Etiket: kırım savaşı

  • Hüma

    Hüma


    mitolojinin, efsanevi hikâyelerin vazgeçilmezlerinden biri de kuşlardır. hüma kuşu da coğrafyaya, topluluklara göre ismi değişse de bu kuşlardandır. “devlet kuşu” olarak da kabul edilen hüma kuşunun kutsallığına osmanlı imparatorluğu’nda da rastlamak mümkündür. gökyüzünde kimsenin ulaşamayacağı yüksekliklerde uçan, sonsuz bir yolculuğa mahkûm bu kuşu gören ya da gölgesi üzerine düşen kişi kutsanmış, yani kut almış olur ve devletin başına geçer. olur da bir gün gölgesi üzerinize düşerse hayatınızda büyük bir değişiklik olacağından hiç kuşkunuz olmasın.

    Hüma_1) The Flight of the Simorgh. ca. 1590 A.D. – Painted at the Mughal Court of Akbar by the artist Basawan-BR-scale-4_00x
    “Simurg’un uçuşu”. Sanatçı Basawan tarafından yaklaşık MS 1590’larda Moğol sarayında resmedilmiştir.

    Efsanevi Hüma kuşu, “devlet kuşu” olarak da bilinir. Hüma’nın kelime anlamı “uğurlu”dur. Zaten ona da bu ad, uğur getirdiğine inanıldığı için verilmiştir. Fakat Hüma öyle parkta, bahçede görebileceğiniz kuşlardan değildir çünkü hiç mola vermeden sürekli uçar. Bunun nedeni ise Hüma’nın ayaklarının olmamasıdır. Hiç durmadan uçtuğu için de havadayken yumurtlar. Yavruları da yumurtadan havada çıkar ve hemen uçmaya başlar.

    Hüma’nın büyüklüğü konusunda farklı bilgiler mevcuttur. Bazı efsanelerde güvercin kadar küçük bazılarında ise gökyüzünü kaplayacak kadar büyük olduğu söylenir. Ancak genel olarak, geniş kanatlara sahip büyük bir kuş olarak tasvir edilir.

    Heybetli bir kuş olmasına rağmen Hüma diğer kuşlara zarar vermez. İyilikle ve talihle özdeşleşmiştir. Kimseye kötülüğü dokunmaz, tam tersine insanlara şans getirir. Bundan dolayı da biri onu bilerek öldürürse o kişinin kırk gün içinde öleceği söylenir.

    Hüma çoğu zaman gözle görülemeyecek kadar yükseklerde uçar ama arada bir yere 40 arşın yani 27 metre kadar yaklaşır. Böyle anlarda gölgesi kimin üzerine düşerse ya da kimin başına konarsa o kişinin hükümdar ya da çok zengin olacağına inanılır. Halk arasındaki “Başına devlet kuşu konmak” deyiminin kaynağı da bu inançtır.


    heybetli bir kuş olmasına rağmen hüma diğer kuşlara zarar vermez. iyilikle ve talihle özdeşleşmiştir. kimseye kötülüğü dokunmaz, tam tersine insanlara şans getirir.

    Hüma Kuşu ve Osmanlı Padişahları
    Hüma kuşu, Osmanlı padişahlarıyla birçok yönden benzerlik taşır. Hüma’nın sürekli gökyüzünde dolaşması, padişahın yüceliğini ve erişilmezliğini simgeler. Onun iyiliği temsil etmesi, padişahın adalet ve merhamet anlayışıyla örtüşür. Hüma kuşunun gölgesi, padişahın kudretinin ve halk üzerindeki etkisinin bir yansımasıdır. Bu nedenle, Osmanlı kültüründe “Hümayun” sözcüğü kutsal, mübarek ve padişah ile ilişkilendirilen anlamlar taşır. Örneğin, padişahın yazılı emirleri “Hatt-ı Hümayun”, mührü “Mühr-ü Hümayun” ve otağı da “Otağ-ı Hümayun” olarak adlandırılmıştır. Topkapı Sarayı’nın ana giriş kapısı olan Bab-ı Hümayun da bu bağlamda, padişahın ve saltanatın kapısı anlamına gelir. Güçlü bir saltanat simgesi olan bu ihtişamlı kapı, devletin ve hanedanın halka görünen ilk yüzüydü.

    Hüma_2) Palacio_de_Topkapı,_Estambul,_Turquía,_2024-09-30,_DD_59
    Hüma_2) detay1892 (1)
    Güçlü bir saltanat simgesi olan bu ihtişamlı kapı, devletin ve hanedanın halka görünen ilk yüzüydü.
    Değiştirilen Tarih
    Kitabeler bir dönemin değerlerini ve kültürünü yansıtan tarihsel belgelerdir. Bunlar üzerinde yapılacak değişiklikler, tarihe müdahale etmek anlamına gelir.

    Topkapı Sarayı’nın ana giriş kapısı olan Bab-ı Hümayun’un sağ ve sol taraflarında bulunan ve 1868 yılında yazılan kitabelerde, “Sultan, Allah’ın yeryüzündeki gölgesidir.” ve “Bütün mazlumlar buraya sığınabilir.” yazıları vardı. Geçtiğimiz yıllarda yapılan restorasyonlarda bu yazılar değiştirildi. Bu değişiklik sonucunda sağ tarafa, “Mülk’ün sahibi Allah’tır”, sol tarafa da “Muhammed O’nun resulüdür.” yazıları kondu. Sonraki yıllarda ise bu kitabeler yeniden değiştirildi ve eski hâline getirildi.

    Kitabelere yapılan bu tür müdahaleler tarihî bir belgeyi yeniden yazmaya benzer. Bunlar hem tarihsel bilinci zedeler hem de toplumun geçmişle kurduğu bağı koparır. Tarih, olduğu gibi korunmalı ve gelecek kuşaklara o şekilde aktarılmalıdır.

    Çerkezlerin Trajedisi
    1861-1864 yılları arasında Ruslar, Çerkez topraklarını işgal etti ve halkı göçe zorladı. Göç etmeyenlerin savaş esiri olarak Rusya’nın iç kesimlerine sürgün edilecekleri duyuruldu. Bunun üzerine binlerce Çerkez, Osmanlı topraklarına doğru zorlu bir yolculuğa çıktı. Tıpkı Hüma kuşunun gölgesiyle mazlumlara umut olması gibi, Osmanlı Devleti de Çerkez göçmenler için bir umut kapısı oldu.

    Osmanlı topraklarına ulaşabilen Çerkezler, yurtlarından koparılmış, açlık ve hastalıkla mücadele etmiş insanlardı. Ne yazık ki on binlercesi Anadolu’ya varamadan yollarda can verdi. Osmanlı Devleti, bu mazlumlara kapılarını açarak onları savaş esiri olmaktan kurtarmıştı ancak devlet, ciddi bir ekonomik ve siyasi buhranın içindeydi; Çerkez göçmenlerin gelişi mevcut sıkıntıları daha da derinleştirmişti.

    Hüma_3) P.N. Gruzinsky_nin Rus sald ırılarından kaçınmak için yurtlarını terk eden Çerkezleri tasvir eden bir tablosu, 1872..
    P.N. Gruzinsky’nin Rus saldırılarından kaçınmak için yurtlarını terk eden Çerkezleri tasvir eden bir tablosu, 1872.

    O dönemde Bâb-ı Hümayun’da çıkan bir yangın, bu görkemli kapıya büyük zarar verdi. Sultan Abdülaziz’in emriyle onarılan Bâb-ı Hümayun’a, “Ya velayete külli mazlum” (Bütün mazlumların sığınağı) yazılı bir kitabe yerleştirildi. Bu kitabe, zor durumda olan herkesin padişahın merhametine ve adaletine güvenebileceğini simgeliyordu.

    Türk Mitolojisinde Kuşlar
    İslamiyet’ten önce Türkler, Gök Tanrı’ya inanırdı ve O’na seslenirken “tengri” sözcüğünü kullanırdı. Bu kelime hem göğü hem de Gök Tanrı’yı ifade eder. Tanrı, gökyüzüyle özdeşleştirilmiş olduğundan; yeryüzü ile gökyüzü arasında manevi bir köprü kuran kuşlar Türk mitolojisinde büyük önem taşır.

    Eski Türkler, ölümü “canın bedenden uçması, göğe yükselmesi” olarak görür, cenneti ise “uçmak” diye adlandırırdı. Can, bedenin içinde kafese konmuş bir kuş olarak kabul edilir, ölüm ise bu kuşun kafesinden, yani bedenden özgürce uçması olarak tasvir edilirdi.

    Ruhların insanlara can vermeden önce gökyüzünde kuş şeklinde yaşadığına inanılırdı. Bir kişi öldüğünde ruhu göğe yükselerek yeniden uçmaya başlardı. Bu nedenle, ölen biri için “sunkar boldı” (Sungur, yani doğan oldu.) ifadesi kullanılırdı. Göğe yükselişi simgeleyen bu söz, ölümün bir son değil, ruhun yeniden özgürleşmesi anlamına geldiğini vurgulardı. Bu inanç, İslamiyet’in kabulünden sonra da varlığını sürdürdü.

    Türkler, boylarını temsil eden ve “ongon” adı verilen hayvan sembollerine sahipti. Zamanla bu ongon hayvanları, boyların tamga (damga) işaretlerine dönüştü. Türklerin türeyiş mitlerinde tuğrul, kartal, laçin (şahin), çağrı (doğan) ve atmaca gibi kuşların önemli bir yeri vardı. Oğuzların yirmi dört boyunun her birine özgü kuş sembolleri ve tamgaları bulunuyordu.

    Niyet Neydi, Akıbet Ne Oldu…
    Hüma kuşunun mazlumlara umut vermesi gibi, Sultan Abdülaziz de Çerkez göçmenlere kapısını açarak adalet ve merhametin sembolü olmak istemişti. Ancak padişahın yanlış politikaları ve müsrifliği bu idealleri gölgede bırakıyordu. “Mazlumların sığınağı” olmayı temsil eden kitabe, halkın zorlaşan yaşam koşullarıyla tezat oluşturuyordu.

    Hüma_4) SALT ARŞİV-AFMSBDIVH205
    Sultan Abdülaziz Çerkez göçmenlere kapısını açarak adalet ve merhametin sembolü olmak istemişti.

    Osmanlı Devleti, ilk dış borçlanmayı Kırım Savaşı sırasında yapmış ve daha sonra da borç almaya devam etmişti. 1875 yılına gelindiğinde devletin borçları ödeyecek gücü kalmamıştı. Hükümet, iç ve dış borçların ve faizlerin ödenmesini beş yıl süreyle yarıya indirdiğini duyurdu. Bu, Osmanlı hazinesinin iflası anlamına geliyordu.

    Hükümetin başarısızlıkları büyük tepkiye yol açtı. İstanbul’da güvenlik azaldı, halk silahlandı. Ardından medrese öğrencileri ayaklandı. Sonunda 30 Mayıs 1876’da Abdülaziz tahttan indirildi ve yerine V. Murat padişah yapıldı.

    Sultan Abdülaziz tahttan indirildiğinde, Bab-ı Hümayun’un üzerindeki “Ya velayete külli mazlum” yazısı hâlâ yerindeydi. Ancak o kapının temsil ettiği saltanat, artık ne mazlumlara umut verecek güce ne de halkın adalet özlemini karşılayacak bir kudrete sahipti. Osmanlı Devleti artık yıkılmış olsa da Hüma’nın hikâyesi, bizlere iyiliği ve merhameti hatırlatmaya devam ediyor. #

    Uğur Getiren Akbaba
    19.yüzyılda yaşamış olan Alman tarihçi Joseph von Hammer’a göre Şark toplumlarında, hükümdar olacak kişinin başı üzerinde uçan akbaba uğurlu sayılırdı. Bu büyük akbabaya “Hüma” adı verilir ve soylu bir kuş olarak kabul edilirdi. Çünkü Hüma canlı kuşlara zarar vermez, sadece diğer kuşların öldürdüğü hayvanların parçalarıyla beslenirdi. Ayrıca, yavrularını kanatlarıyla koruyarak şefkatli bir anne sevgisi gösterirdi.

  • Teşhis-ameliyat hekimde bakım-iyileştirme hemşirede

    Teşhis-ameliyat hekimde bakım-iyileştirme hemşirede

    Modern hemşireliğin kurucusu Florence Nightingale’in (1820-1910) doğduğu gün olan 12 Mayıs, dünyada ve Türkiye’de Uluslararası Hemşireler Günü olarak kutlanıyor. Kırım Savaşı (1853-56) sırasında Selimiye Kışlası’nda hasta ve yaralı askerlerin bakımını sağlayan Nightingale’den bugüne, Türkiye’de hemşireliğin gelişimi ve profesyonelleşmesi.

    Hemşirelik, çağlar boyun­ca bilim ve teknolojideki ilerlemelerin yanısıra toplumun değişen sağlık ihtiyaç­larına göre gelişti, evrildi. Ne var ki hemşireliğin öteden beri esas olarak kadınlar tarafından üstle­nilmesi ve evlerde gerçekleşmesi sebebiyle; bu mesleğin köklerini saptamak pek kolay değil. Tarih yazıldığından beri insanlar hasta ve yaralılarla ilgilenmişler ve bakım eylemi hep olagelmiş. Bakıcı rolü geleneksel olarak kadınlara, şifacılara, şamanlara düşmüş; doğrudan gözlem ve de­neme-yanılma yoluyla öğrenilen bilgi ve tecrübe nesiller boyunca hem birikmiş hem de ustalardan çıraklara aktarılmış.

    19. yüzyılın ortalarına kadar, bir meslek olarak görülmeyen hemşireliğin kurumlaşmasıda mümkün olmamıştı. Kırım Savaşı (1853-56) sırasında Seli­miye Kışlası’nda beraberindeki bir grup gönüllü kadın ile hasta ve yaralı askerlerin bakımını sağlayan Florence Nightingale, bu faaliyetler sayesinde ölüm oranının ciddi biçimde düştü­ğünü rakamlarla ortaya koydu. Nightingale, hemşirelikte ilk defa epidemiyolojik çalışmaları ve istatistiksel yöntemleri haya­ta geçirdi, hastane kurallarını düzenledi. Bir meslek olarak hemşireliğin ilk tanımını da 1859’da Florence Nightingale yaptı; 1860’ta Londra’da ilk sekü­ler hemşire eğitim kurumu olan St. Thomas Hemşirelik Okulu’nu açarak hemşireliğin saygın bir meslek olarak hayata geçmesini sağladı (Florence Nightingale: Hemşireliğin Ötesinde, #tarih, s: 62, Temmuz 2019).

    Tip-Tarihi-1
    Amiral Bristol Hemşirelik Okulu 1929 mezunları (Nuran Yıldırım, Türkiye’de Hemşirelik Tarihi, 2014).

    Bizde ise 14 Mart 1827’de Tıbhane-i Amire’nin kurulması bir milat olmuş ve tıbbın yönü artık eski usullerden çağın bilimsel yöntemlerine doğru çevrilmişti. Dönemin normlarına uygun hekimler ye­tişmeye başlamış olsa da, yardımcı sağlık personeli geleneksel usta-çırak usulüyle çalışıyordu. Osmanlı toplumunda çocuk ölümlerinin sık olması ebelerin eğitimsizliğine bağlanı­yor; 1842’de çıkarılan bir fer­manla, ebelere eğitim verileceği ve diplomasız ebelere çalışma ruhsatı verilmeyeceği ilan edi­liyordu. 1842-43 eğitim yılında Tıbbiye-i Şahane’de 2 yıllık ebe sınıfı açıldı. Ebe sınıfı yalnızca eğitimli ebeler değil hastabakıcı­lar da yetiştirecek ve hemşirelik eğitiminin de yolunu açacaktı. 1889’dan itibaren ebe sınıfı programına teorik ve uygulamalı “hastabakıcılık usulü” dersleri de eklendi.

    1898’de açılan Gülhane Seriri­yat Hastanesi’nde ilk defa hasta­bakıcı eğitiminin yanısıra düzen­li hastane hemşireliği de başladı. Dr. Robert Rieder’in yönetimin­deki hastanede Almanya’dan gelen rahibe hastabakıcılar çalışıyordu; “şvester” (schwes­ter- kız kardeş) diye hitap edilen bu kadınlara, zamanla “hemşire” diye hitap edilir olmuştu. Farsça kökenli hemşire (hem-şîre, aynı sütten) sözcüğü, kız kardeş anla­mında kullanılıyordu. Türkiye’de hemşirelik hizmetlerinde ilk örnekleri oluşturan bu kadınlar, mesleklerinin farkına varıl­masında ve benimsenmesinde büyük rol oynadılar. 1907’de Londra’da yapılan Kızılhaç Kongresi’ne katılan ve Florence Nightingale ile tanış­ma fırsatı bulan Dr. Besim Ömer Paşa, hemşireliğin bir meslek ol­duğuna ve eğitim gerektirdiğine kanaat getirmişti. Yurda döndü­ğünde hemşirelere olan ihtiyacı ve bir hemşire okulunun açılması gerektiğini Hilal-i Ahmer Cemi­yeti’ne bildirdi. 1912’de Washin­gton’da yapılan Kızılhaç Kongre­si’ne de katılan Dr. Besim Ömer Paşa, “Osmanlı Hilal-i Ahmer Cemiyeti’ne Tekliflerim” başlığı ile kaleme aldığı raporda hemşire okulları açılmasının zarureti­ni yineleyecekti. Bu haklı istek ancak cumhuriyet döneminde gerçekleşecek ve Dr. Besim Ömer Paşa, Türkiye’de modern hemşi­reliğin kurucusu olacaktı.

    Trablusgarp Savaşı’nda yaşa­nan ağır kayıplar sağlık hizmet­lerinin yetersizliğini meydana çıkardı ve Hilal-i Ahmer Cemiyeti 1912’de İstanbul-Kadırga’daki hastanede ilk defa gönüllü ka­dınlar için 6 aylık bir hemşirelik kursu açtı. Bu kursu bitirenler, Balkan Savaşları ve 1. Dünya Savaşı cephelerinde gönüllü hemşirelik yapanlar olacaktı.

    Tip-Tarihi-2
    Hilal-i Ahmer Cemiyeti’nde yapılan hemşirelik derslerinde Besim Ömer Paşa ve öğrencileri (Nuran Yıldırım, Türkiye’de Hemşirelik Tarihi, 2014).

    Amiral Bristol Hemşirelik Okulu, Türkiye’de hemşirelik alanında formel eğitim veren ilk kurum oldu. 1920’de İstanbul’da Amiral Bristol Amerikan Has­tanesi’ne bağlı “Hasta Bakıcılık Dershanesi” olarak kuruldu; cumhuriyetin ilanından sonra yabancı okul statüsünde öğre­nimini sürdürdü; eğitim süresi 1931’e kadar 2 yıl 6 ay iken daha sonra 3 yıla çıkarıldı. 1957’de eği­tim süresi 4 yıla çıkarılan kuru­mun diplomaları Millî Eğitim Ba­kanlığı tarafından onaylanarak, okula “Amiral Bristol Hastanesi Özel Hemşire Sağlık Koleji” adı verildi. Okulun adı 1976’da “Ami­ral Bristol Hemşirelik Lisesi”, 1981’de de “Amiral Bristol Sağlık Meslek Lisesi” olarak değiştirildi. 1991’de kapatılma kararı alınan okul, 1992-1993 eğitim yılında Millî Eğitim Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı onayı ile lise sonrası 2 yıllık bir programla eğitime devam etti. 1998-1999 eğitim yılında bu program kaldırılarak yüksek okula dönüştürüldü. Günümüzde “Koç Üniversitesi Hemşirelik Yüksekokulu” olarak eğitime devam etmektedir.

    Kızılay Özel Hemşirelik Lisesi ise Türkiye’nin ilk ulusal hemşi­relik okuludur. 1. Dünya Savaşı ve Millî Mücadele yıllarında eğitimli hemşireliğin önemi anlaşılmış, 1924’te İstanbul’da yapılan Hilal-i Ahmer Kongresi’nde Aksaray Sinekli Bakkal Kazasker Ali Bey Konağı’nda hemşirelik okulu açılmasına karar verilmişti. Bu konak Halide Edip Adıvar’ın gelin gittiği, içinde yaşadığı yıllarda Sinekli Bakkal romanını yazdığı konaktı ve hemşire mektebi yapılmak üzere Kızılay’a bağış­lanmıştı.

    Tip-Tarihi-4
    Hilal-i Ahmer Cemiyeti’nin yardım çalışmalarına gelir toplamak amacıyla bastırdığı kartpostallarda hemşireler (üstte). 23 Haziran 1941 tarihli Vakit gazetesi haberi.
    Tip-Tarihi-3

    Böylece cumhuri­yetin ilk hemşire okulu 1925’te Hilal-i Ahmer Cemiyeti tarafından “Hilal-i Ahmer Has­tabakıcı Mektebi” adı ile İstanbul’da 16 öğrenciyle eğitime başladı. İlk 10 yılında ka­bul şartları “okur-yazar, iyi ahlak sahibi ve vücutça sağlam olmak” diye belirlenmişti. 1936’dan itibaren ortaokul mezunu kız öğ­rencileri kabul eden parasız yatılı okulun öğrenim süresi 2 yıl 3 ay­dan 3 yıla çıkarıldı. 1958’den iti­baren 4 yıllık ebelik ve hemşire­lik programına geçen okul, 1974 sonrası giriş sınavı ile öğrenci kabul etmeye başladı. 1995-1996 Yüksek Sağlık Şurası’nda alınan “temel hemşirelik eğitiminin üniversite düzeyinde verilmesi” kararı gereğince, sağlık meslek liselerinde hemşirelik eğitimine son verildi ve okul da 2000’de son mezunlarını verdi.

    Kızılay Özel Hemşirelik Lisesi, kurulduğu 1925’ten 2000’e kadar 2.718 hemşire mezun vermişti. 2000-2004 arasında “Kızılay Özel Sağlık Meslek Lisesi” olarak acil tıp teknisyenliği ve laboratu­var teknisyenliği bölümlerinde eğitime devam eden okul, 2004’te Türkiye Kızılay Derneği’nin aldığı kararla eğitim faaliyetine son verdi.

    Askerî Hemşirelik Okulu 1939’da Ankara’da Millî Savun­ma Bakanlığı’na bağlı olarak açıldı. 1947’de kapatılan okulun öğrencileri Kızılay Özel Hemşire Okulu’na devredildi. Okul, 1972- 73 ders yılında Gülhane Askerî Tıp Akademisi’nde yeniden sağlık meslek lisesi olarak açıldı.

    Tevfik Sağlam Hemşirelik Lisesi, 1943’te Verem Savaş Der­neği İstanbul Erenköy Sanator­yumu’nda tüberküloz hemşiresi yetiştirmek üzere 2 yıllık bir okul açtı; daha sonra Sosyal Sigortalar Kurumu’na bağlanarak öğretim süresi 4 yıla çıkarılan okul, SSK Sağlık Meslek Lisesi adını aldı.

    1946’dan itibaren Türkiye’nin pek çok şehrinde Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’na bağlı hemşi­re, laborant, ebe yetiştiren “Sağlık Kolejleri” açıldı. 1946’da ilk olarak Haydarpaşa Numune ve 1947’de Şişli Çocuk Hastanesi’nde açılan hemşire-laborant okullarını; 1949’da Ankara; 1952’de Erzu­rum, Trabzon, Sivas ve İzmir; 1953’te Diyarbakır ve diğer illerde açılan okullar izledi. Açılış amacına göre hemşire, laborant ve ebe yetiştirilen bu okullarda 1958’e kadar ortaokuldan sonra 3 yıl olan eğitim süresi 4 yıla çıka­rıldı. Sağlık Kolejleri adıyla anılan bu okullar 1976’da Sağlık Meslek Liseleri oldu. 1955’te açılan Ege Üniversitesi Hemşirelik Yüksekokulu, Avrupa ve Türkiye’de üniversite düze­yinde eğitim veren ilk hemşirelik okulu oldu. 1961’de Hacettepe Üniversitesi, İstanbul’da Floren­ce Nightingale, 1982’de Atatürk ve Cumhuriyet Üniversiteleri, 1985’te Gülhane Askerî Tıp Akademisi; daha sonraki yıllarda Marmara, Dokuz Eylül, Gazi Üni­versiteleri’ne bağlı Hemşirelik Yüksek Okulları açıldı.

    1985’te meslek yüksek okullarının 2 yıllık hemşirelik programları ve 1991’de Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fa­kültesi’nin Hemşirelik Önlisans Programı açıldı. 1996’da Ba­kanlar Kurulu kararıyla sağlık meslek liseleri, sağlık hizmetleri meslek yüksekokulları, Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakül­tesi hemşirelik, ebelik ve sağlık memurluğu programına öğrenci alınmasına son verildi. Bugün birçok üniversitede yer alan hemşirelik fakültelerinde eğitim süresi 4 yıldır ve lisans diploması verilmektedir.

    Hemşirelik alanında ilk defa Hacettepe Üniversitesi’nde 1968’de yüksek lisans ve 1972’de doktora programları açıldı. Günümüzde birçok üniversitenin yüksek lisans ve doktora prog­ramları vardır.

    Tip-Tarihi-5
    Hilal-i Ahmer Cemiyeti, Cağaloğlu Hastanesi sağlık heyeti, 1915.

    1933’te İstanbul’da gönüllü hemşireler tarafından kurulan Türk Hastabakıcılar Cemiyeti, 1943’te yeniden düzenlenerek Türk Hemşireler Derneği adını aldı. Günümüzde birçok ilde şubesi olan Türk Hemşireler Der­neği, 13 Haziran 1949’da Ulusla­rarası Hemşireler Konseyi (ICN-International Council of Nurses) üyesi oldu. 1954’te “6283 Sayılı Hemşirelik Kanunu” yürürlüğe girerken, mesleğin statüsünü koruyucu yasal önlemler geti­rildi. 2007’de yenilenen kanunla erkekler de mesleğe girerken, hemşire unvanını almak için fakülte ve yüksekokul mezunu olma şartı getirildi.

    Hemşireliğin profesyonel bir meslek olduğu, Uluslara­rası Hemşirelik Konseyi (ICN) tarafından 1975’te Singapur’da onaylandı. Bu tanıma göre hem­şire, temel hemşirelik öğretim programını tamamlayarak ülkesinde bu mesleği uygulamak üzere nitelik ve yetki kazanmış, yetkisi onaylanmış profesyonel kişidir.

    Tip-Tarihi-Kutu-Nesime
    Nesime Dölen

    BALKAN VE ÇANAKKALE SAVAŞI

    İlkler: Nesime Dölen ve Safiye Hüseyin Elbi

    Tip-Tarihi-Kutu-Safiye
    Safiye Hüseyin Elbi

    İlk Türk hemşirelerden Safiye Hüseyin (Elbi) ve kardeşi Nesime (Dölen) Ha­nım, Balkan Savaşı’nda İngiliz Kızılhaç Cemiyeti’nin kurduğu Asâr-ı Atika Müzesi Hastanesi’nde görevlendiril­di. Burada hasta ve yaralı askerlere bakan, ayrıca ameliyat hemşireliği de yapan iki kardeşe, İngiliz Kızılhaç ve Osmanlı Hilal-i Ahmer Cemiyetleri tarafından madalya verildi. Balkan Savaşı’nın ardından Nesime Hanım hemşirelikten ayrıldı; ablası Safiye Hüseyin Çanakkale’den İstanbul’a ağır yaralıları taşıyan Reşit Paşa gemi­sinde görev yaptı. 1925’te açılan Kızılay Hemşirelik Okulu kurucularından oldu; Uluslararası Kızılhaç Komitesi’nin 1921’de verdiği Florence Nightingale Madalyası’nı aldı. 1933’te kurulan Türk Hasta Bakıcılar Cemiye­ti’nin kurucu üyesi Safiye Hüseyin Elbi, cemiyetin başkanlığını da üstlendi. Safiye Hüseyin Elbi 1964’te, Nesime Dölen 1976’da vefat etti.

    (Türkiye’nin Florence Nightingale’i: Safiye Hüseyin Elbi. Muzaffer Albayrak; #tarih: s. 70, 2020)

    ÜNİVERSİTELİ UZMAN

    Esma Deniz: Türkiye’nin ilk ‘yüksek’ hemşiresi…

    Tip-Tarihi-Kutu-Esma

    Kavala 1902 doğumlu Esma (Deniz) Ha­nım, Çamlıca İnas Sultanisi’ni 1922’de bitirdi ve aynı yıl Amiral Bristol Hemşire­lik Okuluna girdi; 2 yıl 3 ay süren eğitimin ardından 1924’te mezun oldu. Okulda öğretmen ve uygulama hemşiresi olarak çalışan Esma Hanım; ardından yüksek öğrenim için Columbia Üni­versitesi’ne gitti ve 1929’da hemşirelik lisans, 1930’da yüksek lisans diploması alarak yurda döndü. 1931’den itibaren önce Hıfzıssıhha Enstitüsü’nde çalıştı. 1937-1943 arasında Kızılay Hemşirelik Okulu’nda öğretmenlik, 1945’e kadar ise yöneticilik yaptı. Amiral Bristrol Hemşirelik Okulu’nda, Şişli Hemşire Ebe ve Laborant Okulu’nda müdür olarak hizmet veren Esma Deniz, sonraki yıllar­da Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’n­da, Hacettepe Hemşirelik Yüksekoku­lu’nda, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Farmakoloji Enstitüsü’nde de çalıştı; 1972’de emekli oldu.

    1985’te yapılan bir röportajda “hemşirelik mesleğine ilgi duymamın kökenleri savaşlardan, özellikle Millî Mücadele’den kaynaklanıyor. Ülke­mizin işgal edildiğini görmek üzüntü vericiydi hatta daha doğrusu kabul edilemez bir şeydi… Ülkeme hizmet et­mek istedim. Hemşirelere ihtiyaç oldu­ğu aşikardı…” diyordu. 1933’te gönüllü hemşireler tarafından İstanbul’da kurulan Türk Hastabakıcılar Cemiyeti, 1943’te yeniden düzenle­nerek Türk Hemşireler Derneği adını aldı ve Esma Deniz derneğin ilk başkanı seçildi. 1954’teki 6283 Sayılı Hemşirelik Kanunu’nun hazırlanma aşmasında da aktif olarak çalışan Esman Deniz, 21 Temmuz 1997’de hayata veda etti.

    Tip-Tarihi-Kutu-Fahrunnisa

    VAKIF-OKUL-FAKÜLTE

    Fahrünnisa Seden: Nightingale’in izinde

    1907 İstanbul doğumlu, 1926 Arnavutköy Ame­rikan Kız Koleji mezunu Fahrünnisa Hanım, aynı yıl ABD-Detroit’te başladığı Henry Ford Hemşirelik Okulu’ndan 1929’da mezun oldu. 1947’de Atlantic City’de yapılan 9. Uluslararası Hemşirelik Konseyi’ne katılan Fahrünnisa Seden; burada edindiği izlenimlerinden yola çıkarak Florence Nightin­gale’in hemşireliğin temellerini attığı Türkiye’de onun adı ile anılan bir eğitim kurumu meydana getirme fikrini geliştirdi. Bu doğrultuda 22 Mart 1956 Florence Nightingale Hemşire Mekteple­ri ve Hastaneleri Vakfı’nı kuracak; 1961’de ise Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’na bağlı olarak Florence Nightingale Hemşirelik Yüksek Okulu’nu öğretime açacaktı (1975’te İstanbul Tıp Fakülte­si’ne, 1982’de İstanbul Üniversitesi’ne bağlanan okul, günümüzde Florence Nightingale Hemşirelik Fakültesi olarak İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa çatısı altındadır). Halk Sağlığı Niçin? Nasıl? (İtimat Kitabevi, İstanbul 1968) kitabının yazarı olan Fah­rünnisa Seden, 1984’te vefat etti.

  • Osmanlı’da ‘gâvur’a dayatılan ayrımcı bir uygulama: Cizye

    Osmanlı’da ‘gâvur’a dayatılan ayrımcı bir uygulama: Cizye

    Osmanlılar’da gayrimüslimlerden alınan cizye vergisi, 1855’te kaldırılıncaya kadar devletin en önemli gelir kalemlerinden biri oldu. Asırlarca İslâmiyet’e göre “nas” olarak kabul edilen ve değiştirilmesi, ilgası akla bile getirilmeyen cizyenin kaldırılması, Kırım Savaşı’ndan itibaren Batı’nın dayattığı şartlar sonucu gerçekleşmişti. Kaybolan belgelerin izinde…

    Osmanlı Devleti’nin Kur’an’a dayanan şer’i kaynaklı vergilerinden olan “Cizye Vergisi”, buluğ çağına ermiş gayrimüslim erkeklerden; bunların sağlıklı, görünür bir sa­katlığı bulunmayan, iş-güç sahibi olanlarından alınırdı. İstisnai şekilde askerliğe alınmayan Müslüman Çingeneler de cizye mükellefi sayılmışlar ve bölge­lerindeki gayrimüslim Çingene­ler’den daha düşük bir miktarda “Kıptiyan Cizyesi” ödemekle yükümlü olmuşlardır.

    Devletin ilk zamanlarından itibaren uzun bir süre rahip, papaz, manastırda inzivada yaşayan keşişler gibi din adam­larından alınmasa da, 18. yüzyıl­dan itibaren onlar da mükellef sırasına konmuştur. Yaşlılar, kadınlar ve çocukların tamamen muaf tutulduğu bu vergi uzun asırlar boyunca farklılıklarla uygulanmış, ancak İslâmiyet’in ilk devirlerinden itibaren ana hatlarıyla aynı kalmıştır; zaman­la Osmanlı Devleti’nin en önemli gelir kaynakları arasına girmiş­tir. Dönemlere göre değişiklikler olsa da, bütçe gelirlerinin % 10 ilâ % 20’sinin sağlandığı önemli bir kalem oluşturmuştur.

    1_Belge_1
     “Kağıd-ı cizye-i gebran” başlıklı bu evrak mükellefin adı ve bölgesinin yazılı olmaması nedeniyle tahsildara teslim edilmemiş bir örnek. 1107 olan tarihindeki 7 rakamı karalanmış.

    Mükellefler maddi güçleri­ne göre “âlâ-evsat-edna” yani “zengin-orta hâlli-yoksul” diye üç sınıfa ayrılmıştır. Ödedikleri vergi -teorik olarak Hz. Mu­hammed döneminde uygulan­dığı söylenen- zenginden 48, orta hâlliden 24, yoksuldan 12 dirhem (1 dirhem = 3.207 gram) saf gümüş karşılığı alınmaya çalışılmışsa da; her dönem ve Osmanlılar’ın her bölgesi için aynı miktarda olmamış, enflasyonist baskının hisse­dildiği yıllar içinde de değer kaymaları yaşanmıştır. Bazı yıllar seyyanen herkese aynı vergi salınmış ve ortalama de­ğer olarak “1 altın” üzerinden alınmıştır.

    Osmanlı tebaası Müs­lümanlar’la gayrimüslimler, Gülhane Hatt-ı Hümayunu’na (1839) kadar eşit sayılmadılar. Müslümanlar’a karşı şahitliği kabul edilmeyen, onların evle­rinden daha yüksek ve gösterişli ev yapmalarına, ata binmelerine, sarı mest/pabuç giymelerine izin verilmeyen gayrimüslimler, bir de cizye vergisi ödemekle yükümlü kılınmışlardı.

    Gayrimüslimler, Kur’an’ın Tevbe Suresi’nin 19. Ayeti’nde (farklı yorumlar olsa da) “küçük düşürülüp kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşılması” istenilen kişilerdir. Bu durum, şüphesiz onların toplumsal psikolojileri üzerinde de sarsıcı etkiler yapmıştır. Diğer taraftan, Müslümanlar’ın askerlik yüküm­lülüğü varken askerlik yapmayan ve buna karşılık korunmaya alı­nan (ehl-i zimmet) gayrimüslim­ler, devletin çöküş dönemlerinde savaşlarda kırılan, ticaret ve sanat erbabı olmaktan uzaklaşan Müslümanlara göre nüfusları­nı korumuş; daha avantajlı bir durum elde etmişlerdi. Yine de cizye ödememek için isyanlara kalkışmışlardır.

    Ağırlıkla İslâmî fıkıh kural­larına göre yönetilen devlette, cizyenin tahsilatı her yıl hicrî yılbaşı olan 1 Muharrem’den başlatılırdı. Bu maksatla yur­dun dörtbir yanına gönderilen fermanlarda, Kur’an’dan, hadis ve fıkıh kaynaklarından ilgili deliller zikredilerek cizyenin meşruiyeti vurgulanırdı. Cizye tahsildarlarına reayaya zulme­dilmemesi, hile ve yolsuzluktan uzak durulması mutlaka tembih edilirdi. Buna rağmen insan faktörünün devreye girdiği akçeli işlerde yolsuzluklar kaçınılmaz oluyordu. Reayaya yapılan hak­sızlık ve zulüm sadece tahsildar­lar, kadılar, idareciler tarafından değildi; kimi yıllarda vergi tahsi­latı maktu olarak kilise adamları tarafından yapılıyor ve onlar da kendi dindaşlarını zulüm ve hak­sızlığa maruz bırakabiliyordu.

    Osmanlı Devleti’nin samimi olarak bu yolsuzlukları önlemeye çalıştığı bir gerçektir. Padişahlar, valide sultanlar, padişah kızları, özellikle kendi haslarında, mu­kataalarında yaşayan gayrimüs­limlerin haklarını korumaya, onları ezdirmemeye dikkat etmişlerdir. Cizye tahsildarla­rı, âmilleri, câbileri arasında yolsuzluğa ve gayrimüslimlere eziyete kalkışanların cezalandı­rılmalarına, haksız yere alınan vergilerin mükelleflere iadesine dair çok sayıda ferman ve belge vardır. Bunlardan görebildik­lerim içinde, 2. Mahmud’un (1785-1839) hatt-ı hümayunu en etkileyici olanıdır. Kara Yorgi’nin Sırp İsyanı sırasında tedip edilen ve Osmanlı tabiiyetini yeniden kabul eden 100 bin kişiye eski cizyelerinden daha yüksek mik­tarda vergi tarh edilmesi için izin isteyen Sadrazam Hurşid Ahmed Paşa’ya; “Ziyade evrak sürüp [cizye evrakı] hizmet göstermek için reayayı tazyik etmesin. Mül­ke akçeden ziyade reaya lazım­dır. Aslından buna dikkat olun­mayıp hemen bugünkü faideye bakılarak ekser umur yolundan çıkmağa sebep olmuştur” cüm­lelerini bizzat kalemiyle yazan 2 Mahmud buna izin vermemiştir (TSMAe, 711/20).

    1_Belge_2
    İslâm’a geçen bir Hıristiyan için yapılan tören. Jean Du Mont gravürü, 1694.

    Devletin bilhassa askerî hu­suslarda istihdam ettiği marto­los, voynuk, madenci, tersane iş­çisi gibi görevliler ile tulumbacı, hekim ve benzeri sivil görevler­deki iş-güç sahibi gayrimüslim­ler, talepleri halinde genellikle cizyeden muaf tutulurlardı. Ecnebi sefaretlerinde hizmet­karlık eden Osmanlı tebaasından gayrimüslimler başlangıçta az sayıda olduklarından cizyeden muaf sayılmışlardır. Ancak zamanla sefirlerin, konsolos ve ahidnameli tüccarların bu imti­yazı istismar ederek çok sayıda gayrimüslime muafiyet almaları devleti fazlasıyla rahatsız etmiş ve bu durumun izalesi için yoğun mesai sarfedilmiştir.

    Tanzimat Devri, cizye vergisi gibi “nas” olarak kabul edilen bazı İslâmî kuralların temelli kaldırıldığı veya yumuşatıldığı bir dönemdir. Kanunî dönemin­de “faizin haramlığı” varken, para vakıfları yoluyla paranın ve “muamele-i şer’iye” adı verilen dolambaçlı yollarla faiz geliri elde edil­mesine nasıl izin verilmişse; 19. yüzyılda da köle ticareti­nin yasaklanması, mürtedin (İslâm’dan çıkan) öldürülmesi, müslim-gayrimüslim eşitsiz­liğinin giderilmesi, cizyenin kaldırılması gibi, geçen Osman­lı asırlarında “dokunulamaz ve değiştirilemez” diye bilinen ko­nularda, Batı dünyasının istekleri doğrultusunda hareket edilmiş­tir. Mürted ve şahitlik mesele­sinde dinî hükümlerin ortadan kaldırılmasına cesaret edileme­yerek, ecnebilerin davaları şer’i mahkemelerden adliye mahke­melerine alınmış; İslâmiyet’ten çıktığı için katledilmesi gereken­ler hakkında hüküm verilmesi geriye bırakılmış veya hükümler infaz edilmemiştir.

    Asırlarca nas olarak kabul edi­len ve değiştirilmesi, ilgası akla bile getirilmeyen cizye vergisinin kaldırılması, 19. yüzyılda düvel-i muazzama tarafından Osmanlı Devleti üzerinde kurulan baskı sonucu gündeme gelmiştir. 1848 devrimlerinin Avrupa’da yarattığı kargaşa ortamından ve ulusların bağımsızlık mücadele­sinin Osmanlı gayrimüslimlerine yansımasından ürken Osmanlı yönetimi; İngiltere Büyükelçi­si Canning’in eşitlik, mürted, şahitlik, gayrimüslimlere rütbe verilmesi ve cizye gibi konular­daki taleplerini ilk defa 1850’de uzlaşmacı bir niyetle ele almışsa da hafif makyajdan başka bir dü­zenleme yapmamıştır (BOA.İ.DH. 213/12447).

    Aynı taleplerin yerine getiril­mesi, 1853-56 Kırım Savaşı’nda Rusya’ya karşı Fransa ve İngiltere ile kurulan ittifakın ardından Osmanlılar’ın Paris Konferan­sı’na katılabilmeleri için şart koşulmuştur. Babıâli bürokrasisi bu dayatma karşısında, şeyhülis­lamlık ile yürüttüğü müzakere­lerde İslâm tarihinden “duruma uygun” bir delil aramış ve Hz. Ömer’in Hıristiyan Arap kabi­lesi Beni Tağlib’in talebi üzerine onlardan cizye alınmamasına yönelik kararına/içtihadına dayanarak tüm Osmanlı ülke­sindeki gayrimüslimlerden cizye vergisini kaldırmıştır (1855).

    1_Belge_3
    1604’e ait, Cizye-i Edirne başlıklı bu kağıt, orta boylu, ak sakallı, sol eli çolak Dimitri veled-i Teno’ya verilen bir cizye evrakı.

    Cizye kalkınca gayrimüslim­lerin askere alınmaları gündeme gelmiştir. O sırada kimi devlet adamları tarafından Hıristiyan­ların askere alınmaları uygun görülmediğinden ve gayrimüs­limler de zaten askerlik yapmak istemediklerinden, cizye yerine bedelli askerlik getirilmiştir. 1909’da gayrimüslimlerin de zorunlu askerlik ile yükümlü kılınmasına kadar, bu bedel uygulaması yürürlükte kalmıştır. Bu tarihten sonra Osmanlı Dev­leti’nde cizye tamamen kalkmış ve toplumsal hafızadan da büyük oranda silinmiştir.

    1_Belge_4
    1691’e ait Cizye-i Kaza-i Tırnova başlıklı kağıt, uzun boylu, açık kaşlı, ela gözlü, sarı traş bıyıklı Miho veled-i Yovan’a verilen cizye evrakı.

    Cizye kağıtları, Osmanlı diplomatikası açısından “tezkire” başlığı altında sınıflandırılan belgelerdendir. Devlet ile vatan­daş arasındaki akçeli ilişkilerin kısa-öz cümlelerle, stilize yazı ve işaretlerle oluşturulduğu bu tür tezkirelerin çoğu maliye kalem­lerine aittir. Tanzimat öncesi dönemde defterdarların idare­sinde olup “bab-ı defterî” olarak adlandırılan maliye büroların­dan Cizye Muhasebesi Kalemi, konuyla ilgili her türlü belge ve defterin hazırlanıp tutulduğu bürodur. Bu büro, Tanzimat’ın ilanından kısa bir süre önce “bab-ı defterî” yerine oluşturu­lan Maliye Nezareti bünyesinde, cizye vergisi kaldırılıncaya kadar varlığını sürdürmüştür.

    İstanbul’un fethi öncesi yıllara ait evrak ve defter nadir olduğundan bunların kayıtları­na vakıf olmasak da, kuruluştan itibaren gayrimüslimlerden cizye vergisi alınmıştır. Cizye Muhasebesi Kalemi’nde hazır­lanan cizye tezkireleri vergiyi ödeyen reayaya teslim edilip yanlarında kaldığından, arşivle­rimizde bunların çok az sayıda örneği mevcuttur. Arşivlerde bulunanlar da mükelleflerin ölü­müyle gayrimüslim kocabaşıları tarafından kayıttan düşülmesi için teslim edilenlerden, gerek­li boşlukları doldurulmamış örneklerden veya konu olduğu davanın belge eki olarak işi bi­tince arşivlere kaldırılanlardan ibarettir.

    Cizye tezkireleri, bugünün A4 ebadındaki bir tabaka kağıdın her çeyrek kısmına 1 adet tezkire isabet edecek tarzda kesilmiş­tir. Bazı yıllara ait tezkirelerin kenarları, ıstampa ile basılmış motiflerle çerçeve içine alınmış­tır. Yalova’da 1744’de İbrahim Müteferrika tarafından kuru­lan kağıt fabrikasında, 1760’a kadar cizye kağıdı üretilmiştir. Fabrikada çalışan zimmîler, her yıl belirli miktarda cizye kağıdı üretip Cizye Muhasebesi’ne teslim etmeleri karşılığında bu vergiden muaf tutulmuşlardı. 1. Abdülhamid devrinde, 1784’te, cizye kağıtlarının matbaada basıldığının kayıtlarına rastla­nılmıştır (BOA.HAT. 807). Matbu veya gayrimatbu kağıtların mü­hürleme işlemleri Cizye Muha­sebesi’nde yapılır; her bölgenin cizye defterlerindeki mükellef sayıları ve sınıflarına göre ev­rakı hazırlanır; bunlar torbalara doldurulduktan sonra mü­hürlenir ve defterleri koruyan birlikte tahsildarlarla birlikte bölgelerine gönderilirdi.

    Kağıdın en üstünde yer alan iki mühürden biri, cizyenin “âlâ-evsat-edna” sınıflarından hangisine ait olduğunu, diğeri ise cizye tahsilatının hicrî yılını göste­rir. Alttaki iki mühürden biri başdefterdara, diğeri cizye muhasebecisi efendiye aittir. Bazı evrakta 5. mühür olarak cizye mülteziminin adı bu­lunur. Kaza adı yazıyla değil mühürle vurulmuşsa, mü­hür adedi 6’ya çıkar. Üstteki ilk satırda cizyenin hangi gayrimüslim tabakaya ait olduğu “Cizye-i Gebrân/Ya­hudiyân/Kıbtiyân” ibare­siyle yazılır; ait olduğu kaza neresiyse oranın adı da alt satırda belirtilir. Onun altında, ortaya gelecek şekilde mükel­lefin baba adıyla birlikte adı ve eşkalinden ayırt edici özellik­leri (uzun boylu, ela gözlü, açık kaşlı, sarı bıyıklı, matruş, bir eli çolak vs.) kaydedilmiştir. Cizye muhasebesi usullerinde, evrak üzerinde “Hıristiyan” tabiri kullanılmaz, Sâsâni devrinden itibaren Mecusî, Ateşperest an­lamına gelen “gebr” kelimesinin çoğulu olan “gebran” tabiriyle Hıristiyanlar kastedilir. Türkçe­de kullanılan “gavur” kelimesi de bazı yorumlara göre kafir kelimesinin değişime uğramış şekli olmayıp “gebr” sözcüğün­den gelmiştir.

    1_Belge_5
    Istampa baskısı, motifli çerçevesiyle bir Kıbtiyân-ı Müslim’e (Müslüman Çingene) ait cizye kağıdı. Mühürde 1106 [1694] tarihi yer almasına rağmen klişedeki 1107 tarihi hatalı basılmış olmalı ki 7 rakamı kazınmış.

    Kaynaklarımız genel ola­rak cizye kağıtlarının ilk defa 1691’de Köprülüzade Fazıl Mus­tafa Paşa’nın cizye reformuyla, cizyesini ödeyen gayrimüslim mükelleflere teslim edilmek üzere ihdas edildiğinden sö­zetseler de; 1604 (1013) yılından örnekler (BOA.D.CMH.1/23) ile, Haremeyn Evkafı reayalarının bağlı bulundukları vakfa cizye­lerini ödediklerinde verilen 1624 (1034) yılından tezkireler vardır (TSMAe. 1412/46). Bunların şe­killeri de 1691 reformunda ihdas edildiği söylenen tezkirelerden farklı değildir. Aslında, mükel­leflerin ödedikleri cizye kar­şılığında aldıkları bir makbuz mahiyetinde olan bu tezkireler, Osmanlı devrinde icat edilmiş değildir. Hz. Ali ve Hz. Ömer’in halifelikleri sırasında cizyeleri­ni ödeyenlere tahsildarların deri parçasından mamul mühürlü makbuzlar verdikleri, bazen de o makbuzları boyunlarına astırdıkları kayıtlıdır. Osmanlı devrinde de cizye kağıdını alan mükellefler bunları mutlaka yanlarında taşımakla ve kırda, şehirde, yolda karşılarına çıkan cizye kolcuları istedikleri tak­dirde ibraz etmekle yükümlüy­düler. Arşivimizde mevcut cizye tezkirelerinin, sahipleri tara­fından 5-6 kez katlanıp küçük bir muska boyutuna indirildiği anlaşılmaktadır. Muhtemelen bir muskanın içinde taşındığını gösteren kat yerleri hâlen görül­mektedir.

    Yürürlükten kaldırılan matbu veya gayrimatbu cizye belge­lerinin toplu hâlde bulunduğu Topkapı Sarayı Kubbealtı’nda, bunların lüzumsuz sayılarak saray mutfaklarında yakılması için 1881’de çeşitli girişimlerde bulunulmuştur (TSMAe. 626/45; 630/90). 1883’te, Kubbealtı’nın tamir edilmesiyle ilgili bir belgede (TSMAe. 607/1) ise hâlen orada durduklarına bakılırsa, bu ilk girişime izin alınamamış demektir. Topluca günümüze intikal eden cizye belgeleri ol­madığına göre; bunlar ya tespit edemediğimiz bir tarihte imha edilmişlerdir ya da Abdurrah­man Şeref Bey’in 2. Meşruti­yet’in ilanından sonra kurulan Tarih-i Osmanî Encümeni adına Kubbealtı’ndaki evrakı Hazine-i Evrak’a naklettirdiği sırada çürüdüğü tespit edilen belgeler arasındadır.

  • ‘Çok ilerledi’ uygarlık! Artık can çekişiyor insanlık

    ‘Çok ilerledi’ uygarlık! Artık can çekişiyor insanlık

    Bilinen tarihin en eski dönemlerinde de vahşileşen savaşlar yıkım ve ölüme yol açıyordu. Gelişen iletişim teknolojisi, kitlelerin savaşları daha yakından izlemesini, bizzat görmesini sağladı. Günümüzde anlık olarak ekranlarımıza yansıyan görüntü ve seslere, bir o kadar dezenformasyon ve yalan haber de eşlik ediyor. Ve sivil ölümleri çok daha fazla.

    Antik Çağ’dan kalan rölyefler, yazıtlar ve kalıntılar insanın her türlü vahşeti ve zulmü yapmaya yatkın bir tür olarak, tarih boyunca bu uygulamaları sergilediğini gösterir. Bunun birçok amacı vardır. Psikolojik faktörleri bir kenara bırakırsak, hasımları sindirmek, bir bölgeden kaçırtmak, zihin karışıklığına sürüklemek; gücünü ve acımasızlığını göstererek karşı tarafa boyun eğdirmek; toplulukları yok etmek; talan ve intikam; direniş gösterenlere acımasız yaptırımlar bunlardandır.

    KapakDosyasi_Tanju-1
    1854-55’teki Sivastopol Kuşatması’ nda çekilen kare Kırım Savaşı’ndan kalan az sayıda fotoğraftan biri.

    Örgütlü şiddet, orduların ve diğer devlet güçlerinin yanı sıra isyancılar, direnişçiler, suç örgütleri, milis kuvvetleri ve gücü yeten her türlü grup tarafından gerçekleştirilmiştir. Uzak çağlarda şiddetin sergilenmesi doğrudan topluluklar önünde yapılmış, esirler toptan çarmıha gerilmiş, şehirler yakıp yıkılmış, toplu kurban ve ölüm gösterileri düzenlenmiştir. Örneğin Roma’da arenalardaki eğlenceyle karışık işkence ve katliamlar yüzlerce yıl devam etmiştir. Marcus Aurelius için dikilen sütunun kaidesinde, Romalıların esir aldıkları “barbarlar”ı sıraya dizip kafalarını keserken gösteren bir rölyef yer almaktadır. Spartaküs isyanında da 10 bin esirin yol boyunca çarmıha gerilmesi, kölelere gözdağı vermeye yöneliktir. Geçmişte insanlar sürekli olarak şiddetle içiçe yaşardı ve esasen medeniyetin simgesi olan şehirler, şiddetin kurumsallaşmasıyla birlikte meydana gelmiştir.

    KapakDosyasi_Tanju-2
    Sahte mizansenle propaganda fotoğrafları 2.Boer Savaşı’nda (1899-1902) ortaya çıkmıştı. Alttaki karede ölmüş gibi fotoğrafı çekilen İngiliz askeri, bundan az önce çekilen üstteki karede sağ elini oynatırken görülüyor.
    KapakDosyasi_Tanju-3
    Batılı güçlerin “shock and awe” (şok ve dehşet) dedikleri terör bombardımanının bir amacı da sivil halkı kaçırtıp bölgeyi boşaltmaktır. ABD öncülüğündeki koalisyonun 2017’de IŞİD’in elindeki Rakka’ya düzenlediği hava saldırıları da bunun örneklerinden biriydi.

    İletişim olanakları geliştikçe geniş kitleler savaşları daha yakından izler duruma geldi. En radikal değişim telgraf ve gazetelerin ortaya çıkışıdır. Napolyon Savaşları (1800-1815) döneminde gazete ve broşürler hasmı yerin dibine batıran karikatürlerle destekleniyordu. Daha sonra bunlara fotoğraf eklendi. Kırım Savaşı’ndan (1853-1856) tek tük fotoğraf kalsa da, Amerikan İçsavaşı’nda (1861-1865) daha fazla fotoğraf ve gazetecilik vardır. Günümüzde Güney Afrika Cumhuriyeti’nin bulunduğu topraklarda yaşanan 2. Boer Savaşı’nda (1899-1902) fotomontaj veya sahte mizansenle propaganda fotoğrafları ortaya çıktı. Bunlar 1. Dünya Savaşı’nda (1914-1918) kısa filmlerle desteklendi; 2. Dünya Savaşı’na gelindiğinde (1939-1945) filmler esaslı bir propaganda aracı olmuştu. Günümüzde ise savaşın dehşeti anlık olarak ekranlarımıza ve kulaklarımıza yansıyor. Bunu Irak’ta, Ukrayna’da yaşadık; 2023 Ekim’inde de Gazze’deki savaşı naklen izliyoruz.

    İnsanlar yıllar geçtikçe savaşı daha yakından izler duruma gelirken, savaşların niteliğinde de köklü değişimler yaşandı. 1. Dünya Savaşı’na kadar savaşlarda ölenlerin yüzde 90’ı asker, sadece yüzde 10’u sivildi. 2. Dünya Savaşı’nda bu oran tersine dönmeye başladı. Günümüz savaşlarında hayatını yitirenlerin yüzde 90’ı sivillerden oluşuyor. Bunun bir nedeni, topyekûn savaşın artık toplumun tümü tarafından yapılması, cephe ve cephe gerisi ayrımının büyük ölçüde ortadan kalkmasıdır. Krallar, ordularının yenilgiye uğramasından sonra tazminata razı olup savaştan vazgeçerken, artık toplumlar çok daha fazla fedakarlık göstermekte. En kısa ifadesiyle halkların savaşları hükümdarların savaşlarından çok daha fazla ölüme neden oluyor. Amerikan İçsavaşı’nda 1 milyon, 1. Dünya Savaşı’nda 10 milyondan fazla, 2. Dünya Savaşı’nda ise 40 milyondan fazla kişi öldü ki, bunlara açlık, hastalık ve diğer nedenlerle ölen sayısız milyonlar dahil değildir.

    Şiddetin yakından izlenmesi bir dizi sonuç ortaya çıkarıyor. Bunlardan birisi, acı da olsa, şiddetin kanıksanmasıdır. Şayet taraf değilseniz, izlediğiniz sahneler kalıcı bir iz bırakmaz. Şayet tarafsanız, karşı tarafın vahşetinin tek taraflı ve abartılı olarak gösterilmesi öfkenizi arttırır ki, bu zaten amaçlanmıştır. Enformasyon savaşı ve psikolojik savaş gibi yeni tanımlar durumu açıklamaya yardımcı olur. Bunun uç noktalarından birisi Batılı güçlerin “shock and awe” (şok ve dehşet) dedikleri terör bombardımanlarıdır. Korku yaratarak hasım halkı sindirmek ve kimi zaman da Rakka’da olduğu gibi sivil halkı kaçırtıp bölgeyi boşaltmak için kullanılmaktadır. Bu mantık içerisinde hastanelerin bombalanması şaşırtıcı değildir. Hava bombardımanıyla düşmanı sindirip teslime zorlamak daha 1918’de İngiliz Trenchard ve İtalyan Douhet tarafından ortaya atılmış teorilerdi. 1940’tan sonra Churchill, hava generali Harris’e savaşı Alman kentlerine taşımasını emretti. Yanıp yıkılan Alman kentlerinde 600 bin sivil öldü ama Almanya teslim olmadı.

    KapakDosyasi_Tanju-4
    Nazi askerlerinin 29-30 Eylül 1941’de Kiev’de 33 bin 771 Yahudiyi öldürüp toplu mezara gömdüğü olay tarihe Babi Yar Katliamı olarak geçti. Almanlar toplu mezarı da Rus savaş esirlerine kapattırmıştı.

    Bombardımanla savaşı bitirme tezini doğrulayan yegane sonuç, Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası atılmasından sonra alındı ama burada bombardımanın niteliği çok değişmişti. ABD’nin 1963’te dahil olduğu Vietnam Savaşı’nda milyonlarca sivilin üzerine 2. Dünya Savaşı’nda atılanlardan daha fazla bomba ve kimyasal zehir yağdırıldı ama bu da direniş azmini azaltmadı, hatta tam tersine yol açtı. Sivillerin acıları ABD’de ve tüm dünyada bu savaşa karşı sivil tepkileri de artırdı. Pentagon’un kararı, sonraki savaşlarda büyük propaganda kampanyalarıyla kamuoyu tepkisini bastırmak, hatta önceden hazırlamaktı ki, bunu en net şekliyle Irak’ın işgalinden beri yaşıyoruz.

    KapakDosyasi_Tanju-5
    1937’de Çin Cumhuriyeti’nin o zamanki başkenti Nanking’i ele geçiren Japon askerleri 300 bin sivil ve silahsız askeri öldürüp on binlerce kadına tecavüz etmişti.

    Askerî operasyonlar giderek diğer insan faaliyetleriyle daha fazla içiçe geçti. Her zaman politik amaca tabi olmak zorunda olan askerî strateji, artık tamamen politik, hatta kültürel bir çerçeveye yerleşti; bu da sivilleri savaşın içine daha çok çekti. Her ne kadar özellikle eski kuşatmalarda şehrin tüm varlığı ve ahalisi meşru hedef ve doğal ganimet sayılmışsa da, günümüzde ekonomik altyapının çökertilmesi ve nüfusun hedef alınması yıpratma savaşının temel taktiği durumuna gelmiştir. Hava bombardımanı bunu mümkün kılmaktadır, ancak sadece birkaç büyük devletin bunu yapabilecek kapasiteye sahip olduğu açıktır. 20. yüzyılda Guernica, Şanghay, Dresden, Tokyo, Hiroşima ve Rakka çapındaki yıkıcı bombardımanlar sadece 4 devlet tarafından yapılmıştır.

    KapakDosyasi_Tanju-6
    Amerikan askerlerinin Vietnam Savaşı’nda işlediği savaş suçlarından biri olan 1968’deki My Lai Katliamı’nda en az 347 sivil öldürüldü. ABD ordusu olayı ancak bir yıl sonra kabul etti. Gerçekler ordu görevlisi foto muhabiri Ronald Haeberle’nin çektiği karelerle belgelenmişti.

    Bu tür katliamlar militarizmin hortlaması ve ırk teorisiyle birleşmesiyle gerçekleşebilmiştir. 2. Dünya Savaşı sürecinde Almanya ve Japonya militarist devletlerdi; İngiltere ve ABD ise militarist olmayıp savaşta askerîleşmiş devletlerdi; ancak dördü de ırkçıydı. Amerikalı generaller askerlerine “sarı p..leri öldürün” derken, Japonlar da Çinlileri “aşağılık”, Beyazları “ödlek” olarak niteliyordu. Günümüzde de ırkçılık farklı biçimlerde sürmekte olup, bu en bariz şekilde Batı ülkelerinde göze çarpmaktadır.

    Yakın dönemin ilginç özelliklerinden biri de, eskiden fiilen dokunma veya fırlatma mesafesinde gerçekleştirilen öldürme eyleminin, şimdi çok uzaklardan yapılabilmesidir. Colorado’da ekran başında oturan bir drone operatörü sabah nöbetinde 15 bin kilometre uzaktaki bir Afganlıyı öldürüp evine yemeğe gitmekte, paydostan önce bunu birkaç defa daha tekrarlayabilmektedir. Nazi subayları da ölüm fırınlarından 5 dakika uzaktaki evlerinde aileleriyle normal bir akşam geçirirdi.

    Askerlerin düşmanla daha hiç göz temasına girmeden, cepheye geldikleri ilk dakikalarda çok uzaktan yapılan top ateşiyle ölmeleri 1. Dünya Savaşı’nda ortaya çıkmış bir durumdur; şimdi ise ölümlerin neredeyse yarısından fazlası bu şekilde gerçekleşmektedir.

    Zaman ilerledikçe savaş insanlığın ayrılmaz bir parçası olmaktan hiç çıkmadığı gibi, giderek sivilleri daha fazla kapsamaya başladı. Irkçı bakışın yaygınlığı, sivillerin toplu katliamını getirdi. Japonların “Rape of Nanking” (Nanking Tecavüzü) adı verilen katliamı veya hıyarcıklı vebayla Çinlileri öldürmeleri; Nazilerin ölüm kampları ve Rusya’da sayısız sivili katletmeleri; Rusların 1930’larda milyonlarca Ukraynalıyı ölüme sürükledikleri Holodomor hadisesi; Ruanda ve Kamboçya ölüm tarlaları; Suriye bombardımanları; Filistin kamplarının basılması yaşanan binlerce olayın en bilinenlerinden birer bölümdür. Dünya kamuoyunun bunlardan “fazla etkilenmemesi” için katliamları mazur gösteren kampanyalar, özellikle Batı ülkeleri tarafından başarıyla yürütülmektedir.

    Bütün bunlar vahşetin kültürel mi, yoksa genetik mi olduğu tartışmasını gündeme getirmiştir. Barışa inanmak isteyenler bunun kültürel olduğunu ve insanlıktan silinebileceğini ileri sürer. Ne var ki, medeniyetin zulümle inşa edilmiş olması aksine işaret etmektedir. Savaş, neolitikten uygarlığa geçişte, şehirlerin varlık nedenlerinden birisiydi; bundan sonra da şehirlerin zenginliği bizzat şiddetin hedefi oldu. Şehirler, 2 yüzyıl öncesine kadar surların içerisinde yaşamak zorundaydı. Sözkonusu süreç içerisinde daha barışçı halklar şiddete daha yatkın olanlar tarafından tasfiye edildiler; galip taraflar ise “uygarlığın” kurucuları oldular. Vahşete karşı mücadele daha çok uzun süre insanlığın gündemindeki en önemli konulardan biri olmayı sürdürecek. ■

  • Florence Nightingale: Hemşireliğin ötesinde

    Florence Nightingale: Hemşireliğin ötesinde

    Dünya, Florence Nightingale’i hemşireliğin saygın bir kariyere evrilmesinde başrolü oynayan cesur ve fedakâr bir kadın olarak tanıdı. Oysa o insanlık için bundan çok daha fazlasını yapmıştı. Mükemmel bir matematikçi, Virginia Woolf’u da etkileyen kuvvetli bir feminist kalem, istatistik bilimine öncülük eden parlak bir zeka… Olağanüstü bir kadının, sıradışı portresi. 

    Dünya, Florence Nightingale’i hemşireliğin saygın bir kariyere evrilmesinde başrolü oynayan cesur ve fedakâr bir kadın olarak tanıdı. Oysa o insanlık için bundan çok daha fazlasını yapmıştı. Mükemmel bir matematikçi, Virginia Woolf’u da etkileyen kuvvetli bir feminist kalem, istatistik bilimine öncülük eden parlak bir zeka… Olağanüstü bir kadının, sıradışı portresi. 

    florance
    Florence Nightingale’in 1858’de çekilen fotoğrafı. 

    İngiliz yüksek sınıfına mensup, varlıklı ve eğitimli bir ailenin ikinci kızı, 12 Mayıs 1820 tarihinde İtalya’nın Floransa şehrinde doğduğunda, ona hayata gözlerini açtığı şehrin adı verildi: Florence. Baba William Edward Nightingale ve anne Frances Smith bir yıl önce Napoli’de doğan ilk kızlarına da bu şehrin eski Yunanca adını -Parthenope- vermişlerdi. 

    Florence ve ablası Parthenope, eve gelen özel öğretmenlerden aritmetik, botanik, Fransızca, coğrafya, resim, piyano dersleri aldılar. Babaları Cambridge Trinity Koleji’nden mezundu ve kızlarına evde matematik, Latince ve Yunanca dersleri veriyordu. Florence da matematiği çok seviyordu. 

    Aileye büyük bir miras kalmıştı; kışları Hampshire’da 100 dönüm arazi içinde bir malikanede, yazları ise Derbyshire’da 14 odalı bir diğer malikanede yaşıyorlardı. Kıta Avrupası’na seyahatlere çıkıyorlar; İtalya’nın ve Paris’in sanat dünyasını yakından takip ediyorlardı. 

    e6ce9fd7485ed5e64c70e04204a70e90
    Kırım Savaşı’nda Florence Nightingale’i Kırım Savaşı sırasında Selimiye Kışlası’nda kurulan Üsküdar Hastanesi’nde bir İngiliz hastayla ilgilenirken gösteren yağlıboya tablo. Henrietta Rae, 1891. 

    Bu bilim ve sanat ortamında tanıma fırsatını buldukları insanlardan biri de matematikçi Charles Babbage idi. 1840’ta Florence artık 20’sindeydi ve el işlemelerinde değil çocuk yaşlarından beri büyülendiği matematikte ilerlemek istemesine ailesi şiddetle karşı çıkıyordu. Uzun süren bir duygusal mücadeleden sonra ebeveynlerinden nihayet izin alan Florence, matematik üzerine çalışma fırsatı yakaladı. 

    1844’e gelindiğinde, ilk yedi yılını geride bırakan Victoria Devri’nin keskin sınıfsal kalıpları Florence’a dar gelmeye başladı. Hemşirelikle ilgileniyordu; fakat bu hevesi ailesi tarafından hiç hoş karşılanmıyordu. Çünkü 19. yüzyılın ortalarında, hemşirelik sadece yoksul alt sınıfların yapacağı bir işti ve Florence’ın bu hevesi, ailenin ait olduğu sosyal seviyeyle hiç bağdaşmıyordu. Fakat Florence ısrarlıydı; artık geri dönüşü olmayan bir yol ayrımına gelmişti. Ait olduğu sosyal sınıfta bir kadından beklenen standart mecburiyetler vardı; piyano çalmak, nakış işlemek, davetlere katılmak, evlenmek, anne olmak, eşini ve çocuklarını mutlu etmek gibi… O bütün bunlarla uzlaşamıyordu. Ancak zekasını kullanarak kendini ifade edebileceği işlerle tatmin olabileceğinin farkındaydı. 

    3
    Nightingale, feminist külliyatın ilham verici eserlerinden Cassandra’yı 1852’de tamamlamıştı.

    Aile dostlarıyla birlikte 1849’da çıkılan ve birkaç yıl süren bir Avrupa ve Mısır seyahati sırasında Florence, farklı hastaneleri gözlemleme fırsatı bulmuş; 1850’nin başlarında Mısır’ın İskenderiye şehrinde Katolik Kilisesi’ne ait bir hastanede kısa süreli bir hemşirelik eğitimi almış; bunun üzerine, artık kızının evlenmekte gözü olmadığına ikna olan babası da hemşire olmak üzere eğitim almasına razı gelmişti. Nihayet Florence, 1851’de Almanya’nın Düsseldorf kenti yakınlarındaki Kaiserswerth’e giderek üç ay süren bir eğitim aldı. Daha sonra bir süre de Paris’te bir hastanede bulunduktan sonra 1853’te Londra’ya dönerek bir hasta bakımevinde gönüllü hemşire olarak çalışmaya başladı. 

    Feminist düşünce ve Cassandra 

    Yüksek sınıfın tüm zenginliğine karşın kadınlar için belirlediği sosyal rol, Florence için yaşayan bir ölü olmak anlamına geliyordu. Evliliği reddedebilmesi, ailesi ile yıllarca süren bir mücadelenin sonunda kazandığı bir zaferdi. Bu zaferin anlamı büyüktü; babası tarafından ona yıllık 500 pound bir gelir bağlanmış ve bu şekilde ekonomik bağımsızlığını kazanmıştı. Bu aynı zamanda, uzun yıllardır içinde yaşadığı çaresizlik duygusunun bir isyana evrilmesinin sonucuydu. Yunan mitolojisinde Apollo’nun aşkını reddettiği için lanetlenen Cassandra’nın kimliğinde 1850 yılının başlarında yazdığı makalede bu isyanı dillendiriyor ve bir kadın olarak tutsak edildiği geleneksel değer yargılarına başkaldırıyordu. Cassandra’yı 1852’de Kırım’a gitmeden önce tamamlamıştı; ancak Suggestions for Thought adlı kitabın içinde 1860’ta yayımlayabildi. Cassandra daha sonra Ray Strachey ile Virginia Woolf’u da etkileyerek kadın yazarlığın evriminde bir dönüm noktası olacaktı. Florence böylece ilk feministlerden biri kabul edilecek, tarihte hemşirelikten ayrı bir yere daha sahip olacaktı. 

    Üsküdar’daki iyilik meleği Florence Nightingale (ortada) ve İngiliz subaylar ile hastane yöneticileri Selimiye Kışlası’na getirilen yaralı bir askeri karşılıyor. C. Barrett, Bakır Klişe Baskı, 1855.  

    Kırım Savaşı ve İstanbul 

    19. yüzyılın ortasında Rusya ile Avrupa ülkeleri ittifakı (İngiltere, Fransa ve sonradan dahil olan Sardunya) arasında, Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki çatışmalar Kırım’da bir savaşa dönüşmüştü. Avrupa halkı bu ilk modern savaşla ilgili gelişmeleri anbean takip edebiliyordu; çünkü telgraf icat edilmişti. Fotoğraf makinesinin ilk kez kullanıldığı bu savaşta, savaş muhabirliği de başlamıştı. 

    1854’ün 20 Eylül tarihli The Times gazetesinde, savaştaki İngiliz sağlık tesislerine dair ağır bir eleştiri yazısı yayımlanması üzerine, İngiltere Savaş Bakanı Sidney Herbert, ahbabı olan Florence Nightingale’e bir mektup yazdı. Bu mektupta Nightingale’e, Kırım Savaşı’na katılan İngiliz birlikleri için Türkiye’deki İngiliz hastanesinde hemşirelik hizmetlerini kurmasını teklif etti. Bu ricayı tereddütsüz kabul eden Nightingale, kendisine eşlik eden 38 kişilik gönüllü hemşire grubu ile 4 Kasım 1854 tarihinde Üsküdar’a ulaştı. Bu bir ilkti: Tarihte ilk defa kadınlar resmî olarak ordu hizmetine alınıyordu. İstanbul’a geldiğinde, Florence Nightingale kendisini büyük bir kaosun içinde bulmuştu. Kışla hastanesi çok kirliydi; ne yeterli besin vardı ne de yatak-yorgan. Her yer fare ve pire kaynıyordu. Hemşireler etrafı temizlemekle işe başladılar. Sonra askerlerin karınları düzenli doyurulmaya, kıyafetleri temizlenmeye başlandı. Tıbbi kayıtlar acınacak haldeydi; doğru düzgün hiç kayıt yoktu. Hastaneler arasında koordinasyon da sağlanamıyordu; her bir hastanenin kendine göre yöntemleri vardı. Ölüm kayıtları bile düzenli değildi; ortada ölümleri kaydedilmemiş yüzlerce ceset vardı. Öncelikle bir kayıt sistemi geliştirildi. Bütün veriler biriktirilecek, organize edilecek ve saklanacaktı. Bu sistem daha sonra sivil ve askerî hastanelerde de kullanıldı. 

    Bir kadın olarak askerî otoriteyle de mücadele etmek zorundaydı ama her şeye rağmen hastane sisteminde bir reform yapmalıydı. Üsküdar’a ilk geldiğinde gördüğü manzara nedeniyle, kolera ve tifüs gibi bulaşıcı hastalıkların niçin bu kadar yaygın olduğuna artık hiç şaşırmıyordu. Yaralı askerlerin hastanede hastalıktan ölme olasılığı, savaş alanındakilerden yedi kat fazlaydı. Bu izah edilmesi çok zor bir çelişkiydi. 

    crimeanwar
    William Simpson’un Nightingale’i hastanenin bir koğuşunu denetlerken gösteren resmi, 1856.

    Gönüllü hemşirelerin gayretiyle kısa bir zaman içinde çok bariz bir temizlik ve düzen sağlanmıştı ama bütün mücadeleye rağmen askerler ölmeye devam ediyordu. Tek bir kış boyunca dört bini geçen ölüm sayısı, görünüşte çok büyük değişiklikler olsa da aslında pek bir şeyin değişmediğini gösteriyordu. 

    1855 ilkbaharında İngiliz hükümeti tarafından görevlendirilen bir sıhhi komisyon Üsküdar’a geldi. Araştırmalarında suya lağım karıştığını farkettiler. Hastanelerin kanalizasyonlarının onarılması, dezenfeksiyonun sağlanması ve havalandırmanın düzeltilmesiyle birlikte, ölüm oranları da nihayet düşmeye başlamıştı. 

    Biriktirdiği verileri hastanedeki ölüm oranını hesaplamakta kullanırken, Nightingale’in yüksek matematik bilgisi de ortaya çıkıyordu. Hesaplar şunu gösteriyordu: Hastane hijyen şartlarının düzeltilmesi, ölüm sayısında bariz bir azalmaya yol açmıştı. Şubat 1855’ten itibaren mortalite oranı %60’dan %42.7’ye, baharla birlikte ise %2.2’ye kadar düşmüştü! Nightingale bu istatistik verileri kullanarak daha sonra “kutup dairesi” ismi verilecek olan grafiklerini oluşturdu. Bu grafikler Kırım Savaşı boyunca mortalitenin zamana göre seyrinin görsel olarak ifade edilmesini sağlayacaktı. 

    6
    Florence Nightingale’in Kırım dönüşü çekilen bir fotoğrafı, 1856.

    ‘Kutup dairesi grafikleri’ 

    Yerkürenin kutup dairelerine benzeyen bu grafiklerde, merkezdeki ortak noktadan ölçülen her bir renkli kama alanı istatistiksel bir oranı temsil ediyordu. Dış kısımdaki mavi alanlar kolera ve tifüs gibi bulaşıcı hastalıklardan ölümleri, merkezdeki kırmızı kamalar savaş yaralanmalarının sebep olduğu ölümleri, aradaki siyah kamalar ise diğer sebeplerden kaynaklanan ölümleri gösteriyordu. 

    Bölgedeki İngiliz hastanelerinde ölümler, 1855 Ocak ayında zirve yapmıştı; 2.761 asker bulaşıcı hastalıktan, 83 asker yaralanmadan, 324 asker de sair sebeplerden olmak üzere toplam 3.168 asker ölmüştü. Ordunun ortalama insan gücü, o ay için 32.393 idi. Bu bilgiyi kullanarak Nightingale, mortalite oranını her 10.000 kişi için 1.174 ve bulaşıcı hastalıktan her 10.000 için 1.023 olarak hesapladı. Bu mortalite oranı aynı şekilde devam etmiş ve birlikler sık sık değiştirilmemiş olsaydı, Kırım’da sadece hastalıklar tüm İngiliz ordusunu yokedebilirdi. Ancak bu sağlıksız koşullar sadece askerî hastanelerle de sınırlı değildi… 

    54cde687-cc44-4e35-8b85-2617db420be3
    Rakamları görselleştiren öncü istatistikçilerden olan Nightingale’in Nisan 1854-Mart 1855 dönemini kapsayan “Doğu’daki Orduda Ölüm Nedenleri Diyagramı” başlıklı grafiği . 

    İngiltere’ye dönüş 

    30 Mart 1856’da imzalanan barış antlaşmasından dört ay sonra, Ağustos 1856’da Florence Nightingale Londra’ya döndüğünde bir kahraman gibi karşılanmıştı. Çünkü Kırım’da, modern zamanların bu ilk savaşında telgraf kullanılmaya başlanmış; cepheden ve cephe gerisinden tüm Avrupa’ya eşzamanlı haber akışı sağlanmıştı. Savaş muhabirliği de –yukarıda belirttiğimiz gibi– ilk defa Kırım’da başlıyordu. Savaş devam ederken İngiliz gazetelerinde Florence Nightingale’in fotoğrafları ve haberleri yayımlanmış; böylelikle büyük bir hayran kitlesi oluşmuştu. 

    8
    Öğrencileriyle birlikte Florence Nightingale, kurucusu olduğu ve adını taşıyan hemşirelik okulunun mezunlarıyla, 1886 (üstte). Vefatından dört yıl önce, Saint Secret’deki evinde, 1906 (altta). 
    10

    Bu kahramanlık hikâyeleri kendisini kişisel olarak hiç cezbetmiyor; tam tersine o gölgede kalmayı tercih ediyordu. Ancak derdini anlatabilmek için de bu popülerliği kullanmaktan çekinmiyordu. İstatistik sonuçlar ışığında, bütün askerî hastanelerde sıhhi yönden bir reformun gerektiğini düşünüyordu. Başbakan Lord Palmerston dışında Kraliçe Victoria ve Prens Albert’ın da hemen dikkatini çekmiş; Kırım dönüşünün haftasında Kraliçe Victoria tarafından huzura çağrılmıştı. İşine olan tutkusu ve hâkimiyeti ile onları etkilemesi ve desteklerini kazanması zor olmadı; Kraliçe’nin mâli desteği ile bir fon oluşturularak Kraliyet Askerî Sıhhiye Komisyonu kurulacak ve kendisi dışında İngiltere’nin en önemli istatistikçisi William Farr ve ordu doktoru Thomas Graham Balfour da bu komisyonda yer alacaktı. 

    11
    90 yaşında hayata veda Florence Nightingale’in vefat haberini duyuran İngiliz gazetelerinin kupürleri.

    Farr, Nightingale’in fikirlerini destekliyordu ve karşılıklı mektuplarla başlayıp 20 yıl sürecek bir dostluk bu şekilde başladı. Florence Nightingale’in Kırım Savaşı’nın ilk yedi ayı boyunca biriktirdiği istatistik veriler William Farr tarafından da ayrıca analiz edildi. Bu kayıtlar daha sonra modern istatistiğin bilimsel bir disiplin olarak kurulmasında, halk sağlığının ve refahının belirlenmesi için istatistiğin kullanılmasında yol gösterici olacaktı. Nightingale, istatistik konusunda uzmanlaşmış olsa da Farr’ın analizleri son derece önemliydi. Birlikte tüm hastane istatistiklerini çıkardılar ve bu işbirliğinin ürünü olan Hastaneler Üzerine Notlar 1859’da yayımlandı. 

    İstatistik ve tıbbın işbirliği 

    Nightingale ve Farr rakamların resmedilmesinde dairesel diyagramları kullanan ilk istatistikçilerdi. İstatistik verilere bakmaya alışkın olmayanlar için grafiklerin ve görsel yöntemlerin kullanılmasını gerekli görüyorlardı. Florence Nightingale’in grafikleri sadece Kırım Savaşı sırasında askerler arasındaki beyhude ölümleri gözler önüne sermekle kalmadı; askerî ve sivil hastanelerdeki sağlık koşullarının düzeltilmesiyle ölümlerin önlenebileceği konusunda yetkilileri ikna etmeyi de başardı. 

    Florence Nightingale yalnızca askerlerle değil sivillerle de ilgileniyordu. 1858’de Londra hastanelerindeki kayıtları inceledi ve kayıt tutma yöntemlerinin revize edilmesi gerektiğini gördü. Hastalıkların sınıflandırılmasında standart sistem yoktu. Hastane istatistiklerini standart hale getirmek için kampanya başlatıldı; böylece karşılaştırmalı çalışmalara imkân olacaktı. Florence Nightingale tüm hastanelerde kullanılacak standart bir kayıt formu geliştirdi; bunu 1860’ta Londra’da düzenlenen Uluslararası İstatistik Kongresi’ne sundu ve bunların sonuçlarını 1862’de Journal of the Statistical Society of London dergisinde yayımladı. 

    Florence Nightingale’in istatistik yeteneği, askerî ve sivil hastanelerde gerçek bir sıhhi reforma neden olmuştu. 1858’de William Farr tarafından aday gösterilen Nightingale, Londra İstatistik Cemiyeti’ne seçilen ilk kadın üye oldu; 1874’te ise Amerikan İstatistik Cemiyeti tarafından kendisine onur üyeliği verildi. 

    Okulu, ödülleri ve nişanları 

    Kırım dönüşünde eklem sorunlarına yol açan kronik bir rahatsızlıktan muzdarip olan ve bu sebeple fiziksel bakımdan aktif bir hayat süremeyen Nightingale, her şeye rağmen ömrünün sonuna kadar çalışmayı sürdürdü ve sağlık standartlarının düzeltilmesine dair pek çok kitap yayımladı. İlk kitabı Hemşirelik Üstüne Notlar’ın 1860’ta yayımlanmasının ardından onu diğerleri takip etti. Yine o yıl kazandığı para ödüllerini bağışladığı bir fon ile Londra’da St. Thomas Hastanesi bünyesinde Nightingale Hemşire Eğitim Okulu’nu açtı ve böylece hemşirelik mesleği saygıdeğer bir kariyere dönüştü. 

    1883’te Kraliçe Victoria tarafından Florence Nightingale’e “Kraliyet Kızıl Haç Ödülü” verildi. 1907’de ise İngiliz liyakat nişanı “Order of Merit” sahibi ilk kadın oldu. 

    13 Ağustos 1910’da, 90 yaşında hayata veda etti. Hiç evlenmemiş, Tanrı’nın öyle istediğine inanmıştı. Oxford Üniversitesi’nde bir istatistik bölümü kurulmasını hayal etmişti ve bu hayali ölümünden bir yıl sonra Londra Üniversitesi’nde gerçekleşmişti. 1915’te Londra Waterloo Meydanı’nda orduya yaptığı katkılardan ötürü, hatırasına Kırım Anıtı dikildi. 

    Tarihin en çarpıcı kadın karakterlerinden biri olduğu şüphe götürmeyen Florence Nightingale, Victoria çağından günümüze hâlâ parlamaya devam eden bir yıldız. Hepimiz onu modern hemşireliğin kurucusu olarak tanıdık. Oysa o elinde feneriyle yalnızca hemşireliğin değil insanlığa dair iyiliğin, merhametin ve fedakarlığın sembolü oldu. 

    Sadece bir hemşire değildi Florence Nightingale; fenerin parlak ışığının arkasındaki bir biliminsanıydı aynı zamanda. 

    5ba82968-d191-490b-b367-b8bcb61c135b
    1855’te Florence Nightingale’in isteği üzerine Türk hükümeti tarafından İngilizlere verilen arazide Kırım Savaşı’nda yaralanıp ölen İngilizler de yatıyor: CWGC Haidarpasha Cemetery.