Etiket: istiklal caddesi

  • 1870 Büyük Beyoğlu Yangını

    1870 Büyük Beyoğlu Yangını


    türkiye geçmişten bugüne pek çok deprem, yangın ve sel felaketiyle boğuştu. 21 ocak 2025’te bolu kartalkaya’da bir otelde çıkan yangında 78 kişinin yaşamını yitirmesi ülkemizi yasa boğdu. yangına neden olan “ihmaller” zinciri gündem olurken geçtiğimiz yıllarda yaşanan can kayıplarının hemen hepsinin nedeni olan benzer ihmaller tekrar hatırlara geldi. bu “hatırlama” ve hızla “unutma” süreçleri elbette yeni değil. bundan 155 yıl önce yine ihmallerin neden olduğu 1870 beyoğlu yangını da bunlardan biriydi.

    İstanbul, kurulduğu tarihten itibaren yangınlarla anılır. İstanbul’un geçirdiği çok sayıda yangın içinde 19. yüzyılda yaşanan üç büyük yangın öne çıkar: 1822 Tophane Yangını, 1826 Hocapaşa Yangını ve 1870 Beyoğlu Yangını. 5 Haziran 1870’te Beyoğlu’nda öğle saatlerinde başlayan yangın gece yarısına kadar bir uçtan bir uca binlerce binayı yok ederken yüzlerce kişinin de canını alacaktı. Talimhane’de, Taksim’den Dolapdere’ye doğru inerken ahşap evlerle çevrili olan ve o zamanlar “Macar” adıyla anılan semte, yangının başladığı Feridiye Sokağı’na uzanalım…

    Beyoglu_Yangini_Yangin-03
    Yangının Kasımpaşa semtine girişi, L’Illustration, 25 Haziran 1870.

    Feridiye Sokağı’nda Yangın Var!
    Edebiyatımızın usta kalemi Salâh Birsel, Beyoğlu’nu anlattığı Ah Beyoğlu, Vah Beyoğlu ve Halley Kimi Kurtarır isimli kitaplarında 1870 Yangını’ndan söz eder. Halley Kimi Kurtarır’da yer alan “İşte Buna Yandı Yüreğim” başlıklı yazıdan birkaç satırı birlikte okuyalım: “Şimdiki Taksim Caddesi’nin altına düşen semte o vakitler ‘Macar’ adı veriliyordur. İşte yangın Macar’da, Feridiye Sokağı’nda, Reçini adında birinin kiracı olarak oturduğu evden çıkmıştır. Rüzgâr dur durak dinlemediği için ateş altı koldan Tarlabaşı’nı, Yenikafa Sokağı’nı, Bülbülderesi’ni, Aynalıçeşme’yi, Kalyoncukulluğu’nu sarmış, Cadde-i Kebir diye anılan İstiklal Caddesi’ne çıkarak Galatasaray’a yürümüştür. Yangında iki bin beş yüz, yallah yallah üç bin ev ve dükkân haritadan silinmiştir. Kalyoncukulluğu’ndaki kimi kişiler de evlerinin taş olmasına güvenerek, pencerelerinin demir kanatlarını örtüp içeri kapandıklarından, evleriyle birlikte, alevlerin karıntısına kılıç lokması olmuşlardır. Evlerinin bodrumlarına sığınanlar ise dumandan boğulmuşlardır.”

    Bazılarına göre beş bazılarına göre de altı koldan yayılarak Beyoğlu’nu 12 saatte yakıp yıkan yangının nedenleri üzerine yazılar, tanıklıklar dönemin basınında geniş yer alır. Sıralanan nedenler, ihmaller ne yazık ki yeni değildir. “Düzensiz, plansız yapılaşma”, “dar sokaklar”, “ahşap evlerin çokluğu” ve “tulumbacıların yetersizliği” gibi konularda hemen herkes hemfikirdir.

    L'Illustration (Paris)
    İngiltere Sefarethanesi yanarken, L’Illustration, 25 Haziran 1870.

    O yazılardan birine göz atalım… 25 Haziran 1870 tarihli Le Monde Illustré dergisinde “Pera’da Büyük Yangın” başlığı ile yayımlanan yazı, yangının çıkış, yayılış ve verdiği hasarı konu ettikten sonra yaşananların neden “kaçınılmaz” olduğunu sıralamaktadır. Yazar Maxime Vauvert, “Gözlerimizi Pera planına çevirip, birbirine geçen ve düzensiz bir çit etkisi yaratan bu yüzlerce dar sokağı sayarsak, böylesine tedbirsiz bir topografyaya sahip bir semtin periyodik olarak yangınla harap olduğunu anlarız.” diyerek başlar yazısına. Devamında on yıl içinde Pera’nın dördüncü kez yanması üzerine kaderciliğin kendini “yazgı” diye avutmasından söz ederek yangından çok önceleri ve de yangından çok sonraları yaşadığımız onca felaketin asli nedenine işaret eder. İstiklal Caddesi’nin yangın sonrasındaki hâlini yine Vauvert’ten aktaralım: “Rue de Pera’da, sadece birkaç parça kararmış duvar görülebilir, bunların hepsinden yerinden oynamış ve bükülmüş, arkasında güzel Rumların ve güzel Ermenilerin Boğaz’ın esintisini solumak için geldiği o zarif cam balkonların iskeleti sarkmaktadır. Bu aristokrat semtin zarif sokağının sağında ve solunda sadece yıkılmış evler ve küller vardır.”

    Gazeteler felaketin boyutlarını, nedenlerini ve bundan sonra yangınlar için alınması gereken önlemleri sıralarken, “yetkililerin” her zamanki gibi suskunluğu ile karşı karşıya kalır. Var olan önlemlerin yeni yangınları önlemeye yetmeyeceğini ifade eden Brunetti, yayımladığı 5 Haziran 1870 Hatırası: Pera Felaketinin Bir Bölümü isimli kitapçıktaki şu cümlelerle durumu açıkça ortaya koyar: “Türkiye, şu anki yerleşim yeri olarak, bu belayla mücadelede kullanılan çarelerin gücü ne olursa olsun, yangının etkisinden kaçamayan bir ülke olarak düşünülebilir. İnşaatlarımızın koşulları öyledir ki, yangınların tahribatına son vermeyi teklif edecek olsaydık, İmparatorluğun tüm şehirlerini yıkmak ve eski binaları modern mimarinin verilerine göre yenileriyle değiştirmek gerekirdi. Bu, mümkün olanın sınırlarının ötesinde olduğundan, yangınla mücadele için uygun tüm önlemlerin, inşaatlarımızın şu anki durumu göz önüne alındığında, özellikle de sadece birkaç gün önce tanık olduğumuz yangın gibi yangınlarda işe yaramadığı açıktır.”

    The Illustrated London News  1870-06-18: Vol 56 Iss 1599
    İstanbul tulumbacıları, The Illustrated London News, 18 Haziran 1870.

    İtalyan Yazar Amicis Anlatıyor
    İtalyan yazar Edmondo de Amicis, 1874’te İstanbul’a yaptığı seyahati anlattığı İstanbul (1874) isimli kitabında, 1870 yangınına uzunca yer verir. Amicis, 1874’te kendisine anlatılanla kaleme aldığı “Büyük Pera Yangını” hakkında şunları yazar: “Tophane’nin topu Marmara Denizi’nden Karadeniz’e kadar duyulan üç patlamayla tehlikeyi büyük şehre haber vermiş. Seraskerlik, Saray, Sefaretler, Beyoğlu ve Galata birbirine girmiş ve birkaç dakika sonra, Feridiye Sokağı’na, Harbiye nâzırı, bir sürü zabit ve bir tulumbacı ordusu doludizgin girmişler ve yangın söndürme çalışmaları büyük bir süratle başlamış. Fakat aşağı yukarı her zaman olduğu gibi, hiçbir şey yapılamamış. Daracık sokaklarda rahat hareket edilemiyor, tulumbalar çalışmıyor, su çok uzaktan getiriliyor ve kâfi gelmiyormuş, tulumbacılar her zaman olduğu gibi intizamsızmış ve bulanık suda balık avlayabilmek için kargaşalığı azaltmaktan ziyade çoğaltmaya bakıyorlarmış.”

    Amicis, dört yıl önce yaşananları anlattıktan sonra yangının izlerini taşıyan birkaç yer de olmasa yangının neredeyse unutulduğunu, gazetelerin önlem önerilerini hükümetin duymazdan geldiğini, İstanbulluların kendini “kadere” teslim ettiğini söyleyerek devam eder: “Böylece, hiçbir şey veya aşağı yukarı hiçbir şey değişmediğinden sultanların şehrini zaman zaman tahribedeceği ‘yazılı’ olan bu büyük yangınların sonuncusunun 1870 yangını olmadığından emin olunmalıdır.”

    Plan de Péra / Quartiers ravagés par l'incendie du 5 Juin 1870
    Pera Haritası: 5 Haziran 1870 yangınında harap olan mahalleler.

    Yangınlar için önerilen önlemler alınmadığından gazetelerin, Amicis’in öngörülerini doğrulayan büyük yangınlar peş peşe gelir. 1908’de Fatih Çırçır semtinde çıkan “İstanbul Felaketi” olarak adlandırılan yangında yaklaşık 1.500 bina yanarken 1911’de Aksaray’da 2.400, 1918’de yine Fatih’te 7.500 ev kül olacaktır.

    Biz tekrar 1870 Beyoğlu Yangını’na dönelim… 6 Haziran’dan başlayarak yerli ve yabancı gazetelerde “Büyük Beyoğlu Yangını”na ait haberler yayımlanır. Yangında hayatını kaybedenlere ilişkin haberler hemen her gün değişmektedir. İlk “resmî” açıklamada ölü sayısı 84 olarak verilirken sonra sayı 113 ve en nihayetinde 128 olarak kayıtlara geçer. Gazetelere göre bu sayı gerçeği yansıtmıyordur. Bazı gazetelere göre 500 bazılarına göre de yangında 900 kişi ölmüştür. Aynı tutarsızlık yangının hasarı konusunda da yaşanır. Altıncı Belediye Dairesi’nin (Beyoğlu Belediyesi) ilk açıklamasına göre yangında 65 sokak, 163 mahalle ve 3.449 ev harap olmuştur. Ancak gazetelere göre bu sayı 4 bin ila 9 bin arasında değişkenlik göstermektedir. Yine gazetelere göre

    29 bin kişi evsiz kalmıştır. Naum Tiyatrosu, Lüksemburg Oteli, Galatasaray Karakolu, Ermeni Katolik Kilisesi gibi çok sayıda bina yanarken; Amerikan, İtalyan, Portekiz ve İngiliz sefarethaneleri yangında büyük hasar görmüştür. Yaklaşık 2,5 kilometrelik bir alanı etkisi altına alan yangında ölenlere ve yanan binalara ait yapılan “resmî açıklamalar” inandırıcılıktan uzak bulunur.

    The Illustrated London News  1870-07-02: Vol 57 Iss 1601
    Pera Yangını, The Illustrated London News, 2 Temmuz 1870.

    Yangının Ardından
    Reşad Ekrem Koçu yayımladığı İstanbul Ansiklopedisi, “Beyoğlu Yangınları” maddesinde yangın sonrasında yaşananlar hakkında şu bilgiyi verir: “Padişahın emri ile Taksim’deki Topçu Kışlası derhâl boşaltıldı, kışlanın karşısındaki Tâlimhâne meydanı ile Ermeni mezarlığına 2000’den fazla çadır kuruldu. Tophâne Müşüri paşa felâketzedeleri arabalarla ve kurtarabildikleri eşyaları ile bu kışla ile çadırlara naklettirdi, çadır aralarına taraf taraf çeşmeler yapıldı, elden gelen insânî yardım gösterildi.”

    Beyoglu_Yangini_Yangin-07
    1870 Beyoğlu Yangını sonrası…

    Abdülaziz’in emriyle evsiz kalanlar Taksim Topçu Kışlası’na, Talimhane ve eski Ermeni Mezarlığı’na kurulan çadırlara yerleştirilir. Bir süre sonra da çevre semtlerde kiralanan evlere taşınırlar. Dayanışmanın bir başka örneği ise yangının maddi zararlarını gidermek üzere kurulan yardım sandıklarıdır. Hükümetin oluşturduğu yardım sandığına Abdülaziz başta olmak üzere bankalar ve varlıklı tüccarlar bağış yaparken, yangından etkilenen elçilikler kurdukları yardım sandıklarına yurt içinden ve yurt dışından para toplarlar.
    Maddi zararın yaklaşık 3.000.000 lira olarak kayıtlara geçtiği yangında, İstanbul’da faaliyet gösteren İngiliz sigorta şirketleri büyük zarara uğrar ve hükümete önlemlerin alınması için baskı yapar. 1870 Yangını sonrasında itfaiye teşkilatı yeniden düzenlenir. 1874’te İstanbul’da 48 yıl görev yapacak olan Macar Ödön Seçenyi (Széchenyi) Paşa tarafından kurulan İtfaiye Alayı, 1923’te İstanbul Belediye İtfaiyesi’ne devredilir. 

    Beyoglu_Yangini_Yangin-08.1

    İstanbul tarihine “Beyoğlu Harîki Kebîri” (Büyük Beyoğlu Yangını) olarak geçen yangın, Beyoğlu’nda bir dizi değişikliğe ve yeniliğe neden olur. Yangından sonra yıllar içinde Beyoğlu yeniden yapılanırken yenilenir. Beyoğlu ile birlikte Harbiye, Nişantaşı ve Şişli gibi semtler büyür, gelişir. Ahşap evler yerine kâgir evlerin, iki üç katlı binaların yerine apartmanların ve “modern yaşamın” yükseldiği Beyoğlu, kültür ve sanatın olduğu kadar moda ve eğlencenin de İstanbul’daki ilk adresi olacaktır. Yangından sonra Beyoğlu küllerinden yeniden doğar… #

  • İstanbul’la aynı ismi taşıyor iki ülke dostluğu için çalışıyor

    İstanbul’la aynı ismi taşıyor iki ülke dostluğu için çalışıyor

    Büyükelçi Konstantinos Koutras, Ankara’da, Brüksel’de, New York’ta görev yapmış tecrübeli bir diplomat. İki ülke arasında çok eskilere dayanan tarihî ilişkilerden, günümüze ve geleceğe uzanan gelişmeleri değerlendiren Koutras şöyle diyor: “İki halk da barış içinde birarada yaşama mesajı veriyor. Bize düşen, onları hayalkırıklığına uğratmamak!”

    Sayın Koutras, Yunanistan’ın İstanbul Başkonsolosu olarak atanmanızdan önceki görevleriniz hakkında bilgi verir misiniz?

    Öncelikle Yunanistan Başkon­solosu olarak, bu güzel ve tarihî şehirde bulunmaktan büyük mutluluk duyduğumu belirt­mek isterim. 2003-2007 ara­sında Yunanistan Ankara Bü­yükelçiliği’nde büyükelçilik sekreteri olarak görev yaptığım dönemdeki gibi, ikinci defa Tür­kiye’de görev yapmak benim için büyük bir onur ve mutluluk. Öncesinde ise Brüksel’de Yu­nanistan’ın Avrupa Birliği Da­imi Temsilciliği’nde Adalet ve İçişleri Dairesi Başkanı olarak görev yaptım. Bilindiği üzere bir diplomatın hayatı yurtdışın­da görev yapmak ve yurtiçinde hizmet etmek arasında gidip gelir. Yurtdışında geçirdiğim 8 yılın ardından, Atina’da Dışiş­leri Bakanlığı Merkez Teşkila­tı’nda yaklaşık 4 yıl süreyle Ba­kanlık Temsilcisi görevi dahil olmak üzere çeşitli görevlerde bulundum. 2016 yazında da Yu­nanistan’ın New York Başkon­solosu olarak görevlendirildim. Ekim 2023 başından itibaren Yunanistan’ın İstanbul Başkon­solosu olarak görev yapıyorum.

    İstiklal Caddesi’ndeki Yunanistan Başkonsolosluğu binasının tarihçesi hakkında bilgi verir misiniz?

    İstanbul’un ticari ve kültürel yaşamının kalbinde yer alan simgesel, tarihî bir yapıdır. Bu güzel binanın varlığını daha iyi kavrayabilmek için 19. yüz­yıl sonu İstanbul’una, binanın inşa edildiği ve dönemin ban­ker-işinsanlarından Şişma­noğlu ailesinin ikamet olarak kullandığı zamana dönmemiz gerekir. Cumhuriyet dönemin­de, 1939’da, Konstantinos Şiş­manoğlu, ailesinin malikane­sini “Yunanistan’ın Evi” olarak kullanılması amacıyla Yunan Devleti’ne bağışlama kara­rı aldı. Malumunuz, Yunanis­tan’ın savaş ve savaş sonrası yıllardaki ekonomik durumu, acil restorasyon müdahaleleri­ne olanak sağlayamadığından, bina, Amerikan Konsolosluk Heyeti’ne (United States Infor­mation Services-USIS) kiralan­dı. 1952’den 1968’e kadar USIS kütüphanesini, bir marangoz atölyesini, bir radyo ve televiz­yon stüdyosunu ve zemin katta da 3 ticari dükkanı barındırdı. Bina 1973’te tarihî eser statüsü­ne alındı ve 2000’den itibaren radikal bir restorasyonla ori­jinal hâlini ve güzelliğini tek­rar kazandı. O tarihten bu yana konsolosluk ikametgahı ve ağırlıklı olarak başkonsolos­luğun kültürel faaliyetlerine evsahipliği yapıyor. Bu kültü­rel faaliyetlere çok sayıda Türk vatandaşının katılmasından mutluluk duyuyorum. Kısacası bu mekan, bizim Türk vatan­daşlarıyla ve tüm vatandaşlarla dışa yönelik bağlantımızdır. Bu tarihî binada Sakkoulidis Ko­leksiyonu’nun yanısıra zengin bir kitap koleksiyonuna sahip bir kütüphane de bulunmakta. Rahip ve koleksiyoner Meletios Sakkoulidis’in kızı Ivi tarafın­dan bağışlanan benzersiz kitap koleksiyonu, 19. yüzyıl ve 20. yüzyılın başlarında İstanbul’da basılmış, Osmanlı Devleti’nde­ki Rumlar’ın ve özellikle İstan­bul Rumları’nın yaşamının her kesitine değinen 12 bin mater­yeli içeriyor. Tüm bu kitaplar, araştırmacılara kolaylık sağ­lamak amacıyla dijital ortama aktarılma sürecinde.

    Diplomasi_Tarihi_1
    19. yüzyıl sonunda inşa edilen ve 1973’te tarihî eser statüsüne alınan Yunanistan Başkonsolosluğu binasında, Sakkoulidis Koleksiyonu’nun yanısıra zengin bir kütüphane de bulunmakta.  

    Geçen yılın sonunda Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın imzaladığı Atina Bildirgesi’nin ve Erdoğan’ın Atina ziyaretinin, ülkelerimiz arasındaki ilişkiler açısından önemi konusunda ne düşünüyorsunuz? Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkileri geliştirmek için projeleriniz var mı?

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, 7 Aralık 2023’teki Atina ziyare­tinden bir gün önce Yunanis­tan’ın saygın bir gazetesine verdiği röportajda, iki ülke ara­sında “yeni bir sayfa”dan ve “ka­zan-kazan” ilkesinden sözetti. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın işbirliği ve diyalogdan yana teş­vik edici mesajları, Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis ile yaptığı görüşmenin yanısı­ra, Türk heyetindeki Bakanların Yunan mevkidaşlarıyla yaptı­ğı görüşmelerle de teyit edil­di. Nitekim bu olumlu hava hem Miçotakis-Erdoğan ortak basın toplantısına hem de Atina Dek­larasyonu’nun imzalanmasına yansıdı.

    2023 Ekim başından itiba­ren Türkiye’deyim. Ancak şunu belirtmek isterim ki, bir dip­lomatın temel aldığı ana plan, Dışişleri Bakanlığı’ndan aldığı talimatlar ve kendi kişisel-ma­nevi geçmişinin bugüne taşıdı­ğı değerlerle şekillenir. Ben de Yunanistan İstanbul Başkonso­losu olarak, Yunan-Türk yakın­laşmasının gelişmesine katkı sağlayacak, gelecekteki dina­miklere ivme kazandıracak te­meller üzerinde çalışıyorum.

    Diplomasi_Tarihi_2
    Dönemin önemli işinsanlarından Konstantinos Şişmanoğlu, aile malikaneleri olan tarihî binayı “Yunanistan Evi” olarak kullanılması için 1939’da Yunan Devleti’ne bağışladı.

    Türk ve Yunan halkının ortak özellikleri nedir sizce? Türkiye sizde ne tür hisler uyandırıyor?

    Ankara’daki diplomatik kariye­rimden beri dost Türk halkını tanıma fırsatı buldum. Gerçek­ten de Yunanistan ve Türki­ye’nin tarihî ve coğrafi yakın­lığı kaçınılmaz biçimde ortak referans ve algı koşulları oluş­turuyor. “Ortak özellikler” ola­rak tanımladığınız noktaları, somut olarak iki ülkeyi gezerek rahatlıkla görebilirsiniz; bu da karşılıklı anlayışa ve pek çok konuda ortak anlayışa katkıda bulunuyor.

    Diplomasi_Tarihi_3
    Daha önce Ankara’da, Brüksel’de ve New York’da görev yapan tecrübeli diplomat, Türk-Yunan yakınlaşmasının gelişmesine katkı sağlayacak temeller üzerinde çalıştığını söylüyor.

    Yunan ve Türkler’in uzun yıllar birlikte yaşamalarının kazandırdığı ortak değer ve alışkanlıkların, ticari ve sosyal ilişkileri geliştirmeye ve siyasi meselelerin çözümüne katkısı var mıdır?

    Bunun cevabını benden önce iki halkımız da vermişti, bili­yorsunuz. Bu durumu sürek­li olarak karşılıklı ziyaretlerle, tarihe olan hayranlıklarıyla, doğa-çevre-deniz-kültür-lez­zet ortaklıklarıyla kanıtlıyorlar. Binlerce Türk turist Yunanis­tan’ı, çok sayıda Yunan da Tür­kiye’yi ziyaret ediyor. Ayrıca ticari misyonlar ve üst düzey iş­birlikleri, iki ülkenin ekonomik ilişkilerinin güçlendirilmesi­ne fırsat sağlıyor. İki halk da uyumlu ve barış içinde birarada yaşama mesajını veriyor. Bize düşen ise onları hayalkırıklığı­na uğratmamak! Cumhurbaş­kanı Erdoğan’ın Atina ziyareti ve Yunanistan Başbakanı Miço­takis ile görüşmesi sırasında alınan, Türk vatandaşlarına 10 Yunan adasını daha rahat zi­yaret etme olanağı sağlayacak 7 günlük vize verilmesi yönün­deki karardan dolayı çok mut­luyum; bu kararın, iki halkın ilişkilerine büyük katkı sağla­yacağını düşünüyorum.

    Türkiye’deki Rum okullarının tarihi ve bugünü hakkında neler söyleyebilirsiniz?

    İstanbul ve Gökçeada, Lozan Antlaşması’na göre Türkiye’de Rum okullarının faaliyet gös­terdiği bölgeler. Rum okul­larının tarihi, bu bölgedeki Rum varlığının tarihiyle ayrıl­maz bir bütündür; bunu da çoğu 19. yüzyılın ikinci yarısında inşa edilmiş ihtişamlı binalar­dan anlayabiliriz. İstanbul-Fe­ner’de “Kırmızı Okul” olarak bilinen tek bir okul bile başlıba­şına bir kültürel değerdir. Di­ğer iki sembol okul da, Taksim Meydanı’na çok yakın Zapyon Lisesi ve Beyoğlu’nun kalbin­deki Zografyon’dur. Ayrıca Şe­hir Okulları olarak adlandırılan çok sayıda okul vardır. İstanbul ve Gökçeada’daki bu okulların Türkiye’de dinamik bir varlık göstermesinden büyük gurur duyuyoruz. Eğitim ve eğitim yo­luyla yüksek düzeyde bilgi sağ­lanması, Türkiye’deki Rum var­lığının her zaman belirleyici özelliği olmuştur.

    İstanbul Ortodoks Patrikhanesi’nin tüm dünyadaki Hıristiyan âlemi ve Yunan cemaati için önemi nedir?

    Diplomasi_Tarihi_4
    2000 yılında restorasyona alınan bina o günden bu yana konsolosluğun ikametgahı olarak kullanılıyor, başkonsolosluğun kültürel faaliyetlerine evsahipliği yapıyor.

    “Ekümenik” Patrikhane 1000 yılı aşkın bir geçmişe sahip ve Türkiye topraklarının en eski kurumlarından biridir. Kons­tantinopolis Kilisesi’nin tari­hi, Havari Andreas’ın ilk pis­kopos olarak anıldığı erken Hıristiyanlık yıllarından başlar ve tarihsel olarak şimdiki “Ekü­menik” Patrikhane, Bizans İm­paratorluğu, Osmanlı İmpara­torluğu ve Türkiye Cumhuriyeti olarak günümüze kadar uzanır. Din adamlarından büyük şah­siyetler bu tarihî kurumu yö­nettiler ve sadece dinî alanda değil diğer alanlarda da izlerini bıraktılar. Patrik Bartholome­os Ekim 1991’den bu yana Orto­doksluğun başında bulunuyor ve mezhebe bakılmaksızın hem dinî liderlerden hem de dünya çapındaki devlet liderleri ve si­yasilerden büyük saygı görüyor. Kendisini her fırsatta Anka­ra’ya davet eden Cumhurbaşka­nı Erdoğan başta olmak üzere, ülkenin diğer devlet ve siyasi kurumlarının ve her şeyden öte Türk halkının saygısını kazan­masından ötürü büyük mutlu­luk duyuyorum.