Etiket: itilaf devletleri

  • Çanakkale’nin ‘gazi’ gemisi: Saghalien’in trajik hikayesi

    İtilaf Devletleri bundan tam 108 yıl önce, 9 Ocak 1916 günü şafak sökmeden hemen önce Gelibolu Yarımadası’nın ucundaki Seddülbahir’den ayrıldı. İngilizler’in Çanakkale muharebelerindeki yegane başarısı, mağlup kuvvetlerini tek zaiyat olmadan tahliye etmesiydi. Geride ise, neredeyse tüm hadiselere tanıklık eden bir gemi enkazı kalacaktı.

    İtilaf Devletleri’nin asker­leri tam 108 yıl önce, 9 Ocak 1916 tarihinde şafak sökmeden hemen önce Gelibolu Yarımadası’nın güney ucun­daki Seddülbahir’den uzak­laştı. İngilizler, 8.5 ay sürmüş muharebeler sonucu mağlup olan askerlerinin bu tahliye operasyonu sırasında hiç zayiat vermemesiyle övüneceklerdi.

    Denir ki “Eski askerler asla ölmez, sadece kaybolup gider­ler.” Aynı şey eski denizciler için de geçerlidir. Gelibolu Yarıma­dası’nın ucundaki Ertuğrul Ko­yu’nda (V Beach), 1915 hareka­tının en eski “denizcilerinden” biri unutulmuş, biraz solmuş ama tarihte eşsiz bir yere sahip olarak hâlâ yatıyor. Bu gemi: Saghalien.

    Deniz yüzeyinin 10 metre altında yatan Saghalien, hem Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na dahil olduğu ilk anla­ra hem de onun son günlerine şahit olma gibi bir ayrıcalığa sahip.

    1880’de denize indirilen 4.050 tonluk bu gemi, büyüyen Asya pazarına hizmet etmek üzere Fransız ticari denizcilik şirketi Messageries Maritimes tarafından inşa edildi. Karma bir yolcu-kargo taşıyıcısı olarak tasarlanan 130 metre uzun­luğundaki Saghalien, Saygon, Şangay, Singapur ve Hong Kong gibi Uzakdoğu limanlarına da yelken açmış, ilerleyen dö­nemlerde Avustralya’ya bile gitmişti.

    Askeri_Tarih_1
    Ocak 1916’daki son tahliyeden birkaç gün sonra, en sağda hâlâ sağlam olan Saghalien, yanında eski Fransız savaş gemisi Massena ve 25 Nisan 1915’teki ilk çıkarmada kullanılan İngiliz kargo gemisi River Clyde.

    Temmuz 1914 sonunda Avru­pa’da savaş patlak verdiğinde, Saghalien, evlerine dönmek isteyen Fransız vatandaşlarını tahliye etmek ve askere çağrı­lan Fransız yedeklerini taşımak için, o tarihte henüz savaşa girmemiş Osmanlı başkenti­ne gönderildi. Saghalien’e ve Fransız bandıralı bir başka gemi olan Henri Fraissinet’ye 1.200’den fazla kişi bindiril­mişti. Saghalien 9 Ağustos 1914’te İstanbul’dan ayrılırken gemide bulunanlardan biri de 31 yaşındaki Fransız Stephanie Castelli’ydi; savaştan yıllar son­ra şunları yazacaktı: “Kamara­lar, güverte, her yer yolcularla dolu; hava muhteşem ve harika görünen yıldızların altında, şezlonglarda ya da hamaklarda uyuyoruz…” Saghalien ile Henri Fraissinet, 10 Ağustos akşamı Çanakkale açıklarında demirle­yerek Türk sularından ayrılmak için son izni bekledi. Yakın­lardaki bir gemide bulunan ve denize açılmak için gerekli izni bekleyen bir Reuters muhabiri tanık olduklarını şöyle anlatı­yordu: “Günbatımından hemen sonra iki büyük savaş gemisi­nin, önlerinde bir pilot botuyla çok yavaş bir şekilde yaklaştığı görüldü. Büyük bir heyecan yaşandı ve bunların Goeben ve Breslau olduğu söylentisi yayıl­dı. Ancak yanımıza geldiklerin­de hava çoktan kararmıştı.”

    Ağustos 1914 başında, Almanya’nın Akdeniz’de iki savaş gemisi vardı. Bunlar Goeben muharebe kruvazörü ve ona eşlik eden Breslau hafif kruvazörüydü. İngiliz Kraliyet Donanması’ndan kaçan bu iki gemi, Kuzey Afrika’daki Fransız limanlarını bombaladı ve ar­dından İngiliz gemileri sıcak ta­kipteyken Ege Denizi üzerinden Çanakkale Boğazı’na doğru yol aldı. İngiliz Kraliyet Donanması filosundan kaçmayı başaran Alman gemileri, Osmanlı Harbiye Nazırı Enver Paşa’dan Boğazlar’a girme iznini aldı ve Çanakkale’ye demir attı.

    İşte yine aynı yerde Bo­ğaz’dan çıkmayı bekleyen Saghalien ile Goeben ve Bresla­u’nun karşılaşması da burada olacaktı.

    Gazeteci Stephanie Castelli, Alman denizcilerin Saghalien’e binişini şöyle anlatıyor: “Ertesi sabah hava aydınlandğıunda Goeben’i ve Breslau’yu gördük. Alman subayları köprüye çıktı; geminin telsiz-telgrafı bağlan­tısını kesti; kaptana demirle­rini sabitlemesi emrini verdi. Kaptan, öfkeden deliye dönmüş durumda olmasına rağmen biz­den sakin olmamızı rica ediyor.”

    Yolculardan biri, Saghalien’in telsiz sistemini yokeden bir Alman denizcinin fotoğrafını çekecek kadar soğukkanlıydı. Bu fotoğraf sadece 8 gün sonra Fransız basınında “Çanakkale Boğazı’nda Saghalien’e karşı Alman saldırganlığı” başlığıyla yayımlanacaktı. Telsizi parça­landığı için Alman gemilerinin konumunu İngiliz filosuna bildiremeyen Saghalien, 13 Ağustos’a kadar Çanakkale’de tutuldu ve Goeben toplarının menzilinden çıkana kadar gemide kalan bir Türk subayı tarafından güvenli geçişi ga­rantisi verildi.

    Askeri_Tarih_2
    Ertuğrul Koyu’nda en önde Saghalien, arkasında Massena ve River Clyde. Bugün Ertuğrul Tabya’dan çekilen aktüel kareyle tarihî karenin birleştirilmesi…

    Alman Akdeniz filosunun iki gemisi Çanakkale Boğazı ve Marmara Denizi üzerinden yolculuklarına devam ederek 16 Ağustos’ta İstanbul’a vardı ve Osmanlı filosuna katıldı. Mürettebat her ne kadar Alman olsa da artık üniformalarının bir parçası olarak fes takıyor­lardı. 6 hafta sonra Goeben ve Breslau, Yavuz ve Midilli olarak yeniden adlandırıldı ve Osmanlı filosunun geri kalanıyla birlikte Rus imparatorluk donanmasına saldırmak üzere Karadeniz’e açıldı. 1. Dünya Savaşı’nın teknik olarak 2. Dünya Savaşı’n­daki Pearl Harbour baskınına benzeyen, ancak çok az hasara yolaçan bu girişim Osmanlı Devleti’ni giderek büyüyen bir çatışmanın içine çekecek ve ni­hayetinde Çanakkale Savaşı’na yol açacaktı.

    Saghalien’in Çanakkale’deki macerası, uzun kariyerinin son seferiydi ve 35 yaşındaki emektar gemi kısa bir süre sonra hizmetdışı bırakılacak­tı. İçindeki sivilleri Fransa’ya götürdükten sonra Marsil­ya’ya demirleyen gemi, Batı cephesinde başlayan savaşta esir düşen 1.200 kadar Alman askerini barındırmak için kullanıldı. Ekim 1914’te Fransız yetkililer, Saghalien’i Çanakkale Boğazı’na geri gönderecekler­di. İngiliz Kraliyet donanması ile birlikte Çanakkale seferine katılan gemi, Ertuğrul Koyu’n­da bir dalgakıran yaratmak amacıyla batırılacak ve buranın her türlü hava koşuluna uygun bir rıhtıma dönüştürülmesi için kullanılacaktı.

    Ertuğrul Koyu’nda feda edilecek tek gemi Saghalien değildi. Fransız ön dretnot muharebe gemisi Massena da aynı kaderi paylaştı (Massena, 18 Mart 1915’teki başarısız İtilaf Devletleri saldırısında neredey­se tüm mürettebatıyla birlikte batırılacak Bouvet’nin kardeş gemisiydi). Massena ve Sagha­lien, Ertuğrul Koyu’nda denize dik bir şekilde manevra yaptırı­larak 10 Kasım 1915’te batırıldı. Saghalien, koyun batısındaki kıyıya daha yakın bir mesafeye yerleştirildi. Fransız ordu mü­hendisleri geminin baş tarafına hafif raylı sistem hattıyla birlik­te bir iskele inşa ederek gemiyi karaya da demirlemiş oldu­lar. Saghalien’in iskele olarak yürüttüğü yeni rolü yalnızca 2 ay sürdü. Yenilgiyi kabul eden İtilaf Devletleri 8-9 Ocak 1916 gecesi Seddülbahir mevzisinde­ki son birliklerini de tahliye etti ve geri çekilen askerler, Sag­halien’in rüzgardan koruduğu taraftan teknelerle gemiye bin­di. Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesine yol açan kilit olaylara ve Çanakkale muharebelerinin açılışına tanıklık eden Sagha­lien, bölgedeki savaşın kapanış anlarına da tanıklık etmiş oldu.

    Askeri_Tarih_3
    İtilaf kuvvetlerinin Yarımada’yı terketmesinden
    sonra Ertuğrul Koyu’nda Saghalien.

    Ancak İtilaf kuvvetleri 9 Ocak 1916’da Yarımada’yı terketmiş olsa da Saghalien’in savaşı henüz bitmemişti. Ertuğrul Koyu’nda karaya oturtulduktan sonra 2 ay boyunca Türk top ateşine maruz kalan gemi, tahliyenin ardından İngiliz toplarının ve torpidoları­nın da hedefi oldu. Seddülbahir mevzisinden uzaklaştıktan birkaç saat sonra İngilizler geri dönmüş, hem Ertuğrul Koyu’nu hem de batıdaki Tekke Burnu’nu bombalamıştı. HMS Grafton kruvazörü, geride bırakılan tonlarca erzağı imha etmeye çalışmanın yanısıra, Seddülbahir’de yapı­lan bu yapay iskelenin Türkler’in tarafından kullanmasını da engelle­mekle görevlendirilmişti. Grafton 9 Ocak’tan Şubat başına kadar neredeyse her gün yarımada açıkla­rındaki sulara geri döne­rek Helles (Seddülbahir) bölgesini bombaladı, hatta bir keresinde doğrudan Saghalien’i hedef alan bir gece saldırısı düzenledi. Tahliyeden kısa bir süre sonra, Ertuğrul Koyu açıklarındaki blok gemi­lerinin tamamen imha edilmesine karar verildi. Saldırı, torpido taşıyan küçük buharlı teknelerle gerçekleşti­rilecek ve bu tekneler Grafton tarafından Helles bölgesine çekilecekti. Kraliyet Donan­ması’nın Ege’de görev yapan en kıdemli subaylarından biri olan Amiral Sydney Fremantle’ın, operasyonu denetlemek üzere İmroz (Gökçeada) adasındaki İngiliz üssünden yola çıkmadan önce bizzat Grafton’a gelmiştir. Geminin 11-12 Ocak gecesi seyir defterinde şunlar yazılıdır: “Saat 10.00: Tuğamiral Fremantle ge­miye geldi. 10.10: Gerekli şekilde liman dışına çıktı. 10.35: S80E rotası, dört gözcü botu eşliğinde. 13.05: Helles Burnu (Seddülba­hir) açıklarında gereken nokta­da duruldu. Gözetleme botları dalgakıranlara torpil atmaya devam etti. 14.25: Gözetleme botları geri döndü. N35W yönü­ne devam etti. Saat 16.00: Liman içine giriş için gerekli rota…”

    Grafton’ın seyir defteri ope­rasyonun en ince ayrıntılarını vermesine rağmen, girişimin başarılı olup olmadığına dair hiçbir yorumda bulunmaz. An­cak Saghalien’in daha sonradan deniz dibindeki görüntülerin­den anlaşıldığı kadarıyla, bu saldırılarından en az birinin hedefi vurduğu bellidir. Deniz dibindeki enkazın sıyrılmış iskeleti, Saghalien’in kıç tara­fından yaklaşık üçte bir oranın­da zorlandığını ortaya koyar. Saghalien’in iskele tarafında yer alan plakaların omurgaya yakın konumu, patlamanın su çizgi­sinin altında olduğuna işaret etmektedir.

    Askeri_Tarih_4
    Saghalien 1. Dünya Savaşı öncesinde yolcu-kargo gemisi olarak Avrupa ve Uzakdoğu arasında hizmet vermişti.
    Askeri_Tarih_5
    Bu seferler sırasında “first class” yolculara sunulan akşam yemeği mönüsü. 19 Haziran 1892.

    Ertuğrul Koyu’nun tahliyeden hemen sonra Almanlar tarafın­dan çekilen bir fotoğrafı, Sagha­lien’in sağlam olduğunu, ancak iskele tarafına yattığını göster­mektedir. Ocak saldırılarından aylar sonra çekilen fotoğraf­lar ise geminin kıç tarafının kaybolduğunu göstermektedir. Grafton’ın saldırılarından Türk tarihinde de bahsedilmekte ve şöyle denmektedir: “Dalgakı­ran oluşturmak için kullanılan batık gemiler ve karaya oturmuş deniz araçları tahliyeden bir ya da iki gün sonra top ve torpido ateşiyle mümkün olduğunca tahrip ediliyordu.”

    Saghalien’in başına gelen­ler, bir Türk subayının 23 Ocak 1916’da Seddülbahir’e yaptığı bir ziyaret hakkındaki anıla­rında da belgelenmiştir. Yarı­mada’nın etrafındaki sulardan İtilaf Devletleri’nin mayınla­rını temizleme çalışmalarına katılan Yüzbaşı Nâzım şöyle yazacaktır: “Önce Seddülbahir’e gittik, orada Fransız üssünü ve çıkarma iskelelerini inceledik. Fransızlar bir buharlı taşıma gemisini ve hemen arkasına da güney rüzgarını kesecek dalga­kıranı oluşturmak için bir zırhlı kruvazörü karaya oturtmuş­lardı. Bize İngilizler’in zaman zaman Seddülbahir’e ateş açtığı söylendi.”

    Yıpranmış olmasına rağmen Saghalien’in tarihe tanıklık etme rolü sona ermemişti. Ağustos 1914’te Breslau ve Goeben Çanakkale Boğazı’na girdiğinde orada bulunan Sag­halien; 21 Ocak 1918’de iki savaş gemisi Boğaz’dan ayrıldığında da henüz ayaktaydı. Yavuz ve Midilli, Alman mürettebatıyla birlikte, İmroz’da bulunan İngi­liz savaş gemilerine saldırmayı hedefliyordu. Kıyıdaki hedefleri bombalamak için tasarlanmış iki savaş gemisini imha etmeyi başarırken Yavuz ağır hasar gördü; Midilli ise 330 kişilik mü­rettebatının yarısıyla birlikte, ada açıklarına döşenen ma­yınların kurbanı oldu. Su alan Yavuz, aynı akşam Çanakkale Boğazı’nın ağzındaki Sagha­lien’in yanından yalpalayarak geçebildi. Alabora olmasını önlemek için boğazın ilerisinde Nara Burnu’nda karaya otur­tuldu; daha sonra onarılarak İstanbul’a çekildi.

    Askeri_Tarih_6
    İki Fransız mühendis, Ertuğrul Koyu’nda, dekovil hattıyla karaya bağlanan Saghalien’de.

    Saghalien ise batırıldıktan 3 yıl sonra savaşın son bölümle­rinden birine de tanıklık etti.

    Irak, Suriye ve Ürdün’de yenilgiye uğrayan Osmanlı Dev­leti, 30 Ekim 1918’de ateşkes im­zaladı (Mondros). İngiliz birlik­leri kısa süre sonra Yarımada’ya geri döndü ve İtilaf Devletleri filosu İstanbul’a doğru Çanak­kale Boğazı’ndan geçerken 10 Kasım’da Ertuğrul Koyu’na tekrar uğradı. Tarihî bir ironi olarak, Ertuğrul Koyu önünden Çanakkale Boğazı’na giren İtilaf Devletleri gemilerinden biri; İngiliz tahliyesinin ardından Ocak 1916’da Saghalien’e karşı saldırıları başlatan HMS Graf­ton’dı. Saghalien, River Clyde (25 Nisan 1915’te İngiliz askerleri­nin karaya çıkmasını sağlamak için modern bir Truva Atı olarak karaya oturtulmuş bir İngiliz kargo gemisi) ve Massena ile birlikte savaş zamanındaki rolüne yani Ertuğrul Koyu’nda karaya çıkan İtilaf Devletleri birliklerine barınak sağlama rolüne geri dönmüştü.

    O gün Seddülbahir’e çıkan­lardan biri de, Yunanistan’dan gönderilen İngiliz birliklerine eşlik etmiş gazeteci Harry Col­linson Owen’dı: “Sabah 04.00’te Mondros’tan ayrıldık ve 09.00 gibi Helles Burnu (Seddülbahir) açıklarına vardık. River Clyde’ın hemen açığında, eski bir Fransız savaş gemisi olan Massena’nın sıyrılmış iskeleti ve Messagerie şirketine ait eski bir vapurun (Saghalien) oluşturduğu dalga­kıranın hemen ilerisine demir­ledik. O dar kıyıya ayak bas­mak, orayı elegeçirmek için ne bedeller ödediğimizi farketmek ve burasının şimdi tamamen terkedilmiş olduğunu görmek gerçekten garipti.”

    Saghalien, Çanakkale muha­rebelerinin ilk anlarına olduğu gibi son anlarına da tanıklık etti. Geminin enkazı, Türki­ye’nin 1923’te sona eren İtilaf Devletleri işgali boyunca Ertuğ­rul Koyu’nda kaldı. 1920’lerin ortalarında Massena ile birlikte hurdaya ayrılıp kemiklerine kadar sıyrılıncaya dek, ziyaret­çi tur grupları kıyıya çıktıkça, sahili kısmen korumaya devam etti.

    Askeri_Tarih_7
    İtilaf Devletleri, 9 Ocak 1916’da Yarımada’yı terkettikten sonra geride bıraktıkları Saghalien’i de batırdılar. Grafton savaş gemisi Saghalien’i hedef alıyor.

    UZMAN GÖRÜŞÜ

    Avrupa’da yoğunlaşan savaş, Çanakkale’de Türk savunması

    İtilaf Devletleri, 25 Nisan ve 6 Ağustos 1915 tarihinde Gelibolu Yarımada­sı’na yaptığı stratejik-taktik çıkarmalar ve devamından sonra hedeflerine (Kilit­bahir Plato’sunu, Conkbayırı ve Kocaçi­men tepelerini tutmak ve donanmala­rına İstanbul yolunu açmak) ulaşamadı. 9-10 Ağustos 1915’te, Anafartalar Grup Komutanı Mustafa Kemal’in başarılı sevk ve idaresi, sonucu tayin etmişti. İtilaf’ın artık Çanakkale cephesinde belirleyici, önemli bir manevra geliştir­me gücü kalmamıştı. Ayrıca aynı sırada Batı cephesinde, Balkanlar’da yaşanan gelişmeler de bunu kendileri açısından zorunlu kılıyordu:

    ▶ Ruslar, Almanya-Avusturya cephelerinde zorlukla tutunuyordu; tek başlarına barış isteyebilirlerdi. Bu durumda Almanlar, tüm güçleriyle Batı cephesindeki İngiliz-Fransız kuvvet­lerine saldırabilirdi. Dolayısıyla Savaş Bakanı Lord Kitchener, Akdeniz Seferi Kuvvetler Komutanı Hamilton’ın takviye isteklerine karşılık, bu savaşın kesin netice yerinin (ana operasyon bölgesi) Fransa cephesi olduğunu hatırlatmıştı.

    ▶ Almanlar, Sırbistan cephesini aç­mak için uğraşıyordu. Osmanlı Ordusu mühimmat ve ağır topçu konusunda sıkıntı çekmekteydi. Bulgaristan, 6 Eylül 1915’te İttifak’a dahil olarak Almanlar’ın yanında savaşa girdi; böylelikle Sırbis­tan çevrelenmiş oluyordu. Yunanistan ve Sırbistan, İtilaf Devletleri’nin Sela­nik’e 150 bin civarında asker çıkarması­nı talep etti. Dolayısıyla stratejik öncelik Selanik’te açılacak cephe olacaktı. Böylelikle Fransızlar’ın bir “Doğu Or­dusu” kurup Çanakkale’ye gönderme önerileri (fantezist bir siyasal bir hamle) gündemden kalktı. Çanakkale’deki Fransız tümenleri Selanik’e gönderile­cekti.

    ▶ Bulgaristan’ın 22 Ekim’de Niş-Se­lanik demiryolunu kesmesi, Sırbistan’ın kurtarılması umudunu kırdı ve işgal başladı. İstanbul’a kara yolu açılmıştı; 1915 Kasım başında, Almanya’dan Çanakkale cephesine mühimmat ve ağır topçu gönderilmeye başlandı. Aynı dönemde Çanakkale Yarımadası’na gönderilen General Monroe, yaptığı tetkikler sonucu hem bu noktaları hem de bizzat cephedeki realiteyi görüp Çanakkale cephesinden çekilmek gerektiğini raporlayacaktı.

    Sonuç olarak İtilaf kuvvetleri 19-20 Aralık 1915’te Arıburnu ve Anafar­talar’dan, 9-10 Ocak 1916 günleri de Seddülbahir’den çekildi. Bu çekilme sırasındaki tahliye operasyonlarını başarılı aldatmacalarla gizlediler. Osmanlı 5. Ordu Komutanlığı, İtilaf kuvvetlerinin kesin tahliyeden haftalar önce başlayan kısmi geri çekilmelerini tespit için cephede tek bir cebri keşif bile yaptırtmamıştı.

    Şahin Aldoğan

  • Batı cephesinde eski bir acı var

    Batı cephesinde eski bir acı var

    Birinci Dünya Savaşı, Fransız İhtilali sonrasında dünya tarihinin en büyük dönüm noktasıdır. 1789’da başlayan bir çağ sona ermiş, Sombart’ın “1914 Nietzche’nin savaşıdır” dediği bu muazzam olayda, uluslar topyekûn bir mücadele içerisinde birbirlerinin gırtlağına sarılmıştır. Bu savaşla birlikte hanedanlar ve imparatorluklar yıkılmış, birçok yeni devlet kurulmuş ve ulusların yanı sıra ideolojiler de çatışmaya başlamıştır. Tabii temel amaç, sömürge elde etmek ve hasımlarını sindirecek gücü kazanmaktı ve bu yolda milyonlarca insan ölüme gönderildi.

    1. Dünya Savaşı’nın nedenleri ve sorumluları üzerindeki tartışma, insanlık var oldukça sürecektir. Galipler, 1919 Versay Barışı ile son derece ağır koşulları kabul ettirirken, Almanları rahatsız eden esas konu savaşı çıkarma sorumluluğunun onların üzerine yıkılmış olmasıydı. Barışın imzalanması, İmparator Willhelm’in Hollanda’ya ebedi sürgüne gitmesinden sonra kurulan Weimar Cumhuriyeti’ne kalınca bu kararsız rejim, antlaşmanın manevi yükünü kaldıramadı ve 15 yıl sonra yerini Hitler iktidarına bıraktı. Halbuki savaşın çıkmasında Almanya ilk sırada olsa bile, diğer bütün büyük devletlerin de sorumlulukları vardı.

    1914’te büyük bir hevesle cephelere koşan Avrupa halklarının nasıl bir cehennemden geçecekleri konusunda en ufak bir fikirleri bulunmuyordu. Savaşın sonlarında kurulan Rusya’daki Bolşevik iktidarının veya İtalyan faşizminin, Nazi yönetimi gibi demokrasiden ne kadar uzak rejimler olacağını bilselerdi acaba gene aynı milliyetçi coşkuları duyarlar mıydı? İşin ilginci, savaşın tüm yıkımına rağmen milliyetçiliği daha da öne çıkarmasıdır. Ne var ki 1914’te “olduklarından daha fazla Alman olmak için” savaştıklarını söyleyen Almanların kısa süre içerisinde Nazizme yönelmeleri hiç de şaşılacak bir şey değildir. Diğer ülkeler de aynı ölçüde milliyetçilik dalgasının esiri olmuşlardı.

    Batı cephesinde eski bir acı var
    Zehirli gazdan etkilenen ve gözleri görmeyen askerler tedavi kuyruğunda…

    Başlangıçta en fazla birkaç ay içerisinde sonlanacağı düşünülen sıcak çatışmalar giderek yayılmış ve dört seneye yayılacak “Büyük Savaş” olarak tarihe geçmiştir.

    28 Haziran 1914’te Avusturya-Macaristan Arşidükü Franz Ferdinand’ın öldürülmesi savaşın şüphesiz en önemli tetikleyicisiydi. Ancak bu tarihten yaklaşık 1 ay sonra işlenen daha az meşhur bir cinayet, savaşın dönüm noktalarından birini oluşturur. İşte Jean Jaurès’in öldürülmesinden savaşın sonuna dek geçen dört yılın tayin edici olayları…

    JAURÈS’İN ÖLDÜRÜLMESİ 31 TEMMUZ 1914

    İlk kurşunu milliyetçilik attı

    Batı cephesinde eski bir acı var

    Fransız sosyalist Jean Jaurès 31 Temmuz akşamı, ülkesinin savaşa girmesinden 24 saat önce öldürülürken, bu savaşın en önemli sorularından birisi de yanıtlanmış oluyordu. Yıllardır beklenen savaşa nasıl karşı çıkacaklarını planlamaya çalışan sosyalist 2. Enternasyonal partileri, genel greve gitmek bir yana, tüm güçleriyle devletlerini destekleyeceklerdi. Savaştan önceki son hafta bütün ülkelerin sosyalist basını militarizm karşıtı yayınlar yaparken, Enternasyonal’in Brüksel bürosu acil bir çağrı yaptı.

    Savaş karşısında en faal tutum alan J. Jaurès ile Rosa Luxemburg, Keir Hardie ve diğer liderler 29 Temmuz’da Brüksel’de biraraya geldikleri zaman birbirlerine ne yapacaklarını sordular. Hiçbir somut planın ve aynı zamanda ciddi bir niyetin olmadığı ortaya çıktı. Milliyetçilik ağır basmıştı. Avusturya’nın Sırbistan’a savaş ilanını duydular. Toplantıya ağır bir umutsuzluk havası hakim olurken ertesi gün herkes dağıldı. Savaşa karşı tutumunu sürdüren Jaurès Paris’e döndü. L’Humanité gazetesinden çıkıp akşam yemeği için gittiği Café Croissant’da arkası pencereye dönük otururken, onu pasifist ve hain olarak niteleyen genç bir adam tarafından vuruldu.

    Ertesi gün Fransa ve Almanya seferberlik ilan ederken mecliste oyların dörtte birinden fazlasına sahip olan Alman sosyalistlerinin 111 milletvekilinden sadece 14’ü savaş oylamasına karşıydı ama onlar da parti disiplini uğruna savaş için oy verdiler. Kayzer “bu andan sonra hiçbir parti tanımıyorum, sadece Almanları tanıyorum” dedi. Tüm diğer partiler de aynı milliyetçi tutum içerisinde tavır aldılar. Avrupa işçileri kendilerine gösterilen ulusal tehlikeler karşısında sınıf dayanışmasını bir anda silip atmıştı. Devletler işçilerinden korkmadan savaşa girdiler. Savaş sonrasındaki krizler ise bu korkuyu yeniden öne çıkaracak ve baskıcı rejimler birbirini izleyecekti.

    MARNE MEYDAN MUHAREBESİ 5-12 EYLÜL 1914

    Paris’e bir adım kala

    Schlieffen Planı uyarınca Fransa’ya saldıran Almanlar, zafere çok yaklaşmışken Fransızlar tarafından durduruldu. Artık 1. Dünya Savaşı’nı karakterize eden siper savaşları dönemi başlıyordu.

    Marne, savaşın askerî anlamda ilk büyük dönüm noktasıdır. Almanlar bu muharebeyi kazanmış olsalardı savaş muhtemelen kısa sürede biter ve dünya tarihi bambaşka bir yön alabilirdi. Aslında, Almanlar tam da böyle bir muharebeyi yapmadan 39 gün içerisinde Fransa’yı yenmek üzere hazırladıkları Schlieffen Planı’nı hayata geçirmek üzere, Jaurès’in cenazesinin kaldırıldığı 4 Ağustos günü Belçika’ya girdiler. Bu ülkeyi kısa sürede aldıktan sonra, Manş kanalını teğet geçerek Paris üzerine kıvrılmayı öngören bir manevraydı bu. Plana göre 15 Ağustos günü Fransa’ya gireceklerdi, Belçikalıların direnişi bunu iki gün geciktirdi. Ne var ki Belçika tarafsızlığının bu şekilde ihlali İngiltere’nin tereddütlerini yok ederek savaşa girmesine neden olmuştu. Alelacele kıtaya çıkan İngiliz Seferi Kuvveti (BEF) 23 Ağustos’da Mons’da Almanları bir gün daha oyaladı. Ayrıca geri çekilen Belçikalılarla birlikte tuttukları mevziler Almanları biraz doğuya itti. Bu sırada 1870 savaşında yitirdikleri Alzas ve Loren’i geri almak için ileri atılan Fransız orduları da çok büyük kayıplarla ricat etmek zorunda kalmıştı.

    Batı cephesinde eski bir acı var
    Marne Muharebesi’nde Fransız askerleri, Eylül 1914.

    Almanlar Ağustos’un ikinci yarısında savaşı tümüyle Fransa sınırları içine taşımışlar ve Belçika üzerinden Fransızların beklediğinden iki kat fazla güç sevk etmişlerdi. Her gün çekilen Fransızlar ve müttefikleri dağılmanın eşiğine gelmişlerdi. Ne var ki bu sırada Almanlar bir dizi endişenin pençesine düşerek plandan adım adım saptılar. Önce, Rusların iki orduyla ilerlemesinden korkarak, Belçika’dan çektikleri bir kolorduyu doğuya gönderdiler. Halbuki bunlar trenden ininceye kadar Rus orduları çoktan bozguna uğratılmıştı. Sonra, kuzey Fransa’da ilerleyen iki ordu arasında boşluk doğmasından korkarak esas çevirmeyi yapan 1. Ordu’yu (Kluck) içeriden ilerleyen 2. Ordu (Bülow) emrine geçici olarak verdiler. Bülow 1. Ordu’yu kendisine yaklaştırınca Kluck batıya ilerleyip kuşatma manevrasını tamamlayamadı. Ağustos’un son haftasında İtilaf Devletleri durumu görerek bir yandan yeni bir ordu kurmaya, diğer yandan da güneye ve doğuya çekilmeye başladılar. Kluck batıya gitmesi gerekirken, Paris garnizonuyla birleşmelerini önlemek üzere, ricat halindeki Fransızları izlemeye başladı. Bu sırada İtilaf kuvvetleri Almanların Marne kıyısındaki cephelerinin açık kaldığını keşfettiler ve Paris birliklerini de alarak 5 Eylül günü buradan karşı hücuma geçtiler. Dengeleri bozulan Almanlar ilerleyişi durdurup Aisne üzerinde cephe oluşturdular.

    Paris kurtulmuş ve Fransız ordusu büyük personel ve toprak kaybına rağmen ayakta kalmıştı. Bundan sonra İngilizlerin büyük desteğiyle direnecekler ve dört yıl sonra Amerikalılar gelince hücuma geçeceklerdi. Bu muharebenin sonucunu psikolojik faktörlerin tayin ettiği ifade edilmiştir, ancak stratejik ve taktik hatalarına rağmen mükemmel bir seferberlik yapan Fransız ihtiyatlarının isabetle sevk edilmeleri de belirleyici olmuştur.

    TANNENBERG MUHAREBELERİ 26-30 AĞUSTOS 1914

    Rusların büyük hezimeti

    Batı cephesinde eski bir acı var
    Tannenberg Muharebesi’nde tutsak düşen Rus ordusu askerleri, 30 Ağustos 1914.

    Alman gücü Fransızların beklediğinden çok daha büyük çıkınca, Fransızlar Rusları çılgınca yardıma çağırmaya başladılar. Böylece iki Rus ordusu hazırlıklarını tamamlayamadan 17 Ağustos günü harekete geçti. Almanlar küçük bir taktik ricat yapınca Ruslar ilerlediler ama ikmal sistemleri ve irtibatları bozuldu. Hindenburg ve Ludendorf komutasındaki Almanlar, Ağustos’un son haftasında önce Samsonov, sonra Rennekkampf ordularını çevirip imha ettiler. Ruslar, yarısı ölü ve yaralı diğer yarısı esir olmak üzere 180 bin asker kaybettiler. Çarlık Rusyası bu bozgunların etkisinden hiç kurtulamayacaktı. Nitekim 1917 İhtilali’ne giden yol da bir anlamda buradan başladı.

    SOMME-VERDUN-YPRES-ÇANAKKALE 1915-18

    Siper edilen göğüsler yok edilen nesiller

    Dünyanın dört bir yanından gelen milyonlarca asker, Batı’da bir çıkmazın ortasında kaldı. İtilaf Devletleri düğümü açmak için Çanakkale’ye yöneldi ancak bu çaba da boşa çıkacaktı.

    Almanlar savaşın ilk altı haftasında her yerde başarı kazanmışlar ama zafere ulaşamamışlardı. İş bundan sonra bir siper ve topyekun kaynak savaşına dönüşecekti. Somme, Verdun, Cambrai, Ypres, Caporetto muharebeleri ile, Rus ve Osmanlı cephelerinde milyonlarca asker boş yere ölürken, ülkeler sakatlarla dolacaktı. Aylar süren Verdun muharebelerinde iki tarafın ölü ve yaralı olarak toplam kaybı 700.000, Somme’da ise 1.290.000 idi. Bu arada muazzam topçu parkları kurulacak, siperler zehirli gaz ve tanklar ile geçilmeye çalışılacaktı; ama bu boşuna bir çabaydı. Milyonlarca asker düşmanı hiç görmeden üzerine yağan top mermileriyle hayatını yitirdi. Bunlar arasında sadece Avrupalılar değil, Afrika ve Asya’nın dört bir yanından derlenen sömürge askerleri de vardı. Genç nesilleri kırıp geçiren katliam aynı zamanda eski rejimlere olan güveni yok etti. O kadar ki, bu savaşı izleyen çeyrek yüzyıl içerisinde Avrupa dünyanın önde gelen gücü olmaktan çıkacaktı.

    Batı cephesinde eski bir acı var
    Arıburnu cephesinde süngü takmış hücum emri bekleyen 27. Alay 3. Tabur askerleri.

    Çanakkale seferi ise, Batı cephesinde sıkışan savaşın büyük çıkmazına bir çözüm olarak düşünülmüştü. Batı’da siper hatlarının aşılamayacağı ortaya çıktıkça, bunların etrafından dolaşılması fikri giderek ağırlık kazandı. O günün ulaşım olanakları dahilinde bunun yegane yolu Boğazlar’dan Rusya’ya ulaşılması ve bu ülkenin büyük asker rezervlerinin daha iyi donatılarak, İtilaf ordularıyla birlikte daha etkili hale getirilmesiydi. Ama bunun için önce Çanakkale geçilmeliydi.

    Batı cephesinde eski bir acı var
    Verdun Muharebesi’ne katılan bir askerden geride kalan.

    Osmanlı ordusunun Balkan Savaşları sırasındaki kötü performansı, İtilaf Devletleri’nde bunun o kadar da zor olmayabileceği kanısını uyandırdı. İlk önce donanma ile geçilmesi planlandı. Ancak 18 Mart deniz muharebesi, İngilizlerin azmini kırdı. Sonrasında bir dizi çıkarmayla başlayan kara muharebelerinde de, İtilaf Devletleri’nin özellikle taktik-operasyonel yetersizliği, yoğun ateş altında pişen Osmanlı askerinin büyük direnci ve Mustafa Kemal gibi genç subayların tayin edici inisiyatifleri belirleyici oldu. Bu İtilaf için büyük bir yenilgiydi ama esas etkisi Rusya’da oldu. İngilizler Rusya’ya ulaşsalar ihtilal olmayabilir, Osmanlı Devleti en kısa sürede dağılabilir ve gene tarihin seyri değişebilirdi.

    JUTLAND MUHAREBESİ 31 MAYIS-1 HAZİRAN 1916

    Almanlar yendi İngilizler kazandı

    Batı cephesinde eski bir acı var
    Alman Kraliyet Donanması’ndan SMS Seydlitz, arkasında Moltke ve Hindenburg gemileri seyir halinde.
    Batı cephesinde eski bir acı var

    Bu olay İngiliz ve Alman donanmaları arasında cereyan eden yegane büyük muharebedir. Bütün dünya denizlerindeki varlıklarını ve hayati öneme sahip konvoylarını denizaltılara ve akıncı gemilerine karşı korumak zorunda olan İngiltere, Alman Açıkdeniz Filosu’nun Kuzey Denizi’ne çıkmasını önlemek için Anavatan Filosu’nu sürekli hazır halde tutmak zorundaydı. Bu muazzam bir külfetti ama İngiltere’nin başka çaresi yoktu; çünkü aynı zamanda Fransa’daki ordularının ikmal yollarını da açık tutmalıydı. Bu koşullarda, Alman filosu, bütün gücünü toplu halde bulundurduğu halde sadece bir kez denize açıldı ve iki filo Jutland açıklarında karşılaştılar. Burada İngilizlerin 28 zırhlı ve 8 muharebe kruvazörüne karşı Almanların 22 zırhlı ve 5 muharebe kruvazörü vardı. Ancak gemilerine güvenen Almanlar İngiliz gruplarını ayrı ayrı yakalayıp üstünlük kurmayı, bu arada denizaltılar ile av yapabilmeyi umuyordu. 31 Mayıs 1916 tarihinde karşılaşan iki filo da ihtiyatlı davrandı, çünkü bunların kaybı telafi edilemez sonuçlar doğurabilirdi. Taktik üstünlük Almanlarda kaldı; 6 ağır kruvazör ile 8 destroyer batırdılar. İngilizlerin 112 bin tonajlık gemi ve 7 bine yakın personel kaybına karşı, Almanlar 62 bin ton tutarında 1 zırhlı, 5 kruvazör ve 5 destroyer yitirdiler, üç bine yakın denizcileri öldü.

    Ne var ki, stratejik zafer İngilizlerindi. Çünkü Alman Açıkdeniz filosunu Atlantik’e çıkarmadılar. Bir Amerikan gazetesi, “Alman donanması gardiyanlarına saldırdı ama hâlâ hapisteler” şeklinde yorum yaptı ki, durum bundan ibaretti. Almanların donanmaya yatırdıkları muazzam kaynaklar İngiltere’yi tedbir alma sıkıntısına sokacak ama başka bir işe yaramayacaktı.

    LUSITANIA’NIN BATIRILMASI 7 MAYIS 1915

    Batan gemi ve ABD’nin çıkışı

    Batı cephesinde eski bir acı var
    Lusitania’nın İngiltere’ye askerî teçhizat taşıdığı sonradan anlaşılacaktı.

    Almanlar büyük tartışmalardan sonra sınırsız denizaltı savaşı ile İngiltere’nin denizden ikmalini kesip dize getirebileceklerini düşündüler. O dönemde denizaltı avcılığı teknikleri çok ilkeldi ama İngilizler konvoy sistemini geliştirip birçok başka önlemle kayıplara rağmen deniz yollarını açık tuttular. Ne var ki savaşın ikinci yılında U-20 denizaltısının batırdığı Lusitania transatlantiğinde boğulan 1195 yolcudan 128’i Amerikan vatandaşıydı. Bu olay, iki sene sonra ABD’nin savaşa girme kararını almasına vesile oldu. Avrupa tükenirken Amerika’nın büyük insan ve malzeme kaynaklarını İtilaf Devletleri lehine devreye sokması, savaşın sonucu için tayin edici olacaktı.

    Batı cephesinde eski bir acı var
    Amerikalıları orduya katılmaya çağıran J. M. Flagg imzalı afiş.

    İMPARATORLUK MUHAREBESİ MART 1918

    Kayzer’in son büyük hamlesi

    Batı cephesinde eski bir acı var
    Fransız askerleri taarruzda.

    Rusya’da devrim olduktan sonra Almanlar büyük kuvvetleri Batı Cephesi’ne kaydırmaya başladılar. Burada büyük bir kuvvet üstünlüğü kurabilecekler, savunmaya ayırdıkları birliklerin dışında 100 tümen ve 1000 ağır topçu bataryası ile hücum edebileceklerdi. Bunu güçlü bir Amerikan ordusunun cepheye gelmesinden önce yapmaları zorunluydu. Böylece Almanlar son büyük hücumlarını hazırladılar. Bu aslında bir kumardı çünkü başarısızlık halinde ellerinde 1900 doğumlulardan oluşan 300 bin kişi dışında ihtiyat kalmayacaktı.

    21 Mart günü 6.608 top İngiliz siperlerine cehennemi bir ateş açtı. Sarsılan İngilizler çekildiler. Yıllardır yarı aç savaşan Alman askerleri ele geçirdikleri İngiliz depolarındaki bolluk karşısında adeta şok geçirdiler. Ne var ki İngilizler çekildikleri yerlerde derhal yeni savunma hatları oluşturuyorlardı. Almanların giderek zayıflayan hücumları siperler önünde eridi. İki taraf yarımşar milyon daha kayıp verdikten sonra Almanya tükendi. Mayıs ayında Amerikan tümenleri cepheye gelmeye başladı. Almanya son bir saldırı daha yaptı. Temmuz ayında Reims kenti civarında 51 tümenle hücum ettiler ama bu çaresizlik içerisinde yapılmış boş bir girişimdi. Akabinde İtilaf Devletleri hücuma geçtiler. 8 Ağustos’tan itibaren tanklar ve uçakların desteğinde aralıksız hücumlar Alman komutanlığını umutsuzluğa sürükledi. Halk da açlıktan ölmeye başlamıştı. Almanya pes ederken Türkiye ve Bulgaristan da Selanik ve Filistin’den yapılan hücumlarla dağılmaya başladı. 11 Kasım’da Batı cephesinde silahlar sustu. Toplar yirmi yıl sonra tekrar gürleyecekti.

    Batı cephesinde eski bir acı var
    Soissons yakınlarındaki muharebede, el bombası atan bir Alman askeri.

    MAKİNELİ TÜFEK

    Romantik süngü savaşları dönemi sona ererken…

    Batı cephesinde eski bir acı var

    Makineli tüfekler piyade ateşini çok daha yoğun ve ölümcül hale getirdi. Fransızlar, seri ateşli 75’lik hafif toplarıyla düşman askerlerini ateş altında tutarken, askerlerinin iki siper arasındaki mesafeyi hızla geçip süngüyle zaferi kazanacakları gibi bir hayale sahiplerdi. Halbuki daha Amerikan İç Savaşı’nda bile, yarım saatte derme çatma bir siper hazırlayan tarafın, hücum edenleri rahatça biçtiği görülmüştü. Plevne, Boer ve Rus-Japon savaşları da moral üstünlüğün siperlerden açılan ateş karşısında eridiğini tekrar tekrar ispatlamıştı. Nihayet Balkan Savaşı’nın dersleri vardı. Ancak Fransızlar hücuma körü körüne inanmaya devam ettiler. Sınır savaşlarının sadece dört gününde 140.000 zayiat verdiler. Ne var ki, düşman hatlarını yarıp geçmekten başka bir taktik bilmeyen komutanlar savaşın sonuna kadar askerleri boş yere ölüme sürdüler. Çanakkale cephesi de bu anlamsız saldırıların kanlı sahnelerinden biri oldu.

    TOP-TOPÇU

    Muharebelerin efendisi, seri katili…

    1. Dünya Savaşı topçunun doruğa çıktığı ve muharebe alanlarının tartışılmaz efendisi olduğu bir çatışmadır. Milyonlarca asker daha düşmanı hiç görmeden üzerlerine yağan top mermileriyle hayatlarını veya uzuvlarını yitirdi. Savaşa 990 adet 75’lik hafif batarya ve sadece 50 ağır batarya ile giren Fransızlar, savaşın sonunda 1.054 ağır bataryaya sahip olacaklardı. Almanlar ise her tümene 18 orta ve her kolorduya 16 adet ağır obüs vererek savaşa girdiler. Fransızların 300 ağır topuna karşı 2.000 ağır, 1.500 de orta top ve obüse sahiplerdi. Büyük muharebelerden önce cephede büyük topçu parkları oluşturuluyor ve bunlar bazı yerlerde kilometre başına 200 adede kadar çıkıyordu. Milyonlarca top ve havan mermisi yığıyor, hazırlık ve yıpratma ateşi bir haftaya kadar sürüyordu. Bu cehennemi ateş çoğu zaman hücum edenler için de zararlı oluyor, askerler sıvılaşmış çamur içerisinde ilerleyemiyor, birçok kez de boğuluyordu.

    ZEHİRLİ GAZ – MAYIN

    Dumanla ölmek, canlı canlı gömülmek

    Batı cephesinde eski bir acı var

    Savaş kısa sürede genel bir vahşete dönüştü ve siperleri aşmak için her yol mubah sayıldı. Önce Almanlar, sonra da İtilaf Devletleri zehirli gaz kullanmaya başladılar. Ne var ki her an değişiveren rüzgarların altında bu gazı kontrol etmek adeta olanaksız gibiydi. Gene de yüzbinlerce asker bu nedenle öldü ya da sakat kaldı. Gaz maskesi standart techizat arasına girdi.

    Keza alev makineleri de koruganlar içerisinden ateş eden askerler için büyük bir korkuydu. Düşman bunu kullanacak kadar yaklaştığı taktirde onları korkunç bir ölüm bekliyordu. Bu arada İngiliz madencilerinin Messines’de Alman siperleri altına açtıkları galerilere yerleştirilen yarım milyon kilo patlayıcı ile cephenin delinmesi amaçlandı. Patlama yüz kilometre öteden bile duyuldu ama İngiliz askerleri açılan kraterde sıkışıp kalınca bu da bir işe yaramadı.

    YENİ TAKTİKLER

    Cephe taarruzu yerine, sızma ve çevreleme

    Batı cephesinde eski bir acı var

    Almanlar, bu savaşta daha üstün taktik çözümler ürettiler. Tüm sınıfların birbirini destekleyerek, ama bir anlamda bağımsız savaştıkları alaylar ve tümenler yerine bütün sınıfların muharebenin gereksinimlerine göre esnek şekilde biraraya toplandığı muharebe grupları oluşturdular. Makineli tüfekler ve havanlar piyade bölüklerinin organik parçası oldu ve bunlar hücum topçusu, ağır havan ve istihkamcılarla birleştirilerek büyüklükleri taburdan tugaya kadar değişen muharebe grupları kuruldu. Sonraları, bunlara zırhlı araçlar da eklenecekti.

    Bu sistemi ilk geliştiren subay Alman Generali Otto von Hutier’dir. Ne var ki mevzilerin çok daha sıkışık ve kademeli olduğu batı cephelerinde bu taktikler o kadar başarılı olamıyordu. Öte yandan savunma da gelişti. Siperler derinleşti, birbirine bağlandı, kademelendi, mayın ve dikenli teller çekildi, korunaklı makineli tüfek yuvaları yapıldı, ihtiyatlar ve ileri karakollar oluştu.

    TANK

    Geleceğin silahı savaş alanlarında tatbikat yaptı

    Batı cephesinde eski bir acı var

    Tanklar makineli tüfek ateşine rağmen siperleri aşmanın aracı olarak düşünüldü. İngilizler ilk tankları 1916’da kullandı. Bunlar engebeler önünde duran ve ateşe dayanıksız vasıtalardı ve taktik olarak nasıl kullanılacağı bilinmiyordu. Tankların uzun menzilli stratejik manevra yapabilmeleri için teknik olarak geliştirilmeleri, zırhlı piyade ve kundağı motorlu topçu ile desteklenmesi 2. Dünya Savaşı’nda gerçekleşecekti. İngilizlerin başlattığı bu işi Almanlar mükemmel hale getirerek yıldırım savaşı yapacaklardı.

    UÇAK – ZEPLİN

    Önce keşif yaptılar, sonra ölüm yağdırdılar

    İlk uçaklar daha çok keşif amaçlı araçlardı. Ne var ki havacılık hızla ilerledi ve bir yıl içerisinde pervane arasından makineli tüfek ateşi yapabilen avcılar ile orta menzilli bombardıman uçakları yapıldı. Savaş boyunca 150 binden fazla uçak imal edildi. Bu arada özellikle Almanlar zeplinle bombardıman yaptılar. Havacılık geliştikçe as pilotlar ortaya çıktı, çeşitli uluslardan 14 pilot 50’den fazla uçak düşürdü.

    DENİZALTI

    Gemi avcısı U-bot’lar zafere yetmedi

    Batı cephesinde eski bir acı var

    20. yüzyılın başında etkili bir silah haline getirilmiş olan denizaltılar savaşta yaygın kullanıldı. Rekoru belki de hiç kırılamayacak olan U-35’in komutanı Lothar Arnold de la Periere, toplamı yarım milyon tonu geçen 224 tekne batırdı. Almanya Atlantik cephesine ağırlık vererek abluka ile İngiltere’yi barışa zorlamak istiyordu. Ne var ki sadece 1917’nin ilk dört ayında 2 milyon tondan fazla gemi batırmalarına rağmen sınırsız denizaltı savaşı ABD’nin savaş ilanına yol açınca, bunun çok zararını gördüler.

    LOJİSTİK

    1. Dünya Savaşı’nın en çarpıcı özelliklerinden biri orduların lojistik hizmetlerinde yaşandı. Haberleşme ve ulaştırma teknikleri büyük orduların merkezden etkili bir şekilde yönetilmesini zorlaştırıyordu. İkmal meselesi ise adeta bir kabusa dönüştü. Bunlar giderek tıkanan çamur yollarda işlerini yapmaya çalışırken her ilerleme daha zor yapılır hale gelmekteydi. Motorlu araçlar ise ordulara yeni girmeye başlamıştı.