Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası’ndaki denge sütunu artık -8 asır sonra- çalışıyor. “Bana bir dayanak noktası gösterin, kaldıraçla Dünyayı kaldırayım!” diyen bilgin Arşimet’in, diğer İlkçağ bilge ve bilginlerinin fizik kuram ve yasaları dünya durdukça değişmeyecek.
Bundan esin diyelim, sonsuza kadar hizmet vermesi dileğiyle yüksek mimarlık eserlerinin çoklukla girişlerine, yapının “stabil” (:Dengeli) durumunun değişmediğini gösteren birer denge sütunu monte edilirmiş. Dikey ekseni üstte ve altta madenî birer mile dayanan denge taşı, yapıya doğal veya yapay bir yüklenme olmadığı sürece el dokunuşuyla dönermiş. İstanbul’da, Edirne’de, Bursa’da, kimi Anadolu kentlerinde tarihi yapıların kapılarında Denge sütunu örnekleri vardır ama birkaçı dışında bunlar yapısal sorunlarla hassasiyetlerini yitirmiştir.
İstanbul Edirne Bursa’da, İzmir-Selçuk -Şirince’de, Anadolu’da Selçuklu-Osmanlı vakıf mimari eserlerin cümle kapılarındaki köşe çalığı işlevli porfir sütuncukların denge taşı olduğu tartışmalıdır. Denge taşı olup binadaki duvar-temel hareketleri sonucu bu özelliğini yitirenler içinse halk arasında: -“Demek bina yıkılacak durumda, kıyamet de yakın!” denirmiş.
Denge taşı denen bu mimari düzeneğin ne zaman başladığı bilinmese de Roma dönemi-sonrası düşünülebilir ki bir araştırma konusudur.
İslâm dünyasında servetlerini hayra vakfetmek üzere Cami, medrese kervansaray… yaptıranlar, vakfiyelere, eserlerinin kıyamete kadar işlevini sürdürmesi dileklerini yazdırırken mimar ve ustalardan da öylesine sağlam yapmalarını isterlermiş. Bunun güvencesi de yapının el dokunuşuyla kendi ekseninde dönen dikey denge sütunu -yani o zamanların bir tür sismografı imiş. Zamanla denge taşı dönmez olunca “kıyamet yakın!” denirmiş.
Kimi camilerde örnekleri görülebilen denge sütunları, zaman aşımı, deprem, yapıdaki tasmanlar sonucu “dönme” özelliğini yitirmiştir.
***
Darüşşifa taçkapıdan ayrıntı. Pencere önündeki hayat ağacına basan denge sütunu. Fotoğraf: Yüksek Mimar Basri Hamulu Arşivi.
Konumuz olan denge taşı için önce Divriği Mengücek Camii ve bitişik Darüşşifası konusunda genel bilgi vermek gerekiyor: Eserin yapılış tarihi 1228, bu mimarlık şaheserinin Doğu bilimcilerce keşfedilişi 1890’lar, “UNESCO Dünya Kültür mirası” kapsamına alınışı 1985, 2016’da başlayan restorasyonu ise 2024’te tamamlanmak üzeredir. Kendi kaynaklarımızdan Kâtip Çelebi’nin (öl. 1657) Cihan-nümâ’’sında adı Ahmet Şah Camii, yaptıranı da A. Keykubat kaydedilmiştir. Evliya Çelebi (öl. 1681) de Divriği’yi ve eseri dinlediklerinden yazmış olmalıdır.
Devam eden restorasyonun son evresindeki sürpriz, külliyenin câmiye bitişik Melike Turan Melek Darüşşifası’ndaki: Denge sütununun işlevine kavuşturulması, bir el dokunuşuyla dönmesi bunun da anıt eserin sağlamlığını işaret edişi olmuştur.
Görkemli taçkapının üst kat penceresi önündeki yüzeyleri kabartma-oyma Mühr-i Süleyman ve kozmik simgelerle bezeli, üstün sanat ustalığıyla başarılmış bu müstesna denge taşı, taçkapı yüzeyinin dışına asılı izlenimi verir. 8 asırlık sütunun bugün de dönmesi ise mimarlık-mühendislik ve sanat tarihçileri için önemli bir haberdir.
Mimar, sanat yetisi ve cesaretiyle boyut, biçim ve üslupça özgün bir “tek”liği başarmış. Heykeltıraşlık eseri denebilir sütunu, çift yapraklı “Hayat Ağacı” biçimli kaidesiyle pencerenin dışına -sanki- boşluğa oturtmuş!.. Bir el dokunuşuyla dönen Sütunun tekilliği, Cami ve Darüşşifa’nın tekliğini de hatırlatıyor.
Taçkapı alınlığın altındaki iç içe silmelerle çerçevelenmiş sığ panonun ana öğesi bu sekiz yüzlü denge sütunu kaidesi hayat ağacıdır. Bu ikili, taşıntılı olarak pencere tabanına bağlıdır. Sütunun bastığı yekpâre kaide tomurcuğu da olan iri ama zarif hayat ağacıdır. Sütunun oval başlığı, yalın bir silme ile pencere lentosuna bağlıdır.
Turan Melek Darüşşifası taçkapı (üstte) ve üzerindeki kozmik bezemeli denge sütunun günümüzdeki görüntüsü. Fotoğraf: İhsan Çalapverdi
Sütundaki Mühr-i Süleyman (6 köşeli yıldız) motifleri yontu harikası, hayat ağacı, mimaride görülen örneklerinin en büyüğüdür. Bu kaidenin her iki yanından pencere sövelerine doğru uzanan bükümlü yapraklarından sağdaki, dikey bir çatlak nedeniyle kırılmış.
Denge sütunun, başlık ve kaide milleri arasında bir el dokunuşuyla dönebilmesini sağlayan yöntem, uzman incelemeleri gerektiriyor. Taçkapıdaki dikey çatlak, saptanamayan bir tarihte ciddi bir doğal sorun yaşandığını işaret eder ama denge sütunu bu hasarda kilitlenmişti denemez. Çünkü restorasyon sürecindeki müdahaleyle işlevselliğini kazanmış bulunuyor.
Kapı sövelerine bağlanan başka tarihî yapılardaki denge taşlarına karşılık, bu Turan Melek Darüşşifası’nda mimarın (Hurşad?) üst kattaki pencere açıklığını seçmesi, başlı başına bir teknik ve sanatsal beceriyi düşündürdüğü gibi ustanın, Darüşşifa’nın sağlamlığına güveniyle de açıklanabilir. Bu sütun, salt Darüşşifa taçkapısının veya külliye bütününün denk-durumunu kontrol için mi tasarlanmıştı? da önemli bir sorudur.
Hâcet penceresinin üstündeki yıldızlarla bezeli alınlığın ağırlığı, denge sütunu ile ikiye bölünerek hayat ağacı tabana, azman iki yaprakla da yan yüzeylere aktarılmış. Böylece yıldızlarla bezeli taçkapı alınlığının hâcet penceresine yüklenmesi önlenmiş. Bu harikulâde mimarlık tasarımı için bir fizik kuralının uygulandığı, pencere açıklığına yüklenen taş alınlık ağırlığının, orantısal bölüşümle sütuna, hayat ağacı tabana, iki azman yaprakla da yanları yüzeylere aktarıldığı aynı kuralın farklı tanımıdır.
Sütunda ve kaidelik eden hayat ağacındaki öğelerle kozmik bir anlatım/okuma da tasarlanmış: Kutb-ı Şimâlî (Cedi, Demirkazık, Kutup Yıldızı) ile Kutb-i Cenubî (Süheyl, Yıldırak) yıldızları arasında ve kendi ekseni çevresinde döndüğü kabul edilen dünyanın bu penceredeki simgesi 8 yüzeyli denge sütunu, bunun “koruyucusu” da “Mühr-i Süleyman” tırazlı başlıkla yaşamın sonsuzluğunu simgeleyen Hayat Ağacı kaidedir. Bu tasarımda: Başlıkla kaide arasındaki sütunun bir dokunuşla dönüşü ise dünyanın uzayda dönüşünü; hacet penceresinden görülen asma kat divanhanesine gizemli loşluk da “kaos” olarak tasarlanmış olabilir.
Darüşşifa ile bütünsellik kuran Ahmed Şah Camii’nde, Batı kapısının iki yanındaki taş sütunları veya teki de belki caminin denge sütunuydu. Kapıdaki bariz tasman ve onarımlar nedeniyle gündeme getirilebilir bir konu değildir.
Yine kaledeki camide Şahinşah’ın yaptırdığı sanatsal cephede Fars Kemerli mozaik işlemeli girişin iki yanındaki kırmızı sütunlardan sağdaki 1920’lerden önce, olasılıkla “döndüğü?” için sökülüp götürülmüştür ki belki bir denge sütunu idi.
Aydınlığa kavuşmamış bir durum daha var: Geçmiş asırlarda ruh ve akıl sağlığı için tasarlanmış sağlık yurtlarının en seçkini sayılan Turan Melek Dârüşşifası’nı kitabesi yaptırtan melikeyi (prensesi) ve babası Behram Şah’ı tanıtıyor. Bu 3 satırlık Arapça kitabede, bu darüşşifanın (sağlık yurdu) işlevi ve işleyişi konusunda tek sözcük yok! Darüşşifa vakfiyesi ise Divriği 14. yüzyılda Memlûk Sultanlığına bağlıyken yok edilerek yapı, Medrese-i Kübra adıyla Kur’an, Tefsir, Hadis, Fıkıh öğretilen medreseye dönüştürülmüş.
Divriği Camii ve Darüşşifası’nın, restorasyonun son aşamasındaki görünüşü. Fotoğraf: Yusuf Güldalı
1516’da Osmanlı sınırlarına katılan kentte 1519’da tahrir işlemi yapan “il yazıcıları” da Darüşşifa adını anmayarak Medrese-i Kübra kaydını düşmüşler.
Bu bilgi açıkları bilim-araştırma insanlarının çalışma konusu olacakken uzun bir dönem hurafeler anlatılmış. Uydurulanlara yenileri katılmış. Söylenceler giderek çoğalarak günümüze kadar gelmiş. 60 yıl önce benim yaşlılardan dinlediğim “Helvacı Hatun”, “Şehitlik ve mumyalar” bugün unutulmuş! Şimdilerde bir denge taşı öyküsü uydurulabilir. Bu çağda masallara inanmak!.. Örneğin bir yabancı N. Watss, Sevginin Yolu romanında, Şems-i Tebrizî kaybolunca bunalıma giren Mevlâna’nın tedavi için buraya getirildiğini yazmış. Bir öteki W. Traugott Divriği’de Bir Cami ve Darüşşifa İle Karşılaşmalar kitabında caminin kilise olarak yapıldığını ileri sürmüş. Caminin batı kapısı nişindeki doğal gölgeye “bu eseri yaptıran Ahmed!” öndeki gölge uzantısına da “Kur’an-ı Kerim” tanısı koymuş! Alın size “Kitap okuyan Ahmed Şah”! Divriği’ye gelenler bunları da dinliyor. Divriği şahlarının 13. yüzyılda yaptırdıkları şaheserleri dünyaya tanıtan Batılı araştırmacıları: V. Cuinet, S. Lane Poole, M.F. Grenard, Max V. Berchem, A. Gabriel’i ananlar da belki vardır.
Darüşşifa Taçkapı ve Türk yıldızlarının sıralandığı alınlığın altında denge sütunu. Sivas Olgunlaşma Enstitüsü uzmanlarının çizimi, Sivas Valiliği Arşivi.
***
Sonuç: Müjdeler olsun: 8 yüzyıldır denge ve dönme özelliğini koruyarak monte edildiği yapının statiğini/ dinginliğini göstermiş sapasağlam bir denge sütunumuz var.
***
UNESCO Dünya Kültür Mirası Mengücekli Camii ve Darüşşifası’nda 2016’dan beri devam eden restorasyonların son aşamasına gelinmişken denge sütununun dönme özelliğini koruduğunun öğrenilmesi bir sürprizdir. Başarıya imza atanları kutlamalıyız.
Türkiye ve İslâm dünyasında örneği olmayan Mengücek Külliyesini ziyarete gelenler bu mucizeyi nasıl görebilecekler?.. Her gelen ve gezen çevirme şansını denemek isterse sonuç ne olur? Allah saklasın, dev sütun günün birinde kapı sahanlığında parçalanmış görülebilir. Kuşkusuz önlemler alınacaktır. Denge taşının dönüşü ziyaretçilere kamera/video gösterimiyle izletilebilir.
Taçkapı: Kozmik bir kompozisyon
Taçkapıdan detay. Bozkırda Yükselen Tarih-Divriği Ulu Cami ve Darüşşifası, Sivas Olgunlaşma Enstitüsü.
Turan Melek Darüşşifası Tackapısının tamamı okunabilen kozmik bir kompozisyondur. Alınlıktaki 3 sıradaki 16 yıldız, bir “atlas” (uzay) betimidir. Eski Grek kültüründe Pitagor işareti veya pentagram denen bu yıldızlar, Asya Turan/Türk yurdunda da ulusal-kutsal simgelerdi. Giderek batı Tük yurtlarına da taşındı. Türk Bayrağının 5 ışınlı yıldızı biçim ve oran olarak bu alınlıktaki yıldızlarla bire bir aynıdır. Demek oluyor ki Türkiye ve Türk egemenliğinin simgesi “Beş ışınlı yıldız”ın otantiği taşa işlenmiş olarak 8 asırdır Divriği’de ışıldıyor. Türk Hilâlinin örnekleri de bu kapıdaki kursları bezemeleri çerçevelemiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nden başka Türk, İslam ülkeleri bayraklarında da 5 ışınlı yıldız ve hilâl simge var.
Bu alınlık, Denge Sütunu, altı kollu Mühr-i Süleyman, yıldızlı alınlık birlikte okunduğunda, Cami ve Darüşşifa ustalarının taçkapılarda evreni çağrıştıran kompozisyonlar tasarladıklarını söylemekte bir duraksama yoktur. Bütün öğeler, Hayat Ağacı, yıldızlar, büstler, figürler, kemerler tılsım örgenleri, okuyamadığımız kaligrafiler, iki eşkenar üçgenin birbirini ortalayarak dik kesmesiyle elde edilmiş Mühr-i Süleyman’ın, şekline karşılık Beş Kollu Türk Yıldızı, 3 üçgenin birbirine geçmesidir. Bu biçimin mistik okunuşunda göz biçiminin simgesi üçgen ile kem göze karşı beş parmak-yani pençe dikkati çeker. Bunlar, halk kültürlerinde tılsım işaretleri olarak “kem gözden” koruyucu sayılarak kutsallaşmıştır.
Sonuç: Divriği şaheserlerinin restorasyon sonrası insanlığa açılışı yeni bakış ve yorumlara açık olacaktır.
Tarih, çizgisel bir akışla hepten iyiye ya da kötüye doğru gitmez, zikzaklar çizer. “Yükseliş”ten sonra Osmanlılar’ın pek çok parlak devletin ömründen uzun sürecek bir “duraklama-gerileme” devrine girdiği bilgisi, ders kitaplarımızdaki çizgisel anlayışın ürünü. Lale Devri’nde çiçek aşısının bulunması bile, dönemin sadece eğlenceyle geçmediğini kanıtlar.
Ekonomik gerileme, temel ihtiyaçları karşılamayı güçleştiriyor. Sosyalleşmek, eğlenmek, tatil yapmak her geçen gün daha fazla lüks görülüyor. Yoksunluk umutsuzluğu ve güvensizliği körüklüyor, toplumun fertleri şiddete meylediyor. Alıştığımız çizgisel tarih duygusu, bu yokuş aşağı gidişin pek hayırlı olmadığını sezdiriyor. 16.-17. yüzyıllardaki Celâli isyanları, sert iklim değişikliği ve enflasyon ile seyreden o boğucu yokuşlar bile, bir biçimde düzlüğe çıkmış; tarihin yollarına dönüp baktığımızda dik rampalar değil, deve hörgüçleri, zikzaklar ve menderesler görüyoruz.
Dinlerin insan hayatına dahil ettiği “ereklilik” (bir ideale doğru yaşamak) olgusu, tarihi de dümdüz uzanan raylar üzerinde ülküsel bir düzene doğru yola çıkmış bir trene benzetmiştir. Bu tren çeşitli merhalelerden geçecek, sonunda kemâl istasyonuna ulaşacaktır: Hegel’e göre bu durak, intizamlı Prusya’nın Alman toplumuydu; Marx’a göre ise kapitalizmi geçtikten sonra karar edilen eşitlikçi sosyalizm. Gelgelelim insanlığın geldiği noktada görüldü ki, türün en zeki fertleri bir ötekini ve dünyayı tümüyle yokedecek kadar tahripkar kitle imha silahları üretmek ve patlatmakla meşguldür ve trenin kemâle gittiği bir sanrıdır.
— 2. Ahmed: Ben mi “gerileme” padişahıymışım? Vallahi lalama sorun, musikide epey ilerledim!
1513’te küçük kardeşi Yavuz Sultan Selim tarafından, aralarındaki ahde rağmen boğularak öldürülen Şehzade Korkud; yazdığı Dâvetü’n-nefs adlı eserinde daha 2. Bayezid döneminde bozulmanın başladığından sözediyordu. Ancak Osmanlılar’ı asıl 15. yüzyılda yaşamış Tunuslu tarihçi İbn Haldun’un, devletlerin de insanlar gibi kaçınılmaz biçimde ölümlü olduğu savı etkilemişti. Kanunî dönemini ideal örnek olarak gösteren Kâtip Çelebi gibi 17. yüzyılın Osmanlı nasihatname yazarları, bu organizmanın yaşlılık çağında ve bir ayağının çukurda olduğunu kabul ediyordu: Takdir-i ilahi kaçınılmazdı ve yapılabilecek olan ancak yaşlılığı uzatmaktı. Hammer, D’ohsson, Ranke gibi tarihçiler, biraz da çizgisel baktıklarında bunu Batı’ya karşıt olarak doğrusal bir “gerileme” olarak nitelendirdiler. Bu niteleme o kadar sahiplenildi ki Türk tarih ders kitaplarında Osmanlı tarihi dönemlendirilirken kullanıldı; kuruluş ve yükselişten sonra imparatorluğun toplam ömrünün hemen yarısını kapsayacak bir “duraklama-gerileme” dönemi geliyordu. Tarihteki pek çok parlak devlet, mesela Timur’un devleti ya da Prusya Krallığı bile, Osmanlılar’ın “duraklama-gerileme”si kadar uzun sürmemişti.
Elbette bu paradigma, son çeyrek asırdaki araştırmalarla gözden geçirildi. Tarihçi Cemal Kafadar, “Neyin gerilemesi, kimin gerilemesi, hangi anlamda, nerede, ne kadar süren ve neye nispetle?” diye sorarak konuyu biraz detaylandırmak gerektiğine işaret eder. Edward H. Carr “tarihsel olayların ve toplumların doğa yasaları gibi tepki vermediğini; öngörülemez ve rastlantısal olduklarını” hatırlatır bize. İleri ya da geri giden bir trende değil de coşkun bir nehre kapılmış iri bir tomruğun üzerinde, akıntıda yalpalıyoruz sanki.
— 3. Ahmed: Biz ne zaman düzelicez be Koçi Bey? — Düzelicez inşallah padişahım. — Ne zaman çelebim, kabre duhûl edince mi? — Yok, şu olaylar bi bitsin.
Evet, 16. yüzyıl sonları ve 17. yüzyılda Osmanlılar, Yeni Dünya ve Hint yolu keşfini tamamlayıp altına-gümüşe doyan Avrupalılar karşısında askerî, ekonomik ve sosyal anlamda geride görünüyordu. Ayrıca Rönesans ve Reform, Batı’ya düşünsel anlamda da çağ atlatmıştı. Tabii bu değişmeler birdenbire olmadı; Osmanlılar bu devirde paraları pula dönse de caydırıcı askerî güçlerini korudular. Öte yandan 1633’te Roma’da Enkizisyon Mahkemesi’ne çıkarılan Galileo, hâlâ dünyanın güneş etrafında döndüğü tezini inkara zorlanıyordu.
— Neyiniz var efendim? — Bilmiyorum, böyle gerileme dönemindeymişiz gibi bi his var içimde. Sürekli kanun-ı kadim eksikmiş gibi geliyo bana. Sarayda bi yerlerde kadınlar etkin… Padişahlar küçük yaşta tahta çıkıyomuş gibi…Yeniçeriler, Celâliler, tımar sistemi… Onu özlüyorum galiba ben ya, Süleyman’ı…
16. yüzyıl sonlarında, Anadolu’da bugün olduğu gibi kontrolü güç bir enflasyon yaşanıyor, her şey kötüye gider gibi görünüyordu. 17. yüzyıl ortalarına kadar durum böyle devam etti ama fiyat artışları duraksadı. 18. yüzyılda hâlâ el atölyelerinde değerli ihracat malları üretiliyordu. Kanunî’nin torunu, saraydan dışarı adımını atmayan gerilemenin timsali 3. Murad, günümüzde Osmanlı kültür dünyasını kavramamızı sağlayacak Surnâme, Hünernâme, Şehinşahnâme gibi minyatürlü elyazmalarını ürettirmiş ve Osmanlı toplumu kitap-resim sanatlarında altın bir çağ yaşamıştı. “Sefahat devri” diye adı çıkan Lale Devri, tıp tarihinde hiç de fena sayılmayacak bir gelişmeyi, çiçek aşısını müjdeliyor; bu gelişme İngiliz misafir Lady Montagu tarafından gıptayla kaydediliyordu.
Savaşmadığı için “pasif” diye nitelenen şehzade ve sultanlar gerçekten daha az becerikli olsalar da daha az içsavaşa, kan ve harcamaya sebep olmuş; idarenin bürokrasi organları üzerinde dağılması daha kurumsal bir devlet düşüncesinin doğmasına yardım etmişti. Kısacası tarih, çizgisel biçimde iyiye ya da kötüye gitmiyor, zikzaklar çiziyor; belki doğa olayları ve mevsimler gibi daireler hâlinde kendi döngü ve devinimine devam ediyor.
Şaka bir yana… [1] 2. Ahmed. Levnî, Kebir Musavver Silsilenâme, Topkapı Sarayı M. Ktp. A. 3109, s. 20b. [2] Sahnede Koçi Bey’in ölümünden yaklaşık 20 yıl sonra doğan 3. Ahmed’i görüyoruz; 1720 Okmeydanı sünnet şenliğinde devlet erkanıyla sohbet ediyor. Surnâme-yi Vehbî, res. İbrahim, 1720-28. Topkapı Sarayı M. Ktp. A. 3594, s. 106b. [3] 15. yüzyıl âlimi Gümüşlüoğlu Şeyh Abdurrahman çile kemeri kuşanmış hâlde irşad postunda. Taşköprizâde Ahmed, Şekâiku’n-numâniyye, çev. Mehmed Hâkî (Hadâiku’r-reyhân), res. Nakşî, TSMK, H. 1263.
Saray avlusuna konulan sâde bir tahta oturtularak: Zıllullah (Allahın gölgesi), âlem-penah (herkesin sığınağı) Halife-i Rûy-i zemin (yeryüzünün halifesi), Üç kıt’anın sultanı, iki denizin hakanı ilan edilen genç, çocuk, yaşlı… sultanlara kıyasla 1. Mustafa’nın belirgin farkı, tahta oturduktan sonra değil, doğuştan deli oluşu idi!
Annesinin adı bilinmeyen tek padişah 1. Mustafa’dır. “Sultan Mustafa-yı Evvel” veya”Deli Mustafa” olarak da bilinir. Fetret yıllarındaki saltanat değişiklikleri sayılmazsa, kardeşinin yerine tahta geçen padişahların ilki de budur.
Ağabey 1. Ahmed’in Mustafa’yı neden “boğdurmadığı” ise Venedik Balyosu Contarini’nin 1612’de yazdığı rapordan öğreniliyor: İki kez teşebbüs etmiş; birinde ansızın rahatsızlanmış, ikincisinde fırtına çıktığı için vazgeçmiş!
Mustafa’nın, babası Mehmed Manisa’da valiyken doğduğu kesin. Doğum tarihi -tahminen-1591’dir. İstanbul’da Topkapı Sarayı hareminde, münzevi-meczup yaşadığı dairede 20 Ocak 1639’da da ölmüştür.
1. Mustafa’yı kabaniçe denen kürk ve sorguçlu selimî kavukla gösteren anonim resim.
Fâtih’in ilk geçici saltanatı bir yana bırakılırsa, deliliğine karşın resmen iki kez tahta oturtulan ve iki kez hal’ edilen tek padişah budur. İki saltanatı (1. kez: 22 Kasım 1617-26 Şubat 1618 / 2. Kez: 19 Mayıs 1622-10 Eylül 1623) toplam 1 yıl 7 aydır.
Üç ay süren ilk saltanatı ardından dört yıl çok kötü koşullarda hapis tutulmuş, Genç Osman Vak’ası’ndan sonra ikinci kez tahta çıkartılmış. Akli dengesi yerinde olmadığından “deli” ve “derviş-meşreb” sıfatlarıyla anılmış. 20’li yaşların gem almazlığına karşın haremdeki cariyelere ilgi duymayışı, çocuğunun olmaması, meczupluğuna bağlanamaz. Bu durumda akla bir “hünsâ” (anomali) geliyor.
1. Ahmed’in ölümünün ardından, büyük oğlu 2. Osman’ın değil, kardeşi Mustafa’nın tahta oturtulmasındaki gerçek neden de bilinmiyor. Tarihçi Naimâ, bunu 1. Ahmed’in şehzadelerinin küçük olmalarına bağlar ama, o sırada şehzade Osman, babası 1. Ahmed’in tahta çıktığı yaşta, 14’ündeydi. Kaldı ki Darüssaade Ağası Mustafa Ağa, Şehzade Mustafa’nın deliliğini uyarmış. Ama Sadaret Kaymakamı Sofu Mehmed Paşa ile Şeyhülislam Esad Efendi, Mustafa’yı “yaşça büyük” diyerek tahta oturtmuşlar. Bu dayatmanın, babadan oğula süregelen Osmanlı saltanat geleneğine aykırılığını da bilerek!
Bu sapma sonucu, izleyen 23 yılda müdahaleler, ayaklanmalar, amcadan yeğene, yeğenden tekrar amcaya, amcadan diğer yeğene ve kardeşten kardeşe taht değişikliği yaşanmıştır.
Tarihçi Hammer, bu saltanat değişikliklerinin gerisindeki asıl nedeni, 1. Ahmed’in bir hanedan geleneği olan, tahta geçenin kardeşlerini öldürtmesine uymamasına; kendisinin de beklenmedik bir zamanda ölmesi üzerine söz sahiplerinin, yaşça büyük bir şehzade hayattayken küçüğü padişah yapmanın doğru olmayacağı kararlarına bağlar. Mustafa’nın tahta oturtulmasına önayak olanlar, ruhsal rahatsızlığının hapis hayatından kaynaklandığını, tahta geçince bunun geçeceğini sanmışlar! Oysa düzelme bir yana, 1. Mustafa büsbütün zıvanadan çıkarak hanedan tarihinde adeta “Bir Delinin Padişahlığı” komedisini oynamıştır!
Doğumu, şehzadeliği konusundaki saray bilgileri zamanımıza ulaşmayan Mustafa için “okuma yazma bilir miydi?” sorusunu akıldan geçirmek abestir. Babası 3. Mehmed’in ve kardeşi 1. Ahmed’in saltanatları boyunca bir hanedan defolusu kabul edilmiş, saray içinde bile gözlerden uzak tutularak varlığı gizlenmişti. 1. Ahmed’den sonra oğlu Osman cülus ettirilse, öyle de yaşayıp gidecekti olasılıkla.
22 Kasım 1617’de 1. Ahmed öldüğünde, Veziriazam Halil Paşa İran seferindeydi. Sadaret Kaymakamı Sofu Mehmed Paşa başkanlığında toplanan Divan-ı Hümayun’da Mustafa’nın cülûsu kararlaştırıldı. Babüssaade önünde “umum biatı” denen cülûs töreni; sonra 1. Ahmed’in cenaze alayı; iki gün sonra Sultan Mustafa’nın kılıç alayı yapıldı.
İzleyen günlerde hükümdarlara nâmeler gönderilerek saltanat değişikliği bildirildi. Kapıkullarına cülûs bahşişi dağıtıldı. Saltanat ve yönetim işleriyle ilgilenmesi olanaksız padişahın sorumluluğu sözde “içeriye”, yani harem dairesine, padişah adına hatt-ı hümayun ve ferman yazacak kâtibe cariyelerden Sanevber/Sanuber Kalfa’ya havale edildi. Her gün okuyup üfleyerek padişahı cinlerin tutsaklığından halas edip şifaya kavuştursunlar diye de saray kapıları, cin bağlayan üfürükçülere, keramet ehli şeyhlere açıldı.
Kantemiroğlu, “Sultan Mustafa bu ilk padişahlığında kendisini ‘çocuksu’ eğlencelere vermişti” diyor. Tarihçi Hasanbegzâde’ye göre ise Darüssaade Ağası Mustafa Ağa, “lâkayd ve derviş-meşreb” padişahla uyuşmadığı, atamalara karıştırılmadığı için Sultan Mustafa’nın akıl noksanlığını gizlemek yerine ifşa etmiş. ‘Eğer bir zaman padişahlıkta tutulursa altınları gümüşleri denize saçıp hazineyi tüketecek’ diye uluorta konuşmuş. Halkı padişahtan soğutacak dedikodular yaymış, ulemaya, Ocak ağalarına haberler gönderip ‘Padişah şehzâdeleri katletmek üzeredir, Âl-i Osman’ın yıkılmasına sebep olur’ demiş, karşıtları da ağanın değiştirilmesi için valide sultanı uyarmışlar.
Kubbeli KasrSultan Mustafa’nın, daha sonra Sultan İbrahim’in kapatıldığı ve boğulduğu Kubbeli Kasr. Sultan Mustafa, buranın kubbesi delinerek çıkarılıp ikinci kez tahta oturtulmuştu.
Sergilediği davranışlarla Darüssaade ağasını doğrulayan Sultan Mustafa’nın dengesizliğine gelince… Ne hekimlerin tedavileri ne üfürükçülerin okumaları, muskaları çare olmaz. Vakitli vakitsiz sokağa çıkıp, para dağıtması; divan toplantı halindeyken içeri girip vezirlerin kavuklarını yuvarlayıp gülmesi, oturduğu köşkün önünde aynı ortaoyununu oynatıp izlemesi, bin türlü delilik hallerindendi. Bir seferinde de oyunculardan birine pencereden hazinedeki en değerli mücevherleri atmaya kalkışmış. Kâtip Çelebi de onun garip davranışları, akıl fukaralığı ve tuhaf halleriyle halk arasında ünlenişini, türbeleri gezip kuşlara, denizde balıklara sokaklarda yoksullara bol keseden ve abes yere “dirhem ü dinar döküp saçmak gibi” garipliklerini herkesin gözlemlediğini anlatır.
Tahtta bir deliyi zaptetmeyi, delilik hallerini ermişlik diye yutturmayı nihayet üç ay becerebilen devletli paşalar, efendiler; başta yine Sadaret Kaymakamı Sofu Mehmed Paşa ve Şeyhülislam Esad Efendi, tahta çıkarttıkları gibi bu kez de indirmeyi üstlenmişler. 26 Şubat 1618’deki ulufe divanı günü, devlet erkânı saraya çağrılarak kapıkulları da saray avlusundayken Mustafa dairesinde hapsedilerek 1. Ahmed’in büyük şehzâdesi Osman, Babüssaade önünde tahta oturtulup biat edilmiş. Bu, Osmanlı tarihinin en kolay başarılan hal’ ve cülus olayıdır. Sultan Mustafa’nın 96 gün süren ilk padişahlığından alaşağı edilmesinin belki asıl nedeni yatağına kadın yaklaştırmaması, dolayısıyla hanedana evlat kazandıramayacak durumda olmasıydı. Sarayın Şimşirlik Kasrına kapatıldığı doğru, Kantemiroğlu’nun, Yedikule zindanlarına gönderildiği kaydını doğrulayan ikinci bir kaynaksa yoktur.
1. Mustafa’nın ikinci saltanatı: 1622-1623
Yeğeni 2. Osman’ın dört yıl süren saltanatı boyunca kapalı tutulan Sultan Mustafa -ki bu, Osmanlı tarihinde tahttan indirilen padişahın ilk kez sarayda hapsedilmesidir- Sultan Osman’ın öldürülmesiyle sonuçlanan Hâile-i Osmaniye denen korkunç ayaklanmanın ikinci günü 19 Mayıs 1622’de ve o facia ortamında ikinci kez tahta oturtulmak üzere Mustafa bir daha sahnededir. O gün saraya yürüyen kapıkulları, Babüssaade’yi geçerek içoğlanlarından Mustafa’nın kaldığı yeri sorup Harem tarafına geçerek. “Şer’ ile Sultan Mustafa’yı isteriz!” diye bağırırlar. Harem tarafından yanıt gelmez. Zülüflü Baltacılardan bir oğlan, bir kubbeyi (Kubbeli Kasır?) gösterir. Kapısı iç haremde olduğundan birkaç âsi, sırıklarla tırmanıp kubbeye çıkarlar, mutfaklardan getirilen baltalarla kubbeyi delerler.
O sırada haremağalarının attığı oklara karşılık Yeniçeriler tüfekle iki haremağasını öldürürler. Kubbealtı’ndaki perdelerin ipleriyle içeriye indirilen yeniçeriler, Mustafa’yı mindere oturmuş, iki cariyeyi ayakta bekler bulurlar. İhtilâl nedeniyle üç gündür yemek ve su verilmeyen eski padişah su ister. Açılan delikten Mustafa ve cariyeleri çıkartılır. Avluda şeyhülislamın atına bindirilir ama eyerde oturacak halde değildir.
Arz Odası’na oradan da Divanhane’ye götürülen Sultan Mustafa’nın üzerinde ferace yoktur. Ulemadan ferace istenir hiçbiri vermez. Yeniçeriler kılıç sıyırarak Divanhane’deki devlet erkânını Mustafa’ya biat ettirirler. Kimileri “Henüz Sultan Osman tahttadır, bu biat caiz değildir” deseler de tellallar salınıp 1. Mustafa’nın padişahlığı duyurulur. Bu gelişmeler olurken ulemadan Faizî Efendi heyecandan ölür.
Saraya mahsus bir hasta arabasına cariyeleriyle bindirilen Sultan Mustafa’nın önünde, yanında, arkasında yürüyen “nice yüz âdem arabayı çeküb ve nice bin gaziler kılış sıyırıp” Eski Saray’a gidilir.
Karıştırılan resim Yabancı bir ressamın 1. Mustafa betimi. Bunu 2. Mustafa diye gösteren yabancı yayınlar da vardır.
2. Osman’ın Eski Saray’ı basacağı haberi gelince bu kez valide sultan, cariyeleri ve padişah, Yeniçerilerin büyük kışlası Yeni Odalar’daki, Orta Camiine giderler. Tarihler, en ayrıntılı olarak da Yeniçeri Solak Hüseyin Tuğî, İbretnüma adlı rûznâmesinde o günlerin hem korkulu hem gulguleli bütün sahnelerini anlatmıştır. Örneğin, yol boyunca dilenci kalabalıklarından başka halktan yüzlercesinin, yenlerini, eteklerinin ucunu arabadan içeri uzatıp padişahtan bahşiş ve sadaka kaparken birbirlerini çiğnemelerini… Mustafa, annesi ve cariyeler, geceyi Orta Camiinde geçirirlerken, Yeniçeriler de kente dağılıp Baba Cafer, Galata ve Tersane zindanlarıyla taş gemilerindeki mahkûmları cülûs bahanesiyle salıvermişlerdir.
2. Osman’ın, amcasını tutuklatmak için Orta Camiiye gönderdiği Yeniçeri Ağası Ali Ağa ise öldürülür. Diğer tarafta, okuma yazma yoksunu Sultan Mustafa’nın önüne “yazı bilen” Cebeci Kara Mazak oturtularak gerekli hatt-ı hümayunlar yazdırılır. Valide sultanın önerisiyle Damat Kara Davud Paşa veziriazam, güvenilir kişiler Ocak ağalıklarına atanır. Kara Mazak, kendisi için çavuşbaşılık hattı, başka bir hatt-ı hümayun ile de idam edilecekleri ve yeni yasaları yazar.
Ertesi 20 Mayıs günü Yeniçerilere sığınan 2. Osman da Orta Camiine getirilir. 1. Mustafa da ordadır. Osmanlı tarihinde ilk kez, hangisi eski hangisi yeni bilinmeyen aynı anda iki padişah, bir cami ortamında biraraya gelmiştir ama, hangisinin hükmü geçerlidir bilinmez. İkisinin taraftarları tartışmaya koyulurlar. Annesince mihrabın önüne oturtulan Mustafa, korku içinde iki cariyenin eteklerine yapışmış, dışarıdaki gürültüleri duydukça yerinden sıçrayıp seğirtip pencere demirine sımsıkı sarılır. Validesi “Arslanım koyuver gel otur” diyerek zar zor ayırıp mihraba götürür. Bu manzara karşısında 2. Osman: “Görün behey derdmentler, padişah ettiğiniz âdemi! Bu devletin yıkılmasına sebep olup kendi ocağınızı söndüreceksiniz!” der.
1. Mustafa adına haremde yazıldı! İki ayrı veziriazam telhisi (özet kararı). En yukarısında, haremde özenle –1. Mustafa adına- yazılmış “izin verdim”, “verdim” sözcüklerinden ibaret hatt-ı hümayunları.
Sultan Mustafa’nın annesi, hemen orada 2. Osman’ın idamını istediğinden, Davud Paşa birkaç kez kement attırıp boğdurmaya çalışırsa da Ocak zabitleri bırakmazlar. Valide sultan: “Ağalar siz bilmezsiniz, bu ne yılandır, buradan sağ kurtulursa bizden ve sizden kimseyi komaz!” diye bağırır.
O gün öğleye doğru 1. Mustafa, annesi ve cariyeleri, kapalı arabalarla Topkapı Sarayı’na götürülür. Tahta oturtulan 1. Mustafa’ya Davud Paşa’dan başka nakibüleşraf ve yeniçeri ağası biat ederler. Cuma olduğu için, camilerde hutbeler 1. Mustafa adına okunur. 2. Osman yine Orta Camiinde Yeniçerilerin korumasındadır. Kente dağılan ayaklanmacılar, öteden beri kin besledikleri ya da malına göz koydukları kim varsa hepsinin evlerini, konaklarını yağmalayıp yakıp yıkmaktadır. Halk, kapıkullarının bu edepsizliklerini, 2. Osman’a yapılan hakaretleri üç gün boyunca uzaktan, yakından izler. Davud Paşa’nın yerine sadrazam yapılan ve bir gün görevde kalabilen Ohrili Hüseyin Paşa’nın Ağakapısı’ndan kaçarken Beyazıt Meydanında âsilerce yakalanıp parçalanması ahaliyi dehşete düşürür. Davud Paşa’nın veziriazamlığı devam eder. O 20 Mayıs gününün asıl korkunç cinayeti, 2. Osman’ın Yedikule’de boğulması olmuştur. Cebecibaşı, idam edildiğinin işareti olmak üzere 2. Osman’ın kulağını kesip 1. Mustafa’nın annesine getirir.
21 Mayıs günü 2. Osman’ın cenaze alayında Sipahiler, Yeniçerileri “padişah katilisiniz!” diye suçlayıp ayaklanırlar. Davud Paşa’nın sarayına yürüyerek: “Sultan Osman’ı ne sebeple katleyledünüz?” diye bağırırlar. O gün sipahilere cülûs bahşişi dağıtılarak ortalık yatıştırılmıştır. Yeniçeriler “Altın isteriz, hurda akçe almazız!” dediklerinden, cülûs bahşişleri ancak 2 Haziran’da verilebilmiştir. Veziriazam Davud Paşa kendisine yönelen öfkeyi söndürmek için görevde kaldığı 23 gün boyunca ödünler verse de, Sultan Mustafa’nın, 1. Ahmed’in şehzâdelerini boğdurtacağı söylentisi yayılınca içoğlanları Babüssaade ağasını parçalayıp ölüsünü Atmeydanı’na bırakırlar.
13 Haziran 1622’de Davud Paşa azledilerek Mısır valiliğinden dönen Mere Hüseyin Paşa veziriazam atanır. Kaçmak isteyen Davud Paşa yakalanıp sarayında göz hapsine alınır. Mere Hüseyin Paşa’nın 25 gün süren sadareti boyunca da İstanbul’da karışıklıklar eksik olmaz. 21 Haziranda âsi askerler “koyun akçesi” adı altında verilen toplu parayı Sultanahmet Camiinde üleşirlerken bir elinde bıçak, öteki eliyle abasını kalkan etmiş bir sipahi içeri dalıp “anı anda bunu bunda vurmak suretiyle” birkaç mülâzimi yaralayarak yüzden fazla askeri birbirine katar ve âsilerce başı kesilir.
24 Haziran ilginç bir gündür. O gün Sultan Mustafa, sözde atalarının kıyafetine öykünerek “abâ vü ecdadının dârât ü âyinini ihya” eder. Halk, 2. Osman’ın levendane basit giyimlerini hatırlayıp güya bundan da mutlu olur. 8 Temmuz 1622’de veziriazam Mere Hüseyin Paşa azledilerek yerine Lefkeli Mustafa Paşa getirilir.
Sultan Mustafa’ya gelince… Devlet işleriyle ilgilenecek durumda olmadığı gibi ancak bir delinin yapabileceği şeylerle meşguldür: Beygire binip Davutpaşa sahrasında dolaşmaya çıkar; “iki cebini altın ve akçeyle doldurup gâhi kuşlara balıklara gâhi yollarda yoksullara döküp saçar. Vezirler arz için katına çıktıklarında kavuklarını kakarak” başlarını açar!
5 Ağustos 1622’de, Ramazan’ın son cuması münasebetiyle vaaza çıkan Cerrahî Şeyhi İbrahim Efendi, cemaate şöyle seslenir: “Ey ümmet-i Muhammed, padişah-ı velî, üç gündür bir tenha odaya girüb kapanmış namaz kılub ağlamaktadır. Hiç kimseye söylemez. Sizler de dua ile meşgul olun. Sultan Osman Han’ın (ahiret) mertebesini âlem-i rüyada müşahede eylemişler. Katı âli görmüşler.
Hak tealâ rahmet eyleye!”. Hoca cemaati ağlatmakla kalmaz, Sultan Mustafa’nın ermişliğine de inandırır. Ramazan bayramındaysa divana çıkan padişah, taht önünde ayakta durur, oturmaz. Zaten kendisini bir yerde uzun süre tutma olanağı yoktur ama o bayram günü tahtına oturmayışına da bir gerekçe uydurulur: “âdab-ı hulefâya riayet içündür!” denir.
İstanbul’a egemen kapıkulları ise Veziriazam Lefkeli Mustafa Paşa’dan sıkılmıştır. Padişah ve annesi Davud Paşa Sarayı’ndayken haber gönderip vezirin rüşvet yediğini, yumuşak davrandığını ileri sürerler; “Biz bu veziri istemeyiz!” derler Deneyimli bir vezir olan Gürcü Mehmed Paşa, 21 Eylül 1622’de veziriazam olur.
Mustafa Han-ı Evvel’in Şehnâme-i Âl-i Osman’daki bir portresi.
Karadeniz’deki Kazak korsanları yenip 500’ünü tutsak alan Kaptanıderya Receb Paşa’nın İstanbul’a dönüşü 1 Ekim’dedir. 8 Ekim günü gelen İran elçisi alay gösterdikten sonra Vefa’da Kızılbaş Hasan’ın konağına yerleşir. İzleyen günlerde önce Rusya, arkasından 700 atlıyla Lehistan elçisi gelir. Veziriazamla Rusya elçisi, Paşakapısı’nda görüşürlerken, aradaki savaş yüzünden tartışırlar.
Diğer yandan, 2. Osman’ın boğulması nedeniyle Anadolu’da da yer yer ayaklanmalar çıkarken kan davası güden timarlı sipahiler de İstanbul’daki kapıkullarına karşı eyleme geçerler. Abaza Mehmed Paşa, Erzurum’da ayaklanır. Yeniçeriler ve kapıkulu sipahileri de 2. Osman cinayetinden aklanmak için taşkınlıklara yönelirler.
Kapıkullarını kışkırtan eski veziriazam Mere Hüseyin Paşa’dır. Abaza Mehmed Paşa’nın Erzurum’daki Yeniçerileri katlettiği haberi gelince 24 Aralık 1622 günü, Veziriazam Gürcü Mehmed Paşa’nın yolunu kesip: “Abaza sana dayanıp bu denli hareket eder!” derler. Ertesi gün, divan sırasında “gulüvv edüb” toplanırlar. Zabitleri araya girerek kalabalığı dağıtır. Bir hafta sonra 31 Aralık 1622’de bu kez sipahiler 2. Osman’ın kan davası ile Divanhane’ye gelip “Taşra kadıları ve reaya bize katil-i sultan deyü ta’n ederler. Elbette kim katlettiyse hakkından gelinsin!” diye bağırırlar. Buradan Etmeydanı’na gidip, “Eğer padişah ferman eylediyse kendisi bilir ve illâ katili katleylesin, bühtandan halâs olalım”derler.
Aidiyeti şüpheli sandukalar Ayasofya vaftizhanesinin içindeki yenilenmiş padişah sandukaları (üstte). İkisinden hangisi Sultan Mustafa’ya, hangisi Sultan İbrahim’e ait bilinmiyor. Vaftizhanenin türbe girişi biçiminde restore edilmiş kapısı (altta).
Sipahilerin her gün saraya gelip Divanhane önünde eylemde bulunmaları Ocak ayının ilk haftası boyunca sürmüş, İstanbul’da da korkulu anlar yaşanmıştır. Mustafa’nın “tiz katiller bulunsun!” sözcüklerinden ibaret hatt-ı hümayunu üzerine kaçarken yakalanan Cebecibaşı Kara Mazak’ın boynu, 2. Osman’ın da su içtiği çeşme başında vurulur. Eyüp’te saklandığı samanlıkta ele geçen eski veziriazam Kara Davud Paşa’nın Yedikule’de hapsedilişli 5 Ocak’tadır. Eşi ise cellat Süleyman Usta’ya rüşvet vererek idamını ertelemeye çalışmaktadır.
7 Ocak günü divandan, Davud Paşa’nın idam hükmü çıkar. Halk, padişah katili bilinen Kara Davud’un da aynı çeşme başında idamını istemektedir. Oraya getirilen eski veziriazam, koynundan, 2. Osman’ın boğulması için Mustafa’nın verdiği fermanı, Rumeli ve Anadolu kazaskerlerinin fetvasını çıkartıp gösterince, Yeniçeriler paşayı Orta Camiine götürürler. Ertesi gün Gürcü Mehmed Paşa’nın görevlendirdiği 200 asker camiyi basıp Davud Paşa’yı Yedikule’ye kapatarak onu ve 2. Osman’ın boğanlardan Kelender Uğrusu’nu, Vezir Derviş Paşa’yı ve Meydan Bey’i idam ederler.
İstanbul’a ve yönetime büsbütün egemen olan zorba yeniçeriler, bu kez Gürcü Mehmed Paşa’yı hedef seçerek Divan toplandığı sırada saraya gelip Mehmed Paşa’ya hakaretle, “Tavaşî taifesinin vezarette alâkası olduğuna razı değülüz, yok dersen hançer üşürüb seni pâreleriz!” derler. Mehmed Paşa 5 Şubat 1623’te mühr-i hümayunu padişaha gönderip konağına çekilir. Padişah adına saraydan verilen hatt-ı hümayunda “kul kimi isterse mühür ona verilsin” denildiğinden, baştan beri zorbaları kışkırtan Mere Hüseyin Paşa ikinci kez veziriazam olur. Ama çok geçmeden, askerler bu kez Defterdar Hasan Paşa’nın sadarete getirilmesini isterler.
Süregelen disiplinsizliği ve Mustafa’nın dengesizliğinden kaynaklanan sorunları aşmak için öncelikle tahtta değişiklik yapılması gerektiğini nihayet vezirler, ulema ve Ocak ağaları konuşurlar. İstanbul 1.5 yıldan beri tam bir zorba tahakkümü altındadır. Rumeli ve Anadolu valileri de padişahın fermanlarını dinlemez olmuşlardır. Olası bir taht değişikliğinin getireceği asıl büyük sorunsa, iki-üç milyon altın tutan cülûs bahşişidir.
Mere Hüseyin Paşa’nın bir divan toplantısında, seyyid (Hz. Ali soyundan) olan bir kadıyı falakaya yatırması üzerine, ulemadan Karaçelebizâde Abdülaziz, Uşşakizâde Aziz, İstanbul Kadısı Hasan Efendilerle kadılar, müderrisler Fatih Camiinde toplanıp Mere Hüseyin Paşa’nın kâfir, kanının da helâl olduğuna ilişkin bir fetva yazarlar. İkinci bir fetvayla da Sultan Mustafa’nın aklında hafiflik olduğunu, imametinin (halifeliğinin) caiz olmadığını, hükümlerinin geçersiz sayılması gerektiğini ileri sürerler. Şeyhülislam Yahya Efendi’nin de şeriat kurallarını uygulatmadığı için istifasını isterler. Fatih Camiine çağrılan Yahya Efendi, padişahla görüştükten sonra fetva verebileceğini söyleyerek Üsküdar Sarayı’na, Sultan Mustafa’nın yanına gider. Ulemanın baskısıyla Mere Hüseyin Paşa azledilecekken zorba askerler onay vermez. Fatih Camiindeki ulema da üzerlerine acemioğlanların gönderildiğini öğrenince korkup evlerine gider.
Dengesiz ve acımasız Mere Hüseyin Paşa’nın divan toplantısında bir beylerbeyini sopa altında öldürtmesi benzeri görülmedik bir vak’adır. Diğer yandan ulema, Merre Hüseyin Paşa’dan öç almak için Abaza Mehmed Paşa’yı İstanbul’a yürümeye tahrik edince; veziriazam da Fatih toplantısına katılan kadı ve müderrisleri sürgüne gönderilir ve konumunu güçlendirmek için Yeniçerilerle Sipahileri karşı karşıya getirmeyi amaçlar. İstanbul’da terör estirerek suçlu-suçsuz çok kimseyi idam ettirir; Ocak ağalarıyla anlaşıp ulufe dağıtımında Yeniçerilerin Sipahileri kılıçtan geçirmelerini kurar. Bu komplo duyulunca Sipahiler ayaklanıp veziriazamın konağına yürür. Mere Hüseyin Paşa kaçıp saklanır ve 30 Ağustos 1623’te Kemankeş Kara Ali Paşa veziriazam olur.
Yeni veziriazam
Sultan Mustafa’nın dengesizliğinden kaynaklanan sorunları aşmak için tahtta değişiklik gerektiğini vezirler, ulema ve Ocak ağalarıyla konuşur.
Taht değişikliğinin getireceği sorun ise birkaç milyon altın tutan cülûs bahşişidir. Buna çözüm olarak askerden cülus bahşişi istemeyecekleri sözü alınır. 1. Mustafa’nın hal’ edilmesi için de her işi oğlu adına yürüten valide sultana bir heyet gönderir.
Heyet valide sultana şöyle der: “Yarınki gün, Sultan Mustafa Han hazretleri taht-ı âlîsinde otururken huzuruna çıkacak ulema, ‘şer’an sualimiz vardır’ dedikten sonra, ‘evvelâ adın nedir ve kimin oğlusun? Ve bugün günlerden ne gündür? diye soracak. Bunlara cevap verirse halifemiz ve padişahımızdır. İlla bilmezse imameti (padişahlığı) şer’an caiz değildir”. Bu öneriyi dinleyen valide sultan: “Oğlumun hâli sizce de malum. Suale cevap veremeyeceği biliniyor” der ve oğlunun tahttan indirilmesine öldürülmemesi koşuluyla rıza gösterir.
Dizideki 1. Mustafa ‘Muhteşem Yüzyıl Kösem’ dizisinde I. Mustafa’yı genç oyuncu Boran Kuzum canlandırmıştı. Dizide 1. Mustafa’nın bilinmeyen annesi de Halime Sultan olarak gösterilmişti!
Hazırlıklar yapıldıktan sonra Davud Paşa Sarayında tutulan 1. Mustafa 9 Eylül günü Topkapı Sarayı’na getirilir ve 10 Eylül 1623’te eski dairesine kapatılır. Annesi de Eski Saraya gönderilir. Ulemanın ortak fetvasında “sâbinin imameti câiz, mecnununki değildir” yazıldığından, 1. Ahmed’in şehzadelerinden, Kösem Sultan’dan doğma 12 yaşındaki şehzade, o sabah erkenden Sultan 4. Murad Han ad ve unvanıyla Bâbüssaade önünde tahta oturtulur.
Sultan Mustafa hakkında tarihlerdeki son not budur. Yaşamının son 16 yılını geçirdiği ortam ve koşullara ilişkin herhangi bir bilgi yoktur. Kendi adını, babasının adını bilemeyecek durumdaki bir zavallıyı hem de ikinci kez taht’a oturtup orada tutanların, cahil askerlerle okumuş ulema olması enteresandır.
Deli Mustafa’nın serüvenli iki saltanatı o gün noktalansa da, koşullarını bilmediğimiz yaşamı, daha 16 yıl, mekân olarak herhalde daha önce de kapatıldığı Harem’in Kubbeli Kasrı’nda sürmüştü. Bu uzlet yaşamının günleri, ayları, yılları konusunda, maalesef tarihlere yansımış tek bilgi yoktur. Giderek aklını büsbütün yitirdiği, duvardan duvara koşuşturup “Osman! Osman!” diye bağırdığı, kardeşlerini boğdurtan 4. Murad’ın amcası Mustafa’yı da öldürttüğü ise birer saray söylencesidir.
Naimâ, münzevi yaşayan eski padişahın, Hicri 1048 yılı Ramazan ortasında (20 Ocak 1639) öldüğünü, yaşının 50’ye yaklaştığını yazar. Evliya Çelebi’nin anlattığına göre, nereye gömüleceğine karar verilemediğinden cenazesi 17 saat bekletilmiş, sonunda Ayasofya’nın vaftizhanesi denen eklentiye gömülmüştür.
İstanbul’da Sultan Mustafa Han adına yapılmış bir eser aramak beyhudedir. Onunla aynı yatağa girmiş bir haseki, odalık, ondan olma bir kız veya oğlan da yoktur. Kimilerince deli, kimilerince velî görülmüş; üfürükçüler çıkarları gereği onu velî tanıtmayı gözetmişlerdir.
Mustafa, Osmanlı padişahlarının en cahilidir de. Cariye Sanuber’in onun adına kaleme aldığı buyruklar yazı, anlam ve imlâ yönünden berbattır.