Yörük obalarında başlayan mekan kurguları ve oturma düzenleri, sonraki yüzyıllarda Japonya’dan İstanbul’a kadar 3 avlu üzerine kurulmuş tapınaklar, saraylar ve külliyelerde de devam etti. Giriş hep güneyde, başköşe tam karşıda yani kuzeyde yer aldı. Yön ve mekan algılamaları, İslâmiyet’ten sonra da “kıble”nin yanında varoldu.
Yörük obası, bildiğimiz bir kavram… İçasya’da göçebe geçmişi olanların çoğu “aul” der ki, bizde insanların değil de hayvanların bulunduğu yer anlamında “ağıl” şeklini alır. Bir yörük obasını oluşturanlar birbiri ile geçinen bir gruptur; çoğu da akrabalık ilişkileri içinde yaşar. Bu açıdan obayı sulh-sükunun hakim olduğu bir yer ve obadaki çadırevleri de insanın evrendeki yerini belirleyen birimler şeklinde görmek mümkündür.
Çadırev, “bozüy, tirme” şekillerinde karşımıza çıkar. Batı dillerinde çadırevlere “yurt” denmesinin sebebi, çadırev ile yurt/toprak arasındaki ilişkinin seyyah gibi dışarıdan bakan birine açıkça görünmemesindendir. Çadırevin üstüne oturduğu toprak gibi, obanın da kurulageldiği alan insanın yurdudur. Kısacası çadırev ve toprak ne kadar elle tutulur fiziki kavramlarsa; yurt, atalar ve atalar ruhu da maneviyatla ilgilidir. Bu mekanların sembolik anlamı hakkında birçok çalışma yapılmıştır.
Çadırevin çoğu zaman “eşik” denen kapısı/girişi ve girer girmez karşımıza gelen başköşesi, en önemli merkezlerdir. Biz dışarıdan gelen kişiler olarak, çadırın içini çadırın girişine göre tanımlarız; yani bize göre sağda kadınlar, solda ise erkekler oturur. Oysa oturanlar açısından çadırın içi, başköşe (tör) konumundan tanımlanır ve sağ taraf erkeklerin, sol taraf kadınların oturma mekanıdır. Yaşça büyük olanlar başköşeye yakın, genç olanlar eşiğe/kapıya yakın oturur. Günümüz Türkiye’sinde de böyle bir yaklaşıma yabancı değiliz.
Çadırevde yaşayan halklarda yer-mevki (orun) çok önemlidir. Hatta “kalkacağın yere oturma” sözü bu çerçevede söylenmiştir. Eskiden çadırevin ortasında ocak bulunur ve çadırevin tepedeki deliğinden (tütek/tündük) çıkan duman kişiyi göğe/ruhlar âlemine bağlardı. Girişten sonra ocak önü, ocak arkası ve başköşeden (tör) oluşan bir üçlü yapı, tarih boyunca devam etmiştir. Yeni gelinler, çocuk doğurup ailenin tam bir üyesi oluncaya kadar tör önüne geçemezlerdi. Zaman içinde kimi değişiklikler oldu; örneğin Dede Korkud destanı “kadın evin direğidir” derken, direkli çadırevlerden sözetmiş olur. Bugün Türk halklarının çadırevleri direksizdir; Moğol çadıevlerinde ise direkler olmazsa olmazdır.
Türk halklarının çadırevlerinde, değişiklik daha çok yönlere göre kendini gösterir. Daha eskiden çadırevin girişi güneşin doğduğu yere, doğuya bakarken; sonraları güneşin yükseldiği zaman olan güneye doğru kaymış; uzun zaman bu iki yön birarada varolmuşsa da zamanımızda artık güney en çok rastlanılan giriş yönü olmuştur. Ancak çadırın içindeki başköşe daima kuzeyde olmuştur. Giriş güneyde, başköşe tam karşıda yani kuzeydedir. Kuzey, dağın güneş almayan tarafında olduğu için kimi zaman “kuz” kimi zaman da “kara” diye tanımlanır. Ayrıca kuzeyin önemi, Kutup Yıldızı (Demir Kazık) ile açıklanır. “Kara” bu çerçevede aynı zamanda “kutsal” anlamı da taşımıştır.
Üçlü yapının (başköşe, ocak önü ve ocak arkası) en üst köşesi yani başköşe, Türkler ve Moğollar tapınak-saray gibi yerleşik yapılara geçtikçe kuzeydeki yerini korumuş; hatta bu açıdan Uzakdoğu uygarlıklarını da etkilemiştir. Bu etkilenme özellikle Tabğaç dediğimiz Kuzey Wei sülalesi devrinde, Budizm etkisiyle yapılan tapınaklarda da kendini yekpare bir yapı olarak değil, yapı topluluğu olarak gösterir. Bu etkiler Japonya’dan İstanbul’a kadar 3 avlu üzerine kurulmuş tapınaklar, saraylar ve külliyelerde görülür. Girişin özellikle vurgulandığı bu yapılar, dış-orta-iç avlu prensibi ile karşımıza çıkar. Bunların arasında iç avlu en kuzeyde yer alır. Bugün müze olan Pekin’deki sarayların da en kuzey köşesi hanedan mensuplarının mekanı idi. Timurîler devrinde de yapı veya mezar komplekslerinin güneyde giriş ve kuzeyde kutsal mekan olarak düzenlendiğini, hem Semerkand’daki Şah-ı Zinde de hem de Türkistan şehrindeki Ahmet Yesevî türbesinde görmekteyiz. Yön ve mekan algılamaları, İslâmiyet’ten sonra da “kıble”nin yanında varolmaya devam etmiştir.
Netflix ortamında yayına giren ve 17. yüzyıl Japonya’sında geçen anime dizi, tarihî verilerden yola çıkılarak kurgulanmış Gerek senaryosu gerekse artistik kalitesiyle kendini gösteren “Mavi Gözlü Samuray” dizisinde, kendine dışarıya kapatmış bir toplumda intikam arayışına çıkan ve erkek kılığına giren bir kadın kılıç ustası başrolde: Mizu.
Netflix’te yayınlanan anime dizi “Blue Eye Samurai” (Mavi Gözlü Samuray), 2023’ün belki de en güzel sürprizi. Ana kahramanı melez bir kadın savaşçı olan dizi, Japonya’da Edo döneminde (1603-1868) geçiyor. 8 bölümden oluşan dizi sadece artistik bakımdan estetik değil, derin ve ilginç karakterleri ve incelikli senaryosuyla da etkileyici. “Blue Eye Samurai”, “Logan” ve “Blade Runner 2049”un da senaristi olan Michael Green ve Amber Noizumi’nin kaleminden çıkma. Bu nefes kesici intikam hikayesinin seslendirmesi ise Maya Erskine, Brenda Song, Darren Barnet ve Kenneth Branagh gibi dev oyunculara emanet edilmiş.
Dizinin merkezinde, intikam almak üzere yola çıkan melez kadın samuray Mizu (Maya Erskine) olsa da, aslında özgürlüğü kısıtlanmış, zulüm ve ayrımcılık gören tüm ruhların yolculuğu konu ediliyor. Bu uzun dönemde, “şogun” adı verilen ordu komutanın mutlak idaresi altında ülkenin sınırları dış dünyaya kapatılmıştı. Yabancı uyrukluların ülkeye girişi kısıtlanmıştı. Melez çocuklar toplumdan dışlanmış, aşağı bir sınıf olarak görülmekteydi. “Mavi Gözlü Samuray” ise adı üstünde mavi gözlü bir melez. Babası ise o dönem afyon ticareti, silah kaçakçılığı ve türlü kirli işler yapan 4 beyaz erkekten biri. Hayatı boyunca horlanmış, “canavar” muamelesi görmüş Mizu, artık mavi gözlerini gözlüğünün ardında saklamak istemiyor. Annesine ve kendisine bu acıyı ve utancı çektiren adamların doğrudan gözünün içine bakmaya, intikamını almaya kararlı. Elbette o dönemde kadınlara kimse saygı duymadığından, erkek rolü yapması gerekiyor.
Kılıç savaşları, karlı dağlar, dev dalgalar, muhteşem saraylar… “Blue Eye Samurai”nin her anı bir görsel şölen.
Diğer tarafta ise Prenses Akemi (Brenda Song) var. Aslına bakarsanız Akemi kraliyet ailesine mensup değil; daha ziyade bir “leydi” gibi. İmparatorun daha çok törenlerde kendini gösterdiği, gücün derebeylerinde olduğu bir zaman bu. Batılı izleyici Japon toplum düzenini daha kolay anlasın diye dizide ona “prenses” deniyor. Patrick Gallagher tarafından seslendirilen babası Lord Daiichu Tokunobu, mevcut pozisyonunu kendi imkanlarını genişleterek elde etmiş bir derebeyi. Kızı Akemi’yi şogun ailesinden biriyle evlendirerek otoritesini arttırmanın derdinde. Akemi, çay seramonisi, Renku şiiri, çiçek düzenleme, resim, dans ve go oyunu gibi birçok beceriye sahip. Ağzında gümüş kaşıkla doğmuş ama gelin görün ki özgür değil. İstemediği bir evliliğe zorlanınca cesur bir karar vererek ceberrut babasından kaçıyor. Böylece gerçek dünya ile tanışıyor.
Mizu ve Prenses Akemi’nin hikayesi ortada bir yerde buluşuyor. Akemi güzelliği, kurnazlığı ve zekasıyla, Mizu ise dövüş becerileri, kaba kuvvet ve bilek gücüyle hayatta kalmaya çalışıyor. Birbirine zıt bu iki karakterin yolları çakıştığında, ataerkil bir toplumda kadınların nasıl varolmaya çalıştığını daha iyi anlıyoruz. Kadınlardan beklenen cinsiyet rollerinin dışında yaşayabilen bir başka grup ise geyşalar. Madam Kaji (Ming-Na Wen) karakterinde gördüğümüz gibi, kendi işlerini kurabiliyor ve diğer kadınlara göre bir nebze olsun bağımsızlığı tadabiliyorlar. Ancak unutmamak lazım ki dizideki hiçbir kadının özgürlük yolu, gül bahçesinden geçmiyor. Bu amansız mücadelede kılıçlarla dilim dilim doğranmak, kan revan içinde kalmak her an mümkün.
Gelelim dizide Edo dönemindeki Japon toplum hiyerarşisinin nasıl yansıtıldığına… 1600’lerin başında samuray sınıfı en üst seviyede yer alıyordu. Zümrelere ayrılan toplumda hiyerarşi; samuray, çiftçi, zanaatkar ve tüccar olarak kurulmuştu. Dizinin geçtiği 1650’lerde ülkenin sınırları kapalı. İlk bakışta ülke siyasi ve ekonomik bakımdan istikrarlı görünüyor. Samurayların forsu ise düşüşte. Kılıç becerilerini savaş meydanından çok şeref için düzenlenen düellolarda sergiliyorlar. Yine de onlar, sadakat, cesaret, onurla ilgili tüm değerleri temsil eden bir savaşçı grup. Dizinin karakterleri Mizu, Ringo (Masi Oka) ve Taigen’de de (Darren Barnet) bu değerlerin vücut bulduğunu görüyoruz.
Mavi gözlerini, gözlüklerin ve şapkaların ardına saklamaya çalışan Mizu, kadın kimliğini de gizlemek zorunda.
Peki Mizu gerçekte tarihî bir kişilik miydi? Hayır değildi. Ancak dizinin yaratıcılarının, 1600’lerin başında Japonya’ya gelen ve “mavi gözlü samuray” olarak bilinen kılavuz kaptan William Adams’ın hikayesini bildikleri de muhakkak. İlk sezonda Kenneth Branagh tarafından seslerinden Abijah Fowler başta olmak üzere, Mizu’nun hedefi 4 beyaz erkeğe gelince… Bu konuda da türlü tartışmalar var. Trinity College Dublin’de Japon sanatı ve mimarisi üzerine ders veren Ruth Starr’ın web sitesinde yayınlanan makalesine göre, Edo döneminde sadece Hollandalı ve Çinli tüccarların Japonya’ya girmesine izin verilmişti. Hollandalılar yalnızca Nagazaki Körfezi’ndeki Dejima adasında kalabiliyorlardı. Ancak misyonerlik faaliyetlerinin yaygın olduğu Hıristiyan yüzyılı sırasında (1540-1630) yabancı tüccar ve korsanlar ülkeye girebiliyor, faaliyetlerini yürütebiliyorlardı. Yani bir görüşe göre Mizu’nun hedefindeki 4 beyaz adam korsanlardan arda kalanlar olabilir.
1 Kasım 2023’te Netflix’e yüklenen dizi, bugüne kadar yayımlanan en iyi animasyonlardan. Aslında Quebec merkezli Blue Spirit stüdyosu Kanada’da olduğundan, yani dizi Japonya’da yapılmadığından, teknik olarak anime sayılmaz. Diğer yandan karlı ormanlardan yoksul köylere, genelevlerden dojolara her yer son derece özenli ve incelikli olarak resmedilmiş. Yetişkinler için olan bu animasyon dizide, bol miktarda şiddet, kan, çıplaklık ve cinsellik var. Bu kadar sevilmesinin nedeni de yalnızca muhteşem teknik ve artistik işçilik değil, anlatımın doğrudan ve korkusuz olması.
1890’ın Eylül ayında, Japonya yolculuğu sonrası yurda dönmek için yola çıkan Ertuğrul fırkateyni, patlayan fırtına nedeniyle birkaç gün sonra sulara gömülmüştü. 600’e yakın mürettebattan sadece 56’sı bu felaketten kurtulabildi. Şehit olanlardan cenazesi bulunabilen 150 denizcimiz, bugün Kuşimoto şehrindeki kabristanda yatıyor.
Tokyo’dan kalkan “Şinkansen” (süper hızlı tren), 500 kilometre yolu 3 saatten az bir zamanda alıp Osaka’ya varıyor. Yolda yanından geçtiğim Fuji Dağı olmasa, turistik broşürlere yansıyan romantik Japonya’dan pek iz göremeyeceğim. Modern Japonya şehirleri temizlik, tertip ve düzen açısından çok gelişmiş olsalar da pek sevimli ve estetik değiller.
Aslında bu yolculuk bugünkü Japonya ile ilgili değil. 129 yıl önceki hüzünlü bir öykünün, Türk fırkateyni Ertuğrul’un izindeyim.
19. yüzyılın son çeyreğinde dünyada kurulan uluslararası ilişkiler, devletleri küresel ticaret ve çatışmalarda pozisyon almalarını sağlayacak ittifaklar kurmaya itiyordu. 1867’de iktidara gelerek Japonya’yı birleştiren İmparator Meiji, ülkesini çok hızlı bir modernleşme, Batılılaşma ve sanayileşme yoluna sokmuştu. Bu gelişmeler, aynı tarihlerde kendi içinde benzer çabaları gösteren “eski imparatorluk” Osmanlı Devleti’nin çok ilgisini çekiyordu. Yükselen Japonya aynı zamanda Büyük Okyanus kıyısında Rusya’ya karşı önemli bir rakip oluyordu ki, Osmanlı Devleti, en büyük düşmanı olan bu ülkenin en doğudaki komşusu Japonya ile ilişki kurmayı zorunlu görüyordu. Japonya daha sonra, 1905 savaşında Rusya’yı yenilgiye uğratacaktı.
Yaşlı Ertuğrul 79 metre uzunluğundaki Ertuğrul 1863’te Taşkızak tersanesinde yelkenli bir harp gemisi olarak suya inmişti; 1864’de gövdesine buhar makineleri eklenmişti. Japonya seferi görevi verildiğinde 25 yaşındaydı.
Japonya ile ilişkiler
1878’de İstanbul limanına ilk defa bir Japon askerî gemisi uğradı. 1881’de bir Japon diplomatik heyeti padişah 2. Abdülhamid’i ziyaret etti. 1887’de ise Japon İmparatorluk Prensi Komatsu Akihito, Japonya’nın en büyük devlet nişanı olan Krizantem Nişanı’nı İstanbul’da padişaha takdim etti. Bunun karşılığında padişah, İmparator Meiji’ye bir iyi niyet ziyareti yapmak ve Osmanlı Devleti’nin nişan ve hediyelerini takdim etmek üzere bir harp gemisini Japonya’ya gönderme kararı aldı. Bu görev için bir geminin hazırlanması emrini alan Bahriye Nazırı Bozcaadalı Hasan Hüsnü Paşa, bu uzak yol seyri için Ertuğrul gemisinin uygun olduğuna karar verdi. 79 metre uzunluğundaki Ertuğrul ahşap bir gemiydi ve 1863’te Taşkızak tersanesinde yelkenli bir harp gemisi olarak suya inmişti; 1864’de İngiltere’ye yollanmış ve gövdesine buhar makineleri eklenmişti.
Gemi 1866’da Girit isyanının bastırılması harekatına katıldı. Sultan 2. Abdülhamid’in tahta çıkmasından sonra Haliç’e kapatıldı ve 11 yıl boyunca bakımsız kaldı, bazı bölümleri çürüdü.
Japonya seferi görevi o vakit 25 yaşındaki Ertuğrul’a verildiğinde, gemi hemen bakıma alındı. Komutasına da Albay Ali Osman Bey atandı.
Ertuğrul, üzerinde 600’den fazla bahriyeli personeli ile 14 Temmuz 1889’da İstanbul’dan demir aldı. Yaşlı geminin zaman zaman arızalar ve tamiratlarla geçen Japonya yolculuğu 11 ay sürdü. Hint Okyanusu ve Doğu denizlerinde bayrak göstermek görevi de olan Ertuğrul, Marmaris, Port Said, Süveyş, Aden, Somali, Cidde, Kalkütta, Singapur, Saygon, Hong Kong ve Şangay limanlarına uğradı. Osman Bey Japonya yolunda Mirliva (Tuğamiral) rütbesine terfi etti.
Japonya’da ilk olarak Nagazaki limanına yanaşan gemi, hedefi olan Yokohama’ya 13 Haziran 1890’da ulaştı ve limanda bizzat İmparator Meiji tarafından karşılandı.
Şehitlere saygı Kuşimoto kentinde Ertuğrul şehitleri için yapılan anıt ve buraya defnedilen 150 denizcimize bir selam!
Kuşimoto’ya doğru
Shin-Osaka istasyonunda tren değiştiriyorum. “Hızlı olmayan” bu yeni tren beni ülkenin güneydoğu kıyısındaki Kuşimoto şehrine götürecek. Üçbuçuk saat süren bu yolculukta binalar seyrekleşiyor, demiryolu tek hatta düşüyor. Dağ tünelleri, ormanlar, pirinç tarlaları ve okyanus kıyısındaki küçük ahşap evlerden oluşan sevimli köyleri ile “bir zamanlar Japonya”…
Sessiz ve sakin Kuşimoto şehrinin istasyon meydanında Türk bayrağı ve büyük bir yazı beni karşılıyor: “1890’dan Beri Türkiye İle Dost Şehir”. Oşima adasına gidecek belediye otobüsünü buluyorum. Karaya bir köprü ve karayolu ile bağlanmış Oşima adasının en ucunda o meşum kayalıklar, yani Ertuğrul’un battığı kayalıklar var. Hava puslu ve kapalı.
1870’de yapılmış deniz fenerinin kulesine çıktığımda, açıkta çok yoğun bir gemi trafiği görülebiliyor. Burası bugün de, Japonya’yı Avrupa’ya bağlayan deniz yolunun önemli bir noktası.
56 kişi kurtulabildi18 Eylül 1890 tarihinde Ertuğrul fırkateyninin kayalıklara çarparak parçalandığı mevkii.
Felaket günü
Japon yetkililer uyarmıştı: Tayfun ve fırtına sezonu başlıyordu. Bu zamanlarda Büyük Okyanus’un engin dalgalarının karşısına bu gemi ile çıkmak büyük bir riskti. Ali Osman Paşa uyarıları dinlemedi. Ertuğrul 15 Eylül 1890 tarihinde dönüş yolculuğu için Yokohama’dan demir aldığında hava güzeldi.
Fırtına ve kabus o gece başladı. Eski gemi Büyük Okyanus’un devasa dalgalarına karşı koyamadı ve su almaya başladı. Üç gün boyunca suyu boşaltmak için uğraştılar. Kobe’ye ulaşmaya çalıştılar. Korkunç fırtınada yelkenler açılamıyordu. Makine dairesini su basınca makineler de durdu. Sürüklenen gemi Oşima fenerinin hemen yanındaki kayalıklara çarptı ve anında parçalandı. Kayalıklar Ali Osman Paşa da dahil olmak üzere 533 Türk denizcisine mezar oldu. 56 denizcimiz bu faciadan kurtulabildi. Kurtulabilenler Japon donanmasına ait iki gemiyle Ekim 1890’da İstanbul’a gönderildiler.
Müze ve hatıralar
Sessiz, güzel bir parkın içinde yürüyorum. Karşıma İznik çinileri ile kaplı zarif bir bina çıkıyor. Türk Müzesi, bu acı olayı anma amacıyla 1974’te buraya yapılmış; yakın zamanda yenilenmiş. Bu hadiseyi anlatan görseller, modeller, 2007- 2008’de burada yapılan sualtı arkeolojisi çalışmaları sırasında çıkarılan Ertuğrul şehitlerine ait objeler (ki bunların bir bölümü de Mersin Deniz Müzesi’nde) görülebiliyor. 2015’te çekilen Japon-Türk ortak yapımı “Ertuğrul 1890” filminden sahneler de müzede.
Türk MüzesiKuşimoto şehrindeki müzede, şehit olan denizcilerimiz canlandırılıyor, bulunan objeler sergileniyor.
Bakımlı ve güzel parkın içinde yürüyorum. Karşıma çıkan anıt etkileyici. O uğursuz gün denizden çıkarılan 150 bahriyelimizin cenazeleri buraya defnedilmiş ve 1891’de mezarlığın yanına küçük bir anıt yapılmış. 1929’da İmparator Hirohito burayı ziyaret ettiğinde anıt ve çevresi düzenlenmiş. 1937’de ise bugün görülen etkileyici anıt inşa edilmiş ve açılış törenine Türkiye Cumhuriyeti Japonya Büyükelçisi Hüsrev Gerede katılmış. Biraz ileride Atatürk’ün 2010’da buraya dikilen bir bronz heykeli, Büyük Okyanus’un enginlerine bakıyor. Heykelin kaidesinde Türkçe ve Japonca “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” yazıyor.
İnsanlık dili
Bana dünyanın en ucu gibi gelen bu yerde zaman kavramını yitiriyorum; yemyeşil bir doğa ve ağaçlarla çevrili anayola çıktığımda gündelik hayatın gerçeklerine dönüyorum: Dönüş otobüsünü kaçırmışım! Kuşimoto’dan Osaka’ya dönüş trenini de kaçırırsam, gece bu küçük şehirde kalmam gerekecek. 15 dakika kadar yürüdükten sonra gelen ilk arabaya otostop yapıyorum. Duran otomobildeki yaşlı çifte Kuşimoto istasyonuna gitmek istediğimi söylüyorum. Beni araçlarına alıyorlar. Ortak bir dil konuşmasak da Türk olduğumu anlıyorlar; öyküyü ve benim neden orada olduğumu biliyorlar. Dönüş yolunda tren Büyük Okyanus kıyısına serpilmiş küçük balıkçı köylerinden geçerken, kıyı boyunca dalgaların dövdüğü kayalıklara bakıyorum. Birden güneş açıyor, okyanus mavileşiyor, artık Akdeniz gibi görünüyor.
Sualtı arkeolojisi Türk Müzesi, bu acı olayı anma amacıyla 1974’te yapılmış, yakın zamanda yenilenmiş. Sualtı arkeolojisi çalışmaları sırasında çıkarılan Ertuğrul şehitlerine ait eşyaların bir bölümü de bugün Mersin Deniz Müzesi’nde.
1968 baharında üniversitelerde başlayan gösteriler işçilerin de katılımıyla kitlesel bir hal almış, kamuoyunun sempati ve desteği de göstericilerden yana dönmüştü. Yüzbinler Paris’te gösteri yapmaya başlamış, kendiliğinden gelişen büyük hareketlenme herhangi bir liderin veya partinin veya örgütün kontrolünü reddetmişti. Ortada barikatlar, kızıl ve kara bayraklar olsa da, ne bir darbe ne de içsavaş girişimi sözkonusuydu.
Paris’in banliyösü Nanterre’de öğrenciler, Vietnam savaşına karşı gösteride tutuklanan arkadaşlarının serbest bırakılması için 22 Mart’ta fakültenin yönetim binasını işgal ederler. 2 Mayıs’ta üniversitede bir “anti-emperyalist” gün ilan edilip dersler engellenince, idare üniversiteyi kapatır.
Ertesi gün hareket, kent merkezindeki Quartier Latin ve Sorbonne’a yayılır. Mayıs 68 başlamıştır. 400 göstericinin yerleştiği Sorbonne’un rektörü, aşırı sağcıların herhangi bir müdahalesine engel olmak gerekçesiyle polisi çağırır ve sıkı bir çatışmadan sonra okul boşaltılır ama gösteriler sokaklara yayılır. Aralarında başlıca öğrenci sendikası yöneticisi Jacques Sauvageot, Daniel Cohn-Bendit, Henri Weber, Brice Lalonde, José Rossi, Alain Krivine, Guy Hocquenghem, Bernard Guetta ve Hervé Chabalier’nin bulunduğu 574 kişi tutuklanır. Yaralı sayısı da hatırı sayılır düzeydedir: 279 öğrenci, 202 polis.
6 Mayıs’ta öğrenciler daha hazırlıklıdır. Sonuç: 300 yaralı polis ve 442 tutuklama.
Paris sokaklarında direniş Paris’in 3. ve 4. bölgelerinin sınırındaki Arşivler sokağında öğrenciler ve işçiler birlikte gösteri yürüyüşündeler.
Komünist Partisi ve Maoist Parti devrimin öğrencilerden değil işçilerden geleceğini bildirerek harekete mesafe alır. Komünist Partisi denetimindeki büyük sendika CGT’nin genel sekreteri Georges Séguy, öğrenci hareketini işçi sınıfını maceraya sürüklemekle suçlar. Birkaç gün içinde bu geleneksel örgütlerin tabanlarının yönetimlerini pek de ciddiye almadıkları ve kendi bildiklerini okuyacakları görülecektir.
Bu arada 7 Mayıs’ta daha sonra da kendi alanlarında önemli similar olacak Siné, Wolinski, Guy Hocquenghem, André Glucksmann, Bernard Kouchner ve diğerlerinin kurduğu bir gazete sokaklarda 100 bin satışa kadar ulaşır.
10 Mayıs’ta liseli ve üniversiteli 20 bin öğrenci Quartier Latin’i işgal ederek bir dizi barikat kurarlar. 6-7 bin polisin katıldığı operasyonla sabah düzen sağlanır. 125 araba yanmış ya da tahrip edilmiş durumdadır. Sokaklar savaş görmüş gibidir. Kaldırımlar sökülmüştür. 247 polis yaralanmış, 469 kişi gözaltına alınmıştır. Bu kendiliğinden patlamada Alain Krivine ve Daniel Cohn-Bendit gibi sözcülerin bulunduğunu eklemek gerek.
Bütün bu çatışmalar sırasında polisin orantısız güç kullanmasıyla öğrencilere olan sempati artar. Marsilya’dan Strasbourg ’a irili ufaklı işgal ve gösteriler başgösterir.
13 Mayıs’ta öğrenciler, işçiler, memurlar Fransa’nın her yerinden Paris’e akın eder. Kentin bütün ana arterleri göstericilerle dolup taşar. Gösterici sayısı 500 bin iken polis olayı küçültmek için 200 bin rakamını verir.
Sendikacılar, öğrenci çevresinden gelen ve kendi geleneksel sloganlarının çok ötesine taşan taleplerin işçileri etkilemesine karşıdırlar ama, işçiler arasında bir radikalleşmenin önü alınamaz.
Quartier Latin’de işgal10 Mayıs 1968’de liseli ve üniversiteli öğrenciler Quartier Latin’i işgal ederek polise karşı barikatlar kurmuştu. Savaş alanına dönen sokaklarda kaldırımlar sökülmüş, 125 araba yanmış ve tahrip edilmişti. İşgali engellemek için 6-7 bin polisin katıldığı operasyonda 247 polis yaralanmış, 469 kişi de gözaltına alınmıştı.
Tarihteki ilk “yabanıl” genel grev
Sorumluların da beklemediği bir şekilde 13 Mayıs’taki sembolik grev o gün sona ermez ve izleyen günlerde hızla yayılır. İki açıdan tarihsel bir önemi vardır bu genel grevin: Tarihin ilk “yabanıl grevi” (grève sauvage: sendikaların kontrolü dışında genel iş bırakma) olmasının yanısıra, tüketim toplumunda bir ülkeyi felç eden ilk genel grevdir.
Grevler fabrika işgalleriyle çoğalır. 24 Haziran’a kadar sürecek olan bu dalganın ortasında 22 Mayıs’ta 10 milyon ücretli grevdedir. Sendikalar bu patlamanın ardından yavaş yavaş hareketin başına geçmeye başlarlar. Öğrencilerin işçilerle ilişkilerini kesmek için fabrika kapılarını kapatırlar. Öğrencileri engellerlerken kendi işçilerini diğer fabrikalardakilerden yalıtmış olurlar.
Gelişmeler karşısında kendini pek güvende hissetmeyen Komünist Partisi, sendikalar aracılığıyla Başbakan Pompidou’nun görüşme talebini olumlu karşılar. Yapılan görüşmelerde 1936’dan beri görülmemiş kazanımlar elde edilir. Asgari ücret %36 artar. Sendikaların fabrika içinde çalışmaları sağlanır.
68 Paris barikatları Paris sokaklarında polise karşı direnen gençler kaldırım taşı, kapı, pencere ellerine ne geçerse barikatlara katıyor, böylece 1871’in ünlü Paris Komünü barikatlarının nostaljisini de yaşatmış oluyorlardı.
Görüşmeler sürerken grev hareketi derinleşir ve siyasallaşır. Mitterand dahil çeşitli siyasetçiler değişik hükümet formülasyonları peşindedir. Kimse general De Gaulle’ün yeniden ipleri eline alacağına inanmaz.
De Gaulle 29 Mayıs’ta ortadan kaybolur. Kendi ifadesiyle çekilmeyi de düşünmüştür. Almanya’da Cezayir savaşı sırasında kirli bir geçmişi olan general Jacques Massu ile görüşür. Ordunun desteğini alınır. Karşılığında Massu’ye iade itibar verilecektir. De Gaulle 30 Mayıs’ta döner ve millet meclisini fesheder. De Gaulle’ün kültür bakanlığını da yapmış olan ünlü romancı, eski solcu André Malraux’nun da düzenleyicisi olduğu büyük bir yürüyüş, 300 bin kişinin katılımıyla Champ-Elysées’de gerçekleşir. De Gaulle çekilmeyeceğini ve başbakanı da değiştirmeyeceğini ilan eder. Erken seçim ilanını işçiler arasında en nüfuzlu parti olan Komünist Partisi kabul eder.
Polis şiddetine karşı omuz omuza Gösteriler sırasında polisin gaz ve copuna karşı gençler birlik olmanın verdiği cesaretle önemli bir direniş gerçekleştirdiler. Birçok defa polisle karşı karşıya gelen kadın ve erkek öğrenciler polisin yoğun şiddetine maruz kalmıştı.
Bazı yerlerde polisle çatışmalar olsa da grevler ağır ağır sönümlenmeye başlar. 12 Haziran’da radikal sol örgütler feshedilir. 14 ve 16 Haziran’da Odéon ve Sorbonne polis tarafından pek zorlanmadan boşaltılır. 23-30 Haziran genel seçimleri De Gualle’cülere millet meclisinde mutlak bir çoğunluk kazandırır. Ancak De Gaulle’ün de yeri doldurulmaz olmadığı anlaşılmıştır.
22 Mart’tan De Gaulle’ün gidişine
22 Mart’tan itibaren daha ziyade kendiliğinden bir hareket olarak gelişen hadiseler, herkese açık genel meclislerde doğrudan demokrasi ile alınan kararlarla, özellikle yönetim binalarının işgaline yönelik doğrudan eylemlerle protesto hareketinin yaygınlaşmasına yolaçmıştır. Açıkça herhangi bir kurumsallaşmaya karşı çıkarak öğrencilerin öz-örgütlenmesi, dönemin temel özelliklerinden biridir. Serge July, Daniel Cohn-Bendit gibi liderler öne çıkmış olsa da, bunlar genel öğrenci kitlesinin çok değişik görüşlerini temsil etmekten uzaktılar. Dolasıyla hareketin tek bir sözcüsü olduğu söylenemez.
Mayıs 68’in gelişimi içinde iki yörünge vardır; bir yanda öğrenciler diğer yanda işçiler. Her iki hareket çok büyük kitleleri seferber etmişse de, bir kaynaşma, buluşma sözkonusu olmamıştır. Bunda her iki kesimin güdülerinin birbirinden farklı olmasının önemli bir rolü vardır.
Paris’te öğrencilerin yanısıra işçiler de sokak gösterilerinde yerlerini aldı.
Yine de itiraz edenlerin birleştiği bir nokta var: 1958’de bir tür darbeyle, Cezayir Savaşı vesilesiyle iktidara gelen De Gaulle rejimine karşı olmak. Bu rejimin şahsında köhnemiş üniversite yapısına, tüketim toplumuna, geleneksel değerlere ve kurumlara ve nihayetinde kapitalizme bir itiraz vardır. Dünyanın bir dizi ülkesindeki olayların tetiklenmesine katkıda bulunan Fransa’nın kendisi de bu olaylardan etkilenmiştir.
Mayıs’ta yükselen öğrenci hareketiyle, Haziran 1936 Halk Cephesi dönemini de aşan 20. yüzyılın en büyük genel grevinin patlak vermesiyle, ülke tam anlamıyla felç olmuştu. Devletin neredeyse tatile çıktığı bu günlerde her yerde meclisler kuruluyor, sokak toplantıları düzenleniyor; herkes derdini anlatmak için söz alıyor, liselerden tiyatrolara, işletmelerden, fabrikalardan olmadık mekanlara toplum kaynıyordu.
Dünyanın ve hayatın köklü bir dönüşümü özlemiyle yürütülen bu tartışmalar bir devrimci yanılsamaya yol açmış olsa da, ortada devrim yapacak bir örgütlenme veya bir iktidar perspektifi bulunmuyordu. Her ne kadar radikal solcular sokak gösterilerinde “iktidar emekçilere” deseler de, bu bir özlemden öteye gitmiyordu. Oysa emekçilerin siyasal partileri ve sendikaları, bu sloganı sokaklarda yükseltenleri tehlikeli “provakatörler” olarak görüyorlardı. Sonuçta onlar da geleneksel toplumun bir parçası olmuşlardı. Dolayısıyla ortada barikatlar, kızıl ve kara bayraklar olsa da, ne bir darbe ne de içsavaş girişimi sözkonusuydu. Radikal solun çeşitli renklerinin hareketin önsaflarında olması, hareketin bütününü temsil etmek ve yönlendirmek açısından bir şey ifade etmiyordu.
Fransa Mayıs 68’ini bütün hızlı akışına rağmen her tarihsel olay gibi evrelerine ayırmak mümkündür. 3 Mayıs’tan genel grevin patlak verdiği 13 Mayıs’a kadar esas olarak öğrencilerin gündemi belirlediği; hemen hemen toplumun bütünü etkileyen genel grevden hükümetle müzakereye oturulan 27 Mayıs’a kadar işçi sınıfının damgasını taşıyan ve nihayet bu tarihten genel seçimleri yapıldığı 30 Haziran’a kadar kurumsal siyasetin öne çıktığı dönemler. 30 Haziran erken seçimiyle kamuoyunda bir dönüş olur, grevler sonlandırılırken; Sorbonne ve Odéon gibi itiraz merkezleri polis tarafından boşaltılmıştır.
68’in açtığı yoldan 70’li yıllarda yeni hareketler gelişir. Özyönetim girişimleri, ekoloji, feminist hareket boyverir. Sendikal alanda, gençlik örgütlenmelerinde yeni gelişmelerle toplumsal ve kültürel alanda bir dizi kazanım da 68’in ürünü olarak kabul edilir.
Kurumsal siyaset açısından da ilginç bir tarihi vaka vardır. Millet Meclisi seçimlerini açık farkla kazanan De Gaulle, Nisan 1969’da bütün ağırlığını koyarak bir referanduma gider ve kaybettiği takdirde çekileceğini belirtir. Referandum sonucunda kaybeder ve belirttiği gibi çekip gider.
KANLA KARIŞIK OLİMPİYATLAR
Meksika’da gösteriler ve devlet terörü
1919’dan beri iktidarda olan devlet partisine karşı demokratik haklar için düzenlenen gösteriler, 1968 Ekim başında ordu tarafından bastırılır. Tahminlere göre 300 kişi öldürülür. 7 Ekim 1968’de Mexico’da başlayan Olimpiyat Oyunları, şu sloganla tanıtılır: “Barış içinde herşey mümkündür!” , Paris dünyaya herşeyin mümkün olduğuna dair bir inancı aşılarken, Meksika’nın başkenti de hareketlenmişti. Millet Meclisi ve katedralin ortasında gösterilere kapalı olan büyük Zocalo meydanı, demokratik haklar ve siyasi mahpusların serbest bırakılması talebiyle işgal edildi. Bu mahpusların kimisi 1959’daki bir grevin önderleri kimisi 1966’dan beri içerde olan çeşitli sol gruplara mensup kişilerdi.
Polis göstericilere meydanı dar etti. Gerekçe, Ekim ayında yapılacak 19. Olimpiyat Oyunları için kamu barışının sağlanmasıydı. 30 Temmuz şafağında paraşütçüler, makineli tüfek alayı, hafif tanklarla ve bazukalarla üniversiteye saldırdı. Ağustos ve Eylül aylarında üniversite gençliği, eski ve yeni siyasi mahpusların özgürlüğü için tekrar kampanyalar düzenledi. Hareketin yönetimini bir ulusal grev konseyi üstlenmişti. Bildiriler ve toplantılarla görüşlerini açıklayan öğrenciler, polisle çatıştılar. Basın tamamıyla hükümet tarafından denetlendiği için, gösterilerdeki ölü ve yaralı sayısı hakkında kesin bilgi edinilemez.
Üniversite rektörü Javier Barrs Sierra, açıkça hareketi destekler. 7 Ağustos’ta kent halkının büyük desteğiyle yapılan bir gösteride, gençler Zocalo meydanını işgal ederler ve ardından içerdekilerin serbest bırakılması için hapishaneye yönelirler. 13 Eylül’de yeniden büyük bir gösteri yapılır. Hükümet üniversiteyi kontrol etmek üzere askerleri gönderir.
1968’de Mexico City’deki “Zócalo” da zırhlı arabalar.
1919’dan beri iktidarda olan bir devlet partisine karşı, demokratik haklar için başlatılan bu gösteriler, başkan Gustavo Diaz Ordaz’ın emriyle 2 Ekim’de ordu tarafından bastırılır. Tahminlere göre 300 kişi öldürülür.
Hareket 68 gün sürmüştür ve ancak 1971’de serbest kalmaya başlayacak olan binlerce tutuklu pahasına düzen sağlanır. Çeşitli yazar ve gazeteciler, olayda CIA’in parmağı olduğuna dair görüş belirtirler.
7 Ekim 1968’deki Olimpiyat Oyunları, ünlü yazar George Orwell’in 1984 kitabındaki göndermeleri aratmayacak şu döviz altında başlar: “Barış içinde herşey mümkündür!” Olimpiyatlarda ise madalya kürsüsüne çıkan iki siyah Amerikalı, Tommy Smith ve John Carlos, ulusal marşları çalınırken Kara Panter örgütünün simgesiyle, kalkan yumruklarıyla ölenlere selam gönderirler.
1968 KENT MUHAREBELERİ!
Japonya: Zengakuren veya ‘şehir gerillası’
50 yıl önce Ocak ayında başlayan gösteriler hızla kitlesel bir karakter kazandı; Zengakuren adındaki gençlik örgütü özellikle üniversitelerde ve sokaklarda büyük işgaller gerçekleştirdi, protestolar düzenledi. Çok şiddetli yaşanan olaylar, ancak 68 sonlarında yatışacaktı.
68’in renkli bir ülkesi de Japonya’dır. Burada da Batı’da olduğu gibi eğitim sistemine yönelik ciddi bir karşı çıkış sözkonusudur. Öte yandan savaşın acılarını yaşamış ülkede, ABD’nin Vietnam Savaşı’na karşı da bir tepki vardır.
O dönemde Japonya’nın ayırdedici özellikler eden biri, hızlı ekonomik büyümenin insan ve çevre üzerindeki tahribatıydı. Japonya’daki olaylar Mayıs 68’den yaz sonuna kadar öğrencilerin üniversiteleri işgal edip bütün faaliyetleri durdurmasıyla başladı. Kuzey Vietnam’ı bombalayan uçaklar, Japonya’daki Okinawa Amerikan üssünden hareket ediyordu. Ayrıca Amerikan savaş gemileri de Japon limanlarında ağırlanıyordu. Kore savaşından beri Japonya, Amerikan ordusu için vazgeçilmez bir üs işlevi görüyordu. Ülke 1951 San Fransisco Antlaşması’yla ABD’nin sadık bir müttefiki olmuştu.
ABD’ye ve onun Vietnam’a müdahalesine karşı şiddetli gösteriler, 1963’den itibaren Zengakuren (1959’da aşırı sol tarafından kurulan, Japon Öğrencileri Özerk Komiteleri Ulusal Birliği) tarafından başlatılmıştı. Zengakuren o dönemde Japonya’daki toplam üniversite öğrencisinin üçte biri kadar, yani 700 bin üyeye sahipti (400 yerde örgütlüydü). 68’de mücadele keskinleşmiş ve öğrenciler Amerikan güçlerini hedef almışlardı. Ocak ayında Sasebo limanına yanaşacak uçak gemisini engellemek için binlerce öğrenci polisle çatışmıştı. Mart ayında Tokyo’da bir Amerikan askerî hastahanesinin yapılmasına karşı gösteri düzenlendi. Nihayet 29 Nisan’da göstericiler Okinowa üssünü işgal ederek Amerikan birliklerinin geri çekilmesini talep ettiler.
Havalimanı protestosuYeni Tokyo Uluslararası Havalimanı’nın inşasına karşı yapılan Zengakuren protestosu.
Japonya’daki hareketin ayırdedici özelliği, gösterilerin ateşli olmasa da silahlı ve aşırı şiddetli oluşuydu. Kaskları ve bambudan mızraklarıyla Zengakuren üyeleri özel polisle çatışmak için birlikler halinde örgütlenmişti. 68 sonbaharında Zengakuren Tokyo’nun merkezinde gerçek bir “kent gerillası” savaşı başlattı. Çatışma, öğrenci ve işçi göstericilerle düzen güçleri arasında çok sert cereyan etti.
Nisan ayından itibaren Fransa ve ABD’de olduğu gibi liseli ve üniversiteliler, Vietnam Savaşı ile birlikte kendilerini doğrudan ilgilendiren taleplerle, sınav seçme sistemine ve harçlara karşı başlattıkları hareketle 200 üniversiteyi işgal etmişlerdi. Kampüslerde polisin yanısıra milliyetçi ve aşırı sağcı gruplarla da çatıştılar.
Öte yandan yüksek ve hızlı büyümenin yarattığı tahribata karşı mücadelede, Kyushu adasındaki Minamata kentine de sıçradı. Buradaki Chisso kimya işletmesi, uzun yıllardır metal artıklarını denize döküyordu. Yerel halk ve balıkçıların birinci derecede etkilendiği (yüzlerce ölü) bu durumdan kurtulmak için “Minamata hastalığı”na karşı büyük bir mücadele başlatıldı (tazminat talepleri ancak bir dizi davadan sonra 1995’te gerçekleşecekti). Tokyo’nun kuzeyindeki Narita’da başlayan havaalanı inşası da bölge sakinlerini ayaklandırmış, çiftçiler göstericilere katılmıştı.
15 Haziran’da ABD’nin Vietnam müdahalesine karşı onbinlerce insanın katıldığı büyük bir gösteri düzenlendi. Yaz boyunca üniversite işgalleri arttı ve öğretim üyeleri de öğrencileri desteklemeye başladı. Ekim sonunda Zengakuren’in öncülüğündeki hareket simgesel mekanlarda eylemler başlattı; işçiler ve öğrenciler üç gün boyunca parlamentoyu, ABD büyükelçiliğini, polis merkezini kuşattılar. Olaylar üç yüz yerleşim bölgesine yayıldı. Esas çatışmalar Tokyo ve Nihon Üniversitelerinde cereyan eder. Nihayet Kasım 68 ve Ocak 69’da polisin buralara yerleşmesiyle rejim huzara kavuşur.
Tarih boyunca efsanelerin ve bilimin, sosyal dönüşümlerin ve dinginliğin, ruhsal ayinlerin ve dünyevî hazların, kutlamaların ve savaşların, soyluların ve yoksulların içeceği oldu. Çin’de doğan çay Japonya’ya, Hindistan’a, Rusya’ya ve İngiltere’ye yayıldı; gündelik hayatın vazgeçilmez tadı oldu. Başlangıcından bugüne çayın serüveni.
Çay, dünyanın farklı coğrafyalarının zaman çizelgelerinde büyük değişimler yaratmış bir bitki. Binlerce yıldır nice din, ülke, saray, fabrika ve ev gezen çay, aslında tarihi yönlendirecek denli güçlü bir iksir. Çünkü gücünü zıtlıklardan alan bu iksir, tarih boyunca efsanelerin ve bilimin, sosyal dönüşümlerin ve dinginliğin, ruhsal ayinlerin ve dünyevî hazların, kutlamaların ve savaşların, soyluların ve yoksulların içeceği olmuş.
Bugün Arjantin’den Kenya’ya dek pek çok ülkede yetişse de, ilk olarak Uzakdoğu, Güney Doğu Asya ve Hindistan’da yabani olarak yetişen ve yapraklarını dökmeyen bir bitki olan çay, bilimsel adı olan Camellia Sinensis’e 1753’te kavuşmuştur. Pek çok alt dalı olsa da, iki ana çeşidi vardır: Çin kamelyası anlamına gelen ve Çin’de yetişen çaylar için kullanılan Camellia sinensis var. Sinensis ve Assam kamelyası anlamına gelen, Hindistan, Assam’daki çay bitkisi çeşidini işaret eden Camellia sinensis var. Assamica.
Tahmin ettiğiniz gibi çay, kamelya familyasından bir bitkidir. Yeşil, sarı, beyaz, siyah, oolong ve pu-er olarak altı ana başlıkta toplayabileceğimiz çay çeşitlerinin onlarca alt çeşidi vardır. Esasında tüm çeşitlerin temeli yeşil ham çay yaprağıdır ve farklı oksidasyon ve fermantasyon yöntemleriyle diğer çeşitler elde edilir. Çayın yetiştiği bölge, o yılın hava şartları, bitkinin hangi yaprağının kullanıldığı ve toplanma sonrası işlemler, çayın likörü, tadı, kafein ve tanen oranları açısından belirleyici olur. “Bitki çayı” dediğimiz ıhlamur, adaçayı gibi bitkilerinse çayla uzaktan yakından alakaları yoktur.
Çay, efsaneye göre M.Ö. 2737’de Çin’in Siçuan bölgesinde, Çin tıbbının kurucusu olarak bilinen ve güçlü mistik yönleriyle tam bir şifacı olan İmparator Shen Nong tarafından keşfedilir. Shen Nung, bir ağacın altında her zamanki gibi sıcak suyunu içmektedir. Rüzgarın etkisiyle kopup savrulan birkaç çay yaprağı, imparatorun sıcak suyunun içine düşer. Shen Nung da, içtiği sıvıyı lezzetli ve ferahlatıcı bulur. Çin’e tarımı getirdiğine inanılan ve “Tanrısal Çiftçi” olarak da bilinen İmparator Shen Nung’un 365 bitkinin tadına baktığı ve aşırı dozdan zehirlenerek öldüğü söylenir.
Cha ve Te
Modern dillerde “çay”ı karşılayan iki ana ses vardır: Cha ve te. Bu fark, 17. yüzyılda Çin’den çay ithal eden Portekizliler ve Flemenklilerin farklı limanları kullanmasına dayanır. Portekizliler ticaretlerini Macao bölgesinden yaptıkları için Mandarin ve Kantonca’daki cha (ça) kelimesini benimsemiştir. Türkçe, Farsça, Arapça, Yunanca ve Rusça gibi dillerde de benzer bir ses kullanılır. Flemenkliler ise, Çin’in Amoy lehçesindeki çay karşılığı olan te sesini ödünç almış ve pek çok Avrupa dilinde çay, tea, te, thé ya da benzer sözcük ve seslerle yerleşmiştir.
Çay işçisi çocuklar yüzyıl başında Çin’de çay işçisi çocukları gösteren suluboya tablo (üstte). 20. yüzyıla gelindiğinde tablo yine aynı (altta).
Ne var ki, yazılı kaynaklar bize çayın keşfi için çok daha ileri bir tarihi işaret etmekte. Çay, ilk kez MÖ 1600-1046 arasından hüküm sürmüş olan Shang Hanedanı döneminde tüketilmiştir. Çay ekimi Yunnan bölgesinden Çin’in tüm Güney yarısına yayılmıştır. Hekim Hua Tuo’nun 1. ve 2. yüzyıllarda yazdığı ünlü Tıp Kitabı’na 3. yüzyılda yapılan eklemede çaydan “Baş bölgesindeki tümör ve apselere iyi gelir ve mesane için faydalıdır. Göğüste oluşan balgam ve yanma hissini dağıtır. Susuzluğu giderir. Uyuma isteğini azaltır. Kalbi mutlu ve neşeli kılar” şeklinde bahsedilir. Bu dönemlerde çay sadece ağız yoluyla değil, adale ağrılarının dindirilmesi için merhem olarak da kullanılmıştır.
Çayın içecek olarak daha da popülerleşmesi ise 4. ve 5. yüzyıllarda Güney Çin’de gerçekleşmiştir. Çinli çay tiryakileri, günümüzden 1600 yıl kadar önce, çay yapraklarını buharda pişirip döverek tabaka hâline getirmiş; ardından pirinç, zencefil, tuz, portakal kabuğu, çeşitli baharatlar ve süt ekleyerek kaynatıp içmişlerdir. 618 – 907 arasında hüküm sürmüş olan Tang Hanedanı döneminde, çayı ek malzemelerle kaynatma geleneği geride bırakılmış, bu dönemde yaşamış “Çay Bilgesi” Lu Yu, çay tarifinden ek malzemeleri çıkartarak, çay kültüründe devrim gerçekleştirmiştir.
Zamanla kurutulmuş yaprakları kaynatma yöntemi gelişmiş, 9. yüzyılda Pu–er tekniği ortaya çıkmıştır. Pu-er, toplanan çay yapraklarının buhara tabi tutulmasının ardından sıkıştırılarak “çay tuğlası” ya da “çay keki” de denilen yekpare çay kalıplarına dönüştürülmesine dayanır. Kuruyup sertleşene dek fırınlanan “çay tuğlaları”, istenilen miktarı kırılıp çaydanlıkta suyla birlikte kaynatılarak tüketilebilir. Bu teknik, çayı uzun süre muhafaza edebilme gayesiyle ortaya çıkmıştır. “Çay Yolu”, “Atlı Çay Yolu” ya da “Güney İpek Yolu” olarak adlandırılan bu rotada, Güneybatı Çin dağlık bölgelerinden Tibet’e dek uzanan bir rotada en çok çay ve tuz ticareti yapılmıştır.
Çin’den sonra Hindistan Çayın Çin dışında ilk tüketildiği ülke Hindistan’dı. Hindistan Assam ve Darjeeling çaylarıyla global çay kültürüne imzasını attı.
Çin’de 960–1279 arasında hüküm süren Sung Hanedanı döneminde çırpılmış çay moda olmuştur. Taş değirmenlerde öğütülerek toz hâline getirilmiş çay yapraklarının bambu bir karıştırıcı yardımıyla çırpılmasıyla oluşan bu çay, günümüzde Japonya’dan çıkıp tüm dünyada büyük bir trende dönüşen matcha’dan başkası değildir aslında.
Çin’in 17. yüzyılda Mançuların yönetimi altına girmesiyle, yaprakların demlenerek içildiği yöntem yerleşmiştir. Avrupa’nın Çin’le ve dolayısıyla çayla tanıştığı dönemlerde bu uygulama yaygın olduğu için, Avrupa’da ve ardından tüm dünyada çay demleme geleneği bu şekilde yayılıp yerleşmiştir.
Çin çay seremonisi
Gongfu cha ya da Kungfu cha olarak adlandırılan Çin çay seremonisinin 17. yüzyılda geliştiği bilinmektedir. Bu ad, büyük çaba ve sabırla öğrenilen beceri anlamına gelir. Dövüş sanatı olan Kungfu da aynı kavramdan yola çıkarak isimlendirilmiştir. Seramik veya porselen demliklerde ya da gaiwan adlı kapaklı fincanda, bir çay tepsisi üzerinde demlenir. Kimi yörelerde “çay hayvanı” olarak adlandırılan ve seramikten yapılan ufak hayvan figürleri de bu tepside yer alır. Çay, fincanlardan önce iyi şans getirdiğine inanılan bu minik figürlere dökülür.
Çay Bilgesi’nden özel tarifler
Çay Bilgesi Lu Yu, kitabı Chaking’de en iyi çay yapraklarını “Tıpkı bir Tatar atlısının deri botları gibi buruşuk olmalı, güçlü bir boğanın boynuzları gibi kıvrılmalı, dar ve derin bir vadiden yükselen sis gibi açılmalı, hafif bir esintiyle dalgalanan bir göl gibi parlamalı ve yağmurun ardından verimli bir toprak nasıl olursa öyle nemli olmalıdır” sözleriyle tanımlamıştır. Lu Yu, çayın sadece tuzla kaynatılarak içilmesini salık verir. Lezzetli bir çay için, çayın kendisi kadar kullanılan suyun da kaliteli olmasının önemini vurgulamıştır.
Çayın ikinci durağı
Çayın Çin dışında ilk tüketildiği ülke Hindistan olmuştur. Zenbudizm’in kurucusu Bodhidharma, Budizm’i yaymak için 6. yüzyılda Çin’e gitmiş ve buradaki uzun meditasyon çalışmalarına faydalı olması için çay yaprakları içmeye başlamıştır (kimi kaynaklara göre çay yapraklarını çiğnemekteydi). Bodhidharma’nın ülkesine dönerken beraberinde çay tohumları da götürdüğü ve Hindistan’da tarımının böyle başlandığı bilinmektedir.
Çayın aslında ilk kez Hindistan’da yetiştirildiğini öne süren savlar ve bu savlar doğrultusunda, pek de eğlenceli olmayan bir de efsane var: Bodhidharma, uzun bir meditasyon esnasında yorgun düşmüş ve uyuyakalmıştır. Uyandığında, kendisini cezalandırmak için gözkapaklarını keserek yere fırlatmış ve toprağa düşen kesik göz kapağı parçaları, kök vererek çay bitkisine dönüşmüştür. Birkaç yaprak kopararak çiğneyen Bodhidharma, bir anda kendini aydınlanmış hissetmiş, odaklanarak meditasyonunu tamamlamıştır. Bu efsaneye göre, o günden sonra çay bitkisinin uyku kaçırdığına ve zihni berraklaştırdığına inanılır.
Efsaneleri bir kenara bırakacak olursak; Hindistan’ın 6. yüzyılda başlayan çay serüveninde çayın ruhani ritüellerle sınırlı kaldığını söyleyebiliriz. Çay, halka ulaşmamıştır. İki ana çay bitkisinden biri olan Camellia sinensis var. Assamica. Hindistan’da bin yıllardır yabani olarak kendi kendine yetişmekteydi; fakat geniş kitleleri etkileyecek boyutta tarımının yapılması ve içilmesi 19. yüzyılda İngiliz Doğu Hindistan Şirketinin Hindistan’a ulaşması ve büyük alanları ele geçirmesiyle başlamıştır. Hindistan, çok kısa bir sürede çayı millî kültürünün bir parçası hâline getirmiş, bugün aynı adlı bölgelerde yetişen Assam ve Darjeeling çaylarıyla global çay kültürüne imzasını atmıştır. Meşhur Masala çayı, Hintlilerin baharatlar ve sütle hazırladıkları bir çay çeşididir. Hindistan’ın diğer önemli siyah çayı Darjeeling’i tanımlarken genelde şampanya benzetmesi yapılır. Yılda beş farklı hasat zamanı olan bu çayın üretildiği toprak, yıl ve zamanı, tadımında büyük farklar yaratmaktadır.
Doğu’dan Batı’ya uzanan gizem Çay, 16. yüzyıla kadar Doğulu bir içecek olarak kaldı (üstte). Avrupalılar ise Doğu’dan gelen bu gizemli bitkide gelecek günlerin vadettiklerini görmeye çalıştılar.
Güneşin doğduğu ülke
Okakura Kakuzo, Çay ve Zen adlı kitabında 729 yılında, Japon İmparatoru Shomo’nun Nara’daki sarayında keşişlere çay ikram ettiğini yazar. Bu çayın elçiler tarafından Çin’den ithal edilmiş olduğuna inanılmaktadır. Çay yetiştiriciliğinin başlaması Budizm sayesinde olmuştur. Budizmi daha iyi öğrenmek için Çin’e giden çok sayıdaki keşiş, Japonya’ya döndüklerinde kendi ekollerini kurmuştur. Bunlar Japonya’ya dönerken, çok severek içtikleri çayın tohumlarını da yanlarında götürmüş ve Japonya’daki manastırlarının bahçesine ekmişlerdir. Böylece yeşil çay, uzun bir süre boyunca dini sınıfın ve ritüellerin içeceği olur. Bu yeni içeceği çok seven İmparator Saga’nın da teşvikiyle, Japonya’da çay tarımı hızla gelişmiş ve çay içimi yaygınlaşmıştır.
Budizm sayesinde çayla tanışan bir başka ülke de Kore’dir. Yine Çin’de kalan Koreli Budist keşişlerin, ülkelerine dönerken Camellia sinensis tohumlarını da beraberlerinde götürdükleri bilinmektedir. 14. yüzyıldan beri çay, kültürün ayrılmaz bir parçası hâlini almış ve bugün hâlâ devam eden, “günlük çay ritüeli” anlamına da gelen darye adlı çay seremonisi ortaya çıkmıştır.
Japon çay seremonisi, yani Chado da Japon kültürünün önemli bir ayağı olmuştur. “Çayın yolu” olarak Türkçeleştirebileceğimiz Chado, matcha adlı toz hâline getirilmiş özel yeşil çayın hazırlık ve sunum seremonilerinin tamamına verilen addır. Japonlar, Çin’den devşirdikleri matcha’yı kültürlerinin bir parçası kılıp, Japon çay seremonisini oluşturmuşlardır.
Japon çay seremonisi
Chado yıllar içinde dönüşüp gelişse de çayın hazırlanışı, sunumu, misafir tarafından kabul edilişi, çay odasının dekorasyonu gibi temel prensipler korunmuştur. Hafif atıştırmalıkların da olduğu samimi çay buluşmalarına chakai adı verilir. Chaji ise çayla birlikte kaiseki mutfağından yemeklerin de servis edildiği resmî yemeklerin adıdır. Chabana (Çay çiçeği) adlı ritüel de çay seremonisinde kullanılan çiçeklerin aranjmanı sanatına verilen isimdir.
Ruslara yaraşır, çileli bir sevda
Bir başka çay ülkesi olan Rusya’nın bu mucizevi bitkiyle tanışması, Kazak atamanları Petrov ve Yalişev’in 1567’de Çin’e gidip bu içeceğin tadına bakmasıyla gerçekleşir. Ancak çayın ülkeye girişi, 1638’de Moğolistan’dan Çar Mikhail Federoviç’e hediye olarak gönderilen çayla olmuştur. Elçi Vasili Starkov, bunca ölü yaprağı Rusya’ya taşımayı saçma bulup bu armağanı reddetmek istese de, Altan Han’ın ısrarını kıramamıştır.
1665’te Çar Aleksey’in mide ağrılarını dindirmek için çay içtiği bilinse de; Camellia Sinensis’in Rusya’da gerçek anlamda tüketilmeye 1679’da Çin’le yaptığı takas anlaşmasıyla başlamış, 1689’da Nerçinsk Antlaşması sonucu açılan Sibirya Çay Yolu sayesinde Rusya çaya tamamıyla teslim olmuştur.
1700’lerin ikinci yarısında 2. Katerina döneminde, Çin’den hem yaprak hâlinde, hem de Pu-er tuğlaları şeklinde ithal edilen çay, Rus kültürünün ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir. Ülkemizde de kullanılan semaverin Lisitsin Kardeşlerce icat edilişi de yine bu döneme rastlar. Günün her öğününün ardından çay içmeyi seven Rusların en ünlü çayı “Rus Kervanı”dır. Çin’den bir yılı aşkın sürede develer üzerinde getirilen çaylar, kurulan kamplarda yakılan ateşler sayesinde tütsülü bir tada kavuşup Rus tüketicilere bu şekilde ulaşmaktaydı. Bugün aynı tadı yakalayabilmek için, fermantasyon yöntemi uygulanmakta ya da siyah çay, Çin oolong’u veya Taiwan formosa’sı, ya da Lapsang Souchong ile harmanlanmaktadır.
Richard Collins’in 1727 tarihli kulpsuz Çin porselenlerinden çay içen bir İngiliz ailesi.
Çayın Batı dünyasına girişi
Avrupalılar, Marco Polo’nun 1285 tarihli Çin seyahatnamesi sayesinde çaydan haberdar olur. Portekiz İmparatorluğu’nun deniz yoluyla Çin’e ulaştığı ve iki ülke arasında ticaretin başladığı 1557 yılı, kuşkusuz pek çok kültürel ve sosyal dinamiğin de başlangıç noktası olmuştur. Birçok ürünle birlikte çay da Çin’den Portekiz’e ihraç edilmiş ve Portekizliler 1557’de Avrupa’da çayla ilk tanışan millet olmuştur. 1610’da kaynaklar hem Portekiz’in, hem de Flemenklilerin Çin’den çay ithal etmekte olduğunu gösteriyor. Günümüzde Portekiz ve Hollanda’nın, vaktiyle çayla tanışan ilk iki ülke olması tarihin bir garip cilvesi olsa gerek.
17. yüzyılda İngiltere’de çay servisi
Çay, çok lüks ve pahalı olduğu için, her zaman kilitli, ufak bir çay sandığında saklanırdı. Çin’den getirilen porselen demlik ve fincanlarla birlikte sıcak su evin hizmetçisi tarafından odaya getirilir; bizzat ev sahibesi tarafından demlenirdi. Bu da bize Uzakdoğu’nun çay ritüellerinin, İngiltere’ye bir şekilde adapte edildiğini gösteriyor. Çay hazır olduğunda kulpsuz fincanlarla misafire ikram edilirdi. Ming tarzını yansıtan porselenlerde ağırlıkla kelebek, kuş ve çiçek figürleri olurdu. Çay sade içilirdi. İngiliz çay servisinin başat ögeleri süt ya da krema, ancak yüzyıl sonunda kullanılmaya başlanmıştır. Uzakdoğu’dan gelen ürünler Londra’ya farklı paketlerde ulaştığı için, porselen takımları çok nadir bulunur; farklı fincan, fincan tabağı ve çaydanlıklar olağan karşılanırdı. 17. yüzyılda çay, Londra’ya kendisinden kısa bir zaman önce ulaşan kahve ile birlikte Coffee House adı verilen kahvehanelerde satılmaktaydı. Kadınlar ise, çay zevkini yalnızca ev ortamında yaşamaktaydı.
Büyük aşk: İngiltere çayla tanışıyor
1600’de kurulan İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyası, 1601 ve 1629’daki iki büyük seferiyle İngiltere’nin sömürge hevesini köpürtmüştür. Ne var ki, Doğu Hindistan şirketi, Flemenkli ve Portekizlilerin yürüttüğü çay ticaretiyle pek alakadar olmamış ve çay İngiltere topraklarına ancak 1657’de Flemenkliler vasıtasıyla girebilmiştir. 1660’tan itibaren İngilizler doğrudan Çin seferleri yapmış ve çay Londra’da çok lüks bir ürün olarak bulunabilir hâle gelmiştir.
Kraliçe’nin çay tutkusu
İngilizlerin çay sevdasının baş kahramanlarından biri, Braganza (Portekiz kraliyet hanedanı) ailesinden Catherine’dir. Portekiz prensesi Catherine, 1662’de İngiltere Kralı 2. Charles ile evlendiğinde, yanında çay kutusunu da getirir. Catherine’in çaya düşkünlüğü, dönemin İngiliz soylularının da çay sevgisini şekillendirmiştir.
İngiltere’de 17. yüzyılın en önemli yazılı kaynaklarından biri, Samuel Pepys’in günlüğüdür. İngiliz donanmasında yüksek düzeyde bir memur olan Pepys, 25 Eylül 1660 tarihinde düştüğü nottı, Çin’den gelen bir içeceği ilk kez denediğini yazar. 28 Haziran 1667’de, eve geldiğinde eşini, eczacı Mr. Pelling’in önerdiği şekilde çay hazırlarken bulduğunu belirtir. O çağda İngilizler sabah bira içerdi. Çaysever Kraliçe Catherine’in etkisi, yüzyıl sonunda daha da hissedildi, çay günlük hayata yerleşti.
İngiltere’nin ilk çay markası doğuyor
Günümüzün meşhur çay markası Twinings’in kökleri 18. yüzyıl başında atılmıştır. Thomas Twining adlı tüccar, 1706’da çok tutulan bir kahvehane açar. Yakınındaki mahkeme binası nedeniyle hukukçuların başlıca uğrak mekanı olur. Twinings’in kahvesi, kadınların gelip çay aldığı ilk dükkanlardandır aynı zamanda. Soylu kadınlar, bizzat kendileri gelip çaylarını seçmekte, farklı harmanlar yaptırıp orada denemekteydi.
Yeni Dünya’da eski içecek
Amerika da, tıpkı İngiltere gibi 17. yüzyıl ortalarında, Flemenk Doğu Hindistan Kumpanyası vasıtasıyla tanışmıştır çayla. 1664’de İngilizlerin hakimiyetine geçip New York adını alacak olan, dönemin Hollanda sömürgesi New Amsterdam’daki limana gelen çayın başlıca müşterileri, Hollanda’daki hemşehrileriyle eşit olduğunu hissetmek isteyen üst sınıf Flemenklilerdi.
Tabii Amerika, bu yeni içecekle tanıştığında herkes çay hakkında bilgi sahibi değildi. Tarihçi Alice Morse Earle’ın Customs And Fashions In Old New England adlı kitabına göre o dönemde Salem ve başka pek çok kasabada, çay yapraklarının çok uzun süre kaynatılarak çıkan acı suyun içildiğini, ardından kalan yaprakların da tuz ve tereyağı ile yendiğini yazmıştır.
18. yüzyılın ikinci yarısında malî durumu kötüleşen Britanya, Doğu Hindistan Kampanyası’nın gelirini artırma hedefi ve yeni yasayla, çay ve diğer ithal ürünlere fahiş vergiler koydu. Sonunda bu sömürgelerin en önemli limanı olan Boston’da bir çay boykotu başladı. Bu boykot, 1773’te ünlü “Boston Çay Partisi” ile zirve noktasına ulaştı. İki yıl sonra da ABD’nin kuruluşuna giden Amerikan Bağımsızlık Savaşı başladı.
Boston Çay Partisi
1773 sonbaharında İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyası’nın çayla dolu gemileri, Amerika’daki sömürgelerde yaşayanların yüksek vergili çayı Amerika’ya sokmayacaklarını açıklamalarına rağmen, yola çıktı. Üç gemi Boston limanına vardığında, yüksek vergilerden şikayetçi halk, Hollanda çayını ucuza satan kaçakçıların da aralarına katılmasıyla büyük bir eyleme girişti. Kalabalık, 16 Aralık 1773’de Kızılderili kılığına girerek gemilere çıkar ve tonlarca çayı denize döktü. O dönemde “Boston limanında çayın imha edilişi” olarak adlandırılan olay, sonradan Boston Çay Partisi olarak anılmaya başlamıştır.
Tüm bu süreçte Amerika’da çay içmemek vatanseverlikle eşdeğer hale gelmişti. Amerika bir daha asla eskisi gibi bir çay diyarı olmadı.
İngiltere’de 18. yüzyılın ilk çeyreğinde, yüksek vergiler nedeniyle oldukça pahalı bir tüketim ürünü olan çay, sadece üst sınıflara mahsustu. 1723 ve 1745’de vergilerin düşürülmesiyle, çay tüketimi inanılmaz oranlarda artmıştı. Siyah çaya hileli bitkilerin eklenmesi daha zor olduğu için, 18. yüzyıl başlarında siyah çay daha çok tercih edilir olmuş, bu da İngiliz çay kültürünün temellerini şekillendirmiştir.
Hizmetlilerin, maaşlarına ek olarak evdeki çaydan belirli bir miktarda içme iznine sahip olmaları, edinilmiş önemli bir haktı. Yüzyıl sonuna geldiğimizde, günde iki kez çay içme izni, işverenleriyle yaptıkları anlaşmalarla garanti altına alınır olmuştu. Ev hizmetleri dışında çalışan işçiler de, patronlarından günlük çay içme süreleri talep etmeye başlamış ve günümüzün çay ya da kahve molası filizlenmişti. Varlıklı çayseverler, kaliteli çay yapraklarını dönemin bir başka lüksü olan rafine şeker ve sütle tatlandırarak içerken, işçi sınıfının çay saati, yaprakların dibinde kalan, çok daha ucuz, toz hâline gelmiş az miktarda çayın, kaynar suda uzun süre bekletilerek, rafine edilmemiş kahverengi şekerle tatlandırılarak içilmesine dayanıyordu.
Britanya çay içme arzusunu giderebilmek için Çin’e mahkumdu. Ancak bu ticaret hiç de masum değildi. Doğu Hindistan Kumpanyası, Hindistan’da ürettiği afyonu Çin’e satıyor, karşılığında da çay alıyordu. Bu dönemde 4 ila 12 milyon Çinli afyon bağımlısı oldu (Aynı dönemde Amerikalılar da daha düşük kalite ve fiyattaki Türk afyonunu Çin’e satıyordu).
3 Haziran 1839’da Çin buna son vermek için limanına gelen bin tonu aşkın afyonu denize döktü, artık Britanya’ya çay satmayacağını açıkladı. 1842’ye dek süren 1. Afyon Savaşı, Çin’in ezilmesiyle ve birçok ticari imtiyazın yanısıra Hong Kong’un İngilizlere verilmesiyle sonuçlandı. 2. Afyon Savaşı (1856-1860) sonucu, yine yenilen Çin, ağır ticari yükümlülükler altına girdi ve afyon kullanımını yasallaştırmak zorunda kaldı.
Britanya’da zamanla kahvehanelerin yanısıra ”çay evleri” de ortaya çıktı Bunların en önemli işlevi, kadınları evlerinden çıkararak sosyal hayata sokmalarıydı. Zamanla kadınların dışarıda toplanabildikleri en “uygun” mekan olan çay evleri, kadınların seçme hakkı için örgütlenmelerine de sahne olmuştur.
Bir gelenek doğuyor: Akşamüstü 5 çayı
İngilizlerin meşhur akşamüstü çayı 19. yüzyıl ortasında doğdu. Doğruluğundan emin olmasak da, Bedford Düşesi Anna Maria, hafif bir öğle yemeği yedikten sonra akşam yemeğini bekleyemeyecek kadar acıkınca, öğleden sonra saat beşte çayla birlikte bir şeyler atıştırmış ve bundan çok hoşlanarak beş çayını düzenli bir alışkanlığa dönüştürmüştü. 1. Dünya Savaşı’nda şeker ve yağın karneyle dağıtıldığı sırada İngilizler çayın karneyle satılmaması için tüm önlemlerini almıştı. İkinci Dünya Savaşı’nda, Londra bombalanırken sokaklarda ihtiyacı olanlara çay dağıtan seyyar çay istasyonları olduğu rivayet edilir.
Beş Çayı Mary Cassatt’in 1880’lerde yaptığı epresyonist tablo bir sosyal ritüel olarak beş çayının detaylarını veriyor.
20. yüzyılın ikinci yarısında Batı’da çay satışları gittikçe düşmeye başlamış, 2000’lerin ilk yıllarında çay kültürü Britanya’da gitgide demode bir gelenek olarak görülür olmuştur. Bu gidişe dur demek isteyen İngiliz çay endüstrisi, Kate Moss’un rol aldığı büyük çaplı bir tanıtım kampanyası başlatıp istedikleri ivmeyi yakalamıştır.
21. yüzyıl başıysa, kahvenin yükselişine tanık oldu. Bugün hâlâ üçüncü dalga kahve, kültürel egemenliğini tüm dünyaya yayarken; kahvenin kardeşi çay da son yıllarda yeni bir yükseliş dönemine girmiştir.