Etiket: Kültürel Miras

  • Demokrasinin Altyapısı: Belediyeler

    Demokrasinin Altyapısı: Belediyeler


    yerel yönetimler insanın bütün temel haklarına dokunan bir işleve sahiptir. başkanların en insani görevi kenttaşını yalnızlık duygusundan uzak tutmaktır. belediye başkanları seçildikleri kentin geçmişi, bugünü ve geleceğinden sorumludur. bu yanıyla “miras koruyan, miras üreten, miras bırakan” kent liderleridir. akp iktidarı kendisini yerelde de güçlü hissettiği 2010’lu yıllarda yerel yönetimlerin yetkilerini arttırdı. 2019 sonrası pek çok büyükşehir belediyesini kaybedince bu yetkilerin bir bölümünü geri aldı. imar kanunu, gecekondu kanunu ve kıyı kanunu düzenlemeleri bunların başında geliyor.

    Birleşmiş Milletler’in evrensel ölçüler içinde kabul ettiği dört temel insan hakkı var: Yaşama hakkı, barınma hakkı, eğitim-sağlık hakkı ve kültürel haklar. Bu temel hakların tümü yerel yönetimlerin kapsama alanı içine giriyor.

    Ekrem İmamoğlu Adliye Çıkışında Vatandaşlara Seslendi
    İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu Çağlayan Adliyesi’nde ifade verdikten sonra Adliye önünde toplanan kalabalığa seslendi. Konuşma sonrasında CHP’li belediye başkanlarıyla halkı selamladı. 31 Ocak 2025.

    Günümüzde yaşama hakkı deyince sadece hayatta kalmaktan söz edilmiyor. Yaşam kalitesi de hayatta kalmanın unsurlarından biridir. Evin musluğundan sağlıklı suyun akmasına; sel, yangın, deprem ve benzer felaket anında zararı önleme gücünün devreye girmesine kadar yaşamın her aşaması iyi bir altyapıyı gerektiriyor.

    Barınma hakkı da hayatta kalmanın ve yaşam kalitesinin başlıca unsurlarındandır. Türkiye iç göçlerle ve kültürel değişimle birlikte yaşam standartlarının sürekli dalgalandığı bir ülke. Geleneksel aile yapısının yerini çekirdek aile ya da bireysel yaşamın alması konut gereksiniminin özelliklerini değiştiriyor. Gelir dağılımdaki uçurum, bu yelpazenin daha da genişlemesine neden oluyor. Örneğin çok seçenekli bir site inşasında 60-70 metrekareden 150 metrekareye kadar değişen konut tiplerinin yanına toplum arasında “süper lüks” diye tanımlanan çok daha geniş ve konforlu yapılar da eklendiğinde ilk satılanlar en lüksler olabiliyor.

    Sağlık, eğitim, kültürel haklar, temel gereksinimlerin hemen ardından tercihte birbiriyle yarışan haklar olarak sıralanıyor.

    Yerel yönetimlerin varlık nedeni bu hakların yurttaşın öncelik sıralamasını da gözeterek yerine getirmesidir.

    Dijital Çağda Değişim
    Ben radyo çocuğuyum. 1960 yılında Toroslar’ın eteğinde bir köyde doğdum. Dünyaya açılan başlıca penceremiz radyoydu. Sabahları “Yurttan Sesler Korosu”, cumaları “Halk Hikâyeleri”, perşembe akşamları ise “Radyo Tiyatrosu” hâlâ belleğimdedir. Lise, üniversite yıllarımda televizyon öne geçti. Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi’ndeki derslerimizden biri “Daktilografi” idi. Zira henüz bilgisayar kültürü başlamamıştı. On parmakla daktilo yazmak ders konusuydu. Gazeteciliğin beşinci yılında faks, onuncu yılında bilgisayar basın sektörüne ve toplumsal yaşama girdi.

    1990’ların başında bir karikatür anımsıyorum. Televizyonun başında bir genç. Bedeni küçücük kalmış, başı normalin neredeyse iki katı, beli kambur, bilgisayar ekranına odaklanmış, öylece bakıyor. O yıllarda yakın geleceğe ilişkin öngörü şuydu: Bilgisayar toplumsal yaşama o kadar etkili girecek ki insanlar tamamen onunla yaşamaya başlayacak, dünyaya gözlerini kapatacak. Çevreyle ilgilenmeyecekler, gezmeler, toplumsal buluşmalar azalacak. Belki pek çok restoran, çay bahçesi, piknik alanı benzeri yerler kapanacak. Bu öngörünün birinci kısmı gerçekleşti. Bilgisayardan öte dijital yaşam her şeye damgasını vurdu ancak ikinci kısmı gerçekleşmedi. Yani insanların sosyalleşme, gezme-görme, dışarıda buluşma duygusu azalmadı. Aksine arttı. İlhan Selçuk’un yeri geldikçe kullanmayı sevdiği bir söz vardı: “İnsan gökyüzünde yıldızları görünce, oraya gitmek ister.” Bugün de insan cebindeki telefonda, dizindeki bilgisayarda şehrinin, ülkesinin, dünyanın bir yerini görünce oraya gitmek istiyor. Örneğin bir televizyon dizisinin çekildiği mekân kısa sürede ünleniyor; sosyal medyada oraya gidenlerin mekânı paylaşımı arttırıyor, devamında daha çok insan görmek istiyor.

    İşte bu bireyselleşmeden sosyalleşmeye giden süreçte belediyelere yeni sorumluluklar, yeni hizmet alanları açılıyor. 2024 yılı sonbaharında bir Anadolu kentine belediyenin çağrısıyla konferansa gittiğimde, belediye başkanıyla konuşurken konu yurttaşın en çok ne istediğine geldi. Elbette altyapıya ilişkin istemler öne çıkmıştı ama birinci sırada, o dönem popüler bir parçayla ünlenen sanatçı yer almıştı. Kent sakinleri, özellikle gençler, “Başkan bize o sanatçıyı getir.” demişlerdi.


    “belediyeler bir yandan dijital yaşama ayak uydururken bir yandan da insanların temel gereksinimlerini dikkate almak durumundadır. bugün yapay zekânın da katkısıyla pek çok hizmet insan unsurunu azaltarak verilebilir ama sevgiyi vermek yine insanla olacaktır.”

    Demokrasinin_Altyapisi_2) Mustafa Balbay (sağda) ortaokul
    Mustafa Balbay’ın (sağda) ortaokul yılları.
    KAYNAK: MUSTAFA BALBAY ARŞİVİ

    Desmond Morris’in Sevmek Dokunmaktır kitabından esinlenerek vurgulamak gerekirse, insan sevdiği her şeye dokunmak ister. Bunu sosyal yaşama, yerel yönetime uyarlarsak, bir belediye başkanının kentin insanlarına dokunabilmesinin yolu, onların istediği şeylere ulaşmasını sağlamaktan geçer. Teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin insanın en temel gereksinimi olan sevmek ve sevilmek devam edecektir.

    Belediyeler bir yandan dijital yaşama ayak uydururken bir yandan da insanların sözünü ettiğimiz temel gereksinimlerini dikkate almak durumundadır. Bugün yapay zekânın da katkısıyla pek çok hizmet insan unsurunu azaltarak verilebilir ama sevgiyi vermek yine insanla olacaktır.

    Umutsuzluk Yalnızlıktan Doğar
    Yalnızlık, Allah’a mahsustur, diye bir atasözümüz vardır. Bunun toplumsal mücadelelerdeki karşılığını da şöyle özetleyebiliriz: Umutsuzluk yalnızlıktan doğar.

    Süleyman Demirel, İslamköy Beldesinde
    Süleyman Demirel, Isparta İslamköy’de, 1985.
    KAYNAK: DEPO PHOTOS

    Günümüzde belediye başkanlarının kentteki her bireyin yanı başında olma gibi bir işlevi de öne çıktı. Bu, belediye başkanının bizzat yurttaşlarla iç içe olmasından ziyade bir hizmetiyle, bir katkısıyla onlara varlığını hissettirmesi demektir. Örneğin İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyükşehir belediyeleri başta olmak üzere yerel yönetimlerin bir ailenin yeni doğan çocuğuna yaptığı süt, mama yardımı… Kent lokantaları… Düzenli pazaryerleri… Kreşler… Taziye çadırı… Sosyal yardımlar… Yurttaşın yalnızlık, çaresizlik duygularını atmasını sağlayan, ilk bakışta basit gibi görünen önemli dokunuşlardır.

    Günümüzde insanların en büyük gereksinimlerinden biri de şüphesiz ki önemsenmektir. Bir yurttaşın, konuşmacı olduğum bir konferans sonrasında o kentin belediye başkanıyla ilgili sözü şu olmuştu: “Bir şey istedim, yapmadı. Nasıl olmayacağını anlattı ama beni önemsedi, telefonuma çıktı ya, bu bile yeter!”


    “günümüzde belediye başkanlarının kentteki her bireyin yanı başında olma gibi bir işlevi de öne çıktı. bu, belediye başkanının bizzat yurttaşlarla iç içe olmasından ziyade bir hizmetiyle, bir katkısıyla onlara varlığını hissettirmesi demektir.”

    Miras Üreten… Miras Koruyan…
    Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’le sohbetlerimizde sık kullandığı sözlerden biri şuydu: “Vatandaş günlük yaşar. O günkü gereksinimi neyse onun karşılanıp karşılanmadığına bakar…”

    Siyasal söylemde son derece doğru bir yaklaşım ancak kentin emanet edildiği belediye başkanları aynı zamanda bir milat yaratmaya çalışır. Bu anlamda belediye başkanı miras üreten, miras koruyan, miras bırakan bir kimliğe sahiptir.

    Kent Lokantaları’nın Üçüncüsü Sultanbeyli’de Açıldı
    İBB’nin düşük gelirli vatandaşların, öğrencilerin yemek ihtiyacını karşılamak için açtığı Kent Lokantası, pek çok başka şehirde de karşılık buldu. İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu bir Kent Lokantası açılışında halka yemek dağıtırken.
    KAYNAK: DEPO PHOTOS
    Demokrasinin_Altyapisi_Asfalt Çalışması
    İstanbul’da bir asfalt çalışması, 1990’lı yıllar.

    Kentlerin birikimlerini korumak, yeni kimlikler eklemek bir belediye başkanını en kalıcı hâle getiren değerlerin başındadır. Bu noktada anonim hâle gelmiş bir anlatımı paylaşmak isterim. Fransız, Alman, Türk üç mimara ayrı ayrı şu soru sorulmuş: “Bir felakette şehrin dörtte biri tamamen yıkıldı, dörtte biri çok ağır hasar aldı, dörtte biri az hasarlı, dörtte biri sağlam… Ne yaparsın?”

    Yanıtlar şöyle olmuş:

    Fransız mimar: “Tamamen yıkılan, ağır hasar alan yerleri tasfiye eder, arşiv kayıtlarından eski hâlini çıkarır, aynısını yeniden inşa ederim. Az hasarlıları güçlendiririm.”

    Alman mimar: “Tamamen yıkılan alanı yeniden planlarım. Ağır hasar alan bölümü yıkar, aynısını yeniden inşa ederim. Kalan bölümü sağlamlaştırırım.”

    Türk mimar: “Kenti dümdüz eder yeniden yaparım!”

    İşini bilim ışığında yapan mimarlara elbet saygımız büyük. Türkiye’de her kademedeki yöneticide baskın düşünce “damga vurmak” oluyor. Bu bakış beraberinde öncekini yok sayıp yeniden yapmayı getiriyor. Oysa kentin tarihten gelen kimliğini korumak büyük bir zenginlik. Gerek ülkemizde gerekse dünyanın başlıca kentlerinde en çok “eski kent” bölümünün turist çekmesi, o kentte yaşayanların bile ilgisini çekmesi bu gerçeğin fotoğrafıdır.

    Yeri gelmişken vurgulamak gerekirse, ayda ortalama bir kez İstanbul’a gelişlerimde iki şey dikkatimi çekiyor: Sahillerdeki buluşma, yürüme yerlerinin artması, büyümesi ve tarihî binaların restore edilerek günlük yaşama katılması.

    Bu örneklerin daha da artmasını dilerim.

    Akordeona Dönen Yasalar
    Aziz Nesin’lik bir yaklaşımla vurgulamak gerekirse Türkiye’de en çabuk değişen şey yasalar. Meclis’in yasa yapma hızı neredeyse radara yakalanacak süratte!

    Yukarıda Fransız, Alman, Türk mimar örneklerini aktardım. Yine üç ülkeden bir istatistik paylaşayım. İkinci Dünya Savaşı’nın bittiği 1945 yılından sonra Fransa İmar Yasası 3 kez, Almanya İmar Yasası 2 kez değişti. Türkiye’de ise sadece 2014 yılından 2024’e kadar 164 kez değişti!

    Bu değişikliklere ayak uydurmak bir yana onları takip etmek bile güç. Aynı şekilde yerel yönetimler yasasının da akordeona döndüğünü söylemek mümkün. 1984 yılında Turgut Özal’ın başbakanlığı döneminde yapılan köklü değişiklikle büyükşehir, ilçe, belde belediyeleri ayrımı yaşamımıza girdi. O yıldan sonra belediyelerin sınırlarından yetkilerine kadar pek çok küçük değişiklik yapıldı. AKP iktidara geldikten sonra 2004 yılında çok köklü bir değişiklik yaptı, 2012’de de yerel yönetimlerde o günlerdeki gücünü dikkate alarak bir büyük değişiklik daha yaptı. Buna göre büyükşehir belediye başkanlarının yetkisi artacak, köyler ilçelere bağlı mahalle olacak, yüzlerce küçük belediye kapatılacaktı.

    2019’dan itibaren AKP’nin bakışı değişti çünkü öncekilere ek olarak İstanbul, Ankara, Adana, Mersin gibi büyükşehirlerde CHP’li adaylar kazanmıştı. AKP bu kez belediyelerin gücünü azaltmak, kontrol etmek üzerine adımlar atmaya başladı.

    TURGUT ÖZAL  BASIN TOPLANTISINDA
    Turgut Özal’ın başbakanlığı döneminde yerel yönetimlerle ilgili köklü değişiklikler yapıldı.
    KAYNAK: DEPO PHOTOS

    2020 başından itibaren kamuoyunda “torba yasa” diye bilinen birbirine benzemez bütün değişikliklerin aynı pakette yer aldığı düzenlemelerle belediyelerin özellikle imar konusundaki yetkileri daraltıldı. Bunlar Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na devredildi.

    Erdoğan  Kasımpaşa İplikçi Suriri Parkını Açtı
    Recep Tayyip Erdoğan İBB başkanıyken bir açılışta.
    KAYNAK: DEPO PHOTOS

    Birkaç örnek vermek gerekirse… 775 sayılı Gecekondu Yasası’nda gecekondular ve imara aykırı yapılarla ilgili yetki, sözünü ettiğimiz bakanlığa devredildi. Bu nedenle pek çok belediye gecekondulardaki kentsel dönüşüm adımlarını atmakta zorlandı çünkü bakanlık izin vermede aceleci davranmadı.

    3621 sayılı Kıyı Kanunu’ndaki değişiklikle kıyılarda yapılaşma ve iskele inşası yasaklandı. Daha önce belediyeler bu konuda tasarruf sahibiydi. Kıyılarda sadece bakanlığa millet bahçesi yapma yetkisi verildi. Bir millet bahçesinin içinde nelerin olması ya da olmaması gerektiği belirsiz olduğu için bu ucu açık bir yapılaşma izni anlamına da geliyordu.

    İmar Kanunu’nda yapılan değişiklikle kaçak yapıların saptanması ve yıkım kararı verilmesi yetkisi bakanlığın oldu, yıkma görevi ise belediyelere verildi. Bir başka deyimle işin külfet kısmı belediyede kaldı. Aynı yasadaki değişiklikle birkaç bağımsız parselle ilgili plan değişikliği anlamına gelen “mevzi plan” yetkisi de yerel yönetimlerden alındı, bakanlığa verildi.

    Böylesi yasal kısıtlamaların yanı sıra kimi büyük olaylar sırasında yerel yönetimlerin yetkisini kısıtlama girişimini de bunlara eklemek gerekir. Örneğin 2020’deki Covid-19 salgını sürecinde başta İstanbul, Ankara Büyükşehir Belediyeleri olmak üzere yerel yönetimlerin sorumluluk alması fiilen engellenmek istendi.

    Yaşarken Yaşatmak…
    Babam kamyon şoförüydü. Çocukluğumda, yük sarıp gittiği yerleri anlatışı beni çok etkilerdi. İlk gezme duygum böyle gelişti. Yaz tatillerinde babamla Anadolu illerine gitmek büyük keyifti. Gazeteciliğe başlayınca buna dünyayı görmek de eklendi. 80 ülke 500 kadar şehir gördüm.

    Kent uygarlığının hemen hissedildiği pek çok şehirde parkların içinde tren seferlerinin olması, yani kent doğasına böylesine büyük yer ayrılması karşısında, “Benim ülkemde de olsa!” demiştim. Budapeşte ve Pekin’de belediye başkanlarının sadece şehrin resmini yapan ressamlar grubu oluşturması da ayrıca hoşuma gitmişti. “Keşke benim ülkemde de olsa!” demiştim.

    Son örnek Almanya’nın Köln şehrinden… 2000’lerin başıydı… Uğur Mumcu’yu ve öldürülen aydınlarımızı anma etkinlikleri çerçevesinde Köln’e çağrılmıştım. Toplantı sonrası benim gezme duygumu bilen kişi, aracıyla Köln’ü dolaşmayı önerdi. Bir sokağa sapacaktı ki, “Hay Allah, nasıl da unuttum. Bu sokak bir süre trafiğe kapalı.” dedi. Nedenini şöyle anlattı:
    “Bu sokakta kent tarihini araştıran önemli bir yazar oturuyor. Yazar son kitabını tamamlamış, düzeltmeler yapıyormuş. Belediye bir karar aldı, kitabı baskıya hazır hâle getirene dek, sokak trafiğe kapatıldı.”

    O an gözümün önüne Uğur Mumcu’nun, Ahmet Taner Kışlalı’nın öldürüldüğü sokaklar geldi. Almanya’da yazarlar üretirken sokağı trafiğe kapatılıyordu, bizde ancak öldürülünce sokakları trafiğe kapatılıyordu.

    Pek çok belediye başkanımız, katledilen aydınları yaşatıyor. Onların unutulmaması başlıca tesellimiz ancak en büyük dileğimiz şu: Yazarları, aydınları, sanatçıları yaşarken yaşatmak!

    O günlere… #

  • Theodor Makridi Bey

    Theodor Makridi Bey


    türk arkeolojisine büyük hizmetler vermiş, lübnan’ın sayda (sidon) kraliyet nekropolü kazılarından nemrut dağı kazılarına, osman hamdi bey’in yanında âdeta sağ kolu olmuş, müze-i hümayun’un gelmiş geçmiş ünlü arkeologları arasında yer almış theodor makridi bey’in nedendir bilinmez, çoktandır adı unutulup gitmiştir. oysa türk arkeolojisinin ilk büyük emektarlarından olan theodor makridi bey, hattuşa kazılarında ünlü kadeş antlaşması tabletini kendi elleriyle bulup gün ışığına çıkaran arkeologdur…

    Theodor Makridi Bey
    İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin ilk emektar arkeologlarından Theodor Makridi Bey.
    FOTOĞRAF: TURGAY TUNA ARŞİVİ

    Çocukluğu, Eğitimi, Aile Yaşamı
    Bir zamanlar, eski Bakırköy’ün sevilen, sayılan önemli şahsiyetleri arasında yer almış Theodor Makridi Bey, Osmanlı Devleti’nin Hazine nazırlarından Konstantin Makridi Paşa’nın yedi oğlundan biriydi ve oğulları arasında bilime, tarihe, coğrafyaya en meraklı olan çocuktu. Bu nedenle güzel bir eğitim almış, kendini mükemmel bir şekilde geliştirmişti. Makridi’ler, eski Bakırköy’ün batı tarafında yer alan Baruthane sınırının yanı başındaki Domuzdamı Mahallesi’nde, kırmızı Marsilya tuğlalı, demir kapılı, büyük parmaklıklarla çevrili büyük bir bahçenin ortasında yükselen güzel ahşap bir köşkte oturuyordu. Baba Konstantin Makridi Bey, küçük yaşında ailesiyle birlikte Makedonya’nın Blaçi yerleşiminden İstanbul’a göç etmiş, Haliç’te Fener Mahallesi’ne yerleşmişlerdi. Konstantin Makridi Bey, çocuk yaşlarında cep harçlığını çıkarmak için bir kahvehanede nargile tüttüren müşterilerin tömbekilerini yakıp tazeleyerek ateşçilik yapmış, uzun boylu olması nedeniyle de “Uzunoğlu”, yani Makridi lakabıyla çağrılmış, daha sonra da bu sıfat ailenin soyadını oluşturmuştur. Çocukluğunda kahve çıraklığı yapan Konstantin Makridi Bey’in okul hayatı çok başarılı geçer. Eğitimine, İstanbul’un en eski Rum okulu olarak bilinen Fener Mektebi’nde başlar, daha sonra da eğitimini Mekteb-i Sultani’de tamamlar.

    Theodor_Makribi_Bey_3 Fotoğraf Turgay Tuna
    Türkiye’nin ilk müzesi olan İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin (Müze-i Hümayun) koleksiyonlarında çeşitli kültürlere ait bir milyona yakın eser bulunmaktadır.

    1882 yılında, Osmanlı Hazine Nezareti’nde memurluğa başlayan Makridi Bey, otuz bir yıl sürecek devlet hizmeti süresince Hazine Müdürlüğü’ne, ardından da Hazine Nazırlığı’na getirilir ve çok başarılı hizmetler verir. Bütün bunların yanında, antik sikkeler koleksiyonu yapan döneminin ünlü nümizmatlarından biri olan Makridi Bey, yaşamının son demlerinde bu koleksiyonu Müze-i Hümayun’a hediye etmiştir.

    Konstantin Makridi Bey, kendisi gibi çocuklarını da çok iyi şekilde yetiştirir. Büyük oğlu Aleksandros askerî hekim olmuş, ikinci oğlu Nikos Hariciye Nazırlığı’nda diplomat olarak hizmet vermiş, üçüncü oğlu Dimitrios Düyun-u Umumiye’de görev almış, dördüncü oğlu Filippos, mübadele döneminde Yunanistan Hükümeti adına saymanlık yapmış, beşinci oğlu Theodor ise babası gibi Mekteb-i Sultani’de okuduktan sonra Almanya’ya gönderilmiş, sanat tarihi ve arkeoloji eğitimi alarak Avusturyalı ünlü arkeolog Heinrich Glück ile ünlü Alman arkeolog Winckler’in yanında yetişmiştir.

    Theodor Makridi Bey, Almanya’dan döndükten sonra Müze-i Hümayun’da çalışmaya başlamış, Yedikule’nin ünlü ailelerinden Dalla’ların güzel kızları Ağlaia ile evlenmiş, bu evlilikten de çocuk sahibi olmuştur.


    “antik sikkeler koleksiyonu yapan döneminin ünlü nümizmatlarından biri olan makridi bey, yaşamının son demlerinde bu koleksiyonu müze-i hümayun’a hediye etmiştir.”

    Bir Yazarın Anılarındaki Theodor Makridi Bey
    Makridi Bey, evlendikten sonra Bakırköy Domuzdamı Mahallesi’ndeki baba evinden ayrılıp İstanbul Caddesi’nin Yenimahalle tarafında yeni bir eve taşınır. Komşuları, Makriköy Rum İlkokulu’nun müdürlüğünü yapan, aynı zamanda değişik Rum dergilerinde yazılar yazan Athina Yianniou, anılarındaki Theodor Makridi Bey’i şöyle anlatır:

    Theodor_Makribi_Bey_4 Fotoğraf Google
    1883 yılında, Osman Hamdi Bey’in başkanlığında gerçekleştirilen Nemrut kazılarına ait bir fotoğraf.

    “1902 yılında, Makridi Bey’i ve Ağlaia’yı yakından tanıma fırsatı bulmuştum. Madam Ağlaia çok güzel, alımlı, uzun boylu, fiziğinin yanı sıra erdemli özelliklere sahip bir kadındı. Babası Theodoros Dalla ve annesi Eleni Pitaridu, kız kardeşleri Eleni, Hristina, Androniki Yedikuleli idiler. Theodor Makridi Bey ile Ağlaia Yedikule’de tanışmış, büyük bir aşk ile birbirlerine bağlanıp evlenmişlerdi. Benim Theodor Makridi Bey’e olan hayranlığım 1908 yılında Lübnan’daki Sayda-Sidon kazılarının başlamasıyla daha da artmıştı. O zaman, Neo Pnevma dergisinin genel editörü idim. Sayda’dan İstanbul Müzesi’ne aktarılan yeni eserler, bizler için eşsiz bir haber kaynağı oluşturuyordu. Theodor Makridi Bey, 1900’lerden itibaren önemli kazılara başkanlık yapmaya başlamıştı. Anadolu’yu karış karış geziyor, arkeolojiye olan derin tutkusu onu yeni araştırmalara itiyor, antik Anadolu’nun her dönemi onu ilgilendiriyordu.

    1902 yılında, Alman Arkeoloji Enstitüsü Genel Sekreteri Otto Puchstein ile Suriye, İran Körfezi ve Arkaik Babil’de ortaklaşa kazılar yapmışlar, 1906 yılında da Hattuşa ve Boğazköy’de ünlü Alman arkeolog Winckler ile yaptıkları kazılarda Hitit Kraliyet Arşivleri’nin kalıntılarına ulaşmışlardır. Bu kazılarda, dünyanın ilk diplomatik belgesi olan Mısır Kralı II. Ramses ile Hitit Kralı III. Hattuşili arasında imzalanan ünlü Kadeş Antlaşması’nın tableti gün ışığına çıkarılmıştır. Makridi Bey, 1910-11 yıllarında Trakya, Taşoz ve Makedonya’da yaptığı kazılarda birçok eseri İstanbul Müzesi’ne kazandırmış, bu kazılar sonrasında yazmış olduğu makaleler kendisini arkeoloji âleminde takdir ve şöhret sahibi yapmıştır.”


    “en önemlisi, günümüzde istanbul arkeoloji müzeleri’nin eski şark eserleri binasında sergilenmekte olan, tarihin ilk yazılı barış antlaşması olarak bilinen kadeş antlaşması tabletini bulan kişidir theodor makridi bey.”

    Hattuşa Kazılarında Gün Işığına Çıkarılan Kadeş Antlaşması Tableti
    Orta Doğu’dan Anadolu’ya, Trakya’dan Makedonya’ya yaptığı kazıların yanı sıra İstanbul’da birçok araştırmaya imza atmış, Beykoz’daki Ayios Panteleimon Manastırı, Yedikule’deki Libos Manastırı ve Bakırköy’de yapmış olduğu kapsamlı kazılar; durmak, yorulmak bilmeyen Makridi Bey’in yaşamında önemli bir yer oluşturmuştur. Ancak, en önemlisi, günümüzde İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin Eski Şark Eserleri binasında sergilenmekte olan, tarihin ilk yazılı barış antlaşması olarak bilinen Kadeş Antlaşması tabletini bulan kişidir Theodor Makridi Bey. Bu antlaşmanın ikinci ve üçüncü kopyalarının Mısır’da olması gerekmektedir ki günümüze dek henüz gün ışığına çıkartılamamıştır. Tabletteki metnin bir kopyası bugün New York’ta, Birleşmiş Milletler binasının girişinde yer almaktadır.

    Theodor_Makribi_Bey_6 Fotoğraf Turgay Tuna
    Theodor Makridi Bey’in Hattuşaş kazılarında gün ışığına çıkarmış olduğu II. Ramses ile Hitit Kralı III. Hattuşili arasında yapılan Kadeş Antlaşması’nın pişmiş toprak tableti.
    FOTOĞRAF: TURGAY TUNA ARŞİVİ

    Yapmış olduğu tüm araştırmalarla Türk arkeolojisine kazandırdığı değerlere karşılık, ölümünden çok sonra, Makridi Bey’i çekemeyen kimi kıskanç birkaç meslektaşı kendisi hakkında tarihî eser kaçakçılığı yaptığına dair çirkin dedikodular yaymışsa da; yapılan titiz araştırmalar bu dedikoduların tam tersine, Makridi Bey’in ne kadar dürüst ve titiz bir şekilde çalışmış olduğunu göstermiş ve Türk arkeolojisine ne kadar büyük zenginlikler kazandırmış olduğunu kanıtlamıştır.

    Atina’dan İstanbul’a Gelen Önemli Belgeler
    Boğazköy’den Nemrut Dağı’na, Baalbek’ten Sayda’ya birçok kazıya katılan Makridi Bey, 1930 yılında İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nden emekli olduktan sonra yaşamının sonlarına dek Atina’daki ünlü Benaki Müzesi’nin müdürlüğünü yapmış, bu görev süreci içinde İstanbul ve Arkeoloji Müzeleri ile bağlarını koparmamış, bütün bunların yanı sıra Yunanistan’da kaldığı yıllarda bulmuş olduğu Osmanlı tarihi ile ilgili çok değerli kimi belgelerin İstanbul’a gönderilmesini ve Topkapı Sarayı’na kazandırılmasını sağlamıştır. Bir dönem Atina’da elçilik yapmış olan Ruşen Eşref Ünaydın’ın 1 Mayıs 1956 tarihinde, Dışişleri ve Topkapı Sarayı kayıtlarına geçmiş konuşmasının metninden aldığım şu satırları siz okurlarıma ve araştırmacılara aktarmayı, Theodor Makridi Bey’in anısına olan saygım nedeniyle bir borç ve görev olarak görmekteyim:

    Theodor_Makribi_Bey_9 Fotoğraf Gôogle
    Atina’da elçilik görevinde bulunduğu yıllarda, Theodor Makridi Bey’in aracılığıyla Osmanlı dönemine ait çok değerli tarihî belgeleri Türkiye’ye kazandıran Ruşen Eşref Ünaydın.

    “…Bu belgelere nerede, ne zaman ve nasıl sahip oldum önce onu açıklayayım… Bunların hepsini, 1934 yılı ila 1939 yılları arasında, Yunanistan’da ilk elçiliğim zamanında Atina’da topladım. Bu nasıl oldu? Onu da anlatayım:

    Benim elçi bulunduğum sıralarda, İstanbul Asar-ı Atika Müzesi’nde, zannederim müdür muavinliğinden emekliye ayrılmış Bay Makridi, hükümetimizin müsaadesi ile birkaç yıldan beridir, Atina’da Antuvan Benaki’nin çok değerli şahsi koleksiyonlarından vücuda getirip kurduğu ve milletine bağışladığı, Şark Güzel Sanatlar Eserler Müzesi’ni tasnif ve tanzim eden müdür sıfatı ile bulunuyordu. Ben, kendisi ile Türkiye’deki memuriyeti zamanından tanışırdım. Yeni elçiyi ve sefireyi, refikası ile birlikte tabii olarak ziyarete gelen Bay Makridi, Benaki Müzesi bahçesinin bir köşesinde, müdüre ayrılmış olan bir küçük köşkte oturmaktaydı. Bir akşam, Bayan Makridi ile birlikte Türk elçisi ve eşine bu evde hususi bir yemek verdi. Yemekten sonraki konuşmamız sırasında, oturduğumuz odanın gözüme çarpacak bir noktasına yerleştirilmiş, dolgunca üç dört büyük zarf üzerine dikkatimi çekti.

    ‘Bunlar nedir?’ diye sordum?

    Manalı bir bakış ve gülümseyişle:

    ‘Açayım biraz tetkik buyurunuz. Mühim vesikalardır…’”

    Theodor Makridi Bey’in, Ruşen Eşref Ünaydın’a gösterdiği zarfların içinde, Topkapı Sarayı’ndan çıkmış çok değerli belgeler yer alıyordu. Bunları, Ruşen Eşref Bey’e teslim ettikten sonra, geri kalan daha birçok başka belgenin bulunduğu satıcıyla bağlantı kurulur. Osmanlı Devleti’nin değişik dönemlerine ait; aralarında diplomatik mektuplar, fermanlar, tımar tezkereleri, hatt-ı hümayunlar, tevcihat defterleri gibi önemli parçaların yer aldığı 189 tarihî belge Theodor Makridi Bey sayesinde Ruşen Eşref Ünaydın tarafından satın alınır ve İstanbul’a gönderilir.

    Theodor Makridi Bey, yerli, yabancı dergilerde, yaptığı kazı ve araştırmalarla ilgili birçok bilimsel makaleye imza atmış, kazılar yapmış olduğu Bakırköy’ün antik tarihi üzerine yazdığı kimi değerli makaleleri de Halkevi dergilerinde yayımlanmış ve ilk defa antik Bakırköy’ün adının Hebdomon olduğunu ortaya çıkarmıştır.

    Theodor_Makribi_Bey_14 Fotoğraf Turgay Tuna
    Babasıyla aynı mezarı paylaşan Theodor Makridi Bey’in Bakırköy Rum Kabristanı’ndaki mezar taşı.

    2002 yılında, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Türk Sanatı Anabilim Dalı öğrencilerinden Uğur Cinoğlu’nun Theodor Makridi Bey üzerine hazırlamış olduğu yüksek lisans tezinde vurgulamış olduğu gibi:

    “Osman Hamdi Bey’in yanında yetişmiş, son derece atak ve yorulmak bilmez bir genç oluşu, kısa zamanda Osman Hamdi Bey’in güvendiği elemanlardan biri olmasını sağlamış, müzeciliğin her kademesinde görev almış olması, çok önemli kazılarda bulunması, maceracı kişiliği, ayrıca birkaç dili bilen bir azınlık mensubu oluşu, onu son derece ilgi çekici hâle getirmiştir…”

    Makridi Bey’in, genç yaşlarda evlendiği eşi Ağlaia’dan bir oğlu olur ancak Birinci Dünya Savaşı sırasında Bağdat’ta kaybettiği biricik oğlunun acısını yaşamı boyunca içinden atamaz. Maalesef, adı unutulmuş Theodor Makridi Bey, 1940 yılında 68 yaşında iken İstanbul’da vefat eder ve Bakırköy Rum Mezarlığı’nda yatan babası Ferik Konstantin Makridi Paşa’nın yanına defnedilir… #

  • Tarihin Karanlık Kuyuları

    Tarihin Karanlık Kuyuları


    uygarlık tarihi yeterince karanlıkken bir de tarihi karartanlar ve coğrafyanın her yerinde açılmış çeşitli yapay kuyular var: geçmişi yazanların büyüttüğü derin karanlık kuyular… yaşanan başka yazılan başka ve bugün okunan ise bambaşka. anlaşılmazlıklarda hem ilk yazanların/yapanların hem de şimdi yorumlayanların payı var. bu payın bir kısmı masumsa da bir kısmı kasti ve politiktir. eski çağ bilimleri geçmişi anlamaya çalışırken bu yanıltmaları ayıklamakla ayrıca mücadele ediyor. oysa eski çağ bilimcileri gönüllerinden geçeni değil objenin veya yazının taşıdığı bilgiyi anlamaya çalışmalıdır.

    Tarihin Karanlık Kuyuları
    Büyük İskender’in ömrünün son günlerinde sarayına hizmet edenlere verdiği şölen yemeğini tasvir eden bir resim.

    Bilim Yolculuğunda Filoloji ve Arkeoloji
    Arkeoloji ve Eski Çağ tarihçiliğini konuşmak kıskanç iki kardeşten bahsetmek gibidir. Aralarında derin ve alaca karanlık bir ilişki var. İkisi de eski zaman karanlıklarına bir küçük ışık daha yakabilmek için gayret ediyor. Tarih ve arkeoloji bilimleri el ele vermiş, geçmişin derin bilinmezliklerini anlamaya çalışıyor. Biri kalıntıların dili diğeri ise gözü gibi. Arkeolojinin yüz bin yıllık yalnızlığının bittiği, tarihin başladığı günden itibaren son beş altı bin yıldır birlikteler. Biri geçmişten kalmış objeleri inceleyerek diğeri bugüne kalan yazılı belgeleri okuyarak sahiplerinin kültürüne ve tarihine ulaşmaya çalışıyor.

    Filoloji ve arkeoloji yorumlarının arasındaki belirsizlikler aslında bilimi doğru noktaya götürüyor gibidir. Doğru nokta birlikte çalışmaktır, iş birliğidir. Doğru nokta birinin diğerinden daha az önemli olduğunu düşünmemektir. Yoksa ya kör ya da dilsiz oluruz. Eski Çağ bilimlerinin her biri ayrı bir organ gibi olsa da birlikte bir vücudu tamamlarlar. Biri olmazsa olmaz.

    “Her durumda en değerli ve asli kaynaklar yalnızca metinlerdir ve ketum malzeme veren arkeolojinin tarih yazıcılığının birincil kaynakları arasında asla yeri olamaz. Hiç kuşkusuz arkeoloji vazgeçilmez dostumuz olmalıdır ama buna karşın filoloji hiçbir zaman vazgeçemeyeceğimiz biricik yoldaşımızdır. Çünkü her ikisinin arasındaki fark dağlar kadar büyüktür ve elbette terazinin dil kefesi hep ağır basar ve basmalıdır.”

    Ahmet Ünal’ın yukarıdaki açıklaması gibi, bilim alanları arasında yan tutan görüşler olsa da arkeolojinin önemi -tıpkı filoloji gibi- elbette yadsınamazdır. Uygarlık tarihi boyunca oluşan arkeolojik verileri sildiğimizde elde neredeyse hiçbir şey kalmayacaktır. Öte yandan, ölü yazıları okumayla uğraşanların arkeolojiye göre önemli iki dezavantajı olduğu söylenebilir: 1. Çok daha uzun olan tarih öncesi için elde sadece yazısız tanıkların olması. 2. Yazının olduğu zamanlarda da her konunun yazılı olmaması. Üstelik yazılı kaynakların hep yüksek şüphe taşımasıdır.


    eski çağ bilimlerinin her biri ayrı bir organ gibi olsa da birlikte bir vücudu tamamlarlar. biri olmazsa olmaz.

    Tarihin Ruhu ve Tarih Yazıcılığı
    İlk kez Osmanlı’dan bahseden Bizans tarihçisi Georgios Pachymeres (1242-1310), “Tarihin ruhu gerçekliktir ve gerçeğin önüne yalanlar koyan kutsala saygısızlık eder.” derken, Ernest Renan (1823-1892), “Hiç kimse tarihi değiştirmeden yazamaz.” diyor. Tarih yazmanın iktidara, saraya ait bir eylem olması ve halkın hemen tamamının okuryazar olmaması nedeniyle eski çağlarda, tarihi yazanlar da genellikle yönetenlere tabiydi. Bu nedenle objektif bir tarih yazımı da genellikle beklenemez. Muvatalli’nin, İskender’in ya da Kanuni’nin yanındaki tarih yazıcılarının, iktidarın istemediği bir olumsuzluğu yazma ihtimali nedir ki?

    Hitit kral yıllıkları (Anal), tanrılara hesap verdiği ve tabletler değiştirilemediği için tarihin güvenilir kaynakları olarak düşünülmektedir. İyi de 1274’te II. Ramses ile Muvatalli arasında yapılan Kadeş Barış Antlaşması bile gerçeği yansıtmaktan uzak görünmektedir. Çünkü tesis edilen bir barış görünmediği gibi savaşı kimin kazandığı bile belli değildir.

    Tarihin Karanlık Kuyuları
    Hitit çivi yazılı tablet örneği. Tabletlerin arasında kral yıllıkları, dinî metinler, mektuplar gibi belgeler yer almaktadır.

    Kallisthenes’in Kalemi ve Büyük İskender’in Adaleti
    Büyük İskender sefere çıktığında aralarında tarihçilerin de olduğu bilim insanlarını yanında götürmüştür. Bu tarihçiler o dönemde yaşanan olayların günümüze kadar gelmesinde önemli rol oynamıştır. İskender’in resmî tarihçisi olarak görevlendirdiği ve Asya seferine götürdüğü tarihçi Kallisthenes (MÖ 360-328) burada özel olarak anılmalıdır. Makedonya’da yaşayan Yunan tarihçi Kallisthenes sayesinde hem İskender’in hayatı hem de o dönem olayları ilk elden bize ulaşmıştır. Kallisthenes sadece tarihçi değil İskender’le birlikte yiyip içen danışmanı ve yol arkadaşıydı. Bu çok güçlü bir birliktelikti; ikisi de Aristoteles’in öğrencileri olan bir kral ve bir bilim insanı/tarihçi. Kallisthenes’in görevi sırasında yaptığı çalışmanın çoğu, İskender’i övmeye ve otoritesini savunmaya/çoğaltmaya adanmıştır. Ancak İskender’in Perslere karşı politikasını eleştirdiği ilk aykırı görüşüyle birlikte hapsedilip öldürülmüştür. Şimdi bir modern tarihçinin Kallisthenes’in tarihî metinlerini incelerken gerçekte yaşananı ayıklamakta ne denli zorluk çekeceğini düşünün.

    Roma İmparatorluğu’nda Tarih Yazıcılığı
    İlk Roma tarihçisi olarak bilinen Fabius Pictor (MÖ 3. yy.) bir Roma senatörüdür. Roma yöneticileri yaptıkları işleri kaydettikleri commentarii olarak bilinen kayıtlar tutuyorlardı. Bunlar tarihçiler için temel bir kaynak oluşturuyordu. Roma İmparatorluğu’nda tarih yazıcılığı tam bir propaganda niteliği taşır. Resmî tarihi yazanlar, bizzat Romalı yöneticilerdir.

    Bu metinler Roma devletini ve uygarlığını yüceltmeyi amaçlıyordu. Bu durumda tarihsel olayların sıkça çarpıtılması da kaçınılmazdı. Roma tarih yazıcılığı millîdir. Bu açıdan Hellen tarih yazıcılığından ayrılır. Hellen tarihçilerin aksine, Romalı tarihçiler doğrudan devlet, kültür ve halk olarak Roma’nın tarihini yazmışlardır.

    Tarihin_Karanlik_Kuyulari_3.1 Mustafa Naima. Osmanlı devlet tarihçisi. Târîh-i Naîmâ yazarı
    Mustafa Naima gravürü. Osmanlı devlet tarihçisi, Târîh-i Naîmâ yazarı.

    Osmanlı’nın Vakanüvislerinden Cumhuriyet’e…
    Aynı denemeyi Osmanlı vakanüvisleri için de yapabilirsiniz. Resmî görevli devlet tarihçileri uzun bir liste oluşturur. Örneğin Kanuni Sultan Süleyman’ı Irak Seferi’nde takip edip “Beyân-ı Menâzil-i Sefer-i Irâkeyn”i yazan Matrakçı Nasuh sanki farklı bir şey mi yapmıştır. Divan-ı Hümayun’a bağlı ilk resmî tarihçi Mustafa Naima’dan sonuncusu olan Abdurrahman Şeref’e kadar Osmanlı’nın da devlet tarihçileri vardı. Târîh-i Naîmâ, 17. yüzyıl Osmanlı’sını anlatan temel eserdir. Anlaşılan, güçlüler kendi tarihlerini kendileri yazdırıyordu. Erken Cumhuriyet’in resmî tarihçilerinden Afet İnan’ı da anmak gerekir. Bir tarihçiden çok bir ideolog olduğu görülen İnan “Türk Tarih Tezi”nin yazarı olmuştur. Cumhuriyet dönemi için en başta Halil İnalcık anılmalıdır. Bilimsel tarihçilik için ilk akla gelen duayendir.

    Kökünü eski Yunancadan alan “historia”nın anlamının “öğrenme, soruşturma, araştırma yoluyla elde edilen bilgi; anlatı, hikâye, kayıt, geçmişteki olayların anlatımı” olmasına bağlı olarak modern tarihçiler “gerçek”i anlama peşinde araştırmalar yapmaktadır. Biraz da eurosentrik bilim başlangıçlarındaki politik amaçlarla ilişkili olarak özellikle 3. Dünya ülkelerinin Avrupa tarafından yazılmış erken tarihinin yanıltıcı ve tarafgir olabildiğini unutmamak gerekir. İnalcık, “Ben Avrupa tarihine inanmam, Avrupa tarihi bizim tarihimizi tahrip etmiştir, benim bütün hayatım bu tahrifatı düzeltmekle geçti.” der. Gerçeği çarpıtıp saklayan bu risklere dinin tarihi kullanımı ve geçmiş mirası sahiplenmek gibi millî amaçlar da eklenince iyice karmaşıklaşır; herkes kendine göre bir tarih yaratmaya uğraşır. Aslında bu durum ülkeler ve insanlarla ilgili her konu için tarihin belirleyici gücünün varlığından kaynaklanmaktadır. 20. yüzyılın en önemli tarihçilerinden Marc Bloch’a göre, “Tarihî belgeler taraflı yazılmış metinler olduğu için türü ne olursa olsun çok dikkatli incelenmelidir…”. Siyasi tarih yazımına karşı olan Bloch, 1940’ta Naziler tarafından kurşuna dizilir.

    Tarihin_Karanlik_Kuyulari_4) Atatürk İsmet İnönü Afet İnan 1935
    Afet İnan, Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü ile birlikte Üçüncü Dil Kurultayı’nda, 1936.

    Eskiye Gittikçe Azalan İzler ve Çoğalan Karanlıklar
    Tarihçinin riski hep yüksektir. Belgeler eskiye gittikçe bu risk artar. Benzer riskler arkeoloji için de varsa da tarihçilerin yorum riskleri arkeolojide kısmen azalır. Çünkü arkeolojinin yorumları -çarpıtma yoksa- doğrudan hayatta yer almış somut objelere dayanır. Burada da objeleri anlama/yorumlama riskleri devreye girer. Objelerin tercümanlığını yapan arkeoloji bu tercüme çabasında objenin dilini anladığı kadar ya da objenin konuşmasının içeriği ve yeterliliği kadar geçmişi anlayacaktır. Bu çabada temel heves ölmüş bitmiş toplumların kültürlerini ve dolayısıyla nesnelerin taşıdığı hafıza yardımıyla kültürü yaratan insanı anlamaktır. Renan, “İnsanlığın araştırmaya değer yanının kökenleri olduğunu” söyler. Herkes merak eder geçmişini. Ve hep daha önceye gitmek ister. Peki, neden evvelki gün dünden daha kıymetli olsun ki? Sanırım derin bilinmezlik ve karanlık bizim varlık nedenlerimizi anlama sorusunun yanıtının çok eskilerde olduğunu düşündürüyor. Varlığımızı ve kültürümüzü oluşturan zincirin ilk halkalarına ulaşarak köklenmek istiyoruz. Ve hangi coğrafyadan geldiğimizi, hangi kültüre/kültürlere ait olduğumuzu merak ediyoruz. Eskiye gittikçe azalan izler ve çoğalan karanlıklar tarihi ve kültürü anlamayı daha bir heyecanlı hâle getiriyordu. Herhangi bir konuda “ilk”i bulmak arkeologların rüyası oluyordu. İyi de “ilk”i bulduğunu iddia eden herhangi bir keşiften sonra daha erkeni ortaya çıkıyor ve alışılagelmiş paradigmalar sıkça gömülüyordu.


    varlığımızı ve kültürümüzü oluşturan zincirin ilk halkalarına ulaşarak köklenmek istiyoruz. ve hangi coğrafyadan geldiğimizi, hangi kültüre/kültürlere ait olduğumuzu merak ediyoruz.

    Tarihin_Karanlik_Kuyulari_Johann_Joachim_Winckelmann_(Anton_von_Maron_1768)
    Johann Joachim Winckelmann (Anton von Maron 1768).

    “Tarihin sessizlik anlarını konuşturmalı” diyen Jules Michelet’nin amacını arkeoloji gerçekleştirmeye çalışıyor. Yazılı belgelerin olmadığı yerden itibaren yalnızca arkeoloji devrede kalıyor. Yazı yok. Ne ülkelerin isimleri ne toplumların ne olayların ne de tanrıların ismi var. Elbette vardır da biz bilmiyoruz. Yazıları yoktu ama dilleri vardı. Bize gelemeyen dilleriyle hayatlarındaki her şeyi isimlendirmişlerdi. Tarih biliminin devreye henüz giremediği bu karanlık hayatları anlama kılavuzu arkeoloji bilimidir. Kalıntıların ve her türlü objenin tercümanlığını arkeoloji yapmaya çalışıyor. Bunu sadece yazısız zamanlar için değil yazılı zamanlar için de yapıyor. Yazılı zamanlar da olsa yazılı şeyler her zaman yazısızlardan çok daha fazladır. Burada da arkeoloji devreye giriyor. Ve işte buradan itibaren tarih bilimiyle birlikte çalışıyor, birbirini destekleyerek birlikte anlamaya çalışıyorlar ölmüş kültürleri. Şimdilerde yazının bulunuşu biraz daha geriye gitti. Dört binin sonlarına indi. Yani küçük bir zaman diliminde, yaklaşık 5000 yıllık bir yakın geçmişte bu yardımlaşma meyvelerini veriyor. Bilim ilerledikçe öncekine göre daha bir aydınlanır oldu karanlıklar. Bu çabada sadece arkeoloji ve tarih değil; antropoloji ve paleo’yla başlayan bir dizi bilim de yardımlaşmaya çoktan katıldı. Altmış yılı aşkındır arkeometri de devreye girdi ve metrik/güvenilir değerlendirmelerle geçmişin karanlıklarını aydınlatma kervanına katıldı. Arkeoloji müthiş bir destekçi bulmuştu. Düşünün ki bir objeye örneğin 2500+-100 tarihini güvenilir biçimde verebilmek veya kazılmamış bir toprağın altını arkeojeofizikle görebilmek ne olağanüstü bir şeydi.

    “Tarih”in Babasından “Bilimsel Tarih”in Babasına…
    Cicero’nun Pater Historiae (Tarihin Babası) olarak andığı Halikarnaslı Herodot (MÖ 484-425), tarihî olayların sistematik araştırmasını yapan ilk tarihçiydi. Thukydides (MÖ 465-411), “arkeoloji” kelimesini ilk kez kullanarak başlangıç yapsa da 18. yüzyılda Johann Joachim Winckelmann (1717-1768) bilimsel arkeolojiyi başlatmış ve “bilimsel tarihin” babası olmuştur. Arkeoloji somut objelerle teorilerini belgelerken tarihi “masal” mahiyetinden uzaklaştırmıştır. Artık bir kültürün sanat tarzını tanımlamanın, sanat evrelerini anlamanın ve devamındaki kültürlere olası katkılarını, etkileşimlerini çözmenin bilimsel yolları açılmıştı. Kültürleri yazıyla anlamanın ötesinde yeni yorum yolları bulunmuştu. Arkeolojik kazılarda ortaya çıkan nesneleri bilimsel yorumlarla konuşturmak ve yine aynı kazılarda bulunan yazılı belgelerin dikkatlice ve tarafsızca okunması ve yorumlanmasıyla arkeoloji ve tarih bilimleri geçmişe giden yolda birlikte seyahat edecekti. #