Etiket: kadın hakları

  • Kadın mücadelesinin dönüm noktaları ve etkileri

    Kadın mücadelesinin dönüm noktaları ve etkileri

    Kadınlar, geçmişte yaşadıkları tüm zorluklara rağmen daima büyük mücadeleler içinde oldu. Sırtlarına yüklenen ağırlığı çaresizlik saymayıp, itildikleri köşelerden sıyrılan kadınlar, verdikleri hak mücadeleleriyle sosyal tarihi derinden etkilerken, günümüz dünyasını şekillendirdi. Bugünün ilham kaynağı kadınlara kapanan kapılar silsilesi…

    Kadınların toplumdaki yerinin ne olması lazım geldiğine dair çizgilerin net şekilde çizildiği uzun, acı dolu bir geçmiş var arkamızda. Sadece ev ile ilişkilendirilen, her türlü dışarının, sokakların, eğitim kurumlarının kadınlara kapalı olduğu upuzun bir geçmiş. İkiz doğuran bir kadının, ancak iki erkek ile ilişki kurmuş olabilece­ğinin düşünüldüğü ve iffetsizlik ile suçlanarak öldürüldüğü bir dönemden; kadınların âdet zamanı nefeslerinin zehirli oldu­ğuna, ara ara “zayıf” bünyelerinin bir sonucu olarak pat diye düşüp düşüp bayılan, “histeri” krizleri geçiren insanlar olduklarına ina­nılan bir geçmiş­ten söz ediyoruz. Bir ara doğum sancılarının kadınların dene­yimlediği kadar acılı olup olmadı­ğı da sorgulandı. Uğursuzluktan, kadınlıkla eş de­ğer olan her türlü tekinsizlikten bahsetmeyece­ğim. Kadınların bedenlerini, kendilerine yönelik algıları­nı, geleceklerini, yaşamlarını belirlemiş, berbat bir geçmiş bu özetle.

    Aynı geçmişte, tüm bun­larla mücadele eden kadınlar, onların açtıkları yollar da var. Bu kadınların sayesinde hak mücadelesi ilerleyebildi ve daha insani koşullarda yaşayabilme olanağı doğabildi. Değişimler, dönüşümler ancak böyle müm­kün oluyor zaten. Biri-birileri çıkıp var olan düzeni sorguluyor, düzenin karşısında duruyor, düzen ile mücadeleye girişiyor ve hep kazanıyor. Bazen hemen, bazen zaman alıyor kazanımlar; bazen kaybedilmiş gibi görünü­yor mücadele, ama mutlaka bir sonuç alınıyor, daha iyiye doğru. Her itirazın, girişimin, çabanın bir yeri var.

    kadin_dosyasi_2
    Kadınlar Dünyası dergisi. 124. sayı, 28 Kanunuevvel 1329 (10 Ocak 1914).

    Ülkemizde kadınların kılığı kıyafeti, kararları, benlikleri ve yaşamları aleyhine kurulmuş düzeni sorgulayan kadın sayısı da hiç az değil; bunlar önemli kırılma noktaları tarihimizde. Bu kırılma noktaları; bazılarında bir kişi, bazılarında bir grup kadın, bazen örgütler, bazen de sokağa dökülmüş kalabalıkların iradesi sayesinde mümkün olabilmiş.

    1913’te, şimdiden bakınca çok zor, hatta mümkün olamazmış gibi görünen bir girişim, atıl­mış cesur bir adım var mesela: Nuriye Ulviye Hanım ve çevre­sindeki bir grup kadın tarafından yayın hayatına başlayan Kadınlar Dünyası dergisi. Nuriye Ulviye (sonradan Mevlan ve Civelek soyadlarını alacak) 13 yaşında saraya cariye olarak girmiş bir kadın. Yaşça çok büyük ilk eşinin vefatıyla kendine kalan serveti kadın hakları savunuculuğu davası için kullanıyor. İçinde bulunulan koşulların toplumsal, siyasi ve ekonomik güçlüğüne rağmen, 1913’ten 1921’e kadar, toplam 209 kadın hakkı, pek çok açıdan savunuluyor bu dergide. Tiraj, bugünün koşulları için bile yüksek sayılır, 3 bin ya da üzerin­de basıldığı söyleniyor. İdaresi, yazarları kadın olan bu derginin yayına katkıda bulunanları, matbaa çalışanları ve mürettip­lerinin de kadın olduğu söyleni­yor. 1913’ten 1921’e kadar geçen süreyi bir anlığına düşünün. Balkan savaşları ve bir dünya savaşı öncesinde yayına başlı­yor dergi, ortalık yangın yeri! Kadınlar Dünyası’nın yaratılabil­diği dünya karma karışık. Arada kağıt bulunamıyor, derginin dağıtılması dert oluyor… Abone sayılarını artırmak için sürekli çalışıyor kadınlar.

    Ele aldıkları konularda göz alıcı bir çeşitliliği gözetiyorlar hep: Kadınlar çalışma hayatında neden olmalıdır, neden görücü usulü ile evlenmemelidir, dayağa ve şiddetin her türlüsüne neden karşı konulmalıdır? Çocuk bakımı, beslenme konuların­da nelere dikkat edilmelidir, kamusal hayatta kadınlar neden var olmalıdır? Derginin hara­retle tartıştığı konulardan biri de kadınlara henüz tanınmayan yüksek eğitim hakkı. Nuriye Ulviye bu konuda düşüncelerini tertemiz şekilde ortaya koyuyor: “Bekleyecek zamanımız yoktur. Dârülfünun’u istemek bizim insanlık hakkımızdır.”

    Bu tartışmanın aleviyle tarih adeta hızlanıyor ve İnas Dârül­fünunu’nun, yani kadınlara has bir üniversitenin ortaya çıkması, kadınlara yönelik konferansların üniversite çatısı altında verilme­ye başlanması 1914-1915’te başlı­yor ve arkası geliveriyor. Konfe­ranslar, dersler, karma eğitim… Fakat 1921, İnas Dârülfünunu’nda eğitimin ve Kadınlar Dünyası’nın sona erdiği yıl. Üniversitenin ve derginin kapanması kötü bir haber değil ama. Yüksek eğitim hakkı meselesinde bireysel ça­balarla başka kapılar zorlanıyor. İlk kadın hukukçular, ilk kadın doktorlar teker teker beliriyor, çeşitli bilim alanlarında kadınlar var olabilir hale geliyor.

    Cumhuriyetin ilanından son­ra ise kamusal alanda kadınların görünürlüğünün artmasına yönelik bilinçli çabaların sarf edildiğini hepimiz biliyoruz. Kadınlar, meslek sahibi insan­lar olarak yeni kurulan ülkenin pek çok kademesinde yer alıyor. Sanatta, sporda, hastanede, ad­liyede varlar. 1934 tarihi önemli bir kırılma noktası, artık seçme ve seçilme hakkına sahip oluyor kadınlar, az da olsa artık siyaset­te de varlar.

    Bir önceki adımın, bir sonra­kini kolaylaştıracağı bir süreç bu, fakat her açılan kapı bir sonraki­ne çıkıyor, bitmek bilmeyen bir kapılar silsilesi önünde kadınlar hep. Nuriye Ulviye gibi yazan, ak­tif olarak mücadele eden kadın­lar sayıca artıyor. Yeni yayınlar, yeni örgütlenmelerle kadınların hak mücadelesi devam ediyor.

    kadin_dosyasi_1
    Kadınlar Dünyası dergisinin girişimi ile Telefon İdaresi’nde çalışma hakkı elde eden ilk kadın memurlar. İstanbul, 1913.

    17 Mayıs 1987’de İstanbul’da, Kadıköy İskelesi’nde başlayıp Yoğurtçu Parkı’nda biten bir yü­rüyüş, bir diğer kırılma noktası. Ev içi şiddete, dayağa karşı bir araya gelen, yaklaşık 2500 kişi­nin katıldığı eylemin ardından kadın hareketi çok daha etkili hâle geliyor.

    Sığınma evlerinin açılması, kitlesel kampanyaların düzen­lenmesi, bugün de aktif olan sivil toplum örgütlenmeleri ve Pazar­tesi dergisi gibi etki alanı geniş, sesi güçlü yayınlar bu yürüyüşün ardı sıra ortaya çıkıyor. 20 yılı aşkındır devam eden 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşleri ise, hazırlıkları, kitleselliği ve med­yada yer alma biçimiyle senede 1 gün, 1 gece dahi olsa arkalarında bıraktıkları tarihin farkında olan büyük bir kitle tarafından kutlanıyor. Aradan geçen yıllarda toplumsal cinsiyet kavramı girdi günlük hayatlarımıza, kadınların hak mücadelesi LGBTİ+ mücade­lesi ile kesişti. Bazı işler kökten değişti, bazıları biraz aynı kaldı.

    Etraflarına sıkıca dokunmuş, ağır, boğucu bir kumaşın içinde hareket etmeye çalışan kadınlar ilerlemenin yavaş, ama emin adımlarla olduğunu bilir… Ve bir­birleriyle dayanışırlar; her Mart ayı bu işe yarar. İkiz doğuran­lara şüpheyle bakılması, histeri krizlerinin kadınlara has olduğu gibi garip anlayışlar artık arkada kalır, unutulur, yerlerine yenileri gelir, mücadele sürer. Bir kapı bir diğerine açılır özetle.

    İşin doğrusu idarecileri, yazarları ve mürettipleri ile Ka­dınlar Dünyası dergisi çalışan­ları, bir yolunu bulup 100 sene öncesinden bir 8 Mart gecesi Taksim Meydanı’na gelebil­selerdi, kalabalığın, ışıkların içinde hiç de sakil durmazlardı gibi geliyor. Şaşırırlardı belki bazı pankartlar için, “Bu mesele hâlâ devam mı ediyor?” derlerdi belki, fakat kendilerinden 100 sene sonra aynı meselelere maruz kalan kadınlarla yan yana olmak herkese iyi gelirdi herhalde.

  • Savaşta ‘buyrun fabrikaya’ barışta ‘hadi şimdi yuvaya’

    Savaşta ‘buyrun fabrikaya’ barışta ‘hadi şimdi yuvaya’

    “Efendim, bizde kadın hakları iyi değil ama bakın zaten hiçbir yerde iyi değil, idare ediverin canım” demek için değil, bilakis “Hiç idare falan etmeyin anacım, bunlara güven olmaz” demek için yazıyorum. Hani şu Amerika’nın meşhur “Yaparız be anacım!” posterleri falan, hep savaşa giden askerlerin yerine kadınları işgücüne dahil etme çabalarının bir parçası.

    Dünyanın yarısını teşkil eden bir grubun asırlar­dır daha az hakka sahip olması ve bunun yakın zamana kadar geniş ölçüde son derece olağan kabul edilmesi gerçek­ten düşündürücü bir mesele. Üstelik bu, sadece dünyanın belli başlı bölgelerine has bir durum da değil.

    Modern dünyanın önemli ülkelerinden, endüstri devi, milyarder, para babası, fab­rikalar sahibi Alman Federal Cumhuriyeti’nde mesela -aklım­da yanlış kalmadıysa- kadınlar 50’li yılların sonuna dek kocala­rının ya da bekarlarsa babaları­nın izni olmadan sürücü ehliyeti alamıyor; 60’lı yılların sonuna dek bir başlarına gidip bir ban­kada hesap açamıyor; bankacılık işlemi yapamıyor. Yetmedi, yine Almanya’da 1977’ye kadar, evli bir kadının kocasının yazılı izni olmadan işe girip çalışması ya da iş kurması bile yasak. Ülkenin daha muhafazakar eyaletlerinde, mesela kadın öğretmenler evlen­dikleri anda öğretmenlikleri de sona eriyor. Artık çocuklar “fräu­lein meier” derken durduk yere “frau meier” demeye başlarlarsa kafaları karışır diye midir, nedir bilmiyorum.

    Tabii ilginç olan, kadınla­rın çalışmasına bu denli güç­lük çıkartan Alman Federal Cumhuriyeti’nin o meşhur “wirt­schaftswunder” yıllarında ihtiyaç duyduğu işgücünü başta Türkiye, İspanya, Arnavutluk, Yunanistan ve İtalya gibi ülkelerden ithal etmesi; üstelik gelen “misafir işçiler”in karı-koca ikişer vardiya çalışmasına da hiç ses çıkarma­ması. Yani “Almanya Acı Vatan” filmindeki Hülya Koçyiğit, bir başına çıkıp geldiği Almanya’da çalışıp parasını kazanırken, Almanya’daki bir kadının Hülya Koçyiğit’in çalıştığı bandın ya­nında çalışması ancak ve ancak kocasının iznine bağlıydı.

    baris_uygur_2
    Kadınlar için oy hakkı talep eden Almanca afiş, 8 Mart 1914.

    Ha günümüzde güllük gülistanlık mı her şey? Aile içi tecavüze karşı yaptırımlar, Avustralya’da 1990, ABD’de 1993, Fransa’da 1994, Almanya’da 1997, İzlanda ve Belarus’ta ancak 2018’de kanunlaştı. Bugün dünyanın dörtte birinde de yasak falan değil; Türkiye’de 21. yüzyılda aile içi tecavüzü şevkle savunan profesör var. Üstelik bir alanda iyileşme var sanılır­ken, diğer tarafta daha da geriye gidebiliyor kadınların durumu: “Kadın sünneti” diye bir kavram sadece Sahralatı Afrikasında bir korkunç gelenekken, uluslararası kadın hakları kuruluşları yıllarca mücadele edip bu uygulamayı Afrika’da bir hayli azalttı ama, “whack-a-mole” misali bu sefer Irak’a, Afganistan’a, Suriye’ye fa­lan sıçrayıverdi. Kadın düşmanı ve kadın sünneti vaaz eden şeyh­ler bölge diktatörleri tarafından koruma altına alındı. Düşünün artık, gidilecek ne çok yol var.

    Tabii bunları Süleyman Demirel’in meşhur “Devlet Kürt olan vatandaşına kötü davranı­yor da, Türk olan vatandaşına daha mı iyi davranıyor?” lafı gibi; “Efendim, bizde kadın hakları iyi değil ama bakın zaten hiçbir yerde iyi değil, idare ediverin canım” demek için değil, bilakis “Hiç idare falan etmeyin anacım, bunlara güven olmaz” demek için yazıyorum. Zira dünyanın en büyük “azınlığı”, yine o dünyanın işine geldiğinde çalışma hayatı­na da atılıyor; erkeklerle eşit de oluyor; üzerine düşen/kendisine verilen görevleri yerine getiriyor; ama devran dönünce gerisin geri evine yollanabiliyor.

    Kurtuluş Savaşı edebiyatında aradabir karşımıza çıkan bir “şehirli şaşkınlığı” vardır: Roman karakterleri veya tanıklar, savaş yıllarında erkeklerin çoğu cephe­ye gittiği için şehirlerde sokak te­mizliğinden fabrika işçiliğine her tür işte kadınların da çalışmaya başladığını kimi zaman şaşarak kimi zaman kızarak aktarır. Bu tabii Türkiye’ye has bir durum değil; zira 1. Dünya Savaşı’nda, savaşa giren tüm ülkelerde bir de “Vatan Cephesi” teşkil edilmiş; ülkelerin halkları topyekun hem cephede hem de şehirlerde ağır­lıklı olarak savaş için çalışmış.

    baris_uygur_1
    2. Dünya Savaşı döneminde hazırlanmış ABD’nin savaş propagandası görsellerinden. 1980’lerden itibaren feminist hareket tarafından da kullanılmıştı. Çizim: J. Howard Miller, 1943.

    Eğer aklımda yanlış kalma­dıysa dünya halklarının çoğu 1. Dünya Savaşı’na katılmakta is­tekli olduğundan; garibim İtalyan fütürist ressamları bile gönüllü olarak cepheye koştuğundan, bu gerideki cepheyi örgütlemek zor olmamış. Erkekler savaştayken kadınlar her tarafta çalışmaya başlamış. Lakin savaş bitip de oğlanlar eve dönünce, kadınlara “hizmetiniz için teşekkürler” de­nilmiş ve kadınlar tekrar evlerine gönderilmiş; erkekler de kaldık­ları yerden devam etmişler. Hani bazen “Cumhuriyet kurulduktan sonra kadının işgücüne katılımı azaldı” diyen arkadaşlar, bu duru­mun evrenselliğini ve zaten cum­huriyet öncesi kadının işgücüne katılımının da sadece seferberlik dönemiyle sınırlı olduğunu feci şekilde ıskalıyor. Neden, bilemem (Ha tabii bunlar şehirler için geçerli. Zira köyde asıl çalışanın genellikle kadın olduğunu, tüm “aktörler”in köy kahvesinde otu­rup “aktristler”in tarlada çalıştı­ğını zaten biliyoruz).

    Bu “Vatan Cephesi” operas­yonu 2. Dünya Savaşı’nda da yaşanmış. Hani şu Amerika’nın meşhur “Yaparız be anacım!” posterleri falan, hep savaş propa­gandası, savaşa giden askerlerin yerine kadınları işgücüne dahil etme çabası. Komik ama belki de istemeden 2. dalga feminizmin temellerini atmış bile olabilirler bu çabayla.

    Ama öyle ya da böyle ABD’de, Alman Federal Cumhuriyeti’nde, Fransa’da, İngiltere’de kadınlar özellikle 2. Dünya Savaşı sonra­sında zorlu mücadeleler vererek, örneğin kocanın izni olmadan da işe girip çalışabilme, babaya sormadan da ehliyet alıp araba kullanabilme, kimseye hesap vermeden bankada hesap aça­bilme gibi temel haklarını söke söke, tabiri caizse tırnaklarıyla kazıyarak almışlar. Tıpkı öncül­lerinin seçme/seçilme, kanun önünde eşitlik haklarını söke söke koparmaları gibi.

    Zaten bu hak kısmının da, sen talep bile etmeden “al gülüm” diye tepeden altın tepsi içinde verileni değil de, böyle tırnaklarla kazınarak kazanılanı daha bir lezzetli galiba.