Etiket: ittihat ve terakki

  • Halide Edib Sinekli Bakkal Romanını Yazarken Hangi Tekkelerden Esinlendi?

    Halide Edib Sinekli Bakkal Romanını Yazarken Hangi Tekkelerden Esinlendi?


    halide edib gerçek hayattan çok sayıda mekân, olay ve kişiyi romanlarına yansıtmıştır. romanlarında haminnesinin bağlı olduğu bahariye mevlevihanesi, çocukluk ve gençlik yıllarında çok yardımını gördüğü özbekler tekkesi ve adnan adıvar’la evlendikten sonra yerleştiği haseki semtindeki başcı mahmud tekkesi’nden izlere rastlamak mümkündür. 1942’de chp sanat mükâfatı’nı kazanan sinekli bakkal da bu izleri taşıyan romanlarındandır.

    Halide_Edib_DepoPhotos_14961973-2

    Halide Edib Adıvar 20. yüzyılın ilk yarısında eserler vermiş önemli bir Türk romancısıdır. İyi bir tahsil görmüş, gazetede yayımlanan piyesleri 31 Mart isyancılarının tepkisini çekmiştir. 1919’daki İzmir’in İşgalini Tel’in (lanetleme) için Üsküdar ve Sultanahmet’te gerçekleşen mitinglerde yaptığı konuşmayla adını duyurmuş, İstanbul’un işgali üzerine kocası Adnan Adıvar’la beraber Millî Mücadele’ye katılmak için Anadolu’ya geçmiş, bir yandan gazete ve dergilere yazılar yazarak bir yandan da cephedeki hastanelerde çalışarak istiklal mücadelesine katkı sağlamıştır. Kurucuları arasında yer aldığı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılması üzerine 1925’te ülkeden ayrılarak İngiltere’ye gitmiş, ardından geçtiği Paris’te 1939’a kadar yaşamıştır. Yurt dışında yaşadığı süre içerisinde de ülke gündeminden uzaklaşmamış, yazdığı romanlarla adından söz ettirmiştir. The Clown and His Daughter (Meddah ve Kızı) ismiyle Paris’te 1928’de kaleme aldığı roman, ilk olarak Londra’da 1935’te İngilizce yayımlanmıştır. Bu roman aynı sene Türkiye’de Haber gazetesinde bölümler hâlinde yayımlanmaya başlamış ve 1936 yılında İstanbul’da Sinekli Bakkal ismiyle basılmıştır. 1940’ta İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne profesör tayin edilip İngiliz Dili ve Edebiyatı Kürsüsü’nü kurmakla görevlendirilmiştir. 1950-1954 yılları arasında Demokrat Parti İzmir milletvekilliğine seçilmiş, 9 Ocak 1964’te İstanbul’da hayatını kaybedince Merkez Efendi Kabristanı’na defnedilmiştir.

    Bahariye Mevlevihanesi ve Özbekler Tekkesi
    Halide Edib’e çocukluğunda en çok tesir eden aile büyükleri haminnesi (anneannesi) Eyyûblü Nâkiye Hanım ve Bahariye Mevlevihanesi türbedarlığını üstlenen dayısıydı. Mevleviyye tarikatından olan dayısının, karakterinin oluşumunda önemli bir rol oynadığını ifade etmektedir. Halide Edib’in gençliğinin ve evliliğinin ilk yılları Üsküdar Sultantepe’deki Özbekler Tekkesi’nin karşısında bulunan babası Edib Bey’in köşkünde geçmiştir. 31 Mart Vakası esnasında yazdığı piyesler yüzünden tehditler almış, şeyhin daveti üzerine Özbekler Tekkesi’nde saklanmıştır. Matematik âlimi ve Kandilli Rasathanesi Müdürü Salih Zeki Bey’le evliliğinden doğan çocukları Ayetullah ve Hikmetullah’a isimlerini yine bu tekkenin şeyhi Edhem Efendi vermiştir.

    Halide_Edib_1. Halide Edib Üsküdar'daki evlerinde babası Edib Beğ'in el falına bakarken
    Halide Edib Üsküdar’daki evlerinde babası Edib Bey’in el falına bakarken…
    Halide_Edib_2. Halide Edib çocukken
    Halide Edib’in çocukluğundan…
    Halide_Edib_3.1 Özbekler Tekkesi ve önünde Şeyh ailesinden Ethem Özbekkangay
    Adnan Adıvar ve Halide Edib, 1920’de İstanbul işgal edildiğinde Özbekler Tekkesi’nde saklandı.

    Halide Edib, Salih Zeki Bey’den ayrıldıktan sonra ikinci evliliğini Sıhhiye Umum Müdürü Dr. Adnan Adıvar’la yapmıştır. İngilizler 16 Mart 1920’de İstanbul’u işgal ettikleri vakit İstanbul Mebusu Adnan Bey ve eşi Halide Edib’i yakalamak için harekete geçince saklandıkları yer yine Özbekler Tekkesi olmuştur. Bir gece Şeyh Ata Efendi’nin odasında kalan çift, Karakol Cemiyeti’nin organizasyonuyla 19 Mart 1920’de gizlice Ankara’ya hareket etmiştir.

    İsmet İnönü’nün Anadolu’ya geçişinin de yine ilginç bir hikâyesi vardır. Kaçış planını Şeyh Ata Efendi’nin yeğeni Vahide Alev’in anlatımından öğreniyoruz:

    Şeyh Ata Efendi imam kıyafetiyle at üstünde, Miralay İsmet Bey de er kılığında yürüyerek tekkeden ayrılırlar. Bağlarbaşı’ndan geçerlerken önlerini Kuvâ-yı İnzibatiye askerleri keser. Şeyh Efendi soğukkanlı bir şekilde, “Bu ne biçim iş? Ben tabur imamıyım, bu da benim emir erim. Bizi ne diye durduruyorsunuz?” diyerek çıkışınca askerler barikatı açmış ve İsmet Paşa’nın sağ salim Millî Mücadele’ye katılabilmesi mümkün olmuştur.1 İsmet Paşa bu iyiliği unutmayıp Şeyh Ata Efendi’nin kızı Belkıs Özbek’in eğitimi süresince masraflarını karşılamış. Şeyh Ata Efendi’nin kuzeni Münir Ertegün de Lozan görüşmelerinde hukuk müşaviri ve tercüman olarak bulunmuş, sonraki yıllarda Paris ve Vaşington büyükelçiliği yapmıştır.

    Halide_Edib_4. Halide Edip'in ilk baskısı İngilizce yayımlanan romanı
    Halide Edib’in ilk baskısı İngilizce yayımlanan romanı The Clown and His Daughter (Meddah ve Kızı).

    Sinekli Bakkal Romanında Neler Anlatılıyor?
    Sinekli Bakkal romanı Sultan II. Abdülhamid’in son devirleri ve Meşrutiyet’in ilk yıllarında geçmektedir. Halide Edib, Haseki ile Aksaray arasında kalan Sinekli Bakkal semtinde bir ailenin başından geçen olayları anlatırken devrin siyasi gelişmelerine de yer verir. Mahalle imamı İlhami Efendi karısını erken kaybetmiş, kızı Emine’yle yaşayan, dinin günah-sevap, cennet-cehennem bahislerine odaklanmış, sevdirmekten ziyade korkutmaktan ibaret taassup ehli bir kişi olarak tanıtılır. Tevfik ise yaşlı annesi ve dayısı bakkal Mustafa Efendi ile birlikte yaşayan, karagöz oynatan, orta oyununda kadın kılığında zenne rolüne çıktığından “Kız Tevfik” lakabıyla anılan 19 yaşındaki haylaz bir delikanlıdır. Emine 17 yaşına geldiğinde okuldan itibaren birlikte büyüdükleri Tevfik’e gönlünü kaptırır ve babası evlenmelerine rıza göstermeyince tiyatroculuğu bırakıp bakkal işleteceği sözünü alır almaz da Tevfik’e kaçar. Tevfik ilk zamanlar anlaşmaya riayet etse de sonradan tiyatroculuk arzusu ağır basar ve karısından gizli gizli etrafına topladığı erkeklere meddahlık yapmaya başlar. Bir gece Emine gürültüleri duyup kulak kabarttığında Tevfik’in zenne rolünde kendisinin taklidini yapıp seyircileri güldürdüğüne hatta yatak odasındaki özel anları anlatarak mahremiyet sınırlarını aştığına şahit olur. Bunun üzerine bir arbede çıkararak Tevfik’i ve etrafındakileri kovar ve hamile hâliyle babasının evine döner. Çok geçmeden bir kız çocuğu dünyaya getirir ve ismini Rabia koyarlar. İmam İlhami Efendi torununu küçük yaşta hafız yapar, sesi de güzeldir. Rabia’nın Aksaray’daki Valide Camii’nde mukabele okuyuşunu beğenen Zaptiye Nazırı Selim Paşa’nın karısı Sabiha Hanım, küçük kızı konaklarına davet eder. Konağa musiki dersi vermek için gelenlerden biri Mevlevi şeyhi Vehbi Dede, diğeri de İtalyan Peregrini’dir. Selim Paşa’nın oğlu Hilmi ise Jön Türkler’i gizliden gizliye desteklemektedir. Hatta yurt dışından Cemiyet’in gazetelerini postaneden aldırmak için Rabia’nın babası Kız Tevfik’i dahi kullanmış ve sürgün cezası almasına sebep olmuştur.


    “sinekli bakkal romanı sultan ıı. abdülhamid’in son devirleri ve meşrutiyet’in ilk yıllarında geçmektedir. halide edib, haseki ile aksaray arasında kalan sinekli bakkal semtinde bir ailenin başından geçen olayları anlatırken devrin siyasi gelişmelerine de yer verir.”

    Bakıcısı Ahmed Ağa, Ramazan ayında Halide Edib’i Üsküdar çarşısındaki bir kahvede oynatılan Karagöz’e götürmüştür. Halide Edib, Mor Salkımlı Ev başlığını taşıyan hatıralarında Sinekli Bakkal romanındaki Kız Tevfik karakterinin bu intibalarından ilhamla yazıldığını belirtmektedir.

    Şeyhlikten Tiyatroculuğa İmam Hakkı’nın Hikâyesi
    Halide Edib 1917’de Dr. Adnan Adıvar’la evlendiğinde Haseki Hastanesi’nin yanındaki köşke gelin gitmiştir. Bu köşk günümüzde de mevcut olup aile tarafından Kızılay’a bağışlanmıştır. Aynı semtte bulunan bir tekkede ise Sinekli Bakkal romanında anlatılanlara çok benzer bir hadise gerçekleşmiştir. Cerrahpaşa Camii imam-hatibi ve Kadiri şeyhi Mehmed Arif Efendi’nin kızı Keşfiye Hanım, yine Haseki semtindeki Gülşeniyye tarikatına bağlı Başçı Mahmud Tekkesi’nin Şeyhi Hakkı Efendi’yle evlenir.

    1882’de dünyaya gelen kızları Şahende henüz beş yaşına geldiğinde aile arasına kara kedi girer. Şeyh Hakkı Efendi tekkesine gelen Komik Abdi, Kel Hasan ve Küçük İsmail gibi orta oyuncuların tesirine girerek tiyatroya merak sarar. Bu ilgi öyle bir noktaya ulaşır ki tekkedeki şeyhlik, camideki hatiplik vazifelerini bırakıp tiyatro oyunculuğunu meslek edinir. Hatta bununla da kalmaz, bir rivayete göre Küçük İsmail Kumpanyası’ndaki Virjini isimli bir kantocuyla, başka bir rivayete göre de meşhur şantözlerden “Marika”nın kardeşi “Tireze”yle gönül ilişkisi kurar.2 Tabii bu durum Keşfiye Hanım’ın kızını alarak evi terk etmesine ve babasının Cerrahpaşa’daki evine taşınmasına sebep olur. Malik Aksel, 1977’de yayımlanan İstanbul’un Ortası isimli kitabında, “Bir kantocuya tutkunluk gösterip âşık olan İmam Hakkı’nın başından geçenler bir romana konu olabilir.” diye yazarken herhâlde Halide Edib’in Sinekli Bakkal romanını okumamıştır.

    Halide_Edib_6. Şahende Hanım'ın Suzişli Hatıraları
    Şahende Hanım’ın Sûzişli Hatıraları, Sinekli Bakkal romanına ilham veren bir olayı ele alıyor.
    Halide_Edib_7. sağdaki kupür
    Sinekli Bakkal romanının ödül haberi. Tan, 23 Şubat 1942.

    Roman Kahramanı Rabia, Gerçek Hayatta Şahende Hanım Olabilir mi?
    Dedesi Şeyh Mehmed Arif Efendi zeki ve kabiliyetli torunu Şahende’ye “molla” diye seslenir ve çok severdi. Büyüdüğünde Amasyalı Kemal Bey’le evlendirilir. Kemal Bey jandarma olarak görev yaparken Sultan II. Abdülhamid’e muhalefet edip Jön Türkler’le yurt dışına kaçmış, affedilince ülkeye dönebilmiştir. Gümrük İdaresi’nde sermuhasip (başsayman) olarak çalışmış, 1908’de Meşrutiyet’in ilanı sonrasında İttihat ve Terakki Fırkası’nın otoriterleşme eğilimlerine karşı çıkıp yeni bir arayışa girmiştir. Şerif Paşa’nın Paris’te kurduğu Islahat-ı Esasiyye-i Osmaniyye Fırkası’nın yurt içindeki gizli ekibini teşkil eden Cemiyet-i Hafiye’nin başkanlığını üstlenmiştir. Bu fırkanın Paris’te yayımladığı Meşrutiyet isimli gazete ecnebi postaneleri vasıtasıyla getirilmekte ve gizlice İstanbul’da dağıtılmaktadır. Bu durumu haber alan İttihatçılar takibata başlar, Kemal Bey tutuklanacağını anlayınca Paris’e kaçar. Fakat evine yapılan baskında karısı Şahende Hanım gözaltına alınır ve 84 gün tutuklu kalır. Cemiyet-i Hafiye’ye ilişkin Rıza Nur bir kitap yazmıştır. Şahende Hanım’ın tutukluluk günlerinde yaşadıklarını anlattığı günlük de A. Filiz Evcimen Salıcı tarafından yayımlanmış böylelikle Sinekli Bakkal romanına ilham veren bir hadise daha aydınlanmıştır.3

    Şeyh Arif Efendi’nin oğlu Şerefeddin Yaltkaya Cumhuriyet devrinin ikinci Diyanet İşleri Başkanı’dır. Diğer oğlu Kemaleddin Yaltkaya ise Yenikapı Mevlevihanesi’nde çile çıkarmış, Laleli Camii’nde hatiplik yapmış, Romanya Kralı Carol tarafından Köstence’de yaptırılan camide 1913 yılında imam-hatip olarak görevlendirilmiştir.

    Şeyhlerin İçinde Bulunduğu Mükâfat Jürisi
    Halide Edib, Sinekli Bakkal romanıyla 1942’deki CHP Sanat Mükâfatı’nı kazanmıştır. Bu yarışmanın jüri heyeti başkanlığını Halid Ziya Uşaklıgil yapmıştır. Diğer jüri üyeleri ise şunlardır: Nureddin Artam, Nurullah Ataç, Falih Rıfkı Atay, Fazıl Ahmet Aykaç, İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu, Nasuhi Baydar, Behice Boran, Yahya Kemal Beyatlı, Behçet Kemal Çağlar, Ahmet Muhip Dıranas, Sabahattin Eyüboğlu, İbrahim Alaeddin Gövsa, Ferit Celal Güven, Fuat Köprülü, Mustafa Nihat Özön, İsmail Hakkı Sevük, Sabri Esat Siyavuşgil, Vedat Nedim Tör, Mustafa Şekip Tunç, Hakkı Tarık Us, Hüseyin Cahit Yalçın, Suut Kemal Yetkin ve Kadri Yörükoğlu.

    Bu üyelerden Nureddin Artam Çengelköyü’ndeki Şeyh Nevruz Tekkesi’nin, Nasuhi Baydar ise Topkapı Sarayı girişinde bulunan Nazikî Tekkesi’nin son şeyhiydi. Yahya Kemal, Üsküp’teki Rıfai Tekkesi Şeyhi Sadeddin Sırrî Efendi’ye biatlı oluşundan Beyatlı soyadını almıştı. Sabri Esat Siyavuşgil’in çocukluğu tekkelerde geçmişti. Suut Kemal Yetkin de Urfa mebusluğu, Oğlanlar Tekkesi Şeyhliği, tekkeleri denetleyen ve idari işlerine bakan Meclis-i Meşayih başkanlığı yapan Şeyh Safvet Yetkin’in oğluydu.

    Halide_Edib_Halide edib'in Bayezid Camii'ndeki cenaze merasimi
    Halide Edib’in Bayezid Camii’ndeki cenaze merasimi.

    1967’de sinemaya da uyarlanan Sinekli Bakkal’ın senaryo ve yapımcılığını Osman F. Seden, yönetmenliğini ise Mehmet Dinler üstlendi. Başrollerde ise Türkan Şoray ve Ediz Hun vardı. #

    DİPNOTLAR
    1 Vahide Alev, “Özbekler Tekkesi”, Tarih ve Toplum dergisi, sayı 2, Ağustos 1984, s. 40-45.
    2 Musahipzade Celâl, Eski İstanbul Yaşayışı, Türkiye Yayınevi, İstanbul, 1946, s. 63; Cemaleddin Server Revnakoğlu Arşivi, Süleymaniye Kütüphanesi, Dosya: 71/140 vd.
    3 A. Filiz Evcimen Salıcı, 1910 Cemiyet-i Hafiye Davasının Tek Kadın Sanığı, Şahende Hanım’ın Suzişli Hatıraları, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2016.
  • İlk Hababam Sınıfı’nda ‘iğne vakası’ ve sonraki dönemin ünlüleri

    1925’in İstanbul Erkek Lisesi’nde yaşanan bir hadise, önce okulda sonrasında basında ciddi bir mesele olur. Arapça hocasının iskemlesine büyük bir iğne konmuş ve öğretmenin elini kanatmıştır. 10. sınıf öğrencilerinin tamamı okuldan uzaklaştırılır ama, çocuklar gazeteleri dolaşarak haksızlığa uğradıklarını söyler. Olaylar daha da büyür. O sınıfta okuyanlar arasında Sait Faik, İhsan Sabri Çağlayangil, Hikmet Feridun Es, Sıtkı Yırcalı gibi ünlüler, daha sonradan milletvekili-bakan olacak isimler vardır.

    Ülkemizde cumhuri­yetin ilan edildiği ilk yıllarda eğitime ve eğitmenlere ziyadesiyle önem verildiği biliniyor. Bu önem, öğretmenlere karşı takını­lan tutumlara ve eğitmenle­rin ekonomik refah seviyesi­ne de yansımıştır. Kurtuluş Savaşı bittikten hemen sonra öğretmenlerin birikmiş maaş­larının hızla ödenmesi yoluna gidilmiştir. Zira tesis edilecek ulus devletin oturması, ancak öğretmenlerin yapılacak re­formları desteklemesi ve bu il­keleri yetişmekte olan nesiller üzerinde uygulaması ile müm­kündü. Nitekim Atatürk’ün öğretmenlerle ilgili söylemiş olduğu “Öğretmenler, yeni ne­sil sizlerin eseri olacaktır” sö­zü de bu durumu teyid eder niteliktedir.

    Özellikle 1925-1929 ara­sında Maarif Vekilliği yapan Mustafa Necati’nin öğretmen­lik mesleğine büyük bir prestij kazandırdığı bilinir. Cumhu­riyetin ilk yıllarında İstanbul Erkek Lisesi’nde ilginç bir ha­dise yaşanır. Sözkonusu okul, İstanbul’un en saygın mektep­lerindendir. Okulun kökle­ri 1885’de Mehmet Nadir Bey tarafından açılan Numune-i Terakki mektebine kadar çıka­rılır. Nadir Bey okulunda katı bir disiplin uygularken iyi öğ­retmenleri elinde tutmak için de o zamanlar uygulanmayan bir yöntemi hayata geçirir: Öğ­retmenlerine yaz tatillerinde de maaş ödeme yoluna gider! Böylelikle güçlü bir eğitmen kadrosuna sahip olur. Bunun neticesinde okul, saygın ve varlıklı ailelerin tercih ettikle­ri bir eğitim yuvasına dönüşür.

    Resim4-1923-1925-arası-600x419
    1925’te çekilen bu fotoğrafta lisenin kapısında yalnız “Erkek Lisesi” yazıyor.

    Daha önce Numune-i Te­rakki, 1913’te İstanbul Sul­tanisi adını taşıyan bugünkü İstanbul Erkek Lisesi’ne İtti­hatçıların ayrı bir önem ver­dikleri bilinir. Okulun Alman tarzı eğitim veren bir müesse­seye dönüştürülmesi için bu ülkeden hocalar getirtilir. Tan­zimatçılar için Galatasaray ne ise, İttihatçılar için de İstan­bul Sultanisi odur. Haliyle İt­tihatçıların düşüşü ile okul da kısa süreli bir bocalama yaşar. Sonrasında tekrardan gözde bir eğitim kurumu haline ge­lir. Gerek son Osmanlı döne­minde gerekse cumhuriyetin ilk yıllarında değişik binalar­da faaliyet gösterdikten sonra, 1933’te bugünkü binasına ta­şınır. Sözkonusu yapı, Osman­lı Devleti zamanında Düyun-u Umumiye binası olarak kul­lanılmıştır. Bu durum okula verilen önemin de bir göster­gesidir. Okul 1964’de gündüz­lü olarak ilk kız öğrencilerini alacak, 1982’de Anadolu Lise­si statüsüne geçecek ve adı da İstanbul Lisesi olacaktır.

    Okulun Türkçe öğretmen­leri arasında önemli gazeteci­ler vardır. Vakit gazetesi sahi­bi Hakkı Tarık Us’un yanı sıra fıkra tarzı yazılarıyla tanınan Hakkı Süha Gezgin, sonra­dan Millî Eğitim Bakanı olan Hasan Âli Yücel ve Memduh Şevket Esendal bu kadroda­dır. Fransızca derslerine gi­ren isim ise Nurullah Ataç’tır. Arapça hocalarından biri de meşhur Kilisli Rıf’at Bilge’dir.

    istanbul-erkek-lisesi-ogrencileri-1929
    1929 yılında bir sınıf 1929 yılında çekilen bir fotoğrafta İstanbul Erkek Lisesi, o günkü adıyla İstanbul Sultanisi’nin öğrencileri…

    Sandalyede çuvaldız

    1925’in Ekim ayında İstanbul Lisesi 10. sınıfta 43 öğrenci­nin bulunduğu bir derslikte Arapça muallimi Seyyit Salih Efendi’nin dersinde bir “iğne vakası” meydana gelir. Salih Efendi, her zamanki gibi der­sine girer. Sandalyeye otur­mak için cübbesini düzeltir­ken eline sandalyeye konmuş bir koca bir iğne, bir çuvaldız batar. Bu olaya çok içerleyen Salih Efendi defteri imzala­dıktan sonra öğrencilere dö­ner ve “Ben bu muameleye la­yık değilim, sizlere çok teessüf ederim” dedikten sonra dersi terkeder. Yaşanan hadiseyi okul müdürü Besim Bey’e ile­tir ve istifasını verir.

    Yaşananlara tek içerleyen Salih Efendi değildir. Besim Bey de bu gelişme sonrasında acilen disiplin kurulunu top­lar. Öğrencilerle bir dizi görüş­me yapar. Ancak öğrenciler, olayın fail ya da faillerini gör­mediklerini ve hiçbir şey bil­mediklerini dile getirir. Bunun üzerine Besim Bey, okul öğ­retmenlerini toplar ve onlara disiplin kurulunun sözkonusu sınıftaki 43 öğrencinin tümü­nü okuldan attığını tebliğ eder. Bu karar öğretmenler arasında soğuk bir rüzgarın esmesine sebebiyet verir. Ancak okulun genç Tarih öğretmeni Enver Behnan (Şapolyo) dışında ka­rara itiraz eden çıkmaz. Enver Behnan cezayı açık yüreklilik­le zalimane bulduğunu, en adi bir zanlının bile avukat edin­meden ve kendisini savunma­dan mahkum edilemediğini, suçlunun bulunamamasının idarenin sorumluluğunda ol­duğunu dile getirir. Sözkonusu sınıfın okulun yüz akı oldu­ğunun ve bu sınıfta istikba­lin pek çok parlak namzet bi­reyinin çıkabileceğinin altını çizer.

    Gerçekten de sözkonusu sınıftan çıkan kişilere baktı­ğımızda Enver Behnan’ın bu çıkarımının ne denli haklı ol­duğunu görmek mümkündür. Sınıftaki öğrenciler arasın­da yer alan “H2O Sait” lakaplı genç yani 228 numaralı “Sulu Sait”, ünlü öykücümüz olacak Sait Faik Abasıyanık’tır. Bir diğer öğrenci “Sabri Efendi”, geleceğin en önemli politika­cılarından İhsan Sabri Çağ­layangil’den başkası değildir. 725 numaralı “Feridun Efen­di” ise Bâbıâli’nin röportaj ve yurtdışı haber üstadı Hikmet Feridun Es olacaktır. “Sıtkı Efendi” namı ile bilinen öü­renci, Demokrat Parti’nin ku­rucularından Sıtkı Yırcalı’dır. 748 numaralı “Saffet Efendi”, sonraki dönemlerin ünlü hu­kukçusu Saffet Nezihi Bölük­başı’dır. Bunlar dışında sözko­nusu sınıfta Cemil Sait Barlas, Emin Kalafat, Sait Naci Ergin (bir dönem Maarif Vekili), Ce­lal Yardımcı, Nedim Ökmen gibi ileride milletvekilliği hat­ta Bakanlık yapacak isimler de vardı (Bundan dolayı İhsan Sabri Çağlayangil, anılarında bu sınıftan “Bakanlar Sınıfı” diye sözedildiğini yazar).

    75sait-1
    Meşhur failler “İğne vakası”nın yaşandığı sınıfta geleceğin yazarları, habercileri, siyasetçileri de vardı. Ünlü öykücümüz Sait Faik (solda, fotoğrafın solunda) ve Bâbıâli’nin röportaj üstadı Hikmet Feridun Es (sağda) bu isimler arasındaydı.

    Yaşanan gelişmeler son­rasında öğrencilerin yanında yer alan Enver Behnan, aynı zamanda matbuat aleminde yazıları yayımlanan bir kişi ol­duğu için çocukları toplayarak Cumhuriyet başta olmak üzere Bâbıâli’nin büyük gazeteleri­ni dolaşır. Bunun neticesinde de kadrosu İstanbul Lisesi’nde kalmak şartıyla Vefa Lisesi’ne tayin edilir!

    Olayın basına yansıma­sıyla ilk tepkiler gelir. Bunlar öğrencilerin beklentilerin ak­sine, onların en sert biçim­de cezalandırılması yönün­dedir. 17 Ekim 1925 tarihli Akşam gazetesi, öğrencilerin okuldan uzaklaştırılmalarının “pek münasip bir ceza” oldu­ğu kanısındadır. Akşam’a göre sınıflarda uygulanan disiplin yönetmeliği adeta memleket kanunlarının küçük bir ör­neğidir. Bu kaideye uymayan bireylerden memlekete fayda gelmesi düşünülemez. Akşam gazetesi daha sonra, yayımla­dıkları bu haberle ilgili İstan­bul Lisesi’nden beş-altı öğren­cinin kendilerine müracaat ederek bir tekzip yayımlamak istediklerini yazar; ancak “sı­nıf inzibatına riayetkâr olma­yan bu efendilerin müracaatı­nın doğal olarak kendilerince nazar-i itibara dahi alınmadı­ğını” dile getirir.

    Öte yandan öğrencilerin daha başka gazeteleri ziyaret ettiklerini ve savunmalarının yayımlanmasını rica ettikleri­ni de biliyoruz. Öğrenciler bu ziyaretlerinde iğneyi yerleş­tirenlerin kendileri olmadığı­nı, sınıfın kapısı sürekli açık olduğu için bunu herhangi bir kişinin de yapabileceğini dile getirir.

    Hadiselerin bu denli büyü­mesi üzerine Maarif Vekale­ti olayları incelemek için bir müfettiş görevlendirmeye ka­rar verir. Tüm bunlar yaşa­nırken basında da gelişme­ler değerlendirilmeye devam eder. Cumhuriyet gazetesinde Mehmet Asım, bu olay vesile­si ile genel olarak okullardaki disiplin bozukluğuna dikka­ti çeker ve bu durumdan biraz da hocaların mesul olduğunu dile getirir. Bazı okullarda da­ha hocalar sınıftan çıkmadan bir takım öğrencilerin traş ol­maya ya da elbise değiştirme­ye kalktıklarını yazar.

    Ancak zamanla matbuatta­ki sert söylemler, yerini daha ihtiyatlı ifadelere bırakmaya başlar. Bu konudaki ilk adımı Akşam gazetesi yazarların­dan Necmettin Sadak atacak­tır: Sadak’a göre işlenen suçun büyüklüğü tartışılmaz. Ancak zaten yaşanan süreç bu öğren­cilere en büyük cezadır. Daha­sı eğitimin en önemli amacı, kişilerin terbiye edilmesidir. Nitekim ciddi suçlular bile hapishane ya da ıslahevlerin­de terbiye edilmeye devam edilmektedir. Bu öğrencilerin okuldan tard edilmesi, eğiti­min temel amaçlarına aykırı­dır. Zira eğitim, topluma fay­dalı ya da en azından zararı dokunmayacak kişiler yetiştir­me eylemidir. Halbuki bu öğ­rencilerin eğitim hayatı son­landırılacak olursa, tam tersi bir durum meydana gelecektir. Bu açıdan öğrencilere ceza ve­rilirken bu hususlar da gözö­nüne alınmalıdır.

    İstanbul Lisesi’nin öğren­cileri okuldan uzaklaştırma kararının ve gazetelerdeki tar­tışmaların ardından Maarif Vekaleti daha geniş kapsam­lı bir soruşturma açmaya ka­rar verir. Bu arada sözkonu­su sınıftan seçilen iki öğren­ci de yetkililere bilgi vermek için Ankara’nın yolunu tutar. Soruşturma neticelenene ka­dar öğrencilerin derslere gir­mesi men edilmiştir. Daha­sı bazı öğrenciler yatılıdır ve uzaklaştırma çıktıktan sonra aileleri Anadolu’da yaşayan bu öğrenciler için zor günler başlamıştır. Geçici bir çözüm olması için bu öğrenciler so­ruşturma süresince Darülace­ze’ye yerleştirilir. İhsan Sabri Çağlayangil anılarında, nerede ise 2.5 ay boyunca aylak aylak dolaştıklarını ne resmî ne de özel hiçbir okulun kendileri­ni almaya yanaşmadığını ifade eder. Öğrencilerin yaşadığı bu perişanlık, kamuoyunda bir yumuşama sürecinin başlama­sına yol açar.

    Genel olarak basında bir yumuşama havasının esme­ye başlaması üzerine, Maarif Vekaleti’nde verilen cezanın nispetsiz olduğu ve daha ma­kul bir cezaya dönüştürülmesi yönünde kanaat oluşur. Lakin Reis-i Cumhur Mustafa Ke­mal Paşa’nın meclisin açılışı sırasında yapmış olduğu ko­nuşma, yeniden rüzgarın öğ­renciler aleyhine esmesine yol açar. Bu konuşmada Gazi, “okullarda disiplinin sağlan­masının en önemli ilke oldu­ğunu” altını çizerek belirtmiş­tir. Bunun üzerine soruşturma hızlandırılır ve öğrencilerin tek tek ifadesi alınır. Lakin bu teşebbüsten de bir sonuç çık­maz ve olayın fail ya da failleri bir türlü yakalanamaz.

    ihsan-sabri-caglayangil-ve-suleyman-demirel
    Bakanlar Sınıfı Sınıfta Cemil Sait Barlas, Emin Kalafat, Sait Naci Ergin (bir dönem Maarif Vekili), Celal Yardımcı, Nedim Ökmen gibi ileride milletvekilliği hatta Bakanlık yapacak isimler de olduğu için İhsan Sabri Çağlayangil (üstte), anılarında bu sınıftan “Bakanlar Sınıfı” diye sözedildiğini yazmıştı.
    istanbul-erkek-lisesi-binası
    İstanbul Erkek Lisesi binası.

    En nihayetinde yaşanan tüm bu gelişmelerin etkisiy­le bir orta yol bulunur. Her şeyden önce Arapça mualli­mine karşı yapılan bu hareke­tin ibret olması açısından en sert biçimde cezalandırılması zaruri kabul edilmekte ancak mezuniyetlerine 1 sene kalmış bu efendilerin de bir şekilde kazanılması gerekli görülmek­teydi. Hele o devirde yetişmiş insana duyulan ihtiyaç her za­mankinden daha fazla idi. Ya­şanan Cihan Harbi ve arkasın­dan gelen Kurtuluş Savaşı pek çok yetişmiş ferdin cephelerde şehit olmasına ya da sakat ka­larak iş göremez bir hale gel­mesine sebebiyet vermişti.

    Müfettiş kararı 16 Ka­sım’da tebliğ olunur. Buna gö­re sözkonusu sınıfta bulunan 43 kişinin İstanbul Lisesi ile ilişiği kesilecek ve bu öğrenci­ler İstanbul dışındaki liselere sürgün edileceklerdi. Öğrenci­lerin önemli bir kısmını oluş­turan 25 kadar parasız yatılı talebe, Ankara Sultanisi’ne ge­çerek eğitim hayatlarına bura­da devam ederler.

    Enver Behnan Şapolyo, sonradan sınıfa iğne koyan ki­şinin başka bir sınıftan oldu­ğunun anlaşıldığını dile geti­rir. Enver Behnan Bey, Arapça muallimine yapılan bu davra­nışı da cumhuriyet inkılapla­rının verdiği coşkuya bağlar. “Muhtemelen devrimlerin coşkusu eskiyi temsil eden bu hocaya karşı böylesi bir mu­amelenin doğmasına sebebi­yet vermişti” diyerek duru­mu kendince izah eder. Ceza alan öğrenciler arasında yer alan İhsan Sabri Çağlayangil ise meseleye biraz farklı bir boyuttan yaklaşır. Ona göre dönem son derece karışık bir dönemdir. Kılık-kıyafet-şapka inkılabı yapılmış, Şeyh Sait is­yanı patlak vermiş, Musul me­selesi alevlenmiştir. Böylesi bir ortamda devlet, otoritesini en yüksek kerteden duyurma ihtiyacı hisseder.

    1925’te yaşanan bu olay­lar siyasi ortamın da etkisiy­le Türk eğitim tarihinin en ilgi çeken vakalarından birine se­bebiyet vermişti. Sonrasında bu sınıftan çıkan öğrenciler farklı alanlarda Türkiye tari­hinde kendilerinden sözet­tirmeyi başardılar. Hatta bir zamanlar münasebetsizlikle­rinin alamet-i farikası olarak kendilerine yapılan “iğneciler sınıfı” yakıştırması da zaman içinde bu sınıf mensupları­nın gurur duydukları bir lakap olacaktır.

    ‘Okuldan uzaklaştırılan talebe kapı kapı dolaşıyor…’

    Dönemin İstanbul Erkek Lisesi’nde yaşanan hadise sonrası, okuldan atılan öğrenciler gazeteleri dolaşarak destek arayışına girdiler. 1925 Ekim’inde Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan haber ise öğrencilere pek destek veren bir nitelikte değildi! Tam metin.

    “Maarif Vekâleti’nin Bu Talebeyi Anadolu’nun Uzak Vilayetle­rindeki Liselere Yerleştireceği Zannolunmaktadır”.

    Arabî muallimleri Tahir Efen­di’ye karşı yaptıkları münasebet­sizlikten dolayı, mektebin meclis-i inzibatı tarafından ittifakla tardlarına karar verilen, İstanbul Lisesi onuncu sınıf birinci şube talebesi dün muhtelif makamlara müracaat etmişler ve haklarındaki ağır cezanın ref’i için teşebbüsat­ta bulunmuşlardır.

    IMG_8710

    Talebe dün Vali Süleyman Sami Bey’i ziyaret etmişler ve muallimin sandalyesi üstüne iğne yerleştirenlerin kendileri olmadı­ğını, bunu hariçten herhangi bir kimsenin yapmış olduğunu söyle­mişlerdir. Talebe Maarif Müfettişi Safvet Bey’e de giderek çirkin hadiseyi mevzu-ı bahs etmişler ve tard kararının haksızlığından (!) bahsetmişlerdir.

    Talebe grup halinde olan bu müracaatlarından maada mektep idaresine de ayrı ayrı müracaat ederek vaziyetlerinin ıslahı için ne yapmak lazım geldiğini sormak­tadırlar.

    Mektep idaresinde şayan-ı takdir bir sükûn ve intizam meş­hut olduğu bir sırada, hayatını büyük bir feragât-ı nefsle hocalığa vakfetmiş olan muhterem bir mu­allime karşı yapılan bu terbiyesiz­lik heyet-i ta’limiye üzerinde fena bir intiba bırakmıştır.

    Çıkarılan talebe 43 kişidir. Mektep idaresi bunları ayrı ayrı çağırmış, vak’ayı sormuş sonra da heyet-i umumiye halinde topla­yarak vaziyetin vahametinden ve ıztırarî olarak verilecek cezanın ağırlığından bahsetmiştir. Talebe bu sözlere mukabil iğne koyanın kendileri olmadığını ve bu çirkin hadisenin faillerini bilmediklerini iddiada ısrar etmişlerdir.

    Bu hal karşısında muazzeplik kelimesinin ifade edemediği bir terbiyesizliği yapanların behe­mehâl onuncu sınıf birinci şube talebesi arasında bulunmadığı, talebeden mühim bir kısmının bundan haberdar olmadığı ka­naat-i vicdâniyesi hâsıl olmuş ve sâlifü’z-zikr talebe hakkında tard cezası verilmiştir.

    Fakat tebligat yapılırken ceza­nın kabil-i rücu’ olduğu ve failler ihbar edildiği takdirde tekrar mek­tebe alınacakları ilave edilmiştir. Buna mukabil idarenin intizarı bîsud olmuş ve talebeden hiçbiri vak’a hakkında tafsilat vermemiş ve hepsi eski iddialarında ısrara devam etmişlerdir.

    Mektep idaresi hepsi leylî olan bu talebenin velilerine keyfiyeti tebliğ etmiş ve çocuklarını tesel­lüm etmeleri için bugüne kadar mühlet vermiştir. Bugün çocuk­larını henüz mektepten almamış olan evliya-yı etfâl mektebe gelecekler ve talebeyi evlerine götüreceklerdir.

    IMG_8710-kupur-istanbul-lisesi-igne-olayi
    Dün vilayete ve Maarif Müfettiş-i Umumiliğine müracaat eden İstanbul Erkek Lisesi onuncu sınıfının matrud talebesi vali beye giderlerken”.

    Onuncu sınıfın aynı şube­sinden beş efendi daha vardır ki bunlar tard edilmemişlerdir. Buna sebep hadise günü mezkûr talebenin mektepte bulunmama­larıdır. Bu talebeler sınıfın diğer şubelerine verilmişlerdir. Onuncu sınıfın diğer iki şubesinde el-yevm doksanı mütecaviz talebe vardır.

    Tard kararı mektep idaresi tarafından vekâlete bildirilmişse de şüphesiz henüz cevap gelecek kadar zaman geçmemiştir. Tard edilen talebenin arasında masum­ları olduğu ve hadiseden hatta haberdar olmayanlar bulunduğu da şüphesizdir; fakat haberdar olmadıklarını tespit edecek bir delil-i maddi yoktur.

    Mektep idaresi talebe hakkın­da bu ağır cezanın tatbik edilme­sinin umumi hareketlerin cezasız kalmakta olduğu hakkında fena bir fikir tevlîd edeceğini de nazar-ı itibara almış ve mektebin disiplini nokta-i nazarından bu şiddetli kararı -büyük bir isabetle- verme­ye mecbur olmuştur.

    Fakat bu karar, hayata atılmak üzere bulunan ve içlerinde mühim bir ekseriyetin masum olduğu şüphesiz olan 43 gencin istik­bali nokta-i nazarından vahim olduğu için Maarif Vekâleti’nin bu hadiseyi, bu soğuk ve terbiyesizce şakayı yapanların hüviyeti anla­şılmamış olduğu için talebenin cezasını tahfif ederek hallede­ceği ümit edilmektedir. Maarif Vekâleti’nin kâmilen leylî olan bu 43 talebeyi Anadolu’nun uzak vilayetlerindeki leylî bir liseye yerleştireceği zannolunuyor.

    Hadiseden pek ziyade müte­essir olan Arabî dersi muallimi Seyyid Tahir Efendi rahatsızlanmış ve dün mektebe gelememiştir.

    Cumhuriyet Gazetesi No: 519, 18 Teşrin-i Evvel (Ekim) 1925 / Çevrimyazı: Sinan Çuluk

  • Tarihi Bulgur Palas yeniden kapılarını açıyor

    İstanbul-Cerrahpaşa semtindeki Bulgur Palas, en az 100 yıllık geçmişiyle yakın mimari tarihimizin ve kent hafızamızın en önemli eserlerinden biri. Binayı yaptıran ilk sahibi, İttihat-Terakki Bolu milletvekili Mehmed Habib Bey. Tahıl ve bulgur ticaretinden servet edinen Habib Bey’in erken ölümü sonrası Osmanlı Bankası’na devredilen yapı, geçen ay İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından satın alındı. Bilgi-belge merkezi, arşiv, kütüphane, sergi salonu ve kafe olarak hizmet verecek.

    İstanbul’daki ilginç yapı­lardan biri de “7 tepe”den biri olarak kabul edilen Cerrahpaşa semtindeki Bulgur Palas’tır. Yapının hemen yanı­başında, bir ucu Cerrah Meh­med Paşa Camii’ne uzanan eski bir Osmanlı mahallesi yer alır. Diğer ucunda ise yine kadim muhitlerden biri konu­mundaki Cambaziye Mahalle­si ve camisi bulunur.

    Bu mahalle aynı zamanda İstanbul’un en güzel çeşme­lerinden biri olan Keçecizade Kazım Bey çeşmesine de ev­sahipliği yapar. Caminin hazi­resinde bu köklü aileden pek çok isim son uykularına çekil­mişlerdir. Camiye 100 metre mesafede ise sizi 5. yüzyıldan kalma Arcadius Sütunu’nun kaidesi; az daha ilerde 4. Mu­rad’ın eniştesi ve sadraza­mı Bayram Paşa’nın külliyesi ve muhite adını veren Hase­ki Hürrem Sultan’ın Mimar Sinan elinden çıkma camisi karşılar.

    Tarihî Bulgur Palas, Ni­san’ın son günlerinde İBB ta­rafından satın alındı. Başkan Ekrem İmamoğlu yapının kül­türel amaçlı kullanılacağını ve İstanbulluların hizmetine su­nulacağını ifade etti.

    Bulgur Palas, ismini 1. Dünya Savaşı günlerinden alır. Bu dönemde İttihat Terakki Cemiyeti’nden Bolu milletve­kili olan Mehmed Habib Bey, tahıl ve bulgur tekelinden bü­yük bir servet elde etmiş ve kazandığı parayla halk ara­sında biraz da ironik biçimde “Bulgur Palas” olarak anılan yapıyı inşa ettirmişti. Bulgur Palas, bu durumun etkisiy­le çevre halkının pek sempati duymadığı bir bina olarak ta­nınmış; hakkında çeşitli hika­yeler üretilmiş; perili bir yapı olduğundan dem vurulmuş. Yine Habib Bey’in köşkün gü­ney tarafından Marmara De­nizi’ne kadar olan sahada bir kanal açtırmayı tasarladığı, böylelikle de köşküne deniz yolu ile de ulaşmayı amaçladı­ğı söylenmiş (Son rivayet her ne kadar uçuk-kaçık olsa da, yeri gelmişken hemen belirte­lim ki Heybeliada için de buna benzer bir anlatı vardır. Mı­sır’daki hıdiv ailesinden gelen Abbas Halim Paşa’nın adadaki köşküne benzer bir kanal aç­tırmayı planladığı söylenir).

    Mehmed Habib Bey’in bu portresinin altında Bolu mebusu olduğu da yazılmış.

    Bolu mebusu Mehmed Ha­bib Bey 1878 doğumlu ve şeh­rin köklü ailelerinden birine 20. yüzyıl başlarında Harbiye Mektebi’nden topçu subayı olarak mezun olmuş ve sonrasında Manastır’a tayini çıkmış. Burada Kâzım Kara­bekir’in yakın çevresinde yer alan Habib Bey, İttihat Terak­ki örgütlenmesinin tesisinde de önemli rol oynamış. İlerle­yen günlerde Kastamonu’daki İttihat Terakki örgütlenmesini de organize etmiş. Bu faal tu­tumunun mükafatını 1908’de yapılan seçimlerde Bolu me­busu seçilerek alacak ve iki dönem bu görevi yerine geti­recektir.

    Habib Bey’in talihini de­ğiştiren gelişme, İttihatçıla­rın Levazım-ı Umumiye Reisi Mirliva İsmail Hakkı Paşa ile tanışmasıyla olur. İsmail Hak­kı Paşa, Enver Paşa’ya yakın­lığıyla tanınan bir isimdir. 2. Meşrutiyet devresinde İttihat­çılar, millî burjuvazi yaratma gayretiyle ekonominin kilit noktalarına cemiyetin onay­ladığı Müslüman şahısları ge­tirme politikası izler. Önce­ki yıllarda ordunun giyim ve iaşesini temin konuları büyük ölçüde gayrimüslimlerin elin­deydi. Bu durumu Haris Spa­taris’in anılarında da gözlem­lemek mümkündür (Fenerli bir Rum olan bulgur speküla­törü Kirios Panayotakis…)

    Habib Bey cemiyetle olan bağlantıları sayesinde 1. Dün­ya Savaşı yıllarında hem parti­nin nüfuzlu üyelerine tanınan vagon satın alma imtiyazı­nı elde etmiş hem de Anado­lu’dan buğday, arpa, bulgur gi­bi ürünleri toplayarak bunları İstanbul’a ve cephelere ulaş­tırma hakkını almıştır. Bu sa­yede büyük paralar kazanmış, “Bulgur kralı Habib Bey” ya da “Bulgur Palas Habib Bey” ola­rak anılır olmuş.

    İttihatçı olmanın avantaj­ları kadar dezavantajları da vardı. Mütareke döneminde Habib Bey, İtilaf Devletleri’nin talebi doğrultusunda tutuk­lanarak Bekirağa Bölüğü’ne hapsedilir. O dönem gerek İs­tanbul’da gerekse Anadolu’da, direniş örgütleme yeteneğine sahip İttihatçılar bu şekilde etkisiz hâle getirilmeye çalı­şılır. Habib Bey daha sonra 1 yıldan biraz daha fazla kala­cağı Malta’ya sürgüne gönde­rilir. Sürgün dönüşünde Ha­bib Bey’e Mustafa Kemal Paşa tarafından Millî Mücadele’ye katılması teklif edilir. Ancak Mehmed Habib Bey, Anado­lu’ya geçmek yerine Baltali­manı’ndaki yalısına çekilmeyi tercih eder.

    Habib Bey’in Bulgur Pa­las’ta kullanılan malzemenin bir kısmını dışarıdan getirt­tiği biliniyor. Kendisi Manas­tır Askerî Mektebi’nde görev yaptığı sırada inşaat-ı harbiye dersleri aldığı için inşaat mal­zemelerinden de gayet iyi an­lıyordu.

    İstanbul’da bir masal şatosu Bulgur Palas, oldukça farklı bir mimariye sahip. Ana gövdesi sıvasız kırmızı kiremitten yapılmış ve
    sadece kulelerin olduğu kısım sıvanmış (üstte). Fotoğraflanmasıysa biraz zor, çünkü etrafı yüksek duvarlarla çevrili (altta).

    Yapı son derece ilginç bir mimariye sahip olup 3 tam kat ile 1 yarım kattan oluşur. Bi­nanın ana gövdesi, sıvasız kır­mızı kiremitten yapılmış ve sadece kulelerin olduğu kısım sıvanmıştır. Tepedeki kubbeli çatının etrafını ise korkuluk­suz bir çıkmanın dolaştığını, hayatının bir kısmını bu bi­nada geçiren Emine Erdem’in anılarından öğreniyoruz. Ya­zar, çatının manzarasını şu ifadelerle dile getirir: “Mar­mara Denizi’ni Kızkulesi’ne Adalar’a, Anadolu yakasına, bulutsuz havalarda belki Ya­lova’ya kadar en güzel bura­dan görebilirdi insan. İstan­bul’u tepeden, göz alabildiğine uzaklara dek buradan seyret­mek mümkündü. Burada insan kendini gökyüzüne en yakın hisseder, düşlerinde rüzgara kapılıp gidebilirdi”.

    Yapının etrafı son derece yüksek duvarlarla çevrilidir. Bulgur Palas’ın çevresi son­radan pek çok yapı ile dolmuş olduğundan, bugün binadan fotoğraf almak oldukça zorlaş­mıştır. Bunun için ya Cerrah Mehmed Paşa Camii’nin mi­naresine ya da çevre evlerin terasına çıkmanız gerekmek­tedir.

    Zaman makinesi Osmanlı Bankası arşivi olarak da kullanılan bina, 6-7 Eylül olayları sırasında saldırıya uğramış, ama yüksek duvarları onu korumuştu. Bugün abidevi kapısı kullanılmıyor.

    Bazı kaynaklarda Mehmed Habib Bey’in Bulgur Palas’ın inşaına 1912’de, bazı kaynak­larda ise Malta sürgünü dö­nüşü başladığı bilgisi vardır. Habib Bey 1926’da kalp krizi geçirerek ölür. Henüz yapı­mı bitmemiş Bulgur Palas da aynı yılın sonlarında ailenin borçlarına mahsuben Osmanlı Bankası’na devredilir. Bulgur Palas ilerleyen yıllarda hem evrak deposu hem kanaryaha­ne ve hem de Osmanlı Bankası çalışanları için konut vazifesi yapmıştır. Bu özellikleri içinde en ilgi çekeni herhalde ikinci­si olsa gerektir. Zira binanın alt katında bir oda kanaryalara ayrılmıştı. Yüzlerce kanarya, muhtemelen Osmanlı Banka­sı’nın şubelerinde beslenmek üzere bu binada yetiştiriliyor­du. Bulgur Palas’ın tam orta­sında da bir süs havuzu bulu­nuyordu. Yapı içinde üç daire, çalışanlar ve ailelerinin ika­metine tahsis edilmişti. 1955’e gelindiğinde Bulgur Palas’ta bir bekçinin yanısıra, biri Bul­garistan göçmeni diğeri ise Doğu Anadolu’dan gelen iki ai­le, İtalyan ve Rum kökenli bir karı-koca ikamet etmektey­di. Bulgur Palas, hem Osmanlı Bankası’nın malı olması hem de içinde gayrimüslim bir çif­ti barındırması nedeniyle ne yazık ki 6-7 Eylül olayları sı­rasında yağmacıların hedefi olmuş, yüksek duvarları yapıyı nispeten korumuştu.

    Kiremit renkli bu yapı bir süre Osmanlı Bankası’nın ar­şivi olarak da hizmet vermiş­tir. Sözkonusu arşiv, ülkemi­zin en önemli kurumsal arşiv­lerinden biridir. Kaba tasnifi 1994’te tamamlanan arşiv, bankanın 1856’da başlayan ta­rihinin yanısıra İstanbul mer­kezli olarak Osmanlı İmpara­torluk tarihine de ışık tutar. Ancak arşivin asıl sistemli bir hâle getirilmesi, Voyvoda Caddesi’ndeki genel müdürlük binasına taşınılması ile baş­lamıştır. Günümüzde banka arşivinden hareketle ülkemi­zin bankacılık, hukuk, sosyal yaşam alanlarına dair önemli verilere ulaşılabilmektedir.

    Bulgur Palas’a bugün Cer­rahpaşa semtinde, Cambaziye Camii’nden aşağıya doğru inen sokaktan ulaşılıyor. Bu yolun biraz altında, yapının abidevi giriş kapısı bulunuyor. Ancak hemen belirtelim ki sözkonu­su kapı günümüzde kullanıl­mıyor. Yapının girişi, yaklaşık 70 metre kadar daha aşağıda bulunan yeni bir kapıdan sağ­lanıyor. Orijinal mimarisi ile varlığını 1 asırdan beri devam ettiren Bulgur Palas, yakın ta­rihimize ışık tutan yapılardan biri olmaya devam ediyor.

  • Köpeklerin ahı tuttu, Sivriada Hayırsız oldu

    Köpeklerin ahı tuttu, Sivriada Hayırsız oldu

    İstanbul’da şehir sakinleriyle geleneksel bir uyum içinde yaşayan köpekler, halktan çok idarecilerden çekti. İlk iki sürgüin kararı ahalinin infiali nedeniyle iptal edilirken, modernleşme gerekçesiyle yapılan üçüncüsü dört ayaklı İstanbullulara en acı darbeyi indirdi, sürgün yeri Sivriada’nın ismini Hayırsız Ada’ya dönüştürdü. 

    Osmanlı İmparatorluğu’nun farklı dönemlerinde, tehlikeli şekilde çoğalmaları ve şehir sakinleriyle ziyaretçileri için tehdit oluşturmaları gibi gerekçelerle İstanbul sokaklarının köpeklerden “temizlenmesi” için girişimlerde bulunulmuştur. 1800’lerin başlarında Sultan 2. Mahmud iktidarında, köpeklerin toplanıp Sivriada’ya sürülmeleri denenmiş, ama bu ilk “köpek tehciri”nden halkın tepkisi üzerine vazgeçilmişti. 1870’li yıllarda Sultan Abdülaziz’in saltanat döneminde başlatılan benzer bir uygulamaya, İstanbul’da o günlerde çıkan büyük yangın halk tarafından köpeklere yapılan eziyetin çağırdığı uğursuzluğa yorulunca son verilmişti. Sultan Abdülhamid döneminde nispeten rahat bir hayat süren İstanbul köpeklerinin kaderi İttihat ve Terakki iktidarında yeniden değişecek, tarih yeni ve bu kez daha kapsamlı bir Sivriada zulmüne tanıklık edecekti. 

    Köpeklerin ahı tuttu
    Açlıktan birbirlerini yediler 30 Haziran 1910 tarihli Servet-i Fünûn dergisinde yayımlanan fotoğrafta, Hayırsız Ada’ya ölüme gönderilen köpeklerin perişan hali görülüyor. 

    Jön Türklerin sürgün gerekçesi, İstanbul’a daha Avrupai bir kent görünümü kazandırmaktı. Şehir sokak köpeklerinden arındırılacak, İstanbul Batılı hayat tarzının, modernitenin ve temizliğin vitrini haline getirilecekti. Böylece bir kere daha sokak köpeklerinden kurtulmaya karar verildi. Fakat, İttihatçılar daha önce denenmiş ve başarılı olmadığı tecrübeyle sabit Sivriada sürgünü seçeneğini devreye sokmadan önce, Batılı dostlarından teknik destek istediler. Gelen teklifler arasında İstanbul Pasteur Enstitüsü’nün müdürü Doktor Remlinger’inkini dikkat çekiciydi. Remlinger, kapsamlı projesinde modern köpek itlaf merkezlerinin, diğer bir deyişle köpek mezbahalarının kurulmasını öneriyor, zavallı hayvanların derilerini, kıllarını, kemiklerini ve yağlarını ayrıştırarak bunları gelire dönüştürmeyi öngörüyordu. Doktorun hesabına göre, bu atıkların ederi köpek başına 3-4 frank tutuyordu. İstanbul’da bulunduğunu tahmin ettiği 60 ila 80 bin arasında köpekten hazineye yaklaşık 250.000 Frank gelir kalacak, bu tutarın %10’u da komisyonu olarak Remlinger’in cüzdanına girecekti. Ne var ki doktorun hesabı tutmadı, modern köpek imha projesi pahalı bulunduğundan rafa kaldırıldı, şehir idaresi eski moda Sivriada formülünü bir kez daha uygulamaya koymaya karar verdi. 

    Köpeklerin ahı tuttu
    1910 itlafında sokak köpeklerini yakalayan belediye görevlileri ve onları izleyen meraklı çocuklar, Pierre Gigord koleksiyonu.

    1910 İstanbul köpek sürgünü 3 Haziran’da başladı. İstanbul’un Köpekleri kitabının yazarı Fransız akademisyen Catherine Pinguet’nin belirttiği rakama göre yaklaşık 30.000 köpek sokaklardan toplanarak kafeslere dolduruldu, teknelerle -köpeklerin sürgün yerine dönüştüğü için adı halk arasında Hayırsız Ada olarak anılmaya başlanan- Sivriada’ya taşınıp orada bırakıldı. Hayvanlara günde iki kere su ve ekmek götürmekle görevlendirilen kayıkçıların maaşları da iki yıl sonra Balkan Savaşı nedeniyle gidilen bütçe kısıtlamasına takılıp kesilince, aç ve susuz kalan hayvanlar birbirlerin yedi. İstanbul’da, rüzgarın karaya doğru estiği günlerde, köpek ulumalarının şehirden duyulduğu rivayetleri dolaşmaya başladı. Köpeklerin üzerinde ot bitmeyen bu adada yaşamaya -aslında ölmeye- mahkum edilmesi basının da ilgi odağı oldu. Uygulamanın başlarında durumu yerinde görmek için adaya giden Servet-i Fünûn’un bir muhabiri, 30 Haziran 1910 tarihli sayıda “Karabatak” imzasıyla yayımlanan fotoğraflı haberinde, dayanılmaz bir koku ve sinek istilası altında adaya yaptığı hızlı ziyareti anlatmıştı. Muhabirin yazdığına göre; adada köpeklere belediye görevlilerinin çuvallar içinde getirdiği ekmekler verilmekte, bir kuyudan çekilen su ile köpeklerin susuzluğu giderilmeye çalışılmaktaydı. Muhabirin dikkatini çeken bir diğer husus, adanın kayalık tepesinde sıralanmış ve hepsinin kafaları İstanbul yönüne çevrilmiş, kıpırdamadan sürekli o tarafa bakan köpeklerin görüntüsüydü! 

    BİR KÖPEK DÜŞMANI: ABDULLAH CEVDET

    Bu sefil ve pis hayvanlara gösterdiğimiz âlâka nedir?

    Abdullah Cevdet 

    İstanbul’da köpeklere ilan edilen, şehrin Batılılaşma hareketinin merkezi niteliğindeki kozmopolit Galata-Pera hattından başlamıştı. Altıncı Daire’nin kurulmasıyla birlikte Batılı anlamda bir şehircilik anlayışının belirmesi, “doğal çöpçü köpek” efsanesini tersyüz edecek, yeni ve sert belediye önlemlerini öne çıkaracaktı. 

    Jön Türk hareketinin önde gelen isimlerinden Dr. Abdullah Cevdet, yaşamının önemli bir bölümünü sürgünde geçirmiş, Paris’te Fransızca üç şiir kitabı çıkarmış, Cenevre’de ve Kahire’de padişah karşıtı yayınlar yapmıştı. Kahire’deyken yazıp okur önüne çıkardığı İstanbul’da Köpekler risalesinde, ulemayı hurafelerle çarpıştıran bir kültürel strateji izlemiş, tipik Jön Türk zihniyetiyle hedefine ulaşmayı denemişti.

    Abdullah Cevdet’in 1909’da yazdığı ihbar niteliğindeki bir makalesi, yaklaşmakta olan 1910 tür kıyımının habercisiydi: “Bundan birkaç ay evvel, şehremâneti müsteşarı bulunan bir zat-ı münevver ile görüşüyorduk. Dâimâ kan ve irin boşaltan vâsi bir habis yara gibi huzuru tahkîr eden köpeklerden, bedbaht ve güzel İstanbul’umuzu ne vakit kurtaracaksınız?” sorusuyla yola koyulan Doktor, köpeklerin pisliğinden, havlama ve topluca ulumaları nedeniyle asûde bir uyku tutturulmamasından dem vuruyor, gelişmiş ülkelerin düzeylerine nasıl erişebileceğimizi merak ediyor, sütüyle yünüyle bize onca yararlı koyunları “boğazlıyoruz, parçalıyoruz, yiyoruz” da dedikten sonra, sözü “mahallelerimize taun saçan, sokaklarımızda bizi rahat gezdirmeyen, uykumuzu rahat uyutmayan köpeklere, bu nâ-pâk, bu sefil, bu hafiyyeşiâr hayvanlara gösterdiğimiz alâkâ nedir?” diye soruyordu.

    Enis Batur’un NTV tarih dergisinin Aralık 2009 sayısında yayımlanan yazısından derlenmiştir.