Etiket: kardeş katli

  • Cellatlar

    Cellatlar


    osmanlı devleti’nde cellatlar, cellat ocağı bünyesinde görev yapardı. toplumsal düzeni sağlamak ve devletin otoritesini göstermek için cezalar ve infazlar genellikle halkın önünde uygulanırdı. infaz edilen kişilerin eşyaları toplanarak satılır ve bu gelir cellatlara verilirdi. yaptıkları iş toplumda hoş karşılanmadığı için cellatlar öldüklerinde, kendilerine ayrılan özel bir mezarlığa gömülürdü. buradaki mezar taşlarının üzerinde herhangi bir yazı ya da işaret bulunmazdı.

    Cellatlar_1) (tekli link)cellat-1
    Cellat ve cellatbaşı (Arif Mehmed Paşa, Mecmua-i Tesavir-i Osmaniyye).

    Ölüm Emrinin Sessiz Uygulayıcıları
    Osmanlı Devleti’nin en gizemli figürlerinden biri hiç kuşkusuz cellatlardı. Onlar hem sarayda hem de taşrada “adaletin keskin yüzü”ydü. Görevleri, idam hükümlerini yerine getirmekti. Cellatların varlığı, halka devletin gücünü hissettiriyordu ve düzenin korunmasında kritik bir rol oynuyordu.

    Osmanlı’nın resmî cellat teşkilatı, cellatbaşı yönetiminde bir grup cellattan oluşurdu. Bu teşkilatta görev alan cellatlar genellikle Kıptî kökenli olur ve bostancıbaşı ağasının emrinde çalışırdı. İdam kararları bostancıbaşıya iletilir, infaz sürecine bazen o da nezaret ederdi. Önemli şahsiyetlerin infazında ise bostancıbaşı mutlaka hazır bulunur, işi en deneyimli cellatlara yaptırırdı.

    Sıradan suçluların cezaları genellikle suçun işlendiği bölgede hatta bazen olay yerinin tam önünde infaz edilirdi. Kullanılan yöntemler ise suçun niteliğine göre değişirdi; katiller bazen işkenceyle öldürülür, yeniçeriler ise boğdurulurdu. İdam edilecek yeniçerinin önce rütbesi sökülür, kavuğu başından çıkarılır, yakası yırtılır ve ismi yeniçeri defterinden silinirdi. Bunun ardından Baba Cafer Zindanı’na götürülürdü. Burada boğularak öldürüldükten sonra ayağına taş bağlanarak cesedi denize atılırdı. Yeniçerilerin boğdurularak öldürülmesi kuralı Yeniçeri Ocağı kaldırıldığında ele geçirilen yeniçerilere de uygulanmıştı. 


    “cellatların en dikkat çekici özelliklerinden biri, genellikle sağır ve dilsiz olmalarıydı. bu durum, işlerini sessizlik içinde yapmalarını sağlıyor ve tanık oldukları olayları başkalarına aktarmalarını engelliyordu.”

    Cellatların en dikkat çekici özelliklerinden biri, genellikle sağır ve dilsiz olmalarıydı. Bu durum, işlerini sessizlik içinde yapmalarını sağlıyor ve tanık oldukları olayları başkalarına aktarmalarını engelliyordu. Sarayda görev yapan cellatların dış görünümüne dair de bazı kurallar vardı; örneğin, sakal bırakmaları kesinlikle yasaktı.

    Cellatların aldıkları maaşa “cellatlık” ya da “cellâdiyye” denirdi. Bu rutin ödemenin dışında, gerçekleştirdikleri her infazdan sonra bir miktar altın da alırlardı. Yaşlanıp güçten düşen ya da artık çalışamaz hâle gelen cellatlara ise belli bir ücret bağlanır ve emeklilik hakkı tanınırdı.

    Cellatlar_2) cellat_mezari_004
    Osmanlı döneminde cellatlar diğer mezarlıklara gömülmez, Eyüp’te onlar için ayrılan özel bir mezarlığa defnedilirdi. Mezar taşlarına ise ne isim ne de işaret konulurdu.

    Cellatlar aslında sadece kendilerine verilen emirleri yerine getiren insanlar olsalar da toplum tarafından daima dışlanırlardı. Toplumun dışlayıcı tutumu, ölümlerinden sonra bile devam ederdi. Cellatlar, yalnızca kendilerine ayrılmış özel mezarlıklara gömülürdü ve mezar taşlarında herhangi bir yazı ya da işaret bulunmazdı.

    Tanzimat Dönemi’yle birlikte Osmanlı’da cellatlık teşkilatı sona erdi. İnfazlar artık özel olarak görevlendirilmiş ücretli kişiler tarafından yapılmaya başlandı. Böylece Osmanlı adalet sisteminin sessiz ve gizemli figürleri de tarihe karışmış oldu.

    Kardeş Katli ve Sadrazam İdamları
    Cellatlar, yalnızca sıradan suçluların değil, bazen hanedan üyelerinin ya da Osmanlı’nın en yüksek makamlarındaki kişilerin de infazını gerçekleştirirdi. Bunların en çarpıcı örnekleri ise kardeş katli ve sadrazam idamlarıydı.

    Osmanlı’da padişahlar, tahtlarını korumak ve otoritelerini güçlendirmek için zaman zaman hanedan üyelerini ortadan kaldırmak zorunda kalmışlardı. İnfazlar sadece işlenmiş suçlara değil, potansiyel tehditlere karşı da uygulanırdı.

    Osmanlı tarihindeki ilk kardeş katli, 1389’da Yıldırım Bayezid’in kardeşi Yakub Çelebi’yi boğdurmasıyla gerçekleşti. Babası I. Murad’ın Kosova Savaşı’nda öldüğünü öğrenen Bayezid, kardeşinin taht mücadelesine girişeceğini düşünerek bu kararı aldı. Türk-İslam geleneğine göre hanedan mensuplarının kanının akıtılması uğursuzluk olarak kabul edildiğinden, infazlar boğarak gerçekleştirilirdi. 

    Devletin güvenliğini tehdit eden, isyan eden ya da otoriteyi zayıflatan devlet adamları da padişahın emriyle idam edilirdi. Bunun ilk örneği, Fatih Sultan Mehmed döneminde Sadrazam Çandarlı Halil Paşa’nın idamıdır. Çandarlı, Osmanlı’da idam edilen ilk sadrazamdır.

    Yavuz Sultan Selim döneminde sadrazamlık en tehlikeli görevlerden biri hâline gelmişti. Yavuz en ufak bir hatayı bile affetmez, acımasızca cezalandırırdı. İlk sadrazamı Koca Mustafa Paşa, Yavuz Sultan Selim’in rakibi Şehzade Ahmed’i desteklediği gerekçesiyle divan toplantısında kara bir kaftan giydirilerek ölüm emri verilmiş ve boğdurulmuştu.

    Cellatlar_3) ibret_tasi_004
    Topkapı Sarayı’nda Orta Kapı önünde öldürülen kişilerin kellesi, meşhur İbret Taşı’nda sergilenirdi.

    Kara kaftan bir ölüm işaretiydi. II. Bayezid de Gedik Ahmed Paşa’ya Edirne Sarayı’nda yapılan bir işret meclisi sonunda kara kaftan giydirmiş ve akabinde onu idam ettirtmişti. 

    Yavuz Sultan Selim döneminde devlet adamları, kızdıkları birine, “Sultan Selim’in veziri olasın.” diye beddua ederdi. Joseph von Hammer, Osmanlı Tarihi isimli eserinde bu durumu şöyle açıklar: “Vezirler, görevde çok kısa bir süre kaldıktan sonra azledilir ve cellada teslim edilirdi. Bu nedenle vezirlerin vasiyetnamelerini ceplerinde taşıması yaygın bir gelenekti. Padişah huzurundan sağ çıkmak, âdeta yeniden hayata dönmek gibi görülürdü.”

    Osmanlı’da İdam ve Teşhir
    Osmanlı döneminde idam cezaları genellikle halkın gözü önünde uygulanırdı. Bu infazlar, yalnızca bir cezalandırma yöntemi değil, aynı zamanda devletin gücünü ve otoritesini halka göstermenin bir yoluydu. Halkın korku yoluyla suça yönelmekten caydırılması amaçlanırdı. İnfaz edilen mahkûmlar, ibretiâlem için teşhir edilirdi; bu teşhir uygulamaları, kişinin dinî inancına ve sosyal statüsüne göre farklılık gösterirdi.


    “yavuz sultan selim döneminde sadrazamlık en tehlikeli görevlerden biri hâline gelmişti. yavuz sultan selim döneminde devlet adamları, kızdıkları birine, ‘sultan selim’in veziri olasın.’ diye beddua ederdi.”

    Eğer infaz edilen kişi Müslümansa, cesedi sırtüstü yatırılır, kesik başı kollarının altına yerleştirilirdi. Ancak kişi Müslüman değilse, yüzüstü yatırılır ve kellesi, kuyruk sokumunun üstüne konurdu. 

    Sarayda, Orta Kapı önünde öldürülenlerin kellesi ise meşhur İbret Taşı’nda teşhir edilirdi. Bazen de kesik baş, İbret Taşı’na konmaz bunun yerine mızrağa takılarak şehirde gezdirilirdi. 

    Başı kesilen ceset artık celladın malı sayılırdı. Üzerindeki değerli eşyaları aldıktan sonra cellat, cesedi infaz edilen kişinin ailesine satardı. Ancak bazı durumlarda ceset kimseye verilmez ve teşhirin ardından denize atılırdı. Cesetlerin Edirnekapı hendeğine atıldığı da olurdu.

    Cellatlar_807611-1307244670-BR-scale-2_00x

    Siyasi suçlarda mahkûmlar boğularak ya da asılarak idam edilse bile başları mutlaka kesilirdi. Taşrada idam edilen önemli mahkûmların kesik başları, bozulmamaları için bal dolu torbalara konur ve cellatlar tarafından İstanbul’a getirilirdi.

    Teşhir edilen başların yeri ve şekli, kişinin rütbesine göre belirlenirdi: Sadrazam ve yüksek rütbeliler, Orta Kapı’daki mermer sütunun yanında, gümüş tepside sergilenirdi. Orta düzey rütbeliler, tahta bir tepsiye konurdu. Alt rütbeliler ise yerde teşhir edilirdi.

    Bu teşhir genelde üç gün sürerdi. Ayrıca, infazın nedenini açıklayan bir yazı, kesik başın yanına bırakılırdı. Bu, devletin otoritesini hatırlatmak için yapılan bir uygulamaydı.

    Uğursuz Saat
    Bir mahkûm cellada teslim edildiğinde, üzerindeki elbiseler ve tüm eşyalar artık cellatların malı sayılırdı. Bu eşyalar özenle toplanır ve yılda bir ya da iki kez “cellat mezadı” adı verilen açık artırmalarda satışa sunulurdu. 

    Bu mezatlarda kimi zaman altın işlemeli hançerler, değerli mücevherler ve pahalı kumaşlar gibi göz alıcı eşyalar bulunurdu. Ancak bu mallar halk arasında “uğursuz” kabul edilir ve gerçek değerlerinin çok altında satılırdı. Çünkü bu eşyaların, infaz edilen kişilerin kötü kaderini taşıdığına inanılırdı.

    Bu “uğursuz” eşyalardan biri de Gazanfer Ağa’nın saatiydi. Padişah III. Murad’ın gözdesi olan Gazanfer Ağa, rüşvetle büyük bir servet edinmiş, gösterişli ve lüks yaşamıyla dikkat çekmişti. O dönemin ünlü saatçisi ve kuyumcusu Rasim Ağa’ya, elmaslarla süslü muhteşem bir koyun saati (Cep saatinden biraz daha büyük bir saat) yaptırtmıştı. Ancak Gazanfer Ağa’nın hayatı, serveti gibi hızlı bir şekilde sona erdi. İdam edildiğinde, bu değerli saat de diğer eşyalarıyla birlikte cellatların eline geçti.

    Saat, düzenlenen bir mezatta Tırnakçı Hasan Paşa tarafından satın alındı. Hikâyenin tüyler ürpertici kısmı da tam burada başladı. Saatin yeni sahibi Hasan Paşa da kısa süre içinde padişahın gazabına uğradı ve idam edildi. Saat tekrar cellat mezadına düştü. Bu kez alıcısı Kasım Paşa oldu. Ancak saat, ona da uğursuzluk getirdi; birkaç ay geçmeden Kasım Paşa’nın da idam kararı çıktı ve saat üçüncü kez mezada gitti.

    Sonunda bu lanetli saat, Osmanlı’nın güçlü isimlerinden Sadrazam Derviş Paşa tarafından satın alındı. Paşa, saati “Civan Bey” lakabıyla bilinen kardeşine hediye etti.

    Bir süre sonra Peçevî İbrahim Efendi, Eğriboz’da Civan Bey ile bir sohbet sırasında bu saati gördü. Civan Bey, sohbetin bir yerinde saatten bahsetmiş ve koynundan çıkararak İbrahim Efendi’ye göstermişti. Elmaslarla süslenmiş bu saati görünce İbrahim Efendi, “Hayatımda bu kadar güzel bir saat görmedim.” diyerek hayranlığını belirtmişti. Ancak Civan Bey saatin hikâyesini anlatmaya başlayınca İbrahim Efendi’nin yüzü ciddileşti ve şu sözleri söyledi: “Böyle uğursuz bir saat, düşmana bile verilmez! Derviş Paşa bunu size nasıl hediye etmiş?”

    Cellatlar_4) cellat_cesmesi
    Saray infazları genellikle Topkapı Sarayı’nda, “Cellat Çeşmesi” olarak bilinen çeşme önünde yapılırdı. Cellatlar, infazda kullandıkları aletleri bu çeşmede yıkardı.

    Bu sözler Civan Bey’in içine bir korku tohumu ekmişti. Saatin taşıdığı uğursuzluktan kurtulmak için hemen harekete geçti. Önce elmasları tek tek söktü, ardından bir çekiçle saati parçaladı. Parçalara ayrılan saati de denize fırlattı. 

    Civan Bey, saatin denizin derinliklerine batışını izlerken bir atlı hızla ona yaklaştı ve fermanı uzattı. Civan Bey azledilmişti. Atlı, konuşmasını sürdürdü:

    “Beyim, Sadrazam Derviş Paşa idam edildi. Sizin de idamınıza dair bir ferman gönderilmişti. Ancak şefaatçileriniz araya girdi ve padişahtan ikinci bir ferman çıkartılarak hayatınız bağışlandı. Ben de idamınıza memur olanlardan önce yetiştim.”

    Saatin taşıdığı lanet, denizin derinliklerinde kaybolmuştu. Ama bu lanetin gerçek mi yoksa bir tesadüf mü olduğu, kimse tarafından asla öğrenilemeyecekti. #

    KAYNAKÇA
    Baş,Burcu, “Osmanlı Devleti’nde Cellatlar ve Cellatlar Ocağı”, OTAM, Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi, Güz 2021.
    von Hammer, Joseph,Osmanlı Tarihi, bugünkü dille özetleyerek yeniden yazanAbdülkadir Karahan, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1990.
    İpşirli, Mehmet, TDV İslam Ansiklopedisi, “Cellat” maddesi, 7. Cilt, 1993.
    Koçu, Reşad Ekrem, Osmanlı Tarihinin Panoraması, Ak Kitabevi, 1964.
    Koçu, Reşad Ekrem, İstanbul Ansiklopedisi, İstanbul Ansiklopedisi ve Neşriyat Kollektif Şirketi, 1958.
    Sakaoğlu, Necdet, Osmanlı Tarihi Sözlüğü, Alfa Basım Yayım Dağıtım, 2016.
    Ünal, Mehmet Ali, “Tanzimat Öncesi Osmanlı Devleti’nde Memur Yargılanması”, I. Türk Hukuk Tarihi Kongresi Bildirileri, On iki Levha Yayıncılık, Mayıs 2014.
  • Osmanlı Sarayı’nda kardeş ve şehzade öldürme teknikleri

    Osmanlı Sarayı’nda kardeş ve şehzade öldürme teknikleri

    Kardeşini/kardeşlerini, bunların erkek çocuklarını büyük-küçük, mazlum-masum demeden boğdurtmak, Osmanlı tarihinde cinayet değil, hanedanın sürekliliği için meşru ve gerekli sayılıyordu. Ancak özellikle 16. yüzyılın son çeyreğinde, 3. Murad ve 3. Mehmed dönemlerinde gerçekleşen “toplu katliamlar”, sonraki dönemleri de etkileyecekti.

    İstanbul’un alınışından sonra, 1470’lerden 1850’lere kadar Osmanlı padişahları­nın saltanat sarayı “Topkapu”da yaşanan töresel/törensel olaylar çok ve çeşitlidir. Cülus, muayede (bayram alayı), kılıç alayı, Se­lamlık Resmi (Cuma alayı), kadir alayı, Mevlid alayı, Zafer alayı, Sancak-ı Şerif İhracı, sürre alayı, Galebe (ulufe) Divanı, Hırka-i Saadet ziyareti, valide alayı, elçi kabulü, cihaz alayı, düğün alayı, Hıtan (sünnet) resmi, düğün­ler, velâdet (doğum) şenlikleri… Ayrıca törenlere koşut, padişah ölümlerinde cenaze alayı, saraya yönelik kıyamlar, sarayda çıkan yangınlar, padişahı tahttan indir­me hatta öldürmeler, idamlar… Bunları anlatan kaynaklar, belge­ler, yazılmış kitaplar, minyatürler, resimler; 19. yüzyılda da fotoğraf­lar, gazete haberleri, ayrıca anılar, hazinelerde saklanabilmiş eşya ve öteberi çoktur.

    Bütün bu renkli-görkemli geleneklerin gerisinde saray entrikaları, boğdurma ve kafa kesmeler, vücudundan ayrılmış başların ibret taşlarında teşhir edilmesi, “kapuarası” denen karanlık kule zindanında, Balık­hane’de, Odunluk’ta uygulanan işkenceler, denize atmalar, sür­güne göndermeler, saraya özel “örfî” ceza ve infazlar da vardı. Bunların teşhiri veya gizlenmesi de yine Saray kararıydı.

    Osmanli_Tarihi_1
    Kardeşi Cem Sultan’ın saraydaki oğlu Oğuz’u boğdurtan 2. Beyazıt,“defnedilsin” diye buyurmuştu. İstanbul’daki ilk şehzade katli buydu. 1951’de Hürriyet’te R. Tahir Burak imzasıyla yayımlanan kare.

    Bugün dünyanın büyük müze saraylarından olan Topkapı’nın tarihinde, tahta çıkanın kar­deş- kuzen şehzadeleri “saltanat paylaşılmaz” diye boğdurması meş’um bir gelenekti ama, kökleri Osmanlı Devleti’nin kuruluş evresine dayanıyordu. Kardeşini/kardeşle­rini, bunların erkek çocuklarını büyük-kü­çük, mazlum-masum demeden boğdurtmak, Osmanlı tarihinde ci­nayet değil, hanedanın sürekliliği için meşru ve gerekli sayılıyordu. Aksi durum, taht ve saltanat hakkı güt­mek, isyan edip tahta çıkmak veya devleti paylaşmaya kalkışmak demekti. “Tahtımda gözü var” diyerek oğlunu öldür­ten padişahlar dahi vardır.

    Mehmed Zeki Pakalan’ın Maktul Şehzadeler adlı kitabın­daki anlatılardan, taht uğruna mücadeleyi göze alıp yenilin­ce boynunu kemende uzatan şehzadelere oranla, bebek-çocuk denmeden boğulan masumların daha çok olduğu sonucu çıkar. Bu bedbaht yazgının simgesi Fatih’in oğlu Cem Sultan değil, onun oğlu Oğuz olmalıdır: Kardeşi 2. Bayezid’e yenilerek önce Memlûk sultanına, sonra Rodos Şöval­yeleri’ne, Papa’ya, en son Fransa Kralı’na sığınmış, taht ve hayat savaşımı, 14 yıl süren Avrupa’da­ki tutsaklığı, -olasılıkla zehirle­nerek- ölümüyle noktalanmıştı. Bir hatırlatma: Fatih öldüğü (1481) sırada küçük oğlu Cem, Karaman Valisi; Cem’in oğlu Oğuzhan ise henüz çocuk ve İstanbul’daki Eski Saray’daydı. 2. Bâyezid, Cem’i yendikten sonra Oğuzhan’ı da boğdurtacaktı.

    Osmanlı tarihinde, kurucu Osman Bey’den sonraki sultanlar arasında amcasını, kardeşini kuzenini, yeğenini saltanat paylaşımın önlemek gerekçesiyle savaşarak veya bir süre hapsedip sonra boğdurtanlar vardır. 16. yüzyılın son çeyreğinde ise, bu gerekçeyle açıklanması zor iki büyük şehzade katliamı vardır. İlkinde 5, ikin­cisinde 19 şehzadenin katledildiği hadiseler arasında 21 yıl vardır. Bu katliamlar, her iki dönemin de tanığı Selâ­nikî Mustafa Efendi’nin eseri Selânikî Tarihi’nde özetle şöyle anlatılır:

    15 Aralık 1574: 2. Selim bir kış günü 50 yaşında sarayda öldüğünde, hasekisi Nûrubânû’nun oğlu Murad, Manisa’dan ge­lesiye ölümü gizlerken; Sadrazam Sokollu Mehmed Paşa da önlemleri alarak Hasan Çavuş’u Manisa’ya, Kılıç Ali Paşa’yı da bir baştarda ile Mudanya’ya gönde­rir. Haberi alan Şehzade Murad ise kestirme yoldan Mudanya’ya gelerek Kılıç Ali’yi beklemeden has adamlarıy­la Feridun Bey’in 16 oturaklı forsa kalyete kayığına binerek 20/21 Aralık geceyarısı Sarayburnu’na gelir. Eniştesi Sokollu ile saraya çıkarlar. Hasoda’da iç biat yapılır. 3. Murad’ın ilk buyruğu, sarayda bulunan ve üvey kardeşleri olan 5 şehzadeyi o gece boğdurtmak olur. Ertesi 22 Aralık sabahı taht kurularak 3. Murad’ın cülus töreni, bundan sonra da sarayın Alay Meydanı’nda 2. Selim’in ve bahtsız 5 şehzadenin cenaze namazları kılınır.

    Osmanli_Tarihi_2
    Şehzade Mustafa ile imrahoru ve alemdarın cesetlerinin teşhir edilmesini tasvir eden Seyyid Lokman minyatürü. Tahtta oturan Mustafa’nın babası Kanunî Sultan Süleyman.

    Bu hadisenin ayrıntıları Selânikî Tarihi’nde, Hammer’in Osmanlı Tarihi’nde, Mehmed Zeki Pakalın’ın Maktul Şehzâde­ler’inde ve başka kaynaklarda da okunabilir.

    Bu taht değişikliğinin Topkapı Sarayı tarihi açısından önemi, 2. Selim’in İstanbul’da ve bu sa­rayda ölen ilk padişah; 5 şehza­denin boğulmasının da yine bu saraydaki ilk hanedan cinayeti oluşudur.

    2. Selim’in oğlu/ardılı 3. Mu­rad’ın ölümü ve sonrasına gelin­ce… 1595’te Erbain ayı (21 Ara­lık-3I Ocak) soğukları Avrupa’yı, İstanbul’u, Anadolu’yu tutsak almıştı. Sadrazam Sinan Paşa orduyla Belgrad kışlağındaydı ve erzak-yem kıtlığı had safhadaydı.

    İstanbul’da ise 15 Ocak günü 3. Murad, 21 yıllık saltanattan sonra 49 yaşında hastalandı; 3 gün yattı ve 4. gün ölüverdi! Belki de tarihin yazmadığı bir suikastın kurbanı idi. Başhase­kisi Safiye Sultan’ı dul bırakmıştı ama, Topkapı Sarayı Haremi diğer hasekiler, kimileri hami­le gözdeler ve yüzlerce cariye ile dolu idi. Aynı Harem’de 3. Murad’ın 27 kızı; adları bilinen ve en büyükleri 10-12 yaşında 19 şehzadesi vardı.

    Harem’in ve Saray’ın tek hakimi Safiye Sultan, padişahın ölümünü vezirlerden bile sakla­maya çalışarak, sadrazam vekili Ferhad Paşa’yla görüştü, anlaştı. Manisa’da vali olan veliaht oğlu Mehmed’in kış koşullarında gelmesi zaman alacağından İstanbul’da ayaklanma çıkması, hatta saraydaki şehza­delerden birinin tahta oturtulması olasıydı. Devamını, o sırada Saray’da müteferri­ka rütbesiyle görevli, tarihçi Selânikî’den özetleyelim:

    “Padişah-ı zaman (3. Murad) ölmüştü ama gören-bilen yoktu. Türlü dedikodu dolaşa dursun Yeniçeri Ağası da cepheden geliverdi. Padişahın huzuruna çıkması gerekliydi. İçeriden (Harem) kendisine: ‘-soğukların şiddetinden, mesane sıkleti var, çıkamaz. Hekimlerin ilacıyla hamdolsun iyileşiyor, beklesin’ haberi ulaş­tırıldı. Oysa ‘maraz-ı mühlike hücumunda ıstırabı ziyade olmuş’ (komaya girmiş), ölmüştü. Bunu bilmez gibi davranan vezirler, günlük işler için Kubbealtı’nda toplanı­yordu. Valide (Safiye) Sultan ise Kaymakam (sadrazam vekili) Ferhad Paşa ile görüşüp an­laştı. Bostancıbaşı Ferhad Ağa, mühürlü bir manzum mektup ve şehzadenin bildiği bir gümüş maşraba (nişane) ile ivedi gel­mesi için Manisa’ya, Tersane’den de Korsan Ali Reis 2 kadırga ile Mudanya’ya gönderildi. İçeride (Harem) de 3. Murad’ın sarayda­ki şehzadeleri anneleri ile “muh­kem” kapatıldılar. Bu önlemlere karşın padişahın öldüğü, Valide Safiye’nin gönderdiği mektup, küçük-büyük herkesçe duyul­muş, ezberlenmiş, dillerde idi!

    Osmanli_Tarihi_3
    19 kardeşini katleden Mehmed’in Ayasofya’daki türbesi.

    Manisa’dan Mudanya’ya at koşturup Ali Reis’in İstanbul’a 4 gün gibi kısa bir zamanda Mu­danya’ya, oradan da Ali Reis’in kadırgası ile İstanbul’a gelen Mehmed-i salis’e devlet erkanı sarayın taht kapısı önünde bi’at ettiler. Yeni padişah, babasının cenaze namazını kılıp saraya döndü. 3. Murad’ın Harem’de 27 kızı ile; Mustafa, Osman, Baye­zid, Selim, Cihangir, Abdullah, Abdurrahman, Hasan, Ahmed, Yakub, Alemşah, Yusuf, Hüse­yin, Korkud, Ali, İshak, Ömer, Alâeddin, Davud adlı 19 şehzade­si vardı. Şehzadelerin en büyüğü Mustafa 10 yaşında, ötekiler ise daha küçük, sabi idiler. Büyük­çelerini, muallimleri Şair Nev’î Efendi itina ile terbiye ediyordu. Bunlardan en çok ümit veren Mustafa idi. Pederinin ölümünü haber alınca akıbetini düşüne­rek belki çare olur diye ağabe­yine (3. Mehmed) şu mısralarla başlayan bir ağıt yazmıştı:

    ‘Nâsiyemde kâtib-i kudret ne yazdı bilmedim

    Ah-kim bu gülşen-i âlemde her giz gülmedim’

    3. Mehmed o gece kardeşle­rini annelerinin kucaklarından aldırtıp işlenecek cinayet-kat­liam saklı kalsın diye duygusuz dilsizlere boğdurttu. Masum şehzadeler o gaddar hissiz cellatların elinde can verirken bedbaht validelerinin gözyaşları ve feryatları katillerin dikkatini bile çekmemişti. Her birini 4 baltacının taşıdığı kavuk ve sor­guçlu tabutları vezirlerle saray memurları teşyi ettiler. 19 tabut Ayasofya avlusunda babaları (3. Murad) için hazırlanan türbe yerinin yanına defnedildiler”.

    19 kardeşinin katili 3. Meh­med, karışıklıklar, idamlarla geçen 8 yıllık saltanatının son aylarında, kendi yetişkin oğlu Şehzade Mahmud’u da “Tah­tımda gözü var!” suçlamasıyla boğdurmuş; diğer şehzadesi Ahmed’i de Celâlî Ayaklanma­ları nedeniyle sancağa gönder­memiş, sarayda tutmuştu. 14 yaşındaki Ahmed, babasının öldüğü 22 Aralık 1603 tarihinde sarayda cülûs etti. Bu da bir ilkti.

    Bu yazı münasebetiyle belir­telim: Şehzadelerin ve Sultane­fendi denen padişah kızlarının doğumları ve ecel ölümleri saray kaynaklı resmî-yazılı belge konuları olurken, boğu­lan şehzadeler için yazılı saray kaynaklı bir belge görülmüş değildir. Bu saray cinayetleri, dönemin ve sonraki tarihçile­rin ruznâme ve tarihlerinden öğrenilebilir.

    17.YÜZYIL

    ‘Saltanat babadan-oğula’ kuralın neden ve hangi koşullarda değişti?

    Osmanli_Tarihi_Kutu
    Osmanlılar’da şehzadelerin boğdurulma anını gösteren saray minyatürü yoktur; ancak vezirlerinkini gösterenler vardır: Kara Ahmed Paşa’nın boğdurulması. Hünernâme, Topkapı Sarayı Müzesi.

    Osmanoğulları saltanatında tahtın mutlaka babadan tek oğula geçmesi için kimi şehzade­lerin boğdurtulması 1603’e kadar aksatılmadı. Bu dönemde devleti, 1. Osman’dan 1. Ahmed’e 314 yılda babadan oğula 14 padişah temsil etti. 1603’te 14 yaşında tahta geçen, 1617’de ölen 1. Ahmed’in yerine sözde bir Divan-ı Hümâyun kararı ile oğlu 2. Osman değil, o tarihe kadar varlığı bilinmeyen, Ahmed’in kardeşi akıl yoksunu Mustafa geçirildi. 3 ay sonra deli denilerek tahttan indirildi ve 2. Osman tahta çıktı. 2. Osman ise kısa saltanatında kardeşi şehzade Mehmed’i boğdurttu. Bu evrede bir kural değişimi ile “saltanat babadan oğula geçer” dönemi kapanmış; 2. Osman bu yeni kuralı berkitmek ve daha tehlikeli-korkutucu bir vurgu olsun diye kardeşini öldürtmüştü.

    2. Osman da tahttan indirilip Yeniçe­rilerce öldürülecek, 2. Mustafa ikinci defa tahta çıkartılacak ve tekrar indirilerek hapsedilecekti. “Saltanat hukuku”nun değişmesiyle, önceki padişahlardan birinin oğlu ve yaşça ekber (büyüğü) şehzade olması ko­şuluyla, bu seçimi yapmak Divan’ın kararına ve şeyhülislâmın fetvasına bağlandı.