Etiket: kanun-i esasi

  • Osmanlı mutlakiyeti sultana mutlak güç sağlamıyordu

    Osmanlı mutlakiyeti sultana mutlak güç sağlamıyordu

    Osmanlı sisteminde zamanla oluşan Meşveret Meclisleri, modern anlamdaki parlamentoya giden yolun başlangıcıydı. 600 yıllık devlette hiçbir padişah, tahtta oturduğu sırada mutlak bir güç olarak ortaya çıkmadı. 1876’da ilk Kanun-ı Esasi ve Meclis-i Mebusan’ın ömrü çok kısa sürdüyse de, Osmanlı tarihine vurduğu damgada 6 asrın emeği vardır.

    Padişahların tahta çıktık­tan sonra belirli bir görev süreleri yoktur. Onlar ölünceye kadar saltanat sürmek üzere tahta çıkar. Elbette her padişah böyle olmasını temenni etmiştir; ancak eceliyle ölmeden tahttan indirilerek kendinden sonra gelen oğluna, kardeşine veya yine Osmanlı soyundan yeğenlerine saltanatı devretmek zorunda kalan bir hayli padişah bulunur.

    Osmanlı Devleti’nin 623 yıllık ömründe tahta çıkan 36 padişahtan 12’si (2. Bayezid, 2. Osman, 1. Mustafa, İbrahim, 4. Mehmed, 2. Mustafa, 3. Ahmed, 3. Selim, 4. Mustafa, Abdülaziz, 5. Murad ve 2. Abdülhamid) “hâl edilmiş” yani tahttan indiril­miştir. Bunlardan 2. Bayezid zehirlenmiş; 2. Osman, İbrahim, 3. Selim, 4. Mustafa öldürülmüş; Abdülaziz intihar mı cinayet mi olduğu hâlen tam olarak açıklığa kavuşmayan bir şekilde hayatını kaybetmiştir. Her 3 padişahtan biri, kendilerinde vehmedilen o kadar güce rağmen iktidardan alaşağı edilip, tahtlarını hatta hayatlarını kaybedebiliyorsa; bunlar için “astığı astık-kestiği kestik” benzetmesi ne kadar doğrudur?

    Yönetim ilkeleri içerisinde padişahların yetkisine bırakılan “siyaseten katl” uygulamasıyla devlet adamlarının, sadrazam­ların hatta ulemadan üst rütbeli şahıslarla şeyhülislamların bile idama gönderilebilmesi, “astığı astık-kestiği kestik” deyimiyle izah edilemez. Bu uygulama­nın ne ölçüde hukuki olduğu tartışılabilir; ancak şeyhülislam fetvası olmadan siyaseten katl gerçekleşemezdi. Şeyhülislam­lar da bu fetvaları verirken “şer’i maslahat değildir, ululemrin isteğiyledir” diyerek sorumlu­luğu üzerlerinden atmışlardır. Köprülü Mehmed Paşa’nın ölü­münden sonra sadrazam olan oğlu Fazıl Ahmed Paşa’nın, 4. Mehmed’in huzurunda babası­nın “haksız yere adam öldürüp çok kan döktüğünü” söyleyen Şeyhülislam Esirî Mehmed Efendi’ye “hepsini senin fet­vanla öldürdü” diye çıkışması; bunun üzerine şeyhülislamın “şerrinden korkardım, onun için fetva verdim” demesi gibi, diğer şeyhülislamlardan da aynı korkuyla hareket etmiş olanlar çıkabilir.

    “Devlet benim! Benim uğru­ma can verin!” diyen padişahlar olduğu kadar, “devlette herkesin hissesi vardır” diyen padişah­ların da bulunduğuna bakılırsa; 6 asırlık bir devletin kuruluş­tan yıkılışa kadar birbirinden farklı usullerle yönetilmesi gibi padişahların meşreplerinin de birbirinden farklı olması çok doğaldır.

    Kapak_Dosyasi_9
    3.Selim’in cülus törenini tasvir eden minyatür.

    Güç odakları hep vardı

    600 yıllık devlette hiçbir pa­dişah, tahtta oturduğu sırada mutlak bir güç olarak ortaya çıkmamıştır. Saltanat âlemi dengelerin ayakta tuttuğu bir dünyadır. Küçük bir beylik de olsa, 3 kıtaya, 7 iklime yayılmış devasa bir devlet de olsa, her sultanın iktidarını bir ucundan istinat ettirmek zorunda kaldığı şahıslar, güç odakları ve nüfuz sahipleri her zaman varolagel­miştir. Bazı devirlerde uluslara­rası güçler dengesi de saltanatın devamı veya son bulması nokta­sında etkili olabilmiştir. Sadece Osmanlı saltanatında değil; Batı’da, Doğu’da kurulu monarşi düzenlerinin hepsinde de aynı seyir sözkonusudur.

    Dengelerin ucunda hüküm süren padişahlar açısından gücünü gösterebilmeye yarayan ordusunun, kullarının, hazine­lerinin, velhasıl debdebe ve ihti­şamını sağlayan maddi araçla­rın değeri; iktidarının kaynağını Kut’a, Gök Tanrı’ya veya Allah’a dayandırıp onun yeryüzündeki gölgesi olduğunu iddia etmekten daha yüksektir. Elbette geniş halk yığınlarının geleneksel iktidar meşruiyetini sağlama araçlarındaki Tanrısallığa, “mavi kan”a itibarı her şeyden yüksektir; ancak önce parayı ve tahtı ele geçirmek gerekir. Osmanlılar öncelikle beylikten devlete giden yolun taşlarını sağlam döşemeye uğraşmış, uç beyliği olarak düşman sınırında bulunmanın avantajıyla diğer Anadolu beyliklerinden gazâ ve ganimet uğruna akın akın kendisine katılanlarla imrenilen bir silahlı güce ulaşmıştır. Kısa sürede elde ettiği topraklar ve nüfus ile servetini katladıktan, dengelerini iyi kurduktan ancak iki asır sonra kendilerini Kayı boyuna bağlamayı akıl etmiş­lerdir.

    İktidarın meşruiyetini benimsetmek kadar önemli olan husus, sürdürülebilirliğini sağlamaktır. Doğu kültürlerin­deki siyasetname/nasihatname geleneğinde devleti sürdürebil­menin en önemli ayağının adil yönetici/adaletli idare olarak belirtilmesi boşuna değildir. İslâm kültürünün hakim olduğu devletlerin siyaset anlayışında “müşrik veya kafire benzeme­mek”, onlarla aynileşmemek önerilir; ancak adalet konusun­da Sasani hükümdarı Nuşire­van müşrik olmasına rağmen adaletin mümtaz bir simgesi olarak model alınır. “Devlet ada­let ile kaim, zulüm ile viran olur” anlayışı benimsenir.

    Kapak_Dosyasi_10
    Osmanlılar, oldukça büyük bir coğrafyayı yüzyıllarca Topkapı Sarayı’ndan yönetti. Sarayın denizden görünüşü.

    Yüksek mahkeme

    Adaleti sağlamanın yolları açık­tır. İster bireysel, isterse toplu her türlü şikayetin kurumsal karşılığı vardır. Devletin en üst yönetim organı Dîvân-ı Hümâ­yun, aynı zamanda adaletin tesis edildiği bir mahkemedir. Padişahın mutlak vekili olup “sahib-i devlet” unvanıyla anılan sadrazam, başvezir olarak Kub­bealtı’ndaki vezirler ve kalabalık bir bürokrat kadrosuyla ülkenin kaderini elinde tutar. Savaşa, barışa, vergiye, cezaya burada karar verilir. Bayındırlıktan asa­yişe kadar her karar burada alı­nır. Ülkenin dörtbir yanına ada­let dağıtmak üzere gönderilen fermanlar divanda hazırlanır ve “geciken adalet adalet değildir” anlayışıyla bunlar mürekkebi kurumadan yola çıkarılır.

    Devletin gücü kuvveti yerin­deyken sıradan bir mübaşirin, çavuşun getirdiği fermanın üzerindeki tuğrayı gören herhangi bir zalimin, eşkıyanın, gök kub­benin altında kaçabileceği yer kalmamıştır. Hüküm infaz edilir veya yoldan çıkmışlar yola ge­tirilir. Bütün bu icraatın bir tek padişahın gücüyle yapılabilmesi imkânsızdır ama, her olumlu icraat padişahın gücünü arttırır, hatalı kararların günahı vezir­lerin boynuna yüklenir (zaten vezir demek günahları yüklenen demektir). Zaferler sultanların hanesine yazılır, hezimetler kulların boynunu vurdurur.

    Türkiye’de adalet tarihinin hangi bahsi yazılacak olursa, ilk önce bakılması gereken kaynak­lar işte bu Dîvân-ı Hümâyun’un ortaya koyduğu sicil defterle­ridir. Kanunî öncesi zamanlara ait defterler bugüne intikal etmemişse de, onun zama­nından devletin sonuna kadar “Mühimme, Ahkâm, Şikâyet, Kalebent Defterleri” adları altın­da tasniflenen ve buradan tüm Osmanlı coğrafyasına, taşraya gönderilen hükümlerin kayde­dildiği “Şeriye Sicili Defterleri” gibi binlerce cilt tutan kayıtlarla ülkenin adliye tarihi kesintisiz olarak gözler önündedir.

    Üçlü yönetim

    Osmanlılar’da yönetim “kalemi­ye/mülkiye, ilmiye, seyfiye” ola­rak üçlü bir taksimatla formüle edilir. Sadrazamın mülkiye cephesi kadar, şeyhülislamın en tepede olduğu ilmiye cephesi de kalabalık bir teşkilata sahiptir. Rumeli ve Anadolu kazaskerleri ülkenin en küçük kaza merkez­lerindeki kadılardan, naip­lerden, en ufak medreselerin hocalarına kadar adliye ve ilmi­yenin her şeyinden sorumludur. Hukuk düzeninin ve eğitim-öğ­retimin yegane yetkilisi ilmi­yedir. Ordu ve donanmaya, hep birlikte seyfiye denilir. Yeniçeri Ağası, kaptanpaşa ve bunlara bağlı ücretli/ulufeli askerlerle profesyonel ordu teşkilatlanma­sının en iyi örneği, birkaç asır boyunca Osmanlılar tarafından gerçekleştirilmiştir.

    Böylesine teşkilatlı bir devlet örgütünde, padişahların sevk ve idaresine bile gerek kalmadan işler yürürdü. Öyle de olmuştur ve 1. Mustafa gibi akli melekele­rinden yoksun olduğu hâlde iki defa tahta oturan bir padişahın, ayrıca 12 yaşındaki 4. Murad ile 7 yaşındaki 4. Mehmed’in hüküm­darlıkları sırasında, onlar büyü­yüp devlet işlerini idrak ettikleri zamana kadar devlet mekaniz­ması sorunsuz işlemiştir.

    Hanedan anlayışının te­kamülüyle birlikte, 1. Ahmed devrinden itibaren saltanatın babadan oğula geçmesinden vazgeçilip en büyük erkek şeh­zade yani veliahtın padişahlık tahtına oturmasının usul edi­nilmesiyle birçok kural değişti. Şehzadelerin öldürülmesi terke­dilmedi ama, bunların sancak­lara gönderilip devlet tecrübesi kazanmalarından vazgeçildi; dolayısıyla padişah oluncaya kadar “kafes hayatı” denilen acı ve ızdıraplı bir hayatı yaşamaya mecbur bırakıldılar. Bu zaman diliminde Dîvân-ı Hümâyun da eski düzenini kaybederek yerini Paşakapısı veya Bab-ı Asafi de­nen yapılanmaya terketti. Yavaş yavaş devletin çarklarını eline geçirmeye başlayan bürokra­si her sahada uzmanlaşmaya doğru giderken, devletin ıslahat ve yenileşme çabaları da ilk meyvelerini veriyordu.

    Kapak_Dosyasi_11
    Kubbealtı’nın karşısında yer alan padişah makamı, arz odasının kapısı.

    1683 Viyana Kuşatması ve takiben 16 yıl süren savaşların sonunda 1699’daki Karlofça Antlaşması ile büyük bir hezimete uğrayan Osmanlılar, 4 yıl sonra tahta çıkardıkları 3. Ahmed zamanında ilk ıslahat faaliyetle­rine başladılar ve yeni bir uygu­lamayı gelenek haline getirdiler. Ağabeyi 2. Mustafa’nın (orduyla sefere çıkan son padişah) yerine tahta çıkan 3. Ahmed’le birlikte “vekil-i mutlak” olan sadra­zamlar, aynı zamanda serdar-ı ekrem sıfatıyla bulundukları ordunun başında ve ordugah­larda düzenledikleri divanlarda devlete ait her kararı alır oldular. Sadrazamın İstanbul’dayken maiyeti olan sadaret kethüda­sı, nişancı, reisülküttap, divan görevlileri ve defterdarlar da or­duyla birlikte sefere çıkıyor; her birine eş rütbeli olarak “rikab” adı verilen görevliler sadrazam yerine bırakılan sadaret kayma­kamlarıyla İstanbul’da yaşıyor; işlerini buradan yürüterek or­duyla haberleşmeyi sağlıyordu

    17. yüzyılın ortalarından itibaren Rusya’yla girişilen büyük ve uzun süreli savaşlar sırasında “meşveret/danışma meclisi” adı verilen ve katılımcı sayısı değişken toplantılarda kararlar alınmaya başlandı. Aslında erken zamanlardan itibaren padişahlar ara sıra bu şekilde meclisler düzenlemiş­lerdi. Zamanla başlı başına bir uygulama hâlini alan meşveret meclisleri, Türkiye’nin yönetim anlayışında parlamento mües­sesesine giden yolun başlangı­cıdır. Kaynağını Kuran’dan ve Hz. Muhammed’in öğütlerinden alan danışma, istişare toplantısı anlamındaki “meşveret”, Arapça bir konuyu görüşmek anlamın­daki “şûrâ” kökünden türemiş­tir. Padişahlar Dîvân-ı Hümâ­yun’un işleyişinden farklı olarak meşveret meclislerinde tavsiye niteliğinde alınan kararları çok önemsemişler; rical-i devletin bu toplantılarda hiç kimseden çekinmeden fikirlerini ortaya koymasını ve doğru eylemin ancak bu şekilde belirlenece­ğini defalarca belirtmişlerdir. Aslında bir anlamda yönetici sınıfı bilinçlendirmeye, devlette hissedar kılmaya yönelik bu tür girişimler en çok 3. Selim’in yönetim anlayışında yer bulmuş; ondan sonra 4. Mus­tafa’nın da talepleri bu yönde olmuştur.

    Sultan 3. Selim 7 Nisan 1789’da tahta çıktığı sırada, 1. Abdülhamid’in son yıllarında, 1786’da başlayan Osmanlı-Rus Savaşı sürüyordu ve yeni tahta oturan genç padişah son karar verici olmadan önce bu durumu etraflıca anlamak istiyordu. Bu nedenle 31 Ocak 1790’da imza­lanan Prusya İttifakı senedinin müzakereleri esnasında Prusya elçisi bir an önce imza istediğin­den, seferde olan sadrazamın yerine bakan sadaret kaymaka­mı, topu yeni padişahın kuca­ğına bırakıvermişti! 3. Selim bunun üzerine yazdığı bir hatt-ı hümayunda “Ben padişah olalı 1 sene dahi olmadı. Devletime ne vechile hayırlı olacağını bile­mem. Ve benim re’yim ile cevap vermem. Seleflerim zamanında olan mekrûh maddeleri hep padişahların üzerine sayarlar. Devletimde bu kadar ricâl ve ulema var. Münasip görürler ise ne güzel. Yoksa ben elbet şu iş olsun demem” (BOA.MHD. 11) diyerek ustaca bir manevrayla sorumluluğu rical-i devletin üzerine bırakmıştır.

    Sultan 3. Mustafa zamanında, 1768’de başlayan Osmanlı-Rus Savaşı; 1774’te ölen 3. Mustafa’nın yerine tahta geçen 1. Abdülhamid’in saltanatının ilk yılında, Küçük Kaynarca Antlaş­ması’yla sona erdi. Osmanlılar’ı büyük ölçüde yıpratan bu savaş, hazinenin dibine darı ekmek­le kalmadı; padişahın oğlu Şehzade Selim’in doğumunda gelen hediye ve paraları mu­hafaza eden haremi Mihrişah Kadın’dan 1773’te senet karşılığı borç alınmasına da sebep oldu!

    Sultan 1. Ahmed zamanında 1606’da açılan İran Seferi’ne para bulunamadığında da hâl çaresine bakmak için meşveret meclisi toplanmıştı. Şeyhülis­lam Sunullah Efendi o mecliste padişaha “para yoksa Mısır ha­zinesi var; o da yetmezse deden Kanunî’nin Budin Seferi’nde yaptığı gibi saraylardaki altın kap kacak eritilip para bastırıl­sın” diyebilmiştir. Buna şiddetle itiraz eden 1. Ahmed, “Mısır Hazinesi benim cep harçlığım, kap-kacak dediğin çorba tasım. Devir Kanunî’nin devri değil, bu zaman o zamana uymaz” diye­rek yönetici kademeyi ve orduyu karşısına alma pahasına buna itiraz etmişti.

    Aradan 167 yıl geçtikten sonra 3. Mustafa’nın, onun ardından 1. Abdülhamid’in, 3. Selim’in orduya para yetiştirmek için şahsi servetlerini feda etme­leri, saraydaki evaniyi paraya çevirtmeleri, sultanların “alan el” olmaktan vazgeçip “veren el” olmaya başlamalarına işarettir. 1. Abdülhamid kendi örnek olduğu bu eyleme vezirlerin, büyük ser­vet sahibi paşaların da katılması­nı istedi; gönüllü yanaşmayanları zorlayarak paralarını aldı (BOA. HAT. 54389, 54748). Padişahlar bu tarihten sonra devleti kendi mülkleri olarak görmeye devam etseler de rical-i devlet ile birlikte taşın altına el koyma ihtiyacını daha fazla hissederek eylem ve ilkelerde onların da devlette hisse sahibi olduklarını düşündürecek bir üslup geliştirdiler. Bu üslubun tezahür ettiği en önemli mec­ra, işte bu meşveret meclisleri olmuştu.

    Kapak_Dosyasi_12
    Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul alındıktan sonra yaptırılan Topkapı Sarayı, diğer padişahların ekleriyle günümüzdeki hâlini aldı.

    ‘İstemezük’ muhalefeti

    1787-1792 Osmanlı-Rus Sava­şı’nın sonunda Avusturya ile Ziştovi, Rusya ile Yaş Antlaşma­ları’nın imzalanmasıyla büyük hasar alan devlet, hemen ıslahat çalışmalarına başladı. Bu mak­satla toplanan birçok meşveret meclisinde alınan kararlar yanında, ulemaya sipariş edilen layihalarda yer alan fikirler doğ­rultusunda Nizam-ı Cedid adı verilen Islahat Dönemi başladı. Bu dönem 3. Selim’in tahttan indirilip yeğeni 4. Mustafa’nın tahta çıkmasıyla bir süreliğine kesintiye uğradıysa da, sonra gelen 2. Mahmud’un o döneme kadar görülmemiş ölçekte uy­gulamaya koyduğu yenilikler bu kesintiyi önemsizleştirdi.

    “Kuvvetler ayrılığı”nın esa­misinin okunmadığı çağlarda, padişahların ve bürokrasinin gücünü sınırlayabilen, denetle­yebilen hatta diktatörleşmenin önüne geçebilen yegane güç, Yeniçeri-esnaf-ulema üçlüsü­nün ittifakıyla oluşan “isteme­zük” ekibi olmuştur. Hâl’ler ve iclasler büyük oranda bu üçlü ittifakın eseridir. 2. Mahmud’un taviz vermeden ıslahatları uygu­layabilmek uğruna kendinden önceki padişahların geliştirdiği “katılımcı saltanat” yöntemini askıya alması, kendisini ister istemez ulema ve Yeniçeri’yle karşı karşıya getirmişti. Anadolu ve Rumeli’nin “âyan aileleri” de 2 asır boyunca güçlenmelerinde katkıları olan bu gruplarla ittifak hâlindeydi.

    Ayan aileleriyle, ulema ve Ye­niçerilerle saltanatının hemen başında imzalamak zorunda kaldığı ve iktidarını sınırlayan Sened-i İttifak’ı ilk fırsatta yırtıp atan 2. Mahmud’un hedefi belli olmuştu. “İstemezük”çülerin hâlen etkili olması, merkezî otoriteyi eskiye nazaran çok daha güçlü bir şekilde tesis etmek isteyen 2. Mahmud’u engelliyordu; bu nedene gücünü tesis eder etmez ilk elde Yeniçe­ri Ocağı gibi 5 asırlık bir tarihî kurumu izi-bucağı kalmayacak bir şekilde ortadan kaldırmayı başarmıştır. Ardından ulema­nın elindeki mali gücün kaynağı olan vakıfları denetleyebilmek adına, ilk olarak nezaret adıyla “Evkaf Nezareti” kurulmuştur. Esnaf ve sanatkarın ortadan kaldırılması amaçlanmadıy­sa da, Yeniçeri-esnaf-ulema üçlüsünden son elde kalan esnaf sanatkar grubu da 1838’de Bal­talimanı Ticaret Sözleşmesi’nin ağır koşullarından dolayı iyice etkisizleşince, ülkenin kaderini belirleyici bu üç unsur da orta­dan kalkmış oldu.

    2. Mahmud’un yenilikleri, oğlu Abdülmecid’in ilan ettir­diği Gülhane Hatt-ı Hümayunu ile başlayan Tanzimat Dev­ri’ni hazırlamıştı. Bu devirde merkezî otorite güçlense de, padişahların gücünü sınırlayan, idam-müsadere-keyfî idareyi ortadan kaldıran hatt-ı hüma­yunla katılımcı yönetime gidiş iyice hızlandı. 1840’tan itibaren kurulan mahalli meclislerin önceliği vergi tarhı ve tahsili olsa da, ülkenin en ufak kazasın­da bile kurulan bu meclislerle halkın politik bilinci eskilerde hiç olmadığı kadar gelişti.

    İstanbul halkı, kaza meclis­lerinden ve seçim pratiğinden yoksun olduğu için, ilk Meclis-i Mebusan’a kadar yaklaşık 35 yıl boyunca seçimle, adaylıkla, bürokrasiyle hemhal olmuş taş­ralıların gelişim düzeyinden ha­bersizdi. İlk Meclis-i Mebusan’da taşradan gelenleri küçümseyen İstanbul mebusları, hiç bekle­medikleri ancak karşı karşıya kaldıkları politik bilinç sahibi taşralıların manevraları karşı­sında etkisiz duruma düştüler. Meclis-i Vala ve diğer nezaretle­rin meclisleri de ülkenin parla­mento ve seçilmiş milletvekil­leriyle yönetimine giden yoldaki yapı taşlarından olmuştur.

    Kapak_Dosyasi_13
    Osmanlılar’da ıslahat çalışmalarını başlatan Selim, Yeniçeriler tarafından katledilecekti.

    Tanzimat döneminde, bürok­rasinin güçlü sadrazamlar eliyle padişahların bıraktığı boşluğu doldurmadaki gayretleri sonu­cunda, Babıâli hükümetlerine tepkiler artmaya başladı. Reşid, Âlî ve Fuad Paşalar’ın sadareti sırasında oluşan “Yeni Osman­lılar” muhalefeti, padişahı bile Babıâli bürokrasisinin diktatör­lüğüne maruz kalmış gösteri­yordu (Teşhiste doğruluk payı vardır; zira Babıâli’de dönü­şümlü olarak sadarete gelen ve hariciye nazırlıklarında bulu­nan bu üçlünün son ferdi olan Âlî Paşa’nın 1871’de ölümüyle Sultan Aziz’in rahat bir nefes al­dığı ve öldüğü günü kastederek “işte bugün padişah olduğumu bildim” dediği rivayet edilir).

    1876’da ilk Kanun-ı Esasi ve Meclis-i Mebusan’ın ömrü çok kısa sürdüyse de, Osmanlı tari­hine vurduğu damgada 6 asrın emeği vardır. Oysa o meclis neler neler yapmaya adaydı! Topu topu 5 ay süren ömründe, bu toprakları vatanımız olarak bilmemizin yolunu açtılar; reaya kumaşından vatandaş kıyafeti çıkarmaya çalıştılar. Demokra­tik, laik, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin yetiştirip bugüne getirdiği vatandaşının idraki kimi zaman verdiği verginin hesabını sor­maya yetmezken, o meclisteki mebuslar “bütçe de bütçe” diye tutturdular. Harcanan her kuru­şun hesabını sormaya kalkarak, elini Hazine’den çekmeden ge­çinmeye alışmışların akıllarını başlarından aldılar. Hiçbir üreti­mi bulunmayan, memlekete faydası olmadığı hâlde baş tacı edilen asalak bir yönetici sınıfı titrettiler. 1877-78 Osmanlı-Rus Harbi’ndeki kötü gidişin fatura­sını kesmek üzere Serasker Re­dif Paşa başta olmak üzere ordu erkânını hesap sormak üzere meclise çağırdılar. Nice sonra kendilerini dinlemeye tenezzül eden padişah 2. Abdülhamid’e “Geç kaldın hünkarım; daha savaşın başındayken meclisi dinleyecektin. Artık iş işten geçti” diyebildiler. Bunu dedik­leri anda da 2. Abdülhamid “ben artık dedem Sultan Mahmud’un yolunu izlemek zorunda kalaca­ğım” diyerek parlamentoyu tatil etti ve Kanun-ı Esasi’yi yürür­lükten kaldırdı.

    Bundan sonraki 30 yıl boyun­ca 2. Abdülhamid’in müstebit idaresi altında kalan Osman­lılar’ın 1909’dan 1922’ye kadar olan ahir ömründe meşruti idare ve Kanun-i Esasi yeniden yürürlüğe girdiyse de bu döne­min ve devletin son padişahları Sultan Reşad ve Vahdettin’in yönetimi çözüm olmadı. “Meş­rutî istibdat” yönetimi altındaki Osmanlı rejimi tarih sahnesin­den çekilerek yerini cumhuriyet rejimine bıraktı.

    3.SELİM’DEN MEŞVERET MECLİSİ’NE / 18. YÜZYIL SONU

    Kapak_Dosyasi_Kutu

    ‘Bana yardımcı olun. Devletten sadece ben değil siz dahi hissedarsınız’

    3. Selim’in kendi elyazısıyla hatt-ı hümayunu. Kime yazıldığına dair bir hitap yoksa da Meşveret Meclisi mazbatasını okuduğunu belirttiğine göre, o meclisin tekrarında okunmak veya katılanlara bildirilmek üzere sad­razama yazılmış olmalıdır. Nizam-ı Ce­did’i uygulamaya koyarken Meşveret’e ve bu konuda layiha verenlerin sözlerine göre hareket ettiğinden bahseder. Hatt-ı hümayunun sonunda timar ve zeamet usulünde Nizam-ı Cedid’e göre hareket edilmesi için rical-i devletin kendisini desteklemesini istemektedir. Samimi bir dille “Allah için bana muin [yardımcı] olun, Allah da size muin olsun. Devletten yalnız ben hissedar değilim, siz dahi hissedarsınız” demektedir.

  • Yemen’de süren içsavaş deniz ticaretini de kilitledi

    Yemen’de süren içsavaş deniz ticaretini de kilitledi

    ABD ve onun oluşturduğu koalisyon, geçen aydan itibaren Kızıldeniz’de İsrail’e giden gemileri hedef alan Husiler’e karşı saldırı başlattı. Yemen’de İran’ın desteklediği Husiler ile Suudi Arabistan’ın desteklediği merkezî hükümet arasındaki savaş, 20 yıldır acımasızca sürüyor. Mücadelenin günümüze kadar uzanan kısa tarihi…

    İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırısına en sert tepki Yemen’den geldi. Hamas’ın 7 Ekim saldırılarını da coşkuyla karşılayan Husiler, Yemen’den İsrail’e füze ve insansız hava araçlarıyla saldırdı; ardından Kı­zıldeniz’den İsrail’e giden gemile­ri hedef aldı. Bu nedenle birçok gemicilik şirketi Bab el-Mandep Boğazı’ndan geçişi askıya aldığını duyurdu.

    Bunun üzerine, dünya tica­retinin %12’sinin, dünya deniz ticaretinin ise %40’ının güzerga­hını açmak için, ABD ve İngiltere 10 devleti kapsayan bir koalisyon kurarak USS Dwight Eisenhower uçak gemisi dahil, Husiler’e karşı saldırıya geçti. Husiler ise Gaz­ze’nin ihtiyacı olan gıda ve ilaç sağlanana kadar saldırılarının devam edeceğini açıkladı.

    Hamas ile İsrail arasındaki çatışmadan çok önce Husiler, Hizbullah ve Hamas ile birlikte İran’dan yana İsrail’e karşı “dire­niş ekseni”ninde yer alıyor. Füze ve insansız hava araçları gibi teknik yardımları ise İran sağ­lıyor. Yemen’de merkezî hükü­mete karşı isyancı güçleri temsil eden Husiler, İsrail ve Amerikan hedeflerine saldırarak Suudi Arabistan ile müzakerelerde ellerini güçlendirmeye çalışıyor. Böylece ABD üzerindeki baskının Suudiler’i bir anlaşmaya zorla­masını umuyorlar.

    Suudiler BM nezdinde bir ateş­kes müzakere etmenin yollarını aramakta ise de Husiler iktidarı paylaşmaktan yana olmadıkları için ateşkese yatkın değil. 7 Ekim saldırısından önce Suudi Arabis­tan, İran’ın gerilimi azaltmakta bir rol oynabileceğini beklerken, son 2 aydaki gelişmeler bunun kısa vadede mümkün olamaya­cağını gösterdi.

    Husiler, merkezî iktidara karşı Zeydî cemaatinin marji­nalleştirilmesine, eşitsizliğe ve ken­dilerinin kalabalık oldukları bölgenin azgelişmişliğine bir tepki olarak belirdi. Merkezleri Saada, 9. yüzyıl sonunda Zeydî imamlığı denen din­sel-siyasal bir rejim tarafından kuruldu. Zeydîliği Şia’nın diğer kollarından ayıran en temel hususlardan biri de, “12 İmam” inancı.

    Gundemin_Tarihi_1
    Dünya deniz ticaretinin en önemli yolu olan Süveyş Kanalı, İsrail’in Gazze’ye saldırısıyla tehdit altında. Saldırı başladıktan sonra gemi yoğunluğunun düşüşü grafiklere böyle yansıdı. (economist.com)

    1992’de Hüseyin Bedreddin el-Husi ve Muhammed Azza­ne’nin önderliğinde kurulan genç müminler cemaatinin siyasallaş­masının ürünü olan hareket, Su­udi Arabistan’ın bölgede Selefîliği yaymasına ve merkezî hüküme­tin bölgeyi ihmaline tepki olarak da gelişti. Ülkenin kuzeybatısın­da, Suudi Arabistan sınırındaki dağlarda örgütlenen ve Zeydî cemaatinin siyasi kolu olan bu hareket, özellikle 2004’ten itiba­ren isyancı bir karakter kazandı. Kurucularının Yemen güvenlik güçleri tarafından öldürülmesi üzerine genç müminler cemaati ikiye ayrıldı; aralarından silahlı mücadeleyi kabul edenler daha sonra Husiler diye anılacak ha­reketi oluşturdu. Husi hareketi, Hizbullah’dan etkilenmiş bir ha­reket; milliyetçilikle mezhepçilik karışımı karma bir ideolojisi var.

    Yemen’de merkezî hükümet ile Husiler arasındaki içsavaş, İran ile Suudi Arabistan arasın­da bir güç çekişmesi anlamına da geliyor. Öte yandan Husiler, Yemen’deki resmî hükümetin müttefiki El Islah Partisi (Müs­lüman Kardeşler), El Kaide gibi, Selefî hareketler ve IŞİD’le de mücadele ediyor.

    İLK DEMOKRATİK TÜRK DEVLETİYDİ

    1917’de sadece 1 ay yaşadı: Qırım Halq Cumhuriyeti…

    Rusya’daki Şubat-Ekim Devrimlerinden sonra 13 Aralık 1917’de kurulan Kırım Halk Cemiyeti’nin Başkanı Numan Çelebicihan “Qırım’da yaşayan milletler: Tatar, Rus, Ermeni, Yehudi, Rum, Nemse ve başqalarıdır. Maqsadımız hepsinden güzel bir buket yapmaqtır” diyordu. Bolşevikler 14 Ocak’ta Kırım’a müdahale edecekti.

    Rusya’da Çarlık İmparator­luğu’nun çöküşü, berabe­rinde bir dizi halkın kendi devletlerini kurma girişimlerine yolaçtı. 13 Aralık 1917 ila Ocak 1918 arasındaki çok kısa ömürlü Kırım Halk Cumhuriyeti, ilk de­mokratik Türk-Müslüman devleti olarak tarihe geçmiştir.

    O dönemde Kırım Yarımada­sı’nda nüfusun %41.2’si Ruslar, %28.7’si Kırım Tatarlar’ı, %8.6’sı Ukraynalılar ve geri kalanı Almanlar, Rumlar, Ermeniler ve Bulgarlar’dan oluşuyordu. 1917 Mart’ında “Tüm Kırım Müslü­manlar’ı Kong­resi” toplandı; Petrograd’taki Geçici Hükümet ve Ukrayna’daki Merkezî Rada ile irtibat kuracak bir Müslüman yürütme komitesi seçildi. Temmuz’da bağımsız bir devletin kurulmasını savunan Kırım-Tatar ulusal partisi Millî Fırka kuruldu. Nihayet Aralık ayında ulusal parlamento olan Kurultay, Kırım’da Bahçesaray’da toplandı. Seçilen 76 delegeden 4’ü kadındı (Şefika Gaspiranski, Hanife Bodaninski, İlhan Tohtar ve Hatice Avcı). Kırım Ahali Cum­huriyeti kuruldu ve Kânûn-ı Esâsî ilan edildi.

    Gundemin_Tarihi_2
    İstanbul-Vefa Lisesi mezunu Numan Çelebicihan aynı zamanda şair ve edebiyatçıydı.

    Seçimlerin tek dereceli yapıl­mış olması, Kânûn-ı Esâsî’nin kuvvetler ayrılığını temel alan parlamenter demokratik bir cumhuriyet hedeflemesi ve bü­tün sınıfsal-dinsel imtiyazların iptal edilmesi önemliydi. “Kırım gençleri heyet-i icraiyyesinin maksadı, bu Kânûn-ı Esâsî’nin kabulü üzerine ilan olunan Kırım istiklalinden sonra, diğer millet­lerin de iştirak ettirileceği umu­mi intihabat ile Kırım Kurulta­yı’nı toplamak ve orada da umum Kırım’a mahsus bir Kânûn-ı Esâsî yürürlüğe koymak” dene­rek, diğer milliyetlerden insan­ların da bu bölgesel-bağımsız yapıya katılması hedeflenmişti. Yeni cumhuriyetin başkanı Numan Çelebicihan bunu şöyle ifade ediyordu: “Qırım Yarıma­dası’nda türlü renklerde bir çoq zarif güller, şebboylar, zanbaqlar, laleler vardır ve bu ruhnevaz çiçeklerin hepsinin kendilerine mahsus bir güzelliği, özlerine mahsus Latif qoquları var. Bu güller, bu çiçekler Qırım’da yaşayan milletler: Tatar, Rus, Ermeni, Yehudi, Rum, Nemse ve başqalarıdır. Qurultayın maqsadı bunları bir yerde toplayup, hep­sinden güzel ve nefis bir buket yapmaqtır. Güzel Qırım adasında haqiqiy medeniy bir İsviçre tesis itmektir. Tatar Qurultay’ı yalınız Tatarlar’ı degil, asırlardan beri Tatarlar ile beraber qardaşça yaşayakelmiş diger milletleri de tüşünüyür. Onları da işe davet iderek, onlarle beraber qol qola virüp kitecektir. Tatar, bu işte bir amir degil, belki bir müteşebbis, yalınız bir inisiyatörlük vazifesi­ni icra edecektir”.

    Gundemin_Tarihi_3
    1917 Aralık’ında kurultayın toplanması, başkent Bahçesaray’da büyük heyecana yolaçmıştı.

    Kurultay ile ayı zamanda Sivastopol’da bir Bolşevik dev­rimci komite oluşturuldu ve silah zoruyla Kırım’daki iktidarı tehdit etmeye başladı. Bolşevikler 14 Ocak 1918’de Simferopol’ü ele­geçirdi ve Numan Çelebicihan’ı tutukladı. Çelebicihan öldürüle­cek ve cesedi denize atılacaktı.

    Kasım 1920’de Lenin’in Kırım’a gönderdiği Sultan Galiyev’in verdiği rapor üze­rine, 1921’de Tatarlar’ı gözeten bir özerk cumhuriyet kuruldu; ancak 1927’den itibaren onlar da tasfiye edilecekti.  

  • İlk resimli mizah gazetesi: Konuşan-çizen Türk Papağan

    İlk resimli mizah gazetesi: Konuşan-çizen Türk Papağan

    Yayıncı Karabet Keşişyan tarafından 1908-1909’da çıkarılan Musavver Papağan (Resimli Papağan) adlı 4 sayfalık gazete, hem içerik hem teknik bakımdan Türkiye’de bir ilkti. Örneği ve ismi İtalya’dan alınan (Il Papagallo) bu ilk mizah gazetemiz, hem renkli taş baskısıyla hem de Batılı ülkelere karşı tutum alışıyla Türkler’in üstünlüğünü vurguluyordu.

    Karabet Kitabevi’nin sahibi, yayıncı Kara­bet Keşişyan Efendi (1850-1911), 2. Abdülhamid döneminin en üretken ve şanslı yayıncısıydı. Türkçe ders kitapları da basan Ermeni asıllı Karabet Efendi, 19. yüzyıl sonu, 20. yüzyıl başlarında yayıncılı­ğa damgasını vurmuş, Osmanlı matbuatına ciddi katkılar sunmuş, ödülleri ve nişanları bulunan bir isimdi.

    İtalya-Bologna’da Il Papa­gallo, yani “Papağan” ismiyle çıkmakta olan mizah gazetesi Karabet Keşişyan’ın ilgisini çekti. Keşişyan adeta “İtalyan­lar’ın Papağan isimli mizah gazeteleri var da bizim neden olmasın” diyerek aynı format, aynı boyutta, iç sayfada çift tam sayfa renkli taş baskı afiş örneğini bize uyarladı. İlk resimli mizah gazetemiz olacak yayının ismini de çok değiş­tirmeden Musavver Papağan (Resimli Papağan) koydu.

    Edebiyat_1
    İtalyan mizah gazetesinde aslanın ağzında bir Türkiye tasviri. 1905.
    Edebiyat_2
    Musavver Papağan’ın 19 Eylül 1908 tarihli ilk sayısının kapağı.

    O dönem İtalya’sında usta mizahçı Augusto Grossi (1835- 1919) tarafından 1873-1915 arasında yayımlanan 4 sayfalık Il Papagallo -diğer Batı ülke­lerinde de örnekleri görülen- Türkiye aleyhtarı ve Türkiye’yi küçük gören kimi renkli orta sayfa afişleri ile de dikkati çekiyordu. 1908’e gelene kadar, bizde renkli taş baskı bir mizah gazetesi yayımlanmamıştı. İtalyanlar’ın Türkiye aleyhinde­ki mizahi propagandasına karşı da herhangi bir yayın yoktu.

    Edebiyat_3
    İtalyanca orijinal yayın Il Papagallo (1905)

    Kitapçı Karabet, İtalyanlar’ın gazetesini gördü ve hem yayın­cılık hem de bir karşı propagan­da amacıyla bunun birebir aynı formatta bir benzerini çıkar­mak için başvurdu. “Şimdilik haftada bir, ilerde iki defa neşir edilmek üzere ‘mizaha müte­allik resimleri havi’ Musavver Papağan isimli mizah gazetesi çıkarmak” amacıyla yaptığı başvuru hemen kabul edildi.

    Edebiyat_4
    Fransızca versiyonu Le Perroquet (1908).

    Muhammed Tatlısu, “Kitapçı Karabet Efendi’nin Osmanlı Matbuatına Katkıları Üzerine Bir Methal” adlı çalışmasında, onun 2. Abdülhamid’le olan yakın ilişkilerine şu şekilde değinir: “Karabet’in merkezle kurduğu ilişki, 2. Abdülha­mid’in saltanatı dönemindeki dönüşüme paralel şekillendi. İmtiyazları sayesinde hızlı yayıncılık, ucuza kitap satma, gümrük vergisinden muaf tutulma, yayımlayacağı kitaplar için daha geniş bir alan bulma ve akranlarına göre daha hızlı yayın izni alma gibi faydalar görmüştü. Necib Âsım, Ka­rabet’in Arakel’den daha çok kazanarak ‘matbaa-apartman’ sahibi olmasına atıf yapar­ken, doğrudan bu ilişkilenme biçimine işaret eder. Kaspar’ın yayımlamak istediği sözlüğün bir jurnal sonrası toplatılıp yakıldığını, aynı yazara ait Karabet basımı sözlüğe ise hiç dokunulmadığını aktarır.”

    19 EYLÜL 1908

    İstibdat nihayet sona erdi vatana hizmet için yürüyoruz

    Edebiyat_6
    Karabet Keşişyan Efendi

    Karabet Keşişyan’ın hazırla­dığı Musavver Papağan’ın ilk sayısı 40 cm x 56 cm ölçü­lerindeydi ve 2. Meşrutiyet’in ilanından yaklaşık 2 ay sonra, 19 Eylül 1908 tarihinde piyasa­ya çıktı. Latin karakterleri ve eski harfli Türkçe ile üst ortada Papaghan ibaresi vardı; sağ üst köşesinde imtiyaz sahibi olarak Karabet, muharrir olarak da Hüseyin Hıfzı ismi yazılıydı. Derginin ilk sayısı, “Şimdilik haftada bir defa Cumartesi günü neşrolunur; vatan ve millete hadim siyasi-mizahi musavver gazetedir” lejandıyla çıktı. Bu lejandın üstünde Fransızca, “Journal politique et chariva­ri illustré et coloré / Parait le Samedi” (Renkli ve resimli, abur-cuburdan bahseden siyasi gazete/Cumartesi’leri çıkar) ibaresi bulunuyordu.

    Her sayısının ilk ve 4. son sayfasında Papağan ve Tuti isimli iki karakterin gündemi değer­lendiren atışmaları ve sohbetleri resimsiz, sadece yazı olarak yer aldı. İç sayfaya denk gelen 2. ve 3. sayfalarda ise renkli taşbaskı bir karikatür bulunuyordu. O güne kadar basında, renkli, tam sayfa, böylesine ilgi çekici bir baskıyla karikatür yayımlanmamıştı; bu bir ilkti. Bu renkli taş baskılarda, İtalyan propagandasına ve diğer dünya milletlerine karşı Türki­ye’nin üstünlüğünü vurgulayan mizahi propaganda karükatürleri yer aldı. Sayfaların sağ alt köşe­sinde Türkçe, sol alt köşesinde ise Fransızca altyazılar ile karikatü­rün konusu özetlendi.

    Edebiyat_5
    Il Papagallo’nun 1891’deki bir nüshasında Türkiye tasviri.

    İlk sayının girişinde yer alan “İfade” başlıklı bölümde, der­ginin çıkışının 2. Meşrutiyet’in özgürlük atmosferinden kaynak­landığına dair şu ifadeler yer aldı: “Bir çok senelerdir matbuatın duçar olduğu müsaib istibdaddan ses çıkarmaya cesaret edeme­yen papağanımız ile tutimiz, vatanın-milletin nail olduğu hürriyetten müştereken vatana hizmet uğrunda çıkmayı vazife ve temenni eyler.” 4. ve son sayfa­da ise çeşitli gazetelerden ilginç haber örnekleri ile ilanlar vardı.

    İlk sayıda, at sırtında elinde Türk bayrağıyla gururla yürüyen bir Türk askeri çizilmişti; İtalyan askeri onu alkışlıyor, bir İngiliz atın ipini tutuyor, Avusturya ve Fransız askerleri de süvarinin ilerleyişini takip ediyordu.

    Edebiyat_7
    Gazetenin 19 Eylül 1908 tarihli ilk sayısının orta sayfaları ve taş baskı karikatürde yüceltilen Türk askeri.

    28 EYLÜL 1908 / 12 EKİM 1908

    Jöntürkler mücadeleye hazır kim isterse buyursun gelsin

    Gazetenin 28 Eylül 1908 ta­rihli 2. sayısında, Kânûn-ı Esâsî yazısının yanında, bir elinde kalem bir elinde kılıç, arkasında Türk askerleriyle dünyanın diğer güçlü ülkeleri­ne karşı dimdik ayakta duran bir kadın çizimi yer aldı. Çi­zimin altında da Fransızca ve Türkçe “Yaşasın Kânûn-ı Esâsî / Entrikalara ve zorluklara rağ­men, geri adım atmayacağım” yazıyordu.

    12 Ekim 1908 tarihli 4. sa­yıda ise “Jöntürk Sirki” başlığı altında, ortada poz veren bir Türk güreşçi ve karşısında teredddüt içerisinde diğer dünya ülkelerinin temsilcileri resmedilmişti. Alttaki ibare ise şöyleydi: “O güreşmeye hazır; kim isterse buyursun.”

    Edebiyat_9
    12 Ekim 1908 tarihli 4. sayıda, Türk güreşçi meydan okuyor.
    Edebiyat_8
    Gazetenin 28 Eylül 1908 tarihli 2. sayısının orta sayfaları.

    17 ARALIK 1908

    Edebiyat_10
    Meclis-i Mebusan özel sayısının giriş sayfası

    Yaşa-varol hür Türkiye: İyd-i millî kutlu olsun!

    Gazetenin 14 Aralık 1908 tarihli 13. sayısın­dan sonra, numarasız bir özel sayı piya­saya çıktı. 23 Temmuz 1908’de 2. Meşrutiyet’in ilanından hemen sonra, aynı yılın Kasım-A­ralık aylarında milletvekili seçimi yapılmış; İttihat ve Terakki çoğunluğu sağlamış; 17 Aralık 1908’de 3. Meclis-i Mebusan açılmıştı. Musavver Papağan’ın bu özel sayısında, ilk sayfada Meclis’in açılışı kutlanıyordu: “Papa­ğan el cümle Osmanlı vatandaşlarının bugün­kü iyd-i millîsini tebrik eder.” Orta sayfa ise ilk olarak siyah-beyaz tasarlanmıştı. Altyazıda, “Yaşasın hür Türkiye” ibaresi bulunuyor, bir kadın elinde Türk bayrağı taşıyor ve meşruti­yetin uhdeleri (hürriyet, eşitlik ve adalet) Türk bayrağının çevresinde hareleniyordu.

    Edebiyat_11
    Gazetenin ortasında yer alan çizimde, bir elinde bayrak bir elinde kılıç tutan Türk kadını. Sağ üst köşedeki papağan da “Bravo, Vive, Yaşa!”diyor.

    9 OCAK 1909

    Damat Bey pek kibar bir zattır, Osmanî-Mecidî rütbelerine de haiz!

    Hamza Altın, “Osmanlı Hiciv Matbuatında Ermenilerin Oynadığı Role Dair Örnekler” makalesinde, “Musavver Pa­pağan gazetesinde geleneksel muhavere (diyalog) usulüne yer verilmekte, tahmin edildiği üzere güncel meseleler üzerine konu­şulmaktaydı. Konuşanlardan biri Papağan, diğeri ise Tuti idi” diye yazarak gazetenin 9 Ocak 1909 tarihli 17. sayısından şu örneği paylaşır:

    “Tuti- Merhaba Papağan.

    Papağan- Merhaba Tuti! El­hamdülillah bayramı güzel güzel geçirdik.

    Tuti- Çok şükür hamdolsun; Allah cümlemizi kemal-i ayetle nice bayramlara yetiştirsin. Papağan- Âmin.

    Tuti- Papağan, bugünlerde hiç rahatım yok.

    Papağan- Niçin?

    Tuti- Damat Bey’den.

    Papağan- Damat Bey edip, ki­bar, salih bir zattır. Ondan şikayet etmemelisin.

    Tuti- Hakikaten öyledir. Bu­nunla beraber azıcık da hodbin­dir.

    Papağan- Ne yapalım canım. Her güzelin bir kusuru var.

    Tuti- Azıcık da gevezedir.

    Papağan- Öyle ise Damat Bey Geveze gazetesini çokça mütalaa ediyor.

    Tuti- Yok, Geveze gazetesine iftira etmeyiniz. Zira Damat Bey 10 para verip de gazete alanlar­dan değildir.

    Papağan- Peki… Damat Bey seni neden rahatsız ediyor?

    Tuti- Canım gazetelerde bazı erbab-ı hamiyetin “müsavat” namına rütbe nişanlarını iade ettikleri yazılıyor.

    Papağan- Bundan sizin Damat Bey’e ne oluyor?

    Tuti- Damat Bey’e ne ola­cak; kendisi mutmain üçüncü, dördüncü rütbelerden Osmanî ve Mecidî rütbelerine haiz…

    Konuşmanın devamında 2. Abdülhamid devrinde çok ehem­miyeti olan nişanlardan bahse­dilmeye devam edilmekteydi. Önceki devirde aşçılara, seyislere, uşaklara dahi nişan verildiğinden bu durumun istismar edildiğin­den dem vurulmaktaydı.”

    Edebiyat_12
    Gazetenin 9 Ocak 1909 tarihli 17. sayısının orta sayfası. Ülke temsilcileri, Türk yetkililere gemi, para, silah, yiyecek teklif ediyor. En üstte Avusturya temsilcisi ağlıyor; papağan ise “ağlayın, ağlayın; sizden alacağımız bir şey yok” diyor.

    22 ŞUBAT 1909

    Yunanistan’a Türk çelmesi

    Türkiye-Yunanistan münakaşası 23. sayının orta sayfalarındaydı. Duvarda Girit adasının haritası olan bir odada, bir Türk vatandaş, elinde Yunanistan bayrağı olan kişiye bir fiske atıp onu sandalyesin­den düşürmüş. Diğer devletlerin temsil­cileri de kapıdan ve pencereden bu âna şahit oluyor. Çizimin altında şöyle yazıyor: “Bu çöreği yemek için pek fena bir zaman intihab ettiniz (seçtiniz).”

    Edebiyat_13
    23.sayıdaki çizimde Girit meselesine vurgu yapılıyor

    10 MAYIS 1909

    İlk hürriyet padişahı 5. Mehmed ve kafeste götürülen 2. Abdülhamid

    Eyüpte’ki kılıç alayı (5. Meh­med’in taç giyme töreni) 10 Mayıs 1909 tarihindeydi. Padi­şah, Dolmabahçe Sarayı önünden Söğütlü yatına bindi ve Haliç üzerinden Eyüp’e gitti. Musavver Papağan, aynı gün çıkan 32. sayı­sında bu hadiseye kayıttsız kal­mamış, padişahın cülusunu ilk sayfasından şu ifadelerle tebrik etmişti: “Mesud Osmanlılar’ın ilk hürriyet padişahı Sultan Mehmed Han Hâmis Hazretleri.”

    Bu özel günde çıkan gazetenin orta sayfası da çarpıcıydı: 2. Ab­dülhamid bir küçük kafes içinde hapsedilmiş ve “hürriyet kahra­manı” askerlerle Selanik’e doğru götürülüyor, diğer ülke liderleri de bu yolculuğu izliyor. Alman lider ise elinde mendil, ağlıyor.

    Edebiyat_14
    Padişahın cülusunu kutlayan 32. sayıda, Abdülhamid vurgusu.
    Edebiyat_15
    Meşrutiyet’in yıldönümünü kutlayan kapak.

    23 TEMMUZ 1909

    Meşrutiyetin 1.yıldönümü

    Gazetenin 39. ve son sayısı 2. Meşrutiyet’in ilanının 1. yıldönümüne denk getirilmişti. 23 Tem­muz 1909 tarihli derginin ilk sayfasında “Yaşasın hür padişahımız, yaşasın meş­rutiyet” manşeti var. Orta sayfada ise çok detaylı bir 2. Meşrutiyet çizimi bu­lunuyor: “Yaşasın Sultan Mehmed Han” yazılı taklar kurulmuş; Midhat Paşa ve Nâmık Kemal unutulma­mış; çocuklar kızlı-erkekli İttihat Terakki askerleri­nin geçişini selamlıyor. Altyazı ise şöyle: “Meşruti­yet-i Osmaniye’nin ilk se­ne-i devriyesi hatırasına.”

    Edebiyat_16
    Musavver Papağan’ın orta sayfasında geçit töreni ve kutlamalar.
  • Cumhuriyetin 100. yılında siyaset karşısında anayasa

    2017 anayasa değişiklikleriyle yürütme yetkisi cumhurbaşkanına verilince, devlet yönetiminde 150 yılda oluşan kavramlar, kurallar ve kurumlarla birlikte siyasal denge ve denetim mekanizmaları da sarsılmıştı. Günümüzde Anayasa Mahkemesi’nin yetkilerini kısıtlayan öneriler de, esas olarak yargı denetimini sınırlandırmaya yönelik.

    Anayasa tarihimizin baş­langıcı olarak kabul edi­len Kânûn-ı Esâsî’nin (1876) yolunu, Gülhane Hatt-ı Hümâyunu (3 Kasım 1839) ile başlayan Tanzimat döneminin kanunlaştırma hareketleri açtı. Kânûn-ı Esâsî ile de parlamen­to ve hükümet kuruldu; Meclis önünde sorumlu hükümet ile parlamenter rejim doğdu.

    1920’de açılan Büyük Millet Meclisi’nin ilk işi, kendi içinden Bakanları seçmek oldu. İlk Ana­yasa ile yürütmenin adı “Büyük Millet Meclisi Hükümeti”ydi.

    Cumhuriyetin ilanıyla, cum­huriyet ve hükümet özdeşleşti. 1924’te Bakanlar Kurulu’nun Meclis tarafından seçimi yeri­ne, Meclis’e karşı sorumluluk ilkesi benimsendi. 1924 Ana­yasası döneminde, cumhuriyet tarihinde ilk siyasal münavebe (siyasal iktidarın el değiştirme­si) Mayıs 1950’de gerçekleşti.

    1961 Anayasası’yla ve baş­bakanın “eşitlerarası birinci” konumuyla, klasik parlamen­ter rejim kuruldu. 1982’de ise yetkili cumhurbaşkanı ve güçlü başbakan statüsü ile parlamen­ter rejim çerçevesi sürdürüldü.

    Cumhuriyet’in 3 anayasası da, yönetim biçimi olarak şu üçlü ortak paydada buluşur:

    Hükümetin genel siyaseti Bakanlar Kurulu tarafından belirlenir.

    Bakanlar, bireysel ve toplu olarak TBMM’ye karşı sorum­ludur.

    Devleti temsil eden cum­hurbaşkanı ve hükümet birbi­rinden ayrıdır.

    2017 değişikliğine göre ise “Cumhurbaşkanı devletin başı­dır. Yürütme yetkisi Cumhur­başkanına aittir” (Madde 104).

    2017’deki değişiklikle, hü­kümet ve kurul halinde siyasal karar düzeneği kaldırılarak devlet yönetiminde radikal bir değişikliğe gidildi. 2017’de kurulan yönetim, kısaca şu dört özelliği ile ortaya çıktı:

    Devlet başkanlığı ve yürüt­me yetkilerinin tümü tek kişide (cumhurbaşkanı) toplandı.

    Cumhurbaşkanı için çok sayıda unvan ve yetkiye karşın, siyasal sorumluluk öngörül­medi.

    Yasama ve yürütme ara­sında denge ve denetim düze­neklerinin yokluğu nedeniyle, hesap verebilir bir yönetim ortadan kalktı.

    Cumhurbaşkanı, aynı za­manda parti genel başkanı oldu.

    KapakDosyasi-6
    İsmet İnönü, 27 Mayıs Hürriyet ve Anayasa Bayramı dolayısıyla Anayasa Mahkemesi’nde düzenlenen törenden ayrılırken. 27 Mayıs 1964.

    Anayasal gelişmeler süre­cinde, 1961 Anayasası, hukuk devletini ilk kez anayasal norm olarak düzenlemiş ve Anayasa Mahkemesi’ni kurmuştu. 1961 Anayasası, yasaların Anaya­sa’ya uygunluğunu denetimin­de merkezileşmiş, tekelci ve be­lirleyici yetkiye sahip olmakla birlikte, Anayasa Mahkemesi ve derece mahkemeleri arasında göreceli de olsa bir paylaşım öngörmüştü. İtirazda bulunan mahkemenin kendi kanısına göre anayasaya aykırılık iddia­sını çözümlemesi, bunun tipik örneği idi.

    Demokrat Parti mirasçısı olarak Adalet Parti çevrele­ri, Anayasa Mahkemesi’nin meşruluğunu sürekli sorguladı. Süleyman Demirel’in “Hükü­metin üstünde Danıştay, TBMM üstünde Anayasa Mahkemesi ile bu memleket idare edilemez” sözü 1960’lı yılların ikinci yarı­sına damgasını vurdu. 12 Mart 1971 askerî muhtırası sonrası silahların gölgesinde gerçek­leştirilen anayasa değişikliği sırasında yeni düzenlemeler yapıldı. 1982 Anayasası ise, üye­lerin belirlenmesinde TBMM’yi tümüyle dışladı. Buna karşılık anayasaya uygunluk denetim yetkisini Anayasa Mahke­mesi ile sınırlı tutup, merkezî denetim ağırlıklı bir düzenleme öngördü. Böylece, normların anayasaya uygunluk deneti­minde Anayasa Mahkemesi, genel yargı düzeni karşısında daha farklı ve bir üst konuma taşınmış oldu. Adli ve idari yar­gı düzeninde yer alan mahke­meler için de, Anayasa’ya uygun karar verme yükümlülüğü sürmekle birlikte, Anayasa’ya uygunluk denetiminde işlevleri, Anayasa’ya aykırılık itirazı ve 5 ay içinde Anayasa Mahkeme­si’nden yanıt gelmez ise, yasayı uygulamakla sınırlı kılınmış oldu.

    KapakDosyasi-7
    Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, Anayasa Mahkemesi’nin kuruluşunun önünü açan 1961 referandumunda oy kullanırken.
    KapakDosyasi-8
    9 Temmuz 1961 Yeni Sabah, 12 Temmuz 1961 Cumhuriyet gazetesi manşetleri.
    KapakDosyasi-9

    Buna karşılık Anayasa Mahkemesi, 1993’te deneti­mini etkili kılmak amacıyla yürürlüğün durdurulması kararının da yetkisi içinde olduğuna karar vererek içtihadi yolla yeni bir yetki alanı yarattı. 2001 ana­yasa değişikliği, Anayasa Mahkemesi hükümlerine dokunmamakla birlikte, öz­gürlükler anayasa hukuku­na katkısı sonucu, Anayasa Mahkemesi’ne çok önemli denetim ölçütleri sundu. 2004 değişikliği ise, insan hakları alanında uluslara­rası hukuka açılım sürecini pekiştirdi.

    Anayasa Mahkemesi 2008’de iki önemli karar verdi: Başörtüsüne ilişkin anayasa değişikliğini iptal etti ve AKParti’ye hazine yar­dımından yoksun bırakma yaptırımı uyguladı. 2010 anaya­sa değişikliği, Anayasa Mahke­mesi’nin üyelik yapısını yeniden düzenledi. Aynı değişiklikle tanınan bireysel başvuru yolu, Anayasa Mahkemesi’nin konu­munu öteki yargı düzenlerine göre ileri derecede farklılaştırdı. Ulusal düzeyde başvurulabile­cek son merci hâline getirilen Anayasa Mahkemesi, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’ne başvuru öncesi ulusal “süzgeç işlevi” ile donatıldı.

    KapakDosyasi-10
    8 Kasım 1982 tarihli Cumhuriyet gazetesi haberi.

    2017 anayasa değişikli­ği, Anayasa Mahkemesi’nin yetki alanına dokunmadı ama Anayasa Mahkemesi üyelerinin belirlenmesinde cumhurbaşka­nını belirleyici konuma getirdi. Bununla birlikte hükümetin kaldırılması sonucu gensoru da kalktığı ve Meclis soruşturması işlevsiz kılındığı için Anayasa Mahkemesi’nin önemi daha da arttı. Hâliyle, anayasanın üs­tünlüğünü sağlama bakımından Anayasa Mahkemesi, merkezî bir konuma yerleşti.

    Anayasa Mahkemesi’nin işle­vi, 9 Temmuz 2018’den itibaren daha da öne çıktı. Anayasa Mah­kemesi, yasalar ve Cumhurbaş­kanlığı kararnameleri üzerinde denetimi sırasında, cumhuri­yetin temel organlarına ilişkin hükümlere aykırılığın yanısıra, hak ve özgürlüklere aykırılıkla­ra da işaret etti.

    Anayasa Mahkemesi, dene­timi sırasında hak ve özgürlük özneleri arasındaki eşitsizliği dengeleyici ölçütler kullanma­lıdır. Konuya hak ve özgürlükler açısından bakıldığında, 1987- 2004 ekseninde yapılan deği­şiklik maddelerinin içerik ve sistematik olarak nihaî yorum yetkisi de Anayasa Mahke­mesi’nindir. Madde 13 (hak ve özgürlüklerin güvenceleri) ve Madde 14 (hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılamaması) tipik örneklerdir. 2010’da tanınan bi­reysel başvuru yolu da, Anayasa Mahkemesi’ni baş aktör duru­muna getirmiştir.

    KapakDosyasi-11
    2017 anayasa değişikliği teklifi mecliste beşte üçlük çoğunluğu sağladı ve halk oylamasına gidildi.

    Özetle, Anayasa Mahkeme­si’nin, yargı düzenleri üzerinde hiyerarşik konuma sahip olup olmadığı tartışması yersiz olup, konuya anayasal görev, yetki ve işlevler açısından yaklaşmak gerekir. Ne var ki kimi siyasal söylemler tam tersi yöndedir.

    14 Mayıs 2023 yasama seçim­lerinde, henüz hakkındaki yargı kararı onanmayan (yani bir “hükümlü” olmayan) “tutuklu sanık” Can Atalay, Türkiye İşçi Partisi’nden Hatay milletvekili seçildi; avukatları, Atalay’ın mazbatasını Hatay Adliyesi’n­den aldıktan sonra tahliyesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsav­cılığı’na başvurdular. 13 Tem­muz’da Yargıtay 3. Ceza Dairesi, Atalay’ın tahliyesi ve hakkındaki yargılamanın durması istemini reddetti. Atalay’ın avukatları 1 hafta sonra bireysel başvuru hakkından yararlanarak “seçil­me ve siyasî faaliyette bulunma” hakkının, tahliye talebinin reddedilmesi nedeniyle de “kişi hürriyeti ve güvenliği” hakkının ihlal edildiğini öne sürerek Ana­yasa Mahkemesi’ne başvuruda bulundu. 28 Eylül 2023’te Yargı­tay 3. Ceza Dairesi, Atalay’ın da aralarında bulunduğu sanık­ların mahkumiyetlerini onadı. 25 Ekim’de ise Anayasa Mahke­mesi, Atalay’ın seçilme hakkı” ve “kişi hürriyeti ve güvenliği” haklarının ihlal edildiğine karar vererek, tahliye kararını uygu­lamaya koyması için kararını İstanbul 13. Ağır Ceza Mahke­mesi’ne gönderdi. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi ise, 30 Ekim’de karar verme yetkisinin Yargıtay’da olduğunu belirterek dosyayı Yargıtay 3. Ceza Daire­si’ne gönderdi.

    KapakDosyasi-12
    Yargıtay 3. Ceza Dairesi, 8 Kasım 2023’te Anayasa Mahkemesi üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunma kararı verdi.

    Yargıtay 3. Ceza Dairesi ise, 8 Kasım 2023 günlü kararı ile Anayasa Mahkemesi kararına uymama ve Anayasa Mahke­mesi’nin karara katılan üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunma kararı verdi.

    Böylelikle cumhuriyetin 2. yüzyılının ilk 2 haftasın­da, “siyasal denge ve denetim düzeneklerinden arındırılmış bulunan anayasal düzeni yargı­sal denetimden de arındırma ta­sarımı” denilebilecek bir durum karşısında kalınmıştır.

    KapakDosyasi-13
    Türkiye Barolar Birliği, 10 Kasım 2023’te Anayasa Mahkemesi üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunan Yargıtay’ı protesto etti.
  • En karanlık dönemde Meşrutiyet ışığı yanmıştı

    En karanlık dönemde Meşrutiyet ışığı yanmıştı

    31 Mart 1877’de Meclis-i Mebusan’ın açılmasıyla tamamlanacak olan Meşrutiyet’e geçiş sürecindeki en önemli dönüm noktası, Osmanlı tarihindeki ilk anayasanın kabulüydü. Avrupa’da hem siyaseten sıkışmış, hem askerî ve ekonomik açıdan en kötü zamanlarını yaşayan Osmanlı Devleti, Kanun-ı Esâsî’nin kabulüyle umutlanacaktı. 

    Yüz kırk yıl önce bu ay, ilk anayasamız olan Kanun-ı Esâsî ilân edildi (23 Aralık 1876). Böylece, 30 Mayıs 1876’daki darbeyle başlayıp 31 Mart 1877’de Meclis-i Mebusan’ın açılmasıyla tamamlanacak olan Meşrutiyet’e geçiş sürecindeki en önemli adım atılmış oldu. Gerçi Meclis henüz toplanmadığı için meşrutiyetten söz edilemezdi. Ama seçim süreci de çoktan başlamıştı, zira mebusların seçiminin uzunca bir zaman gerektireceği öngörüldüğünden, daha Kanun-ı Esâsî metni hazırlanmadan önce işe girişilmiş ve seçimlerin ne surette yapılacağına ilişkin bir nizamname 28 Ekim’de hazırlanarak 2 Kasım’da bütün vilâyetlere yollanmış, 5 Kasım’da da devletin resmî yayın organı Takvîm-i vekâyi gazetesinde yayımlanmıştı. 

    En karanlık dönemde Meşrutiyet ışığı yanmıştı
    Tarih 23 Aralık 1876. Yeni anayasa Bab-ı Âli önünde kurulan kürsüde ilan ediliyor. Hava soğuk olmasına rağmen mahşeri bir kalabalık var.

    O günlerde Osmanlı Devleti, tarihinin en karanlık evrelerinden birini yaşıyordu. Çok boyutlu ve sonuçta “93 Harbi” dediğimiz 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’na kadar varacak olan bir kriz patlak vermişti. Bu krizi tetikleyen olay, 24 Temmuz 1875’te Hersek’te başlayan isyandır. Toprak mülkiyetine ve vergi politikasına ilişkin nedenlerden dolayı çıkan isyan, kısa bir sürede dinî cemaatler arasında boğuşmaya dönüşmüş, Osmanlı Devleti de isyanı bir türlü bastıramamıştı. Avrupa kamuoyunda Hıristiyanlara haksızlık edilmesi biçiminde algılanan olay sürerken, Osmanlı Devleti, Ekim ayında iflas anlamına gelen bir karar alarak, Avrupa borsalarından almış olduğu borçların faizlerini tümüyle ödeyemeyecek durumda olduğunu, ödenemeyen kısmın da yeni bir borç gibi işlem göreceğini bildiren bir kararname yayınladı. Bu da Avrupa kamuoyunun tümüyle Osmanlıların aleyhine dönmesine neden oldu. 

    Bu olumsuz ortamda ve Hersek isyanının uluslararası bir diplomatik hareketliliğe neden olduğu bir sırada, Bulgaristan’da da bir isyan patlak verdi. 1876’nın Nisan ayında başlayan isyanın ilk aşamasında Bulgarlar, çok sayıda Müslüman öldürdüler. Bunun üzerine, isyanı bastırmakla görevli Osmanlı güçleri de aşırı şiddet kullandı. Bulgar isyanı bastırılmasına bastırılmıştı ama hem Osmanlı Devleti aleyhine bir hava yaratılmış, hem de Osmanlı iç politikası karışmıştı. 

    1861’den beri tahtta olan Sultan Abdülaziz, Âlî Paşa’nın 1871’deki ölümünden sonra mutlakiyet yönetimine doğru kaymış, dört yılda yedi kez başbakan değiştirmiş ve Rusya’yla yakınlaşma siyaseti gütmüştü. Hersek ve Bulgaristan isyanları sırasında ikinci kez başbakan olan Mahmut Nedim Paşa da aynı siyasete taraftardı. Bu yüzden halk arasında kendisine “Nedimof” denir olmuştu. 

    En karanlık dönemde Meşrutiyet ışığı yanmıştı
    Kanun-ı Esâsî: Osmanlı Devleti’nin ilk ve tek anayasası. 

    1875 yılında Bulgaristan’da ortaya çıkarılan ve Rus konsoloslarının da dahli bulunduğu anlaşılan bir isyan hazırlığını Rus büyükelçisinin baskıları sonucunda örtbas etmiş, tutuklukları serbest bıraktırdığı gibi, hazırlığı ortaya çıkaran üst düzey memurları da başka yerlere sürmüştü. Ayrıca komplocuların Bulgarların yardımına gelmek üzere Osmanlı Devleti’ne savaş açmasını bekledikleri Sırbistan konusunda tedbirli davranılmasını isteyen Harbiye Bakanı Hüseyin Avni Paşa’yı da görevinden uzaklaştırmıştı. 

    Bulgaristan isyanının başlamasıyla Mahmut Nedim Paşa’nın tedbirsizliği iyice su yüzüne çıktı ve kendisine karşı olan devlet adamlarının eline önemli bir koz geçmiş oldu. 1 Mayıs 1876’da Bayezit, Fatih ve Süleymaniye Medreseleri’nin öğrencileri bu muhalif devlet adamlarının tahrikiyle ayaklandılar. Bâb-ı Âlî’ye doğru yürüyen medrese öğrencilerine halktan da birçok kişi katıldı. İsyancılar, Mahmut Nedim Paşa’nın görevinden uzaklaştırılmasını ve Osmanlı Devleti’nin içine düştüğü kötü duruma haysiyetli bir çözüm bulunmasını istiyorlardı.

    Sultan Abdülaziz, önce direndiyse de, sonunda Mahmut Nedim Paşa’nın yerine Mehmet Rüştü Paşa’yı sadrazam olarak atadı. Ancak, yeni kabineyi hiç beğenmediğini ve kendilerini istemeye istemeye, mecburiyetten iş başına getirdiğini söyledi. Medrese öğrencilerini kışkırttıkları için ulemaya yönelik de bir tehditte bulundu ve icap ederse kendilerine karşı silah kullanılacağını söyleyen bir irade yayınladı. Yeni hükümet sayesinde isyan sona erdi gerçi. Ama tehditlerden iyice tedirgin olan Bâb-ı Âlî paşaları ve ulema, Mahmut Nedim Paşa’nın yeniden başbakanlığa getirilme olasılığı karşısında bir darbe yaparak Sultan Abdülaziz’i tahttan indirme planları yapmaya koyuldular.

    Darbe, 29-30 Mayıs 1876 gecesi, yani yapılan ilk plandan bir gün önce gerçekleştirildi. Dolmabahçe Sarayı denizden ve karadan kuşatıldı. Kuşatmaya katılan Harbiye Mektebi öğrencilerine komuta eden Süleyman Paşa, daha sonra Şehzade Murat Efendi’yi alıp Bayezit’e, Harbiye Bakanlığı’na götürdü. Orada toplanmış olanlar Şehzade’ye biat edip kendisini Sultan 5. Murat olarak tahta geçirdiklerini söylediler. Sabahleyin cülus topları atılarak padişah değişikliği ilân edildi. Hal edilmiş olan Abdülaziz ise, Dolmabahçe’den alınarak Topkapı Sarayı’na götürüldü. Daha sonra ve Sultan 5. Murat’tan kendi isteği üzerine, Çırağan Sarayı’na nakledilecekti. 

    En karanlık dönemde Meşrutiyet ışığı yanmıştı
    Sultan Abdülaziz’i tahttan indirmek üzere Dolmabahçe Sarayını kuşatan Harbiye öğrencileri… 28-29 Mayıs 1876.

    Ancak Osmanlı Devleti, şehzadeliğinde liberal fikirleri ve Yeni Osmanlılara yakınlığıyla tanınan V. Murat’ın saltanatından herhangi bir hayır görmedi. Amcası Sultan Abdülaziz döneminde ayağının kaydırılarak yerine kuzeni Yusuf İzzettin Efendi’nin tahta geçirileceği korkusuyla yaşamış olan 5. Murat’ın sinirleri pek sağlam değildi. Alkole olan düşkünlüğü ise sağlığını daha da zayıflatıyordu. Beklenenden bir gün önce, 29 Mayıs gecesi karşısında Süleyman Paşa’yı elinde tabancayla gördüğünde çok korkmuş ve ilk sinir bozukluğu işaretlerini göstermişti. Birkaç gün sonra (4 Haziran), Abdülaziz intihar edince durumu daha da kötüleşti. 

    16 Haziran’da Yusuf İzzettin Efendi’nin yaveri Kolağası Hasan Bey, öldürüldüğüne inandığı Abdülaziz’in intikamını almak üzere hükümet toplantısını basarak, hemen hemen herkesin darbenin önderi olduğunu kabul ettiği Harbiye Bakanı Hüseyin Avni Paşa’yı ve daha birkaç kişiyi öldürdü (16 Haziran). Bundan iki hafta sonra da, bütün bu gelişmelerin yarattığı karışıklığı fırsat bilen ve Osmanlıların diplomatik yalnızlığından yaralanabileceklerini sanan Sırbistan ve Karadağ, Osmanlı Devleti’ne savaş ilân ettiler (1-2 Temmuz). Sultan 5. Murat’ın ruh sağlığı artık iyice bozulmuş, Cuma namazına bile gidemez olmuştu. 

    Sadrazam Mehmet Rüştü Paşa ve Harbiye Bakanı Hüseyin Avni Paşa, mutlak monarşiye karşı olmakla birlikte, 1871’e kadar sürmüş olan Bâb-ı Âlî iktidarını yeniden kurmakla yetinme yanlısıydılar. Darbeciler sacayağını tamamlayan Şura-yı Devlet Başkanı Mithat Paşa ise, meşrutiyet yanlısıydı. Geriye kalan hükümet erkânı, bu iki tasarının taraftarları olarak bölünmüşlerdi. İstanbul basını da aynı biçimde ikiye bölünmüş ve eski düzene devam etme ya da meşrutiyete geçme konusunda yoğun bir yayın faaliyetine girişmişti. Bu ortamda Hüseyin Avni Paşa’nın ölümü, hem aydın kamuoyunda hissedilir bir desteği olan Mithat Paşa’nın hükümetteki konumunu sağlamlaştırmış, hem de ordunun güçlü ve sevilen üyesi Süleyman Paşa’nın meşrutiyet yönünde ağırlığını daha fazla hissettirebilmesini sağlamıştı. 

    Bu ortamı iyi değerlendiren Şehzade Abdülhamid Efendi ve kendisini destekleyen çevreler, Şehzade’nin tahta geçmesi halinde meşruti yönetimi kabul edeceğine ilişkin lobi etkinliklerine girişmişlerdi. Sultan 5. Murat’ın da iyileşemeyeceği, dolayısıyla hâlâ yapılamamış olan Eyüp’teki kılıç kuşanma merasimine gitmesinin mümkün olmadığı anlaşılmıştı. Bunun üzerine Mithat Paşa, 29 Ağustos günü Şehzade Abdülhamid Efendi’yle bir görüşme yaparak kendisinden meşrutiyet konusunda güvence aldı. Ertesi günü yapılan hükümet toplantısından da Sultan 5. Murat’ın hal edilerek Abdülhamid’e biat etme kararı çıktı. Topkapı Sarayı’nda 31 Ağustos’ta yapılan törenle, Sultan 2. Abdülhamid Osmanlı tahtına oturdu. 

    Padişah değişikliği sırasında, Sırbistan ve Karadağ’la yapılan savaş da devam ediyordu. Osmanlı ordusunun üstün bir duruma geçmesi, Avrupa devletlerinin bırakışma yapılmasını istemelerine yol açtı. 16 Eylül günü başlayan bırakışmayla birlikte Avrupa devletleri bir dizi önlem teklif etti. Osmanlı Devletinin içişlerine karışma anlamına gelen tekliflerin en önemlileri, Bulgaristan’da reform yapılması ve Bosna-Hersek’e özyönetim hakkı tanınmasıydı. Bu sıkışık durum, hem Mithat Paşa’nın meşrutiyet karşıtlarını ikna edebilmesine yaradı, hem de Sultan 2. Abdülhamid’i meşrutiyet ilân etmeye zorlamış oldu. Osmanlı Devleti, meşrutiyet ilân ederek yabancı güçlerin içişlerine karışmasını itiraz edemeyecekleri bir biçimde engellemiş olacaktı. 

    En karanlık dönemde Meşrutiyet ışığı yanmıştı
    Sultan 5. Murat

    Sultan 2. Abdülhamid’in, kurulacak bir komisyonun Kanun-ı Esasi’yi hazırlamasına ilişkin iradesi 7 Ekim’de çıktı. Söz konusu komisyon kısa bir süre sonra Mithat Paşa başkanlığında kuruldu. 16 sivil, 2 asker ve 10 ulemadan oluşan komisyon haftada dört gün Mithat Paşa’nın Şura-yı Devlet’teki dairesinde toplanıyor, toplantılar bazen evlerde, geceleyin de sürüyordu. Komisyon üyeleri çeşitli komitelere ayrılmışlardı. Bunlar arasında en önemlisi, anayasa metnini hazırlayacak komiteydi ve Ziya (Paşa), Namık Kemal ve Abidin Beyler ile Odyan Efendi gibi meşrutiyeti uzun zamandır isteyen üyelerden oluşuyordu. Bu komite ayrıca meclis içtüzüğüyle seçim kanunu tasarısını da hazırlamakla yükümlüydü.

    Anayasanın ilk taslağı hazırlandığı sıralarda, bırakışmayı bozup çarpışmaları yeniden başlatan Sırbistan ordusu bozguna uğratılmış, Osmanlı ordusuna Belgrad yolu açılmıştı. Osmanlı ileri harekâtı başlar başlamaz Rusya, Bâb-ı Âlî’ye bir ültimatom vererek çarpışmaların hemen kesilmesini ve Balkanlar’da reform yapılmasını istedi (16 Kasım). Kısa bir süre sonra da kısmî seferberlik ilân etti. Rusya’yla savaş olasılığı karşısında yalnız kalan Osmanlı Devleti bırakışmayı kabul etmiş, ama reform konusunda tereddüt geçirirken İngiltere’den destek bulmuştu: Reformlar konusu, İstanbul’da toplanacak ve Osmanlı tarihçiliğinde “Tersane Konferansı” olarak bilinen, uluslararası bir konferansta görüşülecekti. Bâb-ı Âlî teklifi hemen kabul etti. Ancak, anayasasını tamamlamak için önünde sadece bir ay vardı.

    Sonuçta Kanun-ı Esasi, 23 Aralık’ta, yani Tersane Konferansı’nın başladığı gün ilân edildi. Ama bir anayasadan çok eski Osmanlı tarzı bir adaletnameye benziyordu. Padişaha çok hak tanınmıştı ve bunlardan biri (113. Madde) kişi hak ve özgürlüklerine aykırıydı. Meclis-i mebusanın işlevi, sıradan bir danışma meclisinin işlevine indirgenmişti. Kararlarını, padişaha bile gerek kalmadan, âyân meclisi kesin olarak geri çevirebiliyordu. Tabii sadrazam ve bakanlar da kendisine karşı sorumlu değil, padişaha karşı sorumluydu. Padişah ise, Islahat Fermanı’ndan (1856) o yana girilmiş olan sekülerleşme yoluna aykırı bir biçimde, artık halife olarak da tanınacaktı. 

    Mithat Paşa, anayasanın bu özelliklerini Sultan 2. Abdülhamid’in ısrarları üzerine ve daralan vaktin bir sonucu olarak kabul etmek zorunda kalmıştı. Anayasanın hazırlanmasında çalışmış birçok Yeni Osmanlının kendisinden uzaklaşmasına da neden olan 113. Madde, ilk olarak kendisine karşı kullanıldı ve Mithat Paşa 5 Şubat 1877’de yurtdışına sürüldü. Mimarı olduğu anayasa ise bir yıl sonra rafa kaldırılacaktı. Kısacası, 23 Aralık 1876’da başlayan 1. Meşrutiyet tam bir fiyaskoyla sonuçlandı. Ancak meşrutiyet fikri, özellikle de temsili rejim arzuları, Osmanlı topraklarında sonraki onyıllarda çok daha bilinçli bir biçimde yeşerecekti.