Bizans, başkenti korumak için 1.200 kadar halkadan oluşan 17 ton ağırlığında bir zincirle Sirkeci-Galata arasını kapatmıştı. Kuşatma boyunca Osmanlı donanması birkaç kez zinciri geçmeyi denese de son güne kadar başarılı olamamıştı.
Anadolu askerlerinden bazıları 14 Aralık’tan itibaren Beykoz taraflarına gelmeye başlamıştı. İmparator Konstantinos, civardaki köyleri boşaltıp halkını şehir surlarının içine getirtti. Kuşatma öncesi Avrupa’dan beklenen yardım bir türlü gelmediği için surlar kentin neredeyse tek fizikî güvencesiydi. Bu o kadar kritikti ki bazı harap kilise ve mezarlıkların taşları bile surların güçlendirilmesi için kullanılmıştı.
Bir diğer önlem ise Haliç’in girişine gerilen zincirdi. 2 Nisan’da Galata ile Sirkeci arasına bağlanan zincir, kuşatma boyunca denizde bile yanabilen meşhur Rum ateşiyle desteklenmiş; son güne kadar Osmanlı donanmasının Haliç’ten şehre girmesini engellemişti. Aslında Antik Çağ ve Ortaçağ’da liman girişlerini bir zincir ile kapatmak yaygın bir güvenlik tedbiriydi. İstanbul’daki durumu farklı kılan, zincir çekilen Sarayburnu-Haliç arası mesafenin epey uzun oluşuydu. Bu engel sadece saldırılardan korumuyor; kentten kaçmaya kalkışacak gemilere de engel oluyordu.
29 Mayıs’ta zincire doğru denizden hücum başlamış, zinciri aşan gemilerdeki askerler Haliç’ten şehre girmişlerdi. Yalnız Bahçekapı’da Vasilios Burcu, buradaki Giritli gemicilerin ısrarlı direnişi sonucu ele geçirilememiş, Fatih bunların İstanbul’dan ayrılmalarına izin vermişti.
Çağlar boyu Osmanlı Devleti ve Türkiye başta olmak üzere tüm dünya ülkeleri için hayati önem taşıyan İstanbul; savaşın, barışın, ticaretin ve insanların kaderini belirledi. İstanbul surları önünde, 1453 fethine kadar kuşatmalarla geçen dönem…
Gözcü Baba artık gökdelenleri gözlüyor 14. yüzyılın ortalarına doğru Orhan Gazi döneminde Osmanlılar, İstanbul’un Anadolu yakasındaki kırsal bölgelere ulaştı. Gazi dervişler ya da Ömer Lûtfi Barkan’ın deyimiyle “kolonizatör Türk dervişleri” burada tekkeler kurdu. İlk Türk yerleşimleri bu çevrelerde gelişti. Şahkulu Dergâhı, bu dönemin en meşhur hatıralarından. Ayrıca Gözcü Baba’nın ismi Göztepe’de, Eren Baba’nınki Erenköy’de, Kartal Baba’nınki ise Kartal’da yaşamaya devam ediyor. Alevî-Bektaşi inancının sembolleri ile bezeli Göztepe’deki Gözcü Baba mezarı ve namazgah sofası, Bektaşi babasının Konstantinopolis’i gözlediği noktada yapılmış. Tabii onun tanık olduğu manzara, günümüzde yüksek yapılardan dolayı görülemiyor.
Napoléon Bonaparte rivayete göre 1807’de Osmanlı haritasının üzerine parmağını koymuş ve “İstanbul’a hâkim olan dünyaya hâkim olur” demiştir. Boğazlar’ın ve İstanbul’un dünya tarihi bakımından stratejik ve uluslararası önemi tartışılmazdır: Karadeniz’e geçersiniz, Tuna sizi Orta Avrupa’ya kadar götürür. Karadeniz ülkeleri, Rusya, Bulgaristan, Romanya, Kafkas ülkeleri Boğaz’dan geçen bir donanmanın saldırı tehdidiyle karşı karşıyadır. Boğazlar stratejisi, bütün Doğu Avrupa için büyük önem taşır. Fransız tarihçisi Michel Lhéritier, dünya tarihinde Boğazlar bölgesiyle Anadolu ve Rumeli’yi içine alan imparatorluk bölgesini, bir tarihî bölge (région historique) olarak betimlemiştir.
330’dan itibaren Doğu Roma İmparatorluğu’nun merkezi ve can damarı olan İstanbul’a ve Boğazlar’a hâkim olan devlet, büyük devlet olmak zorundaydı. Bundan dolayı Doğu Roma, Balkanlar’dan gelecek istilalara karşı Trakya’da denizden denize büyük bir sur yapmıştı. Gerçi İstanbul’un muazzam surları şehri koruyordu; Ege ve Karadeniz de imparatorluğun kontrolü altında olduğundan, o zaman Boğazlar sorunu söz konusu değildi. Ancak 1204’te Batı’dan gelen Haçlılar -Venedikliler ve Latinler-, İstanbul ve Boğazlar üzerinde egemenlik kurdular. Konstantinopolis 40-50 bin nüfusuyla küçüldü. Paleologlar (1261-1453) İstanbul’u geri aldıktan sonra da, İstanbul Boğazı’nda egemenlik, gerçekte Venedik ve Ceneviz deniz güçlerinin kontrolü altındaydı. Bu deniz devletlerinin Karadeniz’de yaşamsal ticaretleri ve orada vardı. Boğazlar’dan serbest geçiş tamamıyla onların kontrolü altında idi. Osmanlılar 1453’e kadar Rumeli ile Anadolu arasındaki gidiş-gelişi, güç koşullar altında yapabilmişlerdi. Bu, uzun bir tarihti. Orhan zamanından başlayarak Boğazlar, Osmanlılar için daima bir problem olmuştu. İlk dönemde başlıca geçiş koridoru, Lapseki-Gelibolu Boğazı idi.
Gazi Dervişler ya da Ömer Lûtfi Barkan’ın deyimiyle “Kolonizatör Türk Dervişleri.
Osmanlılar Rumeli’yi fethettikten sonra, bu bölge imparatorluğun yaşaması için de hayati önem kazandı. İlk beylik (1302-1326) Anadolu’da kuruldu; imparatorluk merkezi “Dârussaltana” 1402’ye kadar Bursa idi. Aslında imparatorluk Rumeli’de kurulmuştu. Osmanlılar önce Rumeli’de timar sipahileri için geniş topraklara, ateşli silahlara, altın-gümüş madenlerine sahip olduktan sonra Anadolu-Türkmen beyliklerini itaat altına alabilmişti. Anadolu’dan Rumeli’ye geçiş, doğal olarak ya Çanakkale Boğazı yahut İstanbul Boğazı’ndan olacaktı. Osmanlılar her geçişte Venedik ve Bizans kontrolü dolayısı ile tehlikelerle karşılaşmıştı. Fatih, 1451’de babası öldüğü zaman Edirne’de tahta geçmek üzere hareket ederken Boğaz’dan geçişte tehlike altında idi. Bunu unutmadı…
İstanbul-Cerrahpaşa semtindeki Bulgur Palas, en az 100 yıllık geçmişiyle yakın mimari tarihimizin ve kent hafızamızın en önemli eserlerinden biri. Binayı yaptıran ilk sahibi, İttihat-Terakki Bolu milletvekili Mehmed Habib Bey. Tahıl ve bulgur ticaretinden servet edinen Habib Bey’in erken ölümü sonrası Osmanlı Bankası’na devredilen yapı, geçen ay İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından satın alındı. Bilgi-belge merkezi, arşiv, kütüphane, sergi salonu ve kafe olarak hizmet verecek.
İstanbul’daki ilginç yapılardan biri de “7 tepe”den biri olarak kabul edilen Cerrahpaşa semtindeki Bulgur Palas’tır. Yapının hemen yanıbaşında, bir ucu Cerrah Mehmed Paşa Camii’ne uzanan eski bir Osmanlı mahallesi yer alır. Diğer ucunda ise yine kadim muhitlerden biri konumundaki Cambaziye Mahallesi ve camisi bulunur.
Bu mahalle aynı zamanda İstanbul’un en güzel çeşmelerinden biri olan Keçecizade Kazım Bey çeşmesine de evsahipliği yapar. Caminin haziresinde bu köklü aileden pek çok isim son uykularına çekilmişlerdir. Camiye 100 metre mesafede ise sizi 5. yüzyıldan kalma Arcadius Sütunu’nun kaidesi; az daha ilerde 4. Murad’ın eniştesi ve sadrazamı Bayram Paşa’nın külliyesi ve muhite adını veren Haseki Hürrem Sultan’ın Mimar Sinan elinden çıkma camisi karşılar.
Tarihî Bulgur Palas, Nisan’ın son günlerinde İBB tarafından satın alındı. Başkan Ekrem İmamoğlu yapının kültürel amaçlı kullanılacağını ve İstanbulluların hizmetine sunulacağını ifade etti.
Bulgur Palas, ismini 1. Dünya Savaşı günlerinden alır. Bu dönemde İttihat Terakki Cemiyeti’nden Bolu milletvekili olan Mehmed Habib Bey, tahıl ve bulgur tekelinden büyük bir servet elde etmiş ve kazandığı parayla halk arasında biraz da ironik biçimde “Bulgur Palas” olarak anılan yapıyı inşa ettirmişti. Bulgur Palas, bu durumun etkisiyle çevre halkının pek sempati duymadığı bir bina olarak tanınmış; hakkında çeşitli hikayeler üretilmiş; perili bir yapı olduğundan dem vurulmuş. Yine Habib Bey’in köşkün güney tarafından Marmara Denizi’ne kadar olan sahada bir kanal açtırmayı tasarladığı, böylelikle de köşküne deniz yolu ile de ulaşmayı amaçladığı söylenmiş (Son rivayet her ne kadar uçuk-kaçık olsa da, yeri gelmişken hemen belirtelim ki Heybeliada için de buna benzer bir anlatı vardır. Mısır’daki hıdiv ailesinden gelen Abbas Halim Paşa’nın adadaki köşküne benzer bir kanal açtırmayı planladığı söylenir).
Mehmed Habib Bey’in bu portresinin altında Bolu mebusu olduğu da yazılmış.
Bolu mebusu Mehmed Habib Bey 1878 doğumlu ve şehrin köklü ailelerinden birine 20. yüzyıl başlarında Harbiye Mektebi’nden topçu subayı olarak mezun olmuş ve sonrasında Manastır’a tayini çıkmış. Burada Kâzım Karabekir’in yakın çevresinde yer alan Habib Bey, İttihat Terakki örgütlenmesinin tesisinde de önemli rol oynamış. İlerleyen günlerde Kastamonu’daki İttihat Terakki örgütlenmesini de organize etmiş. Bu faal tutumunun mükafatını 1908’de yapılan seçimlerde Bolu mebusu seçilerek alacak ve iki dönem bu görevi yerine getirecektir.
Habib Bey’in talihini değiştiren gelişme, İttihatçıların Levazım-ı Umumiye Reisi Mirliva İsmail Hakkı Paşa ile tanışmasıyla olur. İsmail Hakkı Paşa, Enver Paşa’ya yakınlığıyla tanınan bir isimdir. 2. Meşrutiyet devresinde İttihatçılar, millî burjuvazi yaratma gayretiyle ekonominin kilit noktalarına cemiyetin onayladığı Müslüman şahısları getirme politikası izler. Önceki yıllarda ordunun giyim ve iaşesini temin konuları büyük ölçüde gayrimüslimlerin elindeydi. Bu durumu Haris Spataris’in anılarında da gözlemlemek mümkündür (Fenerli bir Rum olan bulgur spekülatörü Kirios Panayotakis…)
Habib Bey cemiyetle olan bağlantıları sayesinde 1. Dünya Savaşı yıllarında hem partinin nüfuzlu üyelerine tanınan vagon satın alma imtiyazını elde etmiş hem de Anadolu’dan buğday, arpa, bulgur gibi ürünleri toplayarak bunları İstanbul’a ve cephelere ulaştırma hakkını almıştır. Bu sayede büyük paralar kazanmış, “Bulgur kralı Habib Bey” ya da “Bulgur Palas Habib Bey” olarak anılır olmuş.
İttihatçı olmanın avantajları kadar dezavantajları da vardı. Mütareke döneminde Habib Bey, İtilaf Devletleri’nin talebi doğrultusunda tutuklanarak Bekirağa Bölüğü’ne hapsedilir. O dönem gerek İstanbul’da gerekse Anadolu’da, direniş örgütleme yeteneğine sahip İttihatçılar bu şekilde etkisiz hâle getirilmeye çalışılır. Habib Bey daha sonra 1 yıldan biraz daha fazla kalacağı Malta’ya sürgüne gönderilir. Sürgün dönüşünde Habib Bey’e Mustafa Kemal Paşa tarafından Millî Mücadele’ye katılması teklif edilir. Ancak Mehmed Habib Bey, Anadolu’ya geçmek yerine Baltalimanı’ndaki yalısına çekilmeyi tercih eder.
Habib Bey’in Bulgur Palas’ta kullanılan malzemenin bir kısmını dışarıdan getirttiği biliniyor. Kendisi Manastır Askerî Mektebi’nde görev yaptığı sırada inşaat-ı harbiye dersleri aldığı için inşaat malzemelerinden de gayet iyi anlıyordu.
İstanbul’da bir masal şatosu Bulgur Palas, oldukça farklı bir mimariye sahip. Ana gövdesi sıvasız kırmızı kiremitten yapılmış ve sadece kulelerin olduğu kısım sıvanmış (üstte). Fotoğraflanmasıysa biraz zor, çünkü etrafı yüksek duvarlarla çevrili (altta).
Yapı son derece ilginç bir mimariye sahip olup 3 tam kat ile 1 yarım kattan oluşur. Binanın ana gövdesi, sıvasız kırmızı kiremitten yapılmış ve sadece kulelerin olduğu kısım sıvanmıştır. Tepedeki kubbeli çatının etrafını ise korkuluksuz bir çıkmanın dolaştığını, hayatının bir kısmını bu binada geçiren Emine Erdem’in anılarından öğreniyoruz. Yazar, çatının manzarasını şu ifadelerle dile getirir: “Marmara Denizi’ni Kızkulesi’ne Adalar’a, Anadolu yakasına, bulutsuz havalarda belki Yalova’ya kadar en güzel buradan görebilirdi insan. İstanbul’u tepeden, göz alabildiğine uzaklara dek buradan seyretmek mümkündü. Burada insan kendini gökyüzüne en yakın hisseder, düşlerinde rüzgara kapılıp gidebilirdi”.
Yapının etrafı son derece yüksek duvarlarla çevrilidir. Bulgur Palas’ın çevresi sonradan pek çok yapı ile dolmuş olduğundan, bugün binadan fotoğraf almak oldukça zorlaşmıştır. Bunun için ya Cerrah Mehmed Paşa Camii’nin minaresine ya da çevre evlerin terasına çıkmanız gerekmektedir.
Zaman makinesi Osmanlı Bankası arşivi olarak da kullanılan bina, 6-7 Eylül olayları sırasında saldırıya uğramış, ama yüksek duvarları onu korumuştu. Bugün abidevi kapısı kullanılmıyor.
Bazı kaynaklarda Mehmed Habib Bey’in Bulgur Palas’ın inşaına 1912’de, bazı kaynaklarda ise Malta sürgünü dönüşü başladığı bilgisi vardır. Habib Bey 1926’da kalp krizi geçirerek ölür. Henüz yapımı bitmemiş Bulgur Palas da aynı yılın sonlarında ailenin borçlarına mahsuben Osmanlı Bankası’na devredilir. Bulgur Palas ilerleyen yıllarda hem evrak deposu hem kanaryahane ve hem de Osmanlı Bankası çalışanları için konut vazifesi yapmıştır. Bu özellikleri içinde en ilgi çekeni herhalde ikincisi olsa gerektir. Zira binanın alt katında bir oda kanaryalara ayrılmıştı. Yüzlerce kanarya, muhtemelen Osmanlı Bankası’nın şubelerinde beslenmek üzere bu binada yetiştiriliyordu. Bulgur Palas’ın tam ortasında da bir süs havuzu bulunuyordu. Yapı içinde üç daire, çalışanlar ve ailelerinin ikametine tahsis edilmişti. 1955’e gelindiğinde Bulgur Palas’ta bir bekçinin yanısıra, biri Bulgaristan göçmeni diğeri ise Doğu Anadolu’dan gelen iki aile, İtalyan ve Rum kökenli bir karı-koca ikamet etmekteydi. Bulgur Palas, hem Osmanlı Bankası’nın malı olması hem de içinde gayrimüslim bir çifti barındırması nedeniyle ne yazık ki 6-7 Eylül olayları sırasında yağmacıların hedefi olmuş, yüksek duvarları yapıyı nispeten korumuştu.
Kiremit renkli bu yapı bir süre Osmanlı Bankası’nın arşivi olarak da hizmet vermiştir. Sözkonusu arşiv, ülkemizin en önemli kurumsal arşivlerinden biridir. Kaba tasnifi 1994’te tamamlanan arşiv, bankanın 1856’da başlayan tarihinin yanısıra İstanbul merkezli olarak Osmanlı İmparatorluk tarihine de ışık tutar. Ancak arşivin asıl sistemli bir hâle getirilmesi, Voyvoda Caddesi’ndeki genel müdürlük binasına taşınılması ile başlamıştır. Günümüzde banka arşivinden hareketle ülkemizin bankacılık, hukuk, sosyal yaşam alanlarına dair önemli verilere ulaşılabilmektedir.
Bulgur Palas’a bugün Cerrahpaşa semtinde, Cambaziye Camii’nden aşağıya doğru inen sokaktan ulaşılıyor. Bu yolun biraz altında, yapının abidevi giriş kapısı bulunuyor. Ancak hemen belirtelim ki sözkonusu kapı günümüzde kullanılmıyor. Yapının girişi, yaklaşık 70 metre kadar daha aşağıda bulunan yeni bir kapıdan sağlanıyor. Orijinal mimarisi ile varlığını 1 asırdan beri devam ettiren Bulgur Palas, yakın tarihimize ışık tutan yapılardan biri olmaya devam ediyor.
İnsanlar çok eskilerden beri, başlarına neler geleceğini ve niyetlerinin hayırlı olup olmadığını öğrenmek için çeşitli yollarla fal baktılar. Bunlardan belki de en özeli, rastgele bir sayfa açarak yapılan kitap falıydı. Minyatürlü fal kitapları, bu iş için üretilmiş en renkli örneklerdi. Türk ve Fars kültürlerinde kendine önemli bir yer edinen falnâme literatürünün en seçkin örneklerinden, bu toplumların inanç dünyasına dair küçük birer özet.
Osmanlı dünyasında yaşasaydınız ve sefere çıkmak, alım-satım yapmak, ortaklık kurmak, evlenmek, taşınmak, çocuğunuzu mektebe yazdırmak, devletlülerle görüşüp hacet dilemek, kul ve cariye alıp satmak yahut hacca gitmek gibi niyetleriniz olsaydı; bunların hayırlı olup olmadığını öğrenmek için bir kitap falı bakmak isteyebilirdiniz. Bunu Kur’an’dan, sevdiğiniz bir şairin divanından ya da sırf bu iş için tasarlanmış “falnâme” adı verilen fal kitaplarından yapardınız; eğer göz zevkinize de düşkünseniz, muhtemelen minyatürlü olanları ilk tercihiniz olurdu.
1614-16 arasında minyatürlü bir fal kitabı hazırlayıp 1. Ahmed’e sunan vezir ve kitap onarıcısı Kalender Paşa’nın tavsiyesine göre, abdestten sonra üç ihlas bir fâtiha okuyup bu kitaptan rastgele bir sayfa açmalı ve çıkan minyatürün karşısındaki fal ile buradaki birtakım dinî öğütlere rıza göstermeliydiniz. Zaten falınıza çıkan minyatürler de çoğunlukla kadim dinî-mitolojik öğelerin tasvirlerini içerecekti.
Seyyâh-ı âlem Evliya Çelebi, 17. yüzyıl İstanbul’unda Hoca Mehmed Çelebi namında yaşlı bir falcı-nakkaş ile tanışmış. Bu adam, kendi üretimi olan minyatürleri 1 akçe karşılığında müşterisine “çektiriyor”, çıkan fala uygun bir de şiir söyleyip herkesi güldürüyormuş. Anlaşılan o ki onun minyatürleri Kalender Paşa’nın derledikleri gibi bir kitabın kapakları arasında saklı değil, teşhirlikti. Hocaya ait minyatürlerin akıbeti meçhul olsa da günümüze ulaşabilen örnekler bize Osmanlı inanç dünyasından türlü haberler veriyor.
Âdem ve Havva Kalender Paşa Falnâmesi’nin ilk sayfasını açtınız ve falınıza bu minyatür çıktı. Hemen karşı sayfada, minyatürdeki iki ilk insanın akıbetiyle paralel olarak sizin durumunuz yorumlanır: “Bu falın öncesi perişanlık, sonrası hayır ve hoşnutluk. Hakk sana devlet ve rızık verdiği hâlde sen kadrini bilmez, kötü hayallerin peşinde koşarsın”. Yazara göre fal sahibinin muradına erişmesi için yapması gereken bolca hayır işleyip Tanrı’ya boyun eğmek, kötü arkadaştan ve karşı cinsten sakınmaktır (Nakkaş Hasan’a atfedilir, TSMK H. 1703). Kalender Paşa Falnâmesi
Fakat yılan? Hz. Âdem ile Havva’nın cennetten çıkarılmasına sebep olan, İslâm’a göre Şeytan’dır. Ancak burada İncil’deki yılan anlatısı betimleniyor ve köşeye kendini beğenmişliğin sembolü olan gösterişli bir tavuskuşu konuluyor. Bir melek ise şaşkınlıkla olanları izlemekte. Bu detay, Müslüman nakkaşın dünyasında dinlerarası inanç öğelerinin oldukça geçişken bir yapıda olduğunu düşündürür. Kalender Paşa Falnâmesi
Hz. Ali talihi Hz. Ali ölümünden sonra gerçek kişiliğinin ötesinde pek çok destana konu oldu. Bunlardan birkaçı ejderhalarla olan savaşını anlatır. Fâl-ı Kur’ân’daki bu tasvire göre de bir ejderhayla mücadele ediyor. Yüzü İran geleneğine göre örtülü çizilmiş. Fal kitaplarında Hz. Ali veya ona dair herhangi bir öykünün tasvirini çeken kişi talihlidir ve düşmanlarına üstün gelecektir (TSMK, H. 1702). Fâl-ı Kur’ân
Dabbetülarz Kıyamet yaklaşınca bir elinde Hz. Musa’nın asası, bir elinde de mühr-i Süleyman’la ortaya çıkıp inanmayanların burunlarını mühürleyeceğine inanılan bir yaratık: Dabbetülarz. Görünüşü çok farklı biçimlerde düşlenmiş olsa da, üzerinde ittifak edilen nokta onun çeşitli hayvanlardan uzuvlar taşıdığıdır. Paşa’ya göre bu falı çektiyseniz hâliniz fena! Gam ve eleme işarettir; niyetlerinizi bir süre bekletmeli ve sıkıca tövbe etmelisiniz. Bu gibi kötü fallarda Paşa, talihi değiştirmek için, Sünnî inanış içinde hayli yadırganabilecek öneriler verir: Türbe ve mescitlerde mum yakmak ve adak adamak gibi. Öneriler arasında köprü onarmak ve cinsel perhiz de var. Kalender Paşa Falnâmesi
İmam ve dev Şiî toplulukların önde geleni İmamiye’ye göre Hz. Ali ve onun hilafetini devam ettiren 11 imamı benimsemek bir iman konusu kabul edilir. Böylece imamlar da destanlara konu olur. Burada sekizinci imam Ali Rıza, su canavarını mızrağıyla öldürüp su insanlarını haylaz devin kötülüğünden kurtarıyor. Kalender Paşa’ya göre bu fal zafere işaret. Onun derlemesinde Safevî nakkaşların da çalıştığı tahmin edilmekte ve yüzünün örtülü çizilmesine bakılırsa, imam yüksek bir kutsal kişi olarak kabul görüyor. Kalender Paşa Falnâmesi
Hipokrat ve Simurg Burada Simurg’u ve üzerinde Doğulu kostümleriyle tıbbın babası Bukrât’ı (Hipokrat) görüyoruz. Büyük İskender de çoğu kez onun gibi giydirilir ve Doğu-İslâm dünyasınca benimsenir. Efsaneye göre Bukrât bu kuşun sırtında Kaf Dağı’nın ardına ilaç edinmeye gitmiştir ve bu fal her konuda hayra işarettir. Kalender Paşa Falnâmesi
Osmanlı toplumunda uzun yıllar el üstünde tutulan sokak hayvanlarına merhamet gösterilirken Batı’da durum tam tersiydi. Hâl böyle olunca İstanbul’a gelen Batılı gezginlerin ahalinin hayvanlara gösterdiği hürmeti görüp hayret etmemesi imkansızdı.
Evcil hayvanlarla insanlar Osmanlı toplumunda neredeyse bir arada yaşardı. Kediler zaten baş tacıydı. İstedikleri eve girip çıkarlar, yemeklerini yiyip uyurlar, eğer keyifleri yerindeyse kendilerini sevdirirlerdi. Evlerde köpek beslenmez, ama sokaktaki köpeklere elbirliğiyle bakılırdı. Her mahallerin kendi köpekleri vardı. Kuşlara da çok kıymet verilirdi. Camilerin dış duvarında kuşların sığınıp yuva yapabilmeleri için yapılmış kuş evleri bulunurdu.
Haliyle bu durum İstanbul’a gelen Batılı gezginleri çok şaşırtıyordu.
Alman gezgin Hans Dernschwam’ın 1542’de tanık olduğu olay çok ilginçtir. Dönemin yöneticilerinden Koca Mehmed Paşa, bir lokantanın önüne bağlamış sırtı odun yüklü bir at görür. Atın sahibinin nerede olduğunu sorar, lokantada yemek yediğini söylerler. Paşa duruma o kadar sinirlenir ki odunları atın sırtından indirtip sahibinin sırtına bağlatır. Atın önüne ot konulmasını emreden Paşa, at yemeğini bitirene kadar sahibine sırtındaki odunlarla bekleme cezası vermiştir.
Turistleri karşılayan köpekler İstanbul’a gelen yabancıların ilk dikkatini çeken şey sokak köpekleriydi. 1910 yılında Cincinati adlı gemiyle gelen Avrupalı bir kadın Karaköy rıhtımında köpekleri besliyor.
Gözlem yapan yabancı gezginlerin hepsi hayvanlara yönelik davranışlara sempatiyle yaklaşmamış, hatta bazıları düpedüz küçümsemiştir. 1755’te Türkiye’ye gelen ve birçok bakımdan Osmanlı devletini ve halkını ağır bir şekilde eleştiren Baron de Tott bunlardan biridir. “İnsanlara gayet az değer verilen bir ülkede topluma pek az yararı dokunan hayvanlara karşı nasıl bu kadar iyi davranıldığı hayret uyandırıyor” diyen Baron de Tott notlarında şunları yazar:
“Buğday üzerine korkunç bir tekel uygulayan, fırıncılara buğdayı halktan daha ucuza veren hükümet, buğdayın belli bir miktarını kumruların beslenmesi için ayırır. Bu kuşlardan oluşmuş sürüler, Boğaz’ın iki yakasında üstü açık teknelerde taşınan buğdaya hücum ederler, gemicilerin hiçbiri bu hayvanların açgözlülüğünü önlemeye kalkışmaz.
Kedi için ciğer alışverişi 1755’te Türkiye’ye Baron de Tott, ciğerlerini omuzlarında taşıyarak dolaşan ciğercilerden kediler için alışveriş yapan kadınlara çok şaşırmıştır (altta). Leylekler de İstanbul sokaklarının sakinlerinden biriydi.
Kendilerini kedilere adamış dindar kimseler temin ettikleri ciğerleri kedilere dağıtırlar. (…) Uzun bir sopa üzerine astıkları ciğerlerini omuzlarında taşıyarak dolaşan ciğercilerin devamlı müşterilerinden biri de kedilerine ciğer vermeye düşkün kadınlardır.”
Kolera araştırması için 1831-1832 yıllarında ziyaret ettiği İstanbul ve İzmir gezilerini anlattığı kitabı 1831-1832 Türkiyesi’nden Görünümler’de “Türklerin genel olarak vahşi hayata karşı sergiledikleri şefkati birçok kez gözlemleme fırsatı buldum” diyen Amerikalı doğa bilimci James Ellsworth De Kay, Boğaz gezisinde insanlara karşı hiç korku belirtisi göstermeyen su kuşlarını görünce çok şaşırmıştır: “Öyle korkusuzdular ki küreklerin etrafından suyun üstüne bile yükselmeden çok hafif bir hareketle çekiliyorlardı. (…) Kuşlar böyle büyük bir şehrin kurtulması gereken günlük hayvan ve bitki artıklarını ortadan kaldırarak çöpçü görevini görürler”.
Güvercinler dışında, köpeklerin çöpçülük görevi yaptığını yazan yabancılar da vardır. Bu gezginlere göre sokaktaki çöplerin çoğunu köpekler yiyerek bir çeşit belediyecilik hizmeti vermektedir. Ancak bu yüzeysel bir gözlemdir. Tarihçi Ekrem Işın, İstanbul’da Gündelik Hayat kitabında bu konuyla ilgili şunları yazar: “Avrupa şehir kültürüyle beslenmiş pozitivizmin İstanbul köpeklerine bakış açısı daha çok belediyecilik noktasında yoğunlaşır. Batılı gözlemci, modern belediye örgütünün henüz kurulmadığı İstanbul’da sokak temizliğinin köpeklere yaptırıldığını sanmaktadır. Örneğin Prusyalı asker Helmuth von Moltke için bu köpekler İstanbul’un belediye memurlarıydı. Dolayısıyla halkın sokağa döktüğü yemek artıklarını öğüterek şehir temizliğini sağlamakla yükümlüydüler. Moltke’nin ileri sürdüğü ve daha önce de pek çok Avrupalı’nın görüş birliğine vardıkları bu pratik çözüm düşüncesi, 1835’in koşullarında kısmen doğruluk payı taşıyabilirdi; fakat bu düşünce niçin yemek artıklarının papara yapılarak köpeklere bir ziyafet gibi sunulduğu sorusuna cevap bulmaktan acizdi. Nitekim köpeklerin beslenmesini pratik açıdan işlevselleştirmeye çalışan bu yorum, bir canlı türüne verilen önemin ardındaki kültür birikimini hesaba katmamış, en azından görünenle yetinerek eski bir klişeyi tekrarlamıştı. Gerçekte ise İstanbul’un sokak çöplüğü bu kadar kalabalık bir hayvan kolonisini besleyebilecek kapasitede değildi; çünkü sokağa yemek fazlası dökmenin dini açıdan günah olduğu herkesçe biliniyordu. Köpeklerin besin kaynağı yalnızca artıklardı ve bunlar da çoğunlukla papara ve çorba şekline dönüştürülerek çöp kavramının dışına çıkartılıyordu. Besin artıklarından meydana gelen çöplük daha çok pazar yerleri ya da rıhtımlar gibi ticari alanlara özgüydü. Bu kamusal alanların temizliği ise devlete aitti.”
Yaz mevsiminde yalnızca kavun ve karpuz satışı yapılan karpuz sergileri İstanbul’da dönem dönem belediyelerle karpuzcular arasında sorunlar yaşanmasına sebep olmuştur. Belediyeler yıllarca sinek üremesine ve çevrenin kirlenmesine yol açtığı gerekçesiyle bu satış noktalarına çeşitli kurallar getirmeye uğraşmış, karpuzcular da bu kuralları delmek için çaba göstermiştir.
Aslında 1950 yılına kadar karpuz sergisi açmak isteyenlerin uyması gereken çok fazla kural yoktur. Vergi ödemeyen karpuzcular, merkezi cadde ve meydanlar hariç istedikleri yerde sergi de açabilmektedir. Belediye, tezgâhları ara sıra denetler ama bu denetimler daha çok tezgahta başka meyvelerin satılıp satılmadığını kontrol için yapılır. 16 Temmuz 1950’de karpuz sergisi açmaya çeşitli standartlar getirilir. Sergi açmak isteyenlerin karpuz üreticisi olması ve bunu kanıtlayan belgelerle belediyeye bağlı Hal Müdürlüğü’ne başvurması gerekmektedir. Ayrıca talep fazla olduğu için izin verilecek karpuzcular kurayla belirlenecektir. Ve bu izni alanlar da belediyeye işgâl vergisi ödemek durumundadır.
Yeni düzenleme ve özellikle vergi ödeme kısmı karpuzcuların tepkisine yol açar. 12 Ağustos 1950’de o zaman Eminönü’nde bulunan Meyve Sebze Hali’nde bir araya gelen karpuzcular, verginin kaldırılması için eylem yaparlar. Eylemde okunan açıklamada bazı sergilerin vergisinin haciz yoluyla alındığından şikayet edilmektedir. 1500 kişi olduklarını öne süren ve yılın dokuz ayında “aylak aylak gezdiklerini” söyleyen karpuzcular sergilerini sadece yaz mevsiminde değil 12 ay boyunca açmak ve başka meyveler de satmak istemektedir.
Eylemin ilginç bir yönü de karpuzcuların üzerine çeşitli yazılar kazıdıkları karpuzları pankart ya da döviz gibi taşımalarıdır. Karpuzların üzerinde “Su verilmesini istiyoruz”, “Sergilerin yıllık kiraya bağlanmasını istiyoruz” gibi taleplerin yanı sıra “Bizi korursanız tatlı ve ucuzuz” gibi karpuzun ağzından yazılmış ifadeler de vardır. Karpuzcular muhtemelen gazetecileri kendileriyle ilgili haber yapmaya teşvik için bazı karpuzların üzerine de gazetelerin isimlerini yazmıştır. Fotoğrafta Cumhuriyet, Hürriyet, Milliyet ve Gece Postası’nın isimleri okunabiliyor.
Karpuz sergileri edebiyata da konu olmuştur. Bunların en bilineni Sait Faik’in 1936 tarihli Bir Karpuz Sergisi adlı harika öyküsüdür (Semaver-Sarnıç, Bilgi Yayınevi, 1992). Kemal Tahir’in 1937’de yazdığı Herkesi Durduran Adam adlı öyküsünde de (Üstadın Ölümü, İthaki Yayınları, 2006) Rami’de çok gösterişli bir karpuz sergisi açan Ahmet adlı bir kahraman vardır.
Karpuz sergisi açmak herhalde çok kazançlı bir iş olarak görülmektedir ki Münir Tanbal’ın 1953 basımı Rüya Tabirleri kitabında rüyada karpuz sergisi görmek, yakın zamanda miras, piyango gibi beklenmedik bir kazanç elde edileceği şeklinde yorumlanmıştır.
DUYURU
‘Resimdeki atla benim bir alakam ve ilişkim yoktur’
Tavernaların altın yıllarını yaşadığı 1980’li yıllarda arka arkaya birçok taverna şarkıcısı şöhrete kavuşmuştu. Bunlardan biri olan Metin Kaya 1986’da çıkardığı ikinci albümü Barışmaya Alıştık’ın kapağı nedeniyle yapımcısı Tümer Altuntaş’la davalık olmuştu.
Davanın sebebi, Taç Plak’ın sahibi Tümer Altuntaş’ın kaset kapağına Metin Kaya’nın fotoğrafı yerine at fotoğrafı kullanmış olmasıydı. Kaya, dört gözle beklediği albümü piyasaya çıktıktan sonra gazetelere “Kaset kapağında kullanılmak üzere fotoğrafımı çektirdiğim halde Tümer Altuntaş at resmi kullanmıştır. Bu at ile benim hiçbir alakam ve ilişkim yoktur. Bundan dolayı kendisini protesto eder, gerekli hukuki muameleye başladığımı ve bundan böyle yalnız çalışacağımı üçüncü kişilere ve sayın halkımıza saygı ile duyururum” diye ilan vermişti.
Yeni Gündem dergisinin konuyla ilgili haberinde ise şöyle deniliyordu: “Metin Kaya’nın ifadesine göre Tümer Altuntaş ilk görenin bile tipinden anlayacağı gibi ‘cins’ biriydi. Zaten ‘Neden böyle yaptın?’ sorusuna da ‘Cinslik olsun diye’ cevabını vermişti. Kaya’ya hiçbir şey koymuyordu da, kendisiyle eşin dostun kafa bulmasına, annesinin babasının bile ‘Bari köpek resmi koydursaydın’ demelerine hasta oluyordu”.
Üç yıl önce İstanbul’u alan muzaffer komutan, 1456’da Belgrad Kalesi’ni kuşattı. Fatih Sultan Mehmet, iki ateş arasında kalan ordusunu bozgundan kurtardı. Belgrad 1521’de fethedilecekti.
Yirmidört yaşındaydı. Ordusunun ileri hatlarının düşman taarruzu karşısında bozgun halinde çekilmesine duyduğu öfke çok büyüktü. Yeniçeri ağasına karşı- taarruz emretti. Hasan Ağa, sonucunu bilerek ölümüne doğru atını sürdü. Sonra öyle bir an geldi ki, Sultan, yeniçeri ağasını öldüren süvari ile burun buruna geldi. Büyük İskender hikayeleri ile büyümüş bu genç “savaşçı kral” için kılıcı ile düşmanını biçmek zor olmadı. Yanındaki iki kişi ile birlikte atının üzerinde muharebenin içine daldı, savaştı. Bu sayede, korkunç bir bozguna uğramak üzere olan 60.000 kişilik ordusu, komutanlarının kaçmadığını ve muharebenin içinde olduğunu görünce toparlandı, taarruzu geri püskürttü. 22 Temmuz 1456.
Belgrad Kalesi’nden Kalemeydan ve Sava nehri görüntüsü, arkada Yeni Belgrad’ın gökdelenleri.
Kostantıniyye fatihi, “Kayser-i Rum”, Sultan Mehmet Han bu muharebede başından ve bacağından yaralandı. 18 gün önce Tuna ve Sava nehirlerininkesiştiği çok stratejik bir yerde bulunan Belgrad kalesini kuşatmaya başladığında kendinden emindi. Üç sene önce koca İstanbul şehrini fethetmişti. Babasının 16 sene önce kuşatıp alamadığı bu şehri de alıp, Macaristan’ın kapısını açacaktı…
Ancak, İstanbul’un fethi sırasında karargahında komutanları arasında yaşanan güç çekişmeleri ve kıskançlıkların benzeri, burada da tekrar ortaya çıkmıştı. Karaca Paşa, Tuna’nın öteki yakasında toplanmış Macar Kralı Hunyadi komutasındaki ordunun, karşı kıyıya asker geçirilerek durdurulmasını ısrarla teklif etmişti. Diğer paşalar “Öte yakadağı düşmanın bize ne zararı var…” diyerek, genç başkomutanın sadece gemiler ile nehir üzerinde yapılan blokaj ile yetinmesini sağladılar.
14 Temmuz’da Macar ve Haçlı güçleri, Osmanlı nehir ablukasını başarılı bir muharebe ile etkisiz hale getirip, ordularını Tuna’nın Belgrad yakasına geçirdiler. Bunun sonuçları çok ağır oldu ve aslında kaleyi fethettiklerini sanan Osmanlılar, kalenin içinde ve dışında gerçekleşen ani karşı taarruzlar sonucu panik halinde insiyatifi yitirdiler. Siperine düşen bir top mermisi sonucu şehit olan Karaca Paşa bu yenilgiyi göremedi. Toplarını, gemilerini ve binlerce askerini kaybeden Osmanlı Ordusu, Fatih’in cesareti sayesinde çok daha feci bir bozgundan kurtulup geri çekildi. Belgrad’ın fethi 65 sene sonrasına kalmıştı.
6. yüzyılda İmparator Justinianus tarafından inşa edilen Belgrad kalesi, 15. yüzyılda esaslı bir yenileme gördü. 1521-1867 arasında Türk yönetiminde kaldı. Bugün hâlâ kullanılan Türkçe “Kalemeydan” adını da o döneme borçlu. Nehirlerin buluşma noktasına bakan “Defterdar Kapısı”, yüzyıllar önce olmuş büyük olayların gerçekleştiği harp meydanını bugün sessizce seyrediyor. Şehirdeki kiliselerin çanları ise, Avrupa’nın çoğu yerinde olduğu gibi, hep tam öğle saatinde çalıyor ve Türklerin Belgrad surları dışındaki yenilgisini hatırlatıyor!
İlk Müslümanlar, Arap yarımadasından çıkıp 40 yıl içinde geniş bir bölgeye yayıldı. Yeni dinin dinamizmi ve halklara tanınan vergi karşılığı kendi dinlerini yaşama güvencesiyle dönemin ‘süper güçleri’ Bizans ve Sâsânî Devletleri arasından sıyrılarak Anadolu’nun kapılarını açtılar.
CASİM AVCI
İslâmiyet’in bugünkü Anadolu ve Ortadoğu coğrafyasında yayılmasını anlamak için öncelikle dönemin siyasi yapısına işaret etmek gerekir. İslâmiyet, Hz. Muhammed’e 40 yaşındayken 610 yılında Mekke’de ilk vahyin inmesiyle doğdu. 622’de Medine’ye hicretin ardından yaşanan gelişmeler neticesinde Hz. Peygamber’in sağlığında Arap yarımadasının tamamına yayıldı. Bu dönemde -günümüz tabiriyle- bölgede iki süper güç vardı: Irak ve İran topraklarında hüküm süren Sâsânî İmparatorluğu ve Suriye, Filistin, Mısır, Kuzey Afrika, Anadolu, Balkanlar vs. bölgelerine hakim Bizans İmparatorluğu.
Merkezi İstanbul (Konstantinopolis) olan Bizans ile Arap yarımadasındaki devletçikler veya kabileler arasındaki ilişkiler siyasî, ticarî vs. sebeplerle İslâmiyet öncesinden beri devam ediyordu. İslâmın doğuşuyla birlikte Sâsânîlerin karşısında Bizans’a yönelik bir duygusal sempati de gelişti. Çünkü terminolojik ifadeyle Hıristiyan ve dolayısıyla ehl-i kitap olan Bizans’ı Müslümanlar;
Mezopotamya’nın Müslümanlaşmasında büyük rol oynayan Halid b. Velid’in (öl. 642) kılıcı Topkapı Sarayı Müzesinde sergileniyor.
Mecûsî (Zerdüştî, ateşperest) olan Sâsânîleri de müşrikler (putperestler) destekliyordu. Hatta Bizans’ın Sâsânîlere karşı kaybettiği savaşın ardınan yeni bir Bizans zaferini bildiren Kur’ân-ı Kerîm’in Rûm sûresi böyle bir bağlamda indi.
Ancak Müslümanlar, daha Hz. Peygamberin sağlığında Bizans orduları ile karşı karşıya geldiler. 629’da Kudüs yakınlarındaki Mute Savaşında Müslüman ve Bizans orduları ilk kez karşılaştı ve Müslümanlar kendilerinden kat kat fazla olan Bizans ordusu karşısında az kayıpla çekildi. Bu tarihten itibaren sadece 40 yıl içinde Emevîler döneminde Müslümanları İstanbul’u kuşatmaya kadar götürecek hızlı bir fetih süreci başladı. Müslümanların Sâsâni İmparatorluğunun topraklarını fethi ve devletin yıkılışı ise Hz. Peygamberin 632 yılında vefatından sadece 20 yıl sonrasına rastlamaktadır..
Hızlı genişlemenin nedenleri
Müslümanların hızlı ilerlemesine imkan veren nedenler arasında Bizans’ın Arap yarımadasına göre daha verimli topraklara sahip olması, ganimetler, yüzyıllardır birbiriyle savaşan iki imparatorluğun yorgunluğu sayılabilir. Ancak bunların pek çoğu bir önceki yüzyılda da geçerliydi. Farklı olan, İslâmiyetle birlikte yeni bir toplumun oluşması ve buna bağlı olarak Müslümanların Kur’ân-ı Kerîm’in hedef gösterdiği İ‘lâ-yı Kelimetullah (Allah sözünü yüceltmek) için cihad ve fetih ruhuna sahip olmasıydı. Yeni dinle gelen bu büyük dinamizm merkeze yerleştirilmezse fetihlerin nasıl geliştiğini anlamak güçleşir. Fetih kelimesi “açmak” anlamına gelir. Müslümanlar bunu iki anlamlı olarak kullanmıştı: Zorlama olmaksızın mümkün olduğu kadar çok insanın İslâm’ı kabul etmesi ya da İslâm hakimiyetini tanıması. Bu ise Müslüman olmaya zorlama anlamına gelmiyordu. Bu noktada Müslümanların fethettikleri yerlerde yerel halkla imzaladıkları anlaşmalar önemli bir göstergedir. Örneğin Hz. Ebû Bekir döneminde Halid bin Velid, Sâsânîlerin üzerine ilerlerken Hire bölgesindeki halkla bir anlaşma imzaladı ve fethedilen diğer yerlerdeki halklar da benzer anlaşmalar istedi. Bu anlaşmaların özü yukarıda vurgulandığı gibiydi. İslâm hakimiyetinin kabul edilmesi halinde yerel halk kendi din ve inançlarını koruyor, can ve mal güvenliği sağlanıyordu. Müslümanlığı kabul etmeyenler karşılık olarak, cizye (baş vergisi) ödüyorlardı. Hz. Ömer döneminden itibaren ise gayri müslimlerden topraklarını işlemeleri karşılığında “haraç” yani toprak vergisi alınmaya başlandı.
Hz. Ömer’in hilafet dönemi (634-644), İslâm fetihleri açısından çok önemlidir. İslâm ordusu kuzeye doğru ilerleyip bir yandan Sâsânîlerle bir yandan Bizans’la savaştı. 637 yılında Sâsânîlerin başkenti Medâin fethedilirken 642’de Nihavend savaşında Sâsânîlere çok ağır bir darbe indirildi. Eş zamanlı olarak Bizans’la savaşlar da devam ediyordu.
Camiden geriye kalanlar 8. yüzyıl tarihli Harran Camiinden günümüze kalan harabe.
Christopher Lightfoot arşivi
Araplar İstanbul önünde
Hz. Ömer döneminde Bizans’ın önemli şehirlerinden Şam, Kudüs ve İskenderiye Müslümanların eline geçmiş, dolayısıyla Suriye, Filistin ve Mısır fethedilmişti. Yine bu dönemde Antakya, Tarsus, Maraş, Urfa, Malatya, Nusaybin, Diyarbakır, ve Mardin, gibi kentler fethedildi. Ancak Anadolu’daki ilerleme burada durdu. Çünkü Toroslar Anadolu’ya girişte önemli bir engel oluşturuyordu. Hz. Osman döneminde fetihler bir taraftan İran içlerine bir taraftan da Kuzey Afrika’ya doğru devam etti. 651 yılında 3. Yezdicerd’in Merv’de öldürülmesiyle Sâsânî İmparatorluğu tarihe karıştı. Bu arada Bizans’tan alınan Doğu Akdeniz’deki liman kentlerinde kurulan İslâm donanmasıyla 649’da Kıbrıs fethedildi. Birkaç yıl sonraki Zatü’s-Savari deniz savaşında Müslümanlar Bizans’a karşı ilk büyük deniz zaferini kazandı.
Halife Memun Abbasî Halifesi Memun (813-833) Bizans’la kültürel ilişkiler kurdu, Yunanca eserleri Arapçaya çevirtti, astronominin gelişmesine önayak oldu. Pozantı Suyu yakınlarındaki ordugâhında ölerek Tarsus Ulu Camiine (Camiunnûr) gömüldü. Bu cami 787-788’de Harun Reşid zamanında inşa edilmiş, 15. yüzyılda yenilenmişti.
Hz. Ali ile tamamlanan Dört Halife döneminden sonra Ebû Süfyan oğlu Muâviye, Emevî Devletini bugünkü Şam’da 661’de kurdu. İslâm devletinin başkenti, Bizans’a çok daha yakın bir konuma taşınmış oldu. Bu dönemden itibaren uzunca bir süre neredeyse her yıl Anadolu içine seferler düzenlendi. Ayrıca İstanbul birkaç kere kuşatıldı ama alınamadı.
İstanbul kuşatmaları İslâm tarihinde önemli yere sahiptir. Üçü Emevîler ve biri Abbâsîler döneminde olmak üzere Müslüman Araplar tarafından düzenlenen dört İstanbul seferinin ilk ikisi Emevî Devletinin kurucusu Muâviye döneminde yapıldı. 669 yılındaki ilk sefere Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Ömer ve Ebû Eyyûb Hâlid b. Zeyd el-Ensârî gibi meşhur sahabîlerin katılması, bugün de İstanbul ve Müslümanlar açısından önem taşır; Eyüpsultan Türbesi bu kuşatmanın bir hatırası olarak görülür. İstanbul’u alamayan Müslüman Araplar, Rodos, İstanköy ve Sakız adalarına çıktı, ardından Kapıdağ yarımadası ele geçirildi. 672’de İzmir’e kadar ulaşan Müslümanlar ertesi yıl Girit’e çıkarma yaptı. Bu gelişmelerin ardından ikinci İstanbul kuşatması 674’te başlayarak aralıklarla dört yıl sürdü. Bu kuşatma hem karadan hem denizden gerçekleştirilirken, kış aylarında ordu Kapıdağ yarımadasına çekiliyordu. Ayrıca Bizanslıların geliştirdiği “Rum ateşi” nin ilk defa bu kuşatmada kullanıldığı söylenir. Sonunda İslâm orduları geri çekildi. Üçüncü kuşatma 716-717’de Süleyman bin Abdülmelik döneminde oldu. Dördüncü ve son kuşatma Abbasîler dönemindeydi. 782’de, Halife Mehdi’nin oğlu Harun Reşid’in katıldığı bu seferde ordu Üsküdar’a kadar ulaştı. Ancak Müslümanlar Bizans’ın isteği üzerine bir anlaşma yaparak çekildiler.
Diyarbakır’da Ahmed’in imzası O dönem Amida/Amid denilen Diyarbakır kenti, 639’da İslâm ordularınca fethedilmişti. Surlarda da 9. yüzyıldan Arapça kitabeler yer alır. Bunlarda “el Mühendis” unvanıyla anılan bir Diyarbakırlının ismi (Ahmed bin Cemil el-Amidi) okunur.
Denizden İstanbul seferine katılan Araplar, yol üstünde bugün Muğla, Datça’daki Knidos yerleşimine adlarını kazımışlardı.
Kültürel etkileşim
Bizans topraklarındaki fetihleri sonucunda en kolay fark edilen etkileşimler, devlet yönetimi, mimari ve sanat alanlarında oldu. Askerî alanda büyük zaferler kazanılsa da diğer pek çok konuda Bizans’tan yararlanılması söz konusudur. Bizans Devleti Roma’nın bir devamı olarak kurumlarını oluşturmuşken, İslâm devleti yeni oluşuyordu. Örneğin daha 650’lerde Müslümanlar ilk donanmalarını kurarken bölgedeki Bizans tecrübesinden önemli .l.üde faydalandılar. Başkentin Şam’a taşınması Bizans kültürüyle etkileşime büyük hız verdi. Bu dönemde Emevîlerde başlayan saray hayatı ve hilafetin saltanata dönüştürülmesi etkileşime örnek olarak gösterilebilir.
Hindistan, Mâverâünnehir, Anadolu ve Endülüs’te fetihler gerçekleştiren Emevî Halifesi Velid bin Abdülmelik (705-715) döneminde imar faaliyetlerinde de büyük bir atılım yaşanmıştı. Kudüs’teki Mescid-i Aksa yeniden inşa edildi; Şam Emevîyye Camii yapıldı., Medine’de Mescid-i Nebevi ve Mekke’de Mescid-i Haram tamir ettirilip genişletildi. Bu faaliyetler için Velid bin Abdülmelik, Bizans imparatoru 2. Iustinianos’a mektup yazarak kendisinden usta ve mozaik yardımı istedi. Abbâsîler döneminde de büyük bir bilgi transferi gerçekleştirildi. Abbasî halifeleri, Bizans imparatorlarından eski Yunan bilim ve felsefesine dair eserlerin gönderilmesini istiyor, talepleri de karşılık görüyordu. Ayrıca fethedilen topraklardaki eserlerin getirilmesi veya satın alınması gibi yöntemler de kullanılıyordu. Bu etkileşim ters yönde de söz konusuydu. Me’mûn döneminde Bizans İmparatoru Theofilos Bağdat’a gönderdiği elçilerin getirdiği saray çizimlerinden hareketle İstanbul’da bugünkü Küçükyalı mevkiinde Bryas Sarayı’nı inşa ettirdi. Şu halde, İslâmın dönemin sanat ve mimarisinden etkilendiğini, zamanla kendine mahsus bir sanat oluşturduğunu ve çevresini etkilemeye başladığını söylemek mümkündür.
Yoğun diplomasi
Kültürel etkileşim bir yandan sürerken Bizans’la yoğun diplomasi ilişkisi de devam ediyordu. Aslında daha Hz. Peygamberin ve birinci Halife Hz. Ebû Bekir’in Bizans İmparatoru Herakleios’u (610-641) İslâm’a davet eden mektuplarıyla ilk diplomatik ilişki kurulmuştu (bkz. NTV Tarih, sayı 20). Bu faaliyet sonra da devam etti. Fakat diplomatik ilişkilerin temelinde, barış anlaşmaları vardı. Esir takası anlaşmaları bunlara örnek gösterilebilir. Esir takasları genelde Mersin’de bugün Limonlu Çayı olarak bilinen Lamos Nehrinde yapılıyordu.
Elçi yollarda Skilitzes yazmasında Abbasîlerle Bizans arasındaki diplomasi trafiğini gösteren minyatür. Abbasî Halifesi Memun, Bizans İmparatoru Teofilos’a bir heyet gönderiyor.
Türk komutanlar
Emevîlerin yerini alan Bağdat merkezli Abbasî halifeleriyle birlikte Anadolu’da gelecek yüzyıllarda yaşanacak önemli bir demografik ve siyasi değişimin ilk göstergeleri ortaya çıktı. Zira bu dönemde Müslüman ordularında Türk komutanların nüfuzu artıyordu.
Anadolu’ya düzenlediği dördüncü sefer sırasında Tarsus’ta hayatını kaybeden Halife Memun’un yerine geçen kardeşi Mu’tasım-Billâh( 833-842) döneminde bu komutanların etkisi artmıştı. Zaten Mu’tasım’ın devletin merkezini Bağdat’tan Samarra’ya nakletmesi ile başlayan süre. önemli .l.üde Türk komutanların nüfuzu altındaki dönemdir. Afşin, Eşnâs et- Türk., İnâk et-Türk. ve Boğa el-Kebîr bu kumandanların en meşhurlarıdır. Bu yıllardan Anadolu’ya Selçukluların girişine kadar geçen yaklaşık iki yüzyıl, Anadolu’daki Müslüman seferleri ve bu seferlerin bıraktığı izler ciddi biçimde tahkike muhtaçtır.
8. YÜZYILDA İSLÂM COĞRAFYASI
HARRAN’DA 1300 YILLIK ARAP İMZASI
Türkiye’nin en eski camii
Harran Hz. Ömer zamanında 640’ta fethedilmişti. Buradaki El Firdevs veya Harran Ulu Camii’nin yapım tarihi bilinmez. Kentteki “Sin ve Şamas” (Ay ve Güneş) tanrılarının tapınağı üzerine inşa edildiği düşünülür. Harran’da uzun süre, Müslümanların yanısıra Sabii veya Harrani denilen paganlar, Hıristiyan ve Yahudiler yaşamaya devam etti. İbni Şeddad, caminin kenti fetheden İyas bin Ganem tarafından yapıldığını, 750’ye doğru yenilendiğini anlatır. Ancak yapı, yenilenen haliyle bile Türkiye’nin en eski camiidir. Camiden geriye harabeler ve bir minare kaldı. Mimari parçaların bazıları Urfa Müzesi’nde. 100X100 boyutlarındaki caminin, mihrap duvarına paralel beş bölümü ve 19 kapısı, önünde bir açık avlu vardı. Arap kaynakları muhteşem taş işçiliğinden övgüyle bahseder. 1980’lerde başlayan kazılarla yapının birçok ayrıntısı gün yüzüne çıkarıldı.
Geriye kalan mimari parçalardan bir kûfi kitabe, Urfa Müzesinin avlusunda sergileniyor. Fotoğraf: Hayri Fehmi Yılmaz
AMORIUM KUŞATMASI
Halife ordusundaki Türk askerleri Afyon’da
Anadolu’daki Arap akınlarının önemli hedeflerinden biri, bugün Afyon Emirdağ yakınlarındaki Amorium’du (Hisarköy). Bizans, bu kenti bir askeri merkez haline getirmişti. Bir Arap coğrafyacı Ammuriyya olarak andığı kenti İstanbul ve Selanik’ten sonra Bizans İmparatorluğunun üçüncü büyük kenti olarak tanımlamıştı. Kente 644’ten beri aralıksız süren akınların en önemlisi 838’de Abbasi Halifesi Harun Reşid’in büyük oğlu Mutasım’ın ordusu tarafından yapıldı. Ordunun çoğunu Samarra kentinden gelen Türk askerleri oluşturuyordu. Hatta Bizans kaynakları ordunun tamamen Türklerden oluştuğunu iddia eder. Bu Anadolu’da Müslüman Türkler ile ilgili en eski kayıtlardan biridir. Kuşatma sadece 12 gün sürmesine rağmen çok meşhur oldu (1- 12/13 Ağustos). Surların bir bölümü çökünce kent ele geçirilip yağmalandı. Bizans kaynakları binlerce kişinin öldüğünü ya da esir olarak götürüldüğünü belirtir. Ancak Müslümanlar şehre yerleşmedi; Bizans burayı kısa süre sonra geri aldı. Amorium’da 1987’de başlayan ve Dr. Christopher Lightfoot başkanlığında sürdürülen kazılarda, meşhur kuşatma ile ilgili olabilecek izlerle karşılaşıldı.
ŞANLIURFA’DA BARIŞLA BİTEN KUŞATMA
Hz. İsa’nın mendili için pazarlık
Bizans toprakları, uzun süre Arap Müslüman akınlarına maruz kaldıktan sonra, Abbasi devletinin zayıfladığı dönemde işler tersine döner. 942’de İoannes Kurkuas komutasındaki bir Bizans ordusu Abbasi topraklarına saldırır. 641’den beri Müslümanların elinde olan Şanlıurfa’yı (Edessa) kuşatırlar. Bizans ordusu kenti geri almak veya yağmalamak peşinde değildir. Kuşattığı kentten Hz.İsa’nın mucizevi bir şekilde mendile çıkmış olan suretini (mandilion) ister. Şanlıurfa’da Yakubi, Nesturi ve Melkit Hıristiyan cemaatlerinin elinde üç ayrı mandilion bulunmaktadır. Kentin Müslüman halkı bu emaneti ancak halifeden izin alınırsa verebileceklerini söylerler. Kurkuas aylarca çevrede başka yerleri yağmalayarak bekler. Sonunda halifeden haber gelir: Şehri kurtarmak karşılığında emanetin Bizans ordusuna teslimine izin vermiştir. Yakubilerin elindeki suret Bizans ordusuna teslim edilir. Mandilion’u alan ordu törenle İstanbul’a döner.
1031’de Bizans ordusu Şanlıurfa’yı ele geçirdi, ardından da yeni Arap saldırısını püskürttü. Skilitzes, yazmasında bu iki olayı birlikte tasvir etmiş.
MUĞLA’DA ARAPÇA GRAFİTİ
Şamlı Seyfan’ın oğlu Yezid buradan geçti
Muğla’daki Knidos kenti, Doğu Akdeniz’den Batıya yapılan deniz seferlerinin güzergâhı üzerindeydi. Kentte 1969 -1970’te yapılan kazılarda bir Bizans kilisesinin kalıntıları ortaya çıktı. Sonraki yıllarda kazıyı yürüten arkeologlardan Prof. Dr. Christina Özgan’ın belirttiğine göre, kilisedeki antik dönem mermer taban döşemelerinde Arapça grafiti olduğu görüldü. Bunlar 661–680 arasında yönetimde olan ilk Emevi halifesi 1. Muaviye’nin oğlu Yezid’e yönelik yazılardı. Yezid, muhtemelen 674’te İstanbul’a düzenlenen akına katılmıştı. Sanat tarihçisi Ferudun Özgümüş’e göreyse bloklar üzerinde yazıları yazanların isimleri, memleket ve kabileleri de okunabildi. Bu isimler Şamlı Seyfan’ın oğlu Yezid, Ahmet bin Advân bin Semmak el Beceli, Abdullah’dı.