Etiket: kentsel dönüşüm

  • Demokrasinin Altyapısı: Belediyeler

    Demokrasinin Altyapısı: Belediyeler


    yerel yönetimler insanın bütün temel haklarına dokunan bir işleve sahiptir. başkanların en insani görevi kenttaşını yalnızlık duygusundan uzak tutmaktır. belediye başkanları seçildikleri kentin geçmişi, bugünü ve geleceğinden sorumludur. bu yanıyla “miras koruyan, miras üreten, miras bırakan” kent liderleridir. akp iktidarı kendisini yerelde de güçlü hissettiği 2010’lu yıllarda yerel yönetimlerin yetkilerini arttırdı. 2019 sonrası pek çok büyükşehir belediyesini kaybedince bu yetkilerin bir bölümünü geri aldı. imar kanunu, gecekondu kanunu ve kıyı kanunu düzenlemeleri bunların başında geliyor.

    Birleşmiş Milletler’in evrensel ölçüler içinde kabul ettiği dört temel insan hakkı var: Yaşama hakkı, barınma hakkı, eğitim-sağlık hakkı ve kültürel haklar. Bu temel hakların tümü yerel yönetimlerin kapsama alanı içine giriyor.

    Ekrem İmamoğlu Adliye Çıkışında Vatandaşlara Seslendi
    İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu Çağlayan Adliyesi’nde ifade verdikten sonra Adliye önünde toplanan kalabalığa seslendi. Konuşma sonrasında CHP’li belediye başkanlarıyla halkı selamladı. 31 Ocak 2025.

    Günümüzde yaşama hakkı deyince sadece hayatta kalmaktan söz edilmiyor. Yaşam kalitesi de hayatta kalmanın unsurlarından biridir. Evin musluğundan sağlıklı suyun akmasına; sel, yangın, deprem ve benzer felaket anında zararı önleme gücünün devreye girmesine kadar yaşamın her aşaması iyi bir altyapıyı gerektiriyor.

    Barınma hakkı da hayatta kalmanın ve yaşam kalitesinin başlıca unsurlarındandır. Türkiye iç göçlerle ve kültürel değişimle birlikte yaşam standartlarının sürekli dalgalandığı bir ülke. Geleneksel aile yapısının yerini çekirdek aile ya da bireysel yaşamın alması konut gereksiniminin özelliklerini değiştiriyor. Gelir dağılımdaki uçurum, bu yelpazenin daha da genişlemesine neden oluyor. Örneğin çok seçenekli bir site inşasında 60-70 metrekareden 150 metrekareye kadar değişen konut tiplerinin yanına toplum arasında “süper lüks” diye tanımlanan çok daha geniş ve konforlu yapılar da eklendiğinde ilk satılanlar en lüksler olabiliyor.

    Sağlık, eğitim, kültürel haklar, temel gereksinimlerin hemen ardından tercihte birbiriyle yarışan haklar olarak sıralanıyor.

    Yerel yönetimlerin varlık nedeni bu hakların yurttaşın öncelik sıralamasını da gözeterek yerine getirmesidir.

    Dijital Çağda Değişim
    Ben radyo çocuğuyum. 1960 yılında Toroslar’ın eteğinde bir köyde doğdum. Dünyaya açılan başlıca penceremiz radyoydu. Sabahları “Yurttan Sesler Korosu”, cumaları “Halk Hikâyeleri”, perşembe akşamları ise “Radyo Tiyatrosu” hâlâ belleğimdedir. Lise, üniversite yıllarımda televizyon öne geçti. Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi’ndeki derslerimizden biri “Daktilografi” idi. Zira henüz bilgisayar kültürü başlamamıştı. On parmakla daktilo yazmak ders konusuydu. Gazeteciliğin beşinci yılında faks, onuncu yılında bilgisayar basın sektörüne ve toplumsal yaşama girdi.

    1990’ların başında bir karikatür anımsıyorum. Televizyonun başında bir genç. Bedeni küçücük kalmış, başı normalin neredeyse iki katı, beli kambur, bilgisayar ekranına odaklanmış, öylece bakıyor. O yıllarda yakın geleceğe ilişkin öngörü şuydu: Bilgisayar toplumsal yaşama o kadar etkili girecek ki insanlar tamamen onunla yaşamaya başlayacak, dünyaya gözlerini kapatacak. Çevreyle ilgilenmeyecekler, gezmeler, toplumsal buluşmalar azalacak. Belki pek çok restoran, çay bahçesi, piknik alanı benzeri yerler kapanacak. Bu öngörünün birinci kısmı gerçekleşti. Bilgisayardan öte dijital yaşam her şeye damgasını vurdu ancak ikinci kısmı gerçekleşmedi. Yani insanların sosyalleşme, gezme-görme, dışarıda buluşma duygusu azalmadı. Aksine arttı. İlhan Selçuk’un yeri geldikçe kullanmayı sevdiği bir söz vardı: “İnsan gökyüzünde yıldızları görünce, oraya gitmek ister.” Bugün de insan cebindeki telefonda, dizindeki bilgisayarda şehrinin, ülkesinin, dünyanın bir yerini görünce oraya gitmek istiyor. Örneğin bir televizyon dizisinin çekildiği mekân kısa sürede ünleniyor; sosyal medyada oraya gidenlerin mekânı paylaşımı arttırıyor, devamında daha çok insan görmek istiyor.

    İşte bu bireyselleşmeden sosyalleşmeye giden süreçte belediyelere yeni sorumluluklar, yeni hizmet alanları açılıyor. 2024 yılı sonbaharında bir Anadolu kentine belediyenin çağrısıyla konferansa gittiğimde, belediye başkanıyla konuşurken konu yurttaşın en çok ne istediğine geldi. Elbette altyapıya ilişkin istemler öne çıkmıştı ama birinci sırada, o dönem popüler bir parçayla ünlenen sanatçı yer almıştı. Kent sakinleri, özellikle gençler, “Başkan bize o sanatçıyı getir.” demişlerdi.


    “belediyeler bir yandan dijital yaşama ayak uydururken bir yandan da insanların temel gereksinimlerini dikkate almak durumundadır. bugün yapay zekânın da katkısıyla pek çok hizmet insan unsurunu azaltarak verilebilir ama sevgiyi vermek yine insanla olacaktır.”

    Demokrasinin_Altyapisi_2) Mustafa Balbay (sağda) ortaokul
    Mustafa Balbay’ın (sağda) ortaokul yılları.
    KAYNAK: MUSTAFA BALBAY ARŞİVİ

    Desmond Morris’in Sevmek Dokunmaktır kitabından esinlenerek vurgulamak gerekirse, insan sevdiği her şeye dokunmak ister. Bunu sosyal yaşama, yerel yönetime uyarlarsak, bir belediye başkanının kentin insanlarına dokunabilmesinin yolu, onların istediği şeylere ulaşmasını sağlamaktan geçer. Teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin insanın en temel gereksinimi olan sevmek ve sevilmek devam edecektir.

    Belediyeler bir yandan dijital yaşama ayak uydururken bir yandan da insanların sözünü ettiğimiz temel gereksinimlerini dikkate almak durumundadır. Bugün yapay zekânın da katkısıyla pek çok hizmet insan unsurunu azaltarak verilebilir ama sevgiyi vermek yine insanla olacaktır.

    Umutsuzluk Yalnızlıktan Doğar
    Yalnızlık, Allah’a mahsustur, diye bir atasözümüz vardır. Bunun toplumsal mücadelelerdeki karşılığını da şöyle özetleyebiliriz: Umutsuzluk yalnızlıktan doğar.

    Süleyman Demirel, İslamköy Beldesinde
    Süleyman Demirel, Isparta İslamköy’de, 1985.
    KAYNAK: DEPO PHOTOS

    Günümüzde belediye başkanlarının kentteki her bireyin yanı başında olma gibi bir işlevi de öne çıktı. Bu, belediye başkanının bizzat yurttaşlarla iç içe olmasından ziyade bir hizmetiyle, bir katkısıyla onlara varlığını hissettirmesi demektir. Örneğin İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyükşehir belediyeleri başta olmak üzere yerel yönetimlerin bir ailenin yeni doğan çocuğuna yaptığı süt, mama yardımı… Kent lokantaları… Düzenli pazaryerleri… Kreşler… Taziye çadırı… Sosyal yardımlar… Yurttaşın yalnızlık, çaresizlik duygularını atmasını sağlayan, ilk bakışta basit gibi görünen önemli dokunuşlardır.

    Günümüzde insanların en büyük gereksinimlerinden biri de şüphesiz ki önemsenmektir. Bir yurttaşın, konuşmacı olduğum bir konferans sonrasında o kentin belediye başkanıyla ilgili sözü şu olmuştu: “Bir şey istedim, yapmadı. Nasıl olmayacağını anlattı ama beni önemsedi, telefonuma çıktı ya, bu bile yeter!”


    “günümüzde belediye başkanlarının kentteki her bireyin yanı başında olma gibi bir işlevi de öne çıktı. bu, belediye başkanının bizzat yurttaşlarla iç içe olmasından ziyade bir hizmetiyle, bir katkısıyla onlara varlığını hissettirmesi demektir.”

    Miras Üreten… Miras Koruyan…
    Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’le sohbetlerimizde sık kullandığı sözlerden biri şuydu: “Vatandaş günlük yaşar. O günkü gereksinimi neyse onun karşılanıp karşılanmadığına bakar…”

    Siyasal söylemde son derece doğru bir yaklaşım ancak kentin emanet edildiği belediye başkanları aynı zamanda bir milat yaratmaya çalışır. Bu anlamda belediye başkanı miras üreten, miras koruyan, miras bırakan bir kimliğe sahiptir.

    Kent Lokantaları’nın Üçüncüsü Sultanbeyli’de Açıldı
    İBB’nin düşük gelirli vatandaşların, öğrencilerin yemek ihtiyacını karşılamak için açtığı Kent Lokantası, pek çok başka şehirde de karşılık buldu. İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu bir Kent Lokantası açılışında halka yemek dağıtırken.
    KAYNAK: DEPO PHOTOS
    Demokrasinin_Altyapisi_Asfalt Çalışması
    İstanbul’da bir asfalt çalışması, 1990’lı yıllar.

    Kentlerin birikimlerini korumak, yeni kimlikler eklemek bir belediye başkanını en kalıcı hâle getiren değerlerin başındadır. Bu noktada anonim hâle gelmiş bir anlatımı paylaşmak isterim. Fransız, Alman, Türk üç mimara ayrı ayrı şu soru sorulmuş: “Bir felakette şehrin dörtte biri tamamen yıkıldı, dörtte biri çok ağır hasar aldı, dörtte biri az hasarlı, dörtte biri sağlam… Ne yaparsın?”

    Yanıtlar şöyle olmuş:

    Fransız mimar: “Tamamen yıkılan, ağır hasar alan yerleri tasfiye eder, arşiv kayıtlarından eski hâlini çıkarır, aynısını yeniden inşa ederim. Az hasarlıları güçlendiririm.”

    Alman mimar: “Tamamen yıkılan alanı yeniden planlarım. Ağır hasar alan bölümü yıkar, aynısını yeniden inşa ederim. Kalan bölümü sağlamlaştırırım.”

    Türk mimar: “Kenti dümdüz eder yeniden yaparım!”

    İşini bilim ışığında yapan mimarlara elbet saygımız büyük. Türkiye’de her kademedeki yöneticide baskın düşünce “damga vurmak” oluyor. Bu bakış beraberinde öncekini yok sayıp yeniden yapmayı getiriyor. Oysa kentin tarihten gelen kimliğini korumak büyük bir zenginlik. Gerek ülkemizde gerekse dünyanın başlıca kentlerinde en çok “eski kent” bölümünün turist çekmesi, o kentte yaşayanların bile ilgisini çekmesi bu gerçeğin fotoğrafıdır.

    Yeri gelmişken vurgulamak gerekirse, ayda ortalama bir kez İstanbul’a gelişlerimde iki şey dikkatimi çekiyor: Sahillerdeki buluşma, yürüme yerlerinin artması, büyümesi ve tarihî binaların restore edilerek günlük yaşama katılması.

    Bu örneklerin daha da artmasını dilerim.

    Akordeona Dönen Yasalar
    Aziz Nesin’lik bir yaklaşımla vurgulamak gerekirse Türkiye’de en çabuk değişen şey yasalar. Meclis’in yasa yapma hızı neredeyse radara yakalanacak süratte!

    Yukarıda Fransız, Alman, Türk mimar örneklerini aktardım. Yine üç ülkeden bir istatistik paylaşayım. İkinci Dünya Savaşı’nın bittiği 1945 yılından sonra Fransa İmar Yasası 3 kez, Almanya İmar Yasası 2 kez değişti. Türkiye’de ise sadece 2014 yılından 2024’e kadar 164 kez değişti!

    Bu değişikliklere ayak uydurmak bir yana onları takip etmek bile güç. Aynı şekilde yerel yönetimler yasasının da akordeona döndüğünü söylemek mümkün. 1984 yılında Turgut Özal’ın başbakanlığı döneminde yapılan köklü değişiklikle büyükşehir, ilçe, belde belediyeleri ayrımı yaşamımıza girdi. O yıldan sonra belediyelerin sınırlarından yetkilerine kadar pek çok küçük değişiklik yapıldı. AKP iktidara geldikten sonra 2004 yılında çok köklü bir değişiklik yaptı, 2012’de de yerel yönetimlerde o günlerdeki gücünü dikkate alarak bir büyük değişiklik daha yaptı. Buna göre büyükşehir belediye başkanlarının yetkisi artacak, köyler ilçelere bağlı mahalle olacak, yüzlerce küçük belediye kapatılacaktı.

    2019’dan itibaren AKP’nin bakışı değişti çünkü öncekilere ek olarak İstanbul, Ankara, Adana, Mersin gibi büyükşehirlerde CHP’li adaylar kazanmıştı. AKP bu kez belediyelerin gücünü azaltmak, kontrol etmek üzerine adımlar atmaya başladı.

    TURGUT ÖZAL  BASIN TOPLANTISINDA
    Turgut Özal’ın başbakanlığı döneminde yerel yönetimlerle ilgili köklü değişiklikler yapıldı.
    KAYNAK: DEPO PHOTOS

    2020 başından itibaren kamuoyunda “torba yasa” diye bilinen birbirine benzemez bütün değişikliklerin aynı pakette yer aldığı düzenlemelerle belediyelerin özellikle imar konusundaki yetkileri daraltıldı. Bunlar Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na devredildi.

    Erdoğan  Kasımpaşa İplikçi Suriri Parkını Açtı
    Recep Tayyip Erdoğan İBB başkanıyken bir açılışta.
    KAYNAK: DEPO PHOTOS

    Birkaç örnek vermek gerekirse… 775 sayılı Gecekondu Yasası’nda gecekondular ve imara aykırı yapılarla ilgili yetki, sözünü ettiğimiz bakanlığa devredildi. Bu nedenle pek çok belediye gecekondulardaki kentsel dönüşüm adımlarını atmakta zorlandı çünkü bakanlık izin vermede aceleci davranmadı.

    3621 sayılı Kıyı Kanunu’ndaki değişiklikle kıyılarda yapılaşma ve iskele inşası yasaklandı. Daha önce belediyeler bu konuda tasarruf sahibiydi. Kıyılarda sadece bakanlığa millet bahçesi yapma yetkisi verildi. Bir millet bahçesinin içinde nelerin olması ya da olmaması gerektiği belirsiz olduğu için bu ucu açık bir yapılaşma izni anlamına da geliyordu.

    İmar Kanunu’nda yapılan değişiklikle kaçak yapıların saptanması ve yıkım kararı verilmesi yetkisi bakanlığın oldu, yıkma görevi ise belediyelere verildi. Bir başka deyimle işin külfet kısmı belediyede kaldı. Aynı yasadaki değişiklikle birkaç bağımsız parselle ilgili plan değişikliği anlamına gelen “mevzi plan” yetkisi de yerel yönetimlerden alındı, bakanlığa verildi.

    Böylesi yasal kısıtlamaların yanı sıra kimi büyük olaylar sırasında yerel yönetimlerin yetkisini kısıtlama girişimini de bunlara eklemek gerekir. Örneğin 2020’deki Covid-19 salgını sürecinde başta İstanbul, Ankara Büyükşehir Belediyeleri olmak üzere yerel yönetimlerin sorumluluk alması fiilen engellenmek istendi.

    Yaşarken Yaşatmak…
    Babam kamyon şoförüydü. Çocukluğumda, yük sarıp gittiği yerleri anlatışı beni çok etkilerdi. İlk gezme duygum böyle gelişti. Yaz tatillerinde babamla Anadolu illerine gitmek büyük keyifti. Gazeteciliğe başlayınca buna dünyayı görmek de eklendi. 80 ülke 500 kadar şehir gördüm.

    Kent uygarlığının hemen hissedildiği pek çok şehirde parkların içinde tren seferlerinin olması, yani kent doğasına böylesine büyük yer ayrılması karşısında, “Benim ülkemde de olsa!” demiştim. Budapeşte ve Pekin’de belediye başkanlarının sadece şehrin resmini yapan ressamlar grubu oluşturması da ayrıca hoşuma gitmişti. “Keşke benim ülkemde de olsa!” demiştim.

    Son örnek Almanya’nın Köln şehrinden… 2000’lerin başıydı… Uğur Mumcu’yu ve öldürülen aydınlarımızı anma etkinlikleri çerçevesinde Köln’e çağrılmıştım. Toplantı sonrası benim gezme duygumu bilen kişi, aracıyla Köln’ü dolaşmayı önerdi. Bir sokağa sapacaktı ki, “Hay Allah, nasıl da unuttum. Bu sokak bir süre trafiğe kapalı.” dedi. Nedenini şöyle anlattı:
    “Bu sokakta kent tarihini araştıran önemli bir yazar oturuyor. Yazar son kitabını tamamlamış, düzeltmeler yapıyormuş. Belediye bir karar aldı, kitabı baskıya hazır hâle getirene dek, sokak trafiğe kapatıldı.”

    O an gözümün önüne Uğur Mumcu’nun, Ahmet Taner Kışlalı’nın öldürüldüğü sokaklar geldi. Almanya’da yazarlar üretirken sokağı trafiğe kapatılıyordu, bizde ancak öldürülünce sokakları trafiğe kapatılıyordu.

    Pek çok belediye başkanımız, katledilen aydınları yaşatıyor. Onların unutulmaması başlıca tesellimiz ancak en büyük dileğimiz şu: Yazarları, aydınları, sanatçıları yaşarken yaşatmak!

    O günlere… #

  • İstanbul’un 1766 Depremi

    İstanbul’un 1766 Depremi


    6 şubat kahramanmaraş depremlerinin üzerinden tam iki yıl geçti. olası bir istanbul depremini konuşuyoruz. geçmişe dönüp vakanüvis şanizade’nin 1808-1821 olaylarını anlattığı eserine bakıyoruz. eserinde paris, roma, viyana ve londra’nın geniş ve düzgün caddelerinden, satranç veya dama tahtasını andıran ızgara planlarından, altı dükkân üstü ev tasarımlı kâgir binalarından, site tarzı mahallelerinden, halk bahçelerinden, meydanlarından ve yürüyüş yollarından örnekler veriyor. avrupa’daki şehir planlarının ve altyapı projelerinin acilen istanbul’a uyarlanması için çağrı yapıyordu ancak bu çağrı hâlâ karşılık bulmuş değil.

    Deprem_3) Büyük İstanbul Depremi (Küçük Kıyamet), 1509-BR-scale-2_00x
    Büyük İstanbul Depremi’ni (Küçük Kıyamet, 1509) anlatan bir gravür.

    1999’da meydana gelen Marmara ve Düzce depremleri, İstanbul için beklenen büyük depremi tartışmaya açtı. Zaman içinde unutulan bu gerçeği, 6 Şubat 2023’teki Maraş depremleri bir kez daha hatırlattı. İstanbul’un da üzerinde yer aldığı en tehlikeli fayın ortalama 250 yılda bir kırılma riski bulunduğunu savunan bilim insanları, tezlerini 1509 ve 1766 tarihli depremlere dayandırıyor. İki afetin arasında 257 yıl bulunuyor. İstanbul’da büyük yıkıma ve yüzlerce kişinin ölümüne yol açan 1894 depremi bile 1509 ve 1766’dakilerin yanında hafif kalıyor. 250 yıl hesabına göre 1766 sonrası fay kırılması, içinde yaşadığımız tarihleri işaret ediyor. Uzmanlar, 1999’daki depremleri doğuran iki fay kırılmasının Marmara Denizi’nin altındaki kabuğa stres transfer etmesiyle, burada 1766’dan beri biriken stresin daha tehlikeli hâle geldiğini ve dolayısıyla İstanbul’un büyük risk altında bulunduğunu düşünüyor.

    İki Kıtayı Sallayan Afet
    Tarih 22 Mayıs 1766. Müslümanlar Kurban Bayramı’nı idrak etmektedir. Bayramın üçüncü gününe uyanan İstanbul, güneşin doğuşundan yaklaşık yarım saat sonra şiddetli biçimde sarsılır. Payitahtın altını üstüne getirerek bayramın tadını kaçıran depremin tahribatına dair bilgileri, afete tanıklık eden üç önemli tarihçinin yazdıklarından öğreniyoruz. Şemdânizâde Süleyman, etki alanının genişliği, şiddeti ve ağır hasarı bakımından bu depremi 1509’dakine benzetirken, vakanüvis Çeşmizâde, yaşı seksene yaklaşanların daha önce bu büyüklükte bir felaket görmediğini ileri sürmüştür. Vakanüvis Vasıf ise depremden önce yer altından uğultulu sesler geldiğini, sarsıntının iki dakika sürdüğünü, 4.000-5.000 kişinin öldüğünü ve artçıların aylarca devam ettiğini yazmıştır. Tek teselli, depremin birkaç saat önce insanlar uykudayken ya da sabah namazı için camide toplandıkları sırada olmamasıydı.

    DEPREM~1
    Depremin Fatih Camii’ne verdiği hasarı gösteren bir gravür.
    Pieter Coecke van Aelst, 1529.
    Deprem_2) 6- 10 Temmuz 1894 depreminde Matbaa-i Osmaniye ve bahçesindeki binalar (İBB, Atatürk Kitaplığı)
    1894 depreminde Matbaa-i Osmaniye ve bahçesindeki binalar.
    KAYNAK: İBB, ATATÜRK KİTAPLIĞI

    “şemdânizâde süleyman, etki alanının genişliği, şiddeti ve ağır hasarı bakımından bu depremi 1509’dakine benzetirken, vakanüvis çeşmizâde, yaşı seksene yaklaşanların daha önce bu büyüklükte bir felaket görmediğini ileri sürmüştür.”

    Deprem_4) Hücum Kapısı, İstanbul Surları, 1766 Depremi, gravür, W. H. Bartlett, 19. yüzyıl
    Hücum Kapısı, İstanbul Surları, 1766 Depremi. Gravür, W. H. Bartlett.

    Viyana’dan Erzurum’a, Kırım’dan Ege Adaları’na kadar geniş bir coğrafyada hissedilen deprem Bursa, İzmit, Tekirdağ, Edirne ve Gelibolu’da yıkıma yol açar ancak en ağır faturayı İstanbul’a çıkarır. Galata ve Beyoğlu’nun kenar mahalleleriyle Üsküdar’da ve Boğaziçi’nin köylerinde hasar düşük seyrederken, Suriçi mahalleleri harabeye döner. Ahşap-kâgir, resmî-sivil pek çok yapı yere kapanır. Yedikule’nin kulelerinden birkaçı devrilir. Surların Yedikule-Eğrikapı bölümü tamamen parçalanır. Şehrin kapılarından üçü; Edirnekapı, Bahçekapı ve Odunkapı göçer. Fatih Sultan Mehmed’in kendi adına inşa ettirdiği cami de çöker. Külliyenin medresesi, imareti ve akıl hastanesi yıkılır; medresenin yüzden fazla talebesi enkaz altında can verir. Çorlulu Ali Paşa, Davutpaşa, Edirnekapı, Eyüp Sultan, Küçük Ayasofya ve Rüstem Paşa külliyeleri yer yer içine girilmeyecek derecede etkilenir. Camilerdeki hasarlar genellikle kubbe çatlaması ve minare uçmasından ibarettir. Ayasofya, Süleymaniye, Şehzade, Valide ve inşası henüz biten Nuruosmaniye ve Laleli camileri afeti az hasarla savuştururken Sultanahmet Camii’ndeki hasar tek minaresinin devrilmesiyle sınırlı kalır. Kiliseler camilere göre daha şanslıdır. Pamukciyan’a göre bunun sebebi, kiliselerin ahşaptan inşa edilmesiydi.
    Topkapı Sarayı ile o tarihte sarayın bahçesinde bulunan Darphane de ağır hasarlı yapılar arasındaydı. Osmanlı tahtında oturan III. Mustafa, haremdeki çatlaklardan dolayı bir süre sarayın bahçesine kurulan çadırda kalır. Beşiktaş Sarayı ile şimdiki İstanbul Üniversitesi’nin yerinde bulunan Eski Saray; Tophane ve Baruthane gibi üretim tesisleri hasara uğramıştır. Gün içinde binlerce insanın girip çıktığı Kapalıçarşı, Örücüler Çarşısı ve Esir Pazarı gibi alışveriş merkezleri; Hırkacılar, Şekerciler, Çukacılar ve Kalpakçılar pasajları yıkıldığı hâlde, bayram ve sabahın erken saatleri olması büyük can kayıplarının önüne geçmiştir. Ama hanlarda kalan yolcular ve bekârlar o kadar talihli değildi, özellikle Vezir Hanı çok müşterisine mezar olmuştu. Yabancı diplomatların konakladığı Elçi Hanı da zarar görmüştü.

    Deprem_5) Temmuz 1894 depreminde Büyükçarşı’da yıkılan bir bölüm (İBB, Atatürk Kitaplığı)
    1894 depreminde Büyükçarşı’da da yıkım yaşandı.

    Barınaksız ve Gıdasız Yaşam Mücadelesi
    Erhan Afyoncu ve Zekai Mete, resmî kayıtlardan derledikleri bilgilerle depremin toplumsal hayatta doğurduğu sorunları ortaya koymuşlardır. İçme suyu şebekesi parçalandığı ve çeşmeler enkaz altında kaldığı için depremzedeler susuzluk çekiyor, değirmenlerin ve fırınların yerle bir olmasından dolayı ekmek üretilemiyordu. Temel yiyecek maddelerine erişme imkânı ise neredeyse kalmamıştı. Yolların yarılması veya enkazla dolması, köprülerin uçması yüzünden mal ve ürün sevkiyatı durmuştu. Vakıf binaları yıkıldığı ve bunlara gelir getiren işletmeler hasar gördüğü için sosyal hizmetler aksamış; günlük yemek ihtiyacını imaretlerden karşılayan yoksul, hasta ve düşkünler çaresizliğe sürüklenmişti. Yokluk ve kıtlık sokak hayvanlarını da vurmuştu. Hayvan leşleri ve foseptikler salgın hastalık mikrobu üretmekteydi.

    Deprem_6) Sultan III. Mustafa’nın, Kayseri, Gelibolu, Silivri ve Görice’den inşaat malzemesi ve usta gönderilmesini isteyen emri.
    Sultan III. Mustafa’nın Kayseri, Gelibolu, Silivri ve Görice’den inşaat malzemesi ve usta gönderilmesini isteyen emri.

    İmar ve Tamir Programı
    Devletin bir yandan enkaz kaldırmaya, diğer yandan evsizlere yiyecek ve içecek sağlayarak hayatı normalleştirmeye çalıştığı bir sırada, 13 Haziran günü cuma namazı vaktinde meydana gelen artçı sarsıntı herkesi sokağa döker. O anda Sultanahmet Camii’nde bulunan III. Mustafa kendini dışarı atar. Saray halkının çadır hayatı bir süre daha uzar.

    Padişah yapı malzemesinin yanında iş gücü ihtiyacını karşılamak için ülkenin dört yanına fermanlar yollar. Marmara Adası’na çeşitli türlerde kereste sipariş edilir. Eski Saray ve Topkapı Sarayı’nın onarımı ile Fatih Camii’nin yeniden inşasında kullanılacak taşlar Karamürsel’den getirtilir. İstanbul’daki kireç fırınları yetersiz kaldığı için Silivri, Tekirdağ ve Gelibolu yöneticilerine emirler yazılarak kayıklarla bolca kireç sevk etmeleri istenir. Ayrıca Darıca’daki atıl fırının faaliyete geçirilmesine karar verilir ancak yörede kireç üretiminden anlayan kimse kalmadığı için padişah Selanik yöneticilerine ferman yollayarak, bulabildikleri kadar kireç ustasını kara veya deniz yoluyla acilen İstanbul’a ulaştırmalarını ister. Şile, Yalova, Gelibolu, Midilli, Gemlik, İznik, Belgrad ve Görice’den hatta Kayseri ve Halep gibi uzak diyarlardan taş ustası, duvarcı, dülger, marangoz tedarik edilir. Padişah bizzat Göriceli meşhur duvarcı ustası Panayot’un 200 adamıyla beraber İstanbul’a gelmesini ister.

    Malzemeler ve ustalar geldikçe inşaat faaliyetleri artar. Padişah, ekmek sorununu çözmek için fırınların tamir ve inşasına öncelik verilmesini, buna gücü yetmeyen esnafın fırınını taliplilere satmasını ister. İstanbullular eylülün sonlarından itibaren evlerine dönmeye başlasa da sarsıntılar gece-gündüz demeden yaklaşık dokuz ay devam ettiği için nüfusun çoğunluğu artçıların sonu kesilinceye kadar çadır ve çergelerde sabahlamayı sürdürür.

    İrili ufaklı inşaatlarla şantiye kente dönen İstanbul’da hummalı çalışmanın sürdüğü 5 Ağustos günü meydana gelen şiddetli artçı yeni hasarlar oluşturur, inşaat ve onarım faaliyetlerini aksatır. Bazı planlarda zorunlu olarak değişikliğe gidilir. Kamusal binaların inşası, önemlerine ve büyüklüklerine göre zamana yayılır. Kapalıçarşı öncelikle tamir edilen yapılardandır. Fatih Külliyesi’nin inşası 1771’de tamamlanır. Şehrin yeniden imarında iki aktör öne çıkar; biri canla başla çalışan Hassa Başmimarı Mehmed Tahir Ağa, diğeri ise özverili ve kararlı tutumuyla 22.000 keselik muazzam bir bütçeyi afetin yarasını sarmaya tahsis eden Sultan III. Mustafa’dır.

    1766 depreminin artçılarının sayısı bilinmiyor; dahası, irili ufaklı sarsıntıların artçı mı yoksa bundan bağımsız depremler mi olduğu kestirilemiyor. Mayıs 1766’daki ana şoktan itibaren 1767’nin sonuna kadar İstanbul’u etkileyen en az 22 deprem sayan N.N. Ambraseys ve C.F. Finkel, bunların yarısının 1767 yılında vuku bulduğunu belirtiyorlar. 1776 Mayıs’ındaki bir deprem ise sekiz yıl önceki afette zarar görüp tamir edilen kamu binalarını bir kez daha yıktığı için dramatik bir etki yapmıştır.

    Kentsel Planlama İçin Fırsatlar Değerlendirilemedi
    Doğal ve sosyal afetler dünyanın başka yerlerini de vurmaktaydı. Örneğin 1666’daki Londra Yangını dört gün sürerek şehrin neredeyse tamamını yakmış ve nüfusun yüzde doksanını evsiz bırakmıştır. Ancak afetten ders çıkaran İngilizlerin modern yangın sigortacılığını başlatması kazanç sayılıyor. Lizbon’da 1755 yılında meydana gelen ve birçok yönüyle İstanbul’un 1766 afetine benzetilen depremin fırsata dönüştürülmesinin öyküsü de çarpıcıdır. Modern Lizbon’un kuruluşu bu afete dayandırılıyor. Portekiz yönetimi, 250 bin nüfuslu şehrin belli yerlerinde taş taş üstünde bırakmayan bu felaketi şehir planlaması açısından milat kabul etmiş; geleneksel konut politikalarını ve mimari tarzları değiştirerek Lizbon’u yeni baştan inşa etmiştir.

    Deprem Bölgesi Hatay ve İlçelerinden Genel Görünüm
    6 Şubat 2023 Kahramanmaraş merkezli depremler, büyük can ve mal kaybına yol açtı.
    Deprem_7) İstanbul’da yeterince usta bulunmadığından Kayseri ve Görice’den neccar, hamamcı ve duvarcı ustası gönderilmesi hakkında III. Mustafa’nın emri
    İstanbul’da yeterince usta bulunmadığından Kayseri ve Görice’den marangoz, hamamcı ve duvarcı ustası gönderilmesi hakkında III. Mustafa’nın emri.

    İstanbul’un “Küçük Kıyamet” diye anılan 1509 depreminin ardından, ahali, öldürücülüğü daha düşük olan ahşap malzemeye teşvik edilmiştir. Bu yönlendirmeyle ahşap bir metropole dönüşen İstanbul bu defa yangın kâbusuna maruz kalmıştır. Şehri küle çeviren 1633, 1660, 1755, 1782, 1826 ve 1865 tarihlerindeki büyük yangınlardan sonra ahşap malzemeyi yasaklayan ve kâgir inşaatı zorunlu kılan fermanlar çıkarıldıysa da taş malzemenin tedarikindeki güçlük, halkın maddi durumunun yetersizliği ve diğer etkenler nedeniyle kararlılık sürdürülememiştir. Şanizade Ataullah, Mustafa Reşit Paşa, Namık Kemal gibi aydınların ahşap ve bitişik nizam yapılaşmaya karşı başlattıkları fikri mücadeleler gazete ve dergi sayfalarında kalmıştır. Yasa dışı ve gelişigüzel yapılaşmaya karşı gösterilen müsamaha ve çıkarılan aflar yüzünden planlı bir şehir kurulamadığı gibi çarpık kentleşme âdeta geleneksellik kazanmıştır.

    Bugün Türkiye kamuoyu, 2023 felaketinin tıpkı Lizbon’daki gibi milat kabul edilerek, bölge kentlerinin depreme dayanıklı ve sağlıklı yaşama elverişli biçimde inşası ümidini taşımaktadır. İstanbul’un beklenen depreminin olmaması elbette en büyük dileğimizdir fakat daha realist olanı, dayanıklı yapılar inşasıyla depremin tehlike olmaktan çıkarılmasıdır. Kaybedilen canların geri getirilmesi imkânsız ise de gelecek kuşakları bu acılardan uzakta, sağlıklı ve huzurlu kentlerde yaşatmak için bu dönüşüm zorunluluk olsa gerek. #

    KAYNAKÇA
    Kuzucu, Kemalettin, “İstanbul’un 2000 Yıllık Deprem Tarihi”, İstanbul’un Deprem Gerçeği, İBB Yayınları, İstanbul, 2021, s. 11-73.
    Mazlum, Deniz, 1766 İstanbul Depremi: Belgeler Işığında Yapı Onarımları, İstanbul, 2011.
    Afyoncu, Erhan ve Mete, Zekai, “1766 İstanbul Depremi ve Toplum Yaşantısına Tesirleri”, Tarih Boyunca Anadolu’da Doğal Afetler ve Deprem Semineri, İstanbul, 2001, s. 85-92.
    Ambraseys, N.N. ve Finkel, C.F., The Seismicity of Turkey and Adjacent Areas A Historical Review, 1500-1800, İstanbul, 1995
  • Sana dün bir drone’dan baktım aziz İstanbul!..

    Sana dün bir drone’dan baktım aziz İstanbul!..

    İstanbul’un 1453’te Sultan 2. Mehmed tarafından fethedilmesinin ardından yaşadığı hızlı değişim, Petrus Gyllius’un (1490-1555) “Hiçbir Türk doğduğu kenti hatırlamaz” sözünü hatırlatır. Drone görüntüleriyle, kentin 15. yüzyıl ortasından bugüne geçirdiği dönüşümün kilit noktaları.

    Olağanüstü konumu ile geniş bir coğrafya­nın merkezi İstanbul, Bizans’ın başkenti olmanın ötesinde, Bizans kimliğini şekil­lendiren ve Akdeniz havzasının tarihine, kültürüne yön veren bir merkezdi. Asırlar boyunca büyük orduların saldırısına uğrayan ve defalarca kuşatmaya maruz kalan kara surları, dünyanın en önemli savaş alanlarından biridir.

    Bugün pervasızca kullandığı­mız bu alanda, özellikle 5. yüzyıl­dan sonra çok kanlı çarpışmalar yaşandı. İstanbul’un Vikingler, Bulgarlar, Slavlar, Ruslar, İranlı­lar, Araplar, Latinler, Selçuklular, Haçlılar ve Osmanlılar tarafın­dan defalarca kuşatılması, dünya tarihinin önemli olayları olarak hâlâ değişik şekillerde hatırlanır. Kent için verilen bazı savaşların sonunda birçok “kahraman ve düşman mitosu” gelişmiş, bunlar kent ve dünya tarihine kaydedil­mişti. Tüm bunlar olurken İstan­bul hem doğudan hem batıdan gelen saldırılardan, savaşlardan yorgun düşmüş ve sonunda çok geniş bir coğrafyanın siyasi ve kültürel başkenti olma özelliği­ni yitirip surlarının çevresine çekilen -adı hâlâ Roma İmpara­torluğu olsa da- küçük bir devlete dönüşmüştü.

    1453’te Osmanlılar, bu uzun sürecin sonunu ve günümüze kadar ulaşan yeni devrin başlangıcını hazırlayan kuşatmayı başarıyla sonuçlandırınca, İstanbul yeniden güçlü bir devletin başkenti hâline geldi. Osmanlılar kentteki Akdeniz kültürünün güçlü köklerine, Asya’nın içlerine kadar uzanan yeni kültür kökleri ekledi. Şehir bundan sonra hızla hem batı Türklerinin hem çevre halkların kültürel merkezi hâline gelecek, hepsinin tarihinde silinmez izler bırakacaktı.

    Ancak başlangıçta fetih beklenen büyük heyecanı yaratmamıştı. Fetihnameler yollanan İslâm ülkeleri kendi dünyalarına çekilmişti; büyük tepkiler vermediler. Batı dünyası tereddütteydi. Yıllarca kendilerinden yardım isteyen kente önce “yanlış” mezhebini değiştirmesi ve Roma’nın üstünlüğünü tanımasını tavsiye etmişlerdi. Vadettikleri yardımı, bir türlü göndermediler. Venedikliler, Cenovalılar surlarda Bizans halkına yardım etse de Konstantinopolis’e sığınan bir Osmanlı şehzadesi ve adamları da surlardaydı. Diğer tarafta, Osmanlı ordusundaki Macar topçuları, Sırp lağımcıları da unutmamak gerek.

    Kuşatma ve fetih ile ilgili çok karışık noktalar vardır. Fethe doğrudan şahitlik eden kaynaklar çok azdır. Kaynakların çoğu daha sonraki dönemlerde yazılmıştır. Yunanca, Latince, Arapça, Farsça, Türkçe metinlerin bir kısmı garip hikayeler ve menkıbelerle doludur.

    resim_2024-08-25_175704279

    Dönüşen İstanbul

    Kentin yaşadığı değişim ve dönüşümler Anadolu’dan Balkanlar’a, Kafkasya’dan Ortadoğu’ya ve Kuzey Afrika’ya kadar uzanan bölgelerden kaynaklanmıştır ve bu coğrafyaları da etkiler. İstanbul artık hem Doğu’nun hem Batı’nın başkentidir. Diller, dinler, her çeşit inanç grubu için bir merkeze dönüşür. Hiç şüphesiz Fatih, onun değişimindeki en önemli karakterlerden biridir. Hükümdar kentten beslendiği gibi kent de onun zengin dünyasından beslenir.

    16. yüzyıl inanılmaz bir değişim dönemidir. Kentin her köşesinden yeni anıtlar yükselir. Akdeniz coğrafyasının her yerinden özellikle eski kentlerden gelen renkli mermerler, yapı malzemeleri bu yeni binaları süslemeye başlar.

    17.yüzyılda muhteşem anıtlar inşa edilmeye devam eder. İstanbul 18. yüzyılda Kuzey Hindistan’dan Batı Avrupa’ya kadar birçok kültür bölgesi ile ilişki içinde, masal yapıları ile dolar. Muhteşem meydan çeşmelerinden sebillere, kütüphanelerden kuş evlerine ve dev anıtlara kadar sayısız yapı çok ince bir işçilikle bezenir.

    En büyük ve köklü değişimlerin yaşandığı dönem ise 19. yüzyıl olur. Başkent, Batı Avrupa’nın hızla gelişen ve değişen dünyasından etkilenir. Bu yüzyılın ortalarına doğru, başta ordu olmak üzere birçok devlet kurumunda köklü yenilikler yapılır. Kentte Avrupa başkentlerindeki gibi saraylar, devlet daireleri, Bakanlıklar, okullar, hastaneler, istasyonlar, oteller, hanlar inşa edilir. Değişim kentin fiziki görünümünü de etkiler; eski görkemli kostümlerin yerine yenileri giydirilir.

    20. yüzyılda ise dönüşüm hızlanarak devam eder. 1950’lerden itibaren Osmanlı başkentinin anıtsal ahşap mimarisi yavaş yavaş yokolmaya başlar. Nihayet içinde bulunduğumuz yüzyıla da, günümüze kadar süren bir “değişim rüzgârı”yla gireriz. Öyle ki kent, artık 20 yıl önceki kent bile değildir.

    İstanbul, Petrus Gyllius’un (1490-1555) “Hiçbir Türk doğduğu kenti hatırlamaz” tespitini haklı çıkarırcasına çok hızlı değişti, değişmeye devam ediyor. Fethin topografyası üzerinde yaşıyor olmamıza rağmen, fetih izlerini takip etmek giderek zorlaşıyor. Bu dosyamızda, hem son kuşatmanın kimi hâlâ canlı anılarını hatırlatmaya hem de fetihten günümüze kadar kentin yaşadığı önemli mimari değişimlere ışık tutmaya çalıştık.

    resim_2024-08-25_175511730
    1493’te Hartmann Schedel tarafindan kaleme alınan Nürnberg Kroniği’nden Bizans döneminde Konstantinopolis panoraması.