Tarihimizde yaşamöykülerini, değerlerini doğru öğrenemediğimiz kimlikler çoktur. Ancak Pîrî Reis’in başına gelenler ve sonrasında tamamen unutulması; üstelik “Muhteşem” sanına “Kanunî” (yasa koyan) sanı da eklenmiş bir egemen tarafından idam ettirilmesi; bugün bile kimi okul kitaplarında “vefat etti” denmesi başlı başına bir meseledir.
Zamanının çok ilerisinde çalışmalar yapmış Pîrî Reis… “Muhteşem” sanına “Kanunî” (yasa koyan) sanı da eklenmiş bir egemen tarafından idam ettirilmiş! Süleyman Kanunî’nin buyruğuyla boynu vurulan Pîrî Reis’le ilgili bakabildiğim ortaöğretim okulları sosyal bilgiler ve tarih ders kitaplarımız; bu meşhur Türk denizcisi üzerine yalan-yanlış bilgilerle doludur. Evliya Çelebi Seyahatname’si, Kâtip Çelebi Cihannüma’sı gibi bir kültür kaynağı olan Kitâb-ı Bahriye adlı yapıtının Atatürk’ün girişimiyle Türk Tarih Kurumu’nca basıldığına değinilmemiş. Ayrıca kimi ders kitaplarına göre Pîrî Reis idam edilmemiş; Kahire’de “vefat” etmiş! Demek ki Pîrî Reis’in idamını yazan çağdaşı Gelibolulu tarihçi Mustafa Âlî doğrusunu bilmiyormuş! Bu bilgileri çarpıtma gerekçesi, “idam edildi” ifadesinin, ortaöğretim için pedagojik açıdan sakıncalı görülmüş olması mı!?
Yaşamöykülerini, değerlerini doğru öğrenemediğimiz kimlikler çok. 16. yüzyıl Avrupa’sının bile Pîrî Reis’i bizden önce tanıdığına şaşmayalım.
Pîrî Reis, Kitâb-ı Bahriye’de kendisini “Bu zayıf güçsüz kul… Karaman-Larendeli Hacı Mehmed’in oğlu, denizci Kemal Reis’in yeğeniyim” diye tanıtıyor. 110 haritalı çizim resimli eserini Gelibolu’da hazırlamış.
Kitab-ı Bahriye’nin ilk sayfası.
Pîrî Reis, Ortaçağ-Yeniçağ aralığında, başta Akdeniz ve Ege kıyı, liman ve kentlerini avcunun içi gibi öğrenmiş-görmüş-incelemiş-bilmiş-çizmiş ve yazmıştır. Eşsiz bir deniz coğrafyacısı idi. Özellikle Akdeniz uzmanıydı. Bu denizin kıyı, ada, körfez, liman, kent, kale haritalarını döneminin yöntem ve teknikleriyle yaptı. “Portalan” (coğrafya-harita) uzmanı bir kaptandı. Çizimleri, gemi resimleri olağanüstüdür.
Yavuz Selim’in Mısır’ı Osmanlı sınırlarına katışı, 1517’de Pîrî Reis’in, amcası Kemal Reis’in o yıl ölümüyle 3 parçadan ibaret korsan filosunun reisliğini üstlenmesi… Yavuz’un ardılı Sultan Süleyman’ın 1522’de donanma ve orduyla Osmanlı deniz egemenliğinin ilk büyük harekatı olan Rodos Seferi’ne çıkması ve Pîrî Reis’in parlayışı… Bu tarihten 1550’ye değin, koramiral-patrona (vice amiral) rütbesiyle Doğu Akdeniz (Mısır), Kızıldeniz, Umman, Hint denizlerinde “derya kaptanlığı” yapacaktır.
Bu uzun dönemin başında Mısır eyaletini örgütlemek göreviyle 1524’te Mısır’a giden Veziriazam Makbul İbrahim Paşa’ya, İstanbul-İskenderiye arası uzun deniz yolculuğunda Pîrî Reis rehberlik eder. “Süper başvezir”le aralarındaki güven ve dostluk da bu Mısır yolcuğunda başlamış olmalıdır. Bunun sonucu Pîrî Reis, kimbilir nice emeklerle ve belki İbrahim Paşa’nın teşvikiyle hazırladığı Kitâb-ı Bahriye’yi “tuhfe-i âcizi” (yoksul armağanı) olarak ve İbrahim Paşa aracılığıyla Sultan Süleyman’a sunar. Yazgının oyunları diyoruz: Yıllar sonra Sultan Süleyman da Mısır valisine bir “Buyurdum ki..” diye başlayan fermanı gönderecek; Kitâb-ı Bahriye yazarı Pîrî Reis’i gemilerini Basra Körfezi’nde onarıma bıraktığı için öldürtecektir.
1547’de Selman Reis’ten sonra Mısır, ertesi yıl Hind donanması kaptanı atanan Pîrî Reis, Aden Kalesi’ni Portekizler’den alır. Süleyman’ın buyruğu üzerine Basra girişindeki Maskat Kalesi’ni ve liman girişindeki Hürmüz Adası’nı kuşatır. Maskat’ı alır, Hind yolunu kontrol etmek amacıyla Portekiz filolarıyla savaşır. Rivayete göre, Hürmüz Adası komutanının mertebani (çini) vazolar dolusu altınlar vermesi üzerine kuşatmayı kaldırdığı söylencesi, Pîrî Reis’in sonunu hazırlar. Basra Körfezi’ne hareketinde filosunun kimi gemileri fırtınada batar, kürekçileri dağılır. Kendisi ganimet yüklü 3 tekneyle İskenderiye’ye dönerken öteki gemilerini onarım için Basra Valisi Kubad Paşa’ya bırakır.
Pîrî Reis Akdeniz’in bütün koylarını, limanlarını coğrafyacı ve kaptan gözüyle inceleyerek çizdi. Kitab-ı Bahriye.
Zaman aleyhine gelişir. Kubad Paşa, Pîrî Reis’in Portekiz komutanından rüşvet aldığını iddia eder; Mısır Valisi Dukaginzade Mehmed Paşa ise ganimetler kendisine teslim edilmediği için İstanbul’a şikayet mektupları gönderir. Pîrî Reis, Kahire’de zindana kapatılır ve Sultan Süleyman’ın fermanıyla 1554’de boynu vurulur. Hind Kaptanlığına önce Murad Reis, sonra Seydi Ali Reis atanır.
16. yüzyıl Akdeniz dünyasının ünlü ve yetkin denizcilerinden Pîrî Reis’in, yere-göğe sığdıramadığımız Kanunî’nin buyruğuyla idamı bir aymazlıktır. “Cihan Padişahı/ Muhteşem” denilen Sultan Süleyman’la Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, Türk aydınlanmasının öncüsü Atatürk’ü aynı cümlede anmak bile tezattır.
Gelibolulu Mustafa Âlî’nin Künhü’l ahbar’ında “51. Hadise Pîrî Kapudan Hususundadır” yazan bölümü
16. yüzyıl tarihçisi Gelibolulu Mustafa Âlî’nin (öl. 1599) kendi çağını yazdığı Künhü’l-ahbar’ın son “rükn”ünde; Salih Reis’ten başlayarak Barbaros, Turgud(ça), Kemal, Pîrî, Seydi Ali ve diğerlerinin korsan reisliğinden filo-donanma komutanlığına, kaptan paşalığa kadar görevlerle Akdeniz’den, Kızıldeniz, Umman, Basra ve Hind kıyılarına kadar Türk egemenliği estiren denizcilerimize yapraklar ayrılmıştır.
Âlî’nin Künhü’l-Ahbâr’ında kırmızı başlıkla: “Ellibirinci Hadise: Pirî Kapudan Hususundadır” girişlidir:
Kitab-ı Bahriye, İskenderiye’yi, İskenderiye Feneri’ni ve önemli binaları gösteren birincil bir kaynak.
“Küffâr-ı Portagal sevâhil-i bihâr-ı Hind’de bir müstakil kral padişahlarına müteallık memâlik-i ehl-i İslâmdan nice yerlere zarûr u gezend etmeğin din-i mübîn gayreti ile Hind deryâsından bir mikdâr donanma ile Pirî Kapudan nâm levend-i hüner-mend korsan ol semte gönderilmiş idi ve Hürmüz Ceziresi’nin fethi maksûd idüği ilâm olunub saʻy ü ikdamına tenbîh olunmuşdı. Mezbûr Kapudan hidâyet-resân ile Süveyş maʻberinden revân ve Sedde Boğazı’ndan dolaşub Hürmüz Ceziresi’ne bâduzân gibi şitâbân olmağla varub yetişdi. Hatta Hürmüz Kalʻa feth olunmak mertebesine yakın olmuşken içindeki hâkim, mezbûr Kapudan cânibine bezl-i tefârik ve cevahir, arz-ı nefâʼis ve nevâdir etmekle feth-i kalʻadan el çekmiş ve hassa gemileri Basra iskelesine teslim idüb kendüsi Mısr’a çekülüb gitmişdi.Velâkin hıyâneti maʻrûz-ı padişahî olmağla Divân-ı Mısr’da siyâsetle hakkından gelinmişdi.*”
* Müverrih Mustafa Âli, Künhü’l-Ahbâr vrk/b”51.Hadise”
Sadeleştirilmiş hali:
“Portekiz küffarı Hind denizleri sahillerinde müstakil kral ve padişahların yönetiminde olan Müslüman memleketlerinden nice yerlere sıkıntı ve zarar verdiğinden, Müslümanlık gayretiyle Hind denizinden bir miktar donanma ile Pirî Kaptan isimli usta denizci korsan o tarafa gönderilmişti. Gönderilmesindeki maksadın Hürmüz Adası’nın fethi olduğu kendisine bildirilip gayret ve çaba göstermesi tembihlenmişti. Pirî Kaptan Süveyş geçitinden geçip ve Sedde Boğazı’ndan dolaşıp Hürmüz Adası’na rüzgâr gibi seğirtip varıp yetişti. Hatta Hürmüz Kalesi fethedilmek derecesine gelmişken, kalede bulunan Portekiz kumandanı Pirî Kaptan’a bol bol değerli hediyeler, nefis ve nâdir mücevherler vermesi sebebiyle kaleyi fethetmekten el çekmiş ve donanma gemilerini Basra iskelesine teslim edip kendisi Mısır’a çekilip gitmişti. Velâkin hıyaneti padişaha bildirilmiş olduğundan Divân-ı Mısır’da (Mısır’da kurulan mahkemede) siyasetle idam olunarak hakkından gelinmişti.”
Pîrî Reis Kitab-ı Bahriye’deki Akdeniz coğrafyasında Kıbrıs adasını; limanları, Beşparmak Dağları, Lefkoşa şehrini, Girne, Magosa, kıyılarına demir atmış kalyon ve kadırgalarla resmetmiştir.
Pîrî Reis’in bilinmeyen elyazması eseri: ‘Kitâb-ı Ekâlim’
Pîrî Reis’in Sultan Süleyman’a sunduğu, olasılıkla İbrahim Paşa aracılığıyla saray hazinesine konulan risale içerikli başka bir yapıtı daha vardır: “Kitâb-ı Ekâlim”. Pîrî Reis’in, gerektiğinde başvurulmak için eklemeler yaptığı Kolomb’un haritalarını, Gelibolu’da özenle yazıp-çizdiği Kitâb-ı Bahriye’yi Osmanlı Sarayı’na ulaştırarak bunların “hazine” dediği arşiv ve kütüphanede saklanmasını istemesi önemlidir. Kitâb-ı Bahriye’nin önsözündeki “Hazret-i padişahın dergâh-ı felek iştibâhına alâ-kadre-ti-taka tuhfe (armağan) olmağ içün” sunuş cümlesi ile; “Kitâb-ı Ekâlim”in girişindeki: “Kasd etdim ki padişâh-ı âlem-penâh Süleyman Han bin Selim Hân’ın hazinelerine fakirâne tuhfe ve hediye olmak içün” cümleleri örtüşmektedir. Pîrî Reis’in elyazması bu risalenin serüveni ayrı bir yazı konusudur.
Batı’ya ve Doğu’ya damgasını vuran Osmanlı Devleti, 16. yüzyılda müstesna kaptanlar yetiştirmiş ve Akdeniz kadar dünya denizlerinde de söz sahibi olmuştu. Ancak karşılarına yeni ve büyük bir rakip çıkacaktı: Portekiz. Kariyeri üstün başarılarla dolu Pîrî Reis 87 yaşında Umman’a cenge gidecek; kaleleri fethedecek; ancak 2 yıl sonra idam edilecekti!
Hint Okyanusu’nda 25 kadırga ve 4 kalyon, 1552’nin Ağustos ayında bir gece Basra Körfezi’ne doğru sessizce ilerliyordu. Nisan ayında Süveyş’ten yola çıkmışlar, Kızıldeniz’i katetmişler, Cidde ve Aden’de durduktan sonra Arap Yarımadası’nın güneydoğu köşesini kerteriz alarak Umman sularına girmişlerdi.
Yüzlerce kürekçinin asıldığı küreklerin gücüyle karanlık suları yaran bu Osmanlı kadırgalarının en büyüğünde, o sıcak gecede çok ihtiyar bir adam uyumuyordu. Sancak gemisi olduğunu süslü kıç kasarasıyla belli eden bu geminin güvertesinden sonsuz sayıdaki yıldızlara bakan adam, sıradan bir insanın evinden camiye bile kolayca gidemeyeceği bir yaşta, bu filoyu harbe sokmakla görevliydi.
Hacı Ahmet Muhyiddin Pîrî Bey, yani Pîrî Reis, 90 yaşına yaklaşmıştı. Bu bitmezmiş gibi gelen karanlık gecede, saatte 3 mil hızla ilerlerken uzun ömründe yaşadıkları ve gördükleri aklından geçiyor muydu acaba? Doğduğu güzel Gelibolu’nun serin rüzgarını, amcası Kemal Reis’le Akdeniz’de katıldığı deniz muharebelerini hatırlamıştı belki de. Pîrî Reis 1500’te Akdeniz’de İspanyollar, Cenovalılar ve Venedikliler’e karşı savaşmıştı. Bu devletler Akdeniz’in Doğu ticareti egemenliği için birbirleri ile mücadele ederken, Avrupa’nın en batısındaki Portekizliler sessiz sedasız Afrika’yı dolaşmış ve Hindistan’a ulaşmıştı. 30 yaşında elde kılıç harp gemilerinde kaptanlık yapan genç Pîrî, neredeyse 60 yıl sonra bu defa Portekizliler’e karşı cenge gidiyordu. Portekiz artık Basra Körfezi’ne konuşlanmış; Osmanlılar’ı devredışı bırakarak Hindistan ticaretini kendi kontrolüne almış ve İran’la sıkı-fıkı olmuştu.
Pîrî Reis’in 1552’de 18 günlük kuşatma sonrası fethettiği Forte do Almirante (El Miranî).
Pîrî Reis, hazırladığı ünlü dünya haritasını 1513’te padişaha takdim etmişti; Yavuz Sultan Selim’in gözü hep Doğu’daydı. Pîrî Reis 1517’de Sultan Selim’le Mısır seferine katıldı. Kanunî Sultan Süleyman’ın padişahlığında, 1522 Rodos seferine birlikte gittiler. 1524’te Makbul İbrahim Paşa’yı kaptanlığını yaptığı gemisiyle Mısır’a götürdü. Mısır içinde Nil Nehri boyunca seyahatler yaptı. 1526’da İbrahim Paşa aracılığıyla, başyapıtı Kitâb-ı Bahriye’yi Kanunî Sultan Süleyman’a sundu. Bu dönemde İbrahim Paşa’nın övgüsünü kazanması, paşanın ölümünden sonra başta Rüstem Paşa olmak üzere ondan hoşlanmayanlar tarafından aleyhine kullanıldı (Bu durum, 90 yaşına yaklaşan değerli amirale zorlu Okyanus mücadelesinde komutanlık vazifesi verilmesini de açıklıyor).
60 yaşına kadar yaptıkları, tarihe geçmesi için kat kat yeterliydi. Ancak işte bu büyük amiral, 1552’nin Ağustos’unda gün doğarken, Umman’ın Muskat şehrinde Portekizliler’in yaptığı Forte do Almirante kalesi karşısındaydı. 1507’de Umman kıyılarını ele geçiren Portekizliler, stratejik liman ağızlarını kontrol eden kaleler yaptırmışlar, bunlara asker yerleştirmişlerdi. Bu kaleler, Hindistan deniz ticaret yolları için hayati önemdeydi. Pîrî Reis ve Seydi Ali Reis komutasındaki 1200 levent gemilerden karaya çıktı ve kaleyi kuşattı. Yakındaki bir tepeye yerleştirilen tek bir topun da ateş desteğiyle Osmanlılar üstün geldi ve kaledeki Portekiz garnizonu 18 gün sonra teslim oldu.
İşte bugün, tam 472 yıl sonra,Muskat tarihî merkezinden Pîrî Reis’in son büyük başarısının mekanı Forte do Almirante’ye gidiyoruz. Umman’ın etkileyici dağlık-tepelik topografyasına hakim konumda yerleşmiş, birbirlerini görerek haberleşme imkanı sağlayan onlarca tarihî kulenin yanından geçiyoruz. Bu kuleler zincirinden sonra, her yönden rüzgara kapalı muhteşem bir koy çıkıyor karşımıza: Pîrî Reis’in kuşatıp aldığı kalenin dibindeyiz. Ummanlılar bu kaleye El Miranî adını vermişler. Karşısında da El Celâlî kalesi yer alıyor. Umman Kraliyet Sarayı’nın bugün burada bulunması, yüzyıllar sonra mekanın hâlâ önemli olduğunu vurguluyor. Kalenin biraz ilerisinde, aynı koyun bir bölümünde de Umman Deniz Kuvvetleri üssünü görüyoruz.
Osmanlılar bu kaleleri 2 sene ellerinde tuttu; 1554’de Portekizliler tekrar ele geçirdi. 1581-1588 arasında Muskat’ta tekrar bir Osmanlı askerî hakimiyeti olsa da, Hint Okyanusu ticaretine egemen olan Portekiz, bu kıyılardaki kalelerinde 1650’ye kadar mevcudiyetini korudu.
Sağda, tarihteki adıyla Forte do Almirante, şimdiki adıyla El Miranî Kalesi; ortada Umman Kraliyet Sarayı; solda El Celâlî Kalesi.
Pîrî Reis, Muskat’tan sonra filosuyla Basra Körfezi girişinde Portekiz kontrolündeki Hürmüz’e geldi ve buradaki kaleyi de kuşattı. Bu kuşatma başarılı olamadı ve Portekiz filosunun baskın tehlikesi yüzünden Osmanlı gemileri Basra’ya çekildi. Pîrî Reis buradan 3 gemi ile Kızıldeniz’e, Süveyş’e döndü. Mısır valisi, Hürmüz harekatındaki başarısızlık (!) nedeniyle Pîrî Reis’i tutuklattı. Kanunî Sultan Süleyman’ın fermanı ile 1553’te Kahire’de boynu vurulacaktı.
Pîrî Reis mahkemedeki savunmasında, mevcut Akdeniz standartlarındaki donanma ile okyanuslarda güç mücadelesine girmenin mümkün olmadığını, Hint Okyanusu için yeni ve güçlü bir donanma kurulması gerektiğini anlatmıştı. Kendisinden sonra Osmanlılar’ın bu harekat sahasında yaşadıkları yenilgiler, 90 yaşına yaklaşmış amirali haklı çıkaracaktı.
Kahire’de idam edilen Pîrî Reis’in mezarının yeri bilinmiyor. Türk Deniz Kuvvetleri’nin en yeni denizaltısı TCG Pîrî Reis bugün onun ismini taşıyor. Çaka Bey’den Pîrî Reis’e, oradan Özden Örnek’e, Türk tarihinde denizcilerin ve amirallerin hüzünlü öyküleri, ülkemizde hiçbir başarının cezasız kalmadığını anlatıyor.
İstanbul’da Osmanlı dönemiyle birlikte hükümdarlar, devlet ve din adamları şehri yavaş yavaş imar etmeye başladı. En büyük dönüşüm ise 16. yüzyılda Kanunî devrinde yaşandı. Süleymaniye başta olmak üzere, zirveyi temsil eden 596 eser inşa edildi.
Kanunî’nin tahtta kaldığı 45 yıl boyunca İstanbul inanılmaz bir değişim ve gelişim yaşamıştı. İmparatorluğun siyasi, askerî, ekonomik alanda zirvede olduğu bu yarım yüzyıl, Osmanlı sanatı ve mimarisinin de altın çağı olmuştu. Mimar Sinan gibi bir büyük ustanın öncülük ettiği mimarlık ve sanat hamlesi sırasında, İstanbul içerisinde 19 ayrı yapı tipinde (cami, mescit, medrese, mektep, darülkurra, darülha-dis, darüşşifa, tabhane, türbe, han-kervansaray, hamam, tekke, zaviye, imaret, çeşme, köprü, su kemeri, saray vb.) 596 eser inşa edilmişti.
Kanunî önce, babası Yavuz Selim’in külliyesini tamamlamıştı. Daha sonra çok sevdiği şehzadesi Mehmet’in beklenmedik ölümü karşısında onun hatırasını yaşatacak Şehzade Mehmet Camii ve külliyesini inşa ettirmişti (Gülru Necipoğlu bu eseri Kanunî ve Hürrem’in evlatları için bir yaptırdıkları bir yas anıtı olarak değerlendirir). Bu inşaat sırasında sultan biricik kızı Mihrimah için de Üsküdar sahilinde bir külliye yaptırmıştı. Bir diğer evladı Cihangir için 1560 dolaylarında bugün adını verdiği semtte bulunan küçük yapıyı yaptırmıştı. (Diğer iki kardeşin külliyeleri yanında Cihangir’in yapıları her türlü iddiadan uzak tek kubbeli, tek minareli sıradan bir yapıdır. Cihangir kardeşlerinin seviyesine ancak 19. yüzyılda yapılan yenilemelerde çifte minare ile kısmen ulaşabilmiştir).
Kanunî Sultan Süleyman hem kendi saltanatının hem de imparatorluğun ihtişamını tüm dünyaya göstermek için dönemin en büyük mimarını, Mimar Sinan’ı Süleymaniye’nin başına koymuş ve 7 yıl sürecek inşaat boyunca en ileri teknolojilerin, en modern tekniklerin kullanılmasını istemiş. “Helal arazi” için Fatih’in bölgede bulunan eski sarayının bahçesi seçilmiş. “Helal para” ise Rodos, Malta ve Belgrad seferlerinden Kanunî’nin payına düşen gaza gelirinden sağlanmış.
1930’lu yıllarda uçaktan çekilen bir hava fotoğrafında Süleymaniye (Namık Görgüç).
Sultan 1550-1557 arasında kendi adını taşıyacak dev külliyesini inşa ettirmişti. Osmanlı döneminin en büyük vakfına sahip olan külliye, Fatih Külliyesi’nden sonra ikinci büyük yapı topluluğudur. Kanunî Sultan Süleyman’ın saltanatını ve Osmanlı İmparatorluğu’nun her anlamda yıllık bu yapı topluluğu, İstanbul’u simgeleyen en önemli anıtlardandır.
Kanuni Sultan Süleyman
Kanunî, Süleymaniye’nin ardından eşi Hürrem Sultan için Haseki adlı külliyeyi inşa ettirdi. Camii tek kubbeli ve tek minareli gayet mütevazı bir yapıdır. Bunların yanısıra sadrazamların ve vezirlerin külliyeleri de dikkati çekicidir. Piri Mehmet Paşa, Makbul İbrahim Paşa, Ayas Mehmet Paşa, Rüstem Paşa, Kara Ahmet Paşa, Sokollu Mehmet Paşa…
Büyük değişim ve dönüşümün en önemli ismi şüphesiz Mimar Sinan’dır. Sinan, bütün büyük inşaat projelerinde vardır. En önemli eserlerini Kanunî ve ailesi için hazırlamıştır. Bu dönem İznik çinilerinin, Uşak halılarının, hat sanatının, revzen/vitray sanatının, kündekarinin en parlak örneklerinin üretildiği çağdır. Kanunî kendi dönemini, dünya tarihinin en etkileyici sanat ortamlarından biri haline getirmeyi başarmıştır.
Fatih Sultan Mehmet’in emriyle inşa edilen ve 1455’te tamamlandığı düşünülen Saray-ı Atik-ı Hümâyun; harem, köşkler, kasırlar ve içinde av hayvanlarının bulunduğu büyük bir bahçeden oluşuyordu. Saltanatın Topkapı Sarayı’na taşınmasından sonra Eski Saray adıyla anılan yapının yerinde bugün istanbul Üniversitesi var. Ancak kimi izler hâlâ duruyor.
Fatih Sultan Mehmet, fetih sonrası bugünkü Beyazıt ile Süleymaniye arasında, şimdi İstanbul Üniversitesi Merkez Yerleşke’nin bulunduğu alanda Saray-ı Atik-ı Hümâyun olarak bilinen sarayı yaptırmıştı. 1455’te tamamlandığı düşünülen yapı, Topkapı Sarayı’ndan önce inşa edildiği için “Eski Saray” olarak adlandırılmış, Topkapı Sarayı ise “Yeni Saray” olarak anılmıştır.
Neredeyse hiçbir anıtsal kalıntısı günümüze ulaşmayan Eski Saray hakkındaki bilgilere, tarihsel kaynaklarda rastlıyoruz. Edirneli tarihçi Ruhi’ye göre mimarı Edirne Sarayı ile Üç Şerefeli Cami’yi de yapan Usta Musliheddin’dir. İmrozlu tarihçi Kritovoulos Historia adlı kitabında, Fatih’in kentin en uygun ve güzel yerinde bir saray inşa ettirdiğini yazmıştır. Mikhael Doukas, Sultan’ın sarayını yaklaşık “8 stadionluk” büyük bir araziye yaptırdığını belirtir.
Târîh-i Ebü’l Feth adlı eserinde Tursun Bey, sarayın dört köşeli sağlam duvarlarla (surlarla) çevrili bir alana yapıldığını aktarır. Sarayda avlular içinde harem, köşkler, kasırlar ve arz odası bulunmaktaydı. Tursun Bey’in bildirdiğine göre geniş saray alanı içinde av hayvanlarının bulunduğu büyük bir bahçe de vardı.
Eski Saray’ın bulunduğu İstanbul Üniversitesi Merkez Yerleşkesi.
Bilindiği üzere Osmanlı saraylarının kökeni Önasya geleneğini taşır ve Yeni Assur Dönemi’ne (MÖ 900-610) değin uzanır. (Bu konuyu ilk defa arkeoloji ve sanat tarihi kamuoyunun gündemine getiren yazı, dergimizin Mart 2020 tarihli 70. sayısında yayımlanmıştı). Osmanlı saraylarının değişmez unsurları olan ve Tursun Bey’in aktardığı bilgilerden Eski Saray’da da bulunduğu anlaşılan birun, enderun, arz odası ve harem; Assur saraylarında baba-nu, bitanu, taht odası ve harem isimleriyle yer alır. Aralarında 2 bin yıldan uzun zaman olan bu iki imparatorluğun benzerlikleri bununla da bitmez. Assurlu-lar saraylarına yakın yerlere, içlerinde köşkleri, sulak alanları ve av hayvanları da bulunan geniş bahçeler yapmışlardır. Bu gelenek Geç Demir Çağı’nda (MÖ 6. yüzyıl) Perslere (Akha-imenidlere) geçmiştir. Tursun Bey’in bahsettiği av hayvanları ile dolu büyük bahçeler, bu kadim Önasya geleneğinin Türk sarayındaki bir devamı olmalıdır. Sarayda 1474-1481 arasında görev yapmış olan Giovanni Maria Angiolello, bahçede bir göl bulunduğunu, hayvan kükremeleri ve kuş ötüşlerinin birbirine karıştığını aktarır.
Eski Saray’ın kalıntıları üzerine inşa edilen İstanbul Üniversitesi Merkez Yerleşke alanında Fatih Sultan Mehmed dönemine ait bazı izler halen görülebilir. Yerleşke’nin duvarında 15. yüzyıl duvarının kalıntıları.
Matrakçı Nasuh’un 1537 tarihli minyatüründe Eski Saray; tek kapısı (Bab-ı Hümayun) bulunan dikdörtgen plan şemasına sahip surları, bahçeleri olan dış avlusu (birun) ve altıgen bir duvar içinde bulunan iç avlusu (enderun) ile resmedilmiştir. Tek kapı (Bâbüsselâm) ile girilen Enderun’da birbirlerine yakın olarak inşa edilmiş yapılar topluluğu gözlenir. Minyatürden anlaşıldığı kadarıyla Bab-ı Hümayun ve Bâbüsselâm aynı aks üzerinde değildir. Beyazıt Camii’nin (1506) minyatürdeki konumuna göre doğuda yer alan Bab-ı Hümayun taç kapı özelliği gösterir. Bâbüsselâm ise kuzeye bakmaktadır. Buna karşın 16. yüzyıl Fransız coğrafyacısı Nicolay de Nicholas, Eski Saray’da iki kapı bulunduğunu, kapılardan birinin harem ağaları tarafından korunduğunu, diğerinin ise kullanılmadığını aktarır. Evliya Çelebi ise özellikle sarayı çevreleyen surlar üzerinde durmuş ve bunların hendekleri ile burçları olmadığını belirtmiştir.
Birçok büyük yangınla tahrip olan yapı, önemli onarımlar da geçirmiştir. Saltanatın Topkapı Sarayı’na taşınmasından sonra daha çok haremi ile dikkat çeken Eski Saray, iktidardan düşen padişahların anneleri, eşleri ve cariyelerinin barınması için kullanılmıştır. Saray haremine gönderilen bu kadınlar gözden düşmeleri ve unutulmaları nedeniyle sürekli gözyaşı dökmüşler; bu bakımdan Eski Saray halk arasında “Gözyaşı Sarayı” olarak anılmıştır. 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla Eski Saray ve bahçeleri Seraskerîye’ye tahsis edilir. 1866’da ise bugün İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü olarak kullanılan Harbiye Nezâreti binası yapılır.
Matrakçı Nasuh’un 1537 tarihli minyatürü.
Günümüzde Eski Saray kalıntılarının üzerinde oluşturulan İstanbul Üniversitesi Merkez Yerleşke alanında, Fatih Sultan Mehmet dönemine ait bazı izler ve hatıralar gözlenebilmektedir. Yerleşkeyi çevreleyen duvarın Süleymaniye Külliyesi’ne uzanan kuzeybatı bölümünden başlayıp, kuzey duvara ve oradan da Süleymaniye Kapısı’na (Sarı Kışla Kapısı) ulaşan bölümünde 15. yüzyıl duvarının kalıntıları mevcuttur. 1864-1866 arasında inşa edilen duvardan 10-15 cm dışarıda bulunan, arkaik özellikler gösteren ve farklı bir örgü sisteminde imal edilmiş olan duvar kalıntısında yer alan monoblok taşların varlığı dikkati çekicidir. Kuzey duvarı üzerinde kemer kalıntıları dahi gözlenebilen kapatılmış bir kapı bölümü de ilginçtir. Büyük olasılıkla 19. yüzyılda kapatılmış bu kapı, Kanunî Sultan Süleyman dönemindeki yenileme sırasında inşa edilen Süleymaniye Kapısı olmalıdır.
Bunlara ek olarak, Yangın Kulesi yakınında istiflenmiş Roma-Bizans dönemi mimari kalıntıları arasında bulunan mukarnaslı bir sütun başlığının da Eski Saray’a ait olduğu düşünülebilir. Ayrıca Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin doğusundaki alanda, İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü tarafından yapılmakta olan arkeolojik kazılarda açığa çıkan payandaların da Eski Saray’ın surları ile ilgisi bulunmaktadır. Bu bağlamda İstanbul Üniversitesi Merkez Yerleşke içinde bulunan sözkonusu mimari bulguların, Türklerin İstanbul’daki bilinen en eski hatıraları olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.
Kanunî devri sadece büyük bir fetih devri değil, sınırlar kadar aynı zamanda devlet idaresinin de oturduğu bir dönemdir. Kültürel atılımlar, başta mimari ve kayıt sistemi olmak üzere kalıcı bir etki yaratmıştır. Ne Batı’da ne Doğu’da, dünya tarihinin bu en tayin edici dönemi ne yazık ki şimdiye kadar hakkıyla yazılamamıştır.
15. asrın ortasında Avrupa’da bence Venedik’ten ve Cenova’dan başka parlak medeniyet kalmamıştı. Bir Rönesans sürüyor ama Avrupa duraklamada aslında. Rusya daha çıkmamış ortaya; Habsburg’ların lafı geçmiyor. İngiltere de öyle. İspanya yeni kıtalara açılıyor ama bir sistemi yok. Fatih Sultan Mehmet bütün Balkanlar’ı fethetmiş; Karadeniz’in kuzeyini kendine bağlamış; Kırım Hanlığı’nı, Pontus’u, Bizans’ı yıkmış.
İlber Ortaylı ile yapılan röportajdan derlenmiştir.
Kanunî Sultan Süleyman, şüphesiz Osmanlı tarihindeki en önemli en ilginç sultanlardan biri. Hakkında yazılmış önemli eserler var tabii ama bunların hemen hepsi ikinci eldendir; ecnebi olanlar da dahil.
Kanunî 1520’de 25 yaşında tahta geçti ama ondan önce de bir devlet idaresi tecrübesi var. Padişah vekili gibi, çünkü Yavuz’un tek oğlu. Ve bu durumda yapacağı tek şey var adamın: Dedesinin alamadıklarını almak! Bu ne peki? İki şey: Rodos ve Belgrad. Rodos çok zor bir cenk, aylar sürüyor. Belgrad ise o zaman Macar Krallığı’nın elinde. Balkanlar’da her zaman ciddi bir merkezdir Belgrad, dün de bugün de.
Fatih biliyorsunuz bütün Kuzey Ege’yi aldı. Limnos, Thasos, Semadirek; efendime söyleyeyim, Midilli… Bütün bunları aldı ama güneyde Rodos’u alamıyor. Burada Rodos süvarileri var; gemici herifler, haydut, korsan… Kanunî anlıyor ki bu iş için tekamül etmiş bir donanma şart. Kendisi de karadan takip ediyor seferi. Eğer orada bir muvaffakiyet olmazsa Allah bilir, gemi döşettirecekti! Çok hırslı bu konuda.
Kanunî’nin Rodos seferini tasvir eden bir gravür (üstte). Makbul İbrahim Paşa at üstünde. Hans Sebald Beham, 1530 (altta).
Şimdi bundan sonra başladı artık büyük bir genişleme (expansion). Belgrad da aslında kendi başına bir şey ifade etmiyor. Budin’e yöneliyor. Türkiye tarihinin en enteresan seferidir. Şehit sayısı karşı taraf ölüleriyle ile mukayese edilemeyecek kadar az ve bütün Macar ordusunu tarumar ediyor. Bu arada Macaristan dediğin ne Sırbistan’a ne Pontus’a ne de Bizans’a benzer; gayet kuvvetli bir krallık. Bu arada İbrahim Paşa yanında, Pargalı çok akıllı biri; Piyale Paşa’yı, Pîrî Mehmet Paşa’yı da devraldı babasından.
Bu arada korsanların reisi, bugün algıladığımız anlamda korsan değil. Barbaros Hayrettin, Oruç’un adamı. Zaten onu Beylerbeyi yaptı nihayetinde oraya. Suriye’ye hakim olduğun zaman, oraları bütünlemen lazım. Bu bakışaçısı Fatih’ten ziyade Yavuz’da vardır.
Kanunî Macaristan’ı fethedip Budin’e girdikten sonra, oraya Zapolya’yı kral tayin etti. O sırada Karl Ferdinand, Macaristan’ın taht varisi. O ölürse diğeri, diğeri ölürse o hüküm sürecek… Sonunda Kanunî, Zapolya’yı orada tutmak yetmeyince onu Erdel Kralı yaptı Transilvanya’ya. Böylelikle bugünkü Macaristan Budin eyaleti olarak bağlandı Osmanlı Devleti’ne. Bu çok önemlidir.
Kanunî yine Fatih’in yolunda Korfu’ya oradan Otranto’ya çıktı. Ancak orada çok tutunamadı zira Doğu meselesi çıktı karşısına. Kendisi sefer sayısı itibariyle 44 yıllık saltanatında ilk sırada. İmparatorluk sınırları çok genişlemişti. İtalya’yı da alabilseydi, bu kültür ile çok daha haşır-neşir olacaktık ve belki üniversite bizde çok daha önce kurulacaktı. Yine de Süleymaniye Medreseleri de çok önemlidir.
Bu dönem aynı zamanda bir kültürel atılım dönemidir. Osmanlı mimarisinin önemli eserleri Kanunî dönemindedir. Osmanlı sanatının kendi tezhibi, devlet yazışmaları… İlginç şekilde, Fatih devrindeki yazışmalarımız-arşivlerimiz, Kanunî Devri ile mukayese edilmeyecek kadar dardır. Bu devre kadar devlet esas olarak sözlü yönetilmiş; eski gelenek. Fatih döneminde de tahrirler yapılıyor; ancak Kanunî döneminde kayıt altına alınmaya başlanmıştır. Mesela Divan toplantılarında Mühimme defterleri tutulmuştur. Bu devirde ilmiye sınıfı da tam oturmuştur. Divan-ı Hümayun üyesi olmayan bir adam ki, İstanbul müftüsüdür; birdenbire ulemanın reisi konumuna gelmiştir. Onun istekleri ile tayinler başlamıştır. İlginçtir.
Muhteşem miras Macaristan Milli Müzesi’nde bulunan bir Kanunî Sultan Süleyman tablosu (üstte). Mimar Sinan’ın yaptığı Süleymaniye Camii, Klasik Osmanlı mimarisinin şaheserlerinden (altta).
Askerî alanda ise Donanma’nın zirveye çıktığı bir dönemdir Kanunî dönemi. Ondan sonra Türk donanması 19. asra kadar pek bir ilerleme kaydedememiştir. Ancak şunun üzerinde ısrarla durmak lazım: Girit, Malta, Sicilya, Kıbrıs alınamadı bu devirde. Rodos ile durdu Adalar’ın fethi meselesi. Yine bu dönem imparatorluğun sınırlarının oturduğu bir dönem. Osmanlıların rakipleri Afrika’nın güneyinden okyanusu geçtiler ama bu gelişimi sürdüremediler; üretimleri de düşüktü Portekiz ile İspanya’nın. Yani İspanya altın getiriyor ama zanaatı olmadığı için bunu yatırıma dönüştürmeyi, geliştirmeyi bilmiyor. Böylelikle daha sonra 17. asrın İngiltere’si ve Hollanda’sı çıktı gerçek kolonyal güçler olarak. Maalesef bu gelişimin dışında kaldı Türkiye İmparatorluğu. Fatih ile başlayan dönem sona erdi.
Türkiye tarihinin bu 100 yılını (1453-1553) bambaşka bir şekilde okumak ve değerlendirmek lazım (Bir de, unutmayalım; İran çok önemli bir devlet; hiçbir zaman askerî teknolojisi yetişememiş bize fakat başka konulardaki kavrayışları yüksek). Bence hiçbir tarihçinin hafsalası, ne Batı’da ne Doğu’da dünya tarihinin bu dönemini kapsayamıyor. Bütün bunları mütalaa etmek, her tarihçinin kavrayacağı bir mesele değil. Bizdeki en önemli eksik ise mektup ve mektup tarihi. “Memoire” olmadan tarih olmaz.
Bir başka mesele de Fatih ve Kanunî kıyaslaması. Bunlar şüphesiz iki parlak hükümdar. Ancak Fatih’in konumu da kişiliği de yaptıkları da çok ileridedir. Bilgisi çok yüksek. Bugün takım tutmaya gerek yok Fatihçiler ve Kanunîciler diye. Osmanlı tarihinin en enteresan ve yüksek portresi Fatih Sultan Mehmet’tir. İmparatorluğun kültür tarihidir. Ancak o çok parlak diye Kanunî’yi de karartmayalım. Herkes ona “Grand Turc” ya da “Magnifique” diyor. Ruslar “Velikolepniy” diyorlar. Muhteşem çünkü başta entelektüel kapasitesi yüksek. Org dinliyor; Matthias Corvinus’un kitaplığından müthiş mecmualar getirmiş, nota mecmuaları. Bunlar bizim Topkapı’da (Bir tanesini tamir ettiler, Macar Bilimler Akademisi yeniden bastı). Tekstil zevki çok yüksek, kuyumcu; Venedik’le yarışacak işler yapıyor.
Klasik trajedide insan kaderin oyuncağıdır. Hükümdar kendi oğullarını yani doğal rakiplerini öldürtür. Şehzadeler de babalarına başkaldırır, birbirleriyle savaşır; çünkü bu bir ölüm-kalım meselesidir. Sultan Süleyman son yıllarında artık böyle trajik bir karakterdir: Yorgun bir hükümdar, çok sevdiği karısını kaybetmiş bir erkek, iki oğlunun ölüm kararını vermiş yaşlı bir adam.
İlhan Berk, şair-denizci-nakkaş Nigârî için yazdığı şiirde, onun ünlü Kanunî portresinden sözeder: “Artık Kanunî hep düşüncelidir. Doğan burunlu, seyrek dişlidir. Resimdeki gibidir”.
Bu Kanunî resmi, yüzündeki, boynundaki çizgilerle, yarı-kapalı, feri sönmüş gözleriyle çok şey görmüş yaşlı bir adamı anlatır. Kambur sırtını iki hasodalıya dönmüştür, yalnızdır, yüzünü ölüme çevirmiştir. Sultan Süleyman’ı son yıllarında hem insan hem hükümdar olarak gösterdiği için, padişah portreleri arasında belki en değerlisidir.
Oysa Süleyman hayata talihli bir şehzade olarak başlamıştı. Yavuz’un tek oğluydu. Onun verdiği korkunç mücadelelere girişmesine gerek yoktu; babaya başkaldırmak, kardeşlerini, yeğenlerini ortadan kaldırmak zorunda kalmamıştı. Manisa’da rakipsiz veliaht olarak rahat bir hayat sürdükten sonra, tam olması gereken yaşta (25) tahta çıkmıştı.
İngiliz diplomat Sir Paul Rycaut’nun kitabında (17. yüzyıl) Şehzade Mustafa’nın ölümü. Solda perde arkasında Kanunî de temsil ediliyor. Ancak Mustafa hançerle değil boynuna kement atılarak öldürüldü.
Bütün padişahlar arasında en büyük aşkı yaşamış, sevdiği kadınla yıllar boyu mutlu bir aile hayatı sürmüştü. Hurrem Sultan’ın seferde bulunduğu sıralarda Sultan Süleyman’a yazdığı, Topkapı Sarayı Müzesi’nde bulunan 7 mektup dikkatle okunduğunda, bu mutlu hayatın izleri göze çarpar. Hurrem Sultan, eşine “canımın pâresi sultanım” diye hitap ettikten, pek çok aşk klişesini sıraladıktan sonra, “evde” (saray değil, ev) neler olup bittiğini anlatır, araya küçük kız torunu Hümaşah’tan sevimli satırlar sıkıştırır.
Ancak sözkonusu erkeğin aynı zamanda bir hükümdar olduğunu unutmayalım. Mutlak monarşide hükümdarın bir oğlunun olması ne kadar önemliyse (geleceğin güvencesi), birden fazla oğulun yetişkin yaşa ulaşması da aynı derecede tehlikelidir. Hükümdarla veliaht arasındaki ilişki, sıradan bir baba-oğul değil, bugünle yarın arasında bir rekabet ilişkisidir.
Hanedanın en büyük aşkı İtalyan ressam Matteo Pagani’nin 1550’de yaptığı Hurrem Sultan gravürü British Museum’da duruyor
Bu koşullar altında aile içinde bir iktidar savaşının başlaması kaçınılmazdı. Rüstem Paşa’nın 1544’te veziriazam olmasıyla gerilim iyice arttı. Hurrem’in kızı Mihrimah Sultan’ın eşi olan Rüstem Paşa, kayınvalidesinin en yakın müttefikiydi. Padişaha yazdığı bir mektupta Hurrem şöyle diyordu: “İki gözüm, yoluna kurban olduğum saadetim, Rüstem Paşa bendenizdir. Nazar-ı şerifiniz üzerinden diriğ etmiyesiz (gözünüzü üzerinden eksik etmeyiniz). Kimesnenin sözüne amel etmiyesiz (kimsenin sözüyle hareket etmeyiniz). Hele câriyen Mihrimâh’ın yüzü suyuna…”
Başlangıçta pürüzsüz giden aile hayatı, Kanunî’nin en büyük oğlu Şehzade Mustafa ile ilişkilerinin bozulmasıyla başladı. Mustafa, 1533’te İstanbul’a yakınlığı açısından veliahtın makamı olarak bilinen Manisa’ya vali atanmış, annesi Mahıdevran (veya Gülbahar) Sultan ile birlikte buraya gitmişti. Tarihçiler Hurrem Sultan’ın çok hırslı olduğunu, Mustafa yerine kendi oğullarından birini padişah adayı yapmak için kolları sıvadığını yazar. Ancak Mustafa’nın padişah adaylığından düşürülmesi Hurrem Sultan için sadece bir hırs değil bir ölüm-kalım meselesiydi. Mustafa babasından sonra tahta çıkacak olsa, Hurrem’in dört oğlunun (Mehmed, Selim, Bayezid, Cihangir) hayatta kalmayacağını kestirmek zor değildi. Aynı ölüm-kalım sorunu Mustafa için de geçerliydi.
Süleymaniye’deki Mimar Sinan imzalı Haseki Hürrem Sultan Türbesi
Şehzade Mustafa kendini kurtarmak için çabaladı; babasıyla yüz yüze görüşmek istedi; geri çevrilince padişaha yalvaran mektuplar gönderdi. Sonunda kendisi için tek çarenin büyükbabası Yavuz’un yolundan giderek babasına karşı ayaklanmak ve tahtı zorla ele geçirmek olduğunu düşünmüş olmalı. Kimilerine göre bu düşünceyi uygulamak için adımlar da attı. Her ne olduysa, baba ile oğul arasındaki çekişme, 1553’te Konya Ereğlisi’nde güya sefere çıkan padişahın ordugahında şehzadenin ölümüyle sonuçlandı. Mustafa padişahın otağına davet edildi, orada babası yerine boynuna kement atan yedi dilsiz cellatla karşılaştı. Ölümüne padişahın bizzat tanık olduğuyla ilgili söylentiler de vardır. Mustafa’nın tek oğlu da Amasya’da öldürüldü. Annesi Mahıdevran uzun yıllar taşrada sürünecek, Necdet Sakaoğlu’nun yazdığına göre borçları yıllar sonra padişah tarafından ödenecekti.
Mustafa’nın idamının yarattığı etki büyük oldu. Aradan yıllar geçtikten sonra Yeniçeriler padişaha yolladıkları, ağalarından şikâyet eden bir dilekçede (Topkapı Sarayı arşivinde), Kanunî’yi adaletsizlikle suçluyor, dönüp dolaşıp sözü oğlunun öldürülmesine getiriyorlardı: “Vay bize, ne devletsüz başımız var imiş ki Sultan Mustafa gidüb biz kalmak…”
Omuzları çökmüş acılı bir adam Nigârî mahlasını kullanan nakkaş, şair, denizci Haydar Reis’in Kanunî’ nin son yıllarını gösteren minyatür portresi.
İdamın halk üzerindeki etkisi ise şiirlerden anlaşılıyordu. Prof. Dr. Mustafa İsen, Şehzade Mustafa için kaleme alınan mersiyelerle ilgili yazısında şöyle der: “Şehzade Mustafa için toplam 15 mersiye kaleme alınmıştır. Bu sayı, bütün Osmanlı tarihi için kesin bir rekordur. Şehzadeyi öldürten Osmanlılar’ın en kudretli padişahı Kanunî için sadece iki mersiyenin kaleme alındığını söylersek, bu olaya kamuoyunun nasıl tepki verdiği daha iyi anlaşılacaktır”.
Bunların içinde “N’eyledüm kıydun bana devletlü sultânum baba” nakaratıyla tanınan, şehzadenin kendi ağzından yazılmış şiir çok iyi bilinir. En ilginci, Nisaî mahlaslı bir kadın şairin şiirinde, “merhametsiz cihan padişahının” bir “Urus cadusinun” (Rus cadısının) sözüne uyduğu söylenerek doğrudan Hurrem Sultan’ın da suçlanmasıdır.
Halk masallarına özgü “zalim baba-kötü kalpli üvey anne-kurban edilen çocuk” teması, bu olayın günümüze kadar ulaşmasını sağladı. Belki padişahın yıllar sonra bu defa Hurrem Sultan’dan olma bir başka oğlunu öldürtmesinden bu kadar sözedilmemesinin nedeni, ortada böyle bir üvey anne öğesinin bulunmayışıydı.
Hurrem Sultan’ın ölümünün (1558), Kanunî’yi bir depresyona sürüklediği söylenir. 40 yıldır beraberdiler. Padişahın seferlere çıktığı dönemler hariç hiç ayrılmamış, iki oğullarının (Mehmed ve Cihangir) ardından birlikte ağlamışlardı. Sultan Süleyman karısı için yazdığı gazellerinden birinde “… Stanbulum, Karamanım, diyâr-ı milket-i Rûmum (…) Kapunda çünki meddahım, seni medh ederim dâyim/ Yürek pür-gam, gözüm pür-nem, Muhibbiyim, hoş hâlim” der. Bu aşk erkek tarihçilerimizi bile etkileyecek düzeydeydi. Şeyhülmüverrihin Prof. Dr. Halil İnalcık, 1990’da bu gazele bir nazire yazmıştı: “Nice sevmiş, nice övmüş, Süleyman Hurrem’i candan/ Meded hey Hurrem-i devrân, ne şâir ne Süleymanım…”
Kanuni’nin Güneş’i ve Ay’ı Kanunî ve Hurrem’in tek kızı, adını “Güneş ile Ay”dan alan Mihrimah Sultan aile kavgasında önemli bir rol oynadı. 1541 tarihli portresi Polonya’da, Mazowieckie Müzesi’nde.
Haseki sultan öldükten sonra bu defa onun iki oğlu arasında bir iktidar kavgası başladı. 1558’de padişahın hayattaki en büyük oğlu Şehzade Selim, Manisa’dan Konya’ya, ondan iki yaş genç olan Şehzade Bayezid ise Kütahya’dan Amasya’ya gönderilince aralarındaki mücadele su yüzüne çıktı. Bu sırada artık 30’lu yaşlarındaydılar, babaları ise 60 yaşını geçmişti; yani o dönem için bir ayağı çukurda sayılabilirdi. Bayezid İstanbul’dan daha uzak bir yere gönderilmesi nedeniyle büyük bir telaşa kapılmış olmalı. Şerafettin Turan tarafından yayımlanan Bayezid’in mektupları, talepler, şikayetler, kinayelerle doluydu; yeterince “politik” davranmayı bilmediğini, korktuğunu, babasının sevgisine fazlaca güvendiğini gösteriyordu: “Derdim çoktur, beyan kabil değildir, eğer dersem yine incinürsüz…(…) Küstahlığım ne ise, bildiresiz, ayrık etmiyeyim, amma ki bana da yazıktır…”
Birkaç ay sonra Şehzade Bayezid köprüleri yaktı; askerleriyle Konya’ya Şehzade Selim’in üzerine yürüdü. Padişah Bayezid’e karşı harekete geçti. Bu onun ikinci “oğul seferiydi” ama Üsküdar’dan öteye gitmesi gerekmedi. Yenilen Bayezid Anadolu’da oradan oraya kaçtıktan sonra 1559 sonunda Kazvin’e giderek İran Şahı Tahmasb’a sığındı. Hem Sultan Süleyman hem Şehzade Selim’in şaha Bayezid’i teslim veya idam etmesi için (ikisi aynı kapıya çıkıyordu) gönderdiği hediyelerin listesini İsmail Hakkı Uzunçarşılı yayımlamıştır. Padişahtan 400 bin, Şehzade Selim’den 100 bin altının yanısıra değerli atlaslar, kadifeler, mücevherlerle bezeli silahlar, şahın kızlarına mücevherler, oğluna kıratlar… Sonunda 25 Eylül 1561’de Kazvin’de Şehzade Bayezid dört oğluyla birlikte padişahın ve Şehzade Selim’in gönderdiği adamlara teslim edilerek boğuldular.
Şimdi yeniden Nigârî’nin resmine dönelim. 1561’de yapıldığı düşünülen bu minyatürdeki yaşlı adamın omuzlarının neden çöktüğünü anlayabiliriz. O büyük bir padişah olabilirdi ama bir yandan da iki yetişkin oğlunu, çocuk yaştaki beş torununu öldürtmüş yaşlı ve yalnız bir adamdı.
Uluorta “şanlı atalarımız” denen Osmanoğullarını –velev Süleyman olsun– kötülemek yanlış, eleştirmek ise gereklidir. Okul kitaplarında istila, yağma, haraca bağlama, tutsak etme seferlerini dinleyen ve okuyan öğrenciler, bu eylemleri kahramanlık sayarak yapanlara hayranlık duydular. Parlak zaferlerden korkunç cinayetlere, 30 Eylül 1520’den 7 Eylül 1566’ya Kanunî Sultan Süleyman…
Tarih yazarları Osmanlı Devleti’nin “Yükseliş dönemi” başlangıcı için İstanbul’un fethini (1453), “Duraklama”ya evriliş için de Kıbrıs’ın alınışını (1571) veya Sokollu Mehmed Paşa’nın öldürülüşünü (1573) önerir. Bu hesapça “Yükseliş” 120 yıl, bu sürenin zirvesi de Sultan Süleyman’ın yarı asra yakın saltanatıdır (30 Eylül 1520-7 Eylül 1566). Bu öğreti, Tanzimat-İstibdat-Meşrutiyet mekteplerindeki tarih derslerinden Türkiye Cumhuriyeti okullarına, tarih yükseköğretimine kadar geçerli olagelmiştir.
Süleyman’ın tahta çıkışı, Arifî’nin Süleymanname’sinden.
Başka bir konu, okul kitaplarındaki Osmanlı tarihi bilgilerinin anlatılışıdır. Emin Oktay’la hazırladıkları ilk ve orta öğretim okulları tarih ders kitaplarını hangi kaynaklardan yazdıklarını yıllar önce (merhum) Niyazi Akşit’e sorduğumda şu yanıtı vermişti: “Hocanın kitabından (İ. H. Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi) özetler çıkarıyoruz: Lise Tarih, Ortaokul Tarih’i bundan özetliyoruz; son özetlemeyi de ilkokullar için yapıyoruz!” Yıllar sonra bu kitaplar yürürlükten kalkınca, biri ötekinden kopya, yanlışlarla, uydurmalarla, övgülerle, yergilerle dolu ders kitapları aldı yürüdü. Acaba bugün ders programları, öğretim metotları, kitap yazımları ne durumdadır?
Tanzimat’la başlayan “yeni mektep”, “usul-i cedid”, “ders kitabı” havalanmaları, 180 yıl sonra bugün, tarih öğretimini sosyal bilgiler/bilimler çıkmazına kilitlemiştir. Üstelik dogmalar da yükleyerek!
2020 Eylül ayı Muhteşem Süleyman’ın tahta çıkışının 500., ölümünün de 434. yılı. Kuşkusuz İstanbul’da türbesi ziyaret edilecek; Süleymaniye ve sevgili oğlu için yaptırdığı Şehzadebaşı külliyeleri gezilecek, anlatılacak, övülecek; belki bir Cuma namazı da Süleymaniye’de kılınacak; avlular, sokaklar cemaatle dolacak. Yahya Kemal’in “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” şiiri okunacak; Süleyman’ın öteki eserleri; babası Sultan Selim, küçük oğlu Cihangir için yaptırdığı camiler; köprüleri, kemerleri, sevgili Hasekisi Hurrem Sultan’ın Avrupa kapılarından Arabistan’a kadar hayır eserleri; günlük geliri 2 bin altın olan kızı Mihrümah’ın Sinan’a yaptırdığı camiler anlatılacak; Süleyman saltanatının namlıları, Mimar Sinan’dan Bâki’den başlanarak sanatçılar, şairler, döneminin uleması, vezirleri anılacak; adına yazılan Süleymannâmeler, Muhibbî mahlasıyla yazdığı şiirleri kapsayan kendi Divan’ı konu edilecek.
Üniversitelerde sempozyumlar, medyada oturumlar düzenlenerek Doğu’ya Batı’ya sefer-i hümayunları, Osmanlı topraklarına kattığı ülkeler anlatılacak; çağdaş Avrupa imparator ve krallarıyla ilişkileri, kraliçeler; bunlara oranla Süleyman-Hurrem çiftinin “her yönden” su götürmez üstünlüğü vurgulanacak. Ola ki günümüzün tartışmalarına denk düştüğünden Sultan Süleyman-Haseki Sultan Hurrem çifti üzerinden 16. yüzyıldaki “kadın-erkek eşitliği”ne göndermeler dahi yapılacak! Ama öteki eşi, –boğdurduğu oğlu Şehzade Mustafa’nın annesi– Mahıdevran’ın Bursa’da, ilgiden yoksun ve kimsesiz sürgün yaşamı sus-pus geçilecek.
Sultan Süleyman’ı eleştirmek?
İtalyan ressam Gentile Bellini’nin ekolünden bir ressamın yaptığı düşünülen Kanunî Sultan Süleyman tablosu.
2. Abdülhamid’in bile desturla eleştirildiği bir ortamda, Sultan Süleyman’ın 500. cülus yılında övülmesi pek parlak yapılır. Peki, eleştirilebilir mi? Tarihçilerin “Osmanlı Devleti’nin Yükselme dönemini temsil etmiştir” kimliğine oturttukları; Batılıların “Muhteşem” (Magnifique) ve “Büyük Türk” (Grand Turc) dedikleri, ABD Parlamentosu’nda yasakoyucular sırasında onun rölyefine de yer verildiği dikkate alındığında onur duymamız doğal. Cülusunun 500. yılında anmamız hakşinaslıktır ama üstünde durulmamış noktalarda “Süleyman eleştirisi” denemekte de yarar vardır. Zira bu çağda herkes, elindeki küçük aygıttan geçmişin doğrularını da yanlışlarını da pekala okuyup iyi-kötü öğrenebiliyor.
Uluorta “şanlı atalarımız” denen Osmanoğullarını –velev Süleyman olsun– kötülemek yanlış, eleştirmek ise gereklidir.
Kırmızı urbalılar Bir Balkan köyünden toplanan devşirme çocuklar… Kırmızı urbalarıyla sıralanmış, korku içinde birbirlerine sokularak ailelerinin memurlarla pazarlık yapmasını izliyorlar (Süleymanname’den).
Muhteşem-Kanunî Süleyman, zenginlikçe de öteki padişahların önündedir. “Servetini, hobisi olan kuyumculuktan kazanmıştı” demek tabii gülünçtür. Babası Selim, firavunların, halifelerin, kölemenlerin Mısır’daki hazinelerinden kalanları 1517’de gemilerle İstanbul’a taşıtarak saray iç hazinesini altınla doldurmuştu. Süleyman’ın yaptırdığı eserlerin bir kaynağı buydu olasılıkla. Sefer-i hümayunlarda yenik ülkelerden devşirilenler; alınan tazminatlar; kara ve deniz savaşlarında elde edilen ganimetler; akıncı-korsan talanlarından saray hazinesine ayrılan paylar; reaya-köylü kitlelerini ayaklandıracak kadar ağır vergiler… Hep saray hazinelerine akıtılmıştı.
Süleyman Kanunî’nin, eskilerin “yatacak yeri yok!” dedikleri düzeyde bir zulmünden söz edilir veya edilmez. Kimi hükümleri, o dönemin koşullarında mutlaka yapılması gerekenlerdi. Ancak Hurrem’den doğma bir oğluna taht güvencesi sağlamak için büyük oğlu Şehzade Mustafa’yı sefer yolunda otağ-ı hümayununda boğdurtması, vicdanları yaralayan bir cinayet olmuştu. Üstelik 38 yaşındaki şehzadenin Konya’daki bedbaht ailesi ve annesi Mahıdevran da Bursa’ya sürülerek yoksulluğa bırakılmışlardı. Hurrem Sultan’ın ölümünden sonra ağabeyi Şehzade Selim’e yenilip ailesiyle İran’a sığınan Şehzade Beyazid’le bunun oğullarını İran şahına boğdurtan da Süleyman’dır. Bunlar, olanakları sonsuz “padişah baba” şefkatinin katlanabileceği cürümler olabilir mi? “Süleyman, taht uğruna öldürecek kardeşleri olmadığından oğullarını, torunlarını boğdurtmuştu” diye yazanlar haksız mıdır?
Tarih ders kitapları cumhuriyet okullarında da sefer ve zafer vurgularına takılı kaldı: “Kanunî Sultan Süleyman’ın Doğu Seferleri’nin amacı neydi? Sonuçlarını sıralayınız” Bu, okkalı bir lise sınav sorusuydu. Tarih kitaplarındaki metinler, “tarih” bilinci ve kültürü için değildi. Öğrenciler tarafından önemli parçaları sınavda sorulur korkusuyla ezberlenirdi.
‘Padişah baba’ Şehzade Beyazid’in kaçarak Safevi Devleti’ne sığındığını duyan Kanunî Sultan Süleyman, bu onur kırıcı tavrı yüzünden secdeye kapanarak oğluna beddua ediyor (üstte). Makbul İbrahim Paşa’nın 1527’de Kalender Çelebi isyanını kanlı bir biçimde bastırması. (Süleymannâme, Ârifî, yy.)
Kanunî çağında Anadolu insanlarının geçim koşullarına, ev-aile düzenlerine, yaşam güvencelerine, çarşı-pazar ilişkilerine, can, mal ve yol güvenliğine, onlarca vergi türüne, gelir ve vergi kıyaslamalarına tarih ders kitaplarında yer yoktu! Doğal ki bunlar sınav konusu da olmadı.
Hanedanın en talihsiz sultanlarından Mahıdevran’ın ve oğlu Şehzade Mustafa’nın sandukaları, Bursa’daki Muradiye Türbesi’nde…
Örneğin Şah Kulu, Turhallı Celâl, Baba Zünnun, Şah Veli, Kalender Şah… Bunlar salt “Kızılbaşlık sevdası”yla mı ayaklandılar? Anadolu’daki kırımlar üzerine çok araştırmalar yapılmıştır. Ancak bunlardan ders kitaplarına neler yansıtılabildi? Anadolu’daki halk ayaklanmalarını belgelerle çalışan (merhum) Prof. Dr. Mustafa Akdağ’a (1913- 1973) yaşamak; Osmanlı gerçeklerini yazdığı için dolaylı biçimde zehir edilmişti. Yavuz ve Kanunî dönemlerinde dirlik topraklarını eken-biçen Anadolu köylüsünün, yüklenen örfî vergiler yüzünden yoksullaşarak ayaklandığı yazılmamalıydı! Yazanların türlü gerekçelerle cezalandırıldığı bir dönemin bilimin sanıydı Mustafa Akdağ.
1. Süleyman’ın naaşı Belgrad’dan dönerken, oğlu 2. Selim onu bekliyor.
Okul çağı kuşaklara baba Yavuz’un, oğul Süleyman’ın seferleri, gazâ ve cihat serüvenleri, meydan savaşları, zaptettikleri ülkeler, İstanbul’a sürüp getirdikleri tutsak sürüleri, develere yüklenmiş hazineleri anlatılageldi. Sefere gitmeyen padişahlar da eleştirildi. Talan ve ganimet paralarıyla cami, medrese yaptıranların övüldüğü ders kitapları okutuldu! Bu övgü retoriğinin ilk sayfaları, Yükseliş devrini yaşatan Yavuz Selim’le Kanunî Süleyman’a özeldi. Bu baba-oğul, Osmanlı Devleti’nin sınırlarını İran’dan Hicaz’dan, Afrika’dan, Avrupa içlerine kadar genişletmişlerdi. Selim hep Doğu’da İslâm âlemini dize getirmiş, oğlu Süleyman hem Batı Hıristiyan dünyasına hem Doğu İslâm ülkelerine yürümüştü! İstila, yağma, haraca bağlama, tutsak etme seferlerini dinleyen ve okuyan öğrenciler, bu eylemleri kahramanlık sayarak yapanlara hayranlık duydular.
Her yönden babasından şanslı Sultan Süleyman, adıyla sanıyla Peygamber Süleyman’a da varis olmuş, ondan sanlar almıştır. Örneğin “Dünya (sultan) Süleyman’a kalmamış” derken kast edilen hangi Süleyman’dır, duraksarız. İslâm hukuku sayılan şeriata olmadık fetvalar katan Ebussuud Efendi onun şeyhülislamı idi. Vezirlerine de Hz. Süleyman’ın veziri Asaf’a eş tutularak “âsaflık” yakıştırılmıştır. Süleyman-Belkıs aşkı ile Süleyman-Hurrem aşkı da benzerlikler çağrıştırır.
Bugünkü sınırlarımız içinde, Kanunî Süleyman fethetmişti diyebileceğimiz bir Van bir de Erzurum var… Şöyle de denebilir: 13 sefere çıkan bu padişahın fethettiği ülkeleri, kentleri zamanla asıl sahiplerine bırakmışız. Üstelik yollar, köprüler, camiler, han-hamam, çarşılar yaparak. Sultan Süleyman’ın sınırlarımıza kattığı, sonra bıraktığımız bu yerlere, örneğin sınırımıza çok yakın Rodos’a bugün gitmek için pasaport ve vize almamız gerekir.
Süleyman’ın ölümü de yine bir Eylül günü, İstanbul’dan, Edirne’den çok uzakta Avusturya sınırındadır. İç organlarının orada gömülmesi, mumyalanmış vücudunun İstanbul’daki türbesine getirilmesi de bir yazgı sürprizidir.
1553 – 1555: DERNSCHWAM’IN ANILARI
Süleyman saltanatında İstanbul’da günlük hayat
Yasağa uymayıp şarap taşıyan iki geminin yakılması, fıçıların denize dökülmesi, ibret için idam…
“…Evler kalitesiz malzemeden tek katlı ve gösterişsiz. Meyhaneleri Rumlarla Yahudiler işletiyor. Türklere içmek yasak. Onlar da gizli içmekteler. Yakalanan dayağa çekiliyor. İstanbul’da balın okkası 4.5, şekerin 17 akçe. Galata fırınlarında pişirilen beyaz sandviçler 1 akçe. Tataristan’dan gelen yağlar erimeye başlayınca tulumlar denize atılıyor. Türkler en çok soğanla kavrulan koyun eti yiyorlar. Diğer yemekler pirinç çorbası, pilav, etli pilav, tavuk kızartması, patlıcan kabak havuç dolmaları, yaprak sarması, sütlaç, muhallebi, omlet. İstanbullular helvayı ve balı seviyor, balık yemiyorlar. Sebzelerin ve meyvelerin bir kısmını, padişahın (Süleyman) İstanbul çevresindeki has bahçelerinde Acemioğlanları yetiştiriyor ve satıyorlar. Sokak köşelerinde küçük manav dükkanları var. İstanbul, her dil konuşulduğundan Babil’i andırıyor.
Kentte kimsenin kimseye güveni yok. Bir yerden bir yere giden herkes kıymetli neyi varsa yanına alıyor. Evinde bırakmadığı gibi birisine emanet de etmiyor. Sokaklarda gezen meczuplara halk ermiş gözüyle bakıyor. Kaba saba köylü giyimli dervişler, koro halinde ilahiler okuyarak dolaşmaktalar. En hafif suçlara bile ibret olsun diye bazen ağır cezalar veriliyor. Yangınlarda halk daha çok talan ve çapulculuktan zarar görmekte. Yangınları, yeniçeriler ve acemioğlanlar yağma amacıyla çıkartıyorlar. Padişah (Süleyman) önceki bir yangının kundakçılarını boş bir kayığa bindirip denizde yaktırmıştı. Yeni bir zafer haberi gelince herkesin dilediği gibi eğlenmesine yiyip içmesine izin veriliyor, şenlikler yapılıyor. Has Ahır’daki aslan, kaplan, leopar gibi vahşi hayvanlar sokaklarda gezdiriliyor. Dükkanlar renkli kumaşlar ve bayraklarla donatılıyor. Geceleri de yakılan kandillerle ortalık gündüze dönüyor. Kayık yarışları da yapılıyor”.
(Necdet Sakaoğlu, Bu Mülkün Sultanları, s.143-144’ten)
MUHİBBÎ MAHLASLI ŞAİR KANUNÎ
‘Saçı vârım, karşı yâyım gözi pür fitne bimârım’
Muhibbî mahlasıyla şiirler yazan Sultan Süleyman’ın “Sen benim her şeyimsin, dünyaya bedelsin, sırdaşım, varlığım, ayım, güneşim, gecelerimin aydınlığı, ışığım, Kevser şarabım, hazinem, şekerim, İstanbulumsun… Kapında meddahlık ederim”… Ve daha ne övgüler, nitelemeler sıraladığı Hurrem’e ilan-ı aşk gazeli:
16. yüzyıla damgasını vuran Sultan Süleyman, Osmanlı başkentinin dokusunu da değiştirdi. Mimar Sinan gibi bir büyük ustanın öncülük ettiği mimarlık ve sanat hamlesi sırasında, 19 ayrı yapı tipinde 596 eser ortaya kondu! İznik çinilerinin, Uşak halılarının, hat sanatının, revzen/vitray sanatının, kündekarinin en parlak örnekleri bu dönemde üretildi.
Kanunî’nin tahtta kaldığı 45 yıl boyunca İstanbul inanılmaz bir değişim ve gelişim yaşamıştır. İmparatorluğun siyasi, askerî, ekonomik alanda zirvede olduğu bu yarım yüzyıl, Osmanlı sanatı ve mimarisinin de altın çağıdır.
Edebiyatta, sanatın her dalında, mimarideki bu gelişme, 2. Selim ve 3. Murat döneminde de devam etmiştir. Kanunî dönemi sonraki yıllarda da her bakımdan özlenen ve taklit edilen dönem olmuştur. Tanzimattan sonra bu süreç daha da güçlenmiş, Osmanlı Neoklasiği denen mimari akımda “klasik dönem” model alınmıştır.
İ. Aydın Yüksel’in hazırladığı Osmanlı Mimarisinde Kanuni Sultan Süleyman Devri isimli kitapta İstanbul içerisinde 19 ayrı yapı tipinde (cami, mescit, medrese, mektep, darülkurra, darülhadis, darüşşifa, tabhane, türbe, han-kervansaray, hamam, tekke, zaviye, imaret, çeşme, köprü, su kemeri, saray vb.) 596 eser tespit edilmiştir!
Adını yaşatan cami Süleymaniye Camii’nin avlusu. 28 revakın çevrelediği avlunun ortasında dikdörtgen şeklinde bir şadırvan bulunuyor.
Kanunî önce, babası Yavuz Selim’in külliyesini tamamlar. Bu selatin külliye aynı zamanda Kanunî’nin anne ve babasının kardeşlerinin türbelerini de barındıran bir merkezdir. Padişah daha sonra çok sevdiği şehzadesi Mehmet’in beklenmedik ölümü karşısında onun hatırasını yaşatacak Şehzade Mehmet Camii ve külliyesini inşa ettirdi (Gülru Necipoğlu bu eseri Kanunî ve Hürrem’in evlatları için bir yaptırdıkları bir yas anıtı olarak değerlendirir). Bu inşaat sırasında sultan biricik kızı Mihrimah için Üsküdar sahilinde bir külliye inşa ettirir. Bir diğer evladı Cihangir için 1560 dolaylarında bugün adını verdiği semtte bulunan küçük yapıyı inşa ettirir (Diğer iki kardeşin külliyeleri yanında Cihangir’in yapıları her türlü iddiadan uzak tek kubbeli, tek minareli sıradan bir yapıdır. Cihangir kardeşlerinin seviyesine ancak 19. yüzyılda yapılan yenilemelerde çifte minare ile kısmen ulaşabilmiştir).
Sultan ancak 1550-1557 arasında kendi adını taşıyacak dev külliyesini inşa ettirir. Osmanlı döneminin en büyük vakfına sahip olan külliye, Fatih külliyesinden sonra ikinci büyük yapı topluluğudur. Daha sonra eşi Hürrem Sultan için Haseki adlı külliyeyi inşa ettirir. Camisi tek kubbeli ve tek minareli gayet mütevazı bir yapıdır.
Bunların yanısıra sadrazamların ve vezirlerin külliyeleri de dikkat çekicidir. Piri Mehmet Paşa, Makbul İbrahim Paşa, Ayas Mehmet Paşa, Rüstem Paşa, Kara Ahmet Paşa, Sokollu Mehmet Paşa…
Büyük değişim ve dönüşümün en önemli ismi şüphesiz Mimar Sinan’dır. Sinan, bütün büyük inşaat projelerinde vardır. En önemli eserlerini Kanunî ve ailesi için hazırlamıştır. Bu dönem İznik çinilerinin, Uşak halılarının, hat sanatının, revzen/vitray sanatının, kündekarinin en parlak örneklerin üretildiği bir çağdır. Kanunî kendi dönemini, dünya tarihinin en etkileyici sanat ortamlarından biri haline getirmeyi başarmıştır.
Osmanlı Devleti’nde sonun başlangıcı, Kanunî döneminde ortaya çıkan bir dizi olumsuzlukla beslenmişti. Osmanlıları çöküşe götüren idari, siyasi, askerî ve ekonomik darboğazlar ile bağnazlık ve düzensizlik, bu dönemin ülke içindekini karakterini belirler. 46 yıllık uzun bir döneme damgasını vuran en önemli felaketler…
Birçok tarih anlatımı Kanunî Sultan Süleyman dönemini Osmanlı İmparatorluğu’nun en şa’şaalı yılları olarak ifade eder. Bir açıdan doğrudur da. Osmanlılar onun zamanında bir dünya gücü olarak öne çıkmış, başka ülkelerdeki olaylar üzerine tesir icra edilmiş, denizlerde etkili varlık gösterilmiştir. Ancak gene aynı dönemde Osmanlı toplumu içeride büyük bir bunalım yaşamaya başlamıştı. Neredeyse yarısı (1520-1566) onun padişahlığı altında geçen 16. yüzyıl büyük bir bunalım dönemi, çöküş tohumlarının hızla yeşerdiği yıllardır.
1945’te ABD Kongresi galerisi için yapılmış Kanuni Sultan Süleyman rölyefi tarihin en önemli 23 yasayapıcısının portreleri arasında yer alıyor. Rölyef, Joseph Kiselewski imzalı.
Kanunî öncesindeki bazı olayların da dönüm noktaları olduğunu pekala iddia etmek mümkündür. Örneğin yiğit Şehzade Yakup’un geri çağırılıp Bayezıt tarafından boğdurulması; Fatih ölünce kapıkullarının İstanbul’da ilk kez yağmaya çıkmaları; Kanunî’nin büyükbabası 2. Bayezıt’ın kapıkullarının desteğini alarak Cem Sultan’ı kovması da bu tür önemli olaylar arasında sayılmıştır.
Anadolu’da bozulan dirlik ve düzenlik Kanunî, Osmanlı hanedanının 10. sultanıdır ve bu ilk 10 sultan aynı zamanda büyük birer komutandır. Belki sekizinci padişah 2. Bayezıt’ın durumu tartışılabilir ama o da devleti bir deniz gücü haline dönüştürmüştür. Bu 10 padişah, imparatorluğun sonuna kadar, yani üç buçuk asır yavaş yavaş harcanan toprak sermayesinin neredeyse tümünü oluşturup miras bırakmışlardır. Ne var ki, bu geniş topraklarda hiçbir zaman uzun süreli istikrar olmamış, büyük tarihçilerimizden Mustafa Akdağ’ın deyimiyle “dirlik ve düzenlik” bozulmuştur. İşte tüm bu bozukluklar 16. yüzyılda ortaya çıkmış bulunuyordu.
Süleyman’ın tahta çıktığı 1520’de hazine boş, şehirler asayişten yoksundu. Süleyman, vakıf toprakları ve mîrî arazilerden gelir yaratma ve vergileri arttırma yoluna gitti. Aynı zamanda yüksek gelirli tımarları kapıkulu taifesine tahsis ediyor, tımarlı sipahileri küstürüyordu. Vergilerin artmasına rağmen hazinede yeterli para olmayınca, hükümet harcamalarının vilayetlerdeki mukataalardan (gelir getiren devlet varlıklarının iltizama verilmesi yoluyla) karşılanması esas alındı. Bunların sayısı giderek artmıştır. Vakıf toprakları ve mîrî araziler de para peşinde koşan yetkililerin gözünden kaçmadı.
Bu süreçte ellerine para geçen devlet görevlileri köylünün elindeki toprakları alarak çiftlik kuruyor ve böylece toprak rejimi hızla bozuluyordu. Birçok yerde rüşvetle atanan görevlilerin tefecilik yaptıkları da sık rastlanan hadiselerdendi. Böylece mülklerini yitiren köylüler ya kentlere gidiyor ya da eşkıyalığa çıkıyordu. Bunların bir kısmı valilerin yanında Sekban veya Saruca denilen hizmetliler olarak, bir nevi onların kapıkulu haline dönüşmüştür. Bu koşullarda, devletin sadece savaş yıllarında topladığı Avarız vergisi sürekli hâle geldi. Yetkilerini kötüye kullanan görevliler ise köylüye eziyet ediyor, onları angaryaya koşuyor ve hayvanlarını onların ekinleri arasına salıyordu. Bu son husus önemlidir, çünkü çiftlik kuran görevliler daha çok hayvan yetiştiriciliğine yönelmişti.
Padişaha hoşgeldin Kanunî’nin tahta çıkışından hemen sonra ilk büyük isyanı çıkaran Canberdi Gazâlî, eski bir Memlüklü emîri, Osmanlılar’ın Şam beylerbeyiydi. Öldürülüşünü gösteren minyatür, Süleymannâme’den…
İşte bu koşullarda, 1520’de, yani padişahlığının daha ilk yılında Kanunî başa çıkılamaz sorunlarla karşılaşmıştı. Bununla birlikte yaptığı ilk işler lakabına uygundu. Mallarına el konulan bazı kişilere tazminat vermiş, bazı sürgünleri serbest bırakmış ve evleri basıp zorbalık yapan silahlı kişileri idam ettirmişti. Reaya çocuklarını köle olarak sattığı anlaşılan Prizen Beyi de idam edilenler arasındaydı. Keza, Kanlı Cafer olarak bilinen Gelibolu Sancakbeyi ve dolayısıyla Kapudan-ı Derya Cafer Bey’in kellesi alındı. Gene 1520’de bugünkü Halep ve Şam dolaylarında Canberdi Gazali isyanı vardır ki, ertesi yıl bastırılıncaya kadar devletin başına büyük gaile açmıştı. Bu şekilde yeni padişaha bir “hoşgeldin” karşılaşması oldu ama olaylar kısa sürede atlatılmış gibiydi. Ancak tüm bunlar, yaklaşmakta olan yeni isyan ve kargaşalıkların yanında çok küçük kalacaktı.
İsyanlar: Anadolu’da kontrolün kaybolması
Hemen ardından Rumeli’de Ohri, Avlonya, Yanya ve Manastır isyanları; Anadolu tarafında İçel, Adana, Konya isyanları başgösterdi. Babası Yavuz Selim’in son yılında Celal isimli bir kişi tarafından Bozok’ta çıkarılan isyan da tam sona erdirilmemişti. İşler giderek kontrolden çıkmaktaydı. Kadılar ve paşalar soygunculukta sınır tanımaz hale gelince, topraklarını bırakıp kentlerde ve kasabalarda başıboş dolaşan eski çiftçiler, duruma göre asilere veya onları bastırmaya gidenlere katıldılar. Çoğu halde kimin asi, kimin onlara karşı gönderildiği dahi belli olmuyor, çünkü iki taraf da soygunculukta birbirinden geri kalmıyordu.
İsyanın sonu Kanunî Sultan Süleyman döneminin başlarında patlak veren Celâlî reisi Kalender Şah’ın isyanının bastırılışı. Celali isyanları Yavuz Sultan Selim’in son yılında başlamıştı.
Pekala, işler nasıl bu kadar hızlı bir şekilde çığırından çıkmıştı? Bunun birden fazla nedeni vardır ve hepsi birbirini ağırlaştırmıştır. İlk olarak, bu dönemde büyük bir nüfus artışı olmuş, siyasi genişlemeye paralel bir ekonomik büyüme olmayınca, bu durum ciddi bir geçim ve işsizlik baskısı yaratmıştı. Gene bu dönemde imparatorluk doğal sınırlarına ulaşmış olup, seferler eskisi kadar kârlı bir iş olmaktan çıkmış, hazineye akan para azalmıştı. Esasen, Kanunî’nin babası Selim de Bayezıt’ı kolayca tahttan indirmişti; zira onun döneminde sefersiz yıllar çoğalmış ve sefer ganimetlerinden yoksun kalan Kapıkulu ahalisi huzursuz olmuştu. Halbuki Bayezıt’ı tahta çıkaran da onlardı. Ne var ki, Selim’in seferleri de onları memnun etmedi; zira seferler ganimetin bol olduğu zengin Avrupa topraklarından çok, ganimet getirmeyen, büyük sıkıntı ve kimi zaman açlık çekilen uzak bölgelerde, İran, Irak ve Mısır’a doğru olmuştu. Seferler bu kadar uzayınca her kış evlerine dönmek zorunda olan Tımarlı Sipahiler aşırı sıkıntı çektiler ve işe yaramaz hâle düştüler. Seferin sadece intikali 80 (Tuna) ila 190 gün (Bağdat) arasında olunca, savaşmak için vakit kalmıyordu. O dönemde kış mevsimleri, savaşa olanak vermeyecek kadar soğuktu. Kaldı ki, fethedilen uzak kalelerde sürekli garnizon bulundurmak için maaşlı askerlere olan ihtiyaç artmıştı.
Kapıkulları ve leventlerin durumu
Avrupa’da yeni fetihler yapılamaz olunca, nüfus fazlası olarak görülen ahaliyi aktarma olanağı da azaldı. Bunları Asya’da fethedilen yerlere göndermek esasen mümkün değildi. Böylece şehirlere yığılan başıboş leventler hırsızlık, soygun ve cinayet gibi olaylara fazlaca karışmaya başladılar. Ancak, bunda yalnız değillerdi. Medreselere yığılan ve “suhte” adı verilen talebeler de işsizlikle karşılaşınca hücrelerinden çıkarak asayişi bozar hale geldiler. Halbuki, çoğunun ailesi onları leventlere karışmasınlar diye medreseye göndermişti. Bir süre sonra, medrese öğrencilerinin isyanı ile kapıkullarının tımarlılarla mücadelesi, diğer ayaklanmalarla birleşip karmaşayı daha derinleştirdi.
1526’da Anadolu’da Baba Zünnun Ayaklanması başladı. Bazı gelenekçi tarihçiler bunları Safevilerin yıkıcı kışkırtmasına bağlasa ve bunda gerçeklik payı olsa da, esas neden Anadolu’da dirlik ve düzenin bozulmasıydı. Aksi halde Baba Zünnun ardı ardına üzerine yollanan üç orduyu bozguna uğratamaz, sürekli ve ardı-arkası kesilmeyen bir destek bulamazdı. Bu isyanın sona erdirilmesinden kısa bir süre sonra bu defa Kalenderoğlu isyanı patlak verdi. Bu asi lider de sürekli asker toplayabiliyordu ki, bunlar arasında Baba Zünnun’un hayatta kalabilen taraftarlarının olduğu ifade edilmiştir. Kalenderoğlu, İç Anadolu’da birbiri ardına kendi üzerine gönderilen birlikleri yenmiş, ancak binbir zorlukla yenilgiye uğratılabilmişti.
Mısır hadisesi: ‘Hain’ Ahmet Paşa
Ülkede isyanlar sadece Türk nüfusun çoğunlukta olduğu Anadolu ve bazı Rumeli yöreleriyle sınırlı değildi. Uzak vilayetlere atanan yüksek görevliler de sık sık isyan ederek orada bir nevi devlet içinde devlet haline geliyorlardı. Bunlara Mısır’da sıkça rastlanır, zira burası çok büyük geliri olan zengin bir beylerbeyliği idi ve İstanbul’a çok uzaktı.
Kısa sürede büyük bir hazine biriktiren valiler bunları padişaha gönderecek yerde bağımsızlıklarını ilan edip kendi devletlerini kurma peşine düşüyorlardı.
Bunlardan birisi, gene Kanunî’nin padişahlığının ilk yıllarına rastladı ki, o dönemde Mısır’ın imparatorluğa ilhakından beri sadece altı yıl geçmişti. 1523’te buraya tayin edilen Vezir (Hain) Ahmet Paşa kısa sürede burada fiili iktidarı elinde tutan Türk veya Çerkez kökenli Memlûklar ile birleşerek Osmanlı garnizonunu imha veya esir etti; kendisini de Mısır hakimi ilan etti. Ne var ki, 1524 Ocak ayında başlayan isyan, orada örgütlenen sadık unsurlar sayesinde bastırıldı.
Ne var ki, daha fetihten hemen sonra Suriye ve Mısır’da ortaya çıkan bu isyanlar, İstanbul’un bu bölgelere tam hakim olamayacağının işaretleriydi. Nitekim buralar, imparatorluğun sonuna kadar sayısız isyan ile Osmanlı Devleti’nin başına sürekli gaile çıkarmıştır. Kanunî döneminde artık sınırları çok genişlemiş olan ve bölgeleri farklı sistemlerle yönetilen imparatorlukta, paşaların ve vezirlerin komploları ile Kapıkulu askerlerinin isyanlarının hiç bitmediğini görürüz. Örneğin, daha 1525’te İstanbul’da küçük bir Yeniçeri ayaklanması görülür ki, bu da Yeniçeri Ağası ile Reisülküttabın idamıyla sonuçlanmıştır.
Mohaç’ta sefer, Anadolu’da isyan Kalender Çelebi isyanı, Kanunî’nin Macaristan seferi sırasında Anadolu’da patlak verdi. Hasan Rıza’nın fırçasından 1526 Mohaç Meydan Muharebesi.
Ekonomik sıkıntılar: Değer yitiren para
Kanunî devrindeki krizin diğer bir nedeni de paranın değerini sürekli yitirmesi, aynı miktar gümüşten daha fazla sikke basılması, her yeni sikke basımında eskilerin toplanıp yenileri dağıtılırken vergi kesilmesidir. Fatih bu yola başvurmuş, oğlu Bayezıt bu yola başvurmayacağına söz vermiş ama bu iş sonra da devam etmiştir. Bu durum maaşları eriyen Kapıkullarının sürekli isyanlarında önemli bir faktördür. Bir altının 40 akçeden 60 akçeye çıkmış olmasında, devlet gelirlerindeki istikrarsızlığın yanısıra, gümüş darlığının da etkisi vardır. Bu arada ithalat artmış, İtalya, İngiltere ve Fransa’dan kumaş, ayakkabı, kiremit ve her türlü eşya gelmeye başlayınca yerli üretim zarar görmüştür. Ayrıca Fransa’ya ilki 1536’da verilen kapitülasyonlar nedeniyle bu ülkenin bayrağını taşıyan gemilere zarar verilmesi yasaklanmıştır. Halbuki 19. yüzyıla kadar Akdeniz’de korsanlık yarı-resmî bir kurumdu. Böylece Anadolu leventlerinin Mağrip korsanlarına katılma yolu kapandıkça, bu faaliyet Ege’de yoğunlaştı, ama başıboş eşkıyalara katılımlar da arttı.
Keza, bu dönemde ticaret yolları da Akdeniz’den okyanuslara kaymış ve bu stratejik gelir kaynağı kurumaya başlamıştı. Gerçi Doğu malları en azından yüzyılın sonuna kadar Akdeniz ticaretinde yer tutmaya devam etti ama giderek azaldı. Osmanlıların Doğu ticaret yollarının kapısı olan İskenderiye ve diğer Levant limanlarını almasının, tam da Portekizlilerin Hint Okyanusu’na çıkmasının ertesine rastlaması büyük bir talihsizliktir. Osmanlılar bu ticarete bir süre hakim olsa, bu alanda sermaye birikimi olan bir tüccar sınıfına sahip olabilirdi. Gerçi bu dönemde Osmanlılar, Hint Okyanusu için özel bir donanma inşa edip iki sefer yaptılar ama bu alanda yüzyılardır tecrübe kazanmış olan Portekizliler karşısında başarılı olamadılar. Bu, uzun vadede Osmanlı çöküşünün en önemli nedenlerinden biri olacaktı. Şayet Doğu ticaretini ellerinde tutabilseler veya büyükçe bir pay alabilseler, gelen kaynaklar ülkenin çehresini değiştirebilir ve sürekli istikrarsızlığın yarattığı bunalım yerini istikrara bırakabilirdi.
Kışa kalan seferler, perişan olan askerler
Bütün bu gelişmeler karşısında seferler sürüyor, bunlar da ahalinin üzerindeki yükü arttırıyordu. 1521’de ayağının tozuyla Belgrad seferini yapan Kanunî, ertesi yıl Rodos’u aldı ve 1526’da Mohaç’ta çok büyük bir zafer kazandı. Ancak üç yıl sonra Viyana’da çok kötü planlanmış bir kuşatma yaptı ve 27 Eylül’de başlayan kuşatmayı 14 Ekim’de kaldırdı ki, bu tarihte dönüş yolunu çoktan yarılamış olmaları gerekirdi. Ordu açlık ve soğuktan kırıldı (En az 14 bin asker öldü ki, bu rakamın daha fazla olması muhtemeldir). Küçük Buz Çağı’nın hakim olduğu o dönemde seferler normalde 3 Kasım’da sona erdirilmeye çalışılırken, ordunun kalıntıları ancak Aralık ortasında perişan halde İstanbul’a dönebilmişti. Bağdat ve Tebriz ile Hint Okyanusu’na yapılan seferler ise çok masraflı ve zor olup, gelir getirmeyecekti.
Hazinenin sıkıntı içerisinde olmasına rağmen yapılan ısraf da dikkati çekmekteydi. Şirvan Valisi’nin 1547’de İstanbul’da konuk olduğu zaman yapılan şölenlerde su gibi para akıtılmasına büyük tepki duyulmuş ve bu Süleyman’ın kulağına gidince “Biz saltanatın namusuna düşeni ettük” demişti. Ancak 1550’de durum öylesine rayından çıkmıştı ki, kamu düzeninin kurulması için hiçbir tedbir kâr etmez hale gelmişti.
‘Boğdurmalar’ ve kardeş kavgaları
1553’te Şehzade Mustafa’yı boğdurması da Süleyman’a karşı büyük bir tepki doğurdu. 1555’te Düzmece Mustafa olayı çıktı. Şehzadeye çok benzeyen bir asi kolaylıkla büyük bir güç topladı ve isyan zorlukla bastırıldı. 1559’da oğulları Selim ve Bayezıt, Konya Ovası’nda muharebeye tutuştu. Bu kardeş kavgası ülke için başlı başına bir felaketti, zira Kanunî’nin destek verdiği Selim, Bayezıt kadar yetenekli bir kişi değildi. Ayrıca Bayezıt daha fazla Türkmen aşiretlerine dayanıyordu ama Yeniçeriler ve topçular Selim’in zaferini garanti ettiler (Bu durum Süleyman’ın büyükbabası olan Bayezıt ile büyük amcası Cem arasındaki durumla büyük benzerlik arzetmektedir. Sonuçta Kapıkulları, bir kez daha diğer şehzadeyi destekleyen Türkmen ve Karamanlılar karşında üstün gelmişlerdi).
Vezirdi, rezil oldu Hain Ahmed Paşa’nın ölümünü tasvir eden minyatür (Süleymannâme, TSMK, Hazine, nr. 1517, vr. 170b).
Şehzade Bayezıt yanındaki 12 bin asker ve dört oğluyla birlikte İran’a çekildi. Kanunî, İran Şahı üzerinde büyük baskı yaparak ve daha sonra hediyelerle ikna ederek oğlu Bayezıt ve torunlarını boğdurttu. Gerek İran, gerekse de Anadolu’da büyük infial yaratan bu olaydan sonra cenazeler Sivas’ta defnedildi. Böylece iki yetenekli oğlunu ve torunlarını, Hürrem’den doğan Selim uğruna katletmesi ülkede büyük bir sarsıntı yaratmış; “Muhteşem” Süleyman, muhteşem bir zalim olarak görülmeye başlanmış; entrikacı Kapıkulu paşaları birbirlerine karşı komplolar ile devleti zaafa uğratırken, ahaliyi soymaya devam etmişlerdir.
Sultan Süleyman bu karmaşa karşısında asayişi hiçbir şekilde tesis edemedi. Anadolu’da dirlik-düzenlik tamamen ortadan kalktı; ahali bir süre sonra şehirlerde barınamayarak uzak yerlere çekildi. Buna “büyük kaçgun” adı verilir. Yayla ve yüksek alanlara çekilenler kısa süre sonra dönmeyi ummuşlar ama dönememişler; kentler ve ovalar viraneliklerle dolmuş, Anadolu fakirleşmiş, eşkıyalık kurumsallaşmıştır. Kendi yaptığı uygulamaları İslâm hukukuna uygun hale getirmek isteyen Süleyman bu amaçla Ebusuud Efendi’yi şeyhülislâmlığa getirdi ama, bu da asayişi ve düzeni sağlayamadı.
Anadolu’da ‘Büyük Kaçgun’
Konunun bir yanı da, bu dönemde Şiilerin Anadolu’da etki yaratarak tehdit oluşturmasına karşı tepkinin yaygınlaşması ve bunun genel bir bağnazlığı tetiklemesidir. Sünnî muhafazakarlık daha önceleri medreselerde yeri olan kelam, mantık, felsefe ve tasavvuf düşüncesini haram saymış; bu da yaratıcı ve eleştirel düşüncelerin baskı altına alınmasına yolaçmıştır. Sadece mezhep farkları değil, kalıpların dışına çıkan her düşünce tehdit olarak görülerek bağnazlıkla üzerine yürünmüştür. Ebusuud Efendi bu işi kılıfına uyduran fetvaları vererek bu süreçte önemli rol oynamıştı.
Bahsettiğimiz olumsuzluklar 1. Süleyman döneminde artmış, süreç geri dönülemeyecek şekiller almıştır. Elbette o, bütün bu kötüye gidişin tek sorumlusu olarak görülemez ama, iktidarı sayısız krizle örülmüş çok acılı bir dönemdir.
Türk tarihinin en önemli şahsiyetlerinden Barbaros Hayreddin Paşa’nın kahramanlıklarla dolu hayatına karşılık, uzun Osmanlı asırlarında büyük bir unutulmuşluğa mahkûm olduğu şaşırtıcı bir gerçektir. Osmanlı kroniklerinin hakkını vermeden temas edip geçtiği bu kahramanın hatırasına ve vakfiyesine, yine Osmanlıların son asrında büyük saygısızlıklar yapılmıştır. 2. Meşrutiyet’le hatırlanan Barbaros’la ilgili belgeler ve gerçekler…
Barbaros Türbesi ve Haziresi Beşiktaş İskelesi, Deniz Müzesi, Sinan Paşa Camii arasında yer alır. Mimar Sinan’ın inşa ettiği ilk türbe olma özelliğiyle de önemlidir.
Günümüze kadar yapılan araştırmalarla hayatı, ailesi ve savaşları hakkında bir hayli bilgiye sahip olduğumuz Barbaros Hayreddin Paşa’nın, Beşiktaş’ta yaptırıp vakfettiği türbe, hazire, medrese, imaret, yalı ve konaklarından ibaret hayratının başına gelenler hakkında derli toplu malumatımız yoktur. Belki de bu kusurumuz, kahramanlarına karşı ilgisiz bir toplum olmamızla alakalıdır. Bu yazımız, bir nebze olsun bu kusuru giderebilmek adına bir derlemedir.
Barbaros Hayreddin
Okurumuz Ataman Oğuz Yılmaz’ın Barbaros Hayreddin çizimi. Pres kumaş üzerine karakalem tekniğiyle yapılmıştır. Eserin orijinali Ankara Merkez Komutanlığı’nda sergilenmektedir.
Vakfiyesi
Günümüzde Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi’nde 2225 numaralı defterin 183-190. sayfaları arasında 811 kayıt numarası altında bulunan 12 Rebiülevvel 941 (21 Eylül 1534) tarihli Barbaros Hayrettin Paşa Vakfiyesi, 25 Cumadelula 1313 (13 Kasım 1895) tarihinde çıkarılmış Türkçe bir surettir. Defter kaydına esas vakfiye Evail-i Rebiülevvel 970 (Kasım 1562) tarihinde orijinalinden çıkarılmış bir suretten alınmıştır. Vakfiyenin şartlarıyla, vakfedilen emlak ve nakit para ilk defa Ali Şükrü Bey tarafından Donanma Mecmuası‘nın 1910 yılı Haziran sayısında kaleme alınmıştır ancak kullandığı vakfiyenin kaynağını göstermez.
Oruç Reis’li arma 500 yıl önce Oruç Reis’i katleden Tineolu Teğmen Garcia de La Plaza’ya verilen arma, günümüzde Tineo kasabasının resmi armasında yer alan bir figürdür.
Tespit edebildiğim kadarıyla Vakıflar Arşivindeki vakfiyeyi ilk kez 1945’te Yüzbaşı Emin Yakıtal tanıtmıştır. İbrahim Hakkı Konyalı da 1972’de Yeni Asya gazetesindeki dört bölümlük yazısında muhtasar bilgiler verir. Konyalı bu suret vakfiyenin aslını Barbaros’un torunlarından Hikmet Barbaros’ta gördüğünü söyler. Senelerden beri araştırdığı halde nerede olduğunu bulamadığını söylediği orijinal vakfiyeye henüz rastlanılamamıştır. Osmanlı Arşivi’nde bulunan EV.VKF 6/47 numaralı vakfiyenin katalog kaydında Barbaros Hayrettin Vakfiyesi olduğu belirtilmişse de, ölümünden sonra oğlu Hasan Paşa’nın 1020 Ocak 1548 tarihinde tesis ettiği 61 sayfalık Arapça vakfiyedir.
Vakıflar Arşivi’ndeki vakfiye suretinde vakfın ilk tesis edildiği tarih olarak gösterilen 21 Eylül 1534 tarihi hatalıdır. Barbaros’un babasının isminin Yakub olduğu birkaç kitabe ve kitaptan tespit edildiği halde bu vakfiyede Nurullah b. Abdullah olarak karşımıza çıkması da çözülememiş muammalardandır. Eğer bu vakıf Tersane’deki Kaptan Paşa odasında, İstanbul kadısı huzurunda Hayrettin Paşa’nın ve şahitlerin bilfiil bulundukları bir oturumda kurulmuşsa, bunun Barbaros’un Tunus Seferi için donanmayla yola çıkıp İstanbul’dan ayrıldığı 1 Ağustos 1534 tarihinden önce olması gerekirdi.
Vakfiye tarihinin sağlaması yapılırken hatalı olduğunu ortaya koyan en önemli veri, kitabesine göre 948 Hicri/1541-42 Miladi yılına tarihlenen ve Mimar Sinan’ın ilk inşa ettiği türbe olan Beşiktaş’taki Hayrettin Paşa Türbesi’nin vakfiye metninde inşaatının tamamlanmış olduğunun belirtilmesidir. Bu durumda inşaatı 1541-42’de tamamlanmış bir yapının 1534 tarihli vakfiyede yer alamayacağı ortadadır. Ayrıca türbenin yanına yaptırdığı medresenin faaliyette olduğunu ve vakfedilen emlakin en önemlilerinden, yine Sinan yapısı ve günümüzde vakfın mülkiyetinden çıkıp özel mülkiyete konu olan Zeyrek’teki Çifte Çinili Hamam’ın gelirlerinin de bu medreseye tahsis edildiğini vakfiyeden öğreniyoruz.
Pervititch Haritası
Barbaros’un yalı, konak, medrese, imaret, türbe ve haziresine ait alanın üzerinde Dolmabahçe Sarayı’ndan Beşiktaş İskelesi’ne kadar olan değişim, 1922 tarihli sigorta haritasında görülüyor.
Çinili Hamam’ın da 1540-46 tarihleri arasında inşa edildiği tahmin edilmektedir. Belki medrese ve imaret de Sinan eseriydi. Vakfiyedeki şahitler, İstanbul kadısı ve askerî kassam olarak isimleri geçenlere dair prosopografik bir araştırma yapıldığında da tarihin hatalı olduğunu ortaya koyacak kanıtlara rastlanılması mümkündür. Bu durumda vakıf tesis edilirken Barbaros bizzat kadı huzurunda ve kaptan paşa odasında bulunmuşsa, vakfiyenin tarihini, Nice Seferi’nden döndüğü 1545 başları ile 5 Temmuz 1546’daki ölümüne kadar İstanbul’da geçirdiği bir buçuk yılda aramak lazımdır.
Cezayir Kalesi ve Şehri 17. yüzyılın son çeyreğindeki görünümü.
Vakfiyesinde İstanbul’un çeşitli mahallelerindeki çok sayıda evi ile hamam, fırın, değirmen gibi tesislerin kira gelirlerini vakıf yöneticilerinin maaşına; medresedeki öğrencilerin cep harçlığına; müderris, kütüphaneci, sucu, kapıcı, hela bekçisi gibi görevlilerin yevmiyesine; medresenin yanına inşa ettirdiği aşhanede öğrenciler için pişirilecek zerde pilav maliyetiyle aşçı ücretine tahsis etmiştir. 25.000 kuruş nakit parasının yüzde on faiz ile işletilip nemasının da aynı masraflara tahsis edilmesi şartı, devrinde sıklıkla görülen uygulamalardandır.
Hayrettin Paşa’nın medresesine vakfettiği Kur’an, hadis, tefsir gibi dinî ilimlerden ibaret 20 adet kitap da vakfiyede listeleniyor. Dünyaları gezmiş, birçok dil bilen yaşlı bir denizcinin sadece bu kitaplardan ibaret bir kütüphanesi mi vardı? Denizcilikle ilgili kitaplar, atlaslar, coğrafya eserleri yok muydu? En azından Pîrî Reis’in maiyetinde çalışırken Kitab-ı Bahriye‘nin telifinde katkısı olan, sonra Barbaros’un hizmetine giren ve Gazavatname‘sini yazdırdığı Seyyid Murad’dan bir tane bile Kitab-ı Bahriye edinemedi mi? Aslında denizcilikle ilgili kitapları vardı da bunlar medreseye uygun düşmeyeceği için mi vakfetmek istemedi? Bu soruların henüz cevapları yoktur.
Barbaros Hayrettin Paşa’nın çağdaş bir portresi.
Mimar Sinan’a inşa ettirdiği Beşiktaş’taki türbesine gömülmesini vakfiyesine vasiyet şeklinde kaydettirmiştir. Donanma mecmuasında Ali Şükrü Bey’in denizci rivayeti olarak naklettiğine göre “yattığım yerden vatan-ı hususiyemin yani denizin şıyırtısını işitmek isterim” dermiş. Her gece mezarında iki kandil yakılmasını, ölümünden sonra azad edilmiş sayılan kölelerinin (uteka) ve onların çocuklarının türbesinin etrafına defnedilmesini ister. Beşiktaş’taki yalısını da kölelerinin erkek soyuna bırakır. Kızların soyundan gelenlerin buraya taarruz etmesini istemez. Yalısındaki su kuyusuna özel bir önem verdiği anlaşılıyor. Belki de tarihî eser bilinci hayli yüksek biriydi. Çünkü İstanbul’un Kostantiniyye olduğu zamanlardan kalma bu kuyuya dokunulmamasını, olduğu haliyle bırakılmasını istedi. Bu kuyu günümüzde Barbaros’un yalısının bir kısmının üzerinde yer alan Beşiktaş Deniz Müzesi’nin bahçesinde halen mevcuttur.
Moltke haritası 1839 tarihli Moltke haritasının 1851-52’de Türkçeye uyarlanıp basılmış kopyasından ayrıntı. En soldaki dikdörtgen, bugünkü Beşiktaş Arena stadının yer aldığı Has Ahır binalarıdır. Altında Dolmabahçe Camii; ortada Dolmabahçe Sarayı; sağda ise Barbaros yalısı, Hayrettin İskelesi, aşhane, medrese ve türbe alanları görülüyor.
Türbesi
Yukarıda değindiğimiz gibi Barbaros’un sağlığında 1541-42’de Mimar Sinan’ın ilk inşa ettiği türbede bugün Barbaros’la birlikte eşi, evlatlığı Cezayir Beylerbeyi Hasan Paşa ve Kapudan-ı Derya Cafer Paşa’nın mezarları mevcuttur. Türbe hiç abartılı olmayan, sade, küçük ve uyumlu bir yapıdır. Kapının üstündeki “Haza türbe-i fatih-i Cezayir ve Tunus merhum Gazi Kapudan Hayreddin Paşa Rahmetullahi aleyh, sene 948” ibareli kitabesi sağlamdır.
Barbaros’un ölümünden sonraki yıllarda, her ilkbaharda sefere çıkan Osmanlı donanması, Topkapı Sarayı sahilindeki Yalı Köşkü’nde padişahı selamladıktan sonra Beşiktaş’a gelir, bu büyük denizcinin türbesi önünde demir attıktan sonra üç gün yatardı. Bu arada türbeye dualar edilir, denizcilere ziyafetler verilir ve Donanma üç günden sonra Barbaros’u selamlayarak Akdeniz’e veya Karadeniz’e açılırdı. Bu uygulamanın Osmanlı teşrifatında önemli bir yer tutması Barbaros’un hatırasının yaşatılmasına önem verildiğini vurgular.
Deve Meydanı Krokisi Pertevniyal Valide Sultan’ın kahvecibaşısının kayıkhanesinin sınır tespiti için çıkarılan kroki sayesinde türbe çevresindeki 1850 sonrası yapılaşma vaziyetini görebiliyoruz.
Arşiv belgelerine göre sonraki uzun Osmanlı devrinde vakfiyesine uyuluyor, hesapları görülüyor ve medresesi de 19. yüzyıl ortalarına kadar faaliyetini sürdürüyordu. Ancak bu sıralarda işler değişti. O zamana kadar Çeşme’de, Navarin’de, Sinop’ta yakılıp imha edilen Osmanlı Donanması’nın iyice güçten düşmesiyle, “Beşiktaş mitosu”nun da önemini kaybettiği anlaşılıyor. Bugünün Beşiktaş’ında vapur iskelesi karşısındaki önü açık, nispeten düzenli türbe ve çevresindeki hazire, 1850’den sonraki yıllarda etrafı odun depoları, kayık imalathaneleri, tuğla sergileri, dükkânlar, evler, kahvehane, meyhane ve gazinolarla kuşatılmış bir haldeydi. Arayan zorlukla bulurdu. 1850’de geldiği Türkiye’ye uzun yıllar hizmet eden, Kırım Savaşı sırasında Osmanlı Donanması’nın mümessili olan, “Müşavir Paşa” lakaplı Adolphus Slade’in anıları bu konuda önemli ipuçları vermektedir.
Adolphus Slade “Türklerin Nelson’u” olarak nitelendirdiği Barbaros’un türbesini ziyaret için Beşiktaş’a geldiğinde, bırakın türbenin yerini bileni, Barbaros’un adını dahi duymamış köy sakinleriyle karşılaşır. Zorlukla türbeyi bulduktan sonra, kapıyı açtırdığı adam ısrarla burayı niye ziyaret ettiğini sorar. Sadece merakından ziyaret ettiğini söylese de inanmaz. Daha sonra Beşiktaş’ın Rum sakinlerinden bir tanıdığı, arkasından uydurulan hikâyeyi anlatır. Güya Slade, Barbaros’un Frengistan’daki bir sevgilisinden olma çocuğun neslindenmiş ve o da büyük atasını türbesinde ziyaret etmiş!
Yine de bu yıllarda türbenin çevresi gaspedilmişe benzemiyor. 1839 tarihli Moltke haritasının 1851-52’de Türkçeye uyarlanıp basılan kopyasında, bahçe ortasındaki türbe, yanında medrese ve imaret olması gereken iki yapı ile müstakil olarak ayaktadır. İskeleye kadar boş bir alan mevcuttur. O tarihte inşaatı sürdürülen Dolmabahçe Sarayı’nın planı da gösterilmiştir. Saray ile türbe arasındaki ortası geniş avlulu yapılar topluluğu da Barbaros’un vakfiyesinde belirtilen yalısı ve konağından arta kalanlar olmalıdır. Mevki adına Hayrettin denildiği kayıtlıdır.
Hasan Paşa’nın türbesi Haziredeki birçok mezarın tahrip edilmesiyle oluşturulan alana inşa edilen 7-8 Hasan Paşa’nın türbesi. Arkada görülen duvar mahkemeye konu olan duvar olmalıdır.
Anlaşılan, ne olduysa bu tarihten sonra olmuş ve tespit edemediğimiz bir tarihte medrese ve imaret binası ortadan kaldırılıp alan işgal edilmiştir. Dolmabahçe Sarayı’nın inşaat alanında istimlâk edilen çok sayıda özel mülkün olduğunu biliyoruz. Bu bilgiye artık Barbaros Vakfı’na ait olan bir bostan ile bir evin de dâhil edilmesi gerekiyor. 16 Nisan 1908 tarihli Barbaros Hayrettin Vakfı mütevellisi İbrahim Şahab Bey’in arzuhali üzerine vaktinde Dolmabahçe Sarayı’na ilave edilmek üzere musakkafatı satın alınan bir bostan ile menzilin arsa kirasının vakfa ödenmesi talep ediliyor. Emlak-i Hümayun müdiriyetinin kayıtları ile karşılaştırıldığında mütevellinin iddiası doğrulanıyor ve talep edilen kira vakfa ödeniyor. Demek ki Barbaros Vakfı’nın arazisi, günümüzde Dolmabahçe Sarayı’nın bulunduğu alanın bir miktarına kadar uzanıyordu (BOA.ML.EEM. 695/81).
Pertevniyal Valide Sultan Kahvecibaşısı Hasan Efendi’nin sahibi olduğu kayıkhanenin sınırlarını belirlemek üzere 9 Mayıs 1875’de çizilen bir krokide (BOA.PLK.p. 148) türbeden iskeleye kadar olan boş alanın kimlerin işgalinde olduğu görülmektedir. Türbeden iskeleye inilen yolda hazireden açılan alanda bir dizi dükkân inşa edilmiştir. İlginçtir, krokide Barbaros türbesi gösterilmemiş, sadece “kabristan” ibaresiyle belli belirsiz bir mevki tayin edilmiştir. Kabristanın hemen önündeki alan, Edhem Paşa’nın altı kayıkhane üstü gazino olan mülkü haline gelmiştir! Ortaköy yönünde ise Bezmialem Valide Sultan Vakfı’na ait fırın, keresteci dükkânları, gazino binaları mevcut olmakla birlikte, bunların Barbaros Vakfı’ndan koparılan alanlar olup olmadığı meçhuldür.
1905 yılına geldiğimizde, o zamana kadar teşebbüs edilmeyen bir olay gerçekleşir. 5. Murad’ı yeniden tahta çıkarma girişimi sırasında ihtilalci Ali Suavi’yi başına vurduğu odunla katlettiği için II. Abdülhamid’in en önem verdiği, güvendiği adamlarından olan Beşiktaş Muhafızı Yedi Sekiz Hasan Paşa ölünce, Barbaros Hayrettin Paşa’nın vakfiyesine en büyük tecavüz vuku bulur. Hayrettin Paşa’nın vakfiyesindeki şart doğrultusunda 1550’lerden itibaren 350 yıl boyunca ölen köleleri ve onların çocuklarının gömüldüğü hazireden Hasan Paşa’ya bir türbe yeri ayrılır. Zaten daha önceki yıllarda Hasan Paşa’nın görev yaptığı Beşiktaş Karakolu da Hayrettin Paşa Vakfı’nın arsasında inşa edilmiştir. Ayrılan yerdeki mezarlar ve taşları gelişigüzel sağa sola atılarak tahrip edilir ve Mimar Kemalettin’e bir türbe inşa ettirilir. Osmanlı Arşivi’nde belgesi henüz ortaya çıkmadıysa da, 2. Abdülhamid’in izni ve iradesi olmadan böyle bir girişim asla gerçekleşemezdi.
Zülfikarlı sancakBarbaros sancağı türbesinde teşhir edildiği yıllarda alınmış bir fotoğrafı. Üstte Fetih suresinden ayetler, ortada dört halifenin isimleri, Mühr-i Süleyman ve Zülfikar olduğu rivayet edilen kılıç figürleri ile orijinal vaziyetinde görülüyor.
Hasan Paşa sağlığında Beşiktaş iskelesine inen yolda dükkânların arkasındaki 38 metrelik kadim duvarı yıktırıp, yerine kendine göre bir duvar inşa ettirdiğine göre, türbe yerini de belirleyip Barbaros’un haziresine göz dikmiş olmalı. Gücünün zirvede olduğu devirde, Beşiktaş’ta birçok gayrimenkulü sahiplerinden tehditle, zorla ele geçirdiğine dair iddiaların çokluğuna bakılırsa, o duvarı yıkmasına da kimse engel olmamıştır. Kısa süre sonra 2. Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyle Hasan Paşa türbesinin dokunulmazlığı da ortadan kalkar. İşte bu sıralarda Ali Şükrü Bey, Donanma mecmuasında ve Tanin gazetesinde Hasan Paşa Türbesi aleyhine ilk yazıları kaleme alır ve Barbaros Türbesi çevresinin düzenlenmesi için girişimlere başlanır. Bu tarihten sonra Hasan Paşa ailesi mahkemeye müracaat ederek 10 Şubat 1915’te verilen bir mahkeme ilamına göre duvarın istibdal bedeli olarak 20.000 kuruşu Barbaros Vakfı’na ödemiştir (BOA.İ.EV 60/4). 7-8 Hasan Paşa’nın türbesinin Barbaros Türbesi haziresinden çıkarılması talepleri, araya giren Balkan, 1. Dünya, Kurtuluş Savaşları sırasında yerine getirilemese de unutulmamış ve 1935’ten sonra yapılan düzenlemelerde cenazesi buradan kaldırılarak Yahya Efendi Mezarlığı’na defnedilmiştir. Mimar Kemalettin eseri türbe ile bu civarda yer aldığı belirtilen muvakkithanenin akıbeti hakkında kaynaklarda bir bilgiye rastlanılamamıştır.
Akşam gazetesi kupürü
1935-40 arasında günlük gazetelerde sıklıkla Barbaros Türbesi ve çevre düzenlemesi ile ilgili haberler çıkmıştır.
Balkan ve 1. Dünya Savaşı sıralarında türbeye gösterilen ilgi, verilen önem giderek artar. Preveze zaferinin anma törenleri yapılmaya başlanır. 18 Aralık 1911 tarihli iradeyle, Bahriye Müzesi’ndeki meşhur Barbaros sancağının Kırım Savaşı’nda Mahmudiye kalyonuna keşide kılındığı gibi, donanma gemilerinde askerin maneviyatını arttırmak amacıyla müzeden alınarak kumandan gemisine asılmasına izin verilir (BOA. MV. 229/3).
Bir süre sonra 6 Kasım 1913’te Donanma Cemiyeti, Anadolu’dan Rumeli’ye ilk defa salla geçen Gazi Süleyman Paşa’nın Bolayır’daki türbesiyle Barbaros Türbesi’ne “fevkalade tören” ile “fevkalade altın Donanma Madalyası” asılmasını teklif eder (BOA.İ.DUİT 38/21). Bu teklif kabul edilir ve o sırada Barbaros Türbesine getirilmiş olan sancağın üzerine altın Donanma Madalyası asılır. Cumhuriyet devrinde bir ara Vakıflar’a, sonrasında Kültür Bakanlığı’na intikal eden madalya, Topkapı Sarayı’na götürülür. 1975’ten itibaren Deniz Müzesi’nde korunmaktadır.
Cumhuriyet döneminde türbeye yönelik ilgi, kesilmeden devam etmiştir. Beşiktaş, İstanbul’un imar planını hazırlaması için davet edilen Henry Prost’un da ilgi alanındadır. Projenin en önemli ayağı olan Taksim Kışlası’ndan Maçka/Dolmabahçe’ye kadar olan Taksim Gezisi (Gezi Parkı) düzenlemesinin devamı olarak düşünülür. Deniz Müzesi’nin eski müdürlerinden Haluk Şehsuvaroğlu, Prost’un raporunda okuduğu bir saptamayı aktarır. Buna göre Fatih, İstanbul kuşatmasında gemileri karaya Dolmabahçe’den çıkardığı için Atatürk de İngiltere Kralı 8. Edward’ı 3 Eylül 1936’daki ziyaretinde Dolmabahçe’de karşılamıştır. Prost bu yüzden Dolmabahçe-Beşiktaş aksına özel önem verir. Ayrıca bu niyetten çok önceden haberdar olmalı ki, 21 Mart 1935 tarihli gazetelerde Barbaros Türbesi’nin etrafının temizleneceği haberleri çıkmıştır. Barbaros Türbesi’nin etrafının temizlenip ortaya çıkarılması, yanına bir deniz müzesi kurulması, Sinan Paşa Camii’nin çevresinin açılması, Dolmabahçe’den Ortaköy’e kadar yol düzenlemesi Prost projesinin parçalarıdır.
1935’ten itibaren gazetelerde gün gün takip edilen bu gelişmeler, hızlı bir şekilde sonuçlandırılıp türbenin etrafındaki binalar istimlâk edilerek yıkılmış, vakfiye şartı haricindeki mezarlar nakledilmiş, çevresine yeni bir duvar çekilmiş ve Preveze zaferinin yıldönümü olan 27 Eylül 1940 tarihinde düzenlenen törenlerle türbenin açılışı gerçekleştirilmiştir.
Son yıllarda gerçekleştirilen türbenin restorasyonu ve hazire düzenlemelerinde, Deniz Müzesi’nde envanter kaydı olan bazı yeniçeri, hattat mezartaşları da hazireye getirilerek vakfiyeye aykırı olsa da buraya dikilmiştir.
BARBAROS HAYREDDİN (1475-1546)
Akdeniz fatihinin çarpıcı yaşam öyküsü
Ünlü korsan denizci Barbaros Hayreddin’in deniz macerası, diğer kardeşleri İshak, Oruç ve İlyas gibi Midilli sahillerinde kayık kullanmakla başladı. Sipahi Yakup Bey’in oğlu idi. Barbaros, kendisini Cezayir’de yaptırdığı caminin kitabesinde “es-Sultânü’lmücâhid fî sebîli’llâhi Rabbi’l-âlemîn Mevlâna Hayreddin ibn emîrü’ş-şehîr mücâhid Ebî Yusuf Yakub et-Türkî” yani “Allah yolunda mücahid Sultan Hayreddin ki Türk soyundan Emir Yakub’un oğlu” olarak tanıtmaktadır.
Barbaros kardeşler Anadolu, Suriye ve Mısır sahillerinde birlikte hareket etmiş ve nihayet Hızır, kendisine ait bir gemi ile Ege Denizi ve Selanik sahillerinde faaliyet göstermiştir. Oruç Reis, korsan Rodos Şövalyeleri ile giriştiği bir çatışmada esir düşmüş, kardeşi İlyas ise hayatını kaybetmişti. Hızır Reis’in teşebbüsleriyle esaretten kurtulan Oruç Reis, Antalya valisi Şehzade Korkut’un donattığı kalyatasıyla denizlere açıldı, İtalya sahillerine ve Kuzey Afrika’ya giderek Cerbe adasında üs tuttu. İki kardeş, Tunus Sultanı’nın izniyle Tunus’a yerleşti. 1513’teki ilk deniz seferlerinde gösterdiği başarıları sebebiyle Akdeniz’in diğer ünlü Türk denizcileri Kurdoğlu Muslihiddin ve Muhyiddin Reisler de kendi filoları ile onlara katıldı. Böylece Akdeniz’de yeni bir deniz gücü oluşmaya başladı.
Afrika sahillerini ele geçirmeye kalkışan İspanya’ya karşı bölge halkları, Barbaros kardeşlerden yardım istediler. Cezayir’e yerleştikten kısa süre sonra 1518’de İspanyollarla meydana gelen savaşta Oruç Reis hayatını kaybetti. Bunun üzerine Cezayir hâkimi olan Hızır Reis, elindeki küçük kuvvetlerle İspanya’ya karşı duramayacağını anlayarak Osmanlı Devleti’ne katılmak istedi. Cezayir halkı ve ulema ise, Barbaros’un orada kalarak kendilerini İspanyollara karşı korumasını talep eden bir mektubu Yavuz Sultan Selim’e gönderdiler. Yavuz Sultan Selim, Hayreddin Reis’e emirlik beratı ile birlikte savaş malzemeleri ve birkaç gemi yanında iki-üç bin asker göndererek orada kalmasına izin verdi.
Barbaros, Endülüs Devleti’nin 1492’de İspanya Krallığı tarafından ortadan kaldırılması üzerine din değiştirmek veya hayatını kaybetmek gibi tehditlerle baskı altında kalan Endülüs Müslümanlarına yardım elini uzattı. Bu sebeple Kanunî Sultan Süleyman, Hızır Hayreddin’i Deniz Beylerbeyliği görevini vermek üzere İstanbul’a davet etti. 1538’deki Preveze zaferiyle Akdeniz’de Osmanlı egemenliği kurulmuş oldu.
BARBAROS’UN MEKTUBU
Kanunî’ye yazılan saygı dolu satırlar
(TOPKAPI SARAYI MÜZESİ ARŞİVİ, 884/17, ESKİ NO 9128)
İspanya, Venedik, Ceneviz, Fransa, Papalık arşivlerinde mevcut Barbaros Hayrettin ve kardeşleriyle alakalı belgelerin sayısına nazaran, Türk arşivlerinde neredeyse hiç belge yoktur. Aslında Osmanlılarda kuruluştan 16. yüzyılın ilk yarısına kadar gelen belgeler genel toplama göre oldukça azdır. Ne sebepten olursa olsun zayiatın büyük olduğu anlaşılıyor. Bu yokluk içinde Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi’nde yer alan birkaç belgenin Barbaros Hayrettin’e ait olduğu sanılmaktadır. Burada geniş bir özetini verdiğimiz belgenin, metnindeki karinelere göre de Barbaros’a ait olması kuvvetle muhtemeldir.
Barbaros İstanbul’a geldiği 1533 yılında Irakeyn seferindeki Sadrazam İbrahim Paşa’nın daveti üzerine Mudanya üzerinden Halep’e karadan gitti. Dönüşte de Konya üzerinden Bursa’ya gelip bir ay kaldı. Bu metin, yolculuğun gidiş-dönüşlerinden birinde İznik’ten geçerken yazılan bir mektup olmalıdır. Ayrıca bu kadar bozuk yazıyı bir kâtip yazamayacağına göre, bizzat Barbaros’un kaleminden çıkmış olduğunu düşünmek gerekir. Dönemin özelliklerine uygun olmayan bir imlası vardır ve yazı karakteri itibariyle okunması oldukça güçtür. O devirde muhatabını rencide etmekle eş tutulan harflerin harekelendirilerek yazılması cihetine sık sık gidilmesi, okuma güçlüğünü bir nebze azaltmak için olsa gerektir.
Klasik Osmanlı yazışma üslubunda şart olan dua ve elkab cümleleri ihmal edilerek doğrudan konuya girildiği görülen mektubun muhatabı “Sultanım”, ibare içinde “hünkar” denildiğine göre, bizzat Kanunî Sultan Süleyman olmalıdır. Muhatabının padişah olduğuna bakılmadan teklifsiz bir üslupla yazılsa da, arasıra saygıda kusur etmeyen cümleleri araya serpiştirmeyi de unutmaz. Arapçayı ana dili gibi bildiği şüphesiz olan Barbaros’un mektubuna “hâk-i pâyine, türâbına” gibi Arapça-Farsça yüklü elkab cümleleri yerine aynı anlamı ifade eden “Sultanımın ayağının tozuna…” gibi halis Türkçe bir ibareyle başlaması ilginç bir keyfiyettir. İlk satırda bugün Deniz Müzesi’nde sergilenen sancak olması muhtemel bir sancağın gönderildiğinden ama varmadığı için uslu oğlanlarla gene göndereceğinden bahsediliyor. Bu mektubu sultanın emri ile İznik’te Şeyh Kutbüddin’in (öl. 1418) türbesini ziyaret ettiğinde İznik Gölü kenarında yazmış. O yıllarda sarayın oldukça rağbet ettiği sungur, toygun çakır ve İspirî çakır adı verilen av kuşlarından hediye göndermiş. Sancağı gönderdiğinden burada da bahsediyor. Barbaros’un İstanbul’a geldiği tarihlerde Kubbe vezirlerinden olan Ayas Paşa’nın Barbaros’a verilecek yemekliğe dair söylediklerini padişaha haber veriyor. “Bir eyüce kişi” olarak belirtip adını vermediği birini Emir Buhari Vakfı’na müfettiş tayin edilmesi için tavsiye ediyor ama, “bunu kolayına demedüm” diyerek adamın kayırılmasını istemekte zorlandığını da ihmal etmiyor.
Kendisi koskoca bir ülkeyi Osmanlı Devleti’ne armağan etmişken, keseler dolusu altını hediye getirmişken, padişahtan sürekli inayet bekleyen biri olarak gözükmesi hayret vericidir. Oğulluğu Hasan’a, Kanunî’nin 100 Flori ihsan etmesini şu satırlarla yere göğe sığdıramaz: “Allah Teala sultanumun ömrini çok eylesün bendenüze bir ateş oldu ki bendenüzi yerden göğe kaldurmak beraber oldu meğer Hasan kulunuza yüz dane Fulori inayet olmuş haberüm yok geldi halk içinde el öptü nedür dedüm devletli hünkar yüz altun virdi bir yerinde oldu ki sultanum ne diyem Allah ivazın ide”.
Tevazuyu hiçbir zaman elden bırakmaz, kendini padişahın karşısında aciz göstermeyi tercih eder: “Benüm sultanum bendenüzün taliine rast geldi bendenüzü bir âdem sandılar sultanum sağ olsun bunu ki yazdum teacüb eylemen ki aceb yerine düştü ben de bilürem ki ne kadar sevindim Allah bilür”.
GAZAVÂTNÂME-İ HAYREDDİN PAŞA
16. yüzyıl yazmasından efsane kaptanın anıları
Padişahlar, vezirler, savaş kahramanları namına yazılıp, konu edindiği savaş ve kahramanlık hikâyeleriyle, gaza ve cihad ruhunun halk arasında diri tutulmasını amaçlayan, nazım ve nesir halinde kaleme alınan gazavâtnâmeler Osmanlılarda bir hayli yaygındır. Özel okuyucuları tarafından halk tabakalarının toplu halde bulundukları kahvehane gibi yerlerde okunup ilgiyle dinlenirdi. Bu türün en önemli örneklerinden biri de Seyyid Murad’ın manzum ve mensur tarzıyla ayrı ayrı yazdığı Gazavât-ı Hayreddin Paşa adlı eserdir. Murad, Kitab-ı Bahriye’nin yazılması safhasında Kaptan-ı Derya Pîrî Reis’e hizmet eden, bazı tartışmalara göre de Kitab-ı Bahriye’nin ikinci telifinin müellifidir. Barbaros Hayrettin Paşa’nın maiyetinde görevliyken de Gazavâtnâme, Fetihnâme adlı eserleri takdim etmiştir. Uzun yıllar Sinan Çavuş’a maledilen Tarih-i Feth-i Sikloş, Usturgun ve İstolni Belgrad adlı eserin de Seyyid Murad’a aidiyeti ispatlanmıştır. Katıldığı seferlerde bizzat Barbaros’tan dinlediklerini, bazen de yaşadıklarını ilgi çekici bir üslupla kaleme almıştır. Elde mevcut farklı nüshaların müellif tarafından 1538 ile 1546 arasında yazıldığı anlaşılıyor. Sonraki yıllarda çeşitli tarihlerdeki istinsahları da mevcuttur. Bazı özgün olduğu sanılan metinlerde de araya sokuşturulan beyitler, bazı farklı bölümlerin varlığı değişik müellifler tarafından yapılmış yazma denemeleri olarak değerlendirilir.
Yazıldığı devirden itibaren olağanüstü ilgi gören, 1578’den itibaren İspanyolca, İtalyanca ve daha birçok Batı diline, ayrıca Arapçaya çevrilen Gazavâtnâme’nin çok sayıda yazma nüshası dünya kütüphanelerinde yer alır. Bu yaygınlığına rağmen yeni yazıya aktarılması son 40 yılın işlerindendir. Topkapı Sarayı Revan Kütüphanesi 1291 numarada kayıtlı Gazavât’ın başında, Şehzade Mehmed’e ait olduğuna dair bir kayıt vardır. Gazavât-ı Hayreddin uzmanı Dr. Gallotta’ya göre bu şehzade, Kanunî’nin 1543’te ölen oğlu Şehzade Mehmed’dir. Paris’te Bibliothèque Nationale Türkçe Yazmalar 1186 numarada kayıtlı Gazavât’ın ikinci bölümü olan nüshanın temellük kaydında, Osmanlı yazısıyla “Maliki (Sahibi) Nikolaki Dimitrakioğlu” ibaresinin varlığı, bu kitabın şehzadelerden gayrimüslim tebaaya kadar geniş bir okuyucu kitlesine sahip olduğunun göstergesidir.
DONANMA MECMUASI
Barbaros’un mirasını bugüne taşıyan dergi
Donanma Mecmuası7-8 Hasan Paşa türbesine yer açabilmek için tahrip edilen Barbaros torunlarına ait mezar taşları. Fotoğraf ve haber/yazının sahibi Bahriye Yüzbaşı Ali Şükrü Bey.
Sultan Abdülaziz’in büyük masraflarla dünyanın sayılı güçlerinden biri haline getirdiği Osmanlı donanması, tahttan indirilmesinde de etkili olmuştu. Bu olayın tesiri altında kalan Sultan 2. Abdülhamid, saltanatı süresince donanmaya ilgi göstermeyip Haliç’te demir atmış vaziyette bırakmıştı. İttihad ve Terakki iktidarında donanmanın yeniden savunma gücü olması düşünülürken, halkın desteğini ve dayanışmasını hedefleyen sivil bir girişim örgütlenmesiyle 19 Temmuz 1909’da Donanma-i Osmanî Muâvenet-i Milliye Cemiyeti kuruldu.
Bu derneğin nizamnamesi, yayın organı olarak Donanma adıyla aylık bir dergi çıkarılmasını öngörüyordu. 1910 senesi Mart’ında 10 bin basılan ilk sayısı ile yayın hayatına başlayan dergi 1919 Nisan’ına kadar 192 sayı çıkarıldı. Yurtiçi ve yurtdışında çok yoğun bir ilgiyle karşılanan dergiye binlerce abone kaydedildi. Genel olarak Osmanlı denizciliğini ihya etmek maksadını taşıyan yazılara yer verildi. Bilhassa denizcilik tarihinde önemli şahıslar, olaylar, mekânlar gündeme getirildi. Ali Rıza Seyfi, Ali Şükrü Bey, Ali Haydar Emir gibi denizciler yanında Ahmet Rasim, Köprülüzade Mehmed Fuad, Hüseyin Kazım, Aka Gündüz gibi güçlü kalemler de yazılar yazdı. Ayrıca çok sayıda kadın yazara sayfalarında yer verilmiştir. Derginin ilk sayılarından itibaren Barbaros Hayrettin Paşa ve türbesinin perişan halinden kurtarılmasına dikkati çekilmiştir. Preveze zaferinin anma törenleri bu derginin ilgisi ile süreklilik kazanmıştır.
NAM-I DİĞER ORUÇ REİS
‘Baba Oruç’ veya Barba Ruj-Barba Rossa
2018’de şehadetinin 500. yılını andığımız Oruç Reis, hoşsohbet, lafı dinlenir, birkaç lisan bilen, kendi halinde bir adalı idi. Midilli’de otururlarken kardeşi Hızır ve en küçükleri İlyas ile deniz ticareti işindedirler. Teknesiyle ticaret için Trablusşam’a giderken karşılarına çıkan Rodos Şövalyeleri ile savaşırlar ama İlyas şehit olur, Oruç esir edilir. Gazavâtnâme’de ayrıntılı olarak anlatıldığı üzere, uzun bir maceradan sonra şövalyelerin elinden kaçıp kurtularak Antalya taraflarına gelir. Şehzade Korkut ile iyi anlaşır, onun hediyesi gemi ile korsanlığa başlar. Artık namlı bir korsan ve Rodos Şövalyeleri’nin amansız düşmanıdır. Bir yandan da Mısır Sultanı Kansu Gavri’ye hizmet eder.
Şehzade Korkut taht mücadelesini kaybedip Şehzade Selim padişah olduğunda hayatını tehlikede gören Oruç Reis, Kıbrıs’ta vurduğu Venedik gemilerinden elde ettiği vurgunu Cerbe adasına satmaya götürür ve orada kalır. Bir süre sonra ağabeyi İshak ile kardeşi Hızır da oraya gelir ve birlikte Tunus Beyi’nin izniyle yerleşirler. Batı Akdeniz’de korsanlıkla namları yürür. Girdikleri bir savaşta tek kolunu dirsekten itibaren kaybeden Oruç Reis, “Barbaros” lakabının gerçek sahibidir. Kızıl sakallı olduğu için bu lakabın yakıştırıldığı iddiası yanında; leventlerinin taktıkları “Baba Oruç” ismini, Batılıların “Barba Ruj-Barba Rossa” olarak telaffuz etmelerinden dolayı bu lakabın takıldığı da rivayet edilir. Ölümünden sonra kardeşi Hızır da Barbaros lakabıyla anılmaya devam etmiştir ve Oruç Reis’in “Barbaros” lakabı unutulmuştur.
Oruç ve Hızır kardeşler zamanla elde ettikleri muazzam miktarlara ulaşan para, levent, mühimmat ve gemi sayılarıyla hedef büyülterek gözlerini Cezayir’e diktiler. Yavuz Sultan Selim ile temasa geçip aralarını düzelttiler. Güçlenmelerinden korkan yerel beyler de İspanyollara yanaştılar. Bu işbirliğine rağmen İspanya yanlısı yerli Arap/ Berberi kabileleri ve İspanyolları dize getirerek Cezayir’i tamamen ele geçirdiler. Nüfus ile arazi tahriri yaptırarak vergi tahsili ve asker toplama için gerekli verileri sağladılar. Böylelikle tamamen bir hükümet şeklinde yönetimi ele almışlardı. Bu sırada Tilimsân Hâkimi Ebu Hammu İspanyollarla işbirliğinden vazgeçmedi ama, Oruç Reis’in Tilimsân’ı almasına engel olamayınca kaçtı. Yerli halk isyana kalkıştı ve İspanyollarla birlikte binlerce asker harekete geçtiler. Çatışmalar sürerken İshak Reis şehit oldu. Oruç Reis’in bulunduğu Tilimsân’ın kuşatması altı ay sürdü. Çok az bir kuvvet, mühimmat ve yiyecekle orada sıkışan Oruç Reis, yanındaki az sayıda askerle kaçmayı başarsa da İspanyollar tarafından yakalanıp öldürüldü. Öldüğünde 44-45 yaşlarında olduğu rivayet edilir.
Barbaros kardeşler
Oruç Reis’in de Barbarossa lakabıyla tanındığı zamanlara ait Oruç-Hayreddin Barbaros kardeşlerin bir gravürü.
Arıkan ve Toledano tarafından neşredilen İspanyol belgelerine göre, Oruç Reis’in kafasını kesen Asturia Prensliği Tineo kasabasından Teğmen Garcia Fernandez de La Plaza’ya, İspanya Kralı 5. Karlos tarafından “Barbaros’un (Oruç Reis) portresi, sancağı ve diğer beş Türk’ün portresi ile bezenmiş kırmızı bir arma” taşıma imtiyazı tanındı. Çocuklarına, torunlarına, neslinden gelen herkese ebediyen taşıma hakkı verilen bu arma, günümüzde Tineo kasabasının armasında bir figür olarak halen yürürlüktedir.