Etiket: kore savaşı

  • Sarsılmaz bir dostluk bağı ve kardeşlik hukukuna saygı

    Sarsılmaz bir dostluk bağı ve kardeşlik hukukuna saygı

    Türkiye ve Kore Cumhuriyeti arasında günümüzdeki yardımlaşma ve işbirliği anlayışının özellikle yakın geçmişe dayanan tarihî bir anlamı var. 1950’deki Kore Savaşı’na atıfta bulunan Başkonsolos Woo Sung Lee, “Türk askerinin kanı ve teriyle şekillenen Kore Cumhuriyeti, Türkiye ile kardeş ülke olarak güçlü dostluk ilişkileri geliştirdi” diyor.

    Kore Cumhuriyeti İstanbul Başkonsolosu olarak atanmadan önce hangi diplomatik görevlerde bulundunuz ve bunlar uluslararası ilişkilere bakışaçınızı nasıl şekillendirdi?

    1990’ların başında Dışişleri Ba­kanlığı’na katıldım. Ukrayna, Rusya, Almanya, Özbekistan, Romanya ve Kanada’daki (Van­couver) diplomatik misyonlarda görev aldım. İstanbul Başkonso­losu olarak göreve başlamadan hemen önce Dışişleri Bakanlı­ğı’nda yurtdışındaki Korelilerin güvenliğinden sorumlu müdür olarak görev yaptım.

    İstanbul’da göreve başlama­dan hemen önce, covid-19 sal­gını, savaş, içsavaş, deprem gibi önemli hadiseler yaşadık. Bu durumlara karşı önlemler almak için meslektaşlarımla birlikte sa­bahladığımız zamanlar oldu.

    Uluslararası koşullar her an değişebiliyor ve beklenmedik doğal afetlere, kazalara müda­hale etmek en önemli görevleri­mizden. Acil bir durumda doğru kararı vermek, doğrudan insan­ların güvenliğiyle ilgili olduğu için çok hassas bir konu. Her za­man en doğru ve uygun çözümü bulmak için çalışıyor, hazırlanı­yoruz.

    Kore ve Türkiye’nin yakın tarihindeki kilometre taşlarından en önemlisi, 1950’de başlayan Kore Savaşı. Nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Diplomasi-Tarihi-1
    İstanbul Başkonsolosu olmadan önce çeşitli diplomatik görevlerde bulunan Woo Sung Lee, iki ülke arasındaki ekonomik işbirliğinin önemini dile getirdi.

    Kore Savaşı 25 Haziran 1950’de başladığında, Türkiye savaşa katılan 16 BM ülkesi arasında en fazla asker gönderen dördüncü ülke oldu; Kore Cumhuriyeti’nin özgürlük ve demokrasi mücade­lesi için savaştı. Özellikle Kunuri ve Kumyangjang-ni muharebele­rinde kayda değer katkılar suna­rak göğüs göğüse savaşan Türk askeri, asil bir fedakarlık ruhu sergiledi. Türkiye cephe gerisin­de de savaş yetimleri için Ankara Okulu’nu kurarak burada eğitim alan çocuklarla kardeşlik sevgi­sini paylaştı. Halkımız, Türk ga­zilerinin fedakarlığını ve yüce emeğini hiçbir zaman unutmadı. Savaş gazilerinin kanı ve teriyle şekillenen Kore Cumhuriyeti ve Türkiye, kardeş ülke ve kan kar­deşi olarak güçlü dostluk ilişkileri geliştirmiştir.

    Gazilerin fedakarlıkları ve emekleri sayesinde Kore Cumhu­riyeti, savaşın yıkıntılarını aşa­rak dünyada benzeri görülmemiş bir hızla ekonomisini büyüttü ve demokrasisini geliştirdi. Başkon­solosluğumuz her yıl savaş gazi­leri için birçok teşekkür etkinliği düzenliyor. Etkinliklere katılan gaziler, korumak için hayatlarını riske attıkları Kore Cumhuriye­ti’nin kısa sürede kaydettiği ola­ğanüstü ilerlemeden dolayı göz­leri dolarak gurur duyduklarını söylediklerinde, bizler de derin­den etkileniyoruz.

    Güney Kore ve Türkiye güçlü ekonomik bağlara sahip. Son yıllarda iki ülke arasındaki ticaret ve yatırımlar nasıl gelişti ve hangi işbirliği alanları öne çıktı?

    Kore, Türkiye ile STA (Serbest Ticaret Anlaşması) imzalayan ilk Asya ülkesi oldu. STA’nın 2013’te yürürlüğe girmesiyle birlikte Kore ile Türkiye arasındaki tica­ret hacmi 2012’de 5.2 milyar USD iken, 2022’de 9.1 milyar USD’ye yükseldi. Ayrıca ticaretin geniş­lemesiyle birlikte, iki ülke ara­sında 1915 Çanakkale Köprüsü, 3. Boğaz Köprüsü (Yavuz Sultan Se­lim), Avrasya Tüneli inşaatı gibi büyük altyapı projelerinde de ge­niş ölçekli işbirlikleri geliştirildi.

    Şu anda başkonsolosluğu­muzun yetki alanındaki 11 ilde 70’in üzerinde Kore şirketi faa­liyet göstermekte. Hyundai Mo­tor, Samsung Elektronik, POSCO ve LG Elektronik gibi önde gelen Kore şirketleri, Türkiye’de yerel toplumun kalkınmasına, istih­dam yaratılmasına ve ekonomik büyümeye katkıda bulunuyor.

    Türkiye’de faaliyet gösteren Koreli şirketler, yerel toplumun sürdürülebilir kalkınmasına destek olmak amacıyla genç ye­teneklerin yetiştirilmesi için gerekli eğitim ve istihdam ola­naklarının sağlanması; burs programlarının işletilmesi; çev­re, yoksulluk ve iklim değişikliği sorunlarına karşı ortak mücadele verilmesi gibi kurumsal sosyal sorumluluk faaliyetlerini de aktif olarak yürütüyor.

    Gelecekte iki ülke arasındaki ekonomik işbirliği; altyapı, inşa­at, savunma sanayi, santraller ve bilişim alanlarında da genişleye­rek devam edecek.

    Kore ve Türk şirketleri 1915 Çanakkale Köprüsü’nün inşaında birlikte çalıştı ve Mart 2022’de açılan köprü, iki ülke arasındaki bağı güçlendirdi. Bu projeyle ilgili neler söyleyebilirsiniz?

    Türkiye Cumhuriyeti’nin ku­ruluşunun 100. yılı vesilesiyle dünyanın en uzun asma köprü­sü olan 1915 Çanakkale Köprüsü (köprü orta açıklığı 2.023 met­re) inşa edildi. Avrupa ile Asya’yı birbirine bağlayan 5 yapıdan biri olan köprü, Kore-Türkiye işbirli­ğinin de en yeni ve kuvvetli bağ­lantısı. Kore firmaları (SK Eco Plant, DL E&C) ve Türk firmaları (Limak, Yapı Merkezi) arasındaki yakın işbirliği sayesinde inşaat süresi yaklaşık 1 yıl kısaltıldı ve bu büyük proje 5 yılda başarıyla tamamlandı.

    2022 Aralık ayında başkonso­los olarak göreve başladıktan 1 ay sonra, üst düzey bir Kore he­yetiyle Çanakkale Köprüsü’nü ziyaret ettim. Köprü yapılmadan önce feribotla yaklaşık 30 daki­ka süren, yaz tatili döneminde ise bekleme dahil birkaç saate çıkan geçiş süresinin 5 dakikaya inme­si fevkaledeydi. Ayrıca Çanakkale Boğazı’nı geçerken güzel man­zaranın yanısıra, bu coğrafyanın tarihî önemini de tekrar düşün­me fırsatı yakalamak benim için çok etkileyiciydi.

    Çanakkale Boğazı hepimizin bildiği gibi oldukça derin ve hızlı akıntılarıyla, kuvvetli rüzgarla­rıyla ünlü. Köprünün inşaı sıra­sında çevresel zorlukların yanı­sıra, covid-19 salgını nedeniyle de şantiyede pek çok zorluk yaşandı. Yaklaşık 50 Koreli mühendis ve 500 saha çalışanı hızlı bir şekilde çalıştı ve başarılı bir sonuç elde etti. Bu sonuç, her iki ülkenin tek­nik personelinin yüksek profes­yonelliği, çalışkanlığı ve cesare­tiyle gerçekleşti.

    Diplomasi-Tarihi-2
    Keman, gitar, geleneksel enstrüman “haegeum” ve “pansori” şarkıcısından oluşan dört üyeli Via Trio grubu, İstanbul’da Kore Haftası etkinlikleri kapsamında K-pop’u ve geleneksel müzik “gugak”ı birleştiren bir performans sergilemişti. Grand Pera Emek Sahnesi, 1 Ekim 2023.

    Kore dalgası (Hallyu) dünya çapında bir ün elde etti. Kore popüler kültürünü ve eğlence dünyasını tanıtmak için etkinlikler düzenleniyor mu? K-drama ve K-pop’un dünya çapındaki başarısının sırrı sizce nedir?

    Kore kültürünü Türk halkına tanıtmak amacıyla her yıl Kore Haftası etkinlikleri, Kore video yarışmaları ve Kore film festival­leri düzenleniyor. 2023’te de Kore filmleri gösterimleri ve Kore geleneksel füzyon müziği kon­serleri yapıldı. Kore’den keman, gitar, geleneksel enstrüman “haegeum” ve “pansori” şarkıcı­sından oluşan dört üyeli Via Trio grubu, K-pop’u ülkemizin gele­neksel müziği “gugak” ile birleşti­ren performansıyla olumlu eleş­tiriler aldı.

    Ayrıca Kore dalgası (Hallyu) kulüpleri, gönüllü olarak K-pop, Kore yemeği deneyimi, Hanbok defilesi ve Kore geleneksel oyun deneyimi gibi çeşitli alanlarda programlar oluşturup kültürel etkinlikler düzenliyor. 2024’te de bu etkinlikler devam edecek ve desteklenecek tabii.

    Özellikle Kore yapımı K-pop, diziler ve filmler, dünya çapında popülerlik kazanıyor. Bu dalganın bu kadar popülerlik kazanma­sının, empatiyle ilgili olduğunu düşünüyorum. Bir diğer etken de şüphesiz sağlam hikaye örgüsü ve görsel faktörlerin, eğlence ve duyguları birlikte hissettirmesi.

    BTS ve Black Pink gibi birçok K-pop grubu, yaptıkları müzikle sevgi ve umudu yaydı; covid-19 gibi zor ve yorucu bir dönemde dünya çapında kaygılanan bir­çok genç insanı teselli etti, onla­rın birbirleriyle dayanışmasını sağladı. Ayrıca BTS’nin BM ko­nuşmasında ve Black Pink’in BM Sürdürülebilir Kalkınma Hedef­leri Elçisi olarak yürüttüğü faa­liyetlerde de görülebileceği gibi; K-pop’un iklim değişikliği, çevre ve eğitim alanlarındaki etkisi de çok büyük.

    Türkiye’deki Kore dili eğitimleri hakkında neler söylersiniz?

    Şubat 2017’den itibaren Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakan­lığı, ilkokul, ortaokul ve liselerde Koreceyi seçmeli ikinci yabancı dil olarak müfredata dahil etti. O günden bu yana öğrencilerin Kore dili derslerine ilgisi artıyor. Ayrıca Türkiye’deki 3 üniversite­de (Ankara Üniversitesi, Erciyes Üniversitesi ve İstanbul Üniversi­tesi) Kore Dili ve Edebiyatı bölüm­leri mevcut. İstanbul Üniversitesi Kore Dili ve Edebiyatı bölümün­de kayıtlı 130 öğrenci var ve bu insanların mezun olduklarında, ülkelerimiz arasındaki ilişkilerde önemli bir noktada bulunacakla­rına inanıyorum.

    Bunun dışında Korece öğren­mek isteyen her Türk vatandaşı, Ankara’daki Kore Kültür Merkezi ile Ankara, İstanbul ve İzmir’deki Kral Sejong Enstitüleri’nde ders alabilmekte.

    İstanbul Başkonsolosluğu ve Ankara Kore Kültür Merkezi’nin evsahipliğinde düzenlenen Kore­ce Yeterlilik Sınavı’na (TOPIK) gi­ren Türklerin sayısı da her geçen yıl giderek artıyor.

    Türkiye’de yaşayan Koreli nüfusun demografik yapısı nasıl? Hangi işlerde çalışıyor ve hangi bölgelerde yaşıyorlar?

    Diplomasi-Tarihi-3
    Başkonsolos Woo Sung Lee Türkiye’nin, Kore vatandaşları için popüler bir ziyaret merkezi olduğunu ve son yıllarda gastronomi özelinde turlar da düzenlendiğini söylüyor.

    Türkiye genelinde 2.700 Kore­li yaşıyor ve bunların yaklaşık 2 bini İstanbul dahil başkonso­losluğun yetki alanındaki 11 ilde oturuyor. Kore topluluğu, Koreli şirketlerin “expat” ve ailelerin­den, serbest meslek sahibi kişi­lerden ve öğrencilerden oluşuyor. İstanbul Koreliler Derneği, Kore Gazileri Anma Topluluğu, Kore İş Adamları Derneği ve Dünya Kore Ticaret Birliği (OKTA), ikili ilişki­leri daha da geliştirmek için aktif olarak çalışıyor. İstanbul Kore­liler Derneği, geçen Şubat ayın­da meydana gelen depremlerin ardından Kore’nin çeşitli nokta­larından ve yurtdışından bağış toplayarak İskenderun’da 442 konteynerlik bir Kore köyü inşa etti. Sadece bu girişim bile iki ülke halkı arasındaki dostluk ve dayanışmanın ne kadar ileri bir seviyede olduğunu gösteriyor.

    Koreli turistler Türkiye’nin hangi noktalarını ziyaret ediyor?

    2019’da Türkiye’yi ziyaret eden Koreli turist sayısı 210 bin civa­rındayken, salgın hastalık sonrası önemli ölçüde azaldı. Ancak ge­çen yıldan bu yana tekrar bir artış var: 2023 Ocak-Kasım dönemin­de Türkiye’yi ziyaret eden Kore vatandaşlarının sayısı 146 bin oldu. Vatandaşlarımız çoğunluk­la İstanbul, Kapadokya, Efes, An­talya, Pamukkale’yi tercih ediyor. Ayrıca son yıllarda özellikle Tür­kiye’ye gastronomi turları popü­ler. Türkiye’nin zengin tarihini ve kültürel mirasını keşfetmek için “Türkiye’ye 1 aylık ziyaret” gibi çe­şitli özel seyahat türleri de artıyor.

    Türk yemekleriyle aranız nasıl?

    Türk halkının yemekleriyle bü­yük gurur duyduğunu düşünü­yorum. Buraya ilk geldiğimde 100’ün üzerinde kebap çeşidinin olduğunu duyunca şaşırmıştım. Her bölgeyi temsil eden yiyecek­lerin olması da etkileyici. Bakla­va gibi geleneksel Türk tatlıları, her gün sevilerek içilen siyah çay ve Türk kahvesini de unutma­mak lazım tabii. Kahveden sonra telveyle fal bakmanın da haya­ta zevk kattığını düşünüyorum. Türk yemekleri genel olarak Kore damak tadına uygun olduğundan onları tatmak büyük keyif veri­yor; canıma can kattığını hisse­diyorum.

  • Soğuk Savaş: 1918’den beri tüm dünyayı yakıp yıkıyor

    Soğuk Savaş: 1918’den beri tüm dünyayı yakıp yıkıyor

    2.Dünya Savaşı’nın bitişiyle başladığı, SSCB’nin yıkılmasıyla sona erdiği kabul edilen Soğuk Savaş, aslında 1. Dünya Savaşı sonrasından günümüze uzanan çok daha uzun bir dönem. Askerî cephelerin yanısıra bağımsızlık mücadelelerinden nükleer gerilimlere, kaynakların paylaşmasından darbelere, ideolojik çatışmalara uzanıyor ve hâlâ sürüyor.

    Soğuk Savaş, yaygın ve ka­bul edilen tanıma göre 2. Dünya Savaşı sonrasında başlar; Berlin Duvarı’nın yıkılışı (1989) ve Sovyetlerin dağılma­sıyla (1991) birlikte sona erer. 1945 sonrası üstünlük yarışında ABD ile SSCB sıcak savaşa gir­memişler, ancak nükleer terör tehdidi altında her alanda çatış­mışlardır. Bunun temel olguları da, sırasıyla Yalta ve Potsdam Konferansları, atom bombaları, 2 bloklu dünyanın kurulması, Marshall yardımı, McCarthy dönemi, Berlin krizleri, Kore Savaşı, NATO ve Varşova Paktı, nükleer üstünlük arayışları, Budapeşte hadisesi, Küba, Viet­nam, Prag’ın işgali, yumuşama ve nihayet Doğu Bloku’nun, diğer ifadesiyle “komünizmi inşa etmeye çalışan” rejimlerin çöküşüdür. Elbette bu süreç bü­tün dünyada istihbarat savaş­ları, sömürgeciliğin tasfiyesi, siyasi darbeler, dolaylı ve açık askerî müdahalelerle birlikte yürümüştür.

    Soğuk Savaş’ın tarihi şüp­hesiz bunlar olmadan yazıla­maz; ancak bunun daha uzun vadedeki yeri ve anlamlandırıl­ması konusunda farklı yakla­şımlar vardır. Daha geniş bir bakış, Soğuk Savaş’ın 1918’de Rus limanlarının Batılı güçler tarafından işgali ve komünizme karşı mücadelelerin yüksel­mesiyle başladığı; günümüzde Ukrayna başta olmak üzere, yine Rusya’nın geleneksel etki alanlarında hâlâ devam ettiği ve Çin’in de büyük güç oyunu­na dahil olduğu şeklindedir. Bu çatışmalar Yugoslavya’nın parçalanması ve Balkanlar ile Kafkasya’daki diğer savaşlarla kendisini göstermiş, daha ağır­lıklı olarak İran’dan Libya’ya kadar olan coğrafyada sürmüş­tür. Büyük güçlerin küresel hakimiyet çabaları hiç kesil­memiştir ve günümüzde de son derece yoğundur.

    Soğuk Savaş’ı 3 aşamada ele almak yerinde olur. Birincisi 1918 ile 2. Dünya Savaşı’nın sonu arasındaki yıllar, ikincisi esas dönem sayılan 1945 ile 1991 arası, üçüncüsü ise 1991’den günümüze uzanan gelişmeler.

    Askeri-Tarih-1
    İspanya içsavaşı, 2. Dünya Savaşı öncesi Soğuk Savaş’ın en önemli sahnelerinden biriydi.

    İlk dönemde imparator­lukların parçalanmasıyla birlikte, komünizm ile kapita­lizm arasındaki karşıtlık öne çıktı; birçok ülkede içsavaş­larla birlikte totaliter rejimler kuruldu. Özellikle Almanya ve İtalya bu iç çatışmaları yoğun şekilde yaşadı; 1936 ila 1939 arasındaki İspanya İçsavaşı da dönemin çok tipik bir örneği oldu. Nazi Almanyası ile faşist İtalya, Franko’ya büyük yardım gönderirken SSCB de İspanya’ya bir miktar yardım etti; ama bunu Cumhuriyetçi saflarda hegemonya oluşturmak ve Rusya’daki tasfiyeleri İspan­ya’ya taşıyarak Moskova’nın koşulsuz denetimi dışında varolmaya çabalayan sosyalist­leri erişebildikleri oranda imha amacıyla yaptı. Bu dönemde “demir perde” SSCB sınırlarıydı ama, sözkonusu terim ilk defa 1946’da Churchill’in Missou­ri’nin Fulton kentinde “bugün Baltık kıyısındaki Stettin’den Adriyatik’teki Trieste’ye kadar Avrupa’nın üzerine demir bir perde iniyor” sözleriyle literatü­re girmiştir.

    2. dönem veya esas Soğuk Sa­vaş döneminde, yerkürenin 3’te 1’ine yayılmış olan komünizmin çevrelenmesi ve yayılmasının önlenmesi Batı dünyasının yeni lideri ABD’nin temel hedefiydi. Bu dönemde Rusların Doğu Av­rupa ve Batı Asya dışında Kore ve diğer Doğu Asya ülkelerin­deki ilerlemeleri de endişeyle karşılanıyordu. Batı Avru­pa’da savaştan sonra iktidara aday olan komünist partilerin etkisizleştirilmesi için, baş­ta Fransa, İtalya ve Almanya olmak üzere bu ülkelere büyük ekonomik yardımlar yapıldı; doğuda ise Güney Kore’nin işgaline karşı savaşa girmekten kaçınılmadı. Sonradan Avru­pa Birliği’ne dönüşecek olan kurumların yanısıra 1949’da NATO kuruldu; Uzakdoğu’da Japonya desteklendi. SSCB de buna iktisadi sahada Come­con ve askerî olarak Varşova Paktı (1955) ile yanıt verdi; işgal ettiği ülkeleri dünyadan tecrit etti. Batı’da da “yeniden inşa” sloganıyla etkili olmaya çalışan Avrupa komünistlerinin önü kesilmiş oldu.

    Bu dönemde Kore ve Viet­nam ile Hindiçini’de sıcak savaşlar oldu ama, bunlar ABD ile SSCB’yi doğrudan çatışma­nın eşiğine getirmedi. Ne var ki 1949 Berlin Krizi ile 1962 Küba füze krizleri sırasında gerçek birer nükleer çatışma tehlikesi yaşandı. Yapılan pazarlıkla Rus­lar Küba’dan, Amerikalılar ise Türkiye’den nükleer füzelerini sessizce çekmeye razı oldular. Böylece dünya nükleer felake­tin eşiğinden dönmüş oldu.

    Yine bu 2. dönemde bağım­sızlıklarını kazanmak için savaş veren eski sömürgeler­de etkinlik kurma yarışına girişildi. Çoğu ulusal kurtuluş mücadelesinde, bir bağım­sızlıkçı hareketin yanısıra bir Sovyet yanlısı ve bir ABD yanlısı örgütün oluşturulduğunu görü­rüz. Ne var ki, Doğu Bloku’nun en başta ekonomik anlamda Batı’nın çok gerisinde kalması belirleyici oldu ve 1918’de ku­rulmuş olan Yugoslavya, Çekos­lavakya ve Sovyetler Birliği gibi siyasi yapılar tarihe karıştı.

    3. ve hâlen devam eden dönem ise SSCB ile birlikte iki kutuplu sistemin yıkılmasıyla başladı; yine büyük güçler ara­sında açık savaşa gitmeden, en yoğun şekliyle Balkanlar, Kara­deniz ve Afganistan’dan Kuzey Afrika’ya uzanan coğrafyada devam edegeldi. Bu dönem için, Çin’in büyük güçler arasına eklenmesiyle tanımlanan “Yeni Soğuk Savaş” veya “2. Soğuk Savaş” ve hâtta kimi zaman “3. Dünya Savaşı” terimleri kulla­nılmakta.

    Askeri-Tarih-2
    Rusya’da 1917 devriminden sonra çıkan içsavaş sırasında Troçki, Kızıl Ordu’yu denetliyor. Soğuk Savaş, Batı’nın içsavaş sırasında Sovyet limanlarını işgaliyle başlamıştı.

    Bu aşamada büyük açık savaşlar olmamakla birlikte, son derece yaygın bir şiddet dünyayı sarsmakta. Büyük devletler veya onların yönlendirdikleri diğer ülkeler, destekledikleri silahlı örgütler vasıtasıyla birçok ülkede “vekalet savaşı” yürütüyor. 3. dönemin savaşları Saraybosna, Vukovar, Grozni, Libya’nın tüm kentleri, Ukrayna kentlerinin büyük kısmı, Halep, Beyrut, Gazze, Telafer, Felluce, Rakka, Mogadişu ve daha nice yerleşimlere daha önceki felaketlerin ötesinde yıkımlar getirdi. Örneğin ilk dönemde İspanya İçsavaşı’nda bombalanan Guernica’nın bunların yanın­da esamesi bile okunmaz. 1937 Nisan’ında Franko’yu destekleyen Alman ve İtalyan uçakları, bu Bask kentine 22 ton bomba atıp 300 ila 400 arasında kişiyi öldür­düler (bu rakamlar 153 ile 1.654 arasında değişmekle birlikte daha hassas analizler yukarıdaki sayı aralığını vermektedir). Buna karşı Vietnam’da Amerikan Hava Kuvvetleri 6.162.000 ton, deniz pi­yadelerinin uçakları ise ayrıca 1.5 milyon ton bomba attı. Bu rakam Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan bombaların 100 katı patlayıcıya eşittir. Rakka’da Amerikalıların, Gazze’de ise İsrail’in attığı bom­balar da inanılması zor rakamlara ulaşmaktadır. Bu rakamlar Soğuk Savaş’ın içinde bulunduğumuz evresinde şiddetin yine ağırlıkla sivilleri hedef alarak yoğun şekil­de devam ettiğini gösterir.

    3. dönemin en tipik özellik­lerinden biri de, ilk iki dönemde özellikle Batı’da öne çıkmış olan komünizm tehdidinin sona erme­si, bunun yerine Rusya ve Çin’in ABD hegemonyasını sarsma gi­rişimlerine karşı küresel müca­deleye başlamasıdır. Çin düşük profille yavaş yavaş etkinliğini artırma stratejini sürdürürken, Rusya dolaylı silahlı güce daha çok başvurmuş; ABD ise Çin ile birlikte askerî gücün yanı sıra yumuşak güç dediğimiz eko­nomik ve diplomatik unsurlara ve ayrıca vekalet savaşlarını yürüten yerel veya bölgesel güç­lere Ruslardan daha fazla ağırlık verebilmiştir.

    Askeri-Tarih-3
    Dünya Savaşı sonrası Soğuk Savaş’ın en önemli simgesi olan Berlin Duvarı’nın yapımına 13 Ağustos 1961’de başlandı.

    ALGILAR VE YANILGILAR

    İki süper devletin farklı yapısı

    İngiltere ve Fransa 1945’te imparatorluk­larını çaresizce tasfiye ederken, ABD ve Rusya tarafından iki kutuplu bir dünya oluşturuldu­ğu inancı kesindi. Batı ülkeleri ordularını terhis ederken SSCB Doğu Avrupa’yı işgal etmişti; Çin 1949’da komünist bloka geçmiş olup, birçok yerde de ko­münist iktidarlar yakın görülmekteydi.

    Rusların atom bombasına, kısa süre sonra da hidrojen bombasına sahip olması, hegemonya mücadelesinde ellerini müthiş şekilde güçlendirmişti. Ne var ki Rusya 1914 ila 1945 arasında 26 milyonu 2. Dünya Savaşı’nda olmak üzere 50 milyona yakın insan yitirmiş, ülkenin büyük bölümü yerle bir olmuş ve üretim düşmüştü. Rusya atom bombasına sahip, ancak nüfusu giderek azalan mutsuz bir ülke durumundaydı. Halkın yoksulluğu pahasına gerçekleştirilen dev silahlanma, aşırı sansür, eleştirinin en hafif karşılığının Sibirya sürgünü olması ve bürokratik uygulamalar, baskı altındaki tüm halkların memnuniyetsizliğini had safhaya çıkarmıştı. Üretkenlik son derece düşük olup, hiçbir şekilde Batı ülkelerine yaklaşamıyordu. Bu durum Sovyet sistemini çürüttü ve çöküşle birlikte işgal altındaki tüm ülkeler nefret ettikleri rejimden bağımsızlıkla­rını kazandılar. Keza, o kadar silaha rağmen Rus Ordusu’nun zaafları Afganistan’dan Çeçenistan ve Ukrayna’ya kadar ortaya çıktı. Halbuki yüzlerce denizaltı ve binlerce uçağı üslerde çürüteceklerine, bu kaynakların yarısını bile halkın tüketimine harcasa­lardı, gelişmeler farklı olabilirdi.

    Askeri-Tarih-Kutu-1
    Sovyet Ordusu’nun zaaflarının ortaya çıktığı alanlardan biri Afganistan oldu.

    Yunan İçsavaşı ve pazarlıklar…

    İşgal altında başlayan ve 1949’a kadar süren Yunanis­tan İçsavaşı’nda bir dizi yanılgı yaşandı. Birincisi Yunan komünistlerinin SSCB’den yardım beklemeleriydi. Halbuki Stalin zaten Churchill ile pazarlık yaparken Yunanistan’ı Batı’ya terketmişti. 1944’te yapılan gö­rüşmede Bulgaristan, Macaristan ve Romanya, Sovyet etki alanına bırakılırken, Yugoslavya için %50-50 oranı belirlenmiş, Yunanistan ise %90 Batı, %10 SSCB olarak belirlenmişti. Bu, Stalin’in tuttuğu çok nadir sözlerden biri olarak kaldı; çünkü Doğu Avrupa’da rahatça at oynatmak istiyordu. Bu nedenle 1945’te çok avantajlı durumda olan Yunan komünistlerine Sovyetler hiç yardım etmedi ve ayrıca onları siyasi ve askerî olarak felaketli yollara, sabit mevzileri savunmaya sürükledi.

    Askeri-Tarih-Kutu-2
    Yunan İçsavaşı’nda Sol muhalefet Soğuk Savaş’ın kurbanı oldu.

    Komünist Blok’un ekonomik zaafları

    Komünizmin dünyada tek bir blok halinde ilerlediği yanılgısı 1960’lara kadar devam etti. Ne var ki Çin devrimcileri daha 1935’te Rusların zorladığı felaketli “sabit mevzi stratejisi”nden yılmış ve Moskova’dan gelen danışmanları geri göndermişti. Çin Komünist Partisi 1949’da iktidarı ele geçirdikten sonra da ilişkileri hiç iyi olmadı. Bu arada Avrupa komünistleri ve Yugoslavya da SSCB ile yollarını ayırma sürecindeydi.

    Ulusların bağımsızlıklarını her şeyden önemli görmeleri bir yana, Sovyet iktidarı hem verimsiz hem de kendi halkı da dahil olmak üzere bütün ülkelerde aşırı baskıcı ve zalimdi. Çok önemli bir diğer nokta ise Doğu Bloku ülkelerinin sosyalist ekonomiyi nasıl inşa ede­ceklerini çözümlemekteki başarısızlıklarıdır. Kaynak dağılımı için bir yöntem bulamadıkları ve sektörler arasında denge kuramadıkları için bu ülkeler büyük bir verimsizlik çemberi içinde tıkanıp kaldı.

    Askeri-Tarih-Kutu-3
    Çin, Sovyetler Birliği’ni Stalin’in ölümünden sonra ‘sosyal emperyalist’ ilan edecekti.

    İÇ CEPHELERİ CANLI TUTMAK

    Enternasyonalizm yalanları ‘Kızıllar geliyor’ propagandası

    Rusya’da 1917 Şubat Devrimi’nden sonra Bolşeviklerin Ekim Darbesi ile iktidarı ele geçirmeleri ve 1918 Ocak ayında Kurucu Meclis’i güç kullanarak feshetmelerinden sonra Batılı güçler Sovyet rejimine karşı harekete geçtiler. Bunun ilk örnekleri, Rus İmparatorluğu’ndan kopan Polonya ve Finlandiya’nın desteklenmesiydi. Devrimin ilk romantik günlerinde Bolşevikler, Polonya’yı ele geçirerek Alman proletaryasıyla birleşmeyi umuyorlardı; bu belki de yegane samimi enternasyonalist girişimleriydi. Ne var ki Spartakistlerin katledilmesi ve Varşova önlerinde uğradıkları askerî bozgun onları içe kapanmaya itti. Bu arada Ukrayna’yı ve Beyaz güçlerin elindeki Kırım’ı tekrar işgal etmişlerdi.

    1918’den sonra komünizme karşı dünya çapında bir mücadele başlamıştı. Bu belki dünya çapında bir ideolo­jik savaştı ama, göz açıp kapayıncaya kadar bir “milliyetçi hegemonya” aracına dönüştü. 1919’da Sovyet Komü­nist Partisi denetiminde oluşturulan 3. Enternasyonal (Komintern), tüm dünyadaki sosyalistleri Moskova’nın çıkarlarına hizmet etmek üzere yönlendirmeye, farklı bakışa sahip olanları tasfiye etmeye yöneldi. Sovyetler’in 1939’da Naziler ile anlaşmaları; 1941’e kadar İngiltere ve Fransa’ya karşı Almanya’yı desteklemeleri; daha sonra aniden politika değiştirerek Müttefikler’e yaranmak için 3. Enternasyonal’i lağvetmeleri, sosyalist inanışın prestiji­ni neredeyse yok etti.

    Askeri-Tarih-Kutu-4
    Senatör MacCarthy’nin başını çektiği ekip “Kızıllar Geliyor” sloganını kullanarak Amerikan halkını manipüle etmişti.

    Ne var ki Batılılar, bir propaganda aracı olarak enter­nasyonalizmi olduğundan çok daha güçlü göstermeyi sürdürdü. Moskova da diğer ülkelerdeki sosyalistleri yönlendirme girişimlerini kesmedi; Doğu Avrupa’daki işgallerini meşrulaştırmak için her ülkede giderek azalan taraftarlarını kullandılar. Ancak bu arada Vietnam başta olmak üzere ulusal kurtuluş hareketlerine destek verdik­lerini de kaydetmek ve buna Küba’yı da eklemek gerekir (Küba askerlerinin Angola ve diğer Afrika ülkelerinde yıllarca savaşmaları, 1960 sonrasındaki Soğuk Savaş’ın bir başka cephesidir).

    1919’da 3. Enternasyonal’in kurulması ABD’de ilk “Kızıllar geliyor” korkusunu tetiklemiş ve aynı yıl FBI bünyesinde komünistleri izlemek üzere kurulan özel bölümün başına yıllarca bu kurumu yönetecek olan Edgar J. Hoover getirilmişti. Bu kurum 1945 sonrasında faaliyetlerini çok büyük ölçüde geliştirecekti ama, Soğuk Savaş’ın çok önceleri başladığını göstermesi açısından önemlidir. 1929 ekonomik krizinin bütün ülkelerde Sol hareketleri güçlendirmesi de bu eğilimi ileriye taşıyacak­tı. 1940’ların ikinci yarısında MacCarthy’nin başını çektiği ikinci “Kızıllar” korkusu ise Soğuk Savaş’ın iç cephesini canlı tutma çabasından başka bir şey değildi.

    SOĞUK SAVAŞ’IN SINIR ÜLKESİ

    Türkiye’nin Batı’ya yaklaşması ve ABD’nin iki yüzlü politikaları

    Soğuk Savaş’a çok erken bir tarihte dahil olan Türkiye, bundan en çok etkile­nen ülkelerin başında gelir. Stalin’in Doğu Anadolu’dan toprak talebi; Boğazlar üzerinde söz sahibi olmak üzere güç yığmaya başlaması; Kuzey Afrika’daki İtalyan sömürgelerinden pay istemesi; İran’dan çekilmemekte direnmesi gibi hususlar Türkiye’yi Batı Bloku’na itmiş, Türkiye Yunanistan ile birlikte Marshall yardımından yararlandırılmıştı. Bunu Kore’ye asker gönderilmesi ve NATO’ya girilmesi izledi. 50’lerin başından itibaren ABD ve Federal Alman servisleri Tür­kiye’de örgütlenme çabalarına hız verdi. İkili antlaşmalar ile tarımdan eğitime her alana müdahale ederken ordunun ve devletin her kademesinden taraftar devşirdiler ki, bu bağlantılar da yıllar sonra komplo davaları ve 2016 darbe girişiminde net şekilde ortaya çıkacaktı. Akabinde barış gönüllüleri, komando kampları, Türkiye’ye yerleştirilen Jüpiter füzeleri krizi, siyasi müdahaleler ve cemaat örgütlenmeleri geldi.

    1960, 1971 ve 1980 darbeleri ve bunu izleyen darbe girişimlerinde Batılı­ların rolleri bellidir. Türkiye’nin Soğuk Savaş’ın 2. döneminde Varşova Paktı’na karşı bir cephe ülkesi olması belirleyiciydi. Bu çerçevede Batılı güçler, Türki­ye’de çokyönlü dış politika izlemeye çalışan liderlerin tasfiyesi için doğrudan ve dolaylı müdahalelerde bulunmuştur ve bu çaba sonrasında da devam etmiştir.

    2 kutuplu yapının sona ermesiyle birlikte Balkanlar, Kafkasya, İran ve Ortadoğu ülkeleri arasındaki Türkiye’nin konumu başka boyutlar kazandı. Türkiye’nin kontrol altında bir güç olması NATO açısından önemliydi. Anka­ra, Batı’nın taleplerine daha fazla boyun eğmesi için terör ve ambargolarla sıkıştırılmaya çalışıldı. Kıbrıs, bu dönemin önemli bir sorunu olarak öne çıktı. Türkiye bununla bağlantılı olarak Batı’nın yönettiği terör saldırılarına maruz kaldı ve Kıbrıs konusu önce ASALA ve hemen akabinde PKK ile genişletilerek üçüncü evreye taşındı. Bu arada Irak, Suriye, Libya ve İsrail sorunları da bun­lara eklendi. Soğuk Savaş’ın bu döneminde Türkiye onbinlerce can kaybına ve büyük maddi zarara uğradı. Açıkça söylemek gerekirse Türkiye, Soğuk Savaş’ı çok daha yoğun bir şekilde yaşadı.

    Askeri-Tarih-Kutu-5
    1962’deki ‘Füze krizi’nde Türkiye de masadaydı.
    Askeri-Tarih-Kutu-6

    BELGESEL (Netflix)
    DÖNÜM NOKTASI: ATOM BOMBASI VE SOĞUK SAVAŞ (TURNİNG POİNT: THE BOMB AND THE COLD WAR)
    YÖNETMEN: Brian Knappenberger

    Dijital yayın platformu Netflix’te yayınlanan belgesel, 2. Dünya Savaşı’ndan Ukrayna- Rusya Savaşı’na kadar dünyada yaşanan siyasi-askerî olayları ele alıyor. Soğuk Savaş sürecinde ve sonrasında siyasilerin takındığı tavırlar ve bunların günümüze uzanan etkileri, çarpıcı ve akıcı bir ifadeyle izleyiciye sunuluyor. 20. yüzyılın kritik olaylarında rol alan kişiler ile yapılan mülakatlara ve önde gelen isimlerin görüşlerine yer verilen belgesel, 1’er saatlik 9 bölümden oluşuyor.

  • Darbecilerin içinden, tarihin ‘objektif’inden

    Darbecilerin içinden, tarihin ‘objektif’inden

    Merhum Bahtiyar Yalta’nın, Türkiye’de 60’lı yılların başındaki darbeler dönemini anlattığı kitabı; bizzat hadiselerin içindeki bir subay olması nedeniyle literatüre bir katkı niteliğinde. Ancak kitabın asıl kıymeti, Yalta’nın aktarım ve yorumlarını “bugünden bakarak” revize etmemiş olmasında. Kısacası, “nalına mıhına” bir referans eseri.

    Kore Savaşı’nın (1950-53) ilk aşamasında Türk Tu­gayı’nda görev yapan ve Kunu-ri cehenneminden hem sağ çıkan hem de askerlerini sağ çıkaran Bahtiyar Yalta’nın, bu defa hayatının sonraki dö­nüm noktasını, 1960-63 döne­minde bizzat yaşadığı darbeler dönemini kaleme aldığı kitabı yayımlandı.

    Darbecilerin içinden
    Bahtiyar Yalta: Bir Darbeci Subayın Hatıraları (27 Mayıs 1960-22 Şubat 1962-21 Mayıs 1963)

    Kore Savaşı’nda üsteğmen rütbesiyle görev yapan Yal­ta, Kunu-ri Muharebeleri ve Geri Çekilmeler (26.11.1951 – 24.1.1951) adlı kitabını 2005’te çıkarmış ve Kore Savaşı’nın bel­ki de en kritik aşamasını bizzat tanıklıklara dayanan anlatısıyla tarihe kaydetmişti. 2016’da kay­bettiğimiz Yalta, bu kitabından sonra yine bizzat içinde bulun­duğu darbeler sürecini mercek altına almış ve yine hem notla­rına hem ilk elden tanıklıklara dayanan ikinci kitabı üzerinde çalışmaya başlamıştı. Kendisi bu kitabının basıldığı göremedi ama; sevgili Gülay Yalta ve kita­bın editörü Erhan Çifci’nin öz­verili çalışmalarıyla, Türk okur­ları bu defa iç politikanın yakın tarihteki en önemli dönemeçle­rinden birini “içerden” bilgilerle değerlendirme fırsatı buldu: Bir Darbeci Subayın Hatıraları/27 Mayıs 1960-22 Şubat 1962-21 Mayıs 1963.

    Bahtiyar Bey 1960’un ilk döneminin son fiili darbe giri­şimlerin, yani hem 1960 Ma­yıs’ının hem de Talat Ayde­mir’in 1962’nin 22 Şubat’ında ve 1963’ün 21 Mayıs’ındaki te­şebbüslerinin bizzat içindey­di. 1963’teki başarısız darbeden sonra yargılandı ve Aydemir ile Fethi Gürcan’ın idam edildiği bu süreçte 4 yıla yakın cezae­vinde kaldı.

    Darbecilerin içinden
    2016’da hayatını kaybeden Bahtiyar Yalta, 1960- 63 döneminde içinde bulunduğu darbeler dönemini kaleme aldı.

    Türkiye’nin yakın tarihin­deki darbeler dönemine tanık olanlar, hadiselerin bizzat için­de yaşayanlar veya tarihçi-a­raştırmacılar; bu kritik yılları çeşitli kitaplarında ele aldılar, incelediler, hatıralarını yazdı­lar. Ancak tarihin belki de en “nankör” tarafı, olaylardan son­ra yazılan kitaplardaki “me­safe” sorunundadır. Yazarlar, yaşadıklarını, tanık oldukları­nı ve hatırladıklarını, geldikle­ri noktada tekrar değerlendi­rir. Bu “tekrar değerlendirme”, doğal olarak kitapların yazıldı­ğı dönemlerden yani hadisele­rin üzerinden belli bir zaman geçtikten sonra yapılmıştır ve genellikle yazanı aklar. Bu yak­laşım dünyada da çoğu zaman böyledir ama bizde malum ta­mamen böyledir.

    İşte Yalta’nın kitabını farklı kılan, eserin temel bir referans eseri olmasına yol açan durum, tam da bunun aksini yansıtan epeyce bilgi ve hadiseye de yer vermesindedir. Yalta hem pek az kişinin bildiği detayları akta­rır hem de hadiseler yaşanırken ortaya çıkan pozisyonları bugü­nün gözlüğü ile değerlendirmez; ayrıca hiçbir durumda da ken­disini aklamaya, haklı olduğunu göstermeye çalışmaz.

    Darbecilerin içinden
    Darbeler dönemi, cezaevi günleri Bahtiyar Yalta (en sağda ayakta), Orhan Kabibay, Talat Aydemir, Suphi Gürsoytrak, Mustafa Ok, Necati Ünsalan ve Yıldıray Seyhan’la birlikte (üstte). Cezaevi günlerinde okumayı ve yazmayı aksatmayan Yalta, Korgeneral Fahri Belen’in kaleme aldığı Demokrasiden Diktatörlüğe adlı kitabı okurken (altta).
    Darbecilerin içinden

    Peki bu müstesna durum nedendir? Yalta ömrünün son­baharında hatta kışında neden böylesi bir sıradışı bir metot be­nimsemiştir? Pişmanlığından mı? Kesinlikle hayır. Onu tanı­yanlar da tanımayanlar da gerek günlük hayatında gerekse Kore kitabında, başta kendisi olmak üzere kimseye müsamaha et­mediğini bilir. “Nalına mıhına” bir insan evladı olan Yalta’nın bu tutumu, bu hâlinin tek ve ga­yet basit ve aslında artık hayatı­mızda pek nadir tanık olduğu­muz bir açıklaması vardır: Bah­tiyar Bey ahlaklı bir insandır!

    İşte kitap bu bakımdan da çok değerlidir.

  • Ateş altında insanlık savaşı

    1950’den 1953’e Kore’de devam eden sıcak savaş, milyonlarca kişinin ölümüne, evsiz kalmasına yol açmıştı. Muharebelere katılan Türk askerleri, karşılarındaki düşmandan çok, çaresiz-kimsesiz kalan siviller ve çocuklarla ilgilenmek zorunda kaldılar. Kimi zaman kendi canları pahasına, Koreli sivilleri kolladılar. Necmettin Özçelik’in özel arşiv fotoğraflarıyla cephenin öteki yüzü.

    KAHRAMAN ÜSTTEĞMEN VE KORELİ ÇOCUK

    1.Tugay, Topçu İleri Gözetle­me Subayı Üstteğmen Meh­met Günenç, bölük hatları­na giren düşmanla çok yakın temasta idi. 22-23 Nisan 1951 günü saat 01:00’da kendi bu­lunduğu yerin koordinatlarını Türk topçusuna vererek bu­raya ateş etmelerini istemiş, “bizi onlara teslim etmeyin, vatan sağolsun” diyerek şehit olmuştur. Koreli çocukla görü­nen soldaki Yüzbaşı Süleyman Pulat, sağdaki ise şehit Üstteğ­men Mehmet Günenç’tir.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-677-13.jpg

    ANKARA OKULUNDA İNSANLIK DERSİ

    Türk askeri Kore’ye ilk adım attığından itibaren, ailesini kaybetmiş çocuklara hem gi­yim hem yiyecek konusunda yardımcı oldu. Daha sonra bu çocukların eğitimleri için An­kara Okulu kurulmuş ve bura­daki çocukların bütün masrafla­rı Türk tugayları tarafından karşı­lanmıştı. Bu gi­rişimleri yansı­tan posta pulları, Türkiye’de de bir dönemin insan­lık dersini yansı­tıyor.

    CEPHEYE GİTMEDEN BAYRAM NAMAZI

    Kore’ye gidecek 1. Tugay askerleri, Eylül 1950’de yola çıkmadan evvel İskenderun’da toplu bayram nama­zı kılıyor (solda). 1 yıl sonra bu defa Kore’de bayram namazında, Tugay müftüsü Muhsin Örtülü, Rama­zan Bayramı sabahı vaaz verirken (altta).

    ŞEHİT VE KAHRAMAN PİLOT MUZAFFER ERDÖNMEZ

    Hava Pilot Üstteğmen Muzaf­fer Erdönmez (soldan ikinci), 21 Nisan 1951 tarihinde Kunu­ri yakınlarında Yalu nehri üze­rinde bir köprüyü imha görevi almış, uçağı vurulduktan son­ra atlamamış, uçağı hedef köp­rüye çevirmiş, tüm bomba ve roketleri ile köprünün tama­men imha edilmesini sağlaya­rak şehit olmuştu.

    BAHTİYAR YALTA: KUNURİ KAHRAMANI

    Türk Tugayı’nın ilk ve önem­li muharebesi, Kuzey Kore’nin kuzeyindeki Kunuri bölgesin­de yaşanmıştı. O sırada ha­van takım komutanı olarak muharebeye giren Üsteğmen Yalta (en arka sırada, ortada, miğfersiz), yanındaki 3 subay ve 76 erle birlikte düşman mu­hasarasını yarmış; Kunuri’den Pyongyang’a kadar 100 km. yürüyerek, üç gün boyunca hiç uyumadan savaşarak geri çe­kilmişti. Yakın tarihte vefat eden Yalta’nın, Kunuri muha­rebeleri üzerine kitabı, ulusla­rarası nitelikte bir harp tarihi çalışmasıdır.

    BIYIKLI ASKERLER

    Güney Koreli göçmenlere yar­dımcı olan askerler, palabı­yıklarıyla dikkati çekiyor. Ko­re’deki askerlerimize istedik­leri takdirde bıyık bırakmak serbestti. En büyük ceza ise, bir suç işledikleri takdirde bı­yıkların bütün tugay önünde kesilmesiydi (solda ve sağda).

    MARLYN MONROE: SARIŞIN BOMBA!

    Ünlü film yıldızı Marlyn Mon­roe 17 Şubat 1954 günü Ko­re’ye gelmiş ve aralarında 4. Türk Tugayı’nın da bulundu­ğu birliklere konser vermişti. Monroe’nun Kore’ye gelişi, dö­nemin basınında da geniş şe­kilde yer almıştı.

    AĞIR MAKİNALI ŞAHAP GÜRELİ

    Üstteğmen Şahap Güreli, her gittiği yerde yanından ayırmadığı ve sürekli sırtında taşıdığı ağır makinalı tüfeği ile muharebelerde adından söz ettirmiş, kah­raman bir subaydı.

    UNUTULAN KAHRAMANLAR

    Sarıkamışlı Er Hacı Altıner, savaştan sonra Amerika Bir­leşik Devletleri’nde sembol askerlerden biri olmuştu. Sa­vaşta görev yaptığı süre içeri­sinde 14 kere yaralandı. ABD Başkanı tarafından özel olarak davet edildi. En önemli savaş madalyası olan gümüş yıldız ile onurlandırıldı. Birçok şeh­rin fahri hemşerisi ilan edil­di. Hatta ABD’de kalması için ikna edilmeye çalışıldı. Fakat sadece görevini yaptığını ve Türkiye’ye dönmek istediğini belirterek bu teklifi kabul et­medi (üstte).

    3. Tugay’dan Yüzbaşı Şina­si Sükan, Karson ileri karako­lunda savaşırken, düşman el bombası ile bacağı parçalanan bir kahramandı. Tek başına 75 Çinli askeri savaşdışı bırak­mıştı (solda ortada).

    1. Tugay’dan Teğmen Rıdvan Terzi ise Zonguldaklı bir su­baydı. 17-18 Mayıs muharebe­sinde, 5. Bölük Takım Komu­tanı olarak karşısındaki Çinli birliklerin içerisine çift taban­ca ile girmiş, birçok düşmanı öldürmüş, kendisi de göğsün­den vurularak şehit olmuştu (solda altta).

  • Uzaktaki savaş, yakındaki Kore

    Uzaktaki savaş, yakındaki Kore

    Türk askeri Kurtuluş Savaşı’ndan sonraki ilk sıcak muharebeye 1950 sonlarında Kore’de katıldı. NATO üyeliği ve siyasi hesaplar çerçevesinde savaşa yollanan Türk Tugayları, üç yıl boyunca çok zor koşullarda görev yaptı, büyük fedakarlıklar gösterdi. Unutulan bir savaşın insani-askerî hatıraları ve hafızamızdan silinmeyecek fotoğrafların hikayeleri…

    Asya kıtasının doğusun­da, Çin’in kuzeydoğu­sunda, Mançurya’dan Japonya’ya doğru uzayan bir yarımada üzerinde bulunan Kore, 220 km’lik yüzölçümü ile Türkiye’nin dörtte biri büyüklüğünde bir ülke.

    Kore, tarihi boyunca ba­ğımsızlığını muhafaza etmek­te zorluk çekmiş. Bilhassa ilk çağlardan itibaren devasa kom­şusu Çin’in boyunduruğundan neredeyse hiç kurtulamamış. Çin nüfuzuna 16. yüzyıldan itibaren Japon tehdidi eklen­miş. Japonya açısından Asya anakarasına geçiş için bir at­lama taşı, hareket üssü olarak görüldüğünden, sürekli olarak elde bulundurulmak istenmiş. 19. yüzyıldan itibaren Asya’da yayılan Rusya’nın Mançurya’ya girmesiyle, Kore için korkula­cak üçüncü büyük komşu da sı­nırlarında belirmiş oldu.

    Japonya, 19. yüzyıl sonla­rında Kore üzerinde hakimiyet mücadelesinde Çin’i bertaraf ettikten sonra 1905’te Rusya’yı da mağlup ederek bu ülkeye hakim olmuştu; 1910’da Kore’yi ilhak ederek bir eyaleti olarak yönetmeye başladı. 1945’te Ja­ponya’nın 2. Dünya Savaşı’nda mağlup edilmesine kadar Kore, Japon işgalinde kaldı.

    ATKORE10
    Veda için… Kore’ye ilk gidecek askerler 1950 sonbaharında İzmir’de… Askerlerden birinin eşi, çocuğuyla birlikte son bir veda için koşuyor

    Japonya’nın Kore’den atıl­masıyla bağımsızlığa kavuşa­caklarını uman Korelilerin bu ümitleri çabucak söndü. Zira kuzeyden ilerleyen Rusya ile güneyden ilerleyen Amerikan kuvvetleri, 38. Paralel’i kendi­lerine sınır tayin ederek ülke­yi iki nüfuz sahasına ayırdılar. Bağımsızlıktan yana talihi kötü giden Kore, bu defa bölünme­nin eşiğine gelmişti.

    65
    Kunuri yolunda yalnız başına Türk birlikleri Kunuri yolunda. Sarp dağ yollarından geçerek ilerleyen askerler, Kasım 1950 sonunda saldırıya geçen üstün Çinli birlikleri karşısında yalnız kalacaktı.
    4565499631_ffae3606cf_b
    1. Tugay’dan ağır yaralı bir Türk askeri, Amerikan askerlerinin yardımıyla cepheden helikopterle tahliye ediliyor.

    1945’den 1947’ye kadar sü­ren çözümsüzlük Birleşmiş Milletler’e intikal etti. 31 Mart 1948’de tüm Kore’yi kapsa­yan bir genel seçimin yapıl­ması, tek bir Kore devletinin kurulması Amerikan ve Sovyet askerlerinin ülkeyi terketme­si kararlaştırıldı. Buna rağ­men Ruslar kararı uygulamadı ve Birleşmiş Milletler sade­ce Güney Kore’de seçimi yap­tırabildi; 17 Temmuz 1948’de Seul’de Kore Cumhuriyeti ilân edildi. Onun arkasından 9 Ey­lül 1948’de de kuzeyde Kore Demokratik Halk Cumhuriye­ti kuruldu. Böylece Kuzey Ko­re’nin Sovyet blokuna, Güney Kore’nin de Batı blokuna katıl­masıyla yaşanan bu ayrışma, gelecekteki acıların ve felaket­lerin başlangıcı oldu.

    ABD ve Sovyetler görünüş­te Kore’den çekildiler; ancak fiilen Kore’den ellerini çekme­diler. Nitekim önce ABD ile Güney Kore arasında 31 Aralık 1948’de bir askerî yardım ve güvenlik antlaşması imzalan­dı. İki buçuk ay sonra Sovyetler ile Kuzey Kore arasında 10 yıl­lık bir yardım antlaşması im­zalandı. Bu gelişmelerle artık saflar iyice ayrılmış, Kore halkı yabancı güçlerine etkisiyle bi­raraya gelemeyecek hale geti­rilmişti.

    Ne var ki Kore üzerinde hak iddia eden ülkeler, Korelileri kendi halinde bırakmadı. Ku­zeydeki Komünist Kore Hükü­meti, Çin ve Rusya’nın desteği altında güçlü bir ordu kurduk­tan sonra 25 Haziran 1950’de 38. Paralel’i geçerek Güney Kore’ye saldırdı. Ordusu zayıf olan Güney Kore fazla direne­medi ve başkent Seul 29 Hazi­ran 1950’de işgal edildi.

    BM Güvenlik Konseyi 25 Haziran’da acilen toplanarak savaşın durdurulmasını, Kuzey Kore ordusunun geri çekilme­sini istedi ama dinleyen olma­dı. ABD aralarındaki antlaşma­ya binaen Güney Kore’ye Ja­ponya’da bulunan askerleriyle yardım gönderdi. BM teşkilatı da bütün üye devletlere tecavü­ze uğrayan Güney Kore’ye yar­dım çağrısı yaptı. 56 devletten, Türkiye dahil 53’ü bu çağrıya olumlu karşılık verdi.

    Zayıf ve düzensiz Güney Kore ordusunu kısa bir zaman­da ezen Kuzey Kore ordusu, iki hafta içinde Seul’ün 200 km güneyinde Pusan bölgesine kadar ilerledi. Amerikalıların bölgeye intikal etmesiyle Ku­zey Kore ilerlemesi durdurul­du ve Pusan’da dar bir alanda tutulan köprübaşı, dışarıdan gelecek kuvvetler için hareket üssü oldu.

    Amerikalı General Mc Art­hur’un başkumandanlığı altın­da hareket eden BM kuvvetle­rinin 15 Eylül’de Seul yakın­larına yaptıkları çıkarma ile Pusan köprübaşından başlatı­lan karşı taarruz başarılı oldu, Kuzey Kore birlikleri geri atıldı ve 28 Eylül 1950’de Seul geri alındı.

    Çekilen kuzeylilerin pe­şinden 38. Paralel’i geçen BM kuvvetleri, Kuzey Kore’nin baş­kenti Pyong-yang’ı ele geçirdi. General Mc Arthur Kore’de­ki komünist kuvvetleri tama­men ezerek meseleyi kati ola­rak çözmek amacıyla 24 Kasım 1950’de genel taarruza karar verdi. Ancak hesap etmediği bir durumla karşılaştı. Kuzey Kore ordusunun ezilmesine se­yirci kalmayan Komünist Çin Hükümeti, Mançurya’da tatbi­kat halinde olan ordusunu 26 Kasım’da gizlice Kore toprak­larına sokarak taarruza geçir­di. Komünist Çin ordusu kısa bir süre içinde BM kuvvetleri­ni mağlup ederek geri çekil­mek zorunda bıraktı. Türk Tu­gayı’nın da içinde bulunduğu bu kuvvetler, Kuzey Kore’nin kuzeyinden güneye doğru, ağır zayiat vererek çekilmek zorun­da kaldı.

    20
    Gözetleme mevkiinde Türk askerleri BM askerlerinin Seul yakınlarına yaptıkları çıkarma ile Pusan’da tutulan köprübaşı, dışarıdan gelecek kuvvetler için hareket üssü oldu. Gözetleme mevkiinde Türk askerleri.

    Aralık ayı boyunca sürek­li gerileyen BM kuvvetleri, hem üstün sayıda kuvvetler­le taarruz eden hem de gerilla taktiklerini başarıyla uygula­yan Çinliler ve Kuzey Koreliler önünde direnemedi; 1951 yılı Ocak ayı başında Seul’ü de tah­liye ederek Han Nehri güneyi­ne çekildi.

    BM ordusunda karamsar­lık ve ümitsizlik başgöstermiş­ti. Hatta Kore’yi boşaltmak için tahliye planları hazırlanmak­taydı. Bu sırada içinde Türk tugayının da olduğu kuvvetle­rin 24-27 Ocak 1951 günlerin­de Çinlilere karşı elde ettikle­ri başarılar, Amerikan 8. Ordu Komutanlığında tahliyeden vazgeçip genel taarruz fikri uyandırdı.

    1951 Şubat ayı başında ile­ri harekete başlayan BM kuv­vetleri, Mart ayı başında Han Nehrini geçerek Seul üzerine ilerledi. 14 Mart 1951’de Seul, BM kuvvetleri tarafından ikin­ci kez geri alındı.

    Kuzey Kore ve Çin ordusu­nun Seul’ü ele geçirmek teşeb­büsünün akim kalması ve BM kuvvetlerinin de ilerleyememe­si üzerine, her iki ordu da 38. Paralel civarında mevzilendi. BM kuvvetleri sayıca çok üs­tün düşman karşısında Kuzey Kore’yi kurtarabilecek kudrette değildi. Öte yandan Komünist Çin ve Kuzey Kore ordusu da üstün ateş gücü ve hava üstün­lüğüne sahip BM kuvvetlerince müdafaa edilen Güney Kore’yi ele geçiremeyeceğini anlamıştı.

    20170523_161852
    Gerillalara karşı mücadele BM kuvvetleri, gerilla taktiklerini başarıyla uygulayan ve sayıca üstün Çinliler ve Kuzey Koreliler karşısında oldukça zorlanmıştı. Türk birlikleri gerek cephe hattında gerekse cephe gerisine sızan gerillalarla mücadele etmişti (üstte ve altta).

    8. Ordu Komutanı General Ridgway 30 Haziran 1951’de Kuzeylileri ateşkes görüşme­lerine davet etti. Davet kabul edildi fakat az zaman sonra gö­rüşmeler kesildi. Oldukça ağır işleyen görüşmelerden bir so­nuç alınamıyordu. Bir ara kesi­len görüşmeler tekrar canlan­dı, kesintili olarak 159 oturum halinde iki yıldan fazla sürdü. Bu sırada sıcak savaş da devam ediyordu. Nihayet 27 Temmuz 1953’de Panmunjon’da ateşkes anlaşması imzalandı. İki taraf ordularının aynı tarihteki te­mas hattı ateşkes hattı sayıldı ve burası iki ülke arasındaki sı­nıra esas teşkil etti.

    Kore’de Türk askeri

    25 Haziran 1950’de Kuzey Kore ordusunun güneye teca­vüzü üzerine, BM Güvenlik Konseyi üye devletlere Güney Kore’ye askerî yardım çağrısı yapmıştı. 29 Haziran 1950’de Türkiye, “üye sıfatıyla üzerine düşen taahhütleri yerine getir­meye hazır olduğunu” bildirdi ve ABD’den sonra Güney Ko­re’ye yardıma olumlu karşılık veren ikinci devlet oldu.

    50

    Türk Hükümeti’nin Kore’ye asker göndermekteki isteklili­ğinin altında, NATO’ya girmek için bunu bir vesile olarak gör­me eğiliminin etkisi büyüktür. Zira 2. Dünya Savaşı akabinde SSCB’nin düşmanca tutumu ve toprak talebi karşısında NATO şemsiyesi altına girmek isteyen Türkiye, BM gücüne asker he­men göndererek bu fırsatı de­ğerlendirmek istemiştir. Nite­kim Türkiye, Kore’de muhare­beler devam ederken, 1952’de NATO’ya kabul edildi.

    Türkiye asker gönderme ta­ahhüdünü verdikten sonra, 25 Temmuz 1950’de Ankara’da üç piyade ve bir topçu taburundan oluşan 4500 mevcutlu bir tuga­yın hazırlığına başlandı. Nihai olarak gönderilecek tugay; 259 subay, 18 askerî memur, 4 si­vil memur, 395 astsubay, 4414 er olmak üzere 5090 mevcutlu olacaktı.

    Türk Tugayının komutanlı­ğına Tuğgeneral Tahsin Yazıcı tayin edildi. Tugayın çekirdeği­ni oluşturan 241. Alay Komu­tanlığına da Albay Celal Dora getirildi.

    Ankara’da eğitim faaliyetle­rini tamamlayan tugay, Kore’ye sevk edilmek üzere İskende­run’a gönderildi. Tugayı Ko­re’ye taşımak üzere tahsis edi­len üç Amerikan gemisinden ilki 25 Eylül 1950’de diğerleri de 26 ve 27 Eylül’de yola çıktı. 22 günlük yolculuktan sonra 17 Ekim 1950’de ilk gemi Pusan limanına ulaştı. Tugayın top­lanmasını takiben 20 Ekim’de, Pusan limanına 90 km. mesa­fede olan Taegu şehrine sevk edildi.

    Türk tugayı Kore’ye var­dığında Amerikan kolordu­su epeyce ilerlemiş ve Pyong-yang’ı ele geçirmişti. Türk tu­gayı 13 Kasım 1950’de cepheye nakledilerek 25. Amerikan Tü­meni emrine girdi ve 25. Ame­rikan Tümeni’nin taarruzunu desteklemek üzere hemen ateş hattına sürüldü. Tam da bu sı­rada Mançurya’da yığınak yap­mış olan Komünist Çin ordusu, Kuzey Kore ordusunu himaye etmek üzere gizlice sınırı geçe­rek taarruza geçti.

    26 Kasım’da başlayan Çin taarruzu, iki gün sonra Türk Tugayı’nın olduğu Kunuri böl­gesine ulaştı. Bağlı bulunduğu Amerikan kolordusuyla haber­leşmesi kesilen tugay, tecrit edilmiş bir halde üstün Çin kuvvetlerinin kuşatmasından kurtulmak için iki gün boyunca sürekli muharebe halinde geri çekildi. 30 Kasım 1950’de Çin kuşatmasından kurtulan Türk Tugayı mevcudunun 1/5’ini kaybetmişti; ancak üç gün bo­yunca verdiği mücadele ile Çin ordusunu oyalamış ve Ameri­kan kolordusunun kuşatılması­nı önlemişti.

    Türk tugayının katıldığı ikinci büyük muharebe, Kum­yangjang-ni muharebeleriydi. 24 Ocak 1951’den 27 Ocak gü­nüne kadar süren muharebe­lerde önemli başarı kazanıldı ve Amerikan 8. Ordu Komu­tanlığı karargâhında oluşan Kore’nin boşaltılması düşünce­si, yerini genel taarruza geçme fikrine terk etti.

    Kumyangjang-ni muha­rebelerinin sonucunda Türk Tugayı’na ABD Kongresi tara­fından “Mümtaz Birlik Nişa­nı (Distinguished Unit Citati­on) verildi ve nişan 6 Temmuz 1951’de 8. Ordu Komutanı Ge­neral Van Fleet tarafından tö­renle alay sancağına takıldı.

    Türk Tugayı, Haziran 1951’de Seul yakınında ihtiya­ta alındı ve burada Türkiye’den gelen 2. Türk Tugayı tarafın­dan değiştirilmeye başlandı. 1. Türk Tugayı Kasım 1951’de Ko­re’den tamamen ayrılarak yeri­ni 2. Tugay’a bıraktı.

    2. Tugay döneminde Kore Harbi siper harbine dönmüş olmasına rağmen her gün ka­yıp verilmeye devam edilmişti. Hatta 2. Türk Tugay Komu­tan Muavini Albay Nuri Pa­mir bu kayıplar arasındaydı. 20 Ağustos 1952’den itibaren 5080 mevcutlu 3. Türk Tuga­yı, 2. Tugay’dan görevi dev­raldı. 1952-53 kışını siperler­de geçiren 3. Tugay, ateşkes görüşmeleri devam ederken Mayıs 1953’te ansızın taarruza geçen düşmanla muharebeye tutuştu. Bilhassa 28-29 Mayıs 1953’te yaşanan Vegas tepesi muharebeleri, çok kanlı müca­delelere sahne oldu. Tepe iki gün içinde tam dokuz kez el değiştirdi. 28-29 Mayıs 1953 muharebeleri dolayısıyla ABD Başkanı 3. Türk Tugayı’nı “Li­yakat Nişanı” (Legion of Me­rit) ile ödüllendirmiştir.

    20170523_162128
    Han Nehri’nden geçiş Türk istihkam bölüğü Han Nehri’nde geçiş eğitimi yapıyor. 1951 başında aralarında Türk Tugayı’nın da olduğu birliklerin başarı göstermesi, Han Nehri güney kıyılarına gerileyen BM ordusuna moral sağlamıştı.

    27 Temmuz 1953’te ateşkes antlaşması imzalanana kadar Kore’de görev yapan üç Türk tugayı başlıca 14 önemli muha­rebeye katıldı. Bu muharebe­lerde üç tugayın zayiatı; 721 şe­hit, 2.147 yaralı, 234 esir (ateş­keste iade edildiler), 175 kayıp (akıbeti belli olmayan) olmak üzere toplam 3.277 kişidir.

    Kore’ye gönderilen tugaylar, sıcak savaşın bitmesinden son­ra da her yıl değiştirildi. Böy­lece Eylül 1950’den Ağustos 1960’a kadar toplam 10 tugay gönderilmiş oldu. 1., 2. ve 3. Tu­gaylar muharebelere katıldılar. 1953 yılındaki ateşkesten son­ra gidenler muharebe görme­yerek bölge güvenliği, tatbikat ve eğitimle meşgul oldular.

    1961 yılından itibaren Ko­re’ye tugay yerine, altı sene bo­yunca her yıl bir piyade bölüğü gönderildi. 1966’dan 1971’e ka­dar ise Kore’de bir manga gü­cünde “Şeref Kıtası” adı altın­da sembolik birlik bulundurul­du ve bu tarihten sonra asker göndermeye son verildi.