Etiket: Kadeş Antlaşması

  • Hititler

    Hititler


    imparatorlukların doğası çok kültürlü ve çok renkli olmalarıdır. bu durum mö 2 bin yılının son çeyreğinde bir imparatorluk hâline gelecek kadar toprak sahibi olmuş ve güçlenmiş olan hititler için geçerli olmanın ötesinde onları tanımlayan bir vasfa dönüşmüştür. tam olarak bin tane tanrıları olmasa da kendilerini “bin tanrılı halk” olarak nitelemeleri bu yüzdendir.

    Asur ve Babilli Semitik tanrılardan tutun Hint Avrupalı sayılan Luvi ilahları ve Mezopotamya’nın kadim kültürü Sümer, Anadolu’nun endemik halkı Hatti tanrıları Hititlerin panteonunda eşit bir şekilde putlaştırılmıştır. Hititler Mezopotamya’nın çivi yazısını ve Mısır’ın hiyerogliflerini eş zamanlı kullanan müstesna bir kültüre sahipti. Bir yandan kendilerinden önceki medeniyetlerde bulduklarını kendi coğrafyalarının koşullarına adapte ederek bir sentez oluştururken diğer taraftan da ticaret, savaş ve göçler vasıtasıyla komşularından aldıklarını diğer komşularıyla paylaşarak bir köprü-kültürü hâline gelmişlerdi. Tanrı sistemlerinden ve yazıtlarından da anladığımız üzere çok kültürlülüklerinde Doğu’nun ve Batı’nın mükemmel bir sentezini oluşturduklarını söyleyebiliriz.

    Hattuşaş Tünel
    Hattuşaş Antik Kenti’nde Sfenksli Kapı.

    Hititlerin Yeniden Keşfi
    İşin ilginç tarafı bu kadar çok krallıkla diplomatik ilişki kurup kültürel alışverişte bulunmuş, savaş ve barış antlaşmalarından kanunlara adını bırakmış, yaklaşık 600 yıl boyunca Anadolu, Suriye ve Levant bölgesini himayesi altına almış işbu devlet binlerce yıl boyunca tamamen unutulmuştu. Gerçi Avrupa medeniyetinin kökenlerini oluşturan milletler olsun; Babil, Pers ve Mısır gibi kayıt tutmak konusunda maharetli olan zamane süper güçleri olsun sıkça Hititleri kayıtlarına geçirmişti. Keza onlara kutsal metinlerde rastlamak da mümkündü: Eski Ahit’in temeli olan Tora, Nevlim ve Ketüvim adlı üç kitaptan mürekkep Tanah’ta Hititlerden defalarca söz ediliyor, İncil’de de izleri sürülebiliyordu. Buna rağmen dillerinin sırrı çözülmemiş, başkentleri Hattuşaş keşfedilmemiş olduğundan esrarengiz bir topluluk olarak tarihsellikleri sorgulanmamıştı. Neyse ki 19. yüzyılda bu muhteşem medeniyet gün yüzüne çıkarıldı.

    Hititler_2) Harita_Hititler
    Hititler yaklaşık 600 yıl boyunca Anadolu, Suriye ve Levant bölgesini himayesi altına almıştı.

    Hititlerin binlerce yıl sonraki yeniden keşfi başlı başına bir macera filmidir. Kutsal metinlerde adı sıkça geçen bu milletin âdeta mitolojik bir halk olabileceği düşünülürken önce Charles Texier adlı Fransız mimar, tarihçi ve arkeolog 1833 yılında kamu işleri müfettişi olarak Küçük Asya’yı keşfetsin diye Anadolu’ya gönderildi. Bir yıl sonra Boğazköy’deki Hitit başkenti Hattuşaş’ı keşfetmişti fakat bu sit alanının Hititlerle olan ilişkisi henüz kurulmamıştı. Ardından Archibald Henry Sayce 1879 yılında “Küçük Asya’da Hititler” adlı bir makale yayımlayınca Londra Kutsal Kitap Arkeolojisi Kurumu’nda heyecan doruğa çıktı ve kendisine “Hititlerin Kâşifi” ünvanı verildi.1 1884 yılında Anadolu’da misyonerlik yapan İrlandalı William Wright, Hitit yazıtlarını Hattuşaş’ta keşfetti fakat ciddiye alınmadı. Hitit membasının asıl buluşu Alman arkeolog Hugo Winckler ile günümüzde İstanbul Arkeoloji Müzeleri olan Müze-i Hümayun’da Antik Çağ eserlerinin yönetiminden sorumlu arkeolog Theodor Makridi Bey tarafından yapılacak, 1906 ve 1912 yılları arasında Hattuşaş’ta yürütülen kazılarda binlerce çivi ve hiyeroglif yazılı tablet binlerce yıl sonra toprak yüzüne çıkartılacaktı.

    Hititler_3.1 tablet
    Bedrich Hrozny, Hugo Winckler ve Theodor Makridi Bey’in bulduğu tabletleri okumayı başardı.
    Hititler_3) Bedrich HroznyBedřich_Hrozný_v_20._letech

    İyi güzel de yazıtlar çözülemediği için pek bir şey ifade etmiyorlardı; bunun için Birinci Dünya Savaşı’na kadar beklememiz gerekiyordu. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda dilbilimci bir teğmen olan Çek asıllı Bedrich Hrozny 1914 yılında İstanbul’a ayak bastıktan sonra, Winckler ve Makridi Bey’in buldukları tabletleri incelemek istemiş, bu isteği kabul edilmiş, “nu ninda-an ez zatteni nu watar-ma ekutteni” cümlesindeki Sümerce “ekmek” anlamına gelen “ninda” kelimesini, “watar” kelimesinin İngilizcedeki su anlamına gelen “water” olabileceğini çıkartmış, çok geçmeden Hititçenin bir Hint-Avrupa dili olduğunu anladıktan sonra “ve ekmeği yiyeceksiniz, suyu ise içeceksiniz” cümlesine ulaşmış, gerisi de çorap söküğü gibi gelmişti. Birden bire binlerce yıldır unutulmuş olan bir medeniyetin hikâyesi kendi ağızlarından okunabilir kılınmıştı.

    Kilden Kitapların Anlattıklarından Yaradılış Mitlerine Hititler
    Böylece kilden kitaplar konuşmaya başladı. Hint-Avrupa dil ailesinin yazılı belge bırakmış en eski medeniyeti olan Hititlerin tabletlerinden Hitit halkının ne kadar pragmatik olduğunu anlıyor, büyük imparatorluklara has farklı milletlerden işlerine gelenleri alıp bir potada erittiklerini görüyoruz. Böylece özellikle Greko-Romenlerden bildiğimiz pek çok mitos ve edebî eserle paralellik kurabiliyoruz. Sümerlerin mitleri Hititliler tarafından korunup Batı’ya aktarıldığı için pek çok dinî ritüel, ilah ve anlatı birbirine benziyor, yani Hititlerin hem muhafaza eden hem de kültürlerin yayılmasına önayak olan bir millet olduğu bir kez daha ortaya koyuluyor.


    “hint-avrupa dil ailesinin yazılı belge bırakmış en eski medeniyeti olan hititlerin tabletlerinden hitit halkının ne kadar pragmatik olduğunu anlıyor, büyük imparatorluklara has farklı milletlerden işlerine gelenleri alıp bir potada erittiklerini görüyoruz.”

    Bir kelimeden hareket ederek ne demek istediğimi anlatayım. Yunan mitolojisinde tanrılar tanrısı olarak bilinen Zeus’un etimolojisi en rahatça izi sürülebilen sözcüklerden. Latince “deus” (tanrı) kelimesinin Farsça “kötü tanrı ya da iblis” anlamına gelen “daiva” kelimesi, onun da Sanskritçe “deva”dan türediği söylenir. Eksik halka Hitit dili çözülünce ortaya çıkıyor. En eski Hitit belgelerinden Anitta Metni’nde ışık tanrısı olarak adlandırılan “Siu” aynı zamanda “ışıldamak” anlamına geliyor. Bir süre sonra Hitit yazıtlarında “tanrı” kelimesinin karşılığı olarak yer alan “Siu”nun önce Antik Yunancada “Theos” oradan da Latince “Deus”a evrildiği belli oluyor.

    Sadece ilahların isimleri değil temel yaradılış mitlerinin de birbirini etkilediğini çıkarabiliyoruz. Antik Yunan mitolojisinde tanrıların kökenini ve pek çok varlığın doğuşunu anlatan asal eserlerden Hesiodos’un Theogonia’sını hatmedenler Hititliler tarafından asimile edilen Hurriler’in Kumarbi Miti ile olağanüstü benzerlikler saptayabilir. İki mitte de babalar ve oğullar arasındaki kozmik muharebeyi seyrederken babaların erkekliklerinden edildiğini okuyoruz. Kumarbi gök tanrısı Anu’nun erkeklik organını ısırıyor, Yunanlarda ise Kronos gök tanrısı babası Uranüs’ü hadım ediyor. Zamanı gelince çocukları tarafından alt edileceği kehanetinden dolayı çocuklarını yutan Kronos’u da Zeus yeri geldiğinde yerinden ediyor.
    Bu kastrasyon motifi haricinde erkek ilahların tuhaf doğurganlıklarını da görüyoruz. Kumarbi’nin Anu’nun spermlerini yutup fırtına tanrısı Teşhub’u doğurması ya da Zeus’un Metis’i yutup Athena’yı beyninden doğurması gibi. Pek çoğumuza tanıdık gelen Titanların ve Olimpik tanrıların, tıpkı Truva Savaşı gibi on yıl süren, Titanomachy (Titanlar) Savaşı’nın bir paraleli de Hurriler ve Hititler arasındaki tanrısal savaş metinlerinde görülür. Dolayısıyla Hitit metinlerinin keşfi, Gılgamış Destanı’nın kutsal kitaplardaki tufan mitosuyla örtüşmesinden dolayı kabaran merak gibi Hititolojiye dair ilgiyi de kaşıyabilir. Bu benzeşmelerin özellikle de mitograflar ve din tarihçileri açısından çok heyecan verici olduğu kesin.

    Hititler_4 Yazılıkaya'da ahiretteki (yeraltı dünyası) 12 tanrıyı betimleyen rölyef.
    Hitit İmparatorluğu’nun ulusal tapınağı kabul edilen Yazılıkaya’da ahiretteki (yeraltı dünyası) 12 tanrıyı betimleyen rölyef.

    Coğrafya ne kadar zorlayıcı ve sarpsa, ilahlar da o kadar öfkeli oluyor, o yüzden de
    onları mutlu etmek için türlü türlü bayramlar ve kurban ritüelleri inşa edilmiş. Depremlerin ve sellerin diyarlarında tanrılar benzer şekillerde mesut edilmeye çalışılıyor ve Jung’un parmak bastığı “kolektif bilinçdışı” denilen mefhumdan da anladığımız üzere insanoğlu aynı korkulara ve tutkulara sahip olduğu için benzer inanç sistemleri kurmuş olabiliyor. Ancak Antik Yunan (ve onların devamı olan Romalılar) ve Hurri/Hititler arasındaki paralelliklere baktığımızda benzerliklerin tesadüfi olamayacak kadar birbirlerini aynaladığını görünce komşu medeniyetlerin benzer dürtüler ve duygularla hareket ederek değil bildiğiniz birbirlerinin panteonlarını kopyalayarak hareket ettiklerine kanaat getiriyorsunuz.

    Hititlerin Hukuk Sistemi
    Fakat kopyalanmayan bir şey varsa o da Hititlerin hukuk sistemi. Antik Çağ’da yasa deyince pek çoğunun aklına Babillilerin Hammurabi Yasaları ve Atinalıların katı Draco Kodları gelir. Hititlilerin kanunları incelendiğinde yasalarının zaman içinde değiştirilerek yumuşatıldığı; Babil, Asur ve Semitik halkların “göze göz, dişe diş” mantığındaki kısasa kısas uygulamalarının hiçbir şekilde uygulanmadığı anlaşılır. Bahsi geçen kültürlerde ayrıca idamlar çok daha keyfi bir şekilde uygulanırken Hititlilerin cinayet suçlarını bile tazminat cezasına çevirdiklerini gözlemliyoruz.2 Fakat mesele zinaya gelince her zamanki çifte standart ve sertlikle en ağır şekilde cezalandırılıyor. 198 numaralı Hitit yasasına göre şayet zinayı kadın yapıyorsa kocası onu saray ahalisi önünde affetmedikçe cezası idam oluyor. Ayrıca kocası eşini başkasıyla yakalarsa onu anında öldürme hakkına da sahip. Ama Hititlerin farkı, şayet koca eşini affederse o zaman eşinin onurunu teslim etmek zorunda. Evliliklerle ilgili belgelerden anlaşılıyor ki kadın babadan kocaya verilen bir metaya dönüşmüş. Günümüz ananeleriyle çok benzerlik içeren uygulamalar arasında kızın aileden istenmesi, başlık parası alınması veya çeyiz geleneği Hititlerde de mevcut.

    Hititler_5) Hittite_Cuneiform_Tablet-_Legal_Deposition(_)
    Hattuşa’da bulunan bir Hitit tableti.
    Hititler_6) Pudehepa mühür
    Pudehepa’nın mührü.

    Tüm bunlara rağmen kendi çağdaşları olan medeniyetlerle kıyaslandıklarında Hitit kadınlarının durumunun nispeten daha iyi olduğunu söylemek lazım, özellikle de Asurlularla kıyaslandıklarında. Tabii bunu sadece kanunlarından değil siyasetlerinden de anlıyoruz. Günümüzde dünyanın ilk barış antlaşması olduğu için bir kopyasının New York’taki Birleşmiş Milletler binasında sergilenen Kadeş Antlaşması’nın imzacılarının arasında Mısır Firavunu II. Ramses ve Hitit Hükümdarı III. Hattuşili’nin yanı sıra eşi Pudehepa’nın mührü de vardır. Günümüzde Çukurova’ya tekabül eden Kilikya bölgesinde doğmuş olan Pudehepa, başrahip babasının izinde Hurri panteonunun en yüksek tanrıçası İştar’ın ve Afrodit’in dengi savaş ve aşk tanrıçası Şaşka’nın rahibesidir. Anlatıya göre Hattuşili, tanrıçanın ona yol göstermesi sayesinde Pudehepa’yı “tawananna” ya da kraliçe ilan eder ve gerek dinî işler gerek devlet makamında ortak yönetici olurlar. Pudehepa diplomasi konusunda dizginleri eline alır ve Ramses ile bizzat mektuplaşır; o yüzden de Kadeş Antlaşması’nın metninde parmağı olduğu düşünülen Pudehepa’nın belirtildiği gibi “güzel barışın ve güzel kardeşliğin antlaşması”3 daha önce mütecaviz politikalar süren iki ulusta gerçekten de daimî barışı getirir. Pudehepa sadece siyaset ve diplomasi sanatında mahir değildir, aynı zamanda Hitit panteonunu modifiye edip yeni tanrılar ekleyerek Hititlerin daha eklektik bir tanrı sistemine kavuşmasında da rol oynamıştır. #

    DİPNOTLAR
    1 C.W. Ceram, Tanrıların Vatanı Anadolu: Gizemli Hititlerin Keşfi, s. 22.
    2 Belkıs Dinçol, “Hitit Yasaları”, Anadolu Uygarlıkarlı: Hititler, National Geographic, Ocak 2006.
    3 William W. Hallo ve K. Lawson Younger Jr. (ed.), The Context of Scripture: Volume II: Monumental Inscriptions from the Biblical World, 2003. (Kadeş Barış Antlaşması’nın tam metni s. 93-106.)
  • Theodor Makridi Bey

    Theodor Makridi Bey


    türk arkeolojisine büyük hizmetler vermiş, lübnan’ın sayda (sidon) kraliyet nekropolü kazılarından nemrut dağı kazılarına, osman hamdi bey’in yanında âdeta sağ kolu olmuş, müze-i hümayun’un gelmiş geçmiş ünlü arkeologları arasında yer almış theodor makridi bey’in nedendir bilinmez, çoktandır adı unutulup gitmiştir. oysa türk arkeolojisinin ilk büyük emektarlarından olan theodor makridi bey, hattuşa kazılarında ünlü kadeş antlaşması tabletini kendi elleriyle bulup gün ışığına çıkaran arkeologdur…

    Theodor Makridi Bey
    İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin ilk emektar arkeologlarından Theodor Makridi Bey.
    FOTOĞRAF: TURGAY TUNA ARŞİVİ

    Çocukluğu, Eğitimi, Aile Yaşamı
    Bir zamanlar, eski Bakırköy’ün sevilen, sayılan önemli şahsiyetleri arasında yer almış Theodor Makridi Bey, Osmanlı Devleti’nin Hazine nazırlarından Konstantin Makridi Paşa’nın yedi oğlundan biriydi ve oğulları arasında bilime, tarihe, coğrafyaya en meraklı olan çocuktu. Bu nedenle güzel bir eğitim almış, kendini mükemmel bir şekilde geliştirmişti. Makridi’ler, eski Bakırköy’ün batı tarafında yer alan Baruthane sınırının yanı başındaki Domuzdamı Mahallesi’nde, kırmızı Marsilya tuğlalı, demir kapılı, büyük parmaklıklarla çevrili büyük bir bahçenin ortasında yükselen güzel ahşap bir köşkte oturuyordu. Baba Konstantin Makridi Bey, küçük yaşında ailesiyle birlikte Makedonya’nın Blaçi yerleşiminden İstanbul’a göç etmiş, Haliç’te Fener Mahallesi’ne yerleşmişlerdi. Konstantin Makridi Bey, çocuk yaşlarında cep harçlığını çıkarmak için bir kahvehanede nargile tüttüren müşterilerin tömbekilerini yakıp tazeleyerek ateşçilik yapmış, uzun boylu olması nedeniyle de “Uzunoğlu”, yani Makridi lakabıyla çağrılmış, daha sonra da bu sıfat ailenin soyadını oluşturmuştur. Çocukluğunda kahve çıraklığı yapan Konstantin Makridi Bey’in okul hayatı çok başarılı geçer. Eğitimine, İstanbul’un en eski Rum okulu olarak bilinen Fener Mektebi’nde başlar, daha sonra da eğitimini Mekteb-i Sultani’de tamamlar.

    Theodor_Makribi_Bey_3 Fotoğraf Turgay Tuna
    Türkiye’nin ilk müzesi olan İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin (Müze-i Hümayun) koleksiyonlarında çeşitli kültürlere ait bir milyona yakın eser bulunmaktadır.

    1882 yılında, Osmanlı Hazine Nezareti’nde memurluğa başlayan Makridi Bey, otuz bir yıl sürecek devlet hizmeti süresince Hazine Müdürlüğü’ne, ardından da Hazine Nazırlığı’na getirilir ve çok başarılı hizmetler verir. Bütün bunların yanında, antik sikkeler koleksiyonu yapan döneminin ünlü nümizmatlarından biri olan Makridi Bey, yaşamının son demlerinde bu koleksiyonu Müze-i Hümayun’a hediye etmiştir.

    Konstantin Makridi Bey, kendisi gibi çocuklarını da çok iyi şekilde yetiştirir. Büyük oğlu Aleksandros askerî hekim olmuş, ikinci oğlu Nikos Hariciye Nazırlığı’nda diplomat olarak hizmet vermiş, üçüncü oğlu Dimitrios Düyun-u Umumiye’de görev almış, dördüncü oğlu Filippos, mübadele döneminde Yunanistan Hükümeti adına saymanlık yapmış, beşinci oğlu Theodor ise babası gibi Mekteb-i Sultani’de okuduktan sonra Almanya’ya gönderilmiş, sanat tarihi ve arkeoloji eğitimi alarak Avusturyalı ünlü arkeolog Heinrich Glück ile ünlü Alman arkeolog Winckler’in yanında yetişmiştir.

    Theodor Makridi Bey, Almanya’dan döndükten sonra Müze-i Hümayun’da çalışmaya başlamış, Yedikule’nin ünlü ailelerinden Dalla’ların güzel kızları Ağlaia ile evlenmiş, bu evlilikten de çocuk sahibi olmuştur.


    “antik sikkeler koleksiyonu yapan döneminin ünlü nümizmatlarından biri olan makridi bey, yaşamının son demlerinde bu koleksiyonu müze-i hümayun’a hediye etmiştir.”

    Bir Yazarın Anılarındaki Theodor Makridi Bey
    Makridi Bey, evlendikten sonra Bakırköy Domuzdamı Mahallesi’ndeki baba evinden ayrılıp İstanbul Caddesi’nin Yenimahalle tarafında yeni bir eve taşınır. Komşuları, Makriköy Rum İlkokulu’nun müdürlüğünü yapan, aynı zamanda değişik Rum dergilerinde yazılar yazan Athina Yianniou, anılarındaki Theodor Makridi Bey’i şöyle anlatır:

    Theodor_Makribi_Bey_4 Fotoğraf Google
    1883 yılında, Osman Hamdi Bey’in başkanlığında gerçekleştirilen Nemrut kazılarına ait bir fotoğraf.

    “1902 yılında, Makridi Bey’i ve Ağlaia’yı yakından tanıma fırsatı bulmuştum. Madam Ağlaia çok güzel, alımlı, uzun boylu, fiziğinin yanı sıra erdemli özelliklere sahip bir kadındı. Babası Theodoros Dalla ve annesi Eleni Pitaridu, kız kardeşleri Eleni, Hristina, Androniki Yedikuleli idiler. Theodor Makridi Bey ile Ağlaia Yedikule’de tanışmış, büyük bir aşk ile birbirlerine bağlanıp evlenmişlerdi. Benim Theodor Makridi Bey’e olan hayranlığım 1908 yılında Lübnan’daki Sayda-Sidon kazılarının başlamasıyla daha da artmıştı. O zaman, Neo Pnevma dergisinin genel editörü idim. Sayda’dan İstanbul Müzesi’ne aktarılan yeni eserler, bizler için eşsiz bir haber kaynağı oluşturuyordu. Theodor Makridi Bey, 1900’lerden itibaren önemli kazılara başkanlık yapmaya başlamıştı. Anadolu’yu karış karış geziyor, arkeolojiye olan derin tutkusu onu yeni araştırmalara itiyor, antik Anadolu’nun her dönemi onu ilgilendiriyordu.

    1902 yılında, Alman Arkeoloji Enstitüsü Genel Sekreteri Otto Puchstein ile Suriye, İran Körfezi ve Arkaik Babil’de ortaklaşa kazılar yapmışlar, 1906 yılında da Hattuşa ve Boğazköy’de ünlü Alman arkeolog Winckler ile yaptıkları kazılarda Hitit Kraliyet Arşivleri’nin kalıntılarına ulaşmışlardır. Bu kazılarda, dünyanın ilk diplomatik belgesi olan Mısır Kralı II. Ramses ile Hitit Kralı III. Hattuşili arasında imzalanan ünlü Kadeş Antlaşması’nın tableti gün ışığına çıkarılmıştır. Makridi Bey, 1910-11 yıllarında Trakya, Taşoz ve Makedonya’da yaptığı kazılarda birçok eseri İstanbul Müzesi’ne kazandırmış, bu kazılar sonrasında yazmış olduğu makaleler kendisini arkeoloji âleminde takdir ve şöhret sahibi yapmıştır.”


    “en önemlisi, günümüzde istanbul arkeoloji müzeleri’nin eski şark eserleri binasında sergilenmekte olan, tarihin ilk yazılı barış antlaşması olarak bilinen kadeş antlaşması tabletini bulan kişidir theodor makridi bey.”

    Hattuşa Kazılarında Gün Işığına Çıkarılan Kadeş Antlaşması Tableti
    Orta Doğu’dan Anadolu’ya, Trakya’dan Makedonya’ya yaptığı kazıların yanı sıra İstanbul’da birçok araştırmaya imza atmış, Beykoz’daki Ayios Panteleimon Manastırı, Yedikule’deki Libos Manastırı ve Bakırköy’de yapmış olduğu kapsamlı kazılar; durmak, yorulmak bilmeyen Makridi Bey’in yaşamında önemli bir yer oluşturmuştur. Ancak, en önemlisi, günümüzde İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin Eski Şark Eserleri binasında sergilenmekte olan, tarihin ilk yazılı barış antlaşması olarak bilinen Kadeş Antlaşması tabletini bulan kişidir Theodor Makridi Bey. Bu antlaşmanın ikinci ve üçüncü kopyalarının Mısır’da olması gerekmektedir ki günümüze dek henüz gün ışığına çıkartılamamıştır. Tabletteki metnin bir kopyası bugün New York’ta, Birleşmiş Milletler binasının girişinde yer almaktadır.

    Theodor_Makribi_Bey_6 Fotoğraf Turgay Tuna
    Theodor Makridi Bey’in Hattuşaş kazılarında gün ışığına çıkarmış olduğu II. Ramses ile Hitit Kralı III. Hattuşili arasında yapılan Kadeş Antlaşması’nın pişmiş toprak tableti.
    FOTOĞRAF: TURGAY TUNA ARŞİVİ

    Yapmış olduğu tüm araştırmalarla Türk arkeolojisine kazandırdığı değerlere karşılık, ölümünden çok sonra, Makridi Bey’i çekemeyen kimi kıskanç birkaç meslektaşı kendisi hakkında tarihî eser kaçakçılığı yaptığına dair çirkin dedikodular yaymışsa da; yapılan titiz araştırmalar bu dedikoduların tam tersine, Makridi Bey’in ne kadar dürüst ve titiz bir şekilde çalışmış olduğunu göstermiş ve Türk arkeolojisine ne kadar büyük zenginlikler kazandırmış olduğunu kanıtlamıştır.

    Atina’dan İstanbul’a Gelen Önemli Belgeler
    Boğazköy’den Nemrut Dağı’na, Baalbek’ten Sayda’ya birçok kazıya katılan Makridi Bey, 1930 yılında İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nden emekli olduktan sonra yaşamının sonlarına dek Atina’daki ünlü Benaki Müzesi’nin müdürlüğünü yapmış, bu görev süreci içinde İstanbul ve Arkeoloji Müzeleri ile bağlarını koparmamış, bütün bunların yanı sıra Yunanistan’da kaldığı yıllarda bulmuş olduğu Osmanlı tarihi ile ilgili çok değerli kimi belgelerin İstanbul’a gönderilmesini ve Topkapı Sarayı’na kazandırılmasını sağlamıştır. Bir dönem Atina’da elçilik yapmış olan Ruşen Eşref Ünaydın’ın 1 Mayıs 1956 tarihinde, Dışişleri ve Topkapı Sarayı kayıtlarına geçmiş konuşmasının metninden aldığım şu satırları siz okurlarıma ve araştırmacılara aktarmayı, Theodor Makridi Bey’in anısına olan saygım nedeniyle bir borç ve görev olarak görmekteyim:

    Theodor_Makribi_Bey_9 Fotoğraf Gôogle
    Atina’da elçilik görevinde bulunduğu yıllarda, Theodor Makridi Bey’in aracılığıyla Osmanlı dönemine ait çok değerli tarihî belgeleri Türkiye’ye kazandıran Ruşen Eşref Ünaydın.

    “…Bu belgelere nerede, ne zaman ve nasıl sahip oldum önce onu açıklayayım… Bunların hepsini, 1934 yılı ila 1939 yılları arasında, Yunanistan’da ilk elçiliğim zamanında Atina’da topladım. Bu nasıl oldu? Onu da anlatayım:

    Benim elçi bulunduğum sıralarda, İstanbul Asar-ı Atika Müzesi’nde, zannederim müdür muavinliğinden emekliye ayrılmış Bay Makridi, hükümetimizin müsaadesi ile birkaç yıldan beridir, Atina’da Antuvan Benaki’nin çok değerli şahsi koleksiyonlarından vücuda getirip kurduğu ve milletine bağışladığı, Şark Güzel Sanatlar Eserler Müzesi’ni tasnif ve tanzim eden müdür sıfatı ile bulunuyordu. Ben, kendisi ile Türkiye’deki memuriyeti zamanından tanışırdım. Yeni elçiyi ve sefireyi, refikası ile birlikte tabii olarak ziyarete gelen Bay Makridi, Benaki Müzesi bahçesinin bir köşesinde, müdüre ayrılmış olan bir küçük köşkte oturmaktaydı. Bir akşam, Bayan Makridi ile birlikte Türk elçisi ve eşine bu evde hususi bir yemek verdi. Yemekten sonraki konuşmamız sırasında, oturduğumuz odanın gözüme çarpacak bir noktasına yerleştirilmiş, dolgunca üç dört büyük zarf üzerine dikkatimi çekti.

    ‘Bunlar nedir?’ diye sordum?

    Manalı bir bakış ve gülümseyişle:

    ‘Açayım biraz tetkik buyurunuz. Mühim vesikalardır…’”

    Theodor Makridi Bey’in, Ruşen Eşref Ünaydın’a gösterdiği zarfların içinde, Topkapı Sarayı’ndan çıkmış çok değerli belgeler yer alıyordu. Bunları, Ruşen Eşref Bey’e teslim ettikten sonra, geri kalan daha birçok başka belgenin bulunduğu satıcıyla bağlantı kurulur. Osmanlı Devleti’nin değişik dönemlerine ait; aralarında diplomatik mektuplar, fermanlar, tımar tezkereleri, hatt-ı hümayunlar, tevcihat defterleri gibi önemli parçaların yer aldığı 189 tarihî belge Theodor Makridi Bey sayesinde Ruşen Eşref Ünaydın tarafından satın alınır ve İstanbul’a gönderilir.

    Theodor Makridi Bey, yerli, yabancı dergilerde, yaptığı kazı ve araştırmalarla ilgili birçok bilimsel makaleye imza atmış, kazılar yapmış olduğu Bakırköy’ün antik tarihi üzerine yazdığı kimi değerli makaleleri de Halkevi dergilerinde yayımlanmış ve ilk defa antik Bakırköy’ün adının Hebdomon olduğunu ortaya çıkarmıştır.

    Theodor_Makribi_Bey_14 Fotoğraf Turgay Tuna
    Babasıyla aynı mezarı paylaşan Theodor Makridi Bey’in Bakırköy Rum Kabristanı’ndaki mezar taşı.

    2002 yılında, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Türk Sanatı Anabilim Dalı öğrencilerinden Uğur Cinoğlu’nun Theodor Makridi Bey üzerine hazırlamış olduğu yüksek lisans tezinde vurgulamış olduğu gibi:

    “Osman Hamdi Bey’in yanında yetişmiş, son derece atak ve yorulmak bilmez bir genç oluşu, kısa zamanda Osman Hamdi Bey’in güvendiği elemanlardan biri olmasını sağlamış, müzeciliğin her kademesinde görev almış olması, çok önemli kazılarda bulunması, maceracı kişiliği, ayrıca birkaç dili bilen bir azınlık mensubu oluşu, onu son derece ilgi çekici hâle getirmiştir…”

    Makridi Bey’in, genç yaşlarda evlendiği eşi Ağlaia’dan bir oğlu olur ancak Birinci Dünya Savaşı sırasında Bağdat’ta kaybettiği biricik oğlunun acısını yaşamı boyunca içinden atamaz. Maalesef, adı unutulmuş Theodor Makridi Bey, 1940 yılında 68 yaşında iken İstanbul’da vefat eder ve Bakırköy Rum Mezarlığı’nda yatan babası Ferik Konstantin Makridi Paşa’nın yanına defnedilir… #