Etiket: kaygusuz abdal

  • Osmanlılardan günümüze siyasetin dinî pencereleri…

    Osmanlı Devleti’nde siyasetle tarikatların ilişkisi, daha kuruluş döneminde Osman Gazi’nin Şeyh Edebâli’yle yakınlaşması ve kızıyla evlenmesiyle başlamıştı. Cumhuriyet döneminde tekkelerin kapatılmasından sonra doğan boşluğu ise “cemaat” adı verilen tarikat benzeri yapılar doldurdu. Dünden bugüne siyasi iktidarların dinî yapılarla imtihanı.

    Tekke kelimesinin kökü Farsça “tekye”den gelir. Derviş denen tasavvuf ehlinin mürşid denen şeyhin etrafında toplandığı yerlere tekke adı verilirdi. Her tekkenin zaman içinde oluşmuş bir yolu, erkânı ve adabı vardı ki bu yola kısaca “tarikat” denirdi.

    Tasavvuf adını verdiğimiz İslâm mistisizmi, bir yanda Sün­nî İslâm şeriatının 8. yüzyılda ortaya çıkması, diğer yanda da siyasal yaşamın zorladığı bir dizi seçeneğin gerçek imana zarar verme olasılıklarına bir tepki biçiminde doğmuştu. Nitekim şeriat, biçimciliği ya da zahirî davranışı ön plana çıkarıyor, siyasal yaşam ise gerçek mü­minlerin ahlaken kabul edeme­yecekleri birçok edim ve eylemi sineye çekmeyi gerektirebili­yordu. Böylece birçok Müslüman gerçek imanı ve Tanrı sevgisini kendi içlerinde aramaya, dünya işlerinden olabildiğince uzak kalmaya yöneldi. Hakikatin pe­şinde tutulan bu bireysel yol, 11.- 13. yüzyılların istilalar, savaşlar, siyasal karışıklıklar ve istik­rarsızlıklar ortamında beliren tarikatlarla birlikte, toplumsal bir olgu haline geldi.

    Karışıklık dönemine özgü toplumsallaşma ise beraberinde ister istemez siyasallaşmayı da getirdi. Bazı tarikatlar isyancı­lığa, bazıları ise kendi devletle­rini kurmaya yöneldi. Birçoğu ise süregiden bu karışıklıklar içinde görece küçük toplulukla­rını korumaya, onlara barışçıl bir düzen ahlakını aşılamaya yöneldi. Bu dönemin sonların­da Türkleşme ve İslâmlaşma süreçleri geniş çapta tamam­lanmış olan Anadolu, İlhanlılar döneminde artık barışa kavuş­muştu. Ancak, toplumsal istik­rarın sağlanması, tarikatların siyasallaşması olgusunun sonu olmadı. Toplum katında saygın­lıkları olan bu kurumlar, siyasal önderler tarafından kullanılma­ya çalışıldı ve kullanıldı. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi’nin Şeyh Edebâli’yle yakınlaşması ve sonuçta kızıyla evlenmesidir.

    Osmanlı beyleri, beylikten devlete geçiş sürecinde gerek din âlimleriyle gerekse şeyh­lerle iyi geçinmişler; onların tavsiyelerini almışlardı. Yine de stratejik kararlarda son söz her zaman devlet adamlarınındı.

    Kapak_Dosyasi_3
    15.yüzyılın başlarında yaşamış olan Bektaşî pirlerinden Kaygusuz Abdal

    Devletin kuruluş evresi 1453’te İstanbul’un fethiyle tamamlandı ve hayati öneme sahip bu şehrin alınışı Türklerin bölgenin tek hakimi olduğunu da göstermiş oldu. Birbiri ardına elde edilen zaferler ve gerçek­leşen fetihlerle bir imparator­luk dönemi başlarken, bu güce erişmede orduyu, halkı manevi açıdan motive eden örgütler arasında Anadolu’nun ve Rume­li’nin her köşesindeki tekke ve zaviyelerdeki şeyhlerin de rolü vardı. Fuad Köprülü 1919’da yaz­dığı İlk Mutasavvıflar kitabında, Ömer Lütfi Barkan da 1942’de kaleme aldığı “İstila Devirlerin­de Kolonizatör Türk Dervişleri” makalesinde sözkonusu süreç­lerden ayrıntılarıyla bahseder.

    Ancak fetihten sonra Ana­dolu’da onca tarikat ve tekke varken, uzunca bir zaman İstanbul’da bir tek tekkenin açılmaması düşündürücüdür. Fatih Sultan Mehmet, Molla Güranî, Molla Hüsrev ve Ak­şemseddin gibi devrinin en iyi hocalarından dersler almıştı. Devletin yeni başkentte ve yeni bir düzende yapılanması sürer­ken, ağırlık tekke-tarikat yerine medrese öğretimine verildi ve örneğin şehre ilk yerleşenler­den olan Fatih’in sevgili hocası Akşemseddin bile burada kısa bir süre kaldıktan sonra Göy­nük’e göçtü ve orada vefat etti. Bu dönemde daha çok seyyah dervişlere rastlandı. Yine devrin ileri gelenlerinden Molla İlahî de, Fatih’in baskın politikasın­dan çekinerek hacca gitmiş, bir tür “gönüllü sürgün” olan haccı 40 yıl sürmüş, İstanbul’a ancak padişahın vefatından sonra dönebilmişti.

    Yeni başkentte ilk tekkelerin açılması için 2. Bayezıt’ın 1481’de tahta çıkması beklenecek, şeh­rin önemli tasavvuf ocakların­dan olan Kocamustafapaşa Tek­kesi ile şehrin ilk mevlevihanesi olan Kulekapısı (Galata) Mevle­vihânesi bu dönemde açılacaktı. Tarikatların devlet kontrolüne girmesi de bu dönemde gerçek­leşmişti. Tekkelerin faaliyetleri yakından takip edildiği gibi, yeni bir tekkenin kuruluşu, kimler tarafından desteklendiği, para kaynakları da izleniyordu.

    Kadı, müderris, vaiz ve âlim yetiştiren medreselerle, hayatı tasavvufi merkeze odaklayan tekkeler yüzyıllar boyu büyük bir çekişmenin tarafları oldu. Bu çekişme genellikle devlet gücü­nü arkasına alan medreselilerin lehine sonuçlanmış olsa da, tekkeler asırlarca ayakta kala­bilmeyi başarmıştı. Bu başarı­da halkın ve ordunun desteği önemli rol oynamıştı.

    Osmanlı toplumunda tekke­ler sosyal hayatın farklı alanla­rıyla da ilişki kurmuştu. Tekke şeyhlerinin çoğu devletin üst kademesinde görev alanlarla sıcak ilişkiler içindeydi. Ahi tek­keleri ve fütüvvet teşkilatı aracı­lığıyla iktisadî hayatla içiçe olan tasavvufî kültür, Bektaşî-Yeni­çeri ilişkileri sebebiyle ordu ile tarikat “etle tırnak” gibiydi.

    Osmanlı döneminde tari­kat-siyaset ilişkisi denilince akla gelen ilk örneklerden biri Pa­dişah 1. Ahmet ile Celvetî şeyhi Aziz Mahmut Hüdai Efendi’nin yakınlıklarıdır. Aziz Mahmut Hüdai, Saray’ın gözünde büyük itibara sahipti. 1. Ahmet devrin­de Osmanlı sularında sadece İngilizler ve Fransızlar kendi bayraklarıyla ticaret yapabi­liyorlardı. Diğer devletlerin gemilerinin ticaret yapabilmesi için de bu iki ülkenin bayrağını çekmeleri gerekliydi. Hollan­dalı diplomat Cornellius Haga, İngiliz ve Fransızlara boyun bükmekten bıkmış, yetkililerle yaptığı görüşmelerde de kendi bayrağıyla ticaret yapma imti­yazını koparamamıştı. Sonunda 1615’te Üsküdar’daki tekkeye girmenin bir yolunu buldu ve maruzatını padişahın sevdiği ve saydığı şeyh efendiye anlatmayı başardı. Üsküdar’daki dergahtan saraya yollanan yazı ve sözlü arabuluculuk girişiminin ardın­dan, Hollanda sancağı taşıyan gemilere de Osmanlı sularında ticaret izni verildi.

    Kapak_Dosyasi_4
    Yeniçeri Ocağı kaldırıldığında Bektaşî tekkeleri de kapatılarak bazıları yıktırılmış, çoğu ise Nakşîbendîliğe geçmişti. Tekkenin son şeyhlerinden Nafî Baba İstanbullular tarafından sevilen ve sayılan bir Bektaşî büyüğüydü.

    Osman Gazi-Şeyh Edebâli ilişkisinden hatırlanacağı üzere, daha başlangıcında siyaset-ta­rikat işbirliği olan Osmanlı Devleti’nin tarihi aynı minvalde sürmüştür. Hatta bu nedenle bazı yorumcular, biraz abartılı bir biçimde olsa da, tarikatların modernlik öncesi Osmanlı Dev­leti’nde siyasal partilerinkine benzer işlevleri olduğunu öne sürmüştür. Nitekim taşrada vali olan şehzadeler, tahta çıktık­larında hocalarını, lalalarını ve itimat ettikleri diğer kişileri önemli mevkilere getirirlerdi. Bunlar arasında çoğu zaman ta­rikat mensupları, hatta şeyhleri bulunduğundan, devlet memur­luklarında da değişiklikler olur, birçok görev o tarikat ehline verilirdi. Bu da tarikatlar ara­sında rekabete ve çekişmelere neden olurdu. Bilinen en önemli rekabetlerden biri de, padişah­ların tahta çıktıklarında Eyüp’te yapılan törende yeni padişaha kılıcını Mevlevîler’in mi, yoksa Nakşibendîler’in mi kuşatacağı­na ilişkin olanıdır. Tabii cami­lerin ve medreselerin de hangi tarikatça yönetilip yönetilmeye­ceği “iç siyaset” açısından önem­li bir meseleydi.

    19. yüzyılın ilk yarısında tekkelerde genel bir bozulma­dan sözetmek mümkündür. Asli işlevini yitiren tekkelerin bir çatı altında toplanması ve tek bir merkezin kontrolünde bulundurulması için devlet bu dönemde çalışma başlattı ve Tanzimat Fermanı’nın ilanından 27 yıl sonra 1866’da tekkeler­deki bozulmanın önünü alabil­mek, kontrollerini sağlamak için Meclis-i Meşayih kuruldu. Bu Meclis son şeklini 1916’da yapılan düzenlemeyle almış ve tekkelere tanınan pek çok ay­rıcalığa son vererek tarikatları ulemanın kontrolüne bırakmış­tı. Böylelikle tarikatlar bütün ayrıcalıklarını ve muafiyetlerini kaybettiler.

    Cumhuriyetin ilanının ar­dından 1925’te yürürlüğe giren kanun uyarınca Türkiye gene­linde faaliyet gösteren bütün tekkelerin kapatılması kararı alındı. Bu karar, bazı yorum­cularca bir laiklik önlemi ya da tarikatların varlığına son verme çabası biçiminde, yanlış değer­lendirilmiştir. Rejimin bu yolla yapmak istediği, tıpkı 12 Eylül rejiminin dernekleri kapatmak­la gerçekleştirmeye çalıştığı şey, yani toplantı özgürlüğünü kısıtlamaktı. Yoksa tarikatları yasaklamak ya da bitirmek gibi radikal bir girişim değildi.

    Diğer yandan tekkelerin kapatılmaları büyük bir şo­kun yaşanmasına ve boşluğun doğmasına sebep olmuştu. Bu boşluk özellikle merkezden uzak kentlerde şekillenen cema­atler eliyle dolduruldu. İslâmî literatürde başka anlamlarda kullanılan “cemaat” kavramı ilk defa tarikat benzeri bir hareketi isimlendiriyordu. 1920’lerin sonunda şekillenmeye başlayan ve 1946-1950 döneminden sonra ortaya çıkan bu oluşumlar, uygulamaları ve örgütlenme yapıları açısından tarikatlardan farklıydı.

    Kapak_Dosyasi_5
    İstanbul’un en eski tekkelerinden olan Kâdirî Âsitânesi’nin İstanbul-Tophane’deki bir toplantısından.

    1946 seçimlerinden sonra “cemaat” deyimi duyulmaya başlandığı gibi gayriresmi yak­laşımlarla da devletle uzlaşma çözümleri aranır oldu. Bu yeni süreçte ilk başarıyı Mevlevîler elde etti ve bir tarikattan çok sembolik bir kültür topluluğu haline gelmeyi önemsedi. De­mokrat Parti yöneticileri ile ters düşse de mücadelesinden vaz­geçmeyen Said-i Nursî risalele­riyle; devletle pasif mücadeleye girerek çalışmalarını yeraltında yürüten ve Süleyman Hilmi Tunahan’ın önderliğinde şekil­lenen Süleymancılık akımı ise cumhuriyet döneminde Kur’an-ı Kerim’in unutturulduğu endişe­siyle yıllarca hafız yetiştirerek İslâmi bilimlerin yayılmasına çalışmışlardı. 1970’lerde hayli güçlenen Süleymancılar sonraki yıllarda güç kaybedecekti.

    Cemaatler tarikatlara göre çok daha esnek, müdavimlerin kolaylıkla devam edebilecekleri yapılanmalardı. Tekkelerde gö­rülen zikirlerin ve ağır ritüel­lerin yerini belirli periyodlarla tekrarlanan sohbetler almıştı. Bir başka farklılık da şuydu: Osmanlı Devleti’nin tekke ve tarikatları tanımasına karşı­lık Cumhuriyet Türkiyesi’nde yapılanan cemaatler resmen tanınmadıkları için ortaya çı­kışlarından itibaren kontroldışı gruplar oldular.

    Tekkeler vakıf gelirleri ile ayakta dururken cemaatler ekonomik faaliyetlere de yöne­lerek şirketler kurdular, medya aracılığıyla seslerini duyurmaya başladılar. Zenginlerden alınan bağışlar, toplanan zekat para­ları, kurban derileri, açılan okul­lardan elde edilen gelirler gibi kaynaklar edindiler. Halbuki tekkelerde böyle bir yapılanma tarihin hiçbir döneminde sözkonusu değildi.

    Kapak_Dosyasi_Kutu1c

    TİCÂNİLER

    Cemaat bahane, ticaret şahane

    Türkiye’de 1946’dan sonra kendini gösteren ve “cemaat” olarak adlan­dırılan tarikat benzeri yapılardan birisi de Ticâniler’di. Kendilerini, Cezayir’de 18. yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkan Ti­câniyye tarikatının takipçisi olarak tanım­lıyorlardı. Kemal Pilavoğlu adlı kişi 1930’lu yıllarda Ticâniyye şeyhi olduğu iddiasıyla ortaya çıkmış ve gizli faaliyetler yürütüp topladığı müritlerle güç kazanmıştı. Hukuk eğitimini yarıda bırakan Pilavoğlu, Anka­ra’da kitapçılık yapıyordu.

    Kamuoyu Ticânileri 1949’da TBMM’de yaptıkları Arapça ezan okuma eylemiy­le tanıdı. 1951’de ise Türkiye’nin dörtbir yanındaki 47 Atatürk heykeliyle büstünü tahrip ederek gündeme geldiler. Heykel­lere saldırılar infial yaratınca, Demokrat Parti iktidarı Temmuz 1951’de Atatürk’ü Koruma Kanunu’nu çıkardı. Atatürk heykellerine zarar verenlere 10 yıla kadar hapis cezası öngören kanunun çıkmasıyla birlikte saldırılar kesildi.

    Kapak_Dosyasi_Kutu1a
    Kapak_Dosyasi_Kutu1b
    1951’in yaz aylarında Ticânilere yönelik operasyonlarda 280 kişi cumhuriyet aleyhine faaliyetlerde bulunmaktan yargılanmıştı.

    Meclis’te kanun görüşmeleri sürerken Kemal Pilavoğlu ve 280 müridi cumhuri­yet aleyhine faaliyetlerde bulunmaktan tutuklanmıştı. 7.5 yıl hapis ve 5 yıl sürgün cezasına çarptırılan Pilavoğlu 1958’de hapisten çıkınca Bozcaada’ya sürgüne gönderildi. Burada ilk iş olarak şaraplık üzüm yetiştirilen araziler satın alıp pek­mez üreterek şarapçılığın önünü kesmeye çalıştı. Bunun dışında hayvancılık yaptı; bakkal, kasap ve fırın açtı; inşaat işine girdi. Karın tokluğuna çalıştırdığı yüzlerce müridi sayesinde adanın ticaretini ele geçiren Pilavoğlu, kısa sürede 172 parça gayrimenkulün sahibi olmuştu.

    İşleri iyi gidince sürgün cezası bittikten sonra da adada kalan Pilavoğlu, hedefini “Bozcaada’yı Müslüman olmayanların gi­remeyeceği bir turizm adasına çevirmek” diye açıklıyordu. Ancak, 1973’te karısının ihbarıyla yapılan baskında 3 erkek çocuk­la uygunsuz vaziyette yakalanınca işler değişti. Yakalandıktan sonra, çocukken Pilavoğlu tarafından istismar edildiğini söyleyen başka müritler de ortaya çıkıp ifade verdiler. Tutuklanıp cezaevine konulan ve büyük prestij kaybına uğrayan Pilavoğlu’nun müritleri başka cemaatlere yönelmişti. Pilavoğlu, yargılanmasının sürdüğü 1977’de ölünce Türkiye’de Ticâ­nilik de tarihe karıştı.

    Murat Toklucu

  • Dini İslâm dili Türkçe

    Dini İslâm dili Türkçe

    Anadolu’da ilk dönemlerdeki göçmen İslâmı, zamanla yerini kalıcı ve yerli bir İslâm’a bıraktı. Türkçe bu dini taşıyan bir dil haline geldi. Bu dönemde halk arasında Peygamber soyuna bağlılık, dinî kahramanların yüceltilmesi gibi eğilimler ve derviş grupları ortaya çıktı.

    AHMET T. KARAMUSTAFA

    Dini İslâm dili Türkçe

    Anadolu’nun İslâmlaşması çok boyutlu, çok katmanlı ve uzun süreli bir olgudur. Henüz bu tarihi layıkiyle yazdığımız söylenemez. Cumhuriyet dönemi tarihçiliğinde yarımadanın İslâmlaşması Malazgirt Savaşı ile başlayan Türkleşme süreciyle neredeyse özdeşleştirilerek bu güçlük göz ardı edilmiş, İslâmlaşma adeta tek eksenli bir olguya indirgenmiştir. Oysa Anadolu İslâmı’nın karmaşıklığı ve çeşitliliğini yeniden keşfetmeye çalışmanın vakti çoktan gelmiştir.

    Bizans’ın 1071’de Selçuklulara karşı uğradığı Malazgirt yenilgisinin Anadolu’nun kapılarını Türkmenlere açtığı, Rum varlığının giderek aşınmaya yüz tuttuğu bilinen gerçeklerdir. Ancak Anadolu’nun İslâm’la tanışıklığının çok daha önce, daha ilk Müslüman Arap fetihleri döneminde başladığı unutulmamalıdır. Bu dönem ve mekanların tarihini henüz Anadolu’nun İslâmlaşması hikayesine yerleştirebilmiş değiliz. Yerli halklar olan Ermeniler, Gürcüler, diğer Kafkasyalılar, Kürtler ve Rumlar, ayrıca bu bölgelere göçmen olarak giren Araplar, İranlılar, sonra da Türkler arasında Müslümanlık acaba nereye kadar, nasıl, hangi biçimlerde yayılmıştı? Bu soruya cevap verecek durumda değiliz. Yine de Anadolu İslâmının temel taşlarından biri olan Seyyid Battal Gazi destanıyla bugün Türkiyeli Türkler için bir kimlik sembolü haline gelmiş Dede(m) Korkut kitabının Malazgirt öncesi dönemden öğeler barındırdığını hatırlarsak, Anadolu’da İslâm’ın tarihini niçin Emevi, Abbasi dönemlerinden başlatmamız gerektiği biraz olsun anlaşılmış olur. 

    Dini İslâm dili Türkçe
    Kuzeydoğu Anadolu’nun en eski camilerden Menuçehr Camii, 11. yüzyılda Kars’ta Ani kentine inşa edilmişti. Caminin minaresinde Arapça ‘Bismillah’ yazıyor.

    Malazgirt’ten Rum Selçuklularının 12. yüzyılın son çeyreğinde Anadolu’da hakimiyetlerini pekiştirmelerine kadar geçen süre içinde elimizde İslâm hakkında kaynak yoktur. Geniş kitleler şöyle dursun, yönetici sınıfın (yani ilk Rum Selçuklularının, Danişmendlilerin, Mengüçeklilerin, Saltukluların) bile dindarlığı hakkında karanlıkta sayılırız. 12. yüzyılın son çeyreğinden itibaren hem yazılı kaynaklar hem de birçoğu bugün ayakta duran mimari eserler şehirlerde yaşayan seçkin zümrelerin dinî yaşamlarına ışık tutmaya başlar. Bu dönemde Anadolu -Bizans’ın elinde kalan Batı, Kuzeybatı ve Karadeniz sahili hariç olmak üzere- bir fetih alanı ve uç boyu olmaktan çıkarak cami, medrese, darülhadis, zaviyeleriyle darü’l-İslâmın yeni bir uzantısı haline gelir. Müslüman nüfus henüz her yerde azınlıktadır, üstelik siyasi-hukuki İslâmlaşma süreci yüzyılın ikinci yarısında Moğol İlhanlı hâkimiyetiyle sekteye uğrayacaktır. Yine de yarımada bundan böyle dönüşü olmaksızın bir İslâm ülkesi olma yolundadır. Buna rağmen, Selçuklu ve İlhanlı döneminde Anadolu İslâmı hâlâ bir tür göçmen İslâmı’dır. İlim, marifet ve edebiyat dili önce Arapça sonra da Farsçadır; Türkçeyse daha yeni yeni yazıya geçmektedir. Müslüman nüfusun çoğunluğunun Türkçe konuştuğu bir ortamda yazılı ve sözlü kültür arasındaki bu belirgin kopukluk yüzünden yalnızca eğitimli seçkinlerin dini görüşleri hakkında bilgi sahibiyiz.

    Dini İslâm dili Türkçe
    16. yüzyıldan dervişân tasviri. Dervişler 13. yüzyıldan itibaren Anadolu’da İslâmın şekillenmesinde önemli bir rol oynadı.

    13. yüzyıl boyunca fıkıhta Hanefilik ve Şafi’iliğin, kelamda da Eş’ariliğin ağır bastığı İslâmi ilimlerde bir hareketlilik görülmez. Tasavvuftaysa tam tersine adeta bir yıldızlar şöleninden söz edilebilir. İbn ‘Arabi’yle (ö. 1240) onun ilk takipçisi Sadreddin Konevi’den (ö. 1274) Mevlana Celaleddin Rumi’ye (ö. 1273), Necmeddin Razi’den (ö. 1256) Fahreddin ‘Iraki (ö. 1289) ve Evhaddeddin Kirmani’ye (ö. 1238), 1200’lü yılların Anadolusu, tasavvuf tarihinin en seçkin simalarından önemli bir kısmını kendine çekmiştir. Arapça ve Farsça yazan bu mutasavvıflara Türkçenin en yetkin mutasavvıf şairi Yunus Emre’yi de (ö. 1320?) eklersek Anadolu’nun bu yüzyılının tasavvuf tarihinde ne denli ayrıcalıklı bir yer tuttuğu daha iyi anlaşılır.

    Dini İslâm dili Türkçe
    Mengücek Beyi Behram Şah döneminde basılan sikkenin (1167) ön yüzünde Bizans tarzında bir elinde mızrak bir elinde açık kitap tutan söz konusu melik ‘kılıç ve kalem’ sahibi (sahib-i seyf ve’l-kalem) olarak betimlenmiş.
    Dini İslâm dili Türkçe

    14. yüzyıl başlarında Beylikler dönemine girildiğinde Anadolu yavaş yavaş yeni bir kimliğe bürünür. İlim dili hâlâ Arapçadır, şeriat çerçevesinde kalan tasavvufun diliyse hem Arapça hem de Farsçadır ama artık ilmi nitelikli Türkçe eserler yazılmaktadır. Ancak Türkçe yazılan eserler artık zamanın ilim düzeyini yansıtmakla birlikte daha geniş bir kitleyi hedef alan popüler eserlerdir. Bu tip eserlerin ilk belirgin örneği Âşık Paşa’nın (ö. 1332) tasavvufi bir meşreble yazılmakla birlikte aslında halka bazı temel İslâmi bilgileri sunmayı hedefleyen Garibnâme’sidir. Hatta Yunus Emre’nin Risaletü’n- nushiyye’sine de bu gözle bakmak mümkündür. Sözü geçen eserleri daha sonra Hibetullah ibn İbrahim’in Sa’atname’si (14. yüzyıl?), Kutbeddin Mehmed İzniki’nin (ö. 1418) Mukaddime’si, Yazıcıoğlu Ahmed (ö. 1465) ve Mehmed (ö. 1451) kardeşlerin eserleri, özellikle Muhammediyye, Dürr-i Meknun ve Envarü’l-’aşıkin, izler. Tabii bunlara Süleyman Çelebi’nin (ö. 1422) Mevlid adıyla bilinen Vesiletü’n-necat’ını da eklemelidir. Çoğu bir tür ilm-i hal olarak görülebilecek bu eserler hem gittikçe genişleyen Türkçe okuyucu kitlesine hem de Muhammediyye ve Mevlid gibi manzum olanları yüksek sesle okunduklarında okuma yazma bilmeyenlere hitap ederler. Bu aşamada Yunus Emre’nin, tasavvufi aşk mektebine dayanan dindarlık biçimini sevgi şiirine dönüştürmede gösterdiği inanılmaz başarısıysa geniş halk kitlelerinin gönlüne akan diğer gür bir İslâmlaşma ırmağının kaynağını oluşturur. Böylelikle Türk.e gitgide bir İslâm dili haline gelir. Burada söz konusu olan İslâm, Kur’an ve hadis ilimleri, tefsir, fıkıh ve kelamın çetrefil bahisleri değil, daha çok Peygamberin hayatı, ibadetin gerekleri, Müslüman ahlakı ve ahireti konu alan, ilk dönem İslâm tarihiyle İslâmi ilimlerin ve şer’i tasavvufun hep birlikte damıtılarak gündelik yaşama yedirilmiş bir biçimidir. Bu şehirli İslâm’ın tarihi aynı zamanda Sünni Hanefi Müslümanlığın her biçiminin Anadolu’da Türkçe konuşanlar arasında yavaş yavaş giderek yayılmasının tarihidir. Gözlerimizi seçkinlerden Anadolu halklarına çevirip de geniş halk kitlelerinin İslâm’la tanışıklıklarının ne olduğu sorusuna yanıt bulmaya çalıştığımızda manzara değişir. Ermeni, Gürcü, Kürt, Rum, Süryanilerin en azından bir kısmının Müslümanlaşmış olduğuna kesin gözüyle bakabilsek de bu süreci aydınlatmaktan aciziz (bunlar arasında yalnız Kürtlerin bütünüyle Müslümanlaştığı, diğerlerinin çoğunluğunun Hıristiyan kaldıkları unutulmamalıdır). Ancak gayrimüslimlerin, İslâm’ı giderek Türkçe süzgecinden geçmiş biçimiyle tanımış olacakları, onlar arasından Müslüman olanların da tabiri caizse “Türkçe İslâma” girmiş olmaları gerektiğini düşünmemiz doğaldır. Nitekim 14. yüzyıl sonlarında gelişen devşirme uygulamasıyla Müslüman olan Rumelili Hıristiyan oğlanlar İslâm’ı Türkten öğrenir. Bu durum İslâm’a Osmanlılarla Kuzeybatı Anadolu ve Rumeli fetihlerinde işbirliği yaparak giren ünlü akıncı aileleri Köse Mihal, Evrenos, Turahan ve Malkoç oğulları için de böyledir. Anadolu’da, sonra Rumeli’de, Müslümanlık giderek Türkçe gömleğine bürünmektedir.

    Dini İslâm dili Türkçe

    Ancak Türk halkın Müslümanlığı, şehirli seçkinlerinkinden çok farklıdır. 1240’ta Selçuklu yönetimini bir hayli zorlayan Babai isyanına katılan Türkmenlerin dinî görüşleri bugün bizler için müphem kalsa da, yer yer şeriat halkası dışına taşan bir evliya inancı besledikleri besbelli, Peygamber soyuna aşırı bir bağlılık göstermiş olmaları da olasıdır. İşte bu dönemden 16. yüzyılda Anadolu’da Osmanlı hakimiyetini sarsan Kızılbaş ayaklanmalarına kadar geçen üç yüzyıl boyunca halkın Müslümanlığını anlamak istiyorsak onların Peygamber soyunu yüceltme, bu soya bağlanma kaygısını ve buna bağlı olarak gelişen evliya inancını layıkiyle incelememiz gerekir. 

    Dini İslâm dili Türkçe
    Mevlâna ile Şems’in karşılaşıp dost oluşlarını betimleyen bir Osmanlı minyatürü.

    İslâmlaşma sürecinde Peygamber soyuna sıkı sıkıya yapışarak seyyid ve şerifleri yüceltmenin, hatta kendi soyunu bu soya bağlamanın önemi hâlâ yeterince araştırılmamıştır. Büyük bir olasılıkla bu olgu Türkmenler ve Kürtler arasında Anadolu’da ilk olarak Vefailik silsilesinin Babai isyanıyla öne çıkmasıyla belirir. Vefailik, 11. yüzyılda Irak’ta yaşamış, annesi Kürt olmakla birlikte soyu baba tarafından İmam Zeyne’l-’Abidin aracılığıyla Hz. Ali’ye çıkan Bağdat’lı Ebu’l-Vefa Tacü’l-’Arifin (ö. 1107) adlı bir şeyhden inen bir silsiledir. Çocuğu olmayan Ebu’l-Vefa’nın soyu hem evlat edindiği erkek akrabaları hem de diğer evlâtlıkları tarafından sürdürülmüş, bir şekilde bölgedeki Türkmenler ve büyük olasılıkla Kürtler arasında da kabul görerek bu soya bağlılık onların Müslümanlığının bir parçası haline gelmiştir. Babai hareketinin önder belirlediği Baba İlyas da aslen Horasanlı görünmekle birlikte Ebu’l-Vefa’ya birkaç kuşak öteden bağlanarak bu silsilenin bir halkası olmuştur.

    Dini İslâm dili Türkçe
    Ejderle insan davulda buluştu 13. yüzyıla tarihlenen tunç davul, üzerindeki ejder ve insan başlı, kûfi yazı kuşağıyla Türklerin eski kültürü ile İslam sonrası kültürün harmanlandığı
    önemli bir örnektir.

    Peygamber soyuna bağlılık, bu bağlamda Hz. Ali’yle onun soyundan olanlara duyulan sevgiyle saygı, hatta bazı seyyid ve şerifleri veli düzeyine çıkartmak, bundan böyle Anadolu halk Müslümanlığının ana öğelerinden biri olmuştur. Yalnız Baba İlyas ve Vefailerin değil, Hacı Bektaş gibi velilerin de seyyid olduklarına inanılmış, Türkmenler arasında Müslümanlaşma sürecinin bir parçası olarak ortaya çıkan ocak düzeninin merkezinde de seyyidler yer almışlardır. Yani bugün Alevi ocakları olarak tanıdığımız yapının k.kü bazı Türkmen ve Kürt topluluklarının İslâmlaşma süreci boyunca seyyidlik çevresinde yeniden yapılanmalarına dayanmaktadır. Bu açıdan halkın önemli bir kısmı için İslâma girmenin seyyidlere bağlanarak Peygamberin soyuna tutunabilmek anlamına geldiği söylenebilir. Çoğu zaman bir Şiilik belirtisi olarak görülegelmiş Hz. Ali ve oniki imam sevgisinin de bu gözle görülerek yeniden değerlendirilmesi gerekir. Bu olguyu yalnızca Şiiliğe bağlamak yanıltıcı olur.

    Dini İslâm dili Türkçe
    Lambert de Vos’un yaptığı 1574 tarihli resim albümünde iki Bektaşi dervişi.

    Seyyidliğin yanısıra, yer yer onunla özdeşleşmiş olarak, evliya inancı da geniş halk kitlelerinin İslâmi inanç ve kılgılarının oluşmasında çok önemli bir etmen olmuştur. Kökleri İslâmın erken dönemlerinde yatan evliya inancı 9.-11. yüzyıllarda hem Müslüman halk arasında belirgin bir kılgı öbeği (yatırlar ve onlar etrafında oluşan edimler) hem de tasavvuf ehli elinde özgül bir kavram .rgüsü olarak ortaya çıkar. Tanrı’nın kullar arasında emirlerini yerine getirmekle yükümlü velileri bulunduğuna, bu velilerin hem hayattayken hem de ölümlerinden sonra dünyada ilahi kudretin bir tür dışavurumu olarak faaliyet gösterdiklerine inanmak olarak özetlenebilecek evliya inancı, evliya oldukları düşünülen kişilerin belirmesine, giderek yatırların ve yatır merkezli ziyaret, adak gibi kılgıların oluşmasına yol açar. Aynı zamanda velayet, yani velilik kavramı, tasavvuf akımı içinde de birçok mutasavvıfça işlenerek zenginleşir. İşte bu evliya kültü ve tasavvufi velayet kavramı İslâmlaşmaya başlayan Anadolu’da da kısa sürede devreye girer. Bir yandan tasavvuf erbabı velayet kavramını temel alan kutb-ı zaman, insan-ı kâmil, silsile (yani veliler zinciri) gibi söylemlerini ve mürşide, yani yaşayan velilere bey’at etmek, kendini mürşide teslim etmek gibi edimlerini halk arasında bir ağ gibi örerken bir yandan da halk İslâm kahramanı olarak belirlediği bazı şahsiyetleri kutsamaya, yani velileştirmeye başlar. Tabii, halkça kutsananların bir kısmı tasavvuf ehli tarafından kabul görmez, ya da tersine mutasavvıflarca veli sayılanların bir bölümü hiçbir zaman halkça kutsanmaz. Bu örtüşmezliğin en belirgin örnekleri gaza kahramanlarıyla şeriat dışı yaşayan derviş takımlarıdır. Halk yalnız mutasavvıfları değil belki de onlardan çok abdalları, babaları, gazileri velileştirmiştir.

    Dini İslâm dili Türkçe
    Dini İslâm dili Türkçe
    Kapı tokmağında Türk-İslâm sentezi Artuklu döneminde 13. yüzyıla tarihlenen Cizre Ulu Camii’nin kapı tokmağı, üzerindeki ejder, arslan ve kartal figürleriyle Türk ve İslâm kültürlerinin sentezini yansıtıyor.

    13. yüzyıldan itibaren Anadolu’da dindarlıkları şeriat dairesi dışında şekillenmiş bir dizi derviş takımı belirir. Bunlar arasında kökleri Anadolu dışında yatan Kalenderiler, Haydariler ve Camilerle Anadolu’ya özgü olan Bektaşiler ve Rum Abdallarını sayabiliriz. “Rum Abdalları” aslında dağınık oldukları anlaşılan yerli derviş takımlarını toplu halde tanımlamak için 15. yüzyıl sonu 16. yüzyıl başlarında Aşıkpaşazade (ö. 1484’ten sonra) ve Vahidi (ö. 1523’ten sonra) gibi yazarların kullandıkları bir ifadedir; bu adlandırmadan yola çıkarak gerçekte Anadolu ve Rumeli çapında “Abdalan-ı Rum” adlı bir örgüt bulunduğunu düşünmek doğru olmaz. Anlaşılan Anadolu’da 13. yüzyıl ortalarından başlayarak Türkçe (ve belki Kürtçe) konuşan birçok yerli derviş türemiş, bunlar 14. ve 15. yüzyıllarda çoğalarak halk arasında kutsanmış, Hacı Bektaş, Abdal Musa, Kaygusuz Abdal, Şücaettin Veli ve Otman Baba gibilerinin çevresinde kalabalık derviş grupları oluşmuştur. Bunlar arasında yalnız Hacı Bektaş, Yeniçerilerce benimsenmesi sonucu Osmanlılarca kalıcı kabul görmüş, bu nedenle de Osmanlılar, şeriatı öne süren yeni hukuki düzenlemelere gittiklerinde, ulemaya bağlı mutasavvıflarca şeriat dışı görülen derviş takımlarının büyük çoğunluğu eninde sonunda Bektaşilik bünyesinde erimişlerdir. 13. ve 14. yüzyıllar boyunca Farsça konuşan Kalenderiler, Haydariler ve Camiler gibi yabancı derviş takımları, zaten oldukça zayıflamışlardır ve Bektaşilik içerisinde erimeleri herhalde zor olmamıştır.

    Derviş dindarlığı büyük ölçüde tasavvuftan esinlenmekle birlikte şeriat söylemi ve kılgısından uzaktır. Bugün bize oldukça yabancı olan bu dervişlerin düşünce ve inanç dünyasına girmek bir hayli zordur. Ancak Kaygusuz Abdal gibi geride yazılı eser bırakmış olan birkaçının yazdıklarından hareketle genelde Tanrı’nın dünyada, özellikle de insanda içkin olduğuna inanarak insanı yücelttikleri, ahireti bu dünyadaki yaşamdan ayrı bir olgu olarak görmeyip cennet, cehennem, kıyamet gibi kavramları kendi dünyevi yaşamlarına uyarladıkları, ulemâdan, şehirli mutasavvıflardan ve şeriat anlayışından uzak durdukları söylenebilir. Velayet, mürşid-i kamil, yol adab ve erkanı gibi tasavvufi kavram ve yaklaşımları da derviş dindarlığında temel yer tutar. Bu dindarlık biçiminin geniş halk kitlelerinin Müslümanlaşmasında, özellikle de bugün Alevilik adını verdiğimiz dindarlık biçiminin oluşmasında çok önemli bir rol oynadığı anlaşılır.

    Dini İslâm dili Türkçe
    Roma lahdinde Müslüman emir Danişmendli emiri Halifet Gazi’nin Amasya’daki kümbeti 13. yüzyıl başlarına tarihleniyor. Gazi, burada bir 2. yüzyıl Roma lahdinde yatıyor. Altta mumyalanmış cesetlerin bulunduğu cenazelik, üstte bir ziyaret yeri ve mescit bulunan bu erken dönem yapılara kümbet denir. Zamanla cenazelik ortadan kalktı ve mezar anıtları türbeye dönüştü.

    Abdal, baba, dede gibi adlarla tanınan dervişler dışında halkça kutsanan bir başka takım da gazilerdir. Bir kısmı Eyüp Sultan, Battal Gazi, Ebu Müslim gibi tarihi kişilikleri Malazgirt öncesine uzanan, bir kısmı da Sarı Saltuk, Kızıl Deli gibi Anadolu ve Rumeli’nin İslâma açılmasında önemli roller oynadıkları anlaşılan bazı savaş kahramanları zamanla kutsanarak velileştirilmiş, bunlarla gazayla ilgileri olmayan dervişler birbiriyle kaynaşmışlardır. Battalname, Saltukname gibi halk destanlarındaki kahramanların velileştirilmesi ve seyyidleştirilmesi bu bağlamda değerlendirilmelidir. Battal Gazi, Sarı Saltuk zamanla derviş dindarlığına da girmiş, türbeleri, bilhassa Seyyid Gazi türbesi, Rum Abdallarının çok rağbet gösterdikleri bir mekan haline gelmiştir. 

    Dini İslâm dili Türkçe
    Figürlü çiniler Selçuklu çini sanatının en özel parçalarının yer aldığı Kubad-abad Külliyesinin Büyük Saray bölümünden çini örnekleri, Konya Karatay Müzesi.

    Beylikler ve erken Osmanlı dönemi Anadolu halk İslâmı bize işte böyle renkli, çeşitli, tekdüze olmayan bir tablo sunar. Bu dönem boyunca bir yandan şeriate dayalı Sünni Hanefi dindarlık biçimleri –Bayramilik gibi tasavvufi yollar da dahil olmak üzere– büyük ve orta boy yerleşim merkezlerinde yayılırken, diğer yandan İslâmı herşeyden önce Peygamber soyuna tutunmak, seyyidleri sevmek, yüceltmek olarak gören ve şeriate aşina olmayan geniş kitleler, dervişleri, seyyidleri, gazileri velileştirerek Anadolu’yu yatır ve peygamber ocağıyla dolu bir İslâm diyarı haline getirmiştir.

    HÜLASA DER İLM-İ TIB

    Anadolu’daki Türkçe ilk eser bir tıp kitabıydı

    Türklerin Anadolu’ya göçünün birçok ayrıntısı bilinmez. Merak edilen konulardanbiri de Anadolu’ya göç eden Türklerin yazdığı eserlerdir. Bu süreçle ilgili araştırmalar yapan Mikhail Bayram 2,5 asırda 250’nin üzerinde eser yazıldığını bildirmiştir. Bunların 14’ünün müellifi belli değildir. Geriye kalan eserlerin 145’i Farsça, 68’i Arapça, 15’i Türkçe birkaçı da Ermenice ve Süryanice yazılmıştır. Bunlar içinde tespit edilebilen en eski telif eser bugün Konya Koyunoğlu Kütüphanesinde 12049 numaralı Hakim Bereket tarafından kaleme alınan tıp ile ilgili Tuhfe-i Mübarizi adlı Farsça eserdir. Eserin girişinde yazarı aslında kitabı Arapça yazdığını ve Farsçaya tercüme edip Emir Mübazüriddin Halifet Gazi’ye sunduğunu Danişmendli hükümdarının da eseri çok beğenip ‘bunun Türkçe yazılsaydı çok değerli bir eser olacağını’ belirttiğini anlatır. Müellifin yazdığı bir tıp kitabı da Türkçe Hülasa der İlm-i Tıb adıyla hükümdara sunulmuştur. Bu iki eser ve Tabiat-nâme isimli küçük bir Türkçe mesnevi bir arada ciltlenmiştir.

    Eserin sunulduğu Halifet Gazi Amasya’da yaşamış Selçukluların Sinop ve Samsun civarındaki seferlerine katılmış, Amasya valiliği sırasında 1232’de Gürcistan’a yapılan bir seferde şehit olmuştur. Amasya’da kendi adıyla anılan kümbete defnedilmiştir. Eser muhtemelen 13. yüzyılın başında yazılmıştır. Anadolu’da ilk Türkçe eseri hazırlayan Hakim Bereket’in kim olduğu hakkında bilgi yoktur. Muhtemelen Halifet Gazi’nin Amasya’da inşa ettiği medresede müderrislik yapmıştır. Bazı araştırmacılar Harzemli olduğu düşüncesindedir.

    Dini İslâm dili Türkçe
    Koyunoğlu Şehir Müzesi ve Kütüphanesi, No: 12049

    AMASYA’DA BULUNAN MEZAR

    İddia kanıtlandı: Türk kızı 1000 yıldır orada

    ŞEVKET DÖNMEZ

    Dini İslâm dili Türkçe

    Amasya yakınındaki Oluz Höyük’te 2007’de keşfedilen Ortaçağ mezarlığı, ilk kez NTV Tarih dergisinde (Ocak 2012, 36. sayı) “1000 Yaşındaki Türk Kızı” başlığıyla duyurulmuştu. Kazı sırasında arazi gözlemine dayanarak, bu bireylerin 10 – 11. yüzyıllarda yaşamış yerleşik olmayan insanlar olduğunubelirtmiştik. Bireyler, İslâm gelenekleriyle gömülmüşlerdi. Ancak, 6 yaşındaki bir kız çocuğunun mezarından çıkan tunç küpeler ile fibula, mezarların Geç Roma dönemi kiremitleriyle oluşturulması, İslâmiyet dışı ölü gömme geleneklerine ve mezarlık sahiplerinin malzeme bulmakta zorlandığına işaret ediyordu. İlk aşamada mezarlığın göçebe bir Oğuz (Türkmen) aşiretine ait olabileceği sonucuna varılmıştı. 2013’te kazının antropoloji uzmanı Prof. Dr. Yılmaz Selim Erdal tarafından iki iskelet üzerinde yaş tayini amacıyla Tokyo Üniversitesi’nde C14 analizleri yaptırıldı; bu bireylerin 1020 – 1077 arasında ölmüş olduğu kesinleşti. Mezarlık bireylerinin, kazının daha 7. yılında 100’ü aşması, aşiretin kalabalıklığına işaret ediyor. Oluz Höyük dışından taşınarak mezarlarda kullanılan Geç Roma Dönemi kiremitleri, topluluğun çevreyi iyi bildiğini gösteriyor. Bu veriler, aşiretin en az 100 – 150 yıldır bölgede olduğunu, Kuzey – Orta Anadolu’da öncü Türk grupların 10. yüzyıldan itibaren dağınık da olsa görünmeye başladığını ortaya koyuyor.

    Dini İslâm dili Türkçe
    Kemik ete bürünmüştü Oluz Höyük kazı alanında (ortada) bulunan mezarın 1000 yaşında bir Türk kızı olduğuna dair tahminler NTV Tarih dergisinin 36. sayısında duyurulmuş, bilgisayar ortamında kemik kalıntılarına uygun bir yüz çizilmişti.

    MÜSLÜMAN-HIRİSTİYAN İLİŞKİLERİ

    Diyalogun kitabını yazdılar

    Müslümanlarla Hıristiyanlar birbirlerinin dini hakkında ne düşünüyordu? Erken Osmanlı döneminden iki örnek olay, onların oturup din hakkında tartıştığını gösteriyor. Selanik Başpiskoposu Grigorios Palamas, 1354’te Osmanlılara esir düştü. Orhan Gazi’nin elindeyken Selaniklilere yazdığı mektupta Türklerle yaptığı dinî konuşmaları anlattı. Palamas’a göre Türkler ısrarla “Biz sizin peygamberinize inanıyoruz, siz neden bizimkine inanmıyorsunuz?” sorusunu sordular. Bir başka belge de, Yıldırım Bayezid’in yanında 1390- 91 arasında rehin olarak bulunan müstakbel Bizans İmparatoru 2. Manuel Palaiologos’un bir Müslüman din adamıyla yaptığı tartışmaları anlattığı 26 Diyalog adlı eserdi. Sonradan yazdığı bu diyaloglarda Palaiologos, Hıristiyanlığı İslamiyet karşısında nasıl savunduğunu anlatmıştı. Palamas ve Palaiologos’un anlattığı bu konuşmalar gerçekte nasıl olmuştu, hatta olmuş muydu, bilmek mümkün değil; ama bu belgelerin varlığı bile, o dönemde iki din ve kültürün arasındaki ilişkilerin sadece askeri ve ticari olmadığını gösteriyor.

    DİNLERİ AYRI, EFSANELERİ AYNI

    Digenes Akritas ve Battal Gazi kardeşti!

    Dini İslâm dili Türkçe

    Battal Gazi adlı kahramanın Hıristiyan Bizanslılarla mücadelesi, Battalnâme adlı bir Anadolu destanıdır. Efsanelere göre 8. yüzyılda Eskişehir, Afyon, Kayseri veya 9- 10. yüzyılda Malatya’dayaşamıştır. Anlatılarda Emevi, Abbasi, Selçuklu dönemlerini yaşar. Bazen bir Arap emir, bazen bir Türk, bazen bir seyyid olur. Sevgili atı Attar ile maceradan maceraya koşar. Keşiş elbiselerine bürünerek manastırda Hıristiyanlarla tartışmalara girer. Devlerle, cadılarla savaşır, perilerle dost olur. Bizans kayserinin amca oğluyla güreşe tutuşur. Yenilen Bizanslı din değiştirip Battal Gazi’nin en yakın dostu olur. Battal, bir savaşta bugün Seyitgazi denen yerde ölür. Bir başka rivayette bu kalenin tekfurunun kızı Battal’a aşık olur. Ona yazdığı mektubu taşa sarıp atar ama taş Battal’a çarpıp onu öldürür. Unutulan türbesi Alaeddin Keykubad’ın annesi Ümmü Hatun’un gördüğü bir rüya sayesinde bulunur. Bugün Eskişehir, Seyyitgazi’de Battalgazi türbesi vardır.

    Dini İslâm dili Türkçe

    12. yüzyılda yazılmış Digenes Akritas destanı ise, Battalnâme’nin Bizans’taki karşılığıdır. Digenes “çift soylu” demektir. Bu Hıristiyan kahramanın babası Müslüman Arap, annesi bir Rum Ortodoks’tur. Destan 9. – 11. yüzyıllarda Bizans’ın Araplara karşı saldırıya geçtiği dönemi anlatır. Digenes, haydut ve canavarlarla savaşır ancak destan barışçıl bir dünyayı tanımlar. Digenes sonunda Fırat kıyısında yaptırdığı sarayda, eşi Evdokya ile birlikte ölür.

    Dini İslâm dili Türkçe