Etiket: kırım harbi

  • İstanbul’da Çikolatanın İlk Yılları

    İstanbul’da Çikolatanın İlk Yılları


    1853-1856 osmanlı-rusya savaşı istanbul’a kazandırdığı birçok yenilikle anılır. türkiye telgrafı bu savaş sırasında tanımış, müttefik gemilerinin yanaşabilmesi için karaköy limanı’na rıhtım yapılmış, boğazlara 18 fener inşa edilmiş; modern hemşireciliğin kurucusu sayılan florence nightingale yaralı askerlere gönüllü bakmak üzere istanbul’a gelmiş; iskoçların çaldığı gaydanın makamına kendini kaptıran üsküdarlı bir müzikseverin buna uyarladığı güfteyle “kâtibim” türküsü ortaya çıkmıştır. avrupalı askerlerin bol keseden harcamaları ekonomiyi canlandırmış, esnafın yüzü gülmüştür. bolluk, lüks tüketimi beraberinde getirirken çikolatanın geniş kitlelere yayılması da bu sırada olmuştur.

    Çikolatalar - Kreatif Stok

    Kırım Harbi (1853-1856) olarak adlandırılan savaşta Avrupa’nın büyük devletleri Osmanlı ile ittifak etmişti. Savaş başlar başlamaz binlerce Müttefik askeri aileleriyle birlikte İstanbul’a geldi. Fransız aileler Avrupa Yakası’nın, İngilizler ise Üsküdar’ın gözde semtlerine yerleştirildi. Babıâli misafirlerin konforu için büyük gayret göstermiş, bazı mahalle sakinlerini evlerinden çıkararak onları yerleştirmiş, kamu kurumlarının yakınına meyhane açılmasını yasaklayan kararı bile kaldırmıştı. Buna karşılık Müttefik askerler, kadınları bakışlarıyla taciz etmek; zevk için masum sokak köpeklerini zehirlemek, cami avlularındaki ve meydanlardaki güvercinleri vurmak, martılara nişan almak, camilerde namaz kılanlarla ve ezan okuyan müezzinlerle alay etmek, Türk uygarlığının ölüye verdiği değerin göstergesi olan kitabeli ve süslü mezar taşlarını kırıp bunlardan kaldırım yapmak gibi ahlak dışı birçok davranışta bulundu…

    Savaş, Moda ve Çikolata
    Askerlerin yaptıkları halkta kendilerine karşı nefret doğururken kadınların yaşam biçimi şehirde değişim rüzgârı estirdi. Müttefik askerlerin eşleri ve çocukları, Türk halkının asırlardır merak ettiği, ne olduğunu tam olarak bilmeden özendiği Avrupa kültürünün tanıtıcısı oldular. İstanbul, dekolte giysileriyle ve üstelik eşleri yanında olmadığı hâlde çarşılarda serbestçe dolaşıp alışveriş yapan kadınları ilk defa görmekteydi. Özgüvenli kadınlar ilginç kıyafetler giyip tuhaf takılar takıyor, değişik bir müzik dinliyor ve düzenli spor yapıyordu. Erkekler de giysileriyle, yiyip içtikleriyle ve eğlenceleriyle tamamen farklı bir yaşam sergilemekteydi. Osmanlılar, misafirlerin yaşantısını şaşkınlık ve kınama ile karışık bir duygu içinde izlemekle beraber birçokları onlara özenmekten kendini alamadı. Nitekim savaş bitip askerler ve aileleri İstanbul’u terk ettiklerinde, geride Avrupai yaşama öykünen kitleler bırakmışlardı. Batılılar gibi üretmeyen ancak onlar gibi tüketen toplumda moda olgusu hızla yayıldı. Mutfaklar yeni tüketim maddeleriyle tanıştı. O tarihlere kadar şifalı bitki olarak aktarlarda satılan çay, kahvaltıda içilmeye başlandı. Çikolata yaygınlaştı. Daha önce çubuk kullanan kimi tiryakiler artık Avrupalılardan öğrendiği sigaraya yöneldi. Beyoğlu sokaklarında silindir şapka takıp zarif bastonla gezmek, süs köpeği dolaştırmak moda hâline geldi. İçkili-yemekli aile toplantıları başladı. 1861’de tiyatro kuruldu. Batı’nın “okuma evi” formatında kıraathaneler açıldı. Piyano, opera, dans ve bale öğreten kurslar yayıldı…

    Cikolata_2)
    L’Illustration, 14 Ocak 1911.
    Cikolata_3)
    L’Illustration, 25 Ocak 1913.

    Çikolatanın İstanbul Macerası
    Kırım Savaşı öncesinde, İstanbul’da çikolatayı tanıyanlar, burada yaşayan bazı Batılılarla ve yabancı hükümdarların padişaha hediye göndermeleri yoluyla bunu tatmış olan saray çevresiyle sınırlıydı. Çikolatanın İstanbul serüvenine dair ilk bilgileri reklam metinlerinden öğreniyoruz. İngiliz Churchill’in çıkardığı ilk Türkçe özel gazete olan Ceride-i Havadis, 18 Eylül 1849 tarihli sayısında, Françesko Vallaury adlı kişinin Beyoğlu’nda açtığı şekerci dükkânında, hayli düşük fiyatlardan şekerleme ve içecek türleri ile “çukulata” sattığını, büyük ziyafetler için tatlı hazırladığını ve benzersiz dondurmalar imal ettiğini duyurmuştur.1 Ancak Fransuva’nın ünü Beyoğlu dışına pek çıkamamıştı. Gazete 1855’in başında, Hocapaşa’da bir esnafın çikolata satmaya başladığı ilanını yayımladı. Hocapaşa, Tarihî Yarımada’da Türk nüfusun yoğun olduğu bir mahalleydi. Burada çikolata satılması bunun Müslümanlar arasında da alıcı bulduğu anlamına gelmekteydi. Reklam, esnafı tanıtmakla kalmıyor, baştan çıkaran lezzetin besin değeri ve sosyal hayattaki yeri hakkında uzunca bilgi veriyordu: “Çukulata kuvvet verici bir gıdadır. Kolay sindirimi, çekici görünümü ve nefis lezzetiyle büyük bir şöhret yakalamıştır. Ucuz olduğu için geniş kitlelerce kapışılmaktadır. Çukulata yalnızca kahvaltılık değildir; ‘suâre’ denilen gece eğlencelerinde ‘krema’ şeklinde hazırlanıp sunulmakta, tıpkı peynir gibi ekmekle beraber yahut yemeklerden sonra meyve niyetine yenilmektedir. Tıbbi faydasından dolayı bebeklerden hastalara, sıradan insandan krala herkesçe tüketilebilen, sosyete çevresinde çok tutulan bir gıdadır. Hassas bünyeli ve zayıf kimseler için vitamin deposudur.

    […]

    Çukulata artık İstanbul’da. Almak isteyenler Hocapaşa’da Karakolhanenin yanındaki mağazada bulabilirler. Paketler hâlinde üç farklı fiyata satılmaktadır. Küçüğü 30, ortası 40, büyüğü ise 60 kuruştur.”2

    Osmanlı Yazınında Çikolata Algısı
    Öncelikle sözcüğün tam olarak yerleşmediğini, Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar Türkçe literatürün bunu genel olarak “çukulata”, “çukulat”, “şukulat” ve “şukula” şekillerinde kaydettiğini belirtelim. Cerîde-i Havâdis’in sözünü ettiği, krema şeklindeki sıvı çikolataydı. Tablet çikolata ilerleyen tarihlerde vitrinlerdeki yerini alacaktır. Çay gibi çikolata da başlangıçta sağaltıcı bir madde olarak algılanmıştır. Çikolatanın ne olduğunu soran okuyucusuna, Hadika’nın verdiği cevap ilginçtir: “Batı ülkelerinde bolca tüketilen, İstanbul’da yenilmesi ve içilmesi günden güne artan, Amerika’nın ve Hindistan’ın bazı bölgelerinde yetişen kakao adlı ağacın meyvesidir.” Bademe benzeyen meyve dalından koparıldığında acı ve nahoş bir tada sahiptir, eritilince lezzetli bir çeşni kazanır. Gayet besleyici olmakla beraber sindiriminin güçlüğünden ötürü sütle birlikte tüketilmesi gerekir.3 “Çukulat” makalesinin yazarı ise Çin’de çay, Arabistan’da kahve, Paraguay’da mate, Meksika’da kakao ne ise Güney Avrupa’da çukulat odur, diyerek bunu içecek sınıfında değerlendiriyor. Özellikle çocuklar ve yaşlılar ile asabi mizaçlılara önererek bir de tarif veriyor: “Çukulat halis süt ile birkaç defa kaynatıldıktan sonra çini kap içinde sabaha kadar dinlendirilmeli ve sabahleyin sıcak su ile ısıtılarak içilmelidir.”4

    Cikolata_4)
    “Nestle’nin Sütlü Unu: Halis İsviçre sütünü havi olup çocuklara mahsus en âlâ gıdadır. Çocuklarınızı humma-yı tifoidî, iltihâb-ı em‘â ve sair emrazdan vikaye etmek üzere onlara Nestle’nin sütlü ununu veriniz.” Tanin, nr. 1389, 12 Temmuz 1912.
    Cikolata_5)
    Fransız Chocolat-Menier’nin reklamı. Şark, 30 Nisan 1875.

    M. Ziyaeddin, “takviye edici, mide dostu nefis bir yemek” diye tanımladığı çikolatanın düşkünler, müzmin hastalar ve öğrenciler için faydası üzerinde duruyor.5 Doktor Ş. Kamil, kakao, şeker ve Hint bademinden yapılmış “besleyici macun” diye tarif ediyor. Her iki yazar çikolatanın türlerinden ve imalatından uzunca bahsettikten sonra çay ve kahve gibi bunun da sahtesinin üretildiğine dikkat çekerek tüketiciyi uyarıyor. Mideyi yormadan sindirilmesi için kahveyle içilmesini öğütleyen Kamil, çikolatayı kış içeceği olarak görme eğilimindedir. Isınmak için kat kat esvap giyip hamallık etmektense her sabah çikolata ile kahvaltı etmeyi daha akılcı bulmaktadır.6 Doktor Edhem ise kafein işlevi gören teobromin ile yüzde 49 oranında yağ içeren, böylelikle 10 dirhemi 150 kalori veren çikolatanın enerji değerinden söz eder. Türkiye’de çikolata tüketiminin günden güne artışını bu açıdan sevindirici bulur.7
    Tütün ve kahve yasaklarına benzememekle beraber, çikolatanın da bir süre engellendiğine dair örneğe sahibiz. 1906 yılında, İtalya’dan gelen çikolataların ambalajlarındaki timsahlı logoların üzerinde Fransızca prophète (peygamber) yazısı görülünce bunlar gümrükte alıkonulur. Önce kelimenin kazılması düşünülür. Fakat sözlükte prophète’in “falcı” anlamına da geldiği ve firmanın bu anlamda kullandığı öğrenilince çikolatalar serbest bırakılır.8

    İstanbul’da Çikolata Rekabeti
    Reklamlarda, ürünlerin küresel şöhretleri, güvenilirlikleri ve İstanbul’daki adresleri gibi ayırt edici özellikleri öne çıkarılmıştır. Fransız Chocolat-Menier’nin 1875 tarihli reklamında Londra, New York, Porto ve Viyana sergilerinde altın ve gümüş madalyalar kazandığı ve Fransa’da yıllık 6.000 ton tüketildiği belirtilmiştir. Dünyanın en büyük gıda üreticilerinden Henri Nestlé, 1875’ten itibaren süt tozu satışıyla girdiği İstanbul’da beklediğinin üzerinde ilgiyle karşılaşınca şirketinin Orta Doğu şubesini Londra’dan buraya taşımıştır. Ürününü, siyah zemin üzerine beyaz harflerle ve kaligrafi tekniğinde işlenmiş “Sütlü Çukulataların En A‘lâsı Nestlé Çukulatasıdır” sloganıyla tanıtmıştır. Şirketin İstanbul temsilcisi Paul Robeli, Meşrutiyet’in ilanından üç ay sonra, ürünlerinin İstanbul ve diğer şehirlerdeki tanınırlığını öne sürerek Osmanlı sarayının fornisörü (tedarikçisi) ünvanını almıştır.9

    1905 tarihli bir ilan Flavius’u “en birinci çikolata fabrikası” olarak sunmakta; evlatlarının sağlığını düşünenlerin, takviye edici gıda olarak, zararlı kimyasal içermeyen ve bademli, sütlü, fındıklı türleri bulunan bu çikolatadan almalarını önermektedir.10 Cailler’nin tanıtıldığı uzun metinde, ülkemizde çikolatanın yakın zamanlara kadar şeker zannedildiği, oysa bunun yalnız şeker değil damağı okşayan nefis bir tatlı, mükemmel bir mide ilacı, vitamin kaynağı ve bir parçası yarım kilogram süt değerinde protein kazandıran, üstelik mideyi bozmayan bir deva olduğu belirtilmiştir. Batı’da sosyetik ve sağlığına düşkün kadınların aşırı çikolata arzusu bundan ileri gelmekteydi. Ticari değeri yükseldiği için taklitleri piyasaya sürülen Cailler’in İstanbul’da satın alınabileceği güvenilir tek adres Selanik Bonmarşesi’ydi.11

    20. yüzyılda birbirleriyle rekabet eden şirketler, bir yandan da sahtecilikle savaşmaktaydı. Günde 60 ton tüketildiği için taklit edildiğini düşünen Menier, “Taklitlerini reddediniz!” uyarısı yapmaktaydı. İttihat ve Terakki’nin millî ekonomi modeli gereği yerli malı kullanmayı teşvik eden politikası karşısında yabancı girişimciler başka arayışlara girmişlerdir. Yerli süt üreticilerinin karşısında güç kaybeden Nestlé, rakipleriyle baş edebilmek için promosyon kampanyası başlatmış; 12 süt şişesi getirenler arasında yapılacak çekilişi kazananlara altınlı, elmaslı yüzükler, çikolata paketlerindeki bilmeceyi çözenlere 25, 50 ve 100 franklık hediyeler vermeyi vadetmiştir. Ancak gazeteler, Nestlé’nin halkı aldattığını, bulmacayı çözdüğü hâlde hediyesini alamayan yüzlerce kişinin şirket acentesine şikâyette bulunduğunu yazmışlardır.12

    1914 yılının başında yayımlanan “Türk Çikolatası” başlıklı reklam, çocuklarının güçlü ve enerjik olmasını isteyen aileleri, Edirneli meşhur şekerci İzzet Efendi’nin Divanyolu’ndaki dükkânına davet ederek Torino sergisinde altın madalya kazanan halis badem ezmesi ile deva-yı misk almalarını istiyordu. Başlığının aksine içeriğinde çikolatadan bahsedilmeyen reklam, yaklaşan Dünya Savaşı’na hazırlık olarak “gürbüz ve yavuz” Türk çocukları yetiştirmek isteyen İttihatçı yönetimin politikasına uygundu.

    Cikolata_6)
    Sütlü çikolataların en âlâsı “Nestle” çukulatasıdır. Şehbal, 15 Kasım 1910; Tasfir-i Efkâr, 7 Aralık 1913.
    Cikolata_8)
    “En birinci çikolata fabrikası Flavius”, Servet-i Fünun, nr. 730, 20 Nisan 1905.

    Cumhuriyet Kurulurken Çikolata
    İstanbul Ticaret ve Sanayi Odası Mecmuası Eylül 1925 sayısında, çikolata tüketimini anlamamıza yarayan istatistik bilgiler aktarıyor. Buna göre, Mütareke’den sonra İstanbul nüfusunun artışı ve özellikle yabancıların aşırı sarfiyatı tüketimi katlamıştır. Piyasada, tanınmış 30 kadar markanın yanında adi markaların ürünleri dolaşmaktadır. Cumhuriyetin ilanından sonraki gümrük düzenlemelerinin etkisiyle ithalat azalmıştır. Dünya Savaşı’ndan önce ve Mütareke yıllarında piyasaya hâkim olan Fransız çikolataları İtalya, İsviçre ve İngiltere markalarıyla rekabet edemez hâle gelmiştir. Bunun sebebi, bahsedilen ülkelerin ambalajlarının küçük ve dolayısıyla herkesin alabileceği fiyatta olmasıdır. En popüler çikolataların aylık tüketim miktarı 20 bin Türk lirası civarındadır. Bunun 8 bini İngiliz, 6’şar bini İtalyan ve Fransız markalarına aittir. Avrupa mallarının en kalitelilerinin perakende fiyatı 190-250 kuruş arasında değişmekte; adi cinsler ise 140-150 kuruş arasında satılmaktadır. İstanbul’da Avrupa’daki gibi fabrikalar bulunmamakla beraber bazı şekerciler hatırı sayılır miktarda çikolata imal etmektedir. “Bunlar karmakarışık, alaca bulaca ambalajlarla ve gayr-i mevcut bir Hollanda firmasıyla arz edilmekte ve ortalama 110 kuruşa satılmaktadır.” #

    DİPNOTLAR
    1 Ceride-i Havadis, nr. 452, 1 Zilkade 1265 (18 Eylül 1849); Saadet Özen, Çikolatanın Yerli Tarihi, YKY, İstanbul, 2014.
    2 Ceride-i Havadis, nr. 723, 22 Rebîulâhir 1271 (12 Ocak 1855).
    3 Hadika, 18 Mart 1871.
    4 Sıhhat, 25 Mart 1885.
    5 Tercümân-ı Hakikat, 4 Eylül 1892.
    6 Maarif, 5 Mart 1893.
    7 Servet-i Fünûn, 1 Eylül 1904.
    8 BOA, ZB, 595/67, 9 Nisan 1907.
    9 BOA, DH.MKT, 2667/85.
    10 Servet-i Fünun, 29 Haziran 1905.
    11 Sabah, 20 Kasım 1905.
    12 Alemdar, 21 Ağustos 1912.
  • Sultanlar çarlara karşı

    Sultanlar çarlara karşı

    Osmanlı Devleti’nin 600 yıllık tarihinde sürekli mücadele ettiği birçok devlet vardır. İlk kuruluş dönemlerinde Bizans, sonraları Venedik, Avusturya, İran bu devletlerin başında gelir. Ama biri var ki diğerlerine hiç benzemez: Rusya.

    Osmanlı-Rus ilişkileri 17. yüzyıl ortalarına kadar ticaretten öteye geçmezken, bu tarihten sonra Rusya yavaş yavaş bölgede önemli bir figür olarak kendini göstermeye başlamış ve tehlikeli bir düşman olarak belirmişti.

    1678 yılındaki Çehrin Muharebesi’nden itibaren sürekli sertleşen ve yıllar geçtikçe üstünlüğün Rusya’ya doğru geçtiği Osmanlı-Rus savaşları en nihayet her iki devletin/hanedanın son bulduğu 1. Dünya Savaşı’na kadar devam etmiştir. Yaklaşık 250 yıl süren bu muharebelerde Ruslar Osmanlı Devleti’ni en çok sıkıntıya sokan, en fazla ürküten düşman olmuştur. İki devlet 250 yıl içinde tam 11 kez savaşa tutuştu ve bunların çoğunu Rusya kazandı.

    Rusya’nın kadim ve vazgeçilmez hülyası olan Akdeniz’e inme hedefi, Rus Çarı Deli (Büyük) Petro (1672-1725) ile başlar. Osmanlı ordusu ile Rus ordusunu karşı karşıya getiren ilk savaş 1678 yılındaki “Moskof Seferi” ile yaşanmıştı. Ukrayna sınırları içinde bulunan Çehrin Kalesi’nin Ruslardan geri alınmasıyla sonuçlanan savaşta Osmanlı ordusu galip gelmişti. Ancak bu sefer, kuzeyde Rusya’nın tehlikeli bir düşman haline geldiğinin de habercisi olmuştu.

    1696-99 Osmanlı-Rus harbinde Avrupa’da Osmanlı Devleti aleyhine kurulan Kutsal İttifak’a katılan Ruslar, Karadeniz kıyısında bulunan Azak Kalesi’ni zapt ederek Akdeniz’e inme hedefine ulaşma yolunda önemli bir adım attılar.

    Osmanlı Devleti’nin Ruslar karşısında en büyük başarısı 1711 yılında Prut’ta Deli Petro komutasındaki Rus ordusunu kuşatarak barışa mecbur etmesi ve Azak Kalesi’nin geri alınmasıdır. Aslında kuşatılan Rus ordusunun imhası ve Deli Petro’nun esir olarak İstanbul’a götürülmesi şansı yakalanmışken, Osmanlı ordusu komutanı Sadrazam Baltacı Mehmet Paşa’nın askerine güvenememesi altın bir fırsatın elden kaçmasına sebep olmuştur.

    1736-39 Osmanlı-Rus Savaşında Osmanlı ordusu iki cepheli bir savaş verdi. Buna rağmen hem Rus ordusu hem de müttefiki Avusturya ordusu mağlup edildi.

    Sultanlar çarlara karşı
    Kars Kalesi’nin Ruslar tarafından kuşatılması, 1828.

    1768’de Rusların iki devlet arasındaki antlaşma hükümlerine riayet etmemeleri üzerine Rusya’ya harp ilanı gündeme geldi. Osmanlı ordusunun bir savaşa hazır olmamasına rağmen, padişahın çevresindeki bazı devlet memurlarının teşviki ve İstanbul halkının “harp isteriz” diye nümayişlerde bulunması Sultan 3. Mustafa’yı harbe taraftar hale getirdi. O kadar ki ihtiyatlı davranmayı, savaşa hazırlık yapılması gerektiğini tavsiye edenler vatan haini sayıldı. İstanbul’da harp taraftarı olanların hamaset dolu mesnetsiz propagandalarını bizzat yaşamış olan Ahmet Resmi Efendi bu durumu trajikomik bir dille tasvir eder:

    [‘Bu memleket kılıç ile alınmıştır. İslâm padişahının bahtı yüce, ricali pişkin, kılıcı keskindir. Dindar, bahadır, tedbirli ve beş vakti cemaatle kılar, on iki bin güzide asker tedarik ettikten sonra Kızılelma’ya dek gitmeye ne minnet vardır’] diye tumturaklı laflar ile cahilliğini itiraf ve sandalye üzerinde Hamzaname nakleden pehlivanlar gibi boş laflar edip Kızılelma semtini Boğdan’dan gelen ‘alyanak elma’ gibi yenir şey zanneden bönlerin hareketiyle harp açıldı”.

    Maalesef Ahmet Resmi Efendi’nin dediği gibi savaş yüksekten atma ile kazanılamazdı ve Ruslarla girişilen altı yıllık savaş sonucunda Osmanlı Devleti feci bir mağlubiyete uğradı. Mağlubiyetler sadece karada değil denizde de yaşandı. Baltık Denizi’nden çıkarak Akdeniz’e gelen Rus donanması Çeşme’de Osmanlı donanmasını yakarak imha etti. İstanbul üzerine yürüyen Rus donanması neyse ki Çanakkale Boğazı’ndaki Türk savunmasını aşamadı.

    Devleti hazırlıksız savaşa sürükleyen 3. Mustafa peş peşe alınan mağlubiyetlerin tesiri altında felç geçirerek vefat etti. 1774’te imzalanan ve Osmanlı Devleti’nin en ağır antlaşmalarından biri olan Küçük Kaynarca Antlaşmasıyla Kırım Osmanlı Devleti’nden ayrılarak bağımsız oldu. 1783’te de Rusya bir oldubittiyle Kırım’ı ilhak etti.

    Sultanlar çarlara karşı
    1877-88 Osmanlı-Rus Savaşı’nın ilk sıcak çatışmasında Niğbolu, Rus güçlerince işgal ediliyor.

    Kırım’a yerleşen Rusya, burada donanma inşa ederek Karadeniz’i bir Türk gölü olmaktan çıkarmıştı. Kırım’ın Ruslar eline geçmesi Osmanlı Devleti için büyük bir travmaydı. Sultan 1. Abdülhamit’in sadrazama yazdığı bir hatt-ı hümayunda bu durum açıkça görülür. Sultan 1. Abdülhamit gezinti için gittiği Beykoz’daki Yuşa tepesinden Karadeniz’e bakarken hissettiklerini yazıya dökmüştü:

    “Benim Vezirim Yuşa mahalline vardım. Kalelerde sektirme toplar attırdım. Kale muhafızlarına ve topçularına ihsanda bulunuldu. Allah biliyor, Karadeniz tarafına baktıkça kalbim acıdı, dayanamadım ağladım. Kırım’ın küffar elinde kaldığı hatırıma gelince kendimi tutamadım.

    Müntakim ve gayûr olan Allah o kâfir müşrikînin uğursuz elinden kurtararak eskisi gibi Devlet-i Aliyye’nin eline geçmesini yâ Rab sen nasip eyle diye yalvarıp niyazım olmuştur. Tez zamanda Cenâb-ı Kâdir- i Mutlak Hazretleri kuvvet ve kudret ihsan eyleye. Âmîn”

    Sultan 1. Abdülhamit Kırım’ı geri almak ümidiyle 1787’de giriştiği savaşta başarılı olamadı. Osmanlı ordusu peş peşe mağlubiyetler aldı. Rusların Özi Kalesi’ni ele geçirerek asker-sivil 25 bin kişiyi katletmeleri haberini alan 1. Abdülhamit üzüntüden felç geçirdi ve birkaç ay sonra vefat etti. Kırım’ı kurtarmak için açılan sefer 1791’de daha fazla toprak kaybedilerek son buldu.

    Sultanlar çarlara karşı
    İşgalci Rus askerler, Edirne Çarşısı’nda fes deniyor.

    Rusya 1806 yılında harp ilan etmeden Eflak ve Boğdan’ı işgal etti. Bunun üzerine başlayan savaş çeşitli duraklamalarla 1812’ye kadar devam etti Ruslar bazı galibiyetler kazandıysa da Fransa tehdidi üzerine savaşı sürdüremediler ve savaş Bükreş Muahedesiyle sona erdi.

    1828’de Yunan isyanını himaye için Osmanlı Devleti’ne savaş açan Rusya, bu defa Tuna’yı geçerek Edirne’ye kadar geldi ve bu şehri ele geçirdi. Doğuda ise Kafkasya üzerinden ilerleyen Rus ordusu Kars ve Erzurum’u ele geçirdi. Bu savaşta Navarin’de Osmanlı donanması Rus-İngiliz-Fransız müttefik donanması tarafından imha edilmişti.

    Bu savaştan sonra Osmanlı Devleti için artık Rusya’ya harp ilan edip kaybedilen toprakları geri almak ümidi sönüp gitmişti.

    Kaderin cilvesine bakın ki Osmanlı padişahı 2. Mahmud, 1832’de Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın isyanında Mısır ordusu Kütahya’ya kadar gelince Çar Nikola’dan yardım istemek zorunda kalmıştı. Bu talebi derhal kabul eden Çar, 12 bin kişilik bir orduyu İstanbul Boğazı’nda Anadolu yakasına çıkardı.

    Sultanlar çarlara karşı
    1806-1812 Osmanlı-Rus Savaşı’nda, 1807’de yaşanan Limni Deniz Muharebesi.

    Ancak İstanbul’un Rusların eline geçmesinden telaşa düşen İngiltere ve Fransa araya girerek Mısır meselesini yatıştırdı. Rusya ile 1833’te Hünkar İskelesi Muahedesi yapıldı. Bununla Osmanlı Devleti bir bakıma Rusya’nın himayesi altına girmiş oluyordu.

    1853’te “şark meselesi” denilen Osmanlı Devleti’nin geleceğinin tayininde Avrupalı büyük devletler aralarında anlaşamayınca, Rus Çarı 1. Nikola «hasta adam» tanımlaması yaptığı Osmanlı Devleti’nin mirasına konmak için harekete geçti. Ancak İngiltere ve Fransa’nın Rusya’ya karşı Osmanlı Devleti ile birlikte hareket etmeleriyle Kırım Harbi diye bilinen seferde Ruslar mağlup oldu.

    1877’de Rusya Balkanlardaki Slav kardeşlerini (Sırbistan ve Karadağ) himaye etmek adına açtığı savaş Osmanlı Devleti için tam bir felaket oldu. Rumi 1293 senesine denk geldiği için “93 Harbi” diye bilinen savaş sonucunda Ruslar batıda İstanbul önüne kadar gelerek Ayastefanos’ta (Yeşilköy) karargâh kurdukları gibi doğuda Kars ve Ardahan’ı işgal ettiler. Bu iki şehir 1. Dünya savaşı sonuna kadar 40 yıl Rus idaresinde kaldı.

    Osmanlı Devleti ile Rusya arasında son savaş 1. Dünya Savaşı’nda yaşandı. 29 Ekim 1914’te Osmanlı donanmasının Karadeniz’deki Rus limanlarını bombardımanıyla başlayan savaşta, Türk ordusu Sarıkamış’ta tam bir felakete uğradı. 1916’da taarruza geçen Ruslar Trabzon, Erzurum, Muş, Bitlis’i işgal etti.

    1. Dünya Savaşı iki imparatorluğun son savaşı ve sonu oldu. Rusya’da Bolşevik Devrimi ile Rus Çarlığı yıkılarak Sovyetler Birliği kurulurken, Türkiye’de Osmanlı Devleti’nin yerine Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.

    Milli Mücadele sırasında Rusya’da kurulan yeni yönetim Anadolu’daki milli harekete silah yardımı yaparak destek oldu.

    Sultanlar çarlara karşı
    1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı’nda, 1770’deki Sakız Adası açıklarındaki deniz muharebesi.

    Ancak Cumhuriyet döneminde Bilhassa 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki “Soğuk Savaş” döneminde Stalin yönetimindeki Sovyet Rusya, 1945-46 yıllarında Türkiye’yi tehdit etmeye başlamıştı. Türkiye’den 2. Dünya Savaşı sonunda terk ettiği Kars ve Ardahan’ı talep ederek, Boğazlar rejiminde değişiklik ve üs istedi.

    Osmanlı Devleti yıkılmış yerine yeni Türkiye Cumhuriyeti kurulmuş olmasına rağmen, geleneksel hale gelmiş olan “kuzeyden gelen tehdit ve tehlike” algısı yeniden hortlamış, Rus tehlikesi ve korkusu Türkiye’nin NATO şemsiyesi altına sığınmasına zemin hazırlamıştı.

    Demirperde’nin yıkılışına kadar Sovyetler Birliği adıyla komşuluk ettiğimiz Rusya ile 1. Dünya Savaşı’ndan itibaren arada bir gerginlikler yaşansa da sıcak çatışma yaşanmadı.

    Tarihte Osmanlı-Rus Savaşları

    1668-1670

    İlk Moskof Seferi. Osmanlı galibiyeti.

    1696-1699 Savaşı:

    Rusya’nın galibiyeti.

    1710-1711 Seferi:

    Prut’ta Osmanlı galibiyeti.

    1736-1739 Savaşı

    Rusya-Avusturya ittifakı karşısında Osmanlı galibiyeti.

    1768-1774 Savaşı

    Rusların Osmanlı Devleti’ne karşı kesin üstünlük kurduğu savaş.

    1787-1791 Savaşı

    Rusya’nın galibiyeti.

    1806-1812 Savaşı

    Rusya-İngiltere ittifakı galibiyeti.

    1828-1829 Savaşı

    Rusya’nın galibiyeti.

    1853-1855 Kırım Harbi

    Osmanlı-İngiliz-Fransız ittifakı galibiyeti.

    1877-1878 Osmanlı Rus Harbi (93 Harbi)

    Rusya’nın kesin galibiyeti.

    1914-1918

    1. Dünya Savaşı.