Etiket: kenan evren

  • En karanlık anda bile mücadeleyi sürdürenler

    Geçmişimizde bir 1. Meşrutiyet var, 1876’da başlayan… Ertesi yıl ilk parlamentomuzu açmışız. Bugün kaç ülke sayabiliriz 1876’da Anayasası, 1877’de Meclis-i Mebusan’ı olan? Bu memleketin insanı bu değerlere o kadar tutulmuşdur ki 1. Dünya Savaşı sonrasındaki bitkinliğine, fakirliğine karşın hakimiyet-i milliye ilkesini hayata geçirebilmiştir.

    Hatırlanacağı üzere bir ara “Türkiye, Malezya mı oluyor?” ya da “Tür­kiye, Malezya olur mu?” tarzında sorular ortalığı sarmıştı. Biz tarihçiler bu sorulara gülmüş ve “Türkiye ne zaman Malezya’ya benzemişti ki bundan sonra da benzesin?” sorusuyla yanıt vermiştik. Bu yanıt, Türkiye’nin kendine özgü bir birikimi olduğu anlamına geliyordu.

    Şöyle bir bakalım tarihimize. Devletin bir yanda Yunan isyan­cılarıyla, diğer yanda da Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’yla bile başa çıkamaz hâlde olduğu, eski başkenti Edirne’nin Rus ordusu tarafından işgal edildiği, bütün bunlara ek olarak da maliyesinin iflasın eşiğinde olduğu bir sırada 2. Mahmut adında devrimci bir sultanımız oldu. Arkasından da Tanzimat adını verdiğimiz reformlar süreci başladı.

    Geçmişimizde bir 1. Meş­rutiyet var, 1876’da başlayan… Ertesi yıl da ilk parlamentomuzu açmışız. Bugün kaç ülke sayabi­liriz 1876’da Anayasası, 1877’de Meclis-i Mebusan’ı olan? Bu memleketin insanı bu değerleri o kadar benimsemiş, onlara o kadar tutulmuş ki 1. Dünya Savaşı sonrasındaki bitkinliğine, fakirliğine ve kendisini çepe­çevre saran sayısız olumsuzluğa karşın Sultan Vahdettin’e karşı ayaklanmış, hakimiyet-i milliye­den vazgeçmek istemediği için. Mustafa Kemal Paşa’nın önder­liğinde gene açmış parlamento­sunu Anadolu’nun ortasında ve cumhuriyeti kurmuş. Bir müddet sonra da “46 ruhu”nu yaratmış ve 1950’de Beyaz İhtilâl’i gerçekleş­tirmiş.

    resim_2024-08-24_011146033
    Bayraklar ve Atatürk fotoğraflarının altında bir Cumhuriyet Bayramı hatırası…

    Ülkemiz bugün de büyük bir buhran içinde. Ekonomimiz kö­tüleşmiş, uçan kuşa borçlanmış vaziyetteyiz. Adalet dizgesi öyle bir çökmüş ki, Anayasa’mızdaki “hukuk devleti” ilkesi şaka gibi duruyor ve sürekli ihlâl ediliyor. Bu durumun 28 Mayıs’tan sonra da sürme olasılığı var.

    Ancak muhalefet hareketi, 28 Mayıs’ta alacağı sonuç ne olursa olsun, saygı uyandıran bir canlılık ve yaratıcılık sergiledi. Bu harekete katılanlar neredeyse tabularını törpüler hâle geldiler. Türküyle Kürdüyle, Sünnisiyle Alevisiyle, milliyetçisi ve sos­yalistiyle bir demokrasi arayışı ortaya çıktı. Bugün birçokları belki itiraf etmeyeceklerdir ama, bu arayışın güleryüzlü yoğun­luğu, kendilerini muhalefet cephesinde konuşlandıranları bile şaşırttı.

    Dolayısıyla artık demokra­sinin de ülkeye özgü birikimin önemli bir bileşeni olduğunu ve günlük yaşamımızda şahit oldu­ğumuz olumsuzluklar ne olursa ve ne kadar sert olursa olsun, Türkiye’nin doğru yolda olduğu­nu söyleyebiliriz.

    KADINLARIN SEÇME VE SEÇİLME HAKKI MÜCADELESİ – 1934

    Küçümsendiler, karalandılar ama eşit yurttaşlığı elde ettiler

    Türkiye’de kadınlar birçok Batılı ülkeden önce eşit vatandaşlık haklarına ulaştı. Bu büyük başarının arkasında Osmanlı döneminde başlayan, cumhuriyetle ivme kazanan ve kadınların seçme-seçilme haklarını elde ettiği anda sona erdirilerek 1980’lere kadar unutturulan Türk süfrajetlerinin mücadelesi vardı.

    Belediye seçimlerinde seçme hakkını 1930’da kazanan Türk kadınları, milletvekili seçimlerinde seçme ve seçilme hakkını da 5 Aralık 1934’te elde etti. 8 Şubat 1935’de ilk defa mec­lis seçimlerine katılan kadınlar, 18 sandalye elde etti.

    Türkiye’de kadınlar, eşit va­tandaşlık haklarına birçok Batılı ülkeden (örneğin Fransa’dan) önce ulaşmıştı; ancak bunun arkasında Osmanlı döneminde başlayan, cumhuriyetle ivme ka­zanan ve kadınların seçme-se­çilme haklarını elde ettiği anda sona erdirilerek unutturulan bir mücadele vardı. Nezihe Muhittin, Ulviye Mevlan, Mükerrem Belkıs gibi Türk süfrajetleri, 1923’te kuruluşuna izin verilmeyen Kadınlar Halk Fırkası ve ardın­dan Türk Kadınlar Birliği, kadını, entelektüel erkek sohbetlerinin sembolik nesnesi olmanın öte­sinde siyasi aktör olarak ortaya çıkarmayı başarmıştı.

    Henüz ne cumhuriyet ne de Cumhuriyet Halk Fırkası varken, Nezihe Muhiddin başkanlığında kurulan Kadınlar Halk Fırka­sı’nın programına göre kadın­ların siyasi hakların yanında eğitim, iş hayatına katılma, savaş durumunda askerlik yapma gibi talepleri de vardı. Ancak hükümetten uzun süre ses çıkmamış­tı. 8 ay sonra Dahiliye Vekale­ti’nin fırkanın kurulmasına izin vermediğini bildirmesi ise soğuk duş etkisi yaratmıştı. Bir görüşe göre, kadınlar seçim hakkına sahip olmadığına göre parti de kuramazlardı. Bunun üzerine 7 Şubat 1924’te Kadınlar Birliği kuruldu. Yunus Nadi’nin başını çektiği gazeteciler, o sıralarda Nezihe Muhiddin’i ve Kadınlar Birliği’ni eleştiriyor, “Kadınlar Meclis’e girip manto modasını tartışacaklar” diye alay ediyor­lardı.

    resim_2024-08-24_011252893
    11 Nisan 1930’da Sultanahmet Meydanı’nda kadınların seçme ve seçilme hakkını kutladığı mitingden… (DEPOPHOTOS)

    Nezihe Muhiddin 1927’de birlikten ihraç edildi, birlik de 1930’da “artık kadının bütün haklarını elde ettiği” gerekçesiy­le kendi kendini feshetti. Nezihe Muhiddin, unutulmuş ve hayalkırıklığına uğramış bir öncü olarak 1958’de bir akıl hastane­sinde öldü.

    1935 seçimlerinde “müfrit” (aşırı) olmayan 18 kadın nihayet TBMM’ye girmişti ama bağımsız kadın hareketi de yarım asır sürecek bir uykuya dalmıştı. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Meclis’te kadın oranı %5’i bile bulmamıştı. 1935’te %4.5 olan kadın milletvekili oranı, sonraki seçimlerde azalış göstermiş, 2007’ye kadar bu oran aşılamamıştı.

    14 Haziran 1993’te hükümeti kurmakla görevlendirilen Tansu Çiller, Türkiye’nin ilk kadın başbakanı olarak tarihe geçse de, “cinsiyete duyarlı” politikalar izlememesi dolayısıyla kadın ha­reketi tarafından “kaçırılmış bir fırsat” olarak değerlendirilmişti.

    Yeni dönemde Meclis’te 121 kadın milletvekili olacak. Hedef­lenen yüzde 50’ye yaklaşılamasa da %20’nin biraz üzerindeki bu oran, cumhuriyet tarihi boyunca kadınların Meclis’te elde ettiği en yüksek temsil düzeyi.  

    1950 SEÇİMLERİ

    Seçmenler sandığa koştu tek parti iktidarı tarih oldu

    14 Mayıs 1950’de yapılan seçimlerde 27 yıllık tek parti iktidarı sona ermiş, Demokrat Parti %89.3’lük katılım rekoru kırılan seçimleri kazanmıştı. En önemlisi de seçmenlerin oylarıyla iktidarı değiştirmesi ve bunun mümkün olduğunu kanıtlamasıydı. Türkiye tarihinde yeni bir sayfa açılıyordu.

    Türkiye’de 1908’den beri sürmekte olan parlamento için seçim yapma geleneği, ilk defa 1946 seçimlerinde halk iradesi öğesini de içermişti. Zira 2. Meşrutiyet ve Millî Mücadele dönemlerinde çok partili seçim­ler yapılmakla birlikte, genel oy hakkına geçilmemiş; bu hakkın kanunlaştığı 3 Nisan 1923’den sonra ise Demokrat Parti’nin ku­rulduğu 1946’ya kadar çok partili seçim yapılmamıştı.

    Tarihe “şaibeli” diye geçen, oy sayımında usulsüzlüklerin yaşandığı 21 Temmuz 1946 seçimlerini CHP kazandı ama Demokrat Parti Meclis’e girdi ve etkin bir muhalefet oluşturdu.

    Türkiye’nin ikinci çok partili genel seçimleri 14 Mayıs 1950’de yapılacaktı. Seçimlerin bu defa şaibeli olmayacağının ilk gös­tergesi 16 Şubat 1950’de kabul edilen yeni seçim yasası ve bu yasayla kurulan Yüksek Seçim Kurulu (YSK) oldu. 1946’daki şa­ibe iddialarına zemin hazırlayan açık oy-gizli sayım yerine gizli oy-açık sayım kuralı uygulana­cak, yüksek yargıçlardan oluşan YSK da yargı denetimini sağla­yacaktı.

    CHP, Demokrat Parti ve 1948’de Demokrat Parti’den ayrılanların kurduğu, Osman Bölükbaşı liderliğindeki Millet Partisi’nin katıldığı 1950 seçim­leri gergin bir bayram havası içinde geçti. Vatandaşlar ilk defa sandıklara akın etmişler, %89.3’lük bir katılım rekoru kır­mışlardı. Sandıklar kapandıktan sonra sayım işlemlerini kontrol etmişlerdi.

    Seçimlerin sonunda %55.2 oy oranıyla birinci olan De­mokrat Parti 416 milletvekili çıkarıp Meclis’teki sandalyelerin %85.4’ünü almıştı. CHP %39.6 oy oranına karşılık 69 sandalyeyle yetinirken, Millet Partisi %4.6’yla bir milletvekilliği kazanmıştı.

    27 yıllık tek parti iktidarı sona ermiş, Türkiye tarihinde yeni bir sayfa açılmıştı. Kutlamalar, yeni iktidarın kurulması boyunca, yani 3 hafta kadar sürmüştü.

    Adnan Menderes başbakanlı­ğındaki 10 yıllık Demokrat Parti iktidarı, demokrasiye inananlar açısından tam bir hayalkırıklığı oldu. Ancak bütün bu olumsuz­luklar, 1950’deki iktidar değişik­liğinin Türkiye siyasi kültürüne bir şey katmadığı anlamına gel­memeli. Belki siyaset sahnesinin ön saflarında olanlar için fazla bir şey değişmemiş; millî irade, kültür ve değerleri başkaları tanımlar, bu tanımlara uyma­yanları da başkaları cezalandırır olmuştu. Ancak sahnenin arka saflarında olan ve 4-5 yılda bir yoklananlar için durum artık eskisi gibi olmayacaktı. Seçmen, oyuyla ilk kez iktidar değiştirmiş ve bunun mümkün olduğunu kanıtlamıştı.

    resim_2024-08-24_011313255
    Seçimlerin ertesi günü zafer sarhoşu Demokrat Partili vatandaşlar. O gün başlayan kutlamalar tam 3 hafta sürecekti. (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)

    1973 SEÇİMLERİ

    Halka dönük politika CHP’yi zafere taşıdı

    1973 seçimlerinde Ecevit’in liderliğindeki CHP’nin %33.3 oy oranıyla seçimi kazanması büyük bir sürpriz olarak değerlendirilmişti. 1977’de de devam ettirilen başarının arkasında CHP’yi “elitlerin partisi” olmaktan çıkaran Ecevit’in sosyal demokrat çizgisi ve siyasete doğrudan katılmayı isteyen halk kitlelerinin yeni bir demokrasi arayışı yatıyordu.

    CHP’nin 1966’da benimsediği “ortanın Solu” düşüncesi partide çatlak yaratmıştı. Genel Sekreter Bülent Ecevit sosyal de­mokrat politikaları savunurken, karşı çıkan pek çok vekil partiden ayrılmıştı. 1972’de Ecevit’in genel başkan seçilmesinden sonra, 34 yıldır CHP’nin lideri olan İsmet İnönü de partiden istifa etmişti.

    14 Ekim 1973 seçimlerine bir yıldan az kala İnönü’nün ayrılma­sı kamuoyunda CHP’nin tarihî bir hezimet yaşayacağına yoruluyor­du. CHP’nin %33.3 oy oranıyla se­çimi kazanması büyük bir sürpriz olarak değerlendirilmişti.

    Başarının mimarı hiç şüphesiz CHP’yi “elitlerin partisi” olmaktan çıkaran Ecevit’ti. Sosyal demok­rat çizgi, gitgide politize olan ve sadece seçimlerde oy vermeyi değil siyasete doğrudan katıl­mayı isteyen halk kitlelerinin arzusunun, yeni bir demokrasi arayışının sonucuydu ve başarılı olmuştu. Yeni CHP’nin özellikle kent yoksullarına yönelik poli­tikaları da meyvesini verecek, parti 1973 yerel seçimlerinden zaferle çıkıp büyük belediyeleri 1980 darbesine kadar elinde tut­mayı başaracaktı. CHP’nin 1977 seçimlerini %41.4’le oy rekoru kırarak kazanmasının sebebi de bu politikalardı.

    resim_2024-08-24_011322156
    1973 seçimleri öncesi Ecevit’in yurt gezileri ülke çapında irili ufaklı neredeyse tüm meydanları dolduruyordu.

    1983 SEÇİMLERİ

    Darbecilerin desteği sandıkta ters tepti

    1980 darbesinin üç yıl ardından yapılan ilk seçimlerde yeni kurulan 15 partiden yalnızca 3’üne izin çıkmıştı. Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in seçime iki gün kala açıkça MDP’ye destek vermesi ters teperken, halk o dönemde çok ihtiyaç duyulan uzlaşma havasını yaratmaya çalışan Turgut Özal’ın partisini tercih etmişti.

    Kenan Evren liderliğindeki cuntanın 12 Eylül 1980’de yaptığı darbenin ardından tüm siyasi partiler kapatılmıştı. Üç yıl sonra sözde demokrasiye dö­nülecek ve seçimler yapılacaktı ama yeni kurulan 15 partiden yalnızca üçüne seçimlere katıl­ma izni çıkmıştı: Emekli Orge­neral Turgut Sunalp’ın Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP), genel başkanlığını Turgut Özal’ın yap­tığı merkez sağdaki Anavatan Partisi (ANAP) ve merkez solda konumlanan Halkçı Parti (HP).

    Seçimlerin, darbecilerin des­teklediği MDP ile ANAP arasında geçmesi bekleniyordu. Ancak değişim vadetmesi, o dönemde çok ihtiyaç duyulan uzlaşma havasını yaratmaya çalışması Özal’ı kısa sürede bir adım öne geçirmişti.

    Seçimlere iki gün kala Cumhurbaşkanı Kenan Evren halka seslenerek Özal’ı suçladı ve “İcraatımızı devam ettirecek bir yönetimi işbaşına getire­ceğinize inanıyorum” sözle­riyle MDP’ye açık destek verdi. Ancak bu konuşma sandıkta ters tepecek ve ANAP kimsenin beklemediği bir zafere ulaşıp % 45.1’lik oy oranıyla seçimi kazanacaktı. Özal’ın partisi 212 milletvekilliği alırken, seçimleri üçüncü tamamlayan MDP ise %23.3 oyla 71 milletvekili çıka­rabilmişti.

    resim_2024-08-24_011332203
    Kenan Evren, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer ile Diyarbakır’da bir mitingde… (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)

    SÜREKLİ AYDINLIK İÇİN BİR DAKİKA KARANLIK EYLEMLERİ – 1997

    Susurluk kazası sonrası sivillerin temizlik çağrısı

    Susurluk Kazası yıllardır Türkiye’de olan biten pek çok karanlık hadiseyi açıklayan devlet-siyaset-mafya ilişkilerini gözler önüne serdi. Bu hukuk dışı ilişkiler ağının aydınlatılması talebi, “Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” eylemleri ile kitleselleşecek, Türkiye’nin en geniş kapsamlı sivil protestolarından birine dönüşecekti.

    3 Kasım 1996’deki Susurluk Kazası’nın ardından Türkiye bambaşka bir gündeme uyan­mıştı. O gün Balıkesir’in Susurluk ilçesinde bir kamyona arkadan çarpan Mercedes’i süren polis okulu müdürü Hüseyin Kocadağ, üzerinde sahte kimlik bulunan kontrgerilla mensubu Abdullah Çatlı ve sevgilisi Gonca Us aynı araç içinde öldü. İktidar partisi DYP’nin milletvekili Sedat Bucak ise yaralı kurtuldu. Bucak aynı zamanda aracın sahibiydi. Kaza­nın ardından otomobilin baga­jından çok sayıda silah çıktı. Bazı silah ve mermiler Özel Harekat Daire Başkanlığı envanterine kayıtlıydı. İsrail’den alınan bu silahların “kaybolduğu” söyleni­yordu.

    Bu hukuk dışı ilişkiler ağı, Türkiye’nin en geniş kapsamlı sivil protestolarından biri olan “Sürekli Aydınlık için Bir Dakika Karanlık” eylemlerine de kapı açmıştı. Kazanın ardından küçük bir grup, olayın aydınlatılması için toplumu harekete geçirecek bir yol bulmak üzere toplandı. Daha sonra “Aydınlık için Yurttaş Girişimi” olarak anılacak grubun içinde yer alan Avukat Mebuse Tekay, o günleri şöyle anlatı­yordu: “Bütün Türkiye Susurluk konuşuyor, ama herkes ‘Ben tek başıma ne yapabilirim ki?’ diye düşünüyordu. Sanki biri bir şey yapsa hepimiz katılacaktık. Birkaç arkadaş sessiz kalma­maya karar verdik. Öyle bir şey yapmalıydık ki isteyen herkes buna katılabilmeli, ama yaygın bir katılım olmasa da biz kendi tepkimizi gösterebilmeliydik.” Sonunda Avukat Ergin Cinmen, parlak bir fikir buldu: Her akşam saat 21.00’de evlerin ışıkları söndürülecekti. Toplumun her kesimine hitap edebilmek için eylemi hiçbir siyasi partiyle iliş­kilendirmeme kararı verildi.

    resim_2024-08-24_011338521
    Susurluk Kazası’nın ardından başlayan “Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” eylemleri, sokağa da taşmıştı.
    resim_2024-08-24_011344793

    1 Şubat 1997 gecesi başlayan eylem giderek kitleselleşti. Halk, eylemi kendi yaratıcılığını kul­lanarak çeşitlendirmeye başladı: Işıklar yakılıp söndürülüyor, balkonlara çıkılarak düdükler, tencerelerle ses çıkartılıyordu. Eylem sokağa da dökülmüştü, yurttaşlar mumlarıyla protesto­lar düzenlemeye başlamıştı.

    Kaza sonrası oluşturulan kamuoyu baskısının sonucunda İçişleri Bakanı Mehmet Ağar is­tifa etti. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığı olay hakkında dava açarken TBMM’de de araştırma komisyonu kuruldu. Tepkilerin büyük bir bölümü Susurluk’a yönelirken, önemli bir kısmı da Refah-Yol hükümetini hedef almaya başlamıştı. Bu noktada televizyon kanallarında “askerî lojmanlardan eyleme destek veriliyor” haberleriyle birlikte eylemlere polis müda­haleleri de başladı. Kazadan dört ay sonra 28 Şubat sürecini başlatan ve “postmodern darbe” diye nitelendirilen Millî Güven­lik Kurulu toplantısı yapıldı. 18 Haziran’da Refah-Yol hükümeti düşmüş, Başbakan Necmettin Erbakan istifa etmişti. ANAP lideri Mesut Yılmaz’ın başbakan olduğu ANASOL-D hükümetinin vaatlerinden biri ise Susurluk’un aydınlatılmasıydı.

    1 MART TEZKERESİ / 2003

    Türkiye savaşa hayır dedi tezkere Meclis’ten geçemedi

    2000’lerin başında, Türkiye en zorlu ekonomik, diplomatik ve siyasi krizlerinden birinden geçerken, kimse Irak’ı işgal etmeye hazırlanan ABD’nin taleplerinin reddedilebileceğini düşünmüyordu. 1 Mart Tezkeresi’nin Meclis’ten geçmemesi için toplanan her kesimden savaş karşıtı, aksini ispat edecekti.

    Kasım 2002’de AK Parti iktidara geldiğinde, hem Türkiye hem de dünya çok çal­kantılı bir dönemden geçiyordu. Türkiye, 2001 sonunda topladığı tüm vergilerle borç faizlerini bile ödeyememişti. Dış politikada yalnızlaşmış; Ecevit döneminde başlatılan AB uyum süreci ise as­kerî ve sivil bürokrasi tarafından ciddi bir dirençle karşılanmıştı.

    Dünyada ise 11 Eylül saldırıla­rının artçı sarsıntıları sürüyordu. Ekim 2002’de ABD Kongresi, Irak’a askerî operasyon düzen­lenmesine izin vermişti. 2002 başında dönemin başbakanı Ece­vit, Washington’a davet edilmiş, Türkiye’nin ciddi şekilde ihtiyaç duyduğu ekonomik yardımlar teklif edilmişti. Henüz genel se­çimler yapılmadan Recep Tayyip Erdoğan da “geleceğin başbakanı” sıfatıyla Beyaz Saray’da ağırlan­mıştı. Kısacası, ABD’nin Türki­ye’ye, Türkiye’nin de “Maaş bile ödeyemeyecek duruma düşeriz” diyen Erdoğan’ın söylediği gibi ABD’ye ihtiyacı büyüktü.

    Ancak pazarlıklar çekişmeli geçiyor, uzayan süreçte zaman kazanan savaş karşıtı cephe güçleniyordu. “Türkiye Irak’a girmezse parçalanır” diyen köşe yazarlarına, zarar edeceklerini açıklayan iş insanlarına rağ­men on binlerce insan, Türki­ye’nin her yerinde protestolara katılıyordu. Türkiye kamuoyu %90’lara varan bir çoğunlukla bu savaşa karşıydı. Oya Baydar, o günleri “Müslüman muhafaza­kar kesimle Çağdaş Yaşamcı’lar, Doğu Perinçek’çilerle ÖDP’liler, Dilipak’la Barış Girişimi’nden Os­man Kavala, Hrant Dink, hepimiz yan yanaydık” diye anlatıyordu.

    resim_2024-08-24_011350637
    1 Mart Tezkeresi’nin oylanması öncesi düzenlenen savaş karşıtı protestolardan… (ALİ ÖZ ARŞİVİ)

    Irak’a Türk askerinin gönde­rilmesi ve Türkiye topraklarında 62.000 ABD askeri bulundu­rulmasını öngören Başbakan­lık Tezkeresi işte bu ortamda Meclis’te oylamaya sunuldu. Oylamadan önce alışılmadık bir ikili, Şanar Yurdatapan ve Ab­durrahman Dilipak, Genel Kurul Salonu’nun önünde yan yana dikilmişti. Dilipak, tokalaşmak için uzatılan elleri yakaladığı gibi burnuna götürüyor, “Henüz kan kokmuyor” diyerek son darbeyi vuruyordu. Tezkerenin oylandığı sırada 100.000’e yakın insan Sıh­hiye Meydanı’nda Türkiye’nin en büyük savaş karşıtı mitingi için toplanmıştı.

    Erdoğan o dönemde henüz başbakanlık koltuğuna otur­mamış bir genel başkanı olarak meclis grubuna hâkim olama­mıştı. AK Parti’nin grup kararı almadığı ve oylamanın gizli yapıldığı oturumda AK Parti’den 97 milletvekilinin de katkısıyla 264 kabul, 250 ret, 19 çekimser oy kullanıldı. Gerekli olan salt ço­ğunluğa ulaşılamadığı için Hürri­yet’in bir gün sonraki manşetiyle “Sonuç evet, karar ret” oldu.

    Bu sonuç, hem hükümet hem de ABD için bir şok etkisi yarattı. 14 Mart 2003’te Erdoğan başkan­lığında kurulan 59. hükümet bu sefer 30 fireyle “Sınırlı Tezkere”yi kabul etti. Bir gün sonra, 20 Mart 2003’te Irak’ın işgali başladı.

    Savaş karşıtları işgale engel olamamıştı ama Türkiye’yle ilgili oluşan “paralı asker” algısını kırmış, en önemlisi de çok farklı kesimlerden insanların ortak bir amaç için mücadele edebileceği­ni göstermişti.

    AB İLE TAM ÜYELİK MÜZAKERELERİ – 2005

    Avrupa ile ilişkilerin zirvesi Türkiye’de demokrasi ümidi

    1959’da başlayan ama uzun süre istikrarsız bir seyir izleyen Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin zirve noktası, 2005’te Türkiye’nin üyelik müzakerelerinin resmen başlamasıydı. Bu Türkiye açısından bir diplomatik zafer olmanın yanısıra Müslüman bir ülkenin Avrupa demokrasisiyle yönetilebileceğini göstermesi açısından da çok önemliydi.

    Avrupa Birliği’nin öncüsü olan Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) 1958’de kurul­duktan kısa bir süre sonra, 31 Temmuz 1959’da, Türkiye top­luluğa ortaklık başvurusunda bulunmuştu. Başbakan Adnan Menderes’in yaptığı başvuru­dan dört yıl sonra, 1963’te AET, üyelik koşulları hayata geçiri­linceye kadar geçerli olacak bir ortaklık anlaşması imzalanma­sını önerdi. İlişkiyi resmileşti­ren Ankara Antlaşması, 1 Aralık 1964’te yürürlüğe girdi.

    Türkiye’den kaynaklı siyasi ve ekonomik sebeplerle uzun süre istikrarsız bir seyir izleyen AET ile ilişkiler 12 Eylül 1980 askerî darbesinin ardından resmen askıya alındı. 1980’lerin ikinci yarısında Türkiye giri­şimlerde bulunsa da Avrupa ile ilişkiler daha çok iç siyaset mal­zemesi olarak kullanılıyordu.

    1 Ocak 1996’da yürürlüğe giren Gümrük Birliği ile 1999’da Helsinki’de yapılan ve Tür­kiye’nin adaylığının resmen onaylandığı AB zirvesi, ilişkiler açısından önemli dönüm nok­talarıydı. Ancak görüşmelerin gidişatı Türkiye’nin üyeliğinin zor olduğunu gösteriyordu, ta ki 2002’ye kadar.

    3 Kasım 2002 seçimlerinde iktidara gelen AK Parti’nin se­çim vaatlerinden biri AB üyeliği için çaba göstermekti. Nitekim iktidara gelir gelmez çalışma­lara başladılar ve Aralık 2002 Kopenhag Zirvesi sonucunda Türkiye’nin kriterleri karşıla­ması şartıyla müzakerelerin başlayacağı duyuruldu.

    resim_2024-08-24_011356549
    2004’teki Brüksel zirvesinde Türkiye’yle üyelik müzakerelerinin başlamasına farklı dillerde “Evet” diyen Avrupalı parlamenterler.

    Türkiye, Kopenhag Kriterleri başlığı altında toplanan şart­ları yerine getirmek için bazı önemli adımları atınca AB’nin 2004’teki Brüksel zirvesinde Türkiye’yle tam üyelik müzake­relerinin 2005’te başlatılması kararı alındı. Bu karar, neredey­se yarım asırdır AB’nin kapısını aşındıran Türkiye için büyük bir zafer olmanın yanısıra Müs­lüman bir ülkenin Avrupa de­mokrasisiyle yönetilebileceğini göstermesi açısından da çok önemliydi. 15 Aralık 2004’teki toplantıda Avrupalı parlamen­terlerin aralarında Türkçenin de bulunduğu tüm Avrupa dillerinde “evet” yazan dövizleri kaldırıp verdikleri poz, zaferin sembolüne dönüşmüştü.

    AB, Türkiye’ye Kopenhag si­yasi kriterlerinin uygulanması, siyasi reformların içselleştiril­mesi, sivil toplumla diyalogun güçlendirilmesi gibi kriterler sunmuştu. Ancak AB içinde Türkiye’yi istemeyen muhafa­zakar liderler de boş durmuyor, süreci yavaşlatmaya çalışıyor­du. Ardından, 2004’te Kıbrıs’ın AB üyesi olması ve Türkiye’nin limanlarını Rum kesimine açmak istememesiyle başla­yan bir kriz dönemine girildi. Bu krizle birlikte Türkiye-AB müzakere süreci durakladı, AK Parti de eski “hevesini” yitirin­ce AB’ye üyelik çabaları rafa kaldırıldı.

    MEDENİ KANUN VE TCK REFORMLARI / 2002-2005

    Dünya yerinden oynadı kadınlar özgür olunca…

    Kadın hareketi, son 25 yılda devleti dönüştürmeyi başaran en önemli gruplardan oldu. 2021’de İstanbul Sözleşmesi’nden çekilen Türkiye, 2000’lerin ilk yarısında Medeni Kanun ve TCK kampanyalarında kadınların mücadelesini konuşuyordu. Kampanyalar başarıya ulaşmış, yasaların ruhu kadın bakış açısıyla değiştirilmişti.

    Kadın hareketi, Türkiye’de ta­rihi boyunca en umutsuz an­larda, en sert saldırılar karşısında bile direnmenin sembolü oldu. 12 Eylül darbesi sonrası, toplumun hemen bütün örgütlü kesimleri büyük yara almışken, kadın ha­reketi kendisini ilk toparlayanlar­dan biriydi. Bu çabalar, 1990’ların sonu ve 2000’lerin başlarında zirveye ulaşarak, Türkiye’nin kadın hakları konusunda hızlı bir dönüşüme girmesine kapı açtı. Bu dönem kadınlar, özellikle yasal reformlar için yaptıkları kam­panyalarla öne çıktı.

    Bu kampanyalar sonucunda ilk önce 1 Ocak 2002’de Medeni Kanun değişti. Aile reisliği yal­nızca erkeklere tanınmış bir hak olmaktan çıktı, “evlilikte edinil­miş mallara eşit katılım” yasaya girdi. Kadınlar artık çalışmak için eşlerinden izin almak zorunda değildi; evlendiklerinde isterlerse kendi soyadlarını da koruyabili­yor, miras paylaşımında erkekle­re öncelik tanıyan maddelerden kurtuluyorlardı.

    resim_2024-08-24_011403433
    17 Mayıs 1987’de Kadıköy Yoğurtçu Parkı’ndaki Dayağa Karşı Dayanışma Yürüyüşü. (MURAT ÇELİKKAN ARŞİVİ)

    Medeni Kanun Kampanya­sı’nın verdiği heyecanla kadın örgütleri, Nisan 2002’de Türk Ceza Kanunu Çalışma Grubu’nu kurdular. Temel amaçları, mevcut TCK’nın ataerkil ruhunun izlerini silmek ve kadınların yasada birey olarak kabul edilmesini sağla­maktı. 1926’da yürürlüğe giren Ceza Kanunu’nda kadının bedeni ve cinselliği eşinin, ailesinin ve toplumun malı sayılıyordu. Bu yüzden, tecavüz, taciz gibi cinsel suçlar “toplum ve aile düzenine ve genel ahlaka zarar veren dav­ranışlar” olarak tanımlanıp, ge­rektiği gibi cezalandırılmıyordu. Kadınların bekar veya evli olması, cinsel suçlara verilen cezaları etkiliyordu.

    Kadınlar, önce bütün yasayı tarayıp kadının insan haklarını ihlal eden, ayrımcılığı meşru­laştıran, kadınların bedensel bütünlüğünü yok sayan maddeler listelemişti. Ardından kadın bakış açısıyla alternatif bir yasa metni hazırlanmıştı. 3 yıllık kampanya­nın ardından 2005’te yürürlüğe giren Yeni TCK’da yaklaşık 30 madde değiştirilmişti.

    Burada cinsel suçlar “Kişilere Karşı Suçlar” başlığına alınmış, tecavüz faillerine karşı evlilik yoluyla verilen cezasızlık ortadan kaldırılmıştı. Eski yasada suç olmayan “evlilik içi tecavüz” dün­yadaki çoğu ülkeden önce, TCK’da suç olarak ele alınmıştı. Eski yasa kadınlar arasında bekaret ve medeni durumlarına göre ayrım­cılık yapıyordu. Örneğin bekar bir kadını kaçırmanın cezası, evli bir kadını kaçırmanın cezasın­dan daha hafifti. Bu tip maddeler kaldırılmıştı.

    Bu sırada Türkiye’de ilk kez “namus” kavramı da tartışılmaya başlanmış; “namus cinayetleri”n­de ceza indirimine gidilmesi kı­sıtlanmıştı. Ayrıca edep, töre, ırz, namus, ahlak, ayıp, edebe aykırı davranış gibi ataerkil ve ayrımcı ifadeler kanundan çıkartılmıştı.

    Deniz Kaynak’ın Nisan 2021’de #tarih’e yazdığı “Kağıt üzerinden hayata eşitlik-özgürlük savaşı” yazısından kısaltılarak alınmıştır.

    HRANT DİNK’İN CENAZESİ – 2007

    Onca uğursuzluğa rağmen tekrar yeşeren ümit ve heves

    Hrant Dink’in öldürülmesi, gazeteci suikastlarının gelenek hâline geldiği Türkiye’de beklenmedik bir tepki yaratmış; 100 bin kişinin kendiliğinden toplandığı cenaze töreni, nadir bir toplumsal birliktelik örneği olmuştu. 16 yıldır tekrarlanan anmalar, cinayetin aydınlatılmasına yönelik ısrarın hatırlatıcısı olmaya devam ediyor.

    Agos gazetesinin kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in 19 Ocak 2007’de öldürülmesi, Türkiye’nin yakın tarihindeki en karanlık sayfa­lardan biriydi. 2000’lerin ikinci yarısıyla birlikte giderek daha keskin hâle gelen toplumsal ay­rışmaların habercisi olan cina­yet, sadece Türkiye Ermenileri arasında değil, neredeyse tüm toplumda yankı bulan bir acı ya­ratmıştı. Öyle ki, tarihi boyunca gazetecilere karşı suikastların gelenek hâline geldiği bir ülke­de, bu olayın bu denli yüksek sesli bir karşı çıkışın sembolü olacağını, büyük ihtimalle ne cinayetin planlayıcıları ne de Dink’in cenaze töreninin dü­zenleyicileri öngörebilmişti.

    Dink’in cenaze töreninde siyasi görüşü, hayatta durduğu yer birbirinden geceyle gündüz gibi farklı on binlerce kişi, hiç kimse onları oraya çağırmadan toplanmış; “Hepimiz Hrant’ız” dövizlerinin Osmanbey’den Yenikapı’ya uzandığı görkemli yürüyüşte Türkiye’de nadir görülen bir toplumsal birliktelik sergilenmişti.

    Bu toplumun ilacını baş­ka hiçbir yerde değil ancak birbirinde bulabileceğini son soluğuna dek tekrarlayan, “Biz yaşadığımız cehennemi cenne­te çevirmeye talip insanlardık” diyen Hrant Dink olmadan geçen 16 yılda da her 19 Ocak’ta bu yürüyüşler tekrarlanmaya devam etti. Yıldırım Türker’in Nisan 2015’te #tarih’e yaz­dığı gibi “Hrant siyasi olarak yalnızca hakları rahatlıkla gasp edilebilen, ayrımcılığın bin bir çeşidine maruz kalan Ermenileri temsil etmiyordu. Öyle olsaydı bütün mutsuzların, bütün itirazı olanların, bütün hak hukuk peşinde koşturanla­rın ufkunda böylesine güçlü bir ışık olarak varolmazdı. Hrant, bizatihi bir öneriydi. Bir hayat önerisi. Dayanışmanın, adil paylaşımın, kardeşliğin, coşku­nun, şefkatin, karşılıklı anlaya­rak, hissederek varılan barışın temsilcisiydi. Onu tehlikeli kılan da işte bu ulaşabildiği ge­niş alandı. Hrant, hepimiz için Heves’i temsil ediyordu. Küs­meden, içini acılaştırmadan, hevesini bir an olsun kaybet­meden anlamaya ve anlatmaya çalışan o adamın varlığı, yakı­nında olmasak da sanki gelecek hissimizi diri tutuyordu. Hem ne güzel bir memleketti burası. Onca uğursuza rağmen Hrant gibi bir adam da yeşeriyordu bu topraklardan.”

    resim_2024-08-24_011410969
    16 yıldır, her 19 Ocak’ta binlerce insan Şişli’de vurulduğu yerde Hrant Dink’i anmaya devam ediyor.

    SPORDA KADIN BAŞARILARI

    Önyargıları yıkıp geçtiler madalyalarla cevap verdiler

    Meclis’te, akademide, üst düzey yöneticilik pozisyonlarında temsil oranları tartışıladursun, kadınlar önce Türkiye’nin Olimpiyat kafilesinde erkek sayısını aştı. Aşmakla da kalmadılar, judodan tekvandoya, halterden basketbol ve voleybola elde ettikleri başarılarla “daha hızlı, daha güçlü, daha yüksek” (citius, fortius, altius) oldular.

    Son yıllarda Türkiye’de spor alanında bir devrim yaşanı­yor. Özellikle kadınlardaki sıçra­ma çok çarpıcı. Kız çocuklarının binbir zorlukla spor yaptıkları, bazılarının bunu ailelerinden bile sakladıkları bir ülkede elde edilen dereceler özellikle anlamlı.

    Türkiye’nin Olimpiyat se­rüveni 1908’de başladı; Türk kadın sporcular ilk defa 1936’da sahnede boy gösterdi. Tarihin en politize spor organizasyonunun açılışı Berlin’de Nazi selamlarıyla yapılırken, eskrimde mücadele eden Halet Çambel ile Suat Fet­geri mihmandarlarının önerisini reddetmiş, Hitler’le tanışmaya gitmemişlerdi!

    resim_2024-08-24_011418919
    Millî voleybolcumuz Eda Erdem, 2019 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası’nda.

    2000’lerle birlikte kadın spor­cularımızın önlenemez yükselişi başladı. Takvimler 14 Ağustos 2004’i gösterdiğinde, Atina’da 48 kiloda yarışan haltercimiz Nurcan Taylan, dünya rekorunu kırarak altın madalya kazanan ilk kadın sporcumuz oldu. Bugün ise bir zamanlar iki kadın sporcuyla çıkılan Olimpiyat yolunda, kafi­lenin neredeyse yarısını kadınlar oluşturuyor.

    Hemcinslerinin cinayetlere kurban gittiği, spor yapan kadın­ların başarılarından çok şortla­rının konuşulduğu topraklarda kadın voleybolunun sıçrayışı, iyi işleyen bir sistemin azimle birleş­mesi karşısında engellerin bir bir yıkılabileceğinin sembolü olmaya devam ediyor.

    Ekolden bahsetmemizin mümkün olmadığı topraklarda, kadın voleybolunun tıkır tıkır iş­leyen sistemi, fabrika gibi oyuncu üretiyor; altyapılardaki yetenek­ler durmadan üstyapıya taşınıyor; bir oyuncu gittiğinde yeri hemen dolduruluyor; dünyanın en büyük yıldızlarıyla harmanlanan kulüp takımları arka arkaya büyük başarılara imza atıyor.

    MERVE DİZDAR – 2023

    ‘Umut etmekten vazgeçmeyen tüm kızkardeşlerime…’

    resim_2024-08-24_011425104

    Bu yıl 76. Cannes Film Festivali’nde, En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü Nuri Bilge Ceylan’ın “Kuru Otlar Üstüne” filmindeki performansıyla alan Merve Dizdar, ödül konuşmasında bu toprak­larda kadın olmanın doğurduğu güç ve direncin, imza attığı başarıdaki rolünü anlattı ve ödülü de kadınlara armağan etti.

    Dizdar, ödül konuşmasında filmde canlandırdığı “Nuray” karakterine gönderme yaparak “Nuray, inandığı şeyler ve varoluşu için mücadele veren ve bu uğurda bedeller ödemek zorunda bırakılmış bir kadın. Onu tanımak ve anlamak için uzun uzun çalışmak isterdim ama ne yazık ki ya­şadığım coğrafyada bir kadın olmak, Nuray’ın duygusunu doğduğum gün­den beri ezbere bilmeyi gerektiriyor. Bu ödülü, Nuray ve onun gibi kadın­ların mücadelesine güç verebilmek için; kendisine layık görülenlere boyun eğmeyip eyleme geçen, bu uğurda her şeyi göze alan ve ne olursa olsun umut etmekten vazgeçmeyen tüm kızkardeşlerime ve Türkiye’de haket­tiği güzel günleri yaşamayı bekleyen tüm mücadeleci ruhlara armağan ediyorum” dedi.

  • Eski kurtlar yasaklı yöneticiler üniformalı

    Eski kurtlar yasaklı yöneticiler üniformalı

    12 Eylül darbesinin ardından tüm partilerin kapatılıp yöneticilerine siyasi yasak getirilmesi, istikrar ve değişim vaadiyle yola çıkan yeni parti ANAP’ın ve Turgut Özal’ın önünü açmıştı. 1987’deki seçimlerden önce yasakların kalkmasıyla dengeler değişecek, ANAP’ın düşüş dönemi başlayacaktı.

    Eski kurtlar yasaklı yöneticiler

    Seksenli yıllara siyasal şiddetin ve huzursuzluğun gölgesinde giren Türkiye, 24 Ocak 198O’de alınan ekonomik kararlarla neo-liberal dönüşüm sürecine de adım atıyordu. Demirel azınlık hükümetinin aldığı ve tarihe 24 Ocak Kararları olarak geçen paketin bazı başlıkları ekonomide devletin rolünün kısıtlanması; dış ticarette serbestleşme ve ihracat teşvikleri; ihtiyaç duyuldukça devalüasyon yapılması; fînansal serbestleşme ve emek kesiminin kazançları ile sosyal haklarının kısıtlanmasını getiriyordu.

    Eski kurtlar yasaklı yöneticiler
    1983 seçimlerine katılan üç partinin lideri Özal, Calp ve Sunalp’in TRT’de Mehmet Barlas’ın moderatörlüğünde yapılan açıkoturuma katılması önemli bir yenilikti.

    Türkiye ekonomisinin temel paradigmasını değiştiren, devletçi ekonomiden piyasa ekonomisine geçişi öngören 24 Ocak Kararları, Başbakanlık Müsteşarı Turgut Özal tarafından IMF ve Dünya Bankası’yla birlikte hazırlanmıştı. Ancak sendikaların ve sol muhalefetin güçlü olduğu bir ortamda çalışanların birçok hakkını elinden alan kararları uygulamak zordu. 9 ay sonraki 12 Eylül 1980 darbesiyle bu zorluk bertaraf edilecek, kararlar adım adım uygulamaya konulacaktı. Nitekim Özal da darbecilerin kurdurduğu hükümette ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı olarak 1982’ye kadar görev aldı, ardından kendi partisinin başına geçti.

    Eski kurtlar yasaklı yöneticiler
    Yeni dönemin bilgisayarlı partisi
    Turgut Özal’ın 1987’de arkasında bilgisayarla poz verdiği fotoğraf büyük sükse yapmıştı.

    Darbe sonrası siyasi faaliyetler tamamen yasaklanmış, tüm partiler kapatılıp varlıkları hâzineye devredilmişti. Yasama yetkisi artık Meclis’te değil, 5 darbeci komutandan oluşan Millî Güvenlik Konseyi’ndeydi. Yeni anayasanın 7 Kasım 1982’de halkoyuna sunulup kabul edilmesinden ve darbenin lideri Kenan Evren’in cumhurbaşkanı olmasından sonra, siyasi faaliyetlerin birkaç ay içinde serbest bırakılacağı açıklanmıştı.

    Millî Güvenlik Konseyi tarafından 22 Nisan 1983’te onaylanan yeni siyasal partiler yasası ise önemli bir kesime siyasetin kapılarını kapatıyordu. Yasaya göre 12 Eylül’den sonra kapatılan partilerin devamı niteliğinde parti kurulamazdı. Bu partilerin kurucuları ve her kademedeki yöneticileri, yeni partilerde kurucu, yönetici ve denetçi olamazdı. Kapatılan partilerin üyeleri yeni bir partinin üye çoğunluğunu oluşturamazdı.

    Yasanın ardından kuruluş başvurusu yapılan 15 partiden 12’si Konsey tarafından veto edildi. İzin verilen üç partiden ilki, emekli Orgeneral Turgut Sunalp liderliğinde darbecilerin isteğiyle kurulan Milliyetçi Demokrasi Partisi’ydi (MDP). 24 Ocak Kararları’nın mimarı Turgut Özal’ın lideri olduğu, kendisini merkez sağda tanımlayan Anavatan Partisi de Konsey’den onay almıştı. Üçüncü parti ise “Soldan da bir parti olsun” diye izin verilen, kurucularının çoğu 12 Eylül öncesi CHP’deki sağ kanat politikacılarından oluşan Halkçı Parti (HP) idi.

    Epey renksiz ve heyecansız geçen seçim kampanyalarındaki önemli bir yenilik, seçime katılacak parti liderlerinin televizyonda gazetecilerin karşısına çıkıp soruları yanıtlamasıydı. Üç lider birlikte tartışma programına da katılmıştı. Gazetelerin siyasi reklam yayımlamasına da ilk defa izin verilen seçimlerde hem MDP hem ANAP reklam ajanslarıyla çalıştı. Gazeteci Mehmet Barlas’ın Turgut Özal’la yaptığı konuşmalarla ANAP mitinglerinin yer aldığı 10 binlerce video kasetin dağıtılması da bir yenilikti ve epey masraflıydı.

    Eski kurtlar yasaklı yöneticiler
    Erdal İnönü liderliğindeki SODEP, Halkçı Parti ile birleşip Sosyal Demokrat Halkçı Parti adını aldı (üstte). Demirel yedi yıllık aradan sonra 1987 seçimleri öncesi DYP’nin başına geçti ve hemen sahaya indi (altta).
    Eski kurtlar yasaklı yöneticiler

    15 yıldır uygulanan seçim sisteminde de köklü değişiklikler vardı. Artık Cumhuriyet Senatosu yoktu; milletvekili genel seçimleri de 4 yerine 5 yılda bir yapılacaktı. Barajsız nispi temsil sistemi barajlı sisteme dönüşmüş, yüzde 10’luk ülke barajı ile seçim çevresi barajı getirilmişti. Ülke genelinde yüzde 10’un altında oy alan partiler milletvekili çıkaramayacağı gibi, seçim çevresi barajının altında kalanlar da seçilemeyecekti. Çevre barajı, bir seçim çevresinde kullanılan geçerli oyların toplamının o çevreden çıkacak milletvekili sayısına bölünmesiyle hesaplanıyordu. Küçük partilerin Meclis’e girmesini olanaksız hâle getiren ikili baraj sistemi yetmezmiş gibi, o zamana kadar tek bir seçim bölgesi sayılan yüksek nüfuslu iller birden fazla seçim çevresine bölünmüştü. Seçim çevresi küçüldükçe çevre barajı yükseliyor ve bu da küçük partilerin aleyhine işliyordu.

    6 Kasım’da yapılan seçimlerde ANAP yüzde 45.1 oy ve 212 milletvekilliği kazanıp birinci olurken, HP yüzde 30.5’le 117, MDP yüzde 23.3’le 71 sandalye kazandı. Darbe lideri Kenan Evren’in seçimlerden bir gün önce yaptığı MDP’ye oy verme çağrısının etkili olmadığı anlaşılıyordu.

    1983 seçimleri öncesinde veto edilen partiler “emanetçi” genel başkanlar ve veto yemeyecek yeni yöneticilerle seçim sonrasında faaliyete geçmişlerdi. Bunlardan biri de İsmet İnönü’nün oğlu Erdal İnönü liderliğinde kurulan Sosyal Demokrasi Partisi’ydi (SODEP). SODEP, 1984 yerel seçimlerinde yüzde 23.4 oranında oy alıp ANAP’ın ardından ikinci parti olmuş, Meclis’teki ana muhalefet partisi HP ise yüzde 8.8 oranında oy alabilmişti. İki parti 1985’te birleşip Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) adını aldı.

    Yeni partilerin heyecanla hazırlandığı seçimler 1988’in Kasım ayında yapılacaktı ama 1987’de yasaklı siyasetçilerin yasağını kaldıran referandum siyaset dünyasında en az seçimler kadar heyecan yarattı. Yasağı kalkan Süleyman Demirel, Doğru Yol Partisi’nin (DYP), Bülent Ecevit Demokratik Sol Parti’nin (DSP), Alparslan Türkeş Milliyetçi Çalışma Partisi’nin (MÇP) ve Necmettin Erbakan Refah Partisi’nin (RP) başına geçiyordu.

    “Eski kurtlar”ın dönüşü en çok Başbakan Özal’ı tedirgin etmişti. Özal diğer partileri hazırlıksız yakalamak için baskın seçim kararı aldı ve 14 ay sonra yapılması gereken seçimlerin iki ay sonra yapılacağını açıkladı. Özal’ın 1984’ten beri TRT ekranlarında yayımlanan ve hükümetin icraatlarını anlattığı “İcraatın İçinden” adlı programda seçim vaatlerini anlatması da eleştirilere hedef olacaktı.

    Referandumda kendi koydukları yasağın kalkmasından darbeciler de rahatsızdı. Kenan Evren, Cumhurbaşkanı sıfatıyla yurt gezilerine çıkıp askerin gerekirse yine müdahale edeceğini ve kimsenin “fazla havalara girmemesi” gerektiğini söylüyor; vatandaşlara “partilerin söylediklerine o kadar da kulak asmaym” tavsiyesinde bulunuyordu.

    1987’de büyük partiler farklı kamuoyu araştırma şirketleriyle anlaşıp kendilerine özel anketler yaptırmaya başladılar. Seçim kampanyalarını profesyonel ajansların hazırlamasına da artık alışılmıştı. Yurtdışından kampanya danışmanlarının da getirildiği 1987 seçimlerinde, Yorum Ajans’ın SHP için hazırladığı limonlu kampanya büyük ilgi gördü. ANAP iktidarının halkı limon gibi sıktığının savunulduğu tam sayfa gazete ilanlarında “Beş yıl daha bir limon gibi sıkılmaya hayır” mesajı veriliyordu.

    29 Kasım 1987’de yapılan seçimlerde halkın 93.3’ü sandığa gitti ve günümüze kadar aşılamayan bir katılım oranına ulaşıldı. 7 partinin katıldığı ama yalnızca üç partinin ülke barajını geçtiği seçimlerde ANAP yüzde 36.3 oyla 292, SHP 24.8’le 99, DYP ise yüzde 19,1 oyla 59 milletvekili çıkardı. Yüzde 10’luk ülke barajının etkileri de ilk defa bu seçimde görüldü. Barajı aşamayan 4 parti Meclis’e girememiş, DSP yüzde 8.6, RP ise yüzde 7.16 oy oranıyla Meclis dışında kalmıştı. Yalnızca bu iki partinin 4 milyon seçmeninin oyu boşa giderken, sistemin en çok yaradığı ANAP oyların yüzde 36.3’üyle Meclis’teki sandalyelerin yüzde 64.9’unu kazanıyordu.

    Eski kurtlar yasaklı yöneticiler
    MDP Genel Başkanı Sunalp’a 1983 seçimleri öncesi partisinin sembolü horoz hediye ediliyor.

    Türk siyaseti 80’li yıllara bir dizi önemli gelişmeyle veda etti. 1989 yerel seçimlerinden SHP birinci çıkarken, 5 yıl önceki yerel seçimlere göre yüzde 20 oy kaybeden ANAP hezimete uğradı. Seçimi dördüncü sırada tamamlayan Erbakan liderliğindeki RP’nin yükselişi ve bir büyükşehir (Konya) ile 5 ilde belediye başkanlığını kazanması dikkati çekiciydi. Aynı yılın Ekim ayında Başbakan Özal cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturdu; Yıldırım Akbulut önce başbakanlığa ardından ANAP genel başkanlığına getirildi.

    İŞKENCECİ GENEL BAŞKAN
    Sunalp: ‘Şüphesiz ki bazı fikirlere sahibiz’

    Milliyetçi Demokrasi Partisini Kenan Evren’in isteğiyle kurup 1983 seçimlerine katılan Turgut Sunalp, emekli bir orgeneraldi. Sıradan bir subay değildi Sunalp. Uzun yıllar kontrgerilla faaliyetleri yürütmüş bir işkenceciydi.

    Siyasete atıldıktan sonra da “İşkence vardır ve olmaya devam edecektir” gibi saptamalar, “Sahte ilaç üretenleri asmalı” gibi öneriler yapıyordu. Partisinin tabanı olmadığı eleştirilerine “Taban benim içimde, başka tabana ne hacet?” karşılığını vermiş, “komünizmin yan sanayi ürünleri” diye tanımladığı “hümanistlerin” partisiyle uğraştığını öne sürmüştü. Sunalp geçmişte Moskova Büyükelçiliği’nde askerî ataşelik yaptığı için sol kültüre hakim olduğu ve bu sayede komünistlerin (ve tabii hümanistlerin) aklından neler geçtiğini anladığı iddiasındaydı.

    “Kendisindeki cevheri” farkeden gazeteciler adım adım izledikleri MDP liderinden tuhaf demeçler alabilmek için birbiriyle yanşıyor, Sunalp da hiçbirini eli boş göndermiyordu. “Kamuoyu MDP’yi tanımıyor, partinizin temel görüşleri nelerdir?” diye soran bir gazeteciye “Şüphesiz ki bazı fikirlere sahibiz” deyip başka birşey söylememişti. Diğer sağ partilerle birleşip birleşmeyecekleri sorusuna “Şimdi biz koskoca generaller ortalıkta parti kurmak için dolaşan 30-40 yaşındaki adamların karşısına dikilip selam durarak ‘Buyurun mareşalim, size katılıyorum’ mu diyelim?” yanıtını verdi. MDP’ye “devlet partisi” denilmesini kabul etmeyen ve “Ağırbaşlı, efendi olduğumuz için böyle sanılıyor” diyen Sunalp, partisinin sembolü horozu da “müminleri sabah namazına kaldıran horoz” diye açıklıyordu.

    Sunalp, Nokta dergisine verdiği bir söyleşide ise 1971’de gözaltındaki bir kadına copla tecavüz edilmesinden sorumlu tutulduğu hatırlatılınca, “Bizim 21 -22 yaşlarında aslan gibi delikanlılarımız var. Eğer bir kıza bu biçimde işkence edecek olsalar, sopaya niye ihtiyaç duysunlar ki?” diyecek ve hafızalara bu sözleriyle kazınacaktı.

  • En şiddetli darbeden basın da payını aldı

    En şiddetli darbeden basın da payını aldı

    12 Eylül 1980 askerî darbesiyle başlayan sıkıyönetim süreci, gazeteciler için kara günlerin başlangıcı oldu. Üç yıl sonra yapılan seçimlerde iktidarın sivillere geçmesi de durumu düzeltmedi. 10 yılda tam 3.000 gazeteci yargılandı.

    TRT spikeri Mesut Mertcan, 12 Eylül 1980 sabahı Genelkurmay Başkanı ve yeni oluşturulan Millî Güvenlik Konseyi’nin başkanı Kenan Evren’in im­zasını taşıyan, “Parlamento ve hükümet feshedilmiştir. Par­lamento üyelerinin dokunul­mazlığı kaldırılmıştır. Bütün yurtta sıkıyönetim ilan edil­miştir. Yurtdışına çıkışlar ya­saklanmıştır, ikinci bir emre kadar sokağa çıkma yasağı ko­nulmuştur” bildirisini oku­duğunda son askerî darbenin üzerinden henüz on yıl bile geçmemişti.

    Darbeyle birlikte birçok in­san gibi gazeteciler için de kara günler başladı. Onlarca gazete­ci ve yazar mahkemeye çıkarıl­dı, birçoğu tutuklandı. Dışarıda kalanlar için de yayın yasakları ve sansür nedeniyle gazetecilik yapmak çok zorlaşacak, hemen her görüşten gazete ve dergi­ye kapatma cezası verilecekti. Dönemin Hürriyet gazetesinin yazı işleri müdürü olan Seçkin Türesay o günleri şöyle anlatı­yor: “Yazı işlerinde duvarda bir pano vardı. Bir telefon çalar, ‘Ben Onbaşı, Üsteğmen veya Yüzbaşı Mehmet Ali… Kahra­manmaraş’taki silahlı çatışma­nın haberinin yayımlanması yasaklanmıştır.’ Bu kadar. Bu mesajı alt rütbedekiler verir­di, basınla ilişkilerden sorum­lu albay çok önemli olaylarda çağırır, fırçalardı. Yazı işlerin­de mesajı alan, mesajı panoya yapıştırırdı.”

    a3e3063d-3b00-4a1b-a87e-cf4845d750b5
    Ankaralı gazeteciler, Cumhurbaşkanı Kenan Evren tarafından kabul ediliyor.

    1983 seçimlerinin ardın­dan sivil iktidar dönemi başla­dı ama Başbakan Turgut Özal, “Türkiye’ye iki buçuk gazete yeter” ve “Gazete okumayın, yanlış yönlendirilirsiniz” söz­lerinden de anlaşıldığı gibi ga­zetecilerden pek hoşlanmazdı. Kendine yakın olanları el üs­tünde tutuyordu ama muhalif gazetecilere karşı çok sertti. Gazeteci Hıfzı Topuz’un ak­tardığı rakamlara göre 1980- 1990 arasında 2.000’in üzerin­de basın davası açıldı, 3.000 gazeteci, yazar ve yayıncı yar­gılandı. Yazı işleri müdürle­rine 5.000 yıldan fazla hapis cezası verildi. 1980’li yıllar, basın sektörünün yapısında da radikal değişikliklerin ol­duğu yıllardı. O zamana kadar büyük gazeteler, gazeteci aile büyüklerinin kurduğu aile şir­ketlerine aitti. 1980’de Aydın Doğan’ın Milliyet’in tamamına sahip olması, değişimin ilk bü­yük adımıydı. Gazeteci köken­li olmayan işadamlarının pat­ron olması gazetelerin yüksek kâr odaklı işletmelere dönme­sinin de başlangıcı oldu. Artık tiraj ve reklam geliri, iyi ga­zetecilikten daha önemliydi. 1980’lerin ikinci yarısındaki promosyon savaşının başla­ma sebebi de tiraj kavgasıydı. Reklam gelirlerini artırmak için işdünyasıyla iyi geçinmek şart oldu. Basında 1970’lerde­kinden daha ağır bir depoliti­zasyon süreci başladı.

    EROL SİMAVİ’NİN MEKTUBU

    İktidarın kağıt silahı

    Hükümetlerin gazetelere karşı en büyük gücü, uzun yıllar boyunca Türkiye’nin tek kağıt kay­nağı olan kamuya ait SEKA kağıt fabrikalarıydı. Turgut Özal da bu silahı kullanıyor, basını cezaland­ırmak istediği zaman gazete kağıdına zam yapıyordu.

    Basınla iktidar arasındaki ilişki 29 Kasım 1987 seçimlerinde çok gerginleşmişti. Basın başbakanı, o da “amigo” adını taktığı gazeteci­leri kıyasıya eleştiriyordu. O sırada çıkan Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kanunu, bir çeşit sansür olarak algılandı. Arkasından gelen kağıt zammıyla ortalık iyice karıştı. 17 Nisan’da tüm gazeteler, fiyatlarını 200 liradan 250 liraya çıkardıklarını bildirerek bunu ka­ğıda Aralık ve Ocak’ta yapılan iki SEKA zammına bağladılar. Ertesi gün, Özal bir gazetecinin “Kağıda yine zam yapılacak mı?” sorusuna “Yapıldı bile” yanıtını verdi. Hükü­met, gazetelerin fiyat artışının üze­rinden bir gün geçmeden, kağıda yüzde 35’lik yeni bir zam yapmıştı ve gazeteler bunu bir Pazar günü başbakanın ayaküstü yaptığı bir açıklamadan öğreniyorlardı.

    En çok öfkelenen Hürri­yet’in sahibi Erol Simavi oldu. 19 Nisan’da Hürriyet, sürmanşetini kaplayan “Sayın Başbakan” başlıklı, Erol Simavi imzalı bir mektupla çıktı. Simavi, Özal’ı kuv­vetler ayrılığını ortadan kaldırarak tek kuvvet olmaya özenmekle suçluyor ve şöyle diyordu: “Benim kuvvetler ayrılığı kitabım, Türki­ye’de birinci kuvvet faslına, bilir misiniz ne yazar? BASIN. Ya ikin­ci?” Ancak bu öfke çabuk söndü. Hürriyet’in Mayıs’ta kutladığı 40. yıldönümüne Başbakan da katıldı ve Simavi ile el sıkıştı. Hürriyet’in bu fotoğrafı manşete taşıdığı birinci sayfasında, sürmanşette Özal’ın rakibi Demirel’in aleyhine bir başka haber vardı.

    58e4216e-ce3f-4c09-a136-b8e636e912c0
    Erol Simavi, Hürriyet’in kuruluş yıldönümünde Başbakan Turgut Özal’ı ağırlıyor.

  • 12 Eylül: Türkiye’yi kötürüm bırakan darbe

    12 Eylül: Türkiye’yi kötürüm bırakan darbe

    Türk toplumunda bugüne uzanan kalıcı hasarlar oluşturan 12 Eylül askerî darbesi, daha sonra neoliberalizm denecek serbest pazar ekonomisine, sanayisizleşmeye geçişin siyasi düzenlemesiydi. “Terör” diye takdim edilen sokağın ne Sağ’ı ne Sol’u iktidar için bir seçenek oluşturmuyordu. Kaymağını yiyenlerin bile sonradan sahip çıkmadığı, her alanda lümpenleşmenin yolunu açan 12 Eylül…

    Darbeler tarihi içinde 12 Eylül, dünyanın çok kritik bir döneminde gerçekleşen, ordunun emir komuta zinciri içinde toplumun kılcal damarlarına kadar müdahale ettiği tek darbedir. 650 bin kişi gözaltına alınmış, 1 milyon 700 bin kişi fişlenmiş, 210 bin dava açılmış, 230 bin kişi askerî mahkemelerde yargılanmış, 14 bin kişi yurttaşlıktan atılmış, 171 kişi işkencede ölmüş, 7 bin kişi için idam istenmiş, 500’ü aşkın kişiye idam cezası verilmiş, 50 kişi idam edilmiştir. 

    12eylülekfoto2
    Ressam Evren! Kenan Evren’in bugün çöp olan resimlerini satın almak için memleketin ileri gelenlerin sıraya girmişti.

    70’li yılların ortalarından itibaren başlayan dünya ekonomik kriziyle 30 yıllık refah dönemi kapanıyor; panik içindeki dünya kapitalizmi, varlığını sürdürmek için yeni yollar arıyordu. Yeni bir birikim modeli, bölüşümde ve istihdamda aleyhine olduğu toplumsal kesimlerin siyaseten hizaya getirilmesini gerektiriyordu. Öte yandan geniş kesimler de örgütlü bir biçimde hak mücadelelerini yürütüyorlardı. Kenan Evren 1978 yazında “Demokrasiye inanan aydın bir general” olarak genelkurmay başkanlığına getirilmeseydi de, 12 Eylül bir başka generalin adıyla anılacaktı. 

    Bir askerî diktatörlük, esas olarak mevcut yönetimin sözcüsü olduğu çevrelerin uygun gördüğü politikaları geniş kitlelerin rızasını alarak sürdürememesiyle uğradığı itibar kaybının üzerine oturur. Türkiye’de 12 Eylül öncesinde ise iktidarın yanısıra kendi içinden başka türlü bir alternatif üretemeyen, 6 ay süren turlarda bir cumhurbaşkanı bile seçemeyen Meclis de meşruiyetini yitirmişti. 

    Kurumlar işlevsizleşirken insanların doğrudan hak arayışına girdikleri sokak da felç olmuştu. İkili iktidar iki gücün birbirini frenlemesi anlamına geliyorsa, ikili iktidarsızlık her iki seçeneğin de kötürümleşmesi anlamına gelmeli. “Terör” diye takdim edilen sokağın ne Sağ’ı ne Sol’u iktidar için bir seçenek oluşturmuyordu.

    Ekonomi 1977’den itibaren toplumsal beklentileri karşılamaktan giderek uzaklaşmakta, hak arayışları da buna paralel olarak giderek zorlaşmaktaydı. 

    12eylul02
    Sokaklarda emir-komuta 12 Eylül 1980’de Türk Silahlı Kuvvetleri emir-komuta zinciri içinde yönetime el koymuştu. Askerlerin otomobilleri, otobüsleri durdurarak arama yapması gündelik bir olaydı. 

    1978 Aralık ayında 100’ü aşkın insanın katledildiği Kahramanmaraş Katliamı vesilesiyle ilan edilen sıkıyönetimle birlikte ordu adım adım rejime ortak oluyordu. Ekim 1979 ara seçimi darbeyi ötelemiş; ancak 12 Eylül 1980’de toplumun yırtıldığı bir dönemin günbatımında darbe gerçekleşmiştir.

    Darbenin görünür gerekçesi, bir iktidar alternatifi olmamasına rağmen “komünizm”di. Kendisini “İttihatçı” olarak takdim etse de her nedense merkez sağın tarihî şahsiyeti olarak kabul edilen Celal Bayar da o dönem “Bu kış komünizm gelecek” diye buyurmuştu!

    1973’de Şili’nin seçilmiş sosyalist başbakanı Allende’yi deviren ordunun ABD’nin yörüngesinde uygulamaya başladığı ekonomi politikası (daha sonra neoliberalizm denecek) büyük bir devlet terörü eşliğinde Arjantin, Uruguay gibi ülkelerde de uygulanmıştı. 

    Türkiye 12 Mart askerî müdahalesi sonrasında Ecevit CHP’sinin şahsında toplumsal taleplerin yükseldiği ancak yeterli güce ulaşamadığı bir evreden sonra 24 Ocak 1980 kararlarıyla böylesi bir ekonomi politikasını önüne koymuştu. Ancak bu politikanın uygulanması için gereken kemer sıkmanın “olağan” bir rejimle gerçekleşemeyeceği gerçeği “darbe”yi gündeme getirmişti.

    “Yönetenlerin yönetememesi” açısından 12 Mart sonrası kurulan hükümetlerin ömrü iyi bir örnektir. Adalet Partisi, Milliyetçi Cephe hükümetlerinde MHP ve MSP ile istikrarı sağlayamazken, CHP de ancak transferlerle kıl payı hükümet kurabiliyordu. Koalisyon hükümetleri gerilimler, paylaşımlar bakımından dünya ekonomisinde 70’lerin ortasında başlayan kriz ortamında toplumsal beklentileri karşılamaktan acizdi. 

    Öte yandan İran’da ABD’nin müttefiki şahın devrilmesi, Afganistan’ın Rus ordusu tarafından işgali, ABD’nin acilen bir hamle yapmasını kaçınılmaz kılıyordu. Darbeciler için ABD yetkililerinin “bizim çocuklar” demesinin boşuna olmadığı; kendilerinin içerde, fikirlerinin iktidarda olduğunu söyleyen “milliyetçiler”in de bu vesile ile hangi değirmene su taşıdıkları açığa çıkmıştı. 

    12 Eylül Anayasası yürütmenin güçlendirilmesini savunan Adalet Partisi’nin taleplerinin de ötesine geçerek açıkça Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu’nun önerileri çerçevesinde oluşmuş, böylece toplumun hangi kesimlerini gözettiğini dosta düşmana göstermişti. Kenan Evren’in kim olduğuna dair soruya, “ressam” veya “Türkiye’nin ilk cumhurbaşkanı” gibi yanıtlar alınabildiği bir ülkede, “tarih”in kıymet-i harbiyesinin olmadığına rahatlıkla hükmedilebilir.

    Bugün çöp olan resimlerini iktidardayken satın almak için memleketin ileri gelenlerin sırada olduğu bir Kenan Evren… Bu tabloları alanların acaba 12 Eylül’le ne alıp veremedikleri vardı? Bu sorunun yanıtı, darbenin ekonomi politiği açısından olduğu kadar yeni Anayasa’nın ruhunu anlamak açısından da anlamlıdır.

    Kaymağını yiyenlerin bile sahip çıkmadığı 12 Eylül darbesi, sokaktaki insanın gündelik hayatına kabus gibi çöktü; eğitimden kültüre her düzeyde bir lümpenleşmenin güzergahını inşa ederek bugünün hazırlanmasında önemli bir işlev gördü.

  • ‘Gelin ulan buraya i…ler’

    ‘Gelin ulan buraya i…ler’

    Heteroseksüel olmayanlara karşı başlatılan cadı avı, 70’li ve 80’li yıllarda şiddetlenmişti. Modacı, “terzi yamağı” Barbaros Şansal, o dönemlerde yaşanan devlet ve toplum baskısını özetledi.

    Sirkeci otogarının faaliyette, Şengül hamamının popüler olduğu günler çoktan geride kalmıştı. Haftasonu gazetesi “Şorololar Dernek Kuruyor” başlığını atınca, Sepet Bar, Mis sokağı ve Abanoz gibi bilinen buluşma noktaları ağır polis baskınlarına maruz kalırken, İmam Adnan sokağındaki Vat69 barmeni kadın, Ülker sokağındaki evini henüz tutmuş, erkeklerin buluşması için saatlik kiraya vermeye başlamıştı. 70’li yılların ortalarına doğru okuldan kaçıp Beyoğlu’na ilk çıktığımda Vefa Lisesi’nde okuyordum. Ve hemen komşu yurt olan İlim Yayma Cemiyeti’nden ilk flörtüm delikanlı ile nihayet İstiklal’deydim!

    'Gelin ulan buraya i...ler'

    Zeki Müren’in Gladyatör kostümleri geride kalmış; Ermeni bir hırdavatçının sevgilisi olan Lüks Mustafa özel şöförlü araca binmeye başlamış; İran devriminden kaçan Aynalı Çeşme’deki at arabalı karpuzcunun oğlu Yaylı Tambur lakaplı Uğur, tilki kürkünü giymiş; Serbülent Sultan henüz sahnelere yerleşmişti. Süleyman Balta, Okşan kimliğine dönüşürken, Adanalı Cıncır epilasyonda yarı yolu katetmişti. Savaş, Lemi, Devran Çağlar, Ertaç Ünsal ve Talha Özmen ile birlikte Bülent Ersoy da neonlarda parlıyor, Dolapdere’de “çöplük” diye anılan eşcinsel genelevi kapatılıyor, Sıraselviler’deki Kulüp 12, kafesli bölümüne nazik erkekleri kabule yeni başlıyordu. Taksim Parkı, Pera döneminden beri popülerliğini hâlâ korurken, Çukurcuma hamamı ve Cihangir sauna şöhretinin zirvesine ulaşmıştı. Kadıköy mendireği, Mecidiyeköy Parkı ve Aksaray birahaneleri ise birbirleri ile rekabet içindeydi. Rüya, Tan, Alkazar gibi sinemalarda seks furyası esiyor, 2 film birarada kampanyalarında araya pornografik parçalar konuluyordu. 80 darbesi adım adım yaklaşırken eşcinseller bir kez daha hedef olacaktı.

    'Gelin ulan buraya i...ler'

    İşte o günlerden birinde, arkadaşım Miram ile kulağımızı deldirtmeye Necla Filibeli’ye Taksim eczahanesine uğradık. Kulağımıza tırnak makası ile açılmış deliğe takılmış küçük küpemizle İstiklal’de arzı endam etmeyi planlamıştık. Henüz 300 metre kadar yürüdüğümüzde yanımıza mavi bir minibüs yanaşarak, “Gelin ulan buraya i…ler diyerek bizi gözaltına almıştı. Akşamları eşcinselleri metazori toplayıp beylik silahı ile Çamlıca tepesinde barlardan seçtiği parlak oğlanlara hem de memur arkadaşları önünde tecavüz eden “Uğur Komiser vakası” fısıltı halinde yayılmaya işte o günlerde başlamıştı. Hortum Süleyman ve Ahlak Zabıtası Doğan Karakaplan birdenbire kükremiş, o süreçte Bulgar Hastanesi’ndeki cinsiyet değiştirme ameliyatlarını ve Dr. Mındıkoğlu’nu gündeme taşıyan Uğur Dündar da en önde olduğu hâlde, Pürtelaş ve Sormagir’e panzerlerle girilerek balyozlarla evlerin kapıları darmaduman edilmişti. Savaş Ay ise Ülker sokağın köşesinde, varil ateşleri içinde transseksüeller ile dramatik reyting yayınlarına geçmişti.

    Cadı avı başlıyordu, dönem henüz 80’lerdi.

    'Gelin ulan buraya i...ler'

    O yıllarda polis teşkilatı ahlak bekçisi kesilmiş, eşcinsel-heteroseksüel demeden renkli ya da onlara aykırı gelen herkesi toplamaya başlamıştı. Kulüpler, barlar, sinemalar, hamamlar saunalar, parklar basılıyor onlarca insan polis merkezlerine alınıyor, önden yandan fotoğraflanarak fişleniyordu. Kenan Evren ve homofobik ekürileri, tren pencerelerinde, traktör üstlerinde çakma Atatürk fotoğrafları yayınlarken, eşcinsellere yönelik baskı artıyor, Bülent Ersoy’a bile sahne yasağı geliyordu.

    'Gelin ulan buraya i...ler'

    12 Eylül’ün o karanlık günlerinde sadece solcusuna, sağcısına değil, 24.00’te başlayan sokağa çıkma yasağını beş dakika ihlal etmiş aile babasına bile işkence yapan bir devlet varken; eşcinseller kimin umurundaydı?

    İşte o günlerden birinde aniden yanıverdi ışıklar bir gece kulübünde. İçeri giren siviller tek tek kimlikleri toplayıverdi. Önce 2. Şube, “burada Allah yok, peygamber tatilde” yazısı asılı zemin katın girişinde, dayaksa dayağın alası, eşek tıraşı ise yanında bedava sunulanı, bolca hakaret ve aşağılama, insanlık onuru olmuştu çoktan bacakarasında bir yüzkarası. Aç-susuz saatlerin ardından, yollar toplu hâlde halkın içinden yaya yürütülerek Cankurtaran’daki Zührevi Has-talıklar hastahanesine çıkardı. Ciğer röntgeni, kan örnekleri alınır, potansiyel fahişe olarak düzenlenen kayıtlar ise GBT’ye yasadışı bir armağan olurdu.

    'Gelin ulan buraya i...ler'
    Türkiye’nin 22 yıllık Onur Haftası Türkiye’de 22 yıldır düzenlenen bu hafta kapsamında İstiklal Caddesi’nde bir yürüyüş gerçekleştiriliyor. 2013’teki yürüyüş hayli büyük bir katılıma sahne olmuştu (üstte). Barbaros Şansal, 2014 Onur Yürüyüşü’nde (altta).
    'Gelin ulan buraya i...ler'

    Derken emir geldi biryerlerden, yine toplanıverdik acilen Zührevi’den, Doğru Haydarpaşa’ya getirildik ekiplerce, metazori bindirildik Eskişehir treni vagonlarına faşistlerce. Geceyarısı Ekspresi filmi bile o zaman yasaklıydı Türkiye’de.

    Çok yıllar geçti üzerinden; daha geçen gün geçtim tenasül uzuvları hastahanesinin önünden. Bir de baktım Moda okulu olmuş o bina, hem de zina suç olmaktan çıktıktan çok sonra. İster misiniz eşcinsellik eğitimi de verilsin orada?

    Bugün hâlâ İstiklal’de iki eşcinselin elele, kolkola yürümesi neredeyse imkansız. Nefret cinayetleri ve homofobik saldırılar dinmiyor. Zengin, ünlü ve güçlü dostların varsa sorun yok; bu toplum o kadar ikiyüzlü ki kendiyle yüzleşse bile göreceği gerçeğe karnı tok. Artık cinsiyet değiştirmek SGK’da ücretsiz. Yani eğer eşcinselsen, erkek veya kadın kalmana ne gerek var diyorlar. Ya diktir ya kestir!