın ardından 1861’de serflik kaldırılır. 1794-1800’de Hacıbey üzerinde Odessa li­manının inşaıyla Ukrayna Av­rupa’nın, hatta dünyanın tahıl ambarı haline gelir.

    Ukraynalı demek buğday üreticisi demekti; köylülük de bu kimliğin temeliydi. Ancak bu köylülük, gündelikçi olarak çalışan, gezgin tarım işçilerin­den oluşan hayli proleterleş­miş bir köylülüktü. Kentler ise daha ziyade Rus ve Yahudile­rin mekanıydı. (Yidiş köyleri de Ukrayna’da yaygındı). 19. yüz­yıl sonunda beliren işçi sınıfı, madenci ve demiryolcularıy­la “Rus” olmaktan çok “Rusça konuşan” bir sınıftı. Bu prole­taryanın ulusal duyarlılığı za­yıftı ve 20. yüzyıl başında ülke devrimci bir dalgaya girdiğin­de, içerisinde imparatorluğun bütün milletlerden unsurları vardı.

    Öte yandan 19. yüzyıl ilk ya­rısında Taras Şevçenko ve son­ra da İvan Franko gibi ozan­ların başını çektiği sınırlı bir aydın kesimi bu köylülüğe bir milliyet giydirmeye yöneldi. Bunların sayesinde edebî ve ulusal bir dil gelişti.

    Yüzyılın ikinci yarısın­da, 1863 Leh ayaklanmasının bastırılmasından sonra giz­li örgütlenmeler peydahlandı. Rusya’daki popülist (Narod­nik) hareketin etkisi yaygın­laştı. Ukrayna’nın bağımsız­lığı veya özerkliği Rusya’daki entelijansiya arasında kabul gördü. Rusya’daki gelişmelere paralel örgütlenmelerin yanı­sıra 1905’ten itibaren Radikal Demokratik Parti ve Ukrayna Sosyal Demokrat İşçi Partisi güçlemdi; güneydoğuda Nestor Mahno’nun aralarından sivrile­ceği anarşist hareket belirdi.

    Polonya saldırısı 1920’deki Polonya-Sovyet Savaşı sırasında Polonya’nın Kiev’e girişi… 18 Mart 1921’de imzalanan Riga Antlaşması’nın ardından, Polonya, Batı Ukrayna’nın kontrolünü ele geçirirken, Sovyet güçleri Doğu Ukrayna’nın kontrolünü ele geçirdi.

    1917 Devrimi yalnızca Rus değildi, diğerlerinin yanında Ukrayna da devrimin ve ar­dından içsavaşın önemli mer­kezlerinden biriydi. 1905’den itibaren Ukrayna’da iki akım özellikle öne çıktı: Rus popüliz­minden etkilenen Radikal De­mokratik Parti ve ağırlıklı olan Ukrayna Sosyal Demokrat İşçi Partisi (ülkenin güneydoğusun­da ise ilerde Nestor Mahno’nun önderlik edeceği anarşist-ko­münist hareket).

    1917 Devrimi eşiğinde Uk­rayna milliyetçiliği toprağa, dile ve halka dayanan bir akım iken demokratik-devrimci bir milli­yetçilik haline gelerek çokka­vimli bir yöneliş kazandı. Bu evrim daha ziyade kiliseye bağlı olan Avusturya Ukraynası’ndan tamamıyla farklıydı. Galiçya’da ise Ukrayna Komünist Partisi kurulacaktı.

    Ukrayna’da devrim, hem genel oya dayanan meclis (Ra­da) hem de işçi sovyetlerinin gerçekleşti. Ekim Devrimi sırasında bir kısım Sosyal Demokrat, Ukrayna ta­rihinde simge isimlerden biri olacak gazeteci ve macerape­rest Sımon Petlyura’nın yöne­timinde karşı-devrim kampına geçtiler. Petlyura, Kiev’de işçi ve asker sovyeti taraftarlarının 1000’den fazlasını katletti. Bu, Ukrayna’da çok kanlı geçecek içsavaşın ilk katliamıydı. Sov­yet taraftarları da Ocak-Şubat 1918’de Kiev’i ele geçirdiklerin­de yüzlerce Petlyura subayını öldürecekti. Ancak Mart ayında Alman ordusunun işgali üzeri­ne Yuri Pyatakov komutasın­daki Kızıl Muhafızlar bölgeyi boşalttılar.

    Bu gelişmeler Ukrayna mil­liyetçiliğinde yarılmaya yolaçtı; devrime karşı olanlar yabancı güçlere dayandılar. Çeteler ha­linde mücadele eden bu kesim­ler, Yahudi düşmanlığını tekrar alevlendirdiler.

    1918 ilkbaharında kuru­lan Ukrayna Komünist Parti­si, Rusya’daki partiden bağım­sız değildi. Ancak bağımsızlık­tan yana olan Vasil Şahray ve Serhiy Mazlah gibi komünist­ler, Bolşevizmin bağımsızlıkçı, köylücü ve dilinin de Ukrayna­ca olmadığı takdirde ülkenin felakete sürükleneceğini dile getirdiler. Onlara göre Ukrayna, devrimin Balkanlar’a ve Maca­ristan’a uzanan zincirinin te­mel halkasıydı.

    Alman emperyalizmi 1917’de Skoropadski’yi başa ge­çirerek karşı-devrime katkıda bulundu. Ukrayna’daki Sol Sos­yalist Devrimciler’in ağırlık­lı bir kısmını oluşturduğu ba­ğımsızlıkçı ve komünist siyasal güçler (Mahno dahil) ise Beyaz güçleri gerilettiler. 1919 başın­da Bolşeviklerin Ukrayna’yı fethi nispeten kolay olduysa, bunda yerel güçlerin desteğinin önemli bir payı vardı. Rumen asıllı, çokuluslu, Avrupa sosya­list camiasının yakından tanı­dığı Hıristian Rakovski yeni yö­netimin başına getirildi. İçsa­vaş 1920’de sona erecekti.

    Bolşevikler başlangıçta, Belarusya, Ukrayna ve Rusya arasında bir birlik oluşturmak­tan yanaydı; yani ne Rusya’nın genişletilmesi ne de tek bir merkezî devlet öngörülüyor­du. Ancak 1920’de Polonya’nın saldırısı ve Petlyura’nın deste­ği “Büyük Rus şovenizmi”ni de öne çıkardı. Rusya’da kısmî pa­zar ekonomisinin (NEP) kabu­lü bahar havası estirdi ve kar­şı-devrimcilerle ilişkilerini ke­sen kesimler de yeni yönetimle çalışmaya başladı.

    1923’te Ukrayna göreli ba­ğımsızlığını kaybetti. Gevşek bir birlikten yana olan Lenin, Stalin’in merkeziyetçiliğine karşı ölüm döşeğinde mücade­le etti. Lenin’in son kavgasında desteklediği Gürcü komünist­lerin yanısıra Kazan Tatarı Sul­tan Galiyev bu merkezîleştir­menin hedefi oldular.

    Açlıkla imtihan 1931-33’te başgösteren açlık kırımı (Holodomor) SSCB’nin geneline kıyasla Ukrayna’da çok daha ağır sonuçlar verdi. Sokak ortasında açlıktan yere yığılmış insanlar görmek garip karşılanmaz hale geldi.

    Aralık 1922’de Moskova’nın bastırmasıyla, Rusya, Belarus­ya, Transkafkasya ve Ukrayna Sosyalist Cumhuriyetleri’nin katıldığı Sovyet Sosyalist Cum­huriyetler Birliği kuruldu. Ta­rihçi Moshe Lewin bu konuda “daha gevşek bir birlikten yana olan Lenin’in gözünde, Stalin’in projesi esas olarak eski usul bir imparatorluk otokrasisi can­landırma girişimiydi” der.

    Ukrayna bundan sonraki ciddi bunalımını 20’li yılların sonundaki hızlı sanayileşme hamlesinde yaşadı. Donbas’da­ki madenleri ve metal sanayini besleyen Avrupa’nın en büyük hidroelektrik santrali Dinyeper üzerinde kuruldu. Sanayileş­menin finansmanı ve ülkenin beslenmesi Ukrayna’da ağır be­dellere maloldu. Ukraynacanın eğitimde, kültürde öne çıkması, SSCB’nin bütünlüğüne aykı­rı görüldü; Rusça konuşanların ağırlığı arttırıldı.

    1931-33’teki NEP döne­minde başgösteren açlık kırı­mı (Holodomor) bütün SSC­B’ye göre Ukrayna’da çok daha ağır sonuçlar verdi ve milyon­larca insan hayatını kaybet­ti (Bu açlık kırımı Ukrayna ile Rusya arasında bugüne kadar süren temel anlaşmazlıklar­dan biridir. Ukrayna bunu bir soykırım olarak nitelemekte). 1937-39’daki Stalin temizliği sı­rasında da milyonlarca Ukray­nalı ya öldürüldü ya da “burju­va milliyetçiliği” ile suçlanarak toplama kamplarına gönderildi.

    Ekim 1939’da Almanya ve Rusya, Hitler-Stalin Paktı’yla Polonya’yı paylaştıklarında bu­radaki Ukrayna azınlığı SSCB tarafından ilhak edildi. Haziran 1940’da, buna Romanya’dan da bir kısım eklendi.

    1941 yazında Alman ordu­ları Ukrayna’yı işgal ettiğinde, başta Stalin’in Polonya’dan il­hak ettiği kısımdakiler olmak üzere, ahalinin bir kısmı Na­zileri kurtarıcı olarak karşıla­dı. Ancak kolektif çiftliklerin dağıtılması, kiliselerin açılma­sından kısa bir süre sonra Nazi Almanyası’nın Rusya’dan beter olduğunu gören yerel halk sert bir direnişe başladı. Naziler bu direnişi bastırmak için yüzler­ce köyü yaktılar ve sakinleri­ni öldürdüler. İşbirliği yapma­yı kabul eden Ukraynalılardan Alman ordusunda gönüllü bir­likler kuruldu. 1942-43’te Batı Ukrayna’da milliyetçi bir ha­reket, Ukrayna İsyan Ordusu (UPA) adıyla bağımsızlığa ka­dar Almanlara, Polonyalılara ve Ruslara karşı mücadeleyi he­defledi. Böylece neredeyse tüm ideolojiler Ukrayna’da savaşın bir tarafı oldu. Aileler parça­landı… Aynı aileden kimisi bir tarafta kimisi bir başka tarafta savaşıyordu. Alman ordusunun iki ünlü birliği (Nachtigal ve Rolands) Yahudi düşmanı Uk­raynalılardan oluşurken, Aus­chwitz’i kurtaran Kızıl Ordu birlikleri de Ukraynalılardan oluşuyordu.

    Kızıl Ordu 1944’ten itibaren Ukrayna’yı Naziler’den temizledi. Kayıplar korkunçtu: 1.5 milyonu asker olmak üzere 8 milyon Ukraynalı hayatını kay­betti!

    Bağımsızlık yanlıları, özel­likle ülkenin batısında 1954’e kadar silahlı bir direnişi sür­dürdüler. Ukrayna 1945’te Bir­leşmiş Milletler’in kurucu üye­si oldu. 1954’te SSCB’nin yeni yöneticisi Hruşçov (Kruşçev), 1654’teki anlaşmanın 300. yı­lı vesilesiyle, çöküntü halinde­ki Kırım’ı Ukrayna’ya bıraktı. 1956-80 arasında Ukranya’da yeraltında bir direniş sürdü. Sürdürenler arasında 1960’da şiddetle bastırılan Ukrayna İşçi ve Köylü Birliği hareketi de bu­lunuyordu.

    Meydan olayları 2013’te Yanukoviç hükümetinin AB’yle anlaşmaktan cayması üzerine patlak veren “Meydan olayları”, Ukrayna ve Rusya arasındaki ilişkileri gerdi. Aralarındaki düşük yoğunluklu çatışma bugüne dek sürdü.

    1989’da Sovyet sisteminde­ki “liberalleşme” dalgası, Uk­rayna’da da ulusal egemenlik taleplerini öne çıkardı ve parla­mento 1990’da siyasal egemen­lik belgesini onayladı. Ağustos 1991’daki referandumda hal­kın %90’ı bağımsızlıktan yana oy kullandı. Ukrayna 1991’de Bağımsız Devletler Topluluğu üyesi oldu.

    Diğer Sovyet ülkelerinde olduğu gibi Ukrayna’da da eski devlet aygıtının yöneticileri ka­mu varlıklarının yağmalanma­sına dayanan bir zenginleşme sürecine girdiler ve siyasal par­tileri de bu kesimler oluşturdu. 1991 Kasım’ında seçilen Leonid Kravçuk da eski devlet aygıtı­nın devamlılığını gösteriyordu.

    1994’te Budapeşte’de ABD ve İngiltere’nin güvencesi al­tında Ukrayna, Belarus ve Ka­zakistan’ının toprak bütünlük­lerinin korunması karşılığın­da nükleer silahlarını Rusya’ya devretmelerini öngören bir me­morandum imzalandı. 1997’de Sivastopol’da, 20 yıl geçerli ol­mak üzere Ukrayna ile Rus­ya’nın ortaklaşa yürütecekleri bir “Karadeniz filosu” oluştu­rulması anlaşmasına varıldı. 1996’da anayasası, dili ve para­sıyla kâğıt üzerinde Ukrayna’da her şey normal gözüküyordu.

    90’lı yılların ortasında Uk­rayna’da kitlesel yoksulluk, ekonominin her düzeyde yıkı­mı, nüfus kaybı ve “büyük bira­der” olarak kalan Rusya ile ona karşı Batı arasında alabildiğine kırılgan bir ulusal birlik sözko­nusuydu.

    Ukrayna 2013 sonlarından itibaren “Meydan olayları” ile yeni bir döneme girdi. Yanuko­viç hükümetinin Avrupa Bir­liği ile anlaşmaktan cayması karşısında, iktidarın değişmesi yönünde bir kitle hareketi öne çıktı. Ukrayna’nın Rusya ile ilişkilerinde belirleyici olan ve Rusça konuşan güneydoğu böl­gesi ile Kiev merkezi arasında bugüne kadar süren “düşük yo­ğunluklu” bir çatışma başladı.

    Şubat 2014 sonunda rütbe işaretleri gizlenmiş Rus asker­leri tarafından ele geçirilen Kı­rım’da, sözde bir referandumun ardından bölgede önce bağım­sızlık ilan ettirildi, ardından Kırım aceleyle Rusya’ya bağ­landı. Birleşmiş Milletler, Uk­rayna’nın toprak bütünlüğünü karar altına alsa da fiili durum devam etti. Kırım’ın işgalini yü­rüten ekiplerin bölgeye taşın­masıyla başlatılan Donbas’ta­ki içsavaşta 13 bin kişi hayatını kaybetti; 1.5 milyon insan yer değiştirmek durumunda kaldı.

    Birleşik, özgür ve egemen bir Ukrayna özlemi, her ikisi de kapitalist ve yayılmacı olan NATO nezaretindeki Batı ile Putin’in otoriter Rusya’sının kıskacında. Ukrayna’da tarih sanki 1917-20 ve 1939-45 dö­neminin sorunlarına takılmış durumda.