Etiket: istanbul üniversitesi

  • Türklerin İstanbul’daki en eski hatıraları Beyazıt’ta

    Fatih Sultan Mehmet’in emriyle inşa edilen ve 1455’te tamamlandığı düşünülen Saray-ı Atik-ı Hümâyun; harem, köşkler, kasırlar ve içinde av hayvanlarının bulunduğu büyük bir bahçeden oluşuyordu. Saltanatın Topkapı Sarayı’na taşınmasından sonra Eski Saray adıyla anılan yapının yerinde bugün istanbul Üniversitesi var. Ancak kimi izler hâlâ duruyor.

    Fatih Sultan Mehmet, fetih sonrası bugünkü Beyazıt ile Süleymaniye arasında, şimdi İstanbul Üniversitesi Merkez Yerleşke’nin bulunduğu alanda Saray-ı Atik-ı Hümâyun olarak bilinen sarayı yaptırmıştı. 1455’te tamamlandığı düşünülen yapı, Topkapı Sarayı’ndan önce inşa edildiği için “Eski Saray” olarak adlandırılmış, Topkapı Sarayı ise “Yeni Saray” olarak anılmıştır.

    Neredeyse hiçbir anıtsal kalıntısı günümüze ulaşmayan Eski Saray hakkındaki bilgilere, tarihsel kaynaklarda rastlıyoruz. Edirneli tarihçi Ruhi’ye göre mimarı Edirne Sarayı ile Üç Şerefeli Cami’yi de yapan Usta Musliheddin’dir. İmrozlu tarihçi Kritovoulos Historia adlı kitabında, Fatih’in kentin en uygun ve güzel yerinde bir saray inşa ettirdiğini yazmıştır. Mikhael Doukas, Sultan’ın sarayını yaklaşık “8 stadionluk” büyük bir araziye yaptırdığını belirtir.

    Târîh-i Ebü’l Feth adlı eserinde Tursun Bey, sarayın dört köşeli sağlam duvarlarla (surlarla) çevrili bir alana yapıldığını aktarır. Sarayda avlular içinde harem, köşkler, kasırlar ve arz odası bulunmaktaydı. Tursun Bey’in bildirdiğine göre geniş saray alanı içinde av hayvanlarının bulunduğu büyük bir bahçe de vardı.

    resim_2024-08-25_193852221
    Eski Saray’ın bulunduğu İstanbul Üniversitesi Merkez Yerleşkesi.

    Bilindiği üzere Osmanlı saraylarının kökeni Önasya geleneğini taşır ve Yeni Assur Dönemi’ne (MÖ 900-610) değin uzanır. (Bu konuyu ilk defa arkeoloji ve sanat tarihi kamuoyunun gündemine getiren yazı, dergimizin Mart 2020 tarihli 70. sayısında yayımlanmıştı). Osmanlı saraylarının değişmez unsurları olan ve Tursun Bey’in aktardığı bilgilerden Eski Saray’da da bulunduğu anlaşılan birun, enderun, arz odası ve harem; Assur saraylarında baba-nu, bitanu, taht odası ve harem isimleriyle yer alır. Aralarında 2 bin yıldan uzun zaman olan bu iki imparatorluğun benzerlikleri bununla da bitmez. Assurlu-lar saraylarına yakın yerlere, içlerinde köşkleri, sulak alanları ve av hayvanları da bulunan geniş bahçeler yapmışlardır. Bu gelenek Geç Demir Çağı’nda (MÖ 6. yüzyıl) Perslere (Akha-imenidlere) geçmiştir. Tursun Bey’in bahsettiği av hayvanları ile dolu büyük bahçeler, bu kadim Önasya geleneğinin Türk sarayındaki bir devamı olmalıdır. Sarayda 1474-1481 arasında görev yapmış olan Giovanni Maria Angiolello, bahçede bir göl bulunduğunu, hayvan kükremeleri ve kuş ötüşlerinin birbirine karıştığını aktarır.

    resim_2024-08-25_193856984
    Eski Saray’ın kalıntıları üzerine inşa edilen İstanbul Üniversitesi Merkez Yerleşke alanında Fatih Sultan Mehmed dönemine ait bazı izler halen görülebilir. Yerleşke’nin duvarında 15. yüzyıl duvarının kalıntıları.

    Matrakçı Nasuh’un 1537 tarihli minyatüründe Eski Saray; tek kapısı (Bab-ı Hümayun) bulunan dikdörtgen plan şemasına sahip surları, bahçeleri olan dış avlusu (birun) ve altıgen bir duvar içinde bulunan iç avlusu (enderun) ile resmedilmiştir. Tek kapı (Bâbüsselâm) ile girilen Enderun’da birbirlerine yakın olarak inşa edilmiş yapılar topluluğu gözlenir. Minyatürden anlaşıldığı kadarıyla Bab-ı Hümayun ve Bâbüsselâm aynı aks üzerinde değildir. Beyazıt Camii’nin (1506) minyatürdeki konumuna göre doğuda yer alan Bab-ı Hümayun taç kapı özelliği gösterir. Bâbüsselâm ise kuzeye bakmaktadır. Buna karşın 16. yüzyıl Fransız coğrafyacısı Nicolay de Nicholas, Eski Saray’da iki kapı bulunduğunu, kapılardan birinin harem ağaları tarafından korunduğunu, diğerinin ise kullanılmadığını aktarır. Evliya Çelebi ise özellikle sarayı çevreleyen surlar üzerinde durmuş ve bunların hendekleri ile burçları olmadığını belirtmiştir.

    Birçok büyük yangınla tahrip olan yapı, önemli onarımlar da geçirmiştir. Saltanatın Topkapı Sarayı’na taşınmasından sonra daha çok haremi ile dikkat çeken Eski Saray, iktidardan düşen padişahların anneleri, eşleri ve cariyelerinin barınması için kullanılmıştır. Saray haremine gönderilen bu kadınlar gözden düşmeleri ve unutulmaları nedeniyle sürekli gözyaşı dökmüşler; bu bakımdan Eski Saray halk arasında “Gözyaşı Sarayı” olarak anılmıştır. 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla Eski Saray ve bahçeleri Seraskerîye’ye tahsis edilir. 1866’da ise bugün İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü olarak kullanılan Harbiye Nezâreti binası yapılır.

    resim_2024-08-25_193900980
    Matrakçı Nasuh’un 1537 tarihli minyatürü.

    Günümüzde Eski Saray kalıntılarının üzerinde oluşturulan İstanbul Üniversitesi Merkez Yerleşke alanında, Fatih Sultan Mehmet dönemine ait bazı izler ve hatıralar gözlenebilmektedir. Yerleşkeyi çevreleyen duvarın Süleymaniye Külliyesi’ne uzanan kuzeybatı bölümünden başlayıp, kuzey duvara ve oradan da Süleymaniye Kapısı’na (Sarı Kışla Kapısı) ulaşan bölümünde 15. yüzyıl duvarının kalıntıları mevcuttur. 1864-1866 arasında inşa edilen duvardan 10-15 cm dışarıda bulunan, arkaik özellikler gösteren ve farklı bir örgü sisteminde imal edilmiş olan duvar kalıntısında yer alan monoblok taşların varlığı dikkati çekicidir. Kuzey duvarı üzerinde kemer kalıntıları dahi gözlenebilen kapatılmış bir kapı bölümü de ilginçtir. Büyük olasılıkla 19. yüzyılda kapatılmış bu kapı, Kanunî Sultan Süleyman dönemindeki yenileme sırasında inşa edilen Süleymaniye Kapısı olmalıdır.

    Bunlara ek olarak, Yangın Kulesi yakınında istiflenmiş Roma-Bizans dönemi mimari kalıntıları arasında bulunan mukarnaslı bir sütun başlığının da Eski Saray’a ait olduğu düşünülebilir. Ayrıca Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin doğusundaki alanda, İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü tarafından yapılmakta olan arkeolojik kazılarda açığa çıkan payandaların da Eski Saray’ın surları ile ilgisi bulunmaktadır. Bu bağlamda İstanbul Üniversitesi Merkez Yerleşke içinde bulunan sözkonusu mimari bulguların, Türklerin İstanbul’daki bilinen en eski hatıraları olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

  • Metot bilgisi-eğitimden sohbetlere ve dostluklara

    1940’larda Beyazıt-Laleli-Aksaray üçgeninde komşuluk ve bilim birarada yaşardı. İnsanlar farklı düşünce akımlarına mensup olsalar da bilim ve dostluk onları beraber kılardı. Daha sonra üniversitede öğrencisi olacağım Arap-Fars filolojisinin seçkin hocalardan Prof. Ahmed Ateş Bey, “her zamanı kendi değerleri içinde anlamanın önemi”ne dikkatimizi çekerdi.

    İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Arap- Fars Filolojisi bölümü hocası Prof. Ahmed Ateş (1917-1966), bilimsel hayatının zirvesinde olduğu bir zamanda, 49 yaşında vefat etmişti. Ölümünden birkaç yıl önce, 1962-63’te öğrencisi olmuştum. Edebiyat Fakültesi’nde derslerine kişisel bir hava verebilen az sayıdaki hocadan biri idi.

    Tarih bölümü hocalarının amfilerde 400 kişilik rakamlara ulaşabilen dersleri yanında, Ahmed Ateş Bey ve bu bölümün hocaları 15-20 kişilik seminer odalarında öğrencileri birer birer tanıyabiliyordu. Ahmed Ateş’in belki diğer hocalarımdan en büyük farkı, küçük sınıflarda ders vermesi değil de ilerlemesinde yarar gördüğü birkaç öğrenciye kendi odasında sohbet türünden ufak seminerler vermesi idi. Kendisinin derlediği ve öğrencilere İran edebiyatının en güzide şairlerinin eserlerinden seçmeler sunan ders kitabından ilave pasajlar okuyorduk. Böylece hem şairleri tanımış oluyorduk hem de şiirlerinden parçalarla Farsçanın ahenkli seslerine aşinalık kazanıyorduk.

    Bugün hâlâ zaman zaman kullandığım Baba Tahir Uyan’ın “bir derdim var, dermanı yok; bir kafam var düzeni yok” anlamındaki mısralar, hayatımızın buhranlı anlarında bize yoldaşlık edecek derecede etkili idi. “Böyle duygular besleyen bir tek ben değilmişim; 11. yüzyıl şairi BabaTahir Uryan da böyle hissetmiş” diyerek yalnız olmadığınızı anlardınız. İşte Ahmed Ateş’in seçtiği şiirler, bu misraları yazan şairler hakkında da merakımızı uyandırırdı. Kısacası onun dersleri bize sadece dili öğretmekle kalmayıp, öğrendiğimiz şiirleri ve onları yazan şairleri tarihsel bir bağlam içinde anlamamızı da sağlardı. Hocamız ayrıca bağlamı kurarken şairin yaşadığı zamanı, o zamanın kendi değerleri içinde anlamamızın önemine dikkatimizi çekerdi.

    Batı’da İncil araştırmaları çerçevesinde başlamış olan yorumsalcılık (hermenötik) aslında evrensel değerler taşır. Metinler üzerinde anlam ve metot bilgisi olarak tanımlayabileceği miz bu yöntem, Doğu’da da klasik Çin metinlerinin açıklanması şeklinde kendini gösterir. Ahmed Ateş bu yöntemi 1930’lu yıllarda Almanya’dan Türkiye’ye gelmiş hocalardan Hellmut Ritter ile çalışmaları sonucu benimsemişti. Ritter, Ahmed Ateş’in hocası ve sonra da Edebiyat Fakültesi’nde ömürboyu mesai arkadaşı ve dostu olmuştu. Im Halbschatten. Der Orientalist Hellmut Ritter (1892-1971) yani “Alacakaranlıkta bir Doğubilimci” adlı bir biyografi çalışması (2013) yayımlamış olan Joseph van Ess, bu ilişkilere eserinde geniş bir yer vermiştir. Van Ess bu ikilinin teşriki mesaisini, İstanbul Üniversitesi Şarkiyat Enstitüsü’nde, İstanbul’da ve Anadolu’da yapılan bilimsel seyahatlerde, Oriens dergisi ve diğer yayınlar çerçevesinde ele alır.

    Aslında Ahmet Ateş’i hocam olmadan çok önce tanımıştım. Biz Beyazıt Soğanağa mahallesinde otururken, onlar da Laleli’de idiler. Ailecek görüşülüyordu. Oğulları Ertunga ve Toktamış (sonradan siyaset bilimci-hukukçu merhum Prof. Toktamış Ateş) ile çocukluk arkadaşı idik; hatta daha sonra Ertunga, ilkokulda benimle aynı sınıfta idi. Anneleri edebi- yat öğretmeni Fikret Ateş’le annem iyi anlaşırdı. O dönemlerde bu mahalle İpek Çalışlar’ın Halide adlı eserinde anlat tiği gibi Edebiyat Fakültesi’nin bir uzantısı gibi idi. Gündüz fakültede yapılan görüşmeler geceleri evlerde devam ederdi. İşte Ahmed Ateş Bey ile çocukluğumda böyle bir ortamda tanışmıştım.

    Torun Prof. Ahmet Emre Ateş, sözlü tarih geleneği yanında özenli bir araştırma ile hazır- layıp yayımladığı Her Sayfası Altın Değerinde: Ahmed Ateş (Büyüyen Ay Yayınları, 2021) kitabında bu insanı ve dönemi ele alır. Bu eserde ayrıntıları ile anlatılan komşuluklar, sohbetler ve fotoğraflardan 1930-40’lı yılların Türkiye’sinde bazı istisnaları da olsa dostluk ve bilimin farklı düşünce akımlarına mensup kişileri biraraya getirebildiğini görüyoruz. Hatırladığım kadarı ile benzer bir durumu Altan Öymen’in Bir Dönem Bir Çocuk adlı eserinde de izleriz. Bilime ve dostluğa saygı duyulan ne güzel günlermiş onlar.