Etiket: julius caesar

  • Druidler: Dinlerden önce insana-dünyaya hükmettiler

    Druidler: Dinlerden önce insana-dünyaya hükmettiler

    Batı’da milattan sonraki asırlara, Roma İmparatorluğu’na kadar hüküm süren ana inanç sistemi, Druid adı verilen seçilmiş kişiler/şifacılar/büyücüler tarafından şekillenmişti. Bunlar hem Doğu’daki Şamanlar gibi doğa temelli bir tapınmayı esas alıyor hem de dünyevi konularda otorite sıfatıyla karar veriyorlardı. Günümüze uzanan etkileriyle…

    Sibirya ve Ortaasya’da çok eski çağlardan beri varlı­ğını sürdüren Şamanlık belki de en kadim inançlardan biri; ruhlar dünyası ve gökyü­zündeki varlıklarla insanoğlu arasındaki ilişkiyi temsil eden bir güç. Şamanlar ise kimilerine göre ruhların hakimi, kimilerine göre onların hükmü altında olanlar. Bu dünya bir Şaman’a göre iyi ve kötü ruhlarla dolu; o ise bunlarla iletişime geçmek, iyi olanlardan faydalanmak kötü olanlara karşı da diğerlerini korumakla görevli. Bu görevden kaçışı ya da görevi reddetme gibi bir seçeneği yok. Eğer bunu yaparsa, inanışa göre ya delirir ya da genç yaşta ölür.

    Şaman olarak seçilmiş olma­nın ilk belirtisi “gömlek”le, yani amniyon membrana denen bir zara sarılı şekilde doğmaktı. Bu şekilde doğan çocuğun, zaman içinde ruhunu bedeninden ayır­mayı başardığına, kimi zaman da ruhunu bir takım hayvanların kılığına sokarak gezinmeye baş­ladığına inanılıyordu. En önemli özelliklerden biri ise ölülerle temas kurabilme yeteneğiydi. Şamanlar, ruhlar ve Tanrılar ile insanlar arasında arabulucu ve büyücü, yeri geldiğindeyse hekim ve kahin olarak görülüyordu.

    Antik-Tarih-1
    Stonehenge ve diğer megalitik anıtların Druidler tarafından yapılmış olduğu iddiası, arkeolojinin kurucularından kabul edilen William Stukeley’in (1687- 1765) çabasıyla yaygınlaşmıştı.

    Ünlü dinler tarihçisi Mircea Eliade’ye (1907-1986) göre Şamanlık, “kurumsal dinlerde rastladığımız mistik deneyimin ilkel toplumlardaki şekli”ne karşılık gelir. Başka bir ifadeyle “arkaik esrime” tekniklerinden biridir; hem gizemcilik hem büyü hem de terimin geniş anlamıyla bir tür dindir. Pek çok Batılı araştırmacı ise Şamanlığı kültürlerarası bir kavram olarak görme eğiliminde olup, bunun sadece Sibirya bölgesine özgü olarak kullanılmasına karşı çıkar. Onlara göre Şamanlık, “avcı-toplayıcı olarak adlandırı­lan basit toplumlarda bulunan dinsel-büyüsel uygulamalar”ı ifade etmek üzere kullanılan bir kavramdır. Tarih öncesi bu tip toplumlarda din adamları Şaman, daha hiyerarşik şekilde organize olmuş toplumlarda ise rahip olarak adlandırılır; “ilkel” kültürlerde ise Şaman kavramı, dinî ayinleri yöneten ve şifa dağıtan kahinleri ifade etmek için de kullanılır.

    Özellikle Eliade’nin Şamanlık üzerine çalışmaları ve tezlerinin etkisiyle, Batı’da Şamanlık dünyanın neredeyse her yerinde bulunan “doğayla ilgili inançlar”ı açıklamada kullanılan bir kavrama dönüştü. Elbette bu tartışmaya açık bir konu; ancak Eliade’nin bizim açımızdan daha önemli bir iddiası, Sibirya’nın tarih öncesi dönemde Yunan, Roma ve Mezopotamya’dan etkilenmiş olduğudur. Bu iddiaya karşı bir Türk araştırmacı Doç. Bilal Toprak ise tam tersi bir durumun gerçekleşmiş olabile­ceğini ve bunun araştırılmaya muhtaç bulunduğunu belirtir.

    Antik-Tarih-2
    Kıta Avrupası’ndaki Druidler, doğayla olan ilişkileri, ruhlarla olan etkileşimleri ve ruh göçü inançlarıyla Şamanlara oldukça benziyor.

    Şamanlık gerçekten de Sibirya dışına çıkmış ve başka kavim ve toplulukları etkilemiş olabilir mi? Örneğin Anadolu, Doğu Avrupa ve Britanya’ya dağılan ve Avrupa’nın gerçek kurucu­ları olarak tanımlanan Keltler, Şamanlarla karşılaşmış ve karşılıklı etkileşime girmiş ola­bilirler mi? Keltlerin Avrupa’da ilk ortaya çıktığı yerlere, örneğin Karpatların doğusuna nereden geldiklerini bilmiyoruz. Ancak Şaman pratikleriyle benzerlikler gösteren uygulamalara sahip bir topluluk var ki oldukça dikkati çekici: Bunlar, Romalıların Britanya Adası’nı istila ettiklerin­de karşılaştıkları ve Kelt kökenli oldukları düşünülen Druidler. Kıta Avrupası’nda da bulunan Druidler doğayla olan ilişkileri, ruhlarla olan etkileşimleri ve ruh göçü inançlarıyla şamanlara oldukça benzer.

    İlk defa Julius Caesar’ın De Bello Gallico et Civilii isimli ese­rinde karşımıza çıkan Druidler, Kelt ırkının ve geleneklerinin koruyucusu olan bir rahipler sınıfıydı. Toplumları içinde bilgi ve bilgelikleriyle büyük saygı gören ve neredeyse her sözleri kanun kabul edilip yerine getirilen Druidler, aynı zamanda çok güçlü birer büyücüydü. Bunlar kimilerine göre doğanın koruyucuları, kimilerine göre de insan kurban eden gözünü kan bürümüş vahşilerdi. Hangi görüş doğru olursa olsun, hem Galya’da hem de Britanya Adası’nda Kelt halkının istilacı Roma’ya karşı durmasında en büyük rolü oynadıklarını ve yokedilmelerine kadar Kelt birliğinin en sağlam teminatı olarak kaldıklarını kabul etmemiz gerekir.

    Antik-Tarih-3
    Günümüz Druidleri, geleneksel toplantılarını ve ibadetlerini Stonehenge gibi mekanlarda sürdürüyor, 2020.

    Caesar’a göre Galya’daki bütün üst düzey görevliler ya soylulardan (equites) ya da Druidler arasından seçilirdi. Druidler eğitimli rahip sınıfıydı; sözlü kadim gelenekleri korur ve uygulardı; yargılama hak ve gücüne sahipti. Herhangi bir kişiyi toplumdan dışlama veya dinî törenlere katılmaktan men etme yetkileri de vardı. Askerlik yapmak ve vergi vermek gibi mükellefiyetleri ise yoktu. Druidlik babadan oğula geçen bir imtiyaz değil, eğitim ve seçimle kazanılan bir unvandı. Her bir Druid uzun ve zorlu bir eğitim sürecinden geçirilir ve özel bir törenle rahiplik nitelik­lerini kazanırdı. Caesar, sözlü geleneğe bağlı olan bu öğretinin tam anlamıyla sindirilmesinin en az 20 yıl sürdüğünü belirtir.

    Druid inancının temel noktası ise ruh göçü ve Tanrılarla iletişime geçmek için insan kurban etme ritüeliydi. Bu durum Caesar dışında Lucan, Suetonius, Cicero ve Tacitus gibi pek çok Romalı yazar tarafından dile getirilmiştir. Roma’da Augustus devrinin sonlarında bir çok kehanet ve bilicilik uygulamalarının yasaklanmasından Druidlik de nasibini almış, kesin olarak Roma’dan silinmesi ise Tiberius zamanında (1. yüzyıl) olmuştur. Senato kararıyla Druidlik ve Druidler Roma’dan tamamıyla çıkarılmıştır. Bunun ana sebebi olarak Druidlerin insan kurban etme uygulaması gösterilmiştir. Ancak Druidlik, gizli olarak halk arasında neredeyse 4. yüzyıla kadar varlığını devam ettirecektir.

    Antik-Tarih-4
    Kadın Druid. Fransız ressam Alexandre Cabanel’in çizimi.

    Bir başka Romalı yazar Diodorus Siculus ise, MÖ. 1 yüzyılda yazdığı Bibliotheca Historia isimli eserinde Druidler hakkında şöyle der: “Bunlar geleceği kuşların uçuşuna bakıp ötüşlerini dinleyerek ve kutsal saydıkları hayvanları kurban edip iç organlarıyla kanlarının akışına bakarak tahmin ederler­di. … çok önemli bazı meselelerde ise insan kurban ederlerdi. Önce kurbanın göğsünü ve karnını bir hançerle yararlar, iç organlarının dökülüşü ile kanının akma biçi­mine göre geleceği okurlardı.”

    Druid inancının en karakte­ristik özelliklerinden biri ruhun ölmezliği ve göçüdür. Druidler bütün eğitimlerini ruhun yokedilemezliği ve bulunduğu beden öldükten sonra bir başka bedene geçtiği düşüncesi üzerine şekillendirdiler. Bu inanç ölümün bütün korkunçluğunu yokediyor ve insanı olabilecek en cesur hâle getirmeyi mümkün kılıyordu.

    Aynı konuda Yunan kökenli Romalı tarihçi Lucius Cornelius Aleksander Polyhistor yine MÖ 1. yüzyılda şöyle yazar: “Galyalılar arasında insan ruhunun ölümsüz olduğuna ve bulunduğu bedenin ölümünden belirli bir süre sonra başka bir bedene geçtiğine dair Pythagorasçı bir inanç karşımıza çıkmaktadır.” Bunun dışında Druidlerin astronomiye büyük önem vermiş olduklarını; yerin coğrafi durumu, doğa felsefesinin farklı alanları ve dinle ilgili problemleri incelediklerini de yine Roma dönemi kayıtlarından biliyoruz.

    Druidler, Kelt toplumu içerisinde otoriteleri kesinlikle sorgulanamayan yol gösterici bilge kişilerdi. O kadar etkililerdi ki Diodorus (MÖ 1. yüzyıl) ve Strabo’dan (MÖ 1. yüzyıl) ayrı ayrı öğrendiğimize göre savaşmak üzere olan iki ordunun arasına girip savaşı bitirme gücüne bile sahiplerdi. Strabo, Druidler için “insanların en adil olanları” demektedir. Druidler üzerine pek çok eserde bahisler bulun­masına rağmen ismi verilerek herhangi bir klasik metinde ken­disinden bahsedilen tek Druid’e Cicero’nun De Divinatione (MÖ 1. yüzyıl) adlı eserinde rastgeliriz. Cicero, Galya’daki kahinler ve kuş falcılarından bahsederken Haedui kavminden Diviciacus’u bir Druid olarak tanıtır.

    Kadın Druidler ise “Dryades” adı altında 3-4. yüzyıllara tarih­lenen imparatorluk biyografileri Historia Augusta’da karşımıza çıkar. Her ne kadar Dryadeslerin gerçek anlamda Druid olup olmadıkları tartışmalıysa da yine de Roma’da 3-4. yüzyıllarda halk arasında Druid inancının ve uygulamalarının bir şekilde devam ettiğini göstermesi bakımından bu kayıt önemlidir.

    Antik-Tarih-5
    Panoramix, yere kadar uzamış bembeyaz sakalları, beyaz cüppesi, kırmızı pelerini, her zaman yanında taşıdığı altından yapılma küçük orağı ve sihirli iksiri ile.

    Kıta Avrupası’ndaki Druidler, Galya’nın Romalılaştırılma politikası sebebiyle yokedil­diler. Zaman zaman Roma’nın güçsüzleştiği dönemlerde ortaya çıkmaya çalışmışlarsa da, Druidler 1. yüzyılda büyük ölçüde Avrupa’dan silindiler; ancak varlıkları Britanya adasında sürmeye devam etti. Galya ve Bretagne’da ciddi kovuşturmaya uğrayan Druid inancı, ilmî ve kozmogonik yanlarından arındırılmış bir bi­çimde ağırlıklı olarak İrlanda’da devam etti. Britanya Adası’nda Hıristiyanlığın yayılmasına karşı önemli bir engel teşkil eden Druidler ve Druid inancı, 6. yüzyılın sonlarında ortadan kalktı; ancak izleri ve etkileri erken Ortaçağ boyunca devam edip 12. yüzyıla kadar sürdü.

    Avrupa’da 16. yüzyıla gelin­diğinde, Druid inancı yeniden keşfedildi. Kelt mirasına yönelik ilgi artarak devam ediyordu. Özellikle John Aubrey’in (1626- 1697) ortaya attığı Stonehenge ve diğer megalitik anıtların Druidler tarafından yapılmış olduğu iddiası, arkeoloji bilimi­nin kurucularından kabul edilen William Stukeley’in (1687-1765) çabası ve yayınlarıyla geniş kesimlere ulaştı. John Toland 1717’de “Antik Druid Düzeni” (ADO) adlı oluşumu kurdu. Bu örgüt, 1964’te ikiye bölünene kadar faaliyetlerini sürdürdü. Oluşumun “Seçilmiş Şef”i, 1799’dan 1827’ye kadar ünlü İngiliz şair ve ressam William Blake’ti.

    Chateaubriand 1809’da bir Druid rahibesi ile Romalı askerin lanetli aşkını anlattığı Les Martyrs’i yazdığında, Druidler popüler kültür içerisinde ilk defa görünmüş olur. Giovanni Pacini’nin 1817’deki “Trieste” ve Vincenzo Bellini’nin 1831’deki “Norma” operaları ile Druidler tekrar sahneye çıkar.

    20. yüzyılda popüler kültüre damga vuracak ve belki de en çok tanınan ve sevilen Druid karakteri gelir: 1959’da önce Pilote dergisinde yayımlanmaya başlanan Astérix çizgiromanın­daki Panoramix (Getafix)! René Goscinny (1926-1977) tarafından yazılan, Albert Uderzo (1927- 2020) çizilen kült çizgiromanda, Astérix ve Obélix’in yanısıra 3. kahraman da köydeki Druid Panoramix’tir. Yere kadar uzamış bembeyaz sakalları, beyaz cüppesi, kırmızı pelerini ve her zaman yanında taşıdığı altından yapılma küçük orağı ile tipik bir Druid’dir. Romalıların neredeyse bütün coğrafyalara hakim olduğu dönemde (1. yüzyıl) geçen hikayede, sadece Fransa’nın kuzeyindeki küçük bir Galya köyü işgal edilememiştir; bunun nedeni de Panoramix’in hazırladığı ve içene insanüstü bir güç veren iksirdir. Bilge Panoramix, aynı zamanda köyün eğitmenidir; eğlencesine yapılan kavgalara bile karışmaz. Sihirli iksiri, köylülerin bencil davranış­lar içinde bulunduğunu gördüğü zamanlarda hazırlamaz. Her zaman Asterix ve arkadaşlarının akıl hocasıdır. Onlara yol gösterir, akıllıca tavsiyelerde bulunur.

    Antik-Tarih-6
    “Yüzüklerin Efendisi” filminde Gandalf (üstte); “Yıldız Savaşları”nda Obi van Kenobi (ortada); “Harry Potter”da Albus Dumbledore (en altta) gibi karakterler tipik birer Druid rahibidir.
    Antik-Tarih-7

    Panoramix tiplemesi o denli başarılı olur ki, popüler kültürde sonraki yıllarda ortaya çıkacak bir çok kült filmin iskeletini teşkil eder. “Yüzüklerin Efendisi” filminde Gandalf; “Yıldız Savaşları”nda Obi van Kenobi; “Harry Potter”da Albus Dumbledore gibi karakterler tipik birer Druid rahibidir. Edebiyat alanında ise hala büyük bir zevkle okunan ve beyazperdeye de ma­ceraları defalarca aktarılan Kral Arthur’un akıl hocası büyücü Merlin de birçokları tarafından son Druid olarak kabul edilir.

    Antik-Tarih-8

    Son dönemlerde araştırmacı­lar, Britanya’da MÖ 2000’lerden itibaren bir ön-Kelt uygarlığının yaşamış olabileceğini dile getirmekte. Sözkonusu yapıları inşa edenlerin de bunlar olabi­leceği düşüncesi her geçen gün daha fazla taraftar toplamaya devam ediyor. Birçok mistik unsurun da katılımıyla tarih boyunca şahit olduğumuz Druid inancından oldukça farklılaşmış olan günümüz Druidliği, artık bağımsız bir din olarak kabul edilmekte ve müritleri her geçen gün artmakta. Doğayı koruyarak yaşamayı ilke edinmiş günümüz Druidleri, geleneksel toplan­tılarını ve ibadetlerini Ada’nın bir çok yerinde karşımıza çıkan Stonehenge gibi mekanlarda sürdürüyor (Council of British Druid Orders: www.cobdo.uk).

    KATEGORİLER-SINIFLANDIRMALAR

    Hep Güneş’in etrafında toplandılar

    Druidler pek çok farklı görev ve yetkiye sahipti. Öncelikle yargıç konumundaydılar; üstün güçleri ve bilgileri sebebiyle şifacı ve kahindiler; bütün dinî meselelerin tek otoritesi olarak bilgin-rahip, kadim bilgilerin sahibi olarak eğitimci ve sezgilerinin gücüyle de kral-seçen kişiydiler. Druidler kendi aralarında da 3 farklı kategoriye ayrılmışlardı:

    Ozan Druid (Bard): Müzik, şiir ve sanatsal yetenekleri ile ön plana çıkanlar.

    Büyücü Druid (Ovates veya Vates): Öncelikle sezgi gücü ve büyü yetenekleriyle şifacılık, astroloji ve keha­net konularında yetenekleriyle ön plana çıkanlar.

    Druid: Yargıda bulunma, toplumsal tören ve ritüelleri yönetme, esinlenme, cezalandırma-ödüllendirme ve her konuda doğru karar verebilme yeteneklerine sahip olanlar.

    Druidler kendi aralarında yaptıkları toplantılarda daima bir daire oluşturacak şekilde otururlardı. Bu, herhangi birinin diğerinden üstün olmadığını gösterme­nin yanısıra, mevsimsel döngüyü de sembolize ederdi. Başlangıç ya da son yoktu. Öte yandan daire biçimi Güneş’i de sembolize etmekteydi. Druid inancında yapılan ve konuşulan her şey Güneş’in gözünün önünde ve birbirlerinin şahitliğinde gerçekleştirilirdi.

    BRİTANYA VE İRLANDA’DAKİ GELENEK

    Kelimeler, meşe ağacı ve bilgelik sembolleri

    Antik-Tarih-Kutu-1
    Thomas Pennant’ın A Tour in Wales isimli kitabında Romalı askerlerin Druidleri
    yakalamasını ve işkence etmesini tasvir eden çizim.

    Antik çağ yazarları içinde Britanya’daki Druid inancından bahseden tek yazar Tacitus’tur. Genel anlamda Druidlere karşı düşmanca bir yaklaşım sergi­lemiş olan Tacitus, onları insan kurban eden ve sunak­ları her zaman insan kanıyla ıslak vahşiler olarak anlatır. Druidlerin büyü gücüyle ilgili olarak Tacitus’ta şöyle bir olay anlatılır: “Mona Adası’na (Galler adası Anglesey) yapılan ve başında Suetonius Paulinus’un bulunduğu bir saldırıda askerlerimiz karşılarına bir gurup Druid çıkınca dehşete kapıldılar. Druidler ellerini gökyüzüne kaldırıp büyülü sözler söyleyerek askerlerimizin üzerine felaket yağdırdılar.” Tacitus, “böyle bir olaya daha önce şahit olmamış askerlerimiz çok korkmuştu ama sonunda Roma cesareti üstün geldi ve düşmanı yendik” diye devam eder. Sonuçta Romalılar adadan Britonları sürdü ve kutsal korudaki ağaçların hepsini kestiler.

    Adalar’daki Druid varlığı ile ilgili en önemli kanıt, ada Keltçesi’nde yer alan “druwid” kelimesi. Eski İrlanda dilinde yer alan ve büyü anlamına gelen “draoiocht” kelimesi de bir başka kanıt. Galler dilinde ise geleceği gören, kahin manasında “dryw” kelimesi bulunuyor. İrlanda dilinde yer alan “faith” kelimesi ile Galler dilin­deki “dryw” kelimesi arasında etimolojik bir bağ olduğu düşünülüyor.

    Öte yandan İrlanda’daki Druid geleneğinin 7. yüzyıla kadar sürmüş olabileceğine dair gösterilen bir diğer kanıt da, Augustinus Hibernicus’un De Mirabilibus Sacrae Scripturae adlı eseri. Bu eserde kuş formunda gerçekleşen ruh göçü öğretisini anlatan “magus”lardan bahsediliyor. Latince ve İrlanda dillerinin karışımından meydana gelen Hiberno-Latin dilinde “magus” kelime­sinin sıklıkla Druid kelimesinin karşılığı olarak kullanıldığı bilinmekte.

    İrlanda ve İskoç dillerinde Druid, bilge adam anla­mına geliyor. Galler dili ile Cornwall dilinde ise “büyü ya da meşenin gizemine (bilgisine) vakıf olan” anlamla­rına sahip. Meşe ağacı Kelt mitolojisine göre dünyalar arasındaki kapıların ağacı, bir geçiş noktası. Öte yandan meşe ağacı Kuzey Avrupa’nın en yüksek ağacıydı ve bu sebeple yıldırımların en fazla üstüne düştüğü ağaç olarak da dikkati çekiyordu.

    KUTSAL İMGELER VE AYİNLER

    Koruları koruyan korkunç konuklar

    Yaşlı Plinius’tan (1. yüzyıl) öğrendiğimize göre, Druidler doğaya ait imgelere yani doğanın farklı görünümlerine kutsallık atfetmekteydi. Bu imgelerin en bilinenleri korular, meşe ağacı ve ökse otudur. Kimi uzmanlar buradan yola çıkarak Druid inancını animizm­le özdeşleştirmiştir.

    Druidler, toplantılarını taştan tapınaklar ya da farklı yapılarda değil kutsal kabul ettikleri korularda yapar­lardı. Kelt çoktanrıcılığında “Nemeton” da denen kutsal korular, Druidler tarafından korunurdu. İnsan ve hayvan kurban törenleri burada gerçekleşirdi. Bu korulara Almanya, Macaristan, İsviçre gibi Orta Avrupa ülkele­rinden başka Fransız Galyası’ndan Türkiye’ye, Kuzey İrlanda’dan Finlandiya’ya kadar pek çok yerde rastlan­mıştır. Nemetonlar genellikle hendek ve siper kazıkları ile çevrelenmiş dörtgen biçimli korulardı. Ülkemizde Galatya bölgesinde bulunan Nemeton’a, Strabo’ya göre “Drunemeton” adı verilmekteydi. Lucan Pharsalia adlı eserinde böyle bir koruyu biraz abartarak tasvir eder: “Nemeton’da hiçbir kuş yuva yapmaz ya da hayvanlar dolaşmaz. Ağaçların yaprakları hiç esinti olmamasına rağmen sürekli hışırdayıp durur. Korunun tam ortasında bir sunak vardır ve hemen yanında Tanrılarının tasviri yer alır. Her bir ağaç bu sunakta kurban edilmiş kişilerin kanlarıyla lekelenmiştir. Toprak sürekli derinden gelen bir kükremeyle sarsılır. Yıkılmış ağaçların çevresi alev­lerle çevrilidir. Devasa yılanlar meşe ağaçlarının etrafını sarmıştır. İnsanlar koruya yaklaşmaktan korkarlar hatta rahipler bile gün ortası veya geceyarısında korunun ilahî koruyucusu ile karşılaşmamak için oraya gitmezler.”

    Druidler için meşe ağacı (quercus) ve ökseotu da (viscum album) kutsal kabul ediliyordu. Bu konuda en önemli ve tek kaynağımız 1. yüzyılda yazılmış olan Yaşlı Plinius’un Naturalis Historia isimli eseridir: “Druid adını verdikleri büyücüleri için en kutsal şey ökseotu ve bu otun üzerinde yetiştiği meşe ağacı idi. Ökseotu son de­rece az bulunan bir ottu ve rastgelindiğinde özel bir tö­ren eşliğinde ayın 6. gününde kesilirdi. Her şeyin şifacısı olarak görünen ay kutsandıktan sonra ağacın hemen altında bir ziyafet sofrası kurulur ve kurban töreni için hazırlık yapılırdı. Bu törende beyaz bir kıyafet giymiş Druid ağaca çıkar ve altın bir orakla ökseotunu kesip yine beyaz bir pelerinin içine koyardı. Hemen sonra 2 boğa kurban edilir ve verdiği nimet için Tanrılara dua edilirdi. Druidlere göre ökseotu katılmış içkilerin içirildiği hayvanlarda doğurganlık artar ve bu içki her türlü zehre karşı bir panzehir haline gelirdi.” Roma’nın ilk coğraf­yacısı kabul edilen Pomponius Mella da 43 yılındaki De Situ Orbis adlı eserinin 3. bölümünde Druid ayinlerinin gizli olduğunu ve koruluklar dışında mağaralarda da yapıldığını ilk yazan kişidir.

    V0036085 "The druids; or the conversion of the Britons to Christ
    S.F. Ravenet tarafından Druidlerin ökseotunu kesişini tasvir eden 1752 tarihli gravür. British Museum koleksiyonu.
  • Kleopatra: Siyahla beyaz melekle şeytan arasında

    Kleopatra’nın siyah bir oyuncu tarafından canlandırılmasıyla gündeme gelen Netflix belgesel draması “Afrika Kraliçeleri: Kleopatra”, özellikle Mısır’da daha büyük bir tartışmanın kapısını açtı. Belgesel, kraliçenin baştan çıkaran tehlikeli bir kadın ya da aşktan gözü kararmış bir kurban olarak çizilen portresini de yeniden yorumluyor.

    Dört bölümden oluşan Netflix belgesel drama­sı “Afrika Kraliçeleri: Kleopatra”, daha fragmanının yüklenmesiyle Mısır’da kıya­meti koparttı. Başrolünü İngiliz oyuncu Adele James’in üstlen­diği mini dizide kraliçenin bir siyah tarafından canlandırıl­ması büyük tepki uyandırdı. Mı­sırlı bir avukat, bir başsavcıyla birlikte platformun kapatılması talebiyle dava açarken; 2011’de 3 ay boyunca Kültür İşlerinden Sorumlu Devlet Bakanı olarak da görev yapan Mısır arkeolojisi uzmanı Zavi Havas, belgeseli “Kleopatra Yunandı, açık ten­liydi, siyah değildi” sözleriyle yalanladı.

    Dizinin yönetmeni Tina Gha­ravi ise Variety’de yayımlanan yazısında “Neden bazı insanlar Kleopatra’nın beyaz olmasını istiyor? Belki de sorun yalnızca Kleopatra’nın dizide siyah bir oyuncu tarafından canlandı­rılmasında değil, Mısırlılara kendilerini Afrikalı olarak görüp görmediklerini sormamda. Bu yüzden bana öfkeliler” sözleriyle oyuncu seçimini savundu. Diğer yandan Netflix’in tarihi çarpıt­tığını ileri süren Mısırlılar buna cevap olarak kendi Kleopatra belgesellerini çekeceklerini duyurdular. Devlete bağlı United Media Services’in kanalı Al Wathaeqya “azami seviyede” araştırmaya dayanan yeni bir belgeselin yapımına başladığını açıkladı.

    Kleopatra’nın kahverengi teni ve kıvırcık saçlarının yarattığı tartışma dışında dizi, MÖ 51-30 arasında hüküm sürmüş 7. Kle­opatra’nın yaşamını, stratejik zekasını ve mirasını konu alıyor. “African Queens” (Afrikalı Krali­çeler) serisinin ikinci sezonunda yayımlanan dizinin yapımcısı ve anlatıcısı Jada Pinkett Smith. Dizinin yine Netflix’te izlene­bilen birinci sezonu Ndongo ve Matamba kraliçesi Njinga’yı konu alıyor.

    resim_2024-09-01_154637159
    MÖ 30’da ölen Kleopatra, Mısır’ın son firavunuydu. Ölümünün ardından Mısır, Roma İmparatorluğu’nun bir parçası hâline geldi. Kraliçenin mezarının nerede olduğu bilinmiyor.

    Tarihî olayların Adele James, Craig Russell, John Partridge ve Andira Crichlow tarafından canlandırıldığı “Queen Cleopat­ra”da Prof. Shelly P. Haley, Nübye Arkeolojisi ve Eski Mısır uzmanı Debora Heard, yazar Islam Issa ve Sally Ann Ashton, Eski Mısır Bilimcisi Colleen Parnell ve Antik Akdeniz arkeoloji uzma­nı Jacquelyn Williamson, ünlü hükümdarın hayatı hakkında bilgileri paylaşıyorlar.

    Dizi, Kleopatra’nın babası 12. Batlamyus’un ölümüyle başlıyor. “Isis ve Osiris’in yeniden vücut bulmuş hâli” olan Kleopatra’nın, erkek kardeşi 13. Batlamyus ile evlenerek tahta çıkmasıy­la devam ediyor. Mısır çifte hükümdar ile yönetiliyor; bir tür eş başkanlık… Kardeşlerin evlenmesi ise normal kabul edi­liyor; iktidara tehdit oluşturan kardeşlerin icabına bakmak da öyle. Mısır’ın son firavununun hayatındaki tüm önemli hadise­ler; Jül Sezar (John Partridge) ile geçirdiği yıllar; Marcus Anto­nius (Craig Russell) ile ilişkisi; Aktium Muharebesi; Octavian’ın Roma İmparatoru olması da dizide işleniyor.

    Kleopatra hem Tanrı hem de hükümdar konumunda. Çok iyi eğitimli bir diplomat ve strate­jist. Halıya sarılarak gizlice Se­zar’ın sarayına girmesini dizide de görüyoruz ama, bu Elizabeth Taylor’ınki gibi bir sahne değil. Kleopatra’nın gönül ilişkileri Roma’yla kurduğu politik ve stratejik ittifakların bir uzantısı aslında. Doğurduğu çocuklar da (Sezar’dan Ceaserian ve Marcus Antonius’tan üç çocuk) geleceğini garanti altına almak istemesinin sonuçları.

    Mısır çifte liderle yönetilen bir ülkeyken Roma erkekler tarafından yönetilen bir cum­huriyet. Kleopatra hem yabancı hem de kadın bir hükümdar sıfatıyla Romalıların alışık ol­duğundan çok farklı bir portre çiziyor. Sezar’ın da danışmak­tan, konuşmaktan hoşlandığı bir insan. Roma’nın ilk kütüp­hanesini yaptırmaya ve Jülyen Takvimi’ni kullanmaya karar vermesi hep bu karşılıklı fikir alışverişlerinden kaynakla­nıyor. Ancak Kleopatra, başta Cicero olmak üzere bol miktar­da düşman da ediniyor.

    resim_2024-09-01_154641385
    Belgeselden daha çok drama kategorisinde değerlendirilen dizi, seyircilerden yüksek puan alamadı.

    General Antonius ile arasın­da gelişen ve “büyük aşk” olarak anlatılan hikayeye gelince… Aslında ortada o denli romantik bir ilişki yok. Daha çok askerî ve ekonomik bir ortaklık sözkonu­su. Ancak koşullar denk gelince biraraya geliyorlar. Hatta Anto­nius, Kleopatra’nın ikizlerinin doğumu ardından Octavian’ın kızkardeşi ile evleniyor ve 3 yıl ortalarda görünmüyor! Bunun üzerine Kleopatra ne yapıyor? Diplomatik evliliklerin ne demek olduğunu bildiğinden, oturup Marcus’un arkasından ağlamıyor tabii. İhracatı, eko­nomiyi güçlendiriyor; ülkesini zenginleştiriyor. Marcus ise ne zaman onun servetine ihtiya­cı olduğunu anlıyor, o zaman kraliçeyle tekrar görüşmek için elinden geleni yapıyor; bunun sonucunda yeniden Antakya’da buluşuyorlar. Yaklaşık 1 yıl bu­rada kalan ikili, sadece birlikte çok iyi vakit geçirmiyor aynı zamanda sıkı bir pazarlık da yapıyor. Kleopatra için çocuk­larının resmen kabul edilmesi, komutanlarına bazı bölgelerin verilmesi, böylece Mısır toprak­larının gelişmesi elzem. Ve işte tüm bunlar hep müzakereyle yürüyor.

    resim_2024-09-01_154645430
    Tartışmaların göbeğinde dizinin başrolünü üstlenen Adele James var.

    “Queen Cleopatra” bir otu­ruşta izleniyor. Ayrıca bugüne kadar pek üzerinde konuşulma­yan konulara da değiniyor. Kra­liçenin kız kardeşi ve düşmanı Arsinoe (Andira Crichlow) ile ilişkisi veya Kleopatra’nın kızı 2. Selene’nin annesinin anısını yaşatmaya çalışarak Numidya (bugünkü Cezayir), Moritanya ve Sirenayka kraliçesi olması gibi…

    Büyük tartışma yaratan ten rengi meselesine gelince… Batlamyus Hanedanı’nın men­subu, Makedon-Yunan kökenli kraliçenin annesinin kim oldu­ğu bilinmeden, onun mutlaka beyaz olması gerektiğinde ısrar etmek biraz tuhaf.

  • Büyük Kleopatra

    Büyük Kleopatra

    Mısır Kraliçesi 7. Kleopatra bir klişe olarak ölümsüzleşti. Kötü şöhretinin kökenleri, daha yaşarken Roma’da kurulan propaganda makinesine dayanıyordu. Romalıların gözünde sadece “barbar” bir ülkenin hükümdarı olmakla kalmıyordu, Caesar ve Marcus Antonius gibi Romalı kahramanları baştan çıkaracak güce sahip bir “kötü kadın”dı. 

    Son yıllarda kaleme alınan Kleopatra biyografileri, Romalı ve Batılı propaganda makinesinin dişlilerini sökmeye çalışıyor. Dünyaya Roma’dan değil İskenderiye’den bakıldığında, son Mısır Kraliçesinin şımarık bir meretrix regina (fahişe kraliçe) değil, büyük bir imparatorluk karşısında ülkesinin bağımsızlığını korumaya çalışan trajik bir kahraman olduğu görülüyor. 

    Kleopatra 2000 yıldır yaşıyor. 20. yüzyılda Türkiye’de ada-plaj-otel, Mısır’da sigara markası, Elizabeth Taylor’ın öteki adı, Las Vegas’ta kumar makinesi ve Bulgaristan’da striptiz kulübü oldu. Ancak 21. yüzyılda yayınlanan biyografiler, onu büyük bir önder, usta bir politikacı, dahası bir bilgin olarak tanıtıyor ve ölümcül düşmanı Octavius’un (sonradan ilk Roma imparatoru Augustus) propaganda kampanyasını tersine çeviriyor. 

    Bu çalışmaların başında tarihçi ve arkeolog Duane W. Roller ile kitabına Büyük Kleopatra başlığını atan Mısır bilimci Joann Fletcher’ın biyografileri geliyor. Onlara Mısır bilimci Okaşa el-Dali’nin Ortaçağ Arap yazarlarının Kleopatra’ya olumlu bakışına dair ilginç araştırması ekleniyor. 

    BÜYÜK KLEOPATRA
    Mısır’da Hathor Tapınağı’nda Kleopatra ve oğlu Caesarion. 

    Kleopatra, Mısır’ı 300 yıl yöneten Ptolemaios (Batlamyos) hanedanının son hükümdarıydı, onun ölümü ülkenin Roma imparatorluğunun bir eyaletine dönüşmesiyle sonuçlandı. Hanedanın kurucu atası I. Ptolemaios, Büyük İskender’in üç büyük mirasçısından biriydi. Payına Mısır düşmüş, MÖ 323’te bu ülkenin kralı olmuştu. Mısır’da Makedonyalıların kurduğu bu yeni rejimin başkenti Akdeniz’deki İskenderiye limanıydı. Kent, İskender sonrası geniş bir alana yayılan Helenistik uygarlıkların en önemli merkezi oldu. Deniz feneri ve kütüphanesi birer efsaneye dönüştü. Kütüphaneyi barındıran museion, Öklid ve Arşimed gibilerinin çalıştığı bir akademik merkezdi. 

    Ptolemaios rejimi Mısır’ı ne kadar Helenleştirdiyse, Mısır da onu o kadar Mısırlılaştırdı. Zamanla yeni kraliyet ailesi, eski firavunların geleneklerini aldı, tanrılarını kendi tanrılarıyla birleştirdi. Hanedan Aşağı Mısır’da (kuzey) sahip olduğu gücü, eski din ve kültürlerin beşiği Yukarı Mısır’a (güney) yaymakta zorlandıysa da zamanla bu ikiliği bir ölçüde aştı. 

    İktidar sadece Makedonya’dan gelenlerin elinde toplanmışken, sonradan Mısırlı seçkinler de bunlar arasına katıldı. İki dillilik bu seçkinlerin bir özelliği haline geldi. Dokuz dil konuştuğu söylenen Kleopatra, kuşkusuz Yunanca’nın yanısıra “Mısırca” da biliyordu. Hanedanın benimsediği en önemli Mısır geleneği, eski firavunlar gibi, aile-içi evlilikti. Kleopatra da büyük ihtimalle böyle bir evlilik sonucu dünyaya gelmişti, yani annesi aynı zamanda halasıydı. 

    Kleopatra’nın doğduğu dünya, Roma Cumhuriyeti’nin egemenliği altındaydı. Ptolemaios’ların Mısır’ı Ortadoğu’daki eski gücünü kaybetmiş, Roma’ya tâbi bir krallık haline gelmişti. Kleopatra’nın babası 12. Ptolemaios Roma’nın himayesini talep etmiş, Julius Caesar ve Pompeus’a rüşvet ödeyerek, Roma Senatosu’nun kararıyla adının “Roma halkının dost ve müttefikleri” (amici et socii populi Romani) listesine girmesini sağlamıştı. 

    KLEOPATRA-ZEMIN

    Romalıların Mısır’a bakışı modern çağda Batılıların doğuya bakışına benziyordu. Roma yakınlarındaki Praeneste’de (bugün Palestrina) MÖ 100’de yapılmış Nil mozayiğinde oryantalist bir Mısır görülür: Aşırı zengin, canavarlara benzer vahşi hayvanlarla, timsah, su aygırı ve yılanlarla dolu bir diyar. İskenderiye’nin Helenistik dünyadaki yeri de Romalılar için bir eksi puandı: Onların gözünde Yunan uygarlığı yozlaşmış ve kadınsılaşmıştı. Mısır kraliyet ailesinin firavunlardan devraldığı aile içi evlilik, Romalılar için başka bir ahlaki yozlaşma belirtisiydi. 

    12. Ptolemaios öldüğünde, çocukları iktidar mücadelesine girişti. Bunu ancak Roma’nın desteğiyle kazanabileceğini en iyi anlayan Kleopatra olmuştu. Kleopatra MÖ 48’de Mısır’a gelen Julius Caesar’ın karşısına güya bir halı veya bir çuvala saklanarak çıkmıştı. Bu efsane, anlattığı olaylardan 90 yıl sonra dünyaya gelen Plutarkhos’a dayanıyordu. Cassius Dio ise “gizlice” Caesar’la buluştuğunu belirtmekle yetinmişti. Elbette daha mantıklı bir açıklama daha vardı: Caesar, Mısır tahtı üzerinde hak iddia eden Kleopatra’yı huzuruna çağırmış olabilirdi. Roma’ya tabi hükümdarlar, bir Romalı yöneticinin evocatio denilen davetine her an uymakla yükümlüydüler. 

    BÜYÜK KLEOPATRA
    Alma Tadema’nın resminde Kleopatra Tarsus’ta Antonius ile buluşuyor (1884). 

    Ne olursa olsun, 53 yaşındaki Romalı diktatör Mısır’da büyük projelerini gerçekleştirecek bir zenginlik, 22-23 yaşındaki Mısırlı kraliçe ise iktidarını sağlamlaştıracak bir patron bulmuştu. Bir oğullarının dünyaya gelmesi, Kleopatra’nın gücünü daha da artırmıştı çünkü böylece kendi hanedanının geleceği sağlama bağlanıyordu. 

    Kleopatra, kocası/erkek kardeşi 13. Ptolemaios ve küçük oğlu Ptolemaios “Caesarion” (küçük Caesar) ile birlikte Roma’ya geldi. Şehrin dışında, Tiber nehrinin öteki kıyısında Caesar’a ait bir villaya yerleştiğini, Romalılar tarafından bir çeşit ucube, bir yabancı, entrikacı bir kadın olarak görüldüğünü biliyoruz. Cicero, birkaç yıl sonra arkadaşı Atticus’a yazdığı bir mektupta “kraliçeden nefret ediyorum” diye yazmıştı. “Kraliçenin Caesar’ın villasında yaşadığı sıradaki kibrini, böbürlenmesini acıyla hatırlıyorum”. 

    03-_kleopatra-altes_museum_berlin
    Berlin Altes Museum’daki Kleopatra büstü

    Caesar bununla kalmadı. MÖ 46’da Roma’da bir Venüs tapınağı yaptırarak buraya altın kaplama bir Kleopatra heykeli yerleştirmesi Roma’da müthiş dedikoduya neden oldu. Muhaliflerinin Caesar’ı öldürmeye karar vermesinde, Kleopatra’nın varlığı kuşkusuz önemli bir rol oynadı. 

    Caesar öldürülünce (MÖ 44), Kleopatra Mısır’a dönmüş, kocası/erkek kardeşi 13. Ptolemaios’u ortadan kaldırarak oğlunu 14. Ptolemaios adıyla ortak olarak tahta çıkarmıştı. Roma, Caesar’ın muhalifleri ve dostları arasında yeni bir iç savaşa gömüldüğünde, Kleopatra doğal olarak Caesar’ın partisini tuttu. Şansı yaver gitti; bu hizip Marcus Antonius önderliğinde iç savaşı kazandı. Roma’nin yeni triumvirleri Marcus Antonius, Caesar’ın ölmeden önce evlat edindiği mirasçısı Octavius ve Lepidus’tu. Bu üçlünün içinde en güçlüsü Marcus Antonius’tu; Caesar’ın katillerinin yenildiği savaşın esas kahramanı oydu. 

    BÜYÜK KLEOPATRA
    Mısır’daki Hathor Tapınağı’nda Kleopatra. 

    İktidarı ele geçiren üçlü, Roma topraklarını paylaşırken Antonius’un payına doğu (Yunanistan, Anadolu’nun batısı ve Ortadoğu’daki Roma’ya tâbi ülkeler) düşmüştü. Yani Kleopatra’nın yeni “patron”u Antonius’tu. İran’daki Partlara karşı bir sefere çıkmaya karar veren Antonius’un, zengin Mısır’dan destek istemesi ve Kleopatra’yı huzuruna çağırması doğaldı. Mısır Kraliçesinin altın ve gümüş süslemeli bir sandalla Kyndos Nehri (Berdan Çayı) üzerinden Tarsus’a ulaşarak sergilediği ihtişamla Marcus Antonius’un gözünü kamaştırması, tarihin en çok bilinen sahnelerindendi. 

    Kleopatra, Marcus Antonius ile ilişkisinden olabildiğince yararlandı. Ptolemaios imparatorluğunu yeniden kurmak, Kilikya’dan (Adana ve çevresi) Filistin’e kadar olan topraklar üzerinde hakim olmak istiyordu. Eriha’nın (bugün Filistin Özerk bölgesinde) önemli bir kereste kaynağı olan pelesenk ağacı korularını takıntı haline getirdiği söyleniyordu. 

    İki triumvir arasındaki rekabet (üçüncü triumvir Lepidus bir süre sonra saf dışı bırakıldı), kısa sürede Roma’yı yeni bir iç savaşa sürükleyecek kıvama geldi. Roma’daki Octavius ile Yunanistan-Anadolu-Mısır arasında mekik dokuyan Marcus Antonius arasındaki düşmanlık, Brindusium’da (İtalyan çizmesinin ucu Brindisi) iki tarafın anlaşmasıyla bir süre için duruldu. Hatta anlaşmayı bir evlilikle perçinlediler; Marcus Antonius, Octavius’un ablası Octavia ile evlendi. Bu zoraki anlaşma ve evlilik, iki tarafın ordularının savaşmayı reddetmesi üzerine gerçekleşmişti, çünkü Romalı askerler içsavaşlarda birbirini öldürmekten gına getirmişlerdi. 

    Ancak Marcus Antonius’un yeni karısını Yunanistan’da bırakarak yine Doğu’ya doğru sefere çıkması uzun sürmedi. Roma’ya tâbi bir ülke olarak Mısır’dan asker ve para istedi. Böylece Kleopatra ve Antonius bu defa Antakya’da bir araya geldiler. Antonius’un Doğu savaşları, umduğu gibi kendisine büyük bir şan kazandırsaydı, İtalya’daki rakibini tasfiye etmek için eline koz geçebilirdi ama, Antonius’un tek yapabildiği Armenia’yı almak oldu. 

    BÜYÜK KLEOPATRA
    Jean-Louis Gérôme’un “Caesar ve Kleopatra” tablosu (1866). 

    Bu maceradan sonra Yunanistan’a karısının yanına döneceği yerde Kleopatra ile birlikte Mısır’a giden Antonius, İtalya’yı istediği gibi at koşturması için Octavius’a bırakmıştı ancak kendine güveni tamdı. Roma Senatosu’ndaki kendisine bağlı senatörleri uzaktan kumandayla idare edebileceğine inanıyordu. Haksız sayılmazdı çünkü o noktada Octavius henüz Roma’da yeterince güçlü değildi. Senatonun üçte birinin son dakikaya kadar Antonius’u tuttuğunu düşünecek olursak, gücünün büyüklüğünü de anlayabiliriz. En azından Kleopatra bu güce inanıyor ve kartlarını doğru oynadığını düşünüyor olmalıydı. 

    BÜYÜK KLEOPATRA
    İskenderiye’de denizaltında sürdürülen arkeolojik çalışmalarında ortaya çıkan Kleopatra’nın babasının sfenks şeklindeki heykeli. İskenderiye’nin deniz altındaki kalıntıları.
    16-Kleopatra-Toronto-Royal-Ontario-MÅzesi-Kanada
    Kanada’da Toronto Royal Ontario Müzesi’nde Kleopatra büstü.

    Ertesi yıl “İskenderiye Bağışları” denilen olay gerçekleşti. Marcus Antonius Armenia zaferini Roma’da geleneksel bir geçit töreniyle kutlamak yerine, İskenderiye’yi seçmişti. Zafer geçidi aynen Roma’dakiler gibi yapıldı; üstelik bu vesileyle Marcus Antonius, triumvir sıfatıyla Kleopatra’ya ve ondan olan çocuklarına çeşitli topraklar dağıttı. Roma daha önce de kendisine tâbi krallara çeşitli bölgeler bağışlamıştı ancak İskenderiye’deki tantananın Octavius tarafından aleyhte propaganda malzemesi olarak kullanılmaması imkansızdı. 

    Roma’daki propaganda Marcus Antonius’u değil, Kleopatra’yı hedef alıyordu: Şehvet, fuhuş, içki düşkünlüğü, ensest, büyücülük, hayvanlara tapmak, savurganlık… Romalı yazarlar, meretrix regina’ya (fahişe kraliçe), fatale monstrum’a (ölümcül canavar) yönelik bu suçlamaları yıllar yılı tekrarlayacaktı. En önemlisi, Kleopatra’nın “bir gün Roma’daki Kapitol’de oturup adalet dağıtacağım” dediği söyleniyordu. 

    Octavius’u en çok telaşlandıran noktalardan biri de Marcus Antonius’un İskenderiye’deki törende “krallar kralı” ilan ettiği Kleopatra’nın oğlu Caesarion’du. Octavius sonuna kadar bu delikanlının Julius Caesar’ın gerçek oğlu olduğunu reddedecekti, çünkü kendisini Roma’ya Caesar’ın tek evlatlığı olarak tanıtmıştı; yükselmesini buna borçluydu. 

    Propaganda makinesi, Kleopatra’nın lükse düşkünlüğünü abarttıkça abartıyordu. Güya bir gün Kleopatra ile Marcus Antonius “kim en pahalı ziyafeti verecek” diye iddiaya tutuşmuş, Kleopatra kazanmıştı: İnci küpelerini sirkeye atmış, eridikleri zaman da içmişti. Bu şölen hikayesi, Romalıların Doğulu krallara atfedilen gösterişli yaşam tarzından duydukları tiksintiyi yansıtıyordu. 

    BÜYÜK KLEOPATRA
    Kleopatra’nın şöleni, Tiepolo, 18. yüzyıl. Bir yüzünde Kleopatra diğer yüzünde Kleopatra bulunan sikke (Altes Museum, Berlin). 

    MÖ 33’ün son günü triumvirlik sona erdiğinde, Marcus Antonius artık sıradan bir Roma vatandaşıydı (privatus). Ancak senatoda hâlâ güçlü bir partisi vardı ve Octavius rakibini doğrudan hedef almamaya özen gösteriyordu. Ancak Marcus Antonius ölümcül bir karar aldı; Roma’daki karısı Octavia’yı bir mektupla boşadı, evinden çıkıp gitmesini emretti. Soylu ve erdemli bir kadının böyle aşağılanması, Roma’da bir skandal yarattı. 

    Octavius’un propaganda makinesi çılgınca çalışıyordu. Bu hakaret sadece ablasına değil, bütün Roma’ya yapılmıştı. Mısır Kraliçesi, bir Romalıyı baştan çıkarmış, vatani görevlerini unutturmuştu. Kleopatra’nın karşısında ise iffetli Romalı kadın simgeleri duruyordu: Octavius’un güya günlerini evde dokuma tezgahı başında geçiren eşi Livia ve Marcus Antonius’un evinden kovmasına rağmen onun ilk eşlerinden olma çocuklarına bakmaya devam eden Octavia. 

    22--Kleopatra-òsis-Louvre-MÅzesi
    Kleopatra tanrıça İsis’e adak veriyor (Louvre Müzesi). 

    Octavius son darbesini, rakibinin Vesta rahibelerinin tapınağında saklanan vasiyetnamesini çalarak vurdu. Bu tapınaktan bir Roma vatandaşının vasiyetinin çalınması çok büyük bir suçtu ama Octavius aldırmadı. Çünkü vasiyetnamenin Marcus Antonius’un ölüm ilanı olacağını biliyordu (Bazı bölümlerini Senato’da okuduğu bu belgenin gerçek mi sahte mi olduğu belli değil). 

    Vasiyette Marcus Antonius, Kleopatra’nın oğlu Caesarion’un Julius Caesar’ın gerçek mirasçısı olduğunu, kendisinin de Roma’da ölse bile Mısır’da Kleopatra ile birlikte gömülmek istediğini belirtiyordu. Belgenin satır aralarında, Marcus Antonius’un ülkenin başkentini Roma’dan İskenderiye’ye taşımak gibi bir niyeti olduğu seziliyordu ki, senatörleri dehşete düşüren ve derhal Kleopatra’ya savaş ilan edilmesini sağlayan bu oldu. 

    Marcus Antonius ve Kleopatra’nın önce Actium savaşında sonra da İskenderiye’de yenilmesi, sadece onların değil, Roma Cumhuriyetinin, Helenistik dönemin ve Mısır krallığının sonunu getirdi. Kleopatra intihar ettiği için, Octavius onu zafer geçidinde esir olarak Roma sokaklarında gezdiremedi ama, Mısır’ın son kraliçesi aleyhine propaganda öldükten sonra da yıllarca sürdü. 

    BATILILARA GÖRE 

    Doğulu sürtük, aptal kız 

    Sonradan Augustus adıyla ilk Roma İmparatoru olan Octavius’un hizmetindeki Romalı yazarlar, Kleopatra’nın bir dişi canavar olduğu konusunda birleşmişti. Batı edebiyatı onları izledi. Dante’ye göre Kleopatra şehvet düşkünü bir günahkâr, Boccaccio’ya göre doğulu bir fahişeydi. Shakespeare’in Antonius ve Kleopatra oyununda, Philo arkadaşı Marcus Antonius’un ardından “bir sürtüğün budalası” haline dönüştüğü için ağlıyordu. Bernard Shaw aynı konulu oyununda Kleopatra’yı “aptal bir küçük kız” olarak çizmişti. Bir Kleopatra filmi (1934) yapan sinemacı Cecil B. De Mille’e göre “tarihin en kötü kadınıydı”. 

    MISIRLILARA GÖRE 

    Büyük âlim, faziletli kadın 

    Çağdaşı Mısırlılar için Kleopatra’nın neyi simgelediğini bilmiyoruz. Ancak Mısır’da sonraki dönemlerde nasıl görüldüğünü, yeni çalışmalar sayesinde biliyoruz. Mısırlı Mısır bilimci Okaşa el-Dali, Mısır’ın ilk Müslüman yazarlarının antik Mısır’a bakışını ele aldığı Egyptology: The Missing Millennium (2006) adlı eserinin bir bölümünü Kleopatra’ya ayırdı. El-Dali’ye göre, Ortaçağ Arap kaynakları, Kleopatra’nın baştan çıkarıcılığıyla hiç ilgilenmemişlerdi. Onlara göre kraliçe simya, matematik ve tıp meraklısı bir âlimdi, saraya topladığı bilim adamlarıyla sohbetleri felsefe derslerinden farksızdı. Kleopatra’yı “faziletli kadın” diye tarif eden seyyah ve tarihçi El Mesudi’ye göre (ölümü 956): “Bilge bir filozoftu, en büyük hocaların mertebesine yükselmişti. Tıp ve kozmetik kitapları yazmıştı; tıpla ilgili eserleri hekimler tarafından sonraki yıllarda da çok iyi biliniyordu”. 

    KLEOPATRA’NIN YAŞAMI (MÖ) 

    70/69 İskenderiye’de doğdu. 

    51 Babası 12. Ptolemaios ölünce kardeşi 13. Ptolemaios ile birlikte tahta çıktı. 

    49 13. Ptolemaios’un vasileri Kleopatra’yı tasfiye etti. Kleopatra Suriye’ye kaçtı. 

    15-Ptolemaios-dînemi-kraliáe-muhtemelen-Kleopatra-Brooklyn-MÅzesi-New-York

    48 Suriye’de bir ordu toplayan Kleopatra kardeşinin ordusuyla Pelusium’da karşılaştı ve yenildi. Tam o sırada Julius Caesar Mısır’a geldi ve Kleopatra’yı yeniden iktidara getirdi. 

    47 13. Ptolemaios öbür kız kardeşi 4. Arsinoe ile birleşti. Ancak Caesar onları yendi. Kleopatra bu kez öbür erkek kardeşi 14. Ptolemaios ile birlikte tahta çıktı. 23 Haziran’da Kleopatra, Caesar’dan olan oğlu Ptolemaios Caesar’ı (“Caesarion”) dünyaya getirdi. 

    45 Kleopatra Roma’ya gitti ve Caesar’ın villalarından birine yerleşti. 

    44 Caesar öldürülünce Kleopatra İskenderiye’ye döndü, kardeşi hemen öldü. Oğlu 15. Ptolemaios Caesar ile birlikte saltanat sürmeye başladı. 

    43 Kleopatra Roma’da patlak veren iç savaşta Caesar’ın partisini destekledi. Bu partinin kurduğu triumvirlik (üçlü yönetim), iktidara geldikten sonra Kleopatra’nın oğlunu Mısır Kralı olarak tanıdı. 

    41 Partlara karşı sefer açmak isteyen Marcus Antonius, mali kaynaklarından yararlanmak için Mısır Kraliçesini Tarsus’a çağırdı; sonra da onunla birlikte İskenderiye’ye gitti. 

    40 Kleopatra doğurduğu ikizlere Aleksander Helios ve Kleopatra Selene adını verdi. Marcus Antonius’un desteğiyle Kilikya’nın bazı parçalarını aldı; daha sonra Fenike, Judaea, Girit ve Cyrenaica’yı yönetmesine de izin verildi. Eylül ayında Antonius İtalya’ya döndü, Octavius ile anlaşarak onun kızkardeşi Octavia ile evlendi. 

    37 Antonius Kleopatra’nın mali ve askeri desteğiyle Antakya’da dev bir ordu topladı. Önce Armenia ve Kafkasya’ya girdi. 

    36 Part topraklarına giren Antonius eliboş döndü. Armenia’yı tekrar ele geçirdi. Kleopatra ile Antonius’un son çocuğu Ptolemaios Philadelphus doğdu. 

    34 Antonius İskenderiye’de bir zafer geçidi düzenledi. “İskenderiye Bağışları” adlı tören yapıldı. Kleopatra ve Antonius, gymnasium’da altın tahtlara oturdular, çocukları ise daha küçük tahtlara yerleşti. Antonius, Caesarion’u Caesar’ın oğlu ve varisi ilan etti. Kleopatra kralların kraliçesi, Caesarion kralların kralı olarak alkışlandı. Aleksander Helios’a Armenia ve Fırat’ın ötesindeki topraklar, ikiz kızkardeşi Kleopatra Selene’ye Libya, en küçük kardeşleri Ptolemaios Philadelphus’a Fırat’ın batısındaki topraklar düştü. 

    33 Triumvirlik sona erdi ve yenilenmedi. Roma ile İskenderiye arasında propaganda savaşı başladı. 

    31 Roma senatosu Marcus Antonius’un bir sonraki yıl üstleneceği konsüllüğü iptal ederek Kleopatra’ya savaş ilan etti. 

    2 Eylül 31 Actium savaşında yenilen Marcus Antonius ve Kleopatra Mısır’a kaçtılar. 

    Ağustos 30 Octavius’un orduları Mısır’ı istila etti. Kleopatra mozolesine çekilirken Antonius son savaşını vermeye gitti ancak Kleopatra’nın öldüğü haberini alınca kılıcının üzerine atladı. Kleopatra da 12 Ağustos’ta intihar etti. 

  • Öldürülen liderler ölmeyen idealler

    Öldürülen liderler ölmeyen idealler

    Siyasi bir araç olarak suikast, çağlar boyunca sıklıkla başvurulan bir yöntem olarak tarihi etkiledi. Gerçekten öyle mi? Sansasyon yaratan, tetikçilerini meşhur eden, üzerine kitaplar yazılıp komplo teorileri üretilen unutulmaz suikastlar, aslında ne katillerin ne de perde arkasındakilerin istediği sonuçları doğurdu. Tarihin tekeri geri dönmüyor.

    Amerika Birleşik Dev­leri’nin tamamında köleliği kaldıran Baş­kan Abraham Lincoln bir suikaste kurban gitmiş, iki hafta sonra İngiltere Baş­bakanı Benjamin Disraeli, Avam Kamarası’nda yaptı­ğı konuşmada şöyle demişti: “Suikast hiçbir zaman dün­ya tarihini değiştirmemiştir. Caesar’ın kurban edilme­si bile ülkesinin önlenemez kaderini yerinden oynata­mamıştır”.

    ZEMIN

    Disraeli haklı mıydı? Avusturya veliahtına Saray­bosna’da sıkılan tek bir kur­şun, Avrupa kazanını pat­lattığına göre haksız oldu­ğunu söyleyebiliriz, ama bu ünlü suikastı düzenleyenle­rin amacı bir dünya savaşı başlatmak değildi. Suikast daha eski çağlarda, gelece­ği hazırlamak için güçlü bir sistem kurmamış toplum­larda, bir liderden diğeri­ne geçiş sorununu çözmek­te sık kullanılan bir siyasi yöntemdi. Kabile önderleri, krallar, sultanlar arasında başa geçmek veya iktidarını pekiştirmek için babasını, kardeşini, hatta Neron gibi annesini üstü az çok kapa­lı suikastlarla öldürtenlere rastlanıyordu. Birkaç gru­bun iktidarı ele geçirmek için uğraştığı dönemlerde veya güçlü bir yabancı düş­manı yok etmek amacıyla da bu yönteme başvurulmuş­tu. Hatta Machiavelli gibile­ri, rakiplerinden kurtulmak isteyenlere suikastı “iyi bir çare” olarak tavsiye etmiş­lerdi.

    Ancak suikast en eski za­manlarda bile tarihin yönü­nü veya bir sistemi değiş­tirmekte, hele hele ortadan kaldırmakta en az rol oyna­yan siyasi yöntem biçimiy­di. İktidara karşı muhalefet etmek için başka yöntem­lerin de geliştiği modern çağlarda, bu gerçek daha da bariz bir şekilde ortaya çık­tı. Suikast siyasi eylemlerin en kolayıydı; bir çeşit tem­bel işiydi. Hançeri saplayan, tetiği çeken, bombayı atan, öldürdüğü kişinin ünü saye­sinde tarihe geçebiliyordu ama, kahramandan çok, ge­ri plandaki başka bir gücün kuklası, kiralık bir tetikçi, tek başına hareket ettiğin­de de fanatik, hatta meczup olarak anılıyordu.

    Her suikastçı kendin­ce “haklı” bir neden uğruna hareket ettiğine inanıyordu ama en çok sempati topla­yacak davalarda bile, eylem olup bittikten sonraki olay­lar eylemcinin denetiminin dışındaydı. Genellikle ön­ce büyük bir gürültü kopu­yor, ardından olayla ilgisiz pek çok insan acı çekiyor, sistem ise bir türlü yerin­den oynamıyordu. Örneğin Alman subaylarından bir bölümünün Hitler’e karşı Temmuz 1944’te hazırladığı suikast başarılı olsaydı bile, tamamen Nazileşmiş devle­ti ele geçirebilecekleri, ar­dından Alman halkına daha az acı çektirecek bir barış elde edebilecekleri şüphe­liydi. Ülke tek bir bombayla kolayca kurtarılabilecek du­rumda değildi.

    “Bir insanı öldürebilirsi­niz ama bir düşünceyi öldü­remezsiniz”. Amerikalı va­tandaşlık hakları eylemci­si Medgar Evers 12 Haziran 1963’te, sık sık Sofokles’e atfedilen bu sözleri söyle­dikten az sonra bir suikasta kurban gitti. Düşüncesi ger­çekten de ölmedi. Bu düşün­ce “kötü” olsaydı bile ölme­yecekti.

    JEAN-PAUL MARAT- MAHMUT ŞEVKET PAŞA- ERNST VOM RATH – HEYDRICH

    Katillere bumerang etkisi

    Bazı siyasi cinayetler, düzenleyenlerin tümüyle ezilmesine yol açtığı gibi, tersine bir etki yaratarak olayla ilgisi olmayan sayısız insanın da kurban edilmesiyle sonuçlandı.

    Yakın tarihimizde biri başarılı iki suikast gi­rişimi de, hedef aldığı iktidarların işine yaradı. 11 Ha­ziran 1913’te Sadrazam Mah­mud Şevket Paşa, Harbiye Ne­zareti’nden (İstanbul Üniversitesi merkez binası) Babıâli’ye giderken otomobilinde pusuya düşürülerek öldürüldü. Saldırı, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni hedefleyen bir girişimin parça­sıydı, ancak sonuçta bu partiyi tam anlamıyla iktidara getiren bir vesile oldu. İttihat ve Te­rakki, kolları sıvayarak bütün muhaliflerine yönelik bir sin­dirme harekatına girişti, sade­ce devlet adamları değil gazete­ciler de bundan nasibini aldı. Sözü bir romancıya bırakırsak: “Mahmud Şevket Paşa son ne­fesini verdiği andan itibaren, bütün tahkik, takip ve tevkif işlerini kendi eline alan Cemal Bey (İttihatçı önder, dönemin İstanbul Muhafızı), İstanbul şehrini bir limon gibi sıkıyor ve içindeki her çeşit kargaşalık ve muhalefet asidini bir sel ha­linde ortaya döküyordu. Bu sel, bütün karakolların, tevkifha­nelerin, hapishanelerin her ta­rafını ağzına kadar dolduruyor, sanki bodrum katlarının de­liklerinden, tavan aralarından, helâ pencerelerinden dışarıya taşıyordu” (Yakup Kadri Kara­osmanoğlu, Hüküm Gecesi).

    21- Marat banyosunda Jacques-Louis_David_-_
    Marat öldürüldüğü banyo küvetinde, Jacques Louis David’in tablosu.

    Bunun bir benzeri, 1926 yazında Cumhurbaşkanı Mus­tafa Kemal’i hedefleyen bir suikast girişiminin ortaya çı­karılmasından sonra yaşandı. İzmir’de yapılması düşünülen suikastın tetikçileri, olağan şüphelilerdi. Gazeteci öldü­rerek (1909-1910’da suikas­ta kurban giden Hasan Fehmi, Ahmet Samim ve Zeki Beyler) ustalaşmış Abdülkadir Bey gi­bi bazı İttihatçı tetikçilerin bu suikastın da arkasında olduk­ları hemen anlaşıldı. Ancak ik­tidar suikast girişimini, zaten bir avuç kalmış diğer muhalif­lerini de sindirmek için bir ve­sile olarak gördü.

    Yakın Türkiye tarihindeki bu olaylar, acı sonuçları bakı­mından aşağıda vereceğimiz örneklerle karşılaştırıldığında solda sıfır sayılır:

    Tevrat’ta Yudit adlı bir Ya­hudi kadının, halkının intika­mını almak için Babil komu­tanı Holofernes’i baştan çı­kararak öldürüşünü anlatan hikaye, 13 Temmuz 1793’te Paris’te gerçeğe dönüştü. Fransız Devrimi’nin dönüm noktalarından biriydi. Ülkeyi yöneten Ulusal Konvansiyon, “girondin” denilen sağ kanatla “montagnard” denilen sol ka­nat arasında ikiye bölünmüş, ancak radikaller öne çıkarak diğer grubu ezmeye başlamış­tı. En ünlü “montagnard” hiç kuşkusuz Jean-Paul Marat’ydı.

    Girondinlerin arka arka­ya giyotine gönderildiği 1793 yazında, taşralı 24 yaşında bir genç kız olan Charlotte Corday, idamların başlıca sorumlusu olarak gördüğü Marat’yı öldür­mek niyetiyle Paris’e geldi. Ön­ce ünlü öndere hayranlık dolu mektuplar yollayarak dikkatini çekmeye çalıştı; sonunda evi­nin kapısını çaldı. Marat deri hastalığını gidermek için, âdeti olduğu üzere banyosundaydı. Önündeki tahta kalasa yaydığı yazılarla uğraşıyordu (şair Lamartine’e göre idam edilecek kişilerin listesini hazırlamak­taydı). Charlotte, çok önemli bir bilgi vereceğini iddia ede­rek Marat’nın huzuruna çıktı ve taşradaki “hain” girondin­lerle ilgili uydurma bilgiler ver­di, sonra da eteğinin kıvrımları arasından çıkardığı bir kasap bıçağını adamın göğsüne sap­ladı.

    Dört gün sonra giyotine gi­den Charlotte Corday, zamanla bir çeşit melek ilan edilecekti ama giriştiği eylemin sonuçla­rı acı oldu. Marat’nın ölümün­den sonra idam edilen girondin sayısı, Marat’nın kendisinin mahkum ettirebileceği rakam­ları bile aştı, “Büyük Terör” devrine giren Fransa bu süre içinde Marat’yı bir devrim şe­hidi mertebesine yükseltti.

    22- Heydrich öldürüldüğü mercedes
    Reinhard_Heydrich
    SS lideri Reinhard Heydrich’in Prag’da içinde vurulduğu otomobil suikasttan az sonra.

    Ancak suikastları kullan­makta Nazilerle kimse ya­rışamazdı. 7 Kasım 1938’de Herschel Grynszpan adında 17 yaşında genç bir Yahudi, Paris’teki Alman büyükelçili­ğine daldı. Babası Almanya’da iktidardaki Nazi hükümeti tarafından Polonya’ya sürü­len 10 bin Yahudiden biriy­di. Delikanlı karşısına çıkan elçiliğin üçüncü kâtibi Ernst vom Rath’ı vurdu. İki gün son­ra Alman Propaganda Bakanı Dr. Joseph Goebbels “kendili­ğinden” protestolar düzenlen­mesi emrini verdi. Bu emrin sonu, “Kristallnacht” (Kırık Camlar Gecesi) oldu: Alman­ya ve Avusturya’da 9-10 Kasım 1938 gecesi, SS çetelerinin ön­cülüğünde Yahudi işyerleri, evleri ve sinagoglarına yönelik büyük bir saldırı düzenlendi.

    Buna benzeyen bir başka olay da, SS şefi Himmler’in yardımcısı Reinhard Heyd­rich’e Alman işgali altındaki Çekoslovakya’da düzenlenen suikasttı. Heydrich, 27 Ma­yıs 1942 sabahı Prag’da üstü açık yeşil Mercedes’iyle yol­da giderken Jan Kubiš adlı bir Çek ve Jozef Gabčik adlı bir Slovak militanın saldırısına uğradı. Bir el bombasıyla ya­ralanan Heydrich birkaç gün sonra hastanede öldü. Suikast­çılar, İngiltere’de sürgündeki Çekoslovak özgür ordusunun iki subayıydı. “Antropoid Ope­rasyonu” adını verdikleri sui­kast planını uygulamak üzere ülkelerine geri dönmüşlerdi. El bombasını attıktan bir süre sonra yakalanıp öldürüldüler.

    Naziler Çekoslovakya’dan vahşice intikam aldılar. Çek direniş hareketine mensup sayısız insanın öldürülmesi yetmiyormuş gibi, misilleme olarak Lidice adlı bir Çek kö­yü yıkıldı, 16 yaşının üstünde­ki bütün erkekler ve 70 çocuk öldürüldü, kadınlar toplama kamplarına gönderildi. Şu so­ruyu sormamak elde değildi: Heydrich’in öldürülmesi bu kadar yüksek bir bedele değer miydi? Bir teze göre, Lond­ra’da sürgündeki Çek hüküme­ti, kendini kanıtlamak için bu işe girişmişti. Suikastın Çe­koslovakya’da asıl direnişi yü­rüten komünistlerin prestijini sarsmaya yönelik bir operas­yon olduğu da öne sürüldü.

    JULIUS CAESAR – ABRAHAM LINCOLN

    Boşu boşuna yok edildiler

    Roma diktatörü Caesar ve ABD Başkanı Lincoln yaklaşık 2000 yıl arayla suikaste kurban gitti; ancak başlattıkları radikal değişim süreçleri aynı yolda devam etti.

    Başkan Abraham Lincoln’u 15 Nisan 1865’te Washin­gton DC’deki Ford Tiyat­rosu’nun bir locasında oyunu sey­rettiği sırada öldüren John Wil­kes Booth, arkadaşlarıyla kumpas kurarken suikast günü için “İdes” parolasını kullanmıştı. “İdes”, Ro­malıların ayın ortasındaki güne verdikleri isimdi ve Julius Cae­sar, Mart ayının İdes’inde (MÖ 15 Mart 44) öldürülmüştü.

    Aralarında neredeyse 2000 yıllık bir zaman farkı bulunan bu iki suikastın birçok paralellikleri vardı. İki lider de sistemi derin­den sarsıp değiştiren politikalar uygulamıştı. İlki Roma cumhuriyetinin sonunu getirecek reformlarıyla imparatorluğun yolunu açmıştı, ikincisi ABD’yi ikiye bölmek ve bir içsavaş yü­rütmek pahasına köleliğin kaldı­rılmasını sağlamıştı. İkisi de bu radikal değişimleri dayatırken sert tedbirlere başvurmuştu; Ca­esar kendini ömür boyu diktatör seçtirmiş, Lincoln anayasada ki­şisel özgürlüklerin garantisi ka­bul edilen habeas corpus ilkesiy­le ilgili maddeyi askıya almıştı.

    Suikasta giden yolda da ben­zerlik vardı. Caesar, öldürülme­den bir ay önce Lupercalia bayra­mında bir deneme yaptı. Bayram sırasında en yakınlarından biri olan Marcus Antonius, diktatöre bir taç sundu. Coşkulu kalabalık bir anda suspus oldu ve Caesar biraz bekledikten sonra tacı ge­ri çevirdi. Bu bir bayram şaka­sı mıydı, bir kamuoyu yoklaması mı? Ne olursa olsun Roma cum­huriyetinin ilkelerini korumayı amaçlayan muhalifler, bu hareke­ti diktatörün kendini kral ilan et­meye hazırlandığına yordular. Bu olay Caesar’ı öldürme kararı ver­melerinde kuşkusuz etkili oldu.

    Lincoln’un katili, tanınmış tiyatro oyuncusu John Wilkes Booth ise iç savaşta köleliğin kaldırılmasına karşı çıkan bir kon­federasyon (güney) yanlısıydı. Savaş boyunca kuzeyde güneyin bir casusu olarak çalışmıştı. Lin­coln’u öldürdüğü sırada, iç savaş zaten kuzey tarafından kazanıl­mıştı. Ancak Booth’u harekete geçiren, suikasttan dört gün ön­ce Lincoln’un yaptığı bir konuş­ma oldu. Başkan bu konuşmada, siyahların oy kullanma hakkın­dan söz ederek kölelik yanlısı Booth’u iyice çıldırtmıştı.

    Suikastçılar nasıl bir sonuca ulaşmayı hedefliyordu? Caesar’ı senatoda sıkıştırarak 23 yerinden hançerleyen senatörler grubu, kendilerine “liberatores” (kurta­rıcılar) adını takmıştı; cumhuri­yeti kurtarma şansları olduğuna ciddi olarak inanıyorlardı. Booth ve komplocu arkadaşları ise sade­ce intikam peşindeydiler. İki sui­kastta da katillerin sonu birbirine benzedi; kaçtılar, kovalandılar ve öldürüldüler.

    Sonuç da aynı oldu: Saat ge­riye dönmedi. Roma Caesar’ın çizdiği yola girdi, eski cumhuriyeti geride bırakarak tek bir önderin yönettiği imparatorlu­ğa dönüştü. ABD’de siyahlar elde ettikleri özgürlüğe sonraki yıllar­da başka haklar da eklediler; bir daha hiçbir eyalet federal siste­me başkaldırarak birlikten ayrıl­maya kalkışmadı. Tarihin bu iki ünlü suikastı da boş yere düzen­lenmişti.

    3- caesar suikastı vincenzo camuccihini
    Caesar’ın öldürülüşü. Vincenzo Camuccini’nin resmi, 1798.

    FRANZ FERDINAND-SOPHIE CHOTEK

    Kurşunlar maksadını aşınca

    Bosna Hersek’i Avusturya’dan kurtarmak için atılan kurşun, dört yıl sonra istenen sonucu verdi ama, patlayan 1. Dünya Savaşı milyonlarca insanın ölümüne neden oldu.

    On dokuz yaşındaki Bosnalı Sırp Gavri­lo Prinçip, 28 Haziran 1914’te Saraybosna’da Avusturya-Macaristan Veliah­tı Arşidük Franz Ferdinand ve eşi Sophie Chotek’i iki el ateş edip öldürürken bir dün­ya savaşı başlatmayı amaç­lamıyordu. O sadece ülkesi Bosna-Hersek’i 1878’de işgal, 1908’de ilhak eden Avustur­ya-Macaristan İmparator­luğu’nu protesto ediyordu. Prinçip, Mlada Bosna (Genç Bosna) adlı bir gizli örgütün üyesiydi ve kendisini “Yugos­lav” yani kelime anlamıyla “Güney Slav” milliyetçisi ola­rak tanımlıyordu.

    Kendisi göremediyse bile (savaş bitmeden az önce ha­piste öldü), hedefine ulaştı­ğını söyleyebiliriz: Avusturya yenildiği için, savaş bittikten sonra bütün “Güney Slavları” Sırbistan önderliğinde tek bir krallıkta birleştiler, bu ülke de 1929’da “Yugoslavya” adını al­dı. Ancak bu arada dünya dört yıllığına kan gölüne dönüştü ve bu olayla ilgili ilgisiz milyonlarca insan öldü.

    10-Saraybosna suikasttan sonra princip yakalanıyor
    Saraybosna 1914 bir fotoğraf: Suikasttan sonra Prinçip yakalanıyor.
    Adobe Express 2024-11-22 09.02.30

    Tabancasını ateşlediği gün, değil Prinçip’in, hiçkimse­nin tahmin edemedi­ği bir olaylar zinciri başladı. Avusturya suikast­tan Sırbistan’ı sorumlu tu­tarak bir ültimatom verdi, bu ülkenin hâmisi Rusya ha­rekete geçti, araya Avustur­ya’nın büyük ortağı Almanya girdi, domino taşları bir ay içinde arka arkaya devrile­rek dönemin bütün impara­torluklarını birbirine kattı. Prinçip’in sıktığı kurşun 1. Dünya Savaşını başlatan kı­vılcımı çakmıştı.

    Birbirleriyle yakın bağla­rı olan ve özellikle Fransa ile Almanya’da geniş tabanlara sahip Avrupalı sosyalistlerin Temmuz ayı boyunca süren diplomatik kriz sırasında bel­ki bu ateşi söndürmek için bir şansları vardı. Ancak güçleri­ni kendi hükümetlerine baskı yapmak için kullanmakta te­reddüt ettiler. İtibarı en yük­sek, en popüler barışçı önder­lerden Fransız sosyalist Jean Jaurès’in 31 Temmuz 1914’te Paris’te bir lokantada yemek yerken milliyetçi bir Fransı­zın tabancasından çıkan tek kurşunla can vermesi, barışa karşı yapılmış son sembolik suikasttı: Ertesi gün Alman­ya Rusya’ya savaş ilan etti, üç gün sonra Fransa ve İngiltere de savaşa girdiler.

    JF KENNEDY- MARTIN LUTHER KING- OLOF PALME

    Esas failler meçhul kaldı

    ABD Başkanı JF Kennedy veya İsveç Başbakanı Olof Palme suikastlarının neden işlendiği anlaşılamadığı gibi, ortaya atılan tezler cinayetleri büsbütün kararttı.

    Suikastçının bir adı da te­tikçidir, çünkü özellikle önemli bir lider öldü­rüldüğünde, kimse öldürenin tek başına hareket ettiğine inanmaz. Katil yakalansa bi­le, onun arkasındaki gizli eli bulmak için bir çaba başlar. Bazen bu çaba öyle komplo te­orileri doğurur ki suikastı per­deleyen yeni bir sis tabakası yaratır. Bunun en iyi örneği, ABD Başkanı John Fitzgerald Kennedy’nin 22 Kasım 1963’te Texas’ın Dallas kentinde Lee Harvey Oswald’ın tüfeğinden çıkan bir kurşunla öldürülme­sidir.

    IMF Head-Perp Walk
    ‘Derin’ cinayetler
    Kennedy’nin katili Oswald’ın yakalandıktan sonra Jack Ruby tarafından öldürülmesi spekülasyonlara yol açmış, her iki cinayetin de “derin devlet”le ilişkisi yıllarca tartışılmıştı. Hâlâ tartışılıyor.

    Oswald suikasttan sonra tüfeğini saklayarak ateş ettiği binadan ayrıldı ve polisler ta­rafından kovalandıktan son­ra yakalandı. Ancak herhangi bir açıklama yapmasına fırsat kalmadan, iki gün sonra Jack Ruby adlı fuhuş ve kumar iş­leriyle uğraşan bir Dallaslı ta­rafından vurularak öldürüldü. Bu olay, suikastla ilgili komplo teorilerini ateşledi. Susturu­lan Oswald’ın suç ortakları ve­ya “efendileri” kimdi? Aradan 53 yıl geçti, Warren Komisyo­nu, Rockefeller Komisyonu ve Temsilciler Meclisi Suikast­lar Komisyonu gibi üç komis­yonun yıllar harcayarak yap­tığı üç ayrı soruşturmaya ve yazılan sayısız kitaba rağmen bu soruya kesin yanıt bulunamadı.

    Öne sürülen tezler, muhte­mel şüphelilerin eksiksiz lis­tesi gibiydi: Başkanın kardeşi Adalet Bakanı Robert Ken­nedy’nin köküne kibrit suyu dökmeye karar verdiği İtalyan mafyası; ABD’nin devirme­ye çalıştığı Küba lideri Fidel Castro; Oswald’ın birkaç yılı­nı geçirdiği Sovyetler Birli­ği; başkanın azılı düşmanı J. Edgar Hoover’ın yönettiği fe­deral polis teşkilatı FBI; olayı örtbas etmeye çalışan ve maf­yayla yakın bağları olan habe­ralma teşkilatı CIA… Sonuç: Bugün Amerikalıların bir bö­lümü Oswald’ın gerçekten tek başına hareket ettiğini düşü­nürken, diğerleri ise “gerçe­ğin” asla öğrenemeyeceğine inanıyor.

    Kennedy cinayetinin bu komplo teorilerine yol açması­nın bir nedeni de, beş yıl sonra 4 Nisan 1968’de Tennessee’de­ki Memphis kentinde bir mo­tel odasının balkonundayken çenesine saplanan bir tüfek kurşunuyla öldürülen Martin Luther King’di. Afrikalı Ame­rikalıların vatandaşlık hakları için mücadele eden barışçı si­yah önderin pek çok düşmanı vardı. Ordudan atılmış, ufak tefek hırsızlıklardan sabıka­sı olan beyaz katil James Earl Ray’in tek başına hareket etti­ğine kimse inanmadı. Yakalan­dıktan sonra Ray, asıl katilin “Raoul” adında bir kişi oldu­ğunu söylemiş, babası ise, “Oğ­lum bu işi tek başına yapacak zekaya sahip değil” diyerek ci­nayeti birilerinin planladığına işaret etmişti.

    Temsilciler Meclisi Sui­kastlar Komisyonu olayı ele aldığında, iki beyaz işadamı­nın Ray’i bu cinayet için ki­raladığını iddia eden yeni bir tanık ortaya çıktı. Üstelik, FBI’ın bu iddiadan önceden haberdar olduğu da anlaşıldı. FBI Başkanı Hoover’ın siyah öndere duyduğu nefret herkes tarafından bilindiğinden, kuş­kular federal polis teşkilatı­na döndü. Temsilciler Mecli­si Komisyonu, sonunda FBI’ın “görevini suiistimal ettiğine” karar verdi ama James Earl Ray, bu cinayetten hüküm giy­miş tek kişi olarak kaldı.

    39- kennedy ve eşi
    Suikastten az önce
    Başkan Kennedy öldürülmeden az önce. Yanında eşi Jacqueline, önlerinde ise suikastta yaralanan Texas Valisi John Connally ve eşi Nellie bulunuyor.

    Kennedy vakasına benzer bir başka cinayet de 28 Şubat 1986 akşamı İsveç Başbakanı Olof Palme’nin Stockholm’da eşi Lisbet ile sinemadan çık­tıktan sonra metro istasyonu­na yürürken öldürülmesiydi. Katil olarak yakalanan uyuş­turucu bağımlısı Pettersson adlı bir kişi, başbakanın eşi tarafından teşhis edilmesine rağmen elde başka delil bulun­madığı için aklandı. Ardın­dan komplo teorileri yağma­ya başladı. Bir bölümü polis tarafından da ciddiye alınan bu şüpheliler, uzun bir liste oluşturuyordu: Şilili faşistler (Palme bu ülkedeki Pinochet diktasından kaçanlara sığınma hakkı tanımıştı), Güney Afrika Cumhuriyeti (Palme bu ülke­deki ırkçı rejimi şiddetle kı­namıştı), İsveçli bir aşırı sağcı fanatik (Palme sosyal demok­rattı), Yugoslav gizli servisi, sağcı eğilimiyle tanınan İsveç polisi, Palme’nin yasadışı tica­ret yaptığını bildiği Bofors si­lah şirketi, PKK, CIA, P2 ma­son locası…. Bugün İsveç polis arşivindeki Palme belgeleri 700 bin sayfayı geçtiği halde katil veya katillerin kim oldu­ğu hâlâ bilinmiyor.

    SOKOLLU – WALLENSTEIN – KIROV

    İdam benzeri suikastler

    Mutlak iktidar sahibi olan krallar, sultanlar ve diktatörler de kendilerine rakip gördükleri kişileri üstü örtülü suikastlarla ortadan kaldırmakta tereddüt etmedi.

    Kendisini gölgede bıra­kan güçlü bir şahsiyet­ten başka türlü kurtu­lamayacağını anlayan ikti­dar sahibinin son çare olarak suikasta başvurduğu örnek­ler vardır. Ancak doğal olarak üstü örtüleceği için, bunlar daima kuşkuludur. Örneğin Sokollu Mehmed Paşa’nın 12 Ekim 1579’da bir “deli” ta­rafından öldürülmesinin ar­dında ne yatıyordu? Kanuni Sultan Süleyman’ın son sad­razamı olan, oğlu 2. Selim ve torunu 3. Murad’ın saltanat­larında kesintisiz 14 yılı aşkın süre bu unvanı koruyan Sokol­lu, Osmanlı tarihinin en güçlü isimlerindendi.

    2. Selim’in kızı Esmahan Sultan’la evli olduğu gibi, ak­rabalarına, oğullarına, dostla­rına vezirlikler dağıtarak ken­disine destek olacak bir çevre yaratmıştı. Ancak son yılla­rında karşısına ciddi muhalif­ler çıktı. 3. Murad ile arası kötüydü; Peçevi’ye göre padi­şah sadrazamına karşı müthiş öfkeliydi. Padişah, çevresini oluşturan paşaları birer ikişer azil veya idam ederek Sokol­lu’nun iktidar tabanını zayıf­lattı. Ancak bu güçlü sadraza­mı diğerleri gibi idam etmek kolay verilecek bir karar de­ğildi. Dolayısıyla bir Boş­nak, ikindi divanına çıkaca­ğı sırada dilekçe verecekmiş gibi yaşlı sadrazamın yanına sokulup, yeninden çıkardığı hançerle onu öldürdüğünde, suikastın padişahın en azın­dan bilgisi dahilinde işlendi­ği düşüncesi yayıldı. Katilin “meczup” ilan edilmesi, dola­yısıyla tek başına hareket et­tiğine karar verilmesi de kuş­kuları artırdı.

    45- Sergei_Kirov_ve Stalin 1934
    Sergey Kirov Stalin ile birlikte, 1934.

    Sokollu suikastı, 25 Şubat 1634 gecesi yatmaya hazırla­nırken en güvendiği subayla­rı tarafından Eber şatosunda kılıç ve mızraklarla delik deşik edilen Albrecht von Wallens­tein’ın öldürülmesine benzi­yordu. Wallenstein, Orta Av­rupa’yı perişan eden Otuz Yıl Savaşları’nın (1618-1648) en önemli komutanıydı. İmpara­torluk ordularını yıllarca yö­netmiş, güya hizmet ettiği İm­parator 2. Ferdinand’ın hiç­bir sözünü dinlememiş, kendi başına antlaşmalar yapmış­tı. Sonunda 2. Ferdinand onu ihanetle suçlayan bir ferman yayınladı, ancak bunun ne işe yarayacağı belli değildi. Ge­risini halletmek, Wallenste­in’ın kendi subaylarına kaldı. İmparatorun suikastla hiçbir ilgisinin olmadığı söyleniyor­du ama, cinayeti işleyenlerin ödüllendirilmesi tam tersini gösteren yeterli kanıt sayıldı.

    28- öldürülmüş wallenstein ve astrologu seni
    Wallenstein’ın cesedi başında ünlü astroloğu Seni. Karl von Piloty’nin resmi, 19. yüzyıl.

    Fransa Kralı 3. Henri ise, yapacağı suikastı bizzat plan­ladı. 23 Aralık 1588’de en bü­yük siyasi rakibi, halkın “Paris kralı” lakabını taktığı Gui­se Dükünü huzuruna çağırdı. Kendisine istediği yüksek gö­revin verileceğini sanan Dük sevinçle Blois Şatosu’na gitti­ğinde, bekleme odasında kra­lın en yakın sekiz adamı tara­fından kılıçtan geçirildi.

    20. yüzyılın en önemli su­ikastlarından biri de, Sergey Kirov’un 1 Aralık 1934’te Le­ningrad’da (St. Peterburg) öl­dürülmesiydi. Sovyet Komü­nist Partisi Politbüro üye­si Kirov, o dönemde partide Stalin’den sonraki en güçlü adam olarak kabul ediliyordu. Leonid Nikolayev adında bi­rinin elini kolunu sallaya sal­laya Kirov’un çalışma mekanı olan Smolni Enstitüsüne girip politbüro üyesini tabancayla vurması, kuşkulara neden ol­du. Stalin hem potansiyel bir rakibinden kurtulmuştu hem de son muhaliflerini ezmek için eline bir bahane geçmişti.

    Birkaç gün sonra Mosko­va’daki bir parti toplantısından sonra şu açıklama yapıldı: “Yol­daş Stalin, Kirov suikastı so­ruşturmasını bizzat yönetmiş, Nikolayev’i uzun uzun sorguya çekmiştir. Nikolayev’in eline silahı verenler, muhalefet ön­derleridir!” Toplantıda Stalin yandaşları “Merkez Komite acımasız olmalıdır, Parti te­mizlenmelidir!” diye bağırdılar. Kirov’un öldürülmesi, Stalin’in bütün ülkede büyük bir tasfi­ye hareketine girişmesi için bahane oldu. 1956’da Kruş­çev partinin başına geçtiğin­de bu sayfayı yeniden açarak Kirov suikastının araştırılma­sı için Pospelov Komisyonunu kurdu. Kırk yıl sonra Gorbaçov döneminde de aynı olay soruş­turuldu ama Stalin’in suikasta doğrudan karıştığını gösteren kanıt bulunamadı. Ancak kuş­kular silinmedi. Sonuçta Sta­lin, idamlara olduğu kadar su­ikastlara da yatkındı; sürgün­deki en büyük rakibi Troçki’yi 20 Ağustos 1940’ta Meksika’da Sovyet NKVD ajanı Ramón Mercader’in eliyle öldürtmüş­tü. Kirov’un ölümü Stalin’in bir taşla iki kuş vurmasını sağladı­ğı için, bu cinayeti onun plan­ladığı şüphesi ortadan kalk­madı.

    2. ALEKSANDER- CARNOT- ELISABETH-UMBERTO…

    Anarşistlerden ‘bomba’ cinayetler

    Krallar, imparatorlar, başkanlar, 1880-1914 arasında arabalarına atılacak bombanın korkusuyla yaşadı. Bu dalga ancak 1. Dünya Savaşı’nın bombalarıyla sona erdi.

    Dünyanın taçlı başla­rı 19. yüzyıl sonunda bir suikast korkusuna kapıldı. Saldırganlar ABD’den Japonya’ya kadar devlet baş­kanlarını, imparatorları, kral­ları öldürmek için nitroglise­rin, dinamit, barut ve bomba dersleri alıyordu. Öldürdükle­rinin tam listesi çok uzundur. Bir seçki yaparsak:

    13-b Petit_Journal_Carnot_suikastı 1894
    Fransa Cumhurbaşkanı Sadi Carnot’nun öldürülüşü, Le Petit Journal dergisi.

    Rus Çarı 2. Aleksandr, 13 Mart 1881’de başkent St. Pe­terburg’da arabasına atılan bombayla öldürüldü.

    Fransa Cumhurbaşka­nı Sadi Carnot, 24 Haziran 1894’te Lyon’da bıçaklandı.

    Avusturya İmparatoru Franz Joseph’in eşi İmparato­riçe Elisabeth 10 Eylül 1898’de Cenevre’de bıçaklandı.

    İtalya Kralı 1. Umberto 29 Temmuz 1900’de Monza’da vuruldu.

    ABD Başkanı William Mc­Kinley 6 Eylül 1901’de Buffa­lo’da bir sergiyi gezerken vu­ruldu, 14 Eylül’de öldü.

    Rus çarının amcası, Mos­kova Valisi Grandük Sergey, 17 Şubat 1905’te Kremlin’den çıkarken arabasına atılan bir bombayla öldü.

    Yunanistan Kralı 1. Yorgo, 18 Mart 1913’te Selanik’te so­kakta yürürken vuruldu.

    Bunların dışında, Prusya Kralı 1. Wilhelm ve İngiltere Kraliçesi Victoria’ya başarısız suikastlar düzenlendi; baba-o­ğul İspanya kralları 12. ve 13. Alfonso 25 yıl arayla dü­ğün günlerinde yapılan saldırı girişimlerinden zor kurtuldu­lar. 1910’da Japon İmparato­ru Meiji’ye yönelik bir sui­kast girişimi ortaya çıkarıldı. Osmanlı padişahı 2. Abdül­hamid’e 21 Temmuz 1905’te Yıldız’da Cuma selamlığından çıktığı sırada yapılan saldırı da bir bakıma bu silsilenin bir parçası olarak görülebilir.

    Londra’da Temmuz 1881’de toplanan Anarşist Enternas­yonal, “eyleme dayalı propa­ganda” yöntemi olarak şiddete başvurulması çağrısında bu­lunmuştu. İktidar sahipleri­ne karşı yapılacak suikastlar küçük siyasal grupların adını duyuracak, iktidarın zayıflığı­nı halka gösterecekti. Alman anarşist Johann Most, “Dev­rimci Savaş Bilimi: Nitrogli­serin, dinamit, Pamuk baru­tu, cıva fülminat, bomba, fitil, zehir vb. yapımı ve kullanımı üzerine el kitabı” adlı broşü­ründe “Dinamitin yarım kilo­su, sekiz galonluk oy pusulası­nı yener” diye yazıyordu.

    Korkuya kapılan 21 dev­let, 24 Kasım 1898’de Roma’da Uluslararası Anti-Anarşist Konferansını topladı, suikast­lara karşı alınacak tedbirle­ri, polis teşkilatları arasında­ki işbirliği sorunlarını konuş­tu. Ancak devrimci ve anarşist çevrelerin tamamı bu yöntemi benimsememişti. Benimse­yenler arasında bile 20. yüz­yıl başında kuşkular doğmaya başladı: Belki de sabırla halkı örgütlemek, sabırsızca birile­rini öldürmekten daha iyi so­nuç doğurabilirdi? İşlerin na­sıl zıvanadan çıktığını, yazar Joseph Conrad 1907’de yayın­ladığı Gizli Ajan adlı romanda anlatır. Romandaki Vladimir adlı karakter bir eylem ha­yal ediyordu: “Öyle yıkıcı bir vahşet, öyle absürt bir eylem olmalı ki, asla anlaşılamasın, açıklanamasın, akla bile gele­mesin – mesela delilik gibi?”

    Anarşist bombası korku­su doğal olarak 1. Dünya Sa­vaşı ile birlikte sona erdi. Bu savaş bombayı iyice sıradan hale getirdiği gibi, suikastle değil ayaklanmayla başlayan Rus Devrimi de “eyleme daya­lı propagandanın” sınırlarını göstermişti.

    NİZAMÜLMÜLK- WILLEM- GANDHİ

    Eli kanlı fanatizm

    Nizamülmülk bir haşhaşî fedaisinin hançeriyle, Gandhi bir Hindu fanatiğin kurşunuyla can verdi. Bağnaz Katolikler, yeterince dindar bulmadıkları Fransa kralını bile öldürdü.

    Bugün bazı Batılı yazar­lar tarafından intihar bombacılarının atası ilan edilen Haşhaşîler (kendilerine verdikleri isimle Nizarî İsmailî­ler) fanatik miydi yoksa kiralık tetikçi mi? Aslında bugün kul­landığımız bu terimler Ortaçağ için biraz anlamsız kaçar. Sade­ce Sünnilerin değil Şiilerin bi­le dışladığı bu küçük tarikat, 11. yüzyılda Ortadoğu’da bazı kale­leri elinde tutuyordu. İran’da Elb dağlarında Hasan Sabbah’ın yö­netimindeki Alamut Kalesi bun­ların en ünlüsüydü. Geniş böl­ge Selçuklu İmparatorluğu’nun elindeydi.

    29- IV Henri suikastı ve katili ravaillac tutuklanıyor
    Bağnaz katolik Ravaillac, Fransa Kralı 4. Henri’yi Paris’te arabasında giderken öldürüyor. Charles-Gustave Housez’in resmi, 19. yüzyıl.

    14 Ekim 1092’de büyük Sel­çuklu veziri Nizamülmülk, Ni­havend yakınlarında bir haşhaşî fedaisi tarafından hançerlenerek öldürüldü. Nizamülmülk, Hasan Sabbah’ın temsil ettiği İsmai­li doktriniyle hem ideolojik hem askerî düzeyde mücadele etmişti. Ancak vezirin hükümdarı Me­likşah ile arasının açıldığı ve bu nedenle öldürtüldüğü iddiaları da ortaya atılmıştı. Eğer bu doğruy­sa, suikast bir tetikçinin işiydi. Zaten haşhaşiler sonraki yüzyılda Ortadoğu’da kiralık katil olarak nam salacak ve Suriye’de faaliyet gösteren İsmaili dâisi Raşidüd­din Sinan, bölgedeki Haçlılarla iyi ilişkiler sürdürecekti. Sonradan kendilerine başka efendiler de buldular. İbni Batuta, 14. yüzyılda onlardan söz ederken “Şu anda Melik Nasır’ın (Mısır Memluk sultanı) okları gibidirler. Melik kendisinden kaçan düşmanları­nın işini bunların aracılığıyla biti­rir” diye yazıyordu.

    Ancak fanatikler tarih boyun­ca en etkili suikastçılar arasında yer almıştı. Örneğin 16. yüzyılda Avrupa, Protestan-Katolik savaş­larıyla kanarken buna bir de din adına düzenlenen suikastlar ek­lendi. Papa, protestanlığı seçmiş bir kral veya prensi aforoz ettiği anda, bir anlamda bunların uy­ruklarını da hükümdarlarını öl­dürmeye teşvik etmiş oluyordu; çünkü aforoz edilmiş bir kişiyi öl­dürmek günah sayılmıyordu.

    İspanyol efendilerine karşı ayaklanan Hollandalıların pro­testan önderi Oranj Prensi Ses­siz Willem, 10 Temmuz 1584’te evinin kapısını çalan bir Katolik tarafından vurularak öldürül­dü. İngiltere Kraliçesi 1. Eliza­beth sürekli öldürülme korkusu içinde yaşadı. Bu din savaşları döneminde Katolik olan Fransa kralları bile, kendilerini yeterin­ce Katolik bulmayan suikastçı­ların elinden kurtulamadı. Kral 3. Henri 1 Ağustos 1589’da, 4. Henri ise 14 Mayıs 1610’de bağ­naz birer Katoliğin kurbanı ol­dular.

    Dinî ve etnik nefretlerin pençesindeki ülkelerde bu tür saldırılara sık rastlanıyordu. Sikh-Hindu-Müslüman çatış­malarının hiç durmadığı Hindis­tan’da ülkeyi yönetenler sürek­li tehlike altındaydı. Bir Hindu milliyetçisi, 30 Ocak 1948’de ba­ğımsız Hindistan’ın kurucu ön­deri Mahatma Gandhi’yi vurarak öldürdü. Katil Godse, mahkeme­ye sunduğu yazılı ifadede Gandhi’nin Hindistan için bir “lanet” olduğunu, Müslümanların Hin­distan’ı ele geçirmesi için zemin hazırladığını, böylece Hindulu­ğun sonunun geleceğini iddia etti. Sonraki başbakanlardan İn­dira Gandhi ise 31 Ekim 1984’te, kendi korumaları arasında bulu­nan iki Sikh tarafından kurşun yağmuruna tutularak öldürüle­cekti.

  • Tazesinden çok sevildi

    Tazesinden çok sevildi

    Kleopatra onunla güzelleşti, 16. yüzyılda tarihe keşifleriyle yön veren denizcileri kıran iskorbüt hastalığına deva oldu. Önce sadece bir saklama yöntemiydi. Neden sonra lezzetini farkına varıldı.

    Julius Caesar ve Napoléon Bonaparte askerlerinin tayınına turşu ekletmişlerdi. Turşunun askerlerin sadece bedenlerini değil, ruhlarını da kuvvetli tuttuğuna inanılıyordu. Bunda gerçeklik payı var. Araştırmacılar doğal fermantasyon ile hazırlanmış yiyeceklerin bağırsak florasına yararlarını saya döke bitiremiyorlar. Ruh iklimimizi, beynimizden ziyade bağırsaklarımızın yönettiğine dair ciddi veriler sunuluyor. Depresyonda mısın? Bir çanak turşu ye… 

    Tazesinden çok sevildi
    Edirnekapı’da şimdiki Asri Turşucu’nun öncülü olan turşucu dükkanı, 1900’lerin başları.
    Tazesinden çok sevildi

    Aslında daha sonra bulunamayacağından endişe edilen taze yiyecekleri saklama yöntemi olan turşunun yaşamımıza ne zaman girdiğini tam olarak bilemiyoruz. Öncelikle içinde sıvı tutabilen toprak kapılar keşfedilmiş olmalı. Çanak çömleklerin varlığıysa yerleşik düzene geçilmiş zamanlara işaret ediyor. Çatalhöyük’te MÖ 6000 civarında üretilmiş toprak kaplar bulunmuş. Ayrıca arkeologlar, Mezopotamya ve Mısır’da MÖ 5000 civarında sirkenin kullanıldığını söylüyor. İlk turşuların da bu zamanlarda kurulduğu ileri sürülebilir. Bir su kenarına yerleşmiş insanlar, ellerinde küpleri, sebze, tuz ve sirkeleri var… Öyleyse, turşu kurmamaları için neden yok! Turşu kurma bugün hâla yiyecek saklamanın en çok tercih edilen yöntemi, ama artık sadece karanlık günlerde yiyecek bulamayız diye değil, tadını çok sevdiğimiz için turşu yiyoruz. 

    Eski Mısırlılar balık ve sebzeleri salamura ediyorlardı. Sevilen bir söylence de Kleopatra’nın güzelliğini turşu diyetine borçlu olduğu yönünde. Kraliçenin güzelliğinden değilse de aklından şüphe etmediğimize göre, sağlıklı beslenme adına sofrasında turşuya yer verdiğine hükmedebiliriz. 

    Dilimizdeki turşu sözcüğü Farsça “ekşi, tuzlu veya ağzı yakan” anlamındaki “turş”tan gelir. Farsça “turşi” ise tuzlanıp, sirkeye yatırılmış sebze anlamındadır. Yani etimoloji, o eğlenceli Neşeli Günler (1978) filminde Adile Naşit ile Münir Özkul’un iyi turşu için gerekli olan sirkedir/limondur tartışmasında sirke diye iddia eden Adile Naşit’i haklı çıkarıyor. Gerçi, sebze içinde fermante olacağı kadar kendi suyunu salacak bir cins ise sadece tuz yardımı ile de turşu kurulabilir. Ancak sirke, salt tadı için değil antibakteriyel özellikleri ile mayalanmada istenen sonucu sağlamayı kolaylaştırdığı için tercih edilegelmiştir. Sirke ve tuzun yanısıra yine bakterileri kontrol altında tutmak ve küflenmeyi önlemek için hardal tohumu, defne yaprağı, kişniş, dereotu, kereviz sapları ile sebzelerin çeşnilendirildiği görülür. Şeker, bal ve pekmez gibi mayalanmaya yardımcı ve tatlı maddelerin eklendiği de olur. 

    Osmanlı sarayında turşunun ayrı bir yeri olduğunu defter kayıtlarından anlıyoruz. İmparatorluğun dört bir yanından İstanbul’a gönderilen yiyeceklerin bir kısmı turşu kurularak değerlendirilirdi. Topkapı Sarayı’ndaki Helvahane’de reçel, helva, tatlı, şerbet ve ilaç niyetine kullanılan pastillerin yanısıra turşu da yapılırdı. Sarayın eczanesi gibi işleyen bu bölümde ayrı bir turşu ambarı bulunuyordu. Başta “kelem” (lahana) turşusu olmak üzere hıyar, kabak, patlıcan ve şalgam turşularının sevildiğini İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın (1888-1977) turşu üzerine bir yazısından öğreniyoruz. Fatih döneminde sevilen turşu çeşitlerinden biri üzüm turşusuydu. Sarayın kendi üretimi tüketimine yetişemediğinde piyasadan turşu alındığı da olurdu. Arif Bilgin, Osmanlı Saray Mutfağı kitabında 1489-90 yıllarında 10 varil “turşi-i limon” yani limonla yapılan turşu alındığını söylüyor. 1614’te Bursa’da yapılan nane turşusu için 740 ırgat çalışmış. Sirkesiydi, yakılacak odunuydu derken nane turşusu için toplam 21.282 akçe ödenmiş. Nane turşusu sultanların çok sevdiği bir turşu olarak Muhammed bin Şirvani’nin 15. Yüzyıl Osmanlı Mutfağı kitabında yer alıyor. Hekim olarak nam salan yazar, bugün unutulmuş olan bu turşunun sağlığa yararlarını vurguluyor. Evliya Çelebi’miz ise gezdiği her yerde tuttuğu notları sayesinde bizi Osmancık’tan gelen kebere (kapari), Bursa’dan gelen nane, “Samsun’un nar renginde çakal armudu turşusu” ile tanıştırıyor. Bunlar da sarayda sevilen turşulardanmış. Özellikle kapari turşusu sofrada önden sunulurmuş. 

    Tazesinden çok sevildi
    Eminönü’nde 1980’lerde bir seyyah turşucu ve müdavimleri…
    Tazesinden çok sevildi
    1915’te Fatih’te açılıp 1938’de Çukurcuma’ya taşınan Asri Turşucu’dan tarihî kavanozlar…

    Biraz kendi coğrafyamızdan uzaklara doğru gidelim. İlginçtir ki Amerika kıtasına ismini veren İtalyan denizci Amerigo Vespucci (1454-1512), Sevilla’da bir turşu tüccarıydı. O dönemde uzun yolculuklarda taze sebze ve meyve tüketememenin sonucu vitamin eksikliğinden kaynaklanan iskorbüt hastalığı denizcilerin korkulu rüyasıydı. Vespucci, gemilerine variller dolusu turşu yükleyerek iskorbüte deva oldu. Çağdaşı Cenovalı denizci Colombo’ysa bir seferinde Haiti’de mola verip adamlarına hıyar yetiştirterek turşu stoklarını tazeledi. Amerika’da 1600’lerden itibaren Hollandalı çiftçiler şimdiki Brooklyn’de hıyar yetiştirip turşu toptancılarına satmaya başladılar. Bugün her ABD’li yılda ortalama 4 kilo turşu tüketiyor. Onların turşuya düşkünlüklerini 3. ABD Başkanı Thomas Jefferson’un şu sözlerinden anlayabiliriz: “Virgina’da sıcak bir günde, Sally Teyze’nin merdiven altındaki kilerinden çıkardığı mis kokulu kavanozun parlayan derinliklerinden balık tutar gibi çıkardığım baharatlı hıyar turşusundan daha rahatlatıcı bir şey bilmiyorum.” 1893 Chicago Dünya Fuarı’nda Henry J. Heinz, ziyaretçileri, ünlü gıda markası Heinz standına 1 milyondan fazla turşu şeklinde iğneler hediye ederek çekti ve pazarlama tarihine geçti. Vallahi biz de severiz turşuyu… Bu sevgimiz dilimize de yansımıştır. Öyle değil mi? Kızına koca beğenemeyenlere “Turşusunu mu kuracaksın?”, asık suratlılara “Suratı turşu satıyor”, tutarsız kimselere “Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu!” ve çok yorulduğumuzda “Turşum çıktı!” deyiverir, turşuyu dilimizden ve soframızdan eksik etmeyiz. 

    TURŞU AŞI

    Tazesinden çok sevildi

    1 kg lahana turşusu

    3 adet kuru soğan

    3 çorba kaşığı tereyağı

    Yarım su bardağı zeytinyağı

    Yarım kahve fincanı ince bulgur

    1-2 tatlı kaşığı kırmızı pul biber

    Yeterince sıcak su

    Şifalı mı şifalı bir turşu yemeği tarifi verelim. Tarif Sema Temizkan’ın Turşu kitabından. Lahana turşusunu süzün ve incecik kıyın. Kapaklı bir tencerenin içinde tereyağını eritip kıydığınız soğanları pembeleştirin. Pembeleşince zeytinyağını da ekleyerek 2-3 dakika daha kavurun. Lahanaları soğanlara ekleyerek iyice karıştırın. Üzerini örtecek kadar su ekleyerek lahanaları pişirin. 5 dakika sonra yıkadığınız bulguru da ilave edin. Lahanalar yumuşayınca yemek hazırdır. İsterseniz kırmızı pul biber ile servis edin. Bu yemeğin aynısını bulgursuz olarak fasulye turşusu ile de yapabilirsiniz. Bu da Karadeniz bölgemizde çok sevilen bir diğer turşu yemeğidir.