Etiket: joker

  • Kötü ama haklı, katil çünkü yaralı: Joker

    Kötü ama haklı, katil çünkü yaralı: Joker

    Ekim sonu itibarıyla 800 milyon dolar gişe hasılatı elde eden ve Batman yerine düşmanı Joker karakterini başrole taşıyan film büyük beğeni/tepki yarattı. İlk defa Joker’in geçmişine uzanan ve bugünün değerlerini tartışmaya açan süper bir prodüksiyon. Başrolde ise Oscar’a yürüyen bir Joaquin Phoenix var.

    Yönetmen: Todd Phillips
    Senaryo: Todd Phillips, Scott Silver
    Arthur Fleck (Joker): Joaquin Phoenix
    Murray Franklin: Robert De Niro
    Sophie Dumond: Zazie Beetz
    Penny Fleck: Frances Conroy
    Thomas Wayne: Brett Cullen
    Müzik: Hildur Gudnadöttir
    Sinematografi: Lawrence Sher
    Montaj: Jeff Groth
    Prodüksiyon Tasarımı: Mark Friedberg

    Gotham şehri, 1981. Temizlik işçileri grevde, sokaklar çöp içinde, haberler dehşet saçan süper sıçanlardan bahsediyor; karanlık, dökülen, depresif şehre kaos hakim. Bu kaosun içinde varlığını sürdürmeye çalışan bir insanla, Arthur Fleck’le aynanın karşısında, gözünde bir damla yaşla gülümsemeye çalışarak palyaço makyajını yaparken tanışıyoruz.

    Geçimini sağlamak için mağaza reklamı olarak ya da çocuk hastanelerinde palyaçoluk yapan biri. Aklı tam yerinde olmayan yaşlı annesiyle sefil bir apartman dairesinde yaşıyor. En büyük hayali ünlü bir stand-up komedyeni olmak olmak. Akıl hastanesinde yatmış, yedi ayrı ilaç kullanan, istemsizce gülme gibi bir tür “tourrette sendromu”ndan muzdarip bir zavallı, bir hiçkimse, yalnız bir ucube…

    Metropollerin sıradan kaybedenlerinden biri gibi görünen Arthur, başına gelen bir dizi talihsizlik sonucu adım adım daha da kötüleşiyor. Bir grup sokak çocuğu onu dövüp elindeki reklamını yaptığı dükkanın levhasını çalıyor; terapiye gittiği sosyal hizmetler bölümü bütçe kesintilerinden dolayı kapanıyor ve ilaçlarını alamamaya başlıyor; bir palyaço arkadaşının kendini koruması için verdiği silah çocuk hastanesinde yanlışlıkla patlayınca işinden oluyor. Zaten çok parlak olmayan hayatı başına yıkıldıkça zıvanadan çıkmaya başlıyor, azılı bir katile dönüşüyor ve işlediği suçlarla istemeden “occupy” tarzı bir sosyal hareket başlatıyor.

    Todd Phillips’in yönettiği, başrolünde Joaquin Phoenix’in oynadığı “Joker” daha Ekim ayında vizyona girmeden ortalığı karıştırmıştı. Önce Venedik Film Festivali’nde “Altın Ayı”yı alması eleştirildi. Bir Hollywood filmi, hem de çizgi roman dünyasından bir karakteri işleyen bir Hollywood filmi nasıl bu prestijli ödüle layık görülebilirdi? Sonra, eleştirmenler ve sosyal medya ikiye ayrıldı: Filme bayılanlar ve filmden nefret edenler; Joker’i anlayan ve ona sempati duyanlarla bu duruşu yanlış ve tehlikeli bulanlar. En son, vizyona girmeden önce ABD’de FBI, ordu ve polis kuvvetleri gösterimlerde çıkabilecek muhtemel olaylara karşı teyakkuz halindeydi. Ne de olsa 2012’de son Batman filmi “The Dark Knight Rises/Kara Şövalye Yükseliyor”un Denver Colorado Aurora sinemasındaki bir gösteriminde bir “yalnız kurt” salona ateş açarak 12 kişiyi öldürmüş ve 70 kişiyi yaralamıştı.

    Joacquin Phoenix’in müthiş bir performans sergilediği bu Joker, Batman çizgi romanlarının kötü karakterlerinden biri malum. Ancak bu filmin yönetmeniyle yapımcıları, Batman’in ezeli düşmanı Joker’in doğuş-ortaya çıkış hikayesi ve çizgi romanlar ve diğer filmlerden tamamen bağımsız olduklarının ısrarla belirtiyorlar.

    Batman çizgi romanlarında da, filmlerde de Joker karakterinin geçmişine dair neredeyse hiçbir bilgi yoktur. Sadece Tim Burton’un 1989 yapımı Batman’inde onun bu aklını tamamen yitirmiş durumuna yarım yamalak bir açıklama getirilir. Burada Jack Nicholson’un canlandırdığı “Jack Napier”, mafya babası Grissom’un sağ kolu, suç dünyasının “normal” bir üyesidir. Ta ki bir çatışmada Batman tarafından köşe sıkıştırılıp yeşil bir kimyasal atıkla dolu bir tankın içine düşene dek. Kimyasal yüzünü beyazlaştırır, saçlarını yeşil yapar ve ifadesine o hiç eksilmeyen korkunç sırıtışı yerleştirir. Jack, Joker’e dönüşür; patronu  Grissom’u öldürüp yerine geçer. Artık sınır tanımayan bir psikopattır.

    Batman’in bir süper-kahramana nasıl ve neden dönüştüğünün hikayesini ise çok iyi biliriz, neredeyse her filmde, en azından bir flashback’le tekrar hatırlatılır. Batman Gotham şehrinin en zengin ailelerinden Wayne’lerin oğludur. Küçük bir çocukken anne ve babasıyla şehirde bir gösteri çıkışında saldırıya uğrarlar, anne ve baba ölür, Bruce öksüz kalır ve uşak Alfred tarafından büyütülür. Çocukluğunda yaşadığı bu derin travma onu şehrin kötüleri ve kötülükleriyle savaşmaya iten bir süper-kahramana dönüştürür. Batman, başına gelen çok kötü bir olay sonucu “iyi” olmuştur. Baş düşmanı Joker’in neden bu kadar kötü olduğuna dair ilk düzgün açıklama ise işte bu filmin ayırdedici tarafı. 

    Bilindiği gibi bu süper-kahraman serisi çok eski… Çizer Bob Kane ve yazar Bill Finger’ın yarattığı Batman karakterine ilk kez 1939 Mayısı’nda, Detective Comics’in 27. sayısında rastlıyoruz. Çok tutulunca 1940’ta kendi çizgiromanının ilk sayısı yayımlanıyor ve Joker, Catwoman (kedi kadın), Bulmacacı, Penguen gibi “düşmanlar” ortaya çıkıyor.

    1940’lı yıllardan beri popüler olan çizgiromanın sinemaya tezahürü çabuk gerçekleşti: 1943’te yılında Columbia Film Stüdyosu Lambert Hillyer’in yönettiği 15 bölümlük siyah-beyaz bir seriyi piyasaya sürdü. 2. Dünya Savaşı’na denk gelen bu yıllarda Batman’in savaştığı kişi tabii Japon İmparatorluğu’nun gizli ajanı olan Doktor Daka’ydı. Bu düşük bütçeli yapımda bile “Kara Şövalye” sembolleri maskesi, siyah Cadillac’ı ve peleriniyle tam olarak oluşturulmuştu. Bu seri tutunca 1949’da Batman ve Robin geldi (Robin genç okuyucuyu/izleyiciyi çekmek için Batman’in yanına verilmiş bir tür yardımcı karakter. Sonradan Nightwing isimli başka bir süper kahraman oldu). Batman’in altın çağı denebilecek dönemden alınmış hikayelerden esinlenen bu seride yarasa mağarası ve yarasa arabası ön plana çıkarılıyordu. 

    Ancak Batman’i bir pop-kültür ikonuna dönüştüren yapım, 1966’da yayınlanmaya başlayan renkli televizyon dizisi “Batman”.  Bu dizide Joker’i Cesar Romero canlandırıyordu. Televizyonda yayınlandığı için çok hızlı popülerleşen dizide Batman, Joker, Kedikadın, Penguen gibi kötüleri engellerken sürekli tehlikede olan Gotham şehrini koruyor ve bir yandan da tüm aileler için ahlaki dersler veriyordu.

    En komik Jokerler Batman’in 1960’larda yayınlanan dizi versiyonunda Joker’i canlandıran Cesar Romero (üstte) ve 1989’da Tim Burton’ın Joker’ini oynayan Jack Nicholson (altta), daha sonraki versiyonların karanlık taraflarından uzak çok daha eğlenceli, komik ve abartılı karakterlerdi.

    Sonra beyazperdeye geri dönüş: Frank Miller’ın 1987 yapımı “Batman: Year One”ı ve Alan Moore’un 1988 yapımı “Batman: The Killing Joke”u.

    Kahramanımızın ve dünyasının popüler kültür hafızasında asıl yer etmesi ise Tim Burton’ın yönettiği 1989 yapımı “Batman” filmi. Gotham şehrine karanlık bir kimlik kazandıran bu filmde Batman’i Michael Keaton, Joker’i Jack Nicholson, Batman’in sevgilisi gazeteci Vicky Vale’i ise Kim Basinger canlandırıyordu. Bunun devamı niteliğindeki 1992 yapımı “Batman Returns”de ise yönetmen koltuğunda yine Tim Burton var. Batman hâlâ Michael Keaton, penguen Danny De Vito ve kedi kadın Michelle Pfeiffer. Sonra 1995 yapımı “Batman Forever” ve 1997 yapımı “Batman ve Robin” geliyor. İlkinde Batman Val Kilmer, bulmacacı Jim Carrey; ikincisinde ise Batman George Clooney ve kastta Arnold Schwarzenegger ve Uma Thurman var. Bu iki filmden ilki daha hafif ve çocuklara da uygun; ikincisi ise Batman sinema tarihinin en başarısız yapımı olarak görülüyor.

    Hayranları Batman’i karanlık ve derin tercih ediyor. Bu tercih de bizi 2000’lerin Batman’i Christian Bale’in canlandırdığı Christopher Nolan üçlemesine getiriyor: “Batman Begins/Batman Başlıyor (2005)”, “The Dark Knight/Karanlık Şövalye (2008)” ve “The Dark Knight Rises/Karanlık Şövalye Yükseliyor (2012)”. “Batman Begins”in son sahnesinde Joker’in bir sonraki filmde ortaya çıkacağının işareti veriliyor: Bir suçlunun bıraktığı iskambil destesinin jokeri olan kartvizit. Karanlık Şövalye ve Joker karakterinin zirve yaptığı film: Burada Heith Ledger’ın canlandırdığı Joker’in ekran süresi oldukça uzun; karakterine dair daha çok ipucu alıyoruz; hatta Joker en çok burada şimdiki Joker’e benziyor. Heith Ledger’ın filmin montajı sırasında ölmesi ve öldükten sonra En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar’ını alması bu Joker’i efsane statüsüne yükseltiyor.

    Karanlık tarafa doğru 2008’de çekilen “Karanlık Şövalye”, Heath Ledger’ın (üstte) efsanevi Joker performansıyla Batman’den rol çalarak, geçtiğimiz ay vizyona giren “Joker” filminin (altta) ipuçlarını veriyordu.

    Batman dünyasının beyazperdede bu bitmeyen destanının en önemli Joker karakterleri Tim Burton’ın “Batman”indeki Jack Nicholson ve Christopher Nolan’ın “Kara Şövalyesi”ndeki Heith Ledger. Peki ama kim bu Joker? Neden sonsuz kötü, nasıl bu hale geliyor? Doğuştan mı böyle, toplum ve hayat koşulları mı onu bu hale getirmiş? İşte bu son filmde yönetmen Todd Phillips, Batman’in tam karşısında yer alan bu önemli karakteri öne çıkarıyor ve bu soruların cevabını arıyor.

    Todd Phillips’in ve Joaquin Phoenix’in Joker’i bir kaybeden, bir akıl hastası, annesiyle sağlıksız bir ilişkisi olan, hayat tarafından itilip kakılmaktan yıpranmış yalnız bir anti-kahraman. Fakat film onu sadece “toplumun bu hale getirdiğini” önermiyor. Hikayeye göre daha önce Bruce Wayne’in (Batman) babasının yanında çalışmış olan annesi Penny (Frances Coroy), Arthur’un babasının da Thomas Wayne olduğunu iddia ediyor ve adama onları bu sefil durumlarından kurtarması için sürekli mektuplar yazıyor. Kadının akıl hastanesi geçmişinin bulunmasına ve Arthur’un kayıtlarda evlatlık görünmesine rağmen bunun ucu açık bırakılıyor: Batman’le Joker’in üvey kardeş olabileceklerine dair tüyler ürpertici bir detay!

    Nihayet başrolde Her Batman filminde gelişen ve derinleşen Joker, nihayet Joaquin Phoenix’in kusursuz oyunculuğuyla başrole taşındı.

    Ayrıca Arthur’un çocukken istismara uğradığını da öğreniyoruz. Yani akıl hastası bir anne, çocukluk travması ve sürekli ezilerek yaşanan bir yetişkinlik. Bütün bunlara bir de geleceğin de iyi olmayacağının işareti hayalkırıklıkları ekleniyor: Hoşlanılan yan komşuyla (Sophie /Zazie Beetz) hiç yaşanmayan bir ilişkinin halüsinasyonları, açık mikrofon gecesi sahneye çıkılan bir komedi kulübünde rezil olmak… Bu komedi kulübündeki performansın kasedinin bir şekilde Arthur’un annesiyle sürekli izlediği ve hayranı olduğu, bir gün konuk olarak çıkmayı umduğu talk-show’u sunan Murray Franklin’in  (Robert De Niro) eline geçmesi ve alay malzemesi yapılması… Bütün bu felaketler Arthur’la empati kurmamıza yardımcı oluyor ama, film “bunlar kimin başına gelse psikopat bir caniye dönüşürdü” önermesini yapmıyor. En başından beri her şey, Arthur’da doğuştan gelen bir arızanın olduğu ve bunun yaşadıklarıyla tetiklenip dehşete dönüştüğüne işaret ediyor.

    Filmin dans sahnelerinin çoğu, orijinal senaryoda olmamasına rağmen, Phoenix’in karaktere yaptığı bir ekleme…

    Filmin Joacquin Phoenix’in olağanüstü performansı dışındaki en çekici yönleri sinematografisi (Lawrence Sher) ve prodüksiyon tasarımı (Mark Friedberg). Gotham Şehri’nin New York’u sembolize ettiği bilinen bir gerçek; fakat “Joker”de son yılların en iyi beyazperde New York betimlemesini izliyoruz: Şehrin ekonomik çöküşte olduğu, hatta iflas ettiği, suçun kol gezdiği 70’lerin sonu, 80’lerin başı. Phillips ve Friedberg 80’ler New York’unda büyümüşler ve şehirlerinin o dönemini mümkün olduğunca gerçekçi betimlemeye çalışmışlar. Bir röportajda diğer her şey kadar şehrin de Arthur’un üzerine geldiğini ve Joker’e dönüşmesinde katkısının olduğunu söylüyorlar (Hikayenin tam olarak 1981’de geçtiğini bir sinema afiş ekranındaki “Zorro the Gay Blade” ve “Blow Out” filmlerinin reklamlarından anlıyoruz).

    Kimi New Jersey, Newark ve Bronx’ta çekilmiş sahnelere kahverengi, gri, mavi puslu tonlar hakim; binalar dökülüyor, sokaklar pis ve bakımsız, metrolar graffitiyle dolu, çöpten geçilmiyor… Bütün Batman külliyatında Gotham şehrinin başı derttedir ama, şehrin sefaletinin yakın geçmişteki en gerçekçi görselleştirilmesi kesinlikle bu filmde. Arthur zıvanadan çıktıkça kostümlerinin daha da renklenmesi bir başka etkili görsel trük. Yönetmen Todd Phillips çok New York’a has ve ait olan iki Martin Scorsese filminden, “Taxi Driver/Taksi Şoförü” ve “King of Comedy/Komedi Kralı” filmlerinden birebir etkilendiğini çok net belirtiyor. Ayrıca 1973-1981 arası çekilmiş “Raging Bull/Kızgın Boğa”, “Dog Day Afternoon/Köpeklerin Günü”, “Prince of the City/Şehrin Prensi”, “Mean Streets/Arka Sokaklar”, Network gibi filmleri de ilham kaynakları olarak sayıyor ve “aslında film 70’ler sonu 80’ler başı New York’unda geçiyor hissini yaratmak istedik” diyor. 

    Joker’in başvurduğu bir küçük oyun: “King of Comedy”de talk-show’cu Jerry Lewis’e takık konuğu Robert de Niro canlandırırdı. Joker’de ise Robert de Niro talk-show’cu yerini alırken Joaquin Phoenix de Niro’nun gençken oynadığı bu karaktere benzer bir rol üstleniyor. 

    İlham kaynağı De Niro Robert De Niro, Joker’de karşımıza talk-show sunucusu Murray Franklin olarak çıkıyor. De Niro’nun oynadığı “Taxi Driver”, “The King of Comedy” gibi filmler, Joker’in senaryosunun ilham kaynakları arasında.

    Her ne kadar çizgiroman dünyasından çıksa da, Joker karakteri bu film sayesinde boyut kazanmış, ete kemiğe bürünmüş; saygı duruşunda bulunduğu filmlerdeki sadece iyi ya da sadece kötü olmayan, karmaşık,yani insan olan karakterlere, anti-kahramanlara yaklaşmış. Ve ne kadar hoşumuza gitmese de, acımasız neo-kapitalizmin bireyi yalnızlaştırıp güçsüzleştirdiği, yeni bir şehirli köle sınıfının yaratıldığı günümüz dünyasında yaşayan bizlere yakınlaşmış.

    Filmde tuzukuru belediye başkanı adayı ve Batman’in babası Thomas Wayne, Arthur gibileri “palyaçolar” diye aşağılayınca, insanlar palyaço maskeleriyle sokaklara dökülüyor. Pankartlardan birinde “hepimiz palyaçoyuz” yazıyor.  “Joker”, çizgiroman dünyasından doğma en politik filmlerden biri bu anlamda. Belki de yarattığı rahatsızlığın ve tartışmaların en önemli sebebi bu. Fiktif bir dünyanın sadece kötü ve bu yüzden tek boyutlu bir karakterini gerçek dünyaya yerleştiriyor; Arthur’un makyaj aynasını hepimizin suratına tutuyor.

    Beyazperdede Önemli Jokerler

    BATMAN-1966
    YÖNETMEN: LESLIE H. MARTINSON
    JOKER: CESAR ROMERO
    BATMAN: ADAM WEST

    BATMAN-1989
    YÖNETMEN: TIM BURTON
    JOKER: JACK NICHOLSON
    BATMAN: MICHAEL KEATON

    THE DARK KNIGHT-KARA ŞÖVALYE-2008
    YÖNETMEN: C. NOLAN
    JOKER: HEATH LEDGER
    BATMAN: CHRISTIAN BALE

  • Gerçek hayattan kurguya: Anti- Kahramanlar

    Gerçek hayattan kurguya: Anti- Kahramanlar

    Dünyada ve Türkiye’de gösterime giren “Joker” filmi, değişen dünyadaki kurgu karakterleri de farklılaştırıyor. Bununla birlikte, edebiyat tarihi boyunca “süper” ama “kötü” kahramanların varlığı, bir dizi klasik eserin de ana ekseninde yer alıyor. Ayşen Gür, son filmden yola çıkarak, değişen/değişmeyen yönleriyle, dünya edebiyatındaki anti-kahraman arketipini anlattı.

    Popüler kültürdeki süper kahramanlar, bilindiği gibi epey bir süredir sadece “iyi” insanlar değil. Zira “kötü”lere karşı mücadele etmek için salt “iyi” olmak yeterli gelmiyor. Ancak bu fantastik kahramanların hep “özünde iyi insan” olduğunu görürüz. Bu son Joker filminde ise biraz farklı bir durum var. Artık “özünde de iyi” olmak yetmiyor mu acaba?

    Sadece bugün değil eski çağlardan beri destan, roman, öykü, tiyatro oyunu, sonra da sinemada “iyi” karakter yaratmak, her zaman “kötü” karakter yaratmaktan daha zor olmuştur. Tepeden tırnağa iyi, bir evliya veya aziz gibi tertemiz bir karakter yaratmak her babayiğidin harcı değildir. En büyük istisna, Dostoyevski’nin Budala romanının kahramanı Prens Mişkin’dir; bir iyilik timsali olduğu halde bir roman karakterinin bütün esrarengizliği ve derinliğini de içinde barındırır. Bu nedenle her zaman iyi kahramanların bile bir kusuru ve zaafı olmalıdır; çünkü okurların ve seyircilerin en hoşuna giden temalardan biri, özdeşleştikleri kahramanın bu eksiği gidermek için kendi kendisiyle verdiği mücadeledir.

    Romantik karşı-kahramanlar 19. yüzyılın anti- kahramanlarından (soldan sağa) Anna Karenina, Don Juan, Madame Bovary, Don Kişot gibi roman karakterleri, asil ve güçlü “iyi”lerin yanında zaafları, zayıflıkları ve ahlak dışı davranışlarıyla öne çıkarlar.
    Edebiyat ve sanatta “anti-kahraman” olgusunun tarihi oldukça eski. Günümüzün Joker benzeri anti-kahramanları, daha önceki dönemlerin “anti”lerinden nasıl ayrılıyor?

    Her şeye bir başlangıç tarihi düşmekten hoşlananlar, “anti-kahraman”ın Diderot’nun 1760’larda yazdığı Rameau’nun Yeğeni (Le Neveu de Rameau) adlı romanıyla başladığını belirtir. En ünlü örneklerden biri de Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar (1864) adlı eserinin kahramanıdır. Kitabın sonunda kahraman, anılarını yazmakla bir hata yaptığını, çünkü hayatını nasıl boşa harcadığını ortaya koymanın bir anlamı olmadığını söyler. Kitabın sonuna doğru açıkça belirtir: “Bir romanın bir kahramana ihtiyacı vardır, oysa bir karşı-kahramanın bütün özellikleri toplandı burada”.

    Batı’da modern dönemle birlikte “anti-kahraman” veya “karşı-kahraman” denilen karakterin gittikçe rağbet görmeye başladığını söyleyebiliriz. Bu tip çok değişik olabilir: Donkişot bir karşı-kahramandır, gülünçlüğüyle, aymazlığıyla kötüleri yenen asil, güçlü şövalyenin tam karşıtıdır; Don Juan bir karşı-kahramandır, kadınlara karşı tutumu hiçbir ahlak anlayışında kabul edilemez; kocalarını aldatan, çocuğunu terkeden, borçlanan Madame Bovary, Anna Karenina gibi kadın tipleri de birer karşı-kahramandır. Zaten Goethe’nin ruhunu şeytana satan Doktor Faustus’undada görüldüğü gibi, romantik dönem yazar ve şairleri (19. yüzyıl başı) bir karakter olarak “şeytan” çekiciliğine inanırlar.

    Ancak günümüz dünyasının karşı-kahramanı 19. yüzyılınkinden farklı. Romantik karşı-kahramanın herşeye rağmen bir tutkusu, bir ideali vardır; günümüz karşı-kahramanının ise hiçbir inancı yoktur. “Savaş Sonrası (1900-1950) İngiliz Tiyatrosunda Anti-Kahraman” başlıklı bir doktora tezi hazırlayan Murat Kadiroğlu’nun belirttiği gibi, 20. yüzyıldaki büyük savaşlar, günümüz karşı-kahramanının ortaya çıkışında önemli etkenler olmuştur. Belki bu korkunç savaşların da etkisiyle, hayatın anlamsızlıktan, bir umutsuzluk silsilesinden, siyasi mücadele, körkütük aşk veya ölümsüz sanat gibi kavramların yalandan ibaret olduğuna inanan; bağlanacak hiçbir tutku bulamayan bir insan tipi günümüzde daha “gerçekçi” görülmeye başlar. O zaman “iyi kahraman” tipi de gülünç hale gelir ve donkişotlaşır.

    Son Joker filmi, “kötü”nün “haklılığına” vurgu yaparak ahlaki kategorileri de sorguluyor. Sinemadaki bu estetik veya anlamsal kaymayla, gündelik hayatımız arasındaki ilişki ne kadar sahici? Yani biz de “kötülükle” mücadele etmektense “kötü taraf”ta yer alarak bir bakıma rahatlıyor muyuz? Yoksa her zaman olduğu gibi “hem iyi hem kötü” taraflarımızla bir denge mi aramalıyız?

    “Kötü” olan ne zaman “haklı” olur, ne zaman olmaz? Örneğin Machiavelli iktidar sanatının hilelerini ve acımasızlığını anlattığı kitabı (Hükümdar, 16. yüzyıl başı) nedeniyle “makyavelist” diye bir sıfatın Batı dillerine girmesini sağladı. Çin’de ise ondan çok daha önce, MÖ 3.-5. yüzyıllarda yaşadığı sanılan Sun Tzu’nun Savaş Sanatı adlı eseri “makyavelist” taktikler önermesine rağmen bu gözle görülmez. Dahası, bugün sayısız bilgisayar oyunu, film ve dizilerde  yaşayan Çin edebiyatının klasiklerinden Luo Guanzhong’un Üç Krallığın Romanı (14. yüzyıl) adlı kitabında anlatılan siyasi ve askerî  entrikalar, Batı’nın kahraman şövalye/kahraman ordu/kahraman hükümdar anlayışıyla bağdaşmaz. Karşılıklı hileler okurun veya seyircinin izlemekte zorlandığı, çözülmez bir düğüm haline gelir. Han imparatorluğunun çöktüğü, ülke topraklarının beyliklere bölündüğü, istikrarsız bir kriz dönemindeki mücadeleleri anlatan bu kitabın bütün karakterleri aslında birer anti-kahramandır; ama onları “ne kadar da zeki” diyerek birer kahraman olarak algılarız. Eğer amaç yaşamaksa, hayatta kalmaksa, birçok araç mubah hale gelir. Savaş koşullarında bu elbette böyledir. Savaş olmasa bile, örneğin ekonomik krizlerle sarsılan, eşitsizliğin gittikçe daha büyük bir sorun haline geldiği bir dünya da bundan farklı olmayabilir.     

    İktidar için her yol mubah Batı’nın kahraman hükümdarlarının yanında Savaş Sanatı’nın yazarı Sun Tzu (üstte) ve Üç Krallığın Romanı’nın yazarı Luo Guanzhong (altta) gibi Çinli düşünürlerin çizdiği hükümdar portresi anti-kahramana daha yakındır. İktidar için ellerini kirletmekten çekinmezler.
    Joker, yalnızca etik çerçevesinden değil, psikiyatri bilimi bakımından da ilginç bir portre sunuyor. Kötülük, şiddet ve akıl hastalığı gerçekten burada yansıtıldığı kadar ilişkili mi birbiriyle? Şiddetin toplumsal kökenlerine dair neler söylüyor Joker?

    Birçok davranışbilimcinin, ev içi şiddetin kuşaktan kuşağa aktarıldığını öne süren makalesi vardır. Çeşitli araştırmalarda doğrulanan bir başka iddia da, şiddet gören çocukların, görmeyen çocuklara göre ortalama 5-8 puan daha düşük IQ’ye sahip olmasıdır. Yani, şiddet dolu bir çocukluk yaşayan bir insan büyüdüğünde şiddete eğilim gösterebilir ama filmlerdeki gibi “olağanüstü zeki” bir şeytana dönüşmesi, gerçek yaşamdan çok kurgunun bir gereği.

    Son 80 yılda neredeyse 10 yılda bir, ayrı bir Joker ortaya çıkmış; karakter giderek derinleşerek karmaşık bir hal almış ve nihayet de başrole taşınmış. 40’lardan bu yana Joker’in ya da genel olarak “kötü karakter”lerin evrimi, toplumların evrimiyle ilgili nasıl bir ipucu veriyor?

    Joker karakteri günümüzde ne kadar geliştirilmiş olursa olsun, bir yandan da yüzyıllardır çocukların hem korktuğu hem de dinlemekten bıkmadığı hayaletlerin, cinlerin, cadıların cirit attığı masallara duyduğu ilginin bir devamı olarak da incelenebilir. İngiliz tarihçi Shane McCorristine (Leicester Üniversitesi), insanların kurban haline gelmeden ölüm deneyimini yaşamalarını sağladığı için bu tür dehşetengiz olaylara ilgi duyduğunu, günümüzde seri katillere duyulan merakın aslında çok geriye gittiğini öne sürer. Amerikalı kriminoloji profesörü Dr. Scott Bonn da Why We Love Serial Killers? (Seri Katilleri Neden Severiz?) başlıklı kitabında suçlular ve kötülerle ilgili saplantıları, insanların ölümle psikolojik olarak başetmesinin bir yolu olarak gördüğünü belirtiyor. 

    Popüler filmlerdeki karakterler, kimi zaman gerçek hayatı da etkiliyor. Daha önce benzer bir etki yaratan popüler karakterler oldu mu?

    Kurgu karakterlerin toplumu olumsuz yönde etkilediği iddiası çok eskidir ve sansürün başlıca gerekçelerinden birini oluşturur. En bilinen örnek, Goethe’nin 1774’te yayımladığı Genç Werther’in Acıları adlı romanında kahramanın intihar edişiydi. Roman çok beğenildi, bütün Avrupa’da okundu ve gençlerin sırf bu nedenle bir salgın halinde Werther gibi tabancayla intihar ettiği iddiaları ortaya atıldı. Hattâ buna “Werther ateşi” adı verildi (bugün “Werther etkisi” deniyor). Danimarka ve İtalya’da romanın yasaklanmasına neden oldu. 1990’ların sonunda bu tür tartışmaların en bilinenlerinden biri, Japon Pokémon oyunu dünyayı sardığı sırada, Türkiye’de bir çocuğun Pokémon olduğunu iddia edip pencereden aşağı atlaması ve ardından çizgi filmin yayından kaldırılmasıydı. Günümüzde her ülkede geçerli olan film ve TV programı izleme/ bilgisayar oyunu oynama yaşı, kriterleri ve yasaklarına uyulması gerekiyor.

    İntihar salgını

    Anti-kahramanlar, toplumu kötü etkiledikleri bahanesiyle sık sık sansürlenmiş. Goethe’nin Genç Werther’in Acıları romanı da gençler arasında bir intihar salgınına yol açtığı gerekçesiyle yasaklanan kitaplar arasında…

    Kadın süper kahraman neden yok veya az?

    Günümüzde sinemada Super Woman, Wonder Woman veya Lara Croft gibi erkek kahramanların tam birer kopyası olan kadın süper kahramanlar varsa da, bu gelenek geriye doğru gitmez. Eski zamanların edebiyatında ya süper kahramanın aşkına layık, iyi kalpli, edilgen kadınlar ya da süper kahramanı baştan çıkaran “kötü kadınlar” vardır. Örneğin Odysseus ülkesine, kendisini orada gergef başında nakış işleyerek bekleyen karısı Penelope’ye dönmek için maceralara atılır. Penelope bir kahraman değil, ulaşılması gereken bir nesnedir. Odysseus’u baştan çıkararak yolculuğundan alıkoymaya çalışan büyücü Kirke ise bir çeşit karşı-kahramandır. 20. yüzyılın ikinci yarısına kadar, ya Penelope gibi pasif ve masum kadınlar ya da Kirke gibi “femme fatale” denilen tipler edebiyatı ve sinemayı kaplar.

    Süper kadınlar nerede?

    Kadınlar, uzun yıllar süper kahraman filmlerinde kahraman değil, kahramanın ulaşmaya çalıştığı nesne oldular. Wonder Woman gibi karakterler de erkek kahramanların birer kopyası olarak çizildi.

    BEYAZPERDEDE ÖNEMLİ JOKERLER

    Süper kahramanın tarihteki yolculuğu

    Gizli korku ve isteklerini hayali kahramanlara yansıtmak, insanlar için her zaman bir ihtiyaç oldu. Destan kahramanları zamanla fantastik edebiyat, çizgi roman, video oyunu ve sinema karakterlerine dönüştü. Yolculuk aynıydı: Sıradan bir insan dönüşerek olağanüstü güçlerle donanıyor, sınavlardan geçerek hedefine ulaşıyordu. Ama hiçbir süper kahraman kusursuz değildi, hepsinin insani zaafları vardı.

    Yunan mitolojisine göre Akhilleus’un annesi oğlunun ölümsüz olmasını istediğinden doğar doğmaz bir ayağından tutarak bebeği Styks ırmağına sokup çıkarmıştı. Ne yazık ki, bu süper kahramanın büyülü suya girmeyen topuğu bedeninin diğer parçaları gibi ölümsüz değildi; Akhilleus’un hayatı topuğuna giren bir okla sona erecekti. Şehname’nin kahramanı İsfendiyar da bir süper kahramandı. Ancak, Zerdüşt’ün mucizevi yenilmezlik havuzuna daldığında, gözlerini kapatmıştı. Sonunda ölümü gözlerine fırlatılan bir okla gelecekti. İskandinav destanlarının kahramanı Siegfried bir ejderha öldürmüş, sonra da onun kanında yıkanmıştı. Ama bu kanlı banyo sırasında bir yaprak sırtına yapışmıştı. Siegfried’in bedeninde yenilebileceği tek yer, sırtıydı. 20. yüzyılın kahramanı Süpermen, kriptonit adlı bir radyoaktif maddeden yayılan radyasyona maruz kaldığında bütün doğaüstü gücü yokoluyordu. Bu efsanevi kahramanlar arasındaki ortak nokta açıktı: İnsan (ölümlü) olarak doğmuş, ölümsüzlüğe ulaşmak için tanrısal bir suya girmişlerdi; ama bedenlerinin bir parçası açıkta kalmıştı. Bu yüzden tanrılaşamamışlardı. Hepsinin de insani, zayıf bir noktaları vardı. Yüzyıllar boyunca hayalî kahramanların öykülerini dinleyenleri, okuyanları ve seyredenleri cezbeden, onlarla özdeşleşmelerini sağlayan işte bu kusurlu yanlarıydı.

    Korfu’daki freskoda
    Akhilleus.

    İsviçreli düşünür, psikiyatri ve psikolojinin babalarından Carl Jung’a göre “kahraman arketipi” insanoğlunun ortak bilinçaltının bir ürünüydü. Ortak korku, kaygı ve isteklerimizi ifade ediyordu. Süper kahraman çoğu zaman sıradan bir insan (tabii erkek!) olarak dünyaya geliyordu. Zor koşullar altında doğup büyüyordu. Ergenlik çağına ulaştığı sırada bütün yaşamını değiştiren bir olayla karşılaşıyordu. Örneğin genç Ali, Bolu beylerinin atlarından sorumlu imrahor olarak çalışan babasının gözlerine haksız yere mil çektirilince Köroğlu olarak bu adaletsizliğe isyan ediyor ve kahramanlaşıyordu. İngiltere’de köylü ayaklanmalarıyla geçen Ortaçağ’ın son yıllarında baladları söylenen Robin Hood’dan farkı yoktu.

    Kahramanın dönüşümünü başlatan kıvılcım, uğradığı haksızlık olabilirdi; ama bir de hedefi, misyonu olmalıydı. Bu misyon bazen Odysseus gibi evine dönmek, bazen halkı haksızlıklara karşı korumak, kimi zaman sadece şöhret kazanmak, bazen de dinin hizmetinde savaşmak olabilirdi. Ortaçağ boyunca Hıristiyanlık ve İslâmiyet öğeleriyle dolu pekçok süper kahraman ortaya çıktı. Bu kahramanları harekete geçiren neden dinî inançlarıydı. Anadolu’daki Battal Gazi gibi ilk gazi efsanelerinin temalarından da biri buydu. Hıristiyanların tarafında ise Kutsal Kâse peşinde koşan Percival/Perceval gibi kahramanlar yer alıyordu.

    Kahraman üstün güçlere sahip olabilirdi ama yine de ölümlü, kusurlu ve eksikti. Kısa bir süre için şeytana ayak uydurduğunda, ufak da olsa bir hata yaptığında, dinleyenler, okuyanlar, seyredenler daha çok zevk alıyordu. Örneğin Gılgamış, öykünün başında herkesin yaka silktiği, kadın peşinde koşan, şımarık bir prensti. İlyada destanının belki en “süper” kahramanı olan Akhilleus da sinirli ve alıngandı. Bir kız yüzünden orduların başkomutanı Agamemnon ile çatışmış, çadırına kapanarak savaşmayı reddetmişti.

    Yunan-Roma mitolojisinin büyük kahramanı Herakles ise serüvenine bir karşı-kahraman olarak başlamıştı. Bir delilik anında karısı Megara’yı, oğlunu ve kızını öldürmüştü. Kendine geldiğinde duyduğu derin pişmanlık, ona doğru yolu göstermişti. Başarıyla verdiği 12 sınav, aslında Herakles’in ödediği kefaretti. Zaten kahramanla karşı-kahraman arasındaki fark, ince bir çizgiden ibaretti. Baştan çıkarılması, şehvete veya gücün sarhoşluğuna kapılması an meselesiydi. Kahramanların önce bir kötü büyüye kapılıp sonra titreyerek kendilerine dönmesi, epik yolculuklarının bir parçasıydı.

    Ejderhayı öldüren Aziz Yorgo ve gücünü kaybeden Süpermen.

    Yolculuk bir dizi sınavdan ibaretti. Kimi hikayelerde bu sınavlar bir liste halinde açıktan açığa kahramanımızın eline veriliyordu. İsfendiyar çeşitli kurt, ejderha, aslan, simurg ve büyücüleri öldürdükten sonra, bir çölden geçmek ve üç gün fırtınaya dayanmak gibi yedi görevi başarıyla yerine getirmişti. Herakles ise aralarında elma ve koyun çalmak, kuş, aslan, boğa vb. öldürmek gibi görevlerin de bulunduğu 12 işi tamamlamıştı. Bu sınavlar, bir yandan da öykü karakterinin büyümesini, olgunlaşmasını, kısacası kahramanlaşmasını sağlayan birer araçtı.   

    Modern zamanlarla birlikte bu tür kahramanlarla dalga geçen veya onların epik öykülerini tersine çeviren, insanları bu dünyanın sıradan gerçekliğine davet eden karakterler ortaya çıktı. Bunların ilki Cervantes’in Donkişot hikayesiydi. Ancak insanın gizli korku ve arzuları sona ermediği için, süper kahraman arketipi ölmedi. Fantastik edebiyat ve sinema, çizgi roman ve video oyunları hem çocuklara, hem çocukluklarının bir parçasını koruyan büyüklere yeni süper kahraman öyküleri anlatıyor; hatta bazen karşı kahramanlar bile bir çeşit süper kahramana dönüşüyor.

    (Ayşen Gür’ün Eylül 2016’da #tarih’te yayımlanan yazısından derlenmiştir).

    1000 YÜZLÜ, 17 ADIMLI

    Bin Yüzlü Kahraman’ın ilk basımı, 1949.

    Amerikalı düşünür ve mitoloji uzmanı Joseph Campbell, 1949’da Bin Yüz Kahraman (The Hero with a Thousand Faces) adlı kitabını yayımladı. BU kitapta binbir yüze sahşp olsa da kahramanın aslında tek bir arketipe indirgenebileceği öne sürülüyor ce bu serüven 17 adımda özetleniyordu.

    1. MACERAYA ÇAĞRI: Bir insanın yaşamını temelden değiştiren olay.

    2. ÇAĞRININ REDDİ: Müstakbel kahraman, kendisine yapılan çağrıyı önce reddeder. Korkar veya mevcut yaşamındaki görevlerini öne sürer.

    3. DOĞAÜSTÜ YARDIM: Sonunda kahraman yolculuğuna başlar. Ona doğaüstü bir rehber yardım eder.

    4. İLK EŞİK: Bu ilk sınavda kahraman bilinmeyen bir dünyaya girer.

    5. BALİNANIN KARNI: Kahramanın en kötü anıdır. Ancak bu noktada yeni bir benliğe kavuşmayı kabul eder.

    6. SINAVLAR YOLU: Sınavlar yolu önünde açılır. Bunlar kahramanın dönüşmesi için bir dizi görev veya zorluktur.

    7. TANRILARLA BULUŞMA: Tanrı veya tanrılar, koşulsuz sevgi ve kahramanın kendi kendisiyle barışmasını temsil eder.

    8. BAŞTAN ÇIKARICI KADIN: Kahramanı yolundan döndürmek için karşısına birçok hile ve büyü çıkar. Kadın baştan çıkarma metaforudur.

    9. BABAYLA KARŞILAŞMA: Kahraman kendi üzerinde en büyük güce sahip kişi/kurum/ olay/şeyle yüzleşir. Baba figürü bunun simgesidir.

    10. ZİRVE NOKTASI: Kahraman tanrısal özellikler kazanır.

    11. SON LÜTUF: Yolculuğun misyonu gerçekleşir, aranan şey bulunur.

    12. DÖNMEYİ REDDETMEK: Kahraman ulaştığı zirve noktasından geriye dönmek istemez.

    13. SİHİRLİ UÇUŞ: Bazen kahraman ulaştığı “şey”den kaçmak zorunda kalır; dönüş yolculuğu gidiş kadar tehlikeli olabilir.

    14. KURTULMA: Kahraman eğer yaralanmış veya zayıflamışsa rehberlerinin desteğine ihtiyaç duyar.

    15. DÖNÜŞ EŞİĞİ: Kahraman geri dönerken, arayış sırasında kazandığı bilgeliği kaybetmemek zorundadır. Bu da bazen çok zor olur.

    16. İKİ DÜNYANIN EFENDİSİ: Kahraman, maddi ve ruhani dünya arasında bir denge bulmalı, her iki dünyaya da egemen olmalıdır.

    17. YAŞAMA ÖZGÜRLÜĞÜ: Kahraman ulaştığı bilgelik sayesinde ölüm korkusundan kurtulur, dönüşünde de yaşama özgürlüğüne sahip olur. Artık ne geçmişten pişmanlık duyar ne de geleceğe bel bağlar.