Etiket: leblebici horhor

  • Kemal Film İmalathanesi

    Kemal Film İmalathanesi


    kemal seden ve şakir seden, 1914 yılında bir sinema salonu açmak için dayıları lokantacı ali efendi’yi ikna ettiklerinde, muhtemelen kendileri de türk sinemasının en önemli yapım şirketlerinden biri olacak kemal film’in temellerini attıklarının farkında değildiler. ilk özel film yapımevi olan kemal film, seden kardeşler tarafından 1922’de kuruldu. şirket, kurmaca filmlerin yanı sıra kurtuluş savaşı’nı da belgeleyerek önemli bir görev üstlendi. 

    Kemal_Film_1) Kemal Film İmalathanesi iç
    Kemal Film İmalathanesi iç görünüm.

    İstanbul’un işgal günlerinde dayısı lokantacı Ali Rıza Efendi, kardeşi İstanbul Sultanisi tarih öğretmeni Mehmet Şakir (Şakir Seden) ve aynı okulda görevli Ali Fuat’la ortaklaşa şehrin Müslüman semtinde sinema salonu işletmeciliği yapan Mehmet Kemalettin’in (Kemal Seden) aklında yerli film yapmak fikri vardı. Büyük hissedar olan dayı, bu iş için yapılacak harcamalara girmek istemiyor, salon işletmeciliğine devam etmekten yana görünüyordu. İki kardeş kendi kazançlarından birleştirdikleri bir parayla “Kemal Film” adında bir şirket kurdu. Mehmet Kemalettin’in yerli film yapımıyla ilgili hiç bilgisi yoktu. Sinemacılardan sürekli bir kişinin adını duyuyordu: Ertuğrul Muhsin… Araştırdı, soruşturdu. Kendisinin 1916’dan bu yana Almanya’ya gidip geldiğini ve orada oyunculuk yaptığını, filmler yönettiğini öğrendi. 1922 yılı Mayıs ayında İstanbul’a dönen yönetmenle bağlantı kurdu. Yaptıkları görüşme olumlu geçti ama yönetmenin tereddütleri vardı. Çünkü, İstanbul’da bir film çekebilmek için gerekli olan stüdyo yoktu. Şakir Seden, 1965’te kendisiyle röportaj yapan Erman Şener’e o günleri şöyle anlatır: 

    Bir Stüdyo Arayışı
    “O iş, mütarekeden sonra… Aslında, bizim pek aklımızda yoktu. Sinemalarla iktifa ediyorduk [yetiniyorduk]. Bir gün Fuat Bey bize geldi. Haber filmleri dolayısıyla ağabeyim onu şöyle böyle tanıyordu ama benim iyi arkadaşım. (…) Fuat Bey bize, ‘Müdafaa-i Milliye Cemiyeti’nin elindeki sinema malzemesinin istikbali karanlık, bunu kurtarmak lazım.’ dedi. Ne yapalım diye düşündük, sonunda kiralamaya karar verdik… Neyse, malzemeleri aldık ama bunların içinde en önemli olanı, yani film çekme makinesi yoktu. O yıllarda Hazeren Han’da kültür filmleri getiren Gaumont adlı bir Fransız şirketi vardı. Film çekme makinesini de bu şirketten temin ettik. Makine 66 altındı ama tesisatıyla birlikte bize 88 altına mal oldu. Herkes bizi tenkit ediyordu. Aslına bakarsan, biz de ‘Acaba iyi mi ediyoruz, kötü mü ediyoruz?’ diye düşünüyorduk ama bir defa adım atmıştık. Neyse o sırada Ertuğrul Muhsin Bey Almanya’dan dönmüş. Bize bazı kişiler geldi, işte Almanya’da film yapmıştır, burada da film yapmak istiyor falan dediler. Onu tiyatrodan tanıyorduk zaten, peki deyip onu da angaje ettik… Ama bir de atölye kurmak gerekiyordu. Bizim Sirkeci’deki sinemanın bodrumu, bu iş için müsaitti. Orayı atölye yaptık. Resne Fotoğrafhanesi’nde çalışan Hüseyin Efendi’yi de buraya şef tayin ettik…”

    Kemal_Film_2) Mehmet Kemalettin Seden 1889-1941
    Mehmet Kemalettin
    Kemal_Film_3) Ertuğrul Muhsin 1892-1979
    Ertuğrul Muhsin Bey

    Mehmet Kemalettin, yönetmenle yaptığı anlaşma gereği, bir stüdyo kurmak zorundaydı. İçinde her türlü çekim olanağının bulunduğu, teknik araç ve gereçlerle donatılmış, rahatlıkla dekor kurulabilecek kadar geniş ve yüksek tavanlı bir film platosu… Böyle bir binanın o günkü şartlarda inşa edilebilmesi güçtü. İstanbul’un işgal kuvvetleri komutanlığı her şeye karıştığı gibi buna da karışacak, izin vermeyecekti. Bunun yerine uygun bir binanın aranması daha kolaydı. Osman Fahir Seden’in (OFS. 1995) anlattığına göre babası, bir dostundan Eyüp Defterdar’daki Feshane-i Amire binası içindeki dokuma atölyesinin boş olduğunu öğrenir. Binanın içindeki dokuma salonu yüksek tavanlı, 70 metre eninde 140 metre uzunluğunda bir alandır. Yapı, gün ışığından daha fazla yararlanmayı sağlayan şed çatı ile örtülüdür. Tamamen çelik kostrüksiyon olan yapıda hiç duvar ya da bölme yoktur. İçine birkaç ekleme yapılabilirse tam da istenildiği gibi bir film stüdyosu rahatlıkla kurulabilir. Mehmet Kemalettin binayı, içinde değişiklikler de yapılabilecek şekilde kiralar. Kısa zamanda gerekli tadilatlar yapılır. Aydınlatma ekipmanları için Müdafaa-i Milliye Cemiyeti’ne başvurulur. Cemiyet’in kullanmadığı, kömür çubuklu Jüpiter marka altı projektör lambası vardır, bunlar kiralanır. Binanın kapısına da büyük yazılarla “Kemal Film İmalathanesi” levhası asılır. Mehmet Kemalettin, 1924’te Millî Mecmua’ya durumu şöyle anlatır:

    Kemal_Film_4) Kemal Film İmalathanesi dış
    Kemal Film İmalathanesi’nin dış görünümü.

    “Millî filmler yapmak arzu ettik. Muhsin Bey işin artistik idaresini deruhte etti [üstlendi]. Avrupa’daki tecrübesine nazaran kabiliyeti inkâr edilemezdi. Bir tecrübe filmi yapmaya karar verdik. Fakat bu bize çok pahalıya mal oldu. Çünkü dâhili aksamını (Ki salonlar, sofalar vesaireden ibarettir.) filme çekmek için bir atölyeye lüzum vardı. Bunun için tahta ve betondan duvarlar yapmak, elektrik tesisatı vücuda getirmek, vesait-i tenvireye [aydınlatma araçları] icap ediyordu. Suret-i mahsusada [özel olarak] bir daire tuttuk. Tavan kısmı tamamıyla cam ve ziya-yı şemsin duhulüne [güneş ışınlarının girmesine] müsait olmalıydı. Buna dikkat ettik. Ziya menabii [ışık kaynağı] büyük projektörler temin ettik. Tevzi-i ziya için alat-ı mahsusa imal ettirdik. Filmin dâhili aksamının çekileceği güne kadar istihzar mesarifi [hazırlık masrafı] olarak 10 bin liraya yakın para sarf edilmişti…”

    Kemal Film İmalathanesi’nin Ürünleri
    Yapımcı, işgal altındaki İstanbul’u çok etkileyen ve gazeteleri günlerce meşgul eden bir cinayet olayını filme almayı önerir. Şişli’de yaşayan Mediha adında, zengin erkeklerle birlikte olan dilber bir kadının, yine sevgililerinden biri tarafından öldürülmesi film olabilirdi. Senaryoyu yönetmen ve yardımcısı Küçük Kemal’le birlikte yazar. İstanbul’da Bir Facia-i Aşk adı verilen filmde rolleri Anna Mariewitz, Vahram Papazyan, Dr. Emin Beliğ ve Aznif Mınakyan üstlenir. İşgal İstanbul’unda film çekmek zordur. Her yerde film çekilmesine izin verilmez. Buna rağmen dış çekimler İstanbul’un çeşitli semtlerinde yapılır. İç çekimler ise yeni stüdyonun içinde ve konforludur. Film vizyona çıktığında çok beğenilir. 

    Kemal_Film_5) kemal film etiketi 1922
    Kemal Film etiketi.
    Kemal_Film_6) Facia_Fransızca-ilan
    İstanbul’da Bir Facia-i Aşk filminin Fransızca ilanı.

    Yönetmen, ikinci film için konu ararken, bir gün yapımcıdan bir teklif alır: Yakup Kadri’nin Nur Baba adlı romanından film yapmak… Bir Bektaşi şeyhiyle, evli bir kadın arasındaki tutkulu aşkı anlatan roman, Bektaşilerden tepki görmüştür. Yönetmen, senaryoyu yazar. Roller Vahram Papazyan, Dr. Emin Beliğ, Anna Sarmatova, Elena Artinova, Aznif Manakyan arasında paylaştırılır. Film için stüdyoda görkemli bir Bektaşi tekkesi dekoru kurulur. Eyüp Sultan Camii avlusundaki çekim sırasında kalabalık bir grup ekibe saldırır. “Bir gün Dikimhane’ye haber gelmiş. ‘Stüdyoyu hemen terk edin, birazdan burayı basacaklar.’ denmiş. Bizimkiler ‘Boş ver’ demişler ama biraz sonra bir grup topluluk stüdyoyu basmış. Papazyan Efendi, baskın sırasında filmdeki kıyafetiyle bir kaçmaya başlamış ki, Allah’ını seven tutmasın…” diye anlatır Şakir Seden… Olayı gazeteci Rakım Çalapala 1944’te Yıldız dergisine şöyle anlatır: “Stüdyodan dışarı fırlayınca caddeyi tutup koşa koşa kaçmaya başladı. Korkusundan, arkasına bile bakmıyordu. Unkapanı’na kadar soluk soluğa geldi. Yolda bu güzel kıyafetli, sevimli yüzlü Bektaşi babasına selam veren verene idi. Kimse onun makyajla sokağa fırlamış, stüdyo baskınından kaçan bir artist olduğunu fark etmemişti…” Şakir Seden: “Birkaç gün sonra ortalık yatıştı. Haber yolladık, ‘Gelsin, çalışmaya devam edelim.’ dedik. ‘Gelmem.’ diye haber yolladı. Gözü yılmış bir defa… Böylece birkaç kez haberleştik. Sonunda Muhsin kızdı, ‘Gelmezse gelmesin, ben oynarım.’ dedi…” 

    Kurtuluş Savaşı’na onbaşı rütbesiyle katılan Halide Edib’in cephedeyken kaleme aldığı Ateşten Gömlek romanı, Kemal Film’in üçüncü film projesi olur. Yönetmen, romana sadık kalarak senaryoyu hazırlar. Yazara göre eserinin kadın kahramanları Ayşe ve Kezban’ı Türk kızları oynamalıdır. Bunu şart koşar. Yönetmen, yazarın isteği üzerine Muvahhit Refet’in eşi Bedia’yı Ayşe rolüne uygun bulur. Kezban rolü için de gazeteye verilen ilan üzerine başvuran tek genç kız olan Münire Eyüb alınır.


    “ateşten gömlek’in yakaladığı ticari başarının ardından yönetmen bir gün yapımcıya leblebici horhor ağa operetini filme almayı teklif eder. oyun, istanbul sahnelerinin değişmez operetlerinden biridir. yönetmen, oyun tekstinde birkaç değişiklik yaparak senaryoyu yazar fakat ortaya çıkan film beğenilmez.”

    Ateşten Gömlek’in yakaladığı ticari başarının ardından yönetmen bir gün yapımcıya Leblebici Horhor Ağa operetini filme almayı teklif eder. Oyun, İstanbul sahnelerinin değişmez operetlerinden biridir. Yönetmen, oyun tekstinde birkaç değişiklik yaparak senaryoyu yazar. Başrolleri Maurice Mea, Elena Artinova, Behzat Haki Bey, Gavroş Tolayan ve Jenya Gordenskaya arasında paylaştırır. Film için görkemli dekorlar yaptırılır, kostümler diktirilir fakat ortaya çıkan film beğenilmez. OFS’in anlattığına göre pahalıya mal olan Leblebici Horhor Ağa filminden sonra babasıyla yönetmen arasına bir soğukluk girer fakat yönetmen, daha film vizyona çıkmadan çoktan yeni film çalışmasına başlamıştır: Kız Kulesinde Bir Facia. 

    Kemal_Film_7) Ateşten Gömlek 1923
    Ateşten Gömlek filminden bir sahne.

    İki kişi üzerine kurulu dramatik hikâyesiyle filme alınması kolay görünmektedir. Başrollerini Ertuğrul Muhsin, Dr. Emin Beliğ, Münire Eyüb ve Aznif Mınakyan’ın paylaştığı film de seyirciden ilgi görmez. Yönetmen bu filmin ardından Peyami Safa’nın Sözde Kızlar romanına yönelir. OFS’in anlattığına göre babası, son iki filminde kaybettiği parayı bu filmden çıkarabileceğine inanmıştır. Elena Artinova, Maurice Mea, Gavroş Tolayan, Jenya Gordenskaya’nın başrolleri paylaştığı filmin çekimleri sorunlu geçer. Şakir Seden: “Sözde Kızlar, muvaffak olmadı. Buna sebep Peyami Safa Bey’in sık sık sete gelip, Muhsin’e müdahale etmesiydi. Muhsin de Peyami Bey sette olunca onun istediklerini yapıyor, o gittikten sonra bildiğini okuyordu. Böylece iki başlı bir film oldu. Sadece Muhsin yapsa ve Peyami Bey’in dediklerini de tamamen uygulasa, belki daha muvaffak olurdu…” 


    “büyük paralar harcayarak kurdukları türkiye’nin ilk film stüdyosu ellerinden alınmak üzeredir. feshane-i amire’ye yeni bir müdür tayin etmiştir. çankırılı bir binbaşı olan nuri, stüdyonun bulunduğu binaya göz dikmiş, şirketin yaptığı kira anlaşmasını tanımadığını bildirmiştir. binanın iki gün içinde boşaltılmasını istemektedir.”

    Ve Sonra…
    Mehmet Kemalettin, yaptığı altı film sonrasında kâr zarar hesabı yaparken şirkete büyük rahatsızlık veren bir olay yaşanır. Büyük paralar harcayarak kurdukları Türkiye’nin ilk film stüdyosu ellerinden alınmak üzeredir. Feshane-i Amire’ye yeni bir müdür tayin etmiştir. Çankırılı bir binbaşı olan Nuri, stüdyonun bulunduğu binaya göz dikmiş, şirketin yaptığı kira anlaşmasını tanımadığını bildirmiştir. Binanın iki gün içinde boşaltılmasını istemektedir. Bu genişlikte bir yer bularak taşınmak imkânsızdır. Binbaşı, tüm malzemeleri, yağmurlu bir günde askerlerle binanın dışına attırır. Şakir Seden: “Bize intikal ettiğine göre yeni gelen müdür, kadın artistlerden birine sarkıntılık etmiş. Hem yüz bulamamış hem de bizim arkadaşlardan sert muamele görmüş. Bunun üzerine kızıp, ‘24 saatte burayı terk edin.’ demiş. İki günde hiç olmazsa bir depo bulur, eşyaları oraya taşırdık ama dedim ya, iki taraf da bahane arıyordu. Bu hadise, uygun düştü. Eşyaları paylaştık. Aksesuarları Behzat aldı; dekor, pano gibi şeyleri Muhsin Bey, Ferah Tiyatrosu’na götürdü. Biz de makineleri satıp bu defteri kapadık…” 

    Kemal_Film_8) Leblebici Horhor 1923
    Leblebici Horhor Ağa filminden bir sahne.

    Ve böylece “Kemal Film İmalathanesi” tarihin tozlu sayfalarına atılır. # 

  • Bedenlere vuran piyango ve Uzun Ömer’in talihsizliği

    İstanbul’un bir dönem en ünlü piyango bayileri, fizikî yapıları nedeniyle “özel” olan insanlardı. Bahçekapı’daki meşhur Nimet Abla bir yana, Uzun Ömer ve Cüce Simon bu popüler kişilerdendi. 1960’ta 40 yaşında vefat eden Uzun Ömer’in cenazesi de, zorluklarla kaldırılabilmişti. Acılarla ve acımasızlıklarla dolu hayatlar…

    Yakın dönem İstanbul’u­nun sembol simaları vardı. Bunlar arasında ilk akla gelenler Pazarola Hasan Bey, Cüce Simon ve Uzun Ömer’di. Bunlardan son ikisi aynı za­manda Millî Piyango bayiliği yapmaktaydı. Halk, fizikî yapıları hayli farklı olan bu kişilerden alınan biletlerin uğurlu olduğuna inanırdı. Bundan dolayı da tıpkı Bahçekapı’da satış yapan Nimet Abla gibi bu kişiler de iyi bilet satarlardı. Bunun dışında ünlü sahne sanatçılarımızdan Naşit Özcan da bir ara Şehzadebaşı’nda Turan Tiyatrosu civarında piyan­go bayiliği yapmıştı. Bir başka duayen isim Hazım Körmükçü de Beyoğlu’nda bu işe soyunanlar­dı. Piyango bayiliği yapan diğer bir sahne sanatçımız Mürüvvet Sim idi. Saray sineması içinde Mürüvvet Abla adıyla bir gişesi vardı. İhtimal ki bayisine bu ismi vermesinde Nimet Abla’nın yakaladığı popülariteden istifade etme kaygısı da vardı.

    Ülkemizde piyango gelene­ğinin kökleri Osmanlı Devleti dönemine kadar gider. Eski za­manlarda piyango denilince akla ilk gelen Donanma ve Tayyare Piyangoları idi. Bunun evveliya­tında da Rumeli şimendiferi tah­vilatı piyangosu ve 1897 Osman­lı-Yunan harbi sırasında şehit düşen ya da yaralanan askerlerin çocukları için düzenlenen piyan­go uygulamaları bilinmektedir (İlk piyangolar hakkında detaylı bilgi için bkz. Çapanoğlu, 9)

    Cumhuriyet döneminin namlı piyangocuları ise daha ziyade Bahçekapı, Galata ve Beyoğlu’nda toplanmışlardı. Bahçekapı’nın halen en meşhur gişesi Nimet Abla’dır. Nimet Abla bu gişeyi eşi İsmail Bey ile birlikte işletirdi. Onun elinden çekilen piyango­nun uğurlu olduğuna inanılırdı. Bu sayede epey bir para kazanan ve hacca da giden Nimet Abla, elde ettiği gelirin bir kısmıyla Mecidiyeköy yakınlarındaki Esentepe mevkiinde bir cami yaptırmıştı. Sonraki yıllarda basın, zaman zaman piyango biletinden kazanılan parayla yap­tırılan camide namaz kılmanın caiz olup olmadığını tartışacaktı.

    YeniYil-3
    1950’nin yılbaşına ait Millî Piyango çeyrek bileti.

    Soyadı Özden olan Nimet Abla, bazı kaynaklarda Şeyhülislam Cemalettin Efendi’nin yeğeni olarak gösterilir. Piyango işine girmeden önce eşi İsmail Bey’in bir tütün dükkanı bulunuyordu. Burada tayyare piyangosu da satılırdı. Nimet Hanım eşine des­tek olmak için burada çalışmaya başlamıştı. 1938’de bugün de aynı yerde bulunan küçük dükkan satın alındı. Nimet Abla burayı o kadar sahiplendi ki zamanla kulübenin üst katında yaşamaya kadar götürdü işi. Nimet Abla’yı diğer rakiplerinden farklı kılan yanı ise, reklam yapma konusun­daki becerisiydi. Piyango satışını artırmak için zamanın en ünlü şekerleme markalarından Lion’a 250 gramlık şekerlemeler sipariş ettirdiği gibi, bazen ikramiyeleri kendi eliyle öder, büyük ikramiye kazanan bileti bu sayede came­kanda sergilerdi. Bazen de biletleri efemera tutkun­larının sakladığı kendi resminin olduğu zarflara koyarak satardı. Zaman zaman gittiği gazinolarda garsonlara bolca bahşiş dağıtarak magazin basınının gündemine girmeyi de bilirdi. Nimet Abla’nın bir başka ilginç yanı da yatırım konusun­daki becerisiydi. Kazandığı para­larla Büyükdere’de yalı, pek çok yerde apartman, Bebek’te büyük bir arazi satın almıştı. Nimet Abla 1978’de çocuksuz öldü; gişesi bir süre eşi tarafından işletildi; onun ölümü sonrasında ise Nimet Özden’in yeğenlerine geçti.

    Nimet Abla’nın komşusu ise Tek Kollu Cemal idi ve halk onun da çektiği biletin uğurlu olduğu­na inanırdı. O da eşiyle birlikte satış yapardı. Nimet Abla’nın eşi İsmail Bey, Tek Kollu Cemal’in en büyük rakipleri olduğunu ancak zaman içinde onu da gölgede bıraktıklarından bahseder. Tek kollu olması ise savaş gazisi olmasından kaynaklanıyordu. Bu nedenden dolayı halk onu sempatik bulur ve gişesini uğurlu sayardı.

    YeniYil-2
    Uzun Ömer, Galata Köprüsü’nün altındaki piyango gişesinde.

    Ayrıca seyyar bayilik yapan meşhur piyangocular da mevcut­tu ki, bunların başında Saray’dan çıkma olduğu söylenen Cüce Simon gelmekteydi. Ölümü sebebiyle Hayat dergisinde kaleme alınan bir yazıda kısa da olsa Simon’un biyografisine yer verilmiştir. Buradan anladığımı­za göre Simon’un aslında Saray’la uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Gerçek adı Simon Sevsay olup 1892 doğumludur. Babası Markar’ı 1901, annesi Mariça’yı ise 1942’de kaybetmiş­tir. Çeşitli Ermeni okullarında okur. İzmit’te idadi eğitimi görürken okuldan ayrılır. Sonrasında İstanbul’a gelir. Boyunun kısalığı kendisine çeşitli iş kapıları açar. Bayezit’te Güllü Agop Tiyatro­su’nda Naşit Özcan’ın sahneye koyduğu Leblebici Horhor oyu­nunda ve birkaç filmde de rol alır. Sonrasında piyango bayili­ğine soyunur. Ağzında sigarası, kolalı gömleği ve şık kravatıyla dolaşır; ceketinin cebine her daim bir karanfil takar.

    Biletlerini daha çok Degüs­tasyon ve Çiçek Pasajı’nda satan Cüce Simon, hem nafakasını çıkarır hem de demlenirdi. 1966’da kalp yetmezliğinden dolayı hayata gözlerini yumar. Yine Hayat dergisine göre, İstanbul’un sembol kişilerinden olan Simon’un asıl ölüm sebebi “kalp kırıklığı”dır. Simon bir süre önce yakın dostu Uzun Ömer’i kaybetmiştir. Dergi, Simon’un Uzun Ömer’le çeşitli çapkınlıklar yaptığından dem vurur. Ancak Uzun Ömer mutaassıp kişiliği ile tanınan bir isimdir. Cüce Simon ayrıca, kız arkadaşı Hropsime (Hrispime olmalı) Dedeoğlu’ndan ayrılmıştır ve mutsuzdur.

    Uzun Ömer’in gişesi ise Galata Köprüsü’nün altında, Kara­köy’e yakın bir noktada Cenyo Birahanesi’nin omuz başında bulunuyordu. Uzun Ömer’in asıl adı Ömer Özkan idi. Kendisi ile 1947’de röportaj yapan Sait Faik, o sıralarda Beşiktaş’ta oturduğunu belirtir. Ancak cenazesi Üskü­dar’daki evinden alındığına göre sonradan Üsküdar’a taşındığını söylemek mümkündür. Bilecik’in Abbaslı köyünde 1920’de doğan Uzun Ömer’in boyu 13 yaşına kadar normal şekilde uzamış, ancak 23 yaşına geldiğinde dok­torların demesine göre uzaması durmuştu. Ancak boyu 2 metre 25 santimetre olmuştu. Ağırlığı da 170 kilo civarındaydı. Boyunun uzamasının nedeni ise hipofiz bezinin aşırı derecede çalışma­sıydı. Sözkonusu durum ciddi sağlık sorunlarına sebebiyet vermişti. Vücuduna göre küçük kalan kalbinin yanısıra, yürü­mekte de zorluk çekiyor, ancak bir baston yardımıyla yürüyebi­liyordu.

    YeniYil-1
    Uzun Ömer’in boyu 13 yaşına kadar normal şekilde uzamış, vefatından önce 2 metre 25 santimetre olmuştu. Kilosu ise gazetelerde 155
    olarak verilmekteydi.

    Bunun dışında giyim-kuşam konusunda da sıkıntılar yaşa­maktaydı. Mesela bir elbise için 8 metre kumaş alıyor ve bir ayak­kabıya da 150 lira gibi 1940’larda astronomik sayılacak bir ücret ödemek zorunda kalıyordu. Dış görünümü başka sıkıntılara da sebebiyet veriyordu. Uzun Ömer’in en büyük şikayeti, köprü altına gelen bazı vatandaşların uzun uzadıya kendisini seyret­mesiydi.

    Uzun Ömer’in ninesi ise, onun boyunun bu denli uzamasını normal karşılamaktaydı. Zira Ömer’in görmediği dedesi de anlatılanlara göre kendisi gibiydi. Hatta nenesi bir keresinde tarla­dan eve geldiğinde dedesinin iki bakraç suyu kana kana içtiğini söylemişti. Gelgelelim Ömer’in babası 1.65-68 cm civarındaydı. Biri erkek, öteki kız olan kardeş­lerinde de anormal bir durum bulunmuyordu.

    Fizikî görünümünden dolayı gençlik yıllarında bir müddet Anadolu’yu vilayet vilayet dola­şarak halka teşhir edilmiş ve ge­çimini bir süre bu şekilde temin etmeyi denemişti. Ancak kendi ifadesine göre asıl kazananlar onu dolaştıran kişiler olmuştu (Benzeri bir mağduriyeti nere­deyse 150 yıllık bir ömür süren Zaro Ağa’nın da yaşadığı bili­niyor). Uzun Ömer bu girişimin sonrasında Numune Hastane­si’nde tedavi görmek üzere ağa­beyi ile birlikte İstanbul’a gelmiş ve burada Millî Piyango bayiliğine başlamıştı. Evvela ağabeyi ile bir­likte Karaköy’de Ziraat Bankası’nın karşı­sına bir bayi açmış, sonrasında dükkanın bulunduğu binanın yıkılması neticesinde bilet bayiini Galata Köprüsü’nün altına taşımıştı.

    Uzun Ömer sadece İstanbul’da değil memleketin gene­linde de tanınan bir simaydı. Trabzon’dan İstanbul’a vaizlik eğitimi için gelen Ali Kemal Saran, kale­me aldığı anılarında ondan bahsetmeden duramaz. Saran’ın İs­tanbul’da en çok merak ettiği şeylerin başında bir masal devi olarak kafasında tahayyül ettiği Uzun Ömer’i kanlı canlı hâliyle görmek gelir. Bu amaçla Gala­ta Köprüsü’nün yolunu tutan Saran, köprünün altında ve Karaköy ucuna yakın bir nok­tada Uzun Ömer’i bulur. Ancak Uzun Ömer’in heybetinden ona sokulmaya ve yanaşmaya cesaret edemez. Saran’ın anlatımına göre Uzun Ömer, “göbek hizasına kadar gelen yüksek bir ban­konun arkasında, çok uzun ve kalın parmaklı elleriyle yerinden kalkmadan istenen biletleri müş­terilerine veriyordu.” Alamet-i farikası ise uzun ve kocaman ayakkabılarıydı.

    Uzun Ömer, Galata Köp­rüsü’nün altındaki gişesinde çalışırken bir defa da talihsiz şekilde yaralanmıştı. Cumhuriyet gazetesinin 12 Kasım 1955 tarihli haberine göre, Halim adındaki bir subay Galata Köprüsü altında­ki bir meşrubat dükkanı önünde tabancasını kurcalarken silah kazara ateş almış, namludan çıkan kurşun kontrplak bölmeyi geçerek gişede oturmakta olan Uzun Ömer’in böğrüne isabet etmişti. Derhal Taksim İlkyardım Hastanesi’ne kaldırılan Uzun Ömer’e müdahale edilmiş ve kurşun çıkarılmıştı.

    YeniYil-4
    Bir subayın tabancasından kazara çıkan kurşun Uzun Ömer’e isabet etmiş, bu talihsiz olay sonrası mevcut sağlık sorunları iyice artmıştı.

    Yaşadığı sağlık sorunları Uzun Ömer’in sonunu da hazırlaya­caktı maalesef. İstanbul halkının sevdiği bu sempatik dev, 4 Şubat 1960’da kalp yetmezliğinden hayata veda etti. Uzun süredir astım hastalığından muzdaripti, aynı zamanda ciğerlerinden de rahatsızdı. Hatta bu rahatsızlık sebebiyle sağ ve sol yanına yata­mıyordu. Vefatından önce boyu 2 metre 25 santime ulaşmıştı. Kilosu ise gazetelerde 155 olarak verilmekteydi.

    40 yaşında ölen Uzun Ömer, aynı zamanda dindarlığıyla da tanınıyordu. Hastalığının ve fizikî durumunun da etkisiyle hiç evlenmemişti. Ölümünden sonra piyango bayii ağabeyi ve diğer ortakları tarafından işletilmeye devam edildi; uzunluğu 50 santime yak­laşan ayakkabıları da onun hatırasına Galata Köprü­sü’nün altındaki dükkanının camekanına asılarak sergilenmiştir. 1970’lerde dükka­nın kapanması neticesinde ayakkabılar da kayıplara karışmıştır.

    YeniYil-5
    Seyyar bayilik yapan piyangocu Cüce Simon boyunun kısalığıyla ilgi çekmekteydi. Uzun Ömer’le yakın dostlardı. 1966’da kalp yetmezliğinden hayata gözlerini yumdu.

    Yaşarken her şeyi özel olan Uzun Ömer’in, tabiidir ki tabutu da özel olarak imal edilecekti. Tabutu hazırlayan marangoz, 4 metre boyun­da 10 tahta kullanacağını ve tabutun diğerlerinin iki kat büyüklüğünde olacağını söylemişti. Sorunlar bununla da sınırlı kalmıyordu. Aynı şekilde kendisi için normal­den çok daha büyük bir mezar kazılacak ve cenazesi araca sığmayacağı için de tabut bir ip vasıtasıyla bağlanacaktı. Nitekim cenazesi tek musalla taşına sığmadığı için tabut iki musalla taşının arasına konul­du ve cenaze namazı bu şekilde kılındı. Uzun Ömer’in cenazesi­nin yıkanması da mesele olmuş, kefeni için de 12 metrelik bez harcanmıştı. Vefatından 2 gün sonra kalkan cenazesi sırasında doğal olarak kimi sorunlar yaşandı. Cenaze binbir zahmetle evinden dışarı çıkarılabilmişti. Normalde 4 kol­lu olması gereken tabut, 6 kollu olarak yapılmıştı. Yaklaşık 50 kilogram olduğu söylenen tabut, Uzun Ömer’in ağırlığı ile 200 kiloyu bulmuş ve her kol toplam üç kişinin elvermesiyle taşına­bilmişti. Vasiyeti üzerine cenaze Üsküdar iskelesine indirildi; buradan Eyüp’e geçirilerek Ba­hariye yolu üzerindeki mezarlığa defnedildi. Uzun Ömer’in cena­zesinde, Üsküdar’dan ve başka semtlerden pek çok seveni hazır bulunmuştu.