Etiket: istanbul tarihi

  • Byzantion’un (İstanbul) Pagan Tapınakları


    istanbul, pagan dönemde “byzantion” adını taşıyan trak-helen karışımı bir kültüre sahip, helen inanç yapısını benimsemiş bir kentti. hristiyanlığın kabul edildiği 379 yılına kadar varlığı faal olarak devam eden tapınaklardan belki de en önemlileri (helios, artemis ve aphrodite) imparator ı. theodosius tarafından kapatıldı ve farklı işlevler verildi. 5 ve 6. yüzyıllarsa kentteki tüm tapınakların aşamalı olarak yok edildiği bir yüzyıl oldu. ancak ne bu tapınakların hatıraları ne de pagan inancın izleri belleklerden silinmedi.

    Günümüz İstanbul sınırlarının içinde Paleolitik dönemden başlanarak çok sayıda yaşam alanı oluşmuştur. Demir Çağı’ndan itibaren ekonomik, askerî ve sosyal alanlardaki kırılmayla birlikte yeni ve daha düzenli kentler ortaya çıkmaya başlamıştır. Haliç’in bitiminde, Alibeyköy-Kâğıthane arasındaki Semystra (Eyüp) yerleşimi bunlardan biriydi. Diğer yandan Plinius, Naturalis Historia’sında Byzantion’un eski adının “Lygos” olduğunu yazarken, bu adın Byzantion’un yerinde kurulmuş bir yerleşim olup olmadığını ya da konumunu paylaşmamıştır. 

    Byzantion’un Kuruluş Efsanesi
    Üzerini Topkapı Sarayı’na ait kompleksin kapladığı ve “Sur-u Sultani” denilen duvarlarla çevrili Sarayburnu ile yakın çevresi, MÖ 7. yüzyılın ortalarından itibaren Byzantion kentinin iç-dış kalesini, yani yerleşim-yaşam alanını oluşturmuştu. Peki, bu kent ne zaman ve kim ya da kimler tarafından kurulmuştu? Hikâye şöyle: Delphoi’deki Apollon Bilicilik Merkezi’ne danışan Megaralı göçmenler, yeni kuracakları kentin yerinin körlerin ülkesinin karşısı olduğu cevabını alırlar ve deniz yoluyla Semystra’ya gelirler. Yeni kenti buraya kurmak için kurban adadıkları sırada bir kartal, kurbanın parçasını alarak havalanır ve Sarayburnu sırtlarına getirir. Bunu işaret olarak algılayan Megaralılar Byzas önderliğinde yeni kentlerini kurar. Kurucusundan dolayı da kent “Byzantion/Bizantion” olarak anılır ve 4. yüzyıla kadar da resmî olarak bu ad kullanılır. 

    Byzantion’un İnanç Dünyası
    Tanrı ve tanrıçalar, insanlar için birer rehberdi. Olympos Dağı’ndaki panteonları, onların yaşam sürdüğü, eğlendiği, kararlar aldığı ihtişamlı, ulaşılmaz bir güç odağıydı. Tüm panteonun başında Zeus veya Roma dönemindeki adıyla en büyük gezegene de ad olarak konan Jüpiter bulunuyordu. Zeus “kurtarıcı”, “her şeye hâkim” bir Tanrı olarak kabul edilirdi. Olympos tanrıları ve tanrıçaları, olmuş olayları yorumlama ve olacaklardan haber verme, esinlenme sağlayan varlıklardı. Sonsuz suların tanrısı Poseidon (Neptün), üç dişli yabasını yere vurduğunda depremler yaratan bir kudrete sahipti. Evin ve ocağın koruyucusu Hera (Juno), sadakatin sembolüydü. Ekinlerin yeşermesi, tabiatın doğuşu, canlanması ve ölümü Demeter ile (Ceres) sembolize edilirdi. Kızı Kore’yi yeraltı ülkesine kaçıran ve yılda bir kez Demeter’in görmesine izin veren ve aslında “On İkiler”de adı sayılmayan Hades ise tüm yeraltı olaylarından sorumluydu. Güneş Tanrısı Apollon hem biliciydi hem de güzel sanatlara hükmederdi. Kardeşi Artemis (Diana) ise tabiat ve hayvanlardan sorumluydu. Zeus’un beyninden doğan Athena (Minerva) zekânın timsaliydi ve haksız savaşlarda haklıların tarafını desteklerdi. Karşıtı olan Ares (Mars) ise doğrudan savaş tanrısıydı. Ticaret, Hermes’ten (Merkür) sorulurdu. Eğlence denince akla hiç kuşkusuz üzümle sembolize edilen Dionysos (Baküs) gelirdi. Aşkın olduğu kadar sevgi ve güzelliğin tanrıçası ise Aphrodite (Venüs) idi.


    “haliç boyunca yüksekteki burunlarda bazı kutsal alanlar ve tapınaklar sıralanıyordu. hera’ya adanan tapınağı, 512 yılında darius önderliğinde kenti kuşatan persler yıkmıştı. yakınlardaki pluton tapınağı’nı ise büyük iskender’in babası ıı. philippos yine byzantion’u 340 yılında kuşattığında yıktırmıştı.”

    Belli Başlı Tapınaklar ve Kutsal Yerler
    Akropol (Yüksekteki Kent) içinde önemli tanrı ve tanrıçalar için inşa edilen tapınaklar sıralanıyordu: Artemis, Apollon, Aphrodite… Sarayburnu’nun kuzeydoğusunda, Boğaz’ın girişinde, Sarayburnu’nun uç kısmında Poseidon Tapınağı ve Athena Ekbasia’ya (karaya adım atan) adanan kutsal alan uzanıyordu. 2. yüzyılda yaşayan Byzantionlu Dionysos’un yazdıklarına göre Poseidon Tapınağı deniz kıyısındaydı. Günümüzde üzerini Hippodrom’un (At Meydanı/Sultanahmet Meydanı) kapladığı yer ile bitişiğinde, yani Ayasofya Meydanı’na doğru Zeus Hippios’a adanan kutsal alan ile Herakles Koruluğu bulunmaktaydı. 

    Haliç boyunca yüksekteki burunlarda da bazı kutsal alanlar ve tapınaklar sıralanıyordu. Hera’ya adanan tapınağı, 512 yılında Darius önderliğinde kenti kuşatan Persler yıkmıştı. Yakınlardaki Pluton Tapınağı’nı ise Büyük İskender’in babası II. Philippos yine Byzantion’u 340 yılında kuşattığında yıktırmıştı. Hatta kentin Philippos’un elinden kurtuluşu Tanrıça Artemis veya Hekate Phosphoros’a bağlanıyordu. Kimi anlatı da Artemis’in de adının geçtiği öyküye göre Philippos, Byzantion’a gece tünel kazıp surlardan içeri girerek saldırmak ister. Ancak gece tam saldırı başlayacakken dolunay olunca Makedonların emeli ortaya çıkar ve Byzantionlular bu saldırıya engel olur. Olayın anısına Byzantionlular, Hekate için “Phosporion/aydınlatan” adıyla bir tapınak inşa eder. Günümüzdeki Sirkeci Marmaray İstasyonu’nun bulunduğu yer, Antik dönemin “Phosphorios Limanı” idi. Ancak tapınağın konumu bilinmemektedir. Hatta bir Hekate tapınağının Hippodrom civarında olduğu da belirtilmektedir.

    Tapınaklardan ikisinin yaklaşık olarak yapım dönemini, Herodotos’un anlatımından biliyoruz. Buna göre Persler, İskit seferine katılan devletlerin adlarının yazılı olduğu biri Asurca diğeri Helence olan iki sütunu (MÖ 514-512) Boğaz’a dikti. Bir süre sonra Byzantionlular bu sütunları kente getirerek Koruyucu Artemis’e yaptıkları tapınakta (Olasılıkla günümüzde Topkapı Sarayı sınırlarındaki) kullandılar. Asur yazılı sütunun kaidesini de yerini kestiremediğimiz Dionysos’a adadıkları tapınağın yanına koydular. 

    Günümüzün Mercan Yokuşu’nun yukarısında ve belki de Büyük Valide Hanı’nın alanında tüm tanrı ve tanrıçaların anası Ge’ye (Gaia: Yeryüzünün Anatanrıçası) adanan ve üzeri özellikle açık bırakılan tapınak ve Demeter ile kızı Kore’ye ait tapınaklar yer alıyordu. Gaia Tapınağı’nın üzerinin açık oluşu, gökyüzü ile birleşerek dünyayı meydana getirdiğine inanılmasının sonucuydu. Yağmurların da yeryüzünü dölleyerek tabiatın oluşmasını sağladığına kanaat edilirdi. Her ne kadar Byzantion’un sur haricinde kalsa da günümüzün Altımermer semtinde Zeus kutsal alanı ile Haseki’de Apollon Tapınağı bulunmaktaydı. Apollon’un bilicilik yerlerinden olan Kalkhedon’da da bir tapınağı yer alıyordu. 

    Günümüzün Unkapanı bölgesinde yine Zeus’a adanan bir kutsal alan mevcuttu. Haliç’e bakan burunlarda Pluton ve Hera’ya adanmış kutsal yerler uzanmaktaydı. Hera Tapınağı ve Pluton Tapınağı yıktırılsa da geriye sadece bulundukları burunlara verilen adları kalmıştı. Bu iki tapınak, Mercan-Küçükpazar arasındaki burunlarda olmalıdır. 

    Romalılar Gelince
    Rakibi Pescennius Niger’i destekleyen Byzantion’u kuşatarak yerle bir eden İmparator Septimius Severus, oğlu Caracalla’nın isteğiyle Byzantion’un imar edilmesine izin verir ve 197 yılında başlayan çalışmalar yaklaşık 20 yıl sürer. Byzantion artık tam bir Roma kenti olur. Hatta Caracalla’nın adına izafeten kente verilen “Antoninia” adı halk arasında tutunamaz. İşte bu imar sırasında Apollon Tapınağı (büyük olasılıkla yenilenerek) inşa edilir. Ve yine büyük olasılıkla bu kez “Helios/Güneş Tanrı” adına onurlandırılır. Kentin güneyine doğru yamaçta bulunan tiyatro yenilenir. Aphrodite’ye adanan tapınağın da bu bölgede olduğu bilinmektedir. 


    “4. yüzyıl kaynaklarının belirttiğine göre günümüzün ayasofya meydanı’nın bir köşesinde tanrıların anası rhea, diğer köşesinde ise şans tanrıçası tykhe’ye adanan birer tapınak bulunmaktaydı. bu tapınaklar, byzantion’u ‘yeni roma’ adıyla kuran constantinus tarafından yenilenmiş veya yaptırılmıştı.”

    Roma döneminde günümüz Galata’sında Mısır Tanrısı Serapis ve İsis adlarına tapınaklar yapılır. En önemli tapınaklardan ikisi ise Aksaray yakınlarındaki Forum Amastrianon’a komşu olan Helios (Güneş) ve karşısındaki Selene (Ay) tapınaklarıydı. 4. yüzyıl kaynaklarının belirttiğine göre günümüzün Ayasofya Meydanı’nın bir köşesinde tanrıların anası Rhea, diğer köşesinde ise şans tanrıçası Tykhe’ye adanan birer tapınak bulunmaktaydı. Bu tapınaklar, Byzantion’u “Yeni Roma” adıyla kuran Constantinus tarafından yenilenmiş veya yaptırılmıştı.

    Kentin Diğer Yerleri ve Anadolu Yakası
    MÖ 3. yüzyılda Serapis ve İsis adlı Mısır kökenli iki tanrı için Salıpazarı-Fındıklı arasında iki tapınak inşa edilmiştir. Hatta Galata-Salıpazarı arasında bir zamanlar Aphrodite, Artemis ve Apollon adına yapılmış bir kutsal alan uzanmaktaydı. Tanrılaştırılan yöneticilerden Ptolemaios II. Philedelphos’un Byzantion’a yaptığı askerî yardım sonrası Byzantionlular onun adına günümüz Fındıklı-Kabataş civarında bir tapınak inşa etmiştir. Ayrıca Beşiktaş yakınlarında da bir Apollon Sunağı bulunuyordu.

    Kitabı Geographika’yı MS 1. yüzyılda yazan Amasralı Strabon’un değindiği üzere İstanbul Boğazı’nda Kalkhedonlar Tapınağı bulunuyordu. Ama Strabon tapınağın yerini tanımlamamaktadır. Strabon’dan yaklaşık 400 yıl kadar önce Perslerin İskit seferini anlatırken Herodotos, Pers Kralı Darius’un Boğaz’ın üzerinde yapılmış tapınakta oturup Karadeniz’e baktığını yazarken akla, bir zamanlar Yoros Kalesi’nin yerinde olduğu sanılan Zeus Orios Tapınağı gelmektedir. Rumelikavağı’nda Serapis (Serapeion) kutsal alanının yanı sıra yakınlarda bir de Artemis Tapınağı bulunuyordu. Kalkhedon içinde Apollon Bilicilik Merkezi, Aphrodite ve İsis kutsal alanı ve tapınakları ile Herakles kutsal alanı önde gelen inanç noktalarıydı.

    Tapınak Törenleri
    Her tanrı veya tanrıçanın yıllık tören günleri vardı ve tümü birbirinden farklıydı. Tanrı veya tanrıçanın temsil ettiği içeriğe göre adaklar veya sunular yapılırdı. Bu nedenle her tapınağın birer adak yeri bulunuyordu. Genellikle sunaklarda kurban kanı akıtılmaktaydı. Bazı ritüeller kent dışındaki kutsal alanlarda yapılırdı. En belirginlerden biri, Dionysos için yapılanıydı. Byzantion’da mevcudiyetini bildiğimiz ancak yerini bilmediğimiz Dionysos Tapınağı’ndan ilk söz eden kişi, “Tarihin Babası” sıfatıyla tanınan Herodotos’tan başkası değildir. Büyük bir eğlenceye dönüşen törenlerin asıl icra yeri Trakya topraklarıydı. Demeter ve Kore’ye adanan tapınaklarda ölüm-yeniden doğuş seremonisi yılda birer kez canlandırılır, törenler sırasında ilahiler okunurdu. 

    “Dioskurların Hakkı İçin”
    Pagan dönemin insanları, tıpkı günümüzde sürdürüldüğü gibi yemin ve güvenirlik göstergesi olarak bazı tamlamalar kullanırdı. Hiç kuşkusuz bu sözlerin dayandığı kimlikler, o dönemki inanç sisteminin temeli olan varlıklardı; tanrı, tanrıçalar veya ilişkili varlıklar. Örneğin, bir ünlem olarak kullanılan “Tanrılar aşkına!” sözü günümüzde “Tanrı veya Allah aşkına” tamlamasıyla devam etmektedir. Belki de en büyük yeminlerden biri olarak, “Bütün tanrı ve tanrıçalara yemin ederim ki!” sözünün benzerleri yine günümüzde kullanılmaya devam etmektedir. Farklı bir söz olarak “Dioskurların hakkı için”, anlamı derin bir cümleydi. Dioskurlar, biri Zeus’tan olan ikizlerdi ve dostluğun simgeleriydi. Ölümsüz olan Polydeukes bir kavgada yaralanıp Kastor öldüğünde, Zeus kardeşleri ayırmamak için her ikisini de göğe yükselterek ikizler burcuna çevirmişti. # 

    KAYNAKÇA
    Erhat, Azra, Mitoloji Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1993.
    Byzantios, Dionysios, Boğaziçi’nde Bir Gezinti, çev. M. Fatih Yavuz, YKY, İstanbul, 2008.
    Altunay, Erhan, İstanbul’un Pagan Çağı, Destek Yayınları, İstanbul, 2019.
    Yavuz, Mehmet Fatih, Byzantion: Byzas’tan Constantinus’a Antik İstanbul-Antik Edebi Kaynaklar, İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, İstanbul, 2014.
    Tekin, Oğuz, Eskiçağ’da İstanbul: Byzantion, Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul, 1996.
    Plinius, Naturalis Historia, London, MDCCCLV.
    Strabon, Geographika, çev. Adnan Pekman, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul, 2000.
    Müller-Wiener, Wolfgang, İstanbul’un Tarihsel Topografyası, çev. Ülker Sayın, YKY, İstanbul, 2007.
    Xenophon, Anabasis (Onbinlerin Dönüşü), çev. Hayrullah Örs, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1939.
  • Topçu Kışlası Nasıl Taksim Stadı Oldu?

    Topçu Kışlası Nasıl Taksim Stadı Oldu?


    istanbul’da beş yıl süren işgal dönemi (13 kasım 1918-6 ekim 1923), paradoksal bir şekilde henüz emekleme döneminde olan futbolun büyümesine ve halkın spora ilgisinin artmasına neden oldu. bunun esas nedeni ise işgal günlerinde şehrin merkezinde, beyoğlu’nda yepyeni bir futbol stadının ortaya çıkmasıydı. yaklaşık 20 yıl boyunca türkiye’de futbola damgasını vuran taksim stadı’nın ortaya çıkma süreci, yakından bakıldığında, bu dönemde işgalci güçler ile şehrin futbol dünyası arasındaki karmaşık ilişkilerin de ortaya çıktığı bir örnek olay olmuştur.

    İstanbul’da işgalin başladığı Kasım 1918’de derme çatma da olsa bir stat vardı. On yıl önce Moda’da oturan İngilizler, İkinci Meşrutiyet’in ilanıyla güçlenen İttihat ve Terakki’nin güçlü isimleriyle Union Club şirketini kurmuştu. Bedava maç seyredilen Kadıköy’deki Papazın Çayırı’nı önce ahşap perdelerle çevirmiş, ardından içinde locası bile olan ahşap bir tribün inşa ederek tıpkı İngiltere’deki gibi biletle girilebilen bir stat hâline getirmişlerdi. 

    Şirketin adını taşıyan Union Club Stadı’nın yönetimi, Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasının ardından İngilizlerin şehri terk etmek zorunda kalmasıyla tamamen İttihatçıların eline geçti. Adı da İttihat Sahasıoldu. 

    Kisla_1) kışla ve talmhane
    1806’da inşa edilen Topçu Kışlası, anıtsal giriş kapılarıyla Osmanlı ordusunun modernleşmesinin simgelerindendi. 1913’te zor günler yaşayan hükümet tarafından yanındaki talim alanıyla birlikte Fransızlara satılmıştı.

    İşgal başladığında bu saha bir süre İngiliz askerler tarafından kullanılmış, daha sonra da bakımsız hâliyle âdeta terk edilmişti. Ancak binlerce işgalci askerin bir sosyal etkinlik olarak kendi aralarında ve hatta şehrin diğer kulüpleriyle futbol oynayabilmesi için özellikle Avrupa Yakası’nda sahaya ihtiyaç olduğu açıktı. İşgal kuvvetleri kumandanları futbolu şehir halkıyla iyi ilişkiler kurmak ve sempati toplamak için de kullanmak istiyordu. Bu da Beyoğlu’ndaki boş ve açık alan olan Topçu Kışlası’nın, Avrupa Yakası’nın ilk stadyumuna dönüşmesinin yolunu açtı. 

    Deniz Gören Lüks Apartmanlar
    Aslında Topçu Kışlası ve karşısındaki talim yeri bir şirkete aitti. Ortaklarının çoğunluğu yabancılardan oluşan Ticaret ve Ziraat Sanayi Şirket-i Osmaniyesi, 1913’te yapılan bir sözleşmeyle 400.000 lira ödeyerek tüm bölgeyi almıştı. Hazırladıkları projeye göre kışla yıkılacak, yerine “deniz gören lüks apartmanlar” yapılacaktı. Ancak savaş ve devleti yönetenlerin aralarındaki bitmek bilmeyen paylaşım kavgası, projenin hayata geçmesine engel olmuştu. İşgal başladığında ne kışla yıkılabilmiş ne de apartmanların yapımına başlanabilmişti. Şirket, Malta kökenli bir Rum olan, Galatasaray Sultanisi’nin eski etüt muallimlerinden Joseph Borg’u kışlanın kiracısı yapmış, geçici kiralamalardan elde edilen gelirlerle inşaata başlayacağı günü beklemişti. Kışla binalarını Fransa işgal kuvvetlerinin Senegalli askerleri de bir süre kullanmış, ortadaki geniş avlu için başka kiracılar da bulunmuştu. Kışla, Bolşevik Devrimi’nden kaçan Beyaz Ruslar’ın başlattığı tombaladan at yarışlarına hatta böcek yarışlarına dek yepyeni merakların da merkezi olmuştu.

    Kisla_2) apartman projesi
    Fransız bankacılarının kurduğu İstanbul Emlak Şirket-i Osmaniyesi’nin satın aldığı Topçu Kışlası ve talim yeri arazisi için geliştirdiği “deniz gören lüks apartmanlar” projesi.
    Kisla_4) sait çelebi
    Topçu Kışlası avlusunun Taksim Stadı’na dönüştürülmesinde Fenerbahçeli Çelebizâde Said Tevfik öncü rol oynadı.

    “Mini Olimpiyatlar” İçin Yer Arayışı
    Kışla avlusunun stada dönüştürülmesi, 1921 yılı sonunda başlayan bir dizi çok ilginç olayın ardından gerçekleşti. Bu süreç, Millî Mücadele’nin hızlandığı bir dönemde yaşandı ve âdeta şehirde yaşanan “ikili hayat”ın, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın deyimiyle “derbeder” hayatın bir simgesi oldu. Bir yanda Anadolu’da devam eden mücadeleyle yükselen milliyetçilik bayrağına sıkı sıkıya bağlanan futbol camiasının Türk grupları, diğer yanda şehirde bu sporu başlatan, o günlere taşıyan ve şimdi işgalle yeniden güç kazanan şehirdeki İngilizler ve diğer azınlıklar… Ve elbette bu gerilimin içinde bir “ticari potansiyel” gören, bunu kullanmak isteyen zeki, yine futboldan gelme isimler…

    Kisla_3) mini olimpiyat
    İşgal kuvvetlerinin şehir halkı nezdinde sempati kazanmak için düzenlediği “Mini Olimpiyatlar”ın oynanacağı uygun saha arayışı, Taksim Stadı’nın ortaya çıkmasına sebep oldu.

    Süreç, varlığını sempati ağıyla güçlendirmek isteyen işgal yönetiminin İstanbul’daki bütün spor kulüplerinin davet edileceği bir “olimpiyat oyunları” düzenleme kararıyla başladı. Kurulan hazırlık komitesinde İstanbul futbolunun iki etkili ismi, aynı zamanda yakın arkadaş olan Galatasaraylı Ahmet Robenson ile Fenerbahçeli eski sporcu ve yönetici, dönemin en etkili spor mecmuası Spor Âlemi’nin sahibi Çelebizâde Said Tevfik de vardı. Peki, Said Tevfik Bey neden bu komiteye davet edilmişti?

    Talimhane Meydanı’nda art arda oynanan açık hava maçlarının gördüğü büyük ilgideki potansiyel ticari değerin farkına varan ilk isim, Said Tevfik olmuştu. Avrupa Yakası’ndaki bu ilgi, Beyoğlu gibi herkesin gelip geçtiği bir yerde iyi bir gelir kapısı olabilirdi. 

    Said Bey, aslında Avrupa Yakası’nda stat fikrini ortaya atan ilk isimdi. Dergisinin daha ilk sayısında İstanbul Şehremini Cemil (Topuzlu) Paşa’ya açık bir dilekçe yazıp yeni bir stadyum yapma çağrısında bulunmuştu. Bir zamanlar Kadıköy’deki İngilizlerin Union Club şirketine ortak olan ancak “para getirmeyince” ayrılan Cemil Paşa’dan çağrısına yanıt alamamıştı ama bu fikri ilk kez ortaya atmasının faydasını şimdi komiteye davet edilerek görüyordu. Nitekim komite, planladığı “Atletizm ve Futbol Şampiyonası”nın yapılacağı yeri bulma görevini Said Bey’e vermişti.

    Said Bey’in görünürdeki tek alternatifi, Kadıköy’deki İttihat Sahası’ydı ancak saha, futbol camiasının büyük ittihatçısı, Altınordu’nun kurucusu Aydınoğlu Raşit Bey’in elindeydi. Raşit Bey, sahayı İngilizlerle “iş tutan”, üstelik kendi kulübünün son yıllarda çok didiştiği en büyük rakibi olan Fenerbahçe’nin yöneticisi Said Tevfik’e kiralar mıydı? Her ne kadar savaşı kaybetmiş olsa da İttihat Terakki ruhu şehirde varlığını sürdürüyordu. Sessiz direniş şehrin her yerindeydi. Said Tevfik Bey, Aydınoğlu Raşit Bey’i ikna edebilmek için her ne kadar “Memleketimizde futbol şampiyonu diye geçinen bazı Hristiyan takımlarına haddini her vakit bildirebilecek bir Türk takımı” kurup oynatmayı, hatta ortaya “Üç yüz lira tutan büyük ve muazzam bir şilt” koymayı vadetse de Raşit Bey’i ikna edemedi. Raşit Bey, “O tarihlerde biz de spor bayramı düzenleyeceğiz.” diyerek Said Tevfik’i başından savdı. Said Bey, büyük hayal kırıklığı yaşamıştı ama vazgeçmesi artık mümkün değildi. Avrupa Yakası’ndaki diğer çayırları araştırmaya başladı ancak önerdiği hiçbir çayır, komite tarafından yeterli bulunmuyordu. 

    Ve Karar Veriliyor
    Yer meselesine nihayet komitenin beşinci toplantısında karar verildi. Said Tevfik Bey, komite üyesi Ahmet Robenson’un tavsiyesiyle Topçu Kışlası’nı şirket adına işleten Mister Borg’la görüşüp anlaştı. Kışla avlusunun yeniden düzenlenmesi hâlinde oyunlar için en ideal yer olacağını kabul ettirmeyi başardı. Said Bey’in önerisine göre, “Meydanın ortasındaki betondan çeşme sökülüp üzerine hafif bir toprak örtülerek futbol sahası hazırlanacak, kenardaki pist, koşular için daha müsait şekle sokulacak. Cadde tarafında birkaç basamak ile çıkılan merdivenlerse aynı şekilde bırakılacak”tı. Epey masraflı olacaktı ama İstanbul da bir saha kazanacaktı. Çıkan masraf 3.700 liraydı. Bunun 2.000 lirası sahanın yapılması için kullanılacaktı. 

    Kisla_5) CÖ_1922 İşgal Dönemi.İstanbul Taksim stadı önünde tanklar
    İstanbul Taksim Stadı önünde işgal kuvvetleri tankları. 1922 işgal dönemi. 

    İşgal güçleri bu masrafı karşılamayı kabul etti. Oyunları iyi bir ticari yatırım olarak gören Said Bey’in de kalan masrafları üstlenmesiyle kollar sıvandı. Said Tevfik Bey’in bu yükün altına girmesinin bir nedeni de yeni kurulan Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı’nın da oyunların hazırlıklarında yer almayı kabul etmesiydi. Hatta yeni teşkilatın başkan yardımcısı Burhan Felek de komite çalışmalarına katılmaya başlamıştı. Said Bey, Türk kulüplerinin de düzenlenecek oyunlara katılacağından artık emindi.

    Tanıtım ve Reklam Faaliyetleri Başlıyor
    Said Bey, oyunların tanıtımı, madalya ve şiltlerin yaptırılması, afişlerin hazırlanması, gazetelere haberlerin yaptırılması ve bilet gelirleri için organizasyonun teşkil edilmesini üstlenmişti. Maddi yükünü karşılamak için bir arkadaşından ve Spor Âlemi’ni basan matbaanın sahibinden borç almış, yetmeyince annesinin mücevherlerini Emniyet Sandığı’na yatırarak para bulmuştu. Bunlar da yetmeyince kredi almış ama artık alacaklılarla da “kovalamaca” oynamaya başlamıştı.

    Yeni stadın hazırlanması çalışmaları 1922 yılı başında böyle başladı. Bir yandan kışlanın içine sokulan amelelerle inşaat çalışmaları yapılırken diğer yandan tanıtım seferberliği başlatıldı. Said Tevfik Bey, darphane müdürü Niyazi Bey’in yardımıyla yaptırdığı madalyaları, İttihat Kulübü Reisi Raşit Bey’i etkilemek için bahsettiği o büyük şilti Cadde-i Kebir’deki bir mağazanın vitrinine sergilemek için koymuştu bile. O zamana kadar asılan afişlerin dört katı büyüklüğünde renkli afişler hazırlamış, bastırmış, civardaki bütün sokaklara astırmıştı.

    Kisla_6) taksim stadyumu tabelası
    Topçu Kışlası’nın ortasındaki eğitim avlusu futbol ve atletizm sahası hâline getirildikten sonra anıtsal giriş kapılarına “Taksim Stadyumu” tabelası asıldı.

    Türk Birliği Komiteden Çekiliyor
    Ancak bütün bu hazırlıklar yapılırken, şehirde giderek yükselen tansiyon hiç hesaba katılmamıştı. 1922’nin ilk yarısında, Millî Mücadele’nin en kritik günleri yaşanıyordu. Ankara Hükümeti orduyu nihai savaşa hazırlıyordu. Komitedeki hazırlık çalışmalarına sonradan katılan Türk Birliği komiteden çekildiğini açıkladı. Sebep çok açıktı: “Toplantılar Amerikan kulübünde yapılıyor, temas etmek istemediğimiz milletler esas olarak oyunlara katılıyor…”İttihat Sahası’nı oyunlara vermeyen, onu “Türklerin stadı” olarak görmeye ve göstermeye devam eden Aydınoğlu Raşit Bey, yeni ittifakı da yanına çekmişti. Elbette açıkça ortaya atılmayan bir başka neden daha vardı: Yeni statla ileride büyüyecek yeni bir pasta da ortaya çıkıyordu ve bundan Türk kulüplerinin değil, yabancıların ve onlarla birlikte çalışanların faydalanması istenmiyordu.

    Nihayet Stat Açılıyor!
    Açılışı gecikse de kışlanın stadyuma dönüştürülmesi çalışmaları sonunda tamamlandı. Tarihler 9 Haziran 1922’yi gösterirken İstanbul Mini Olimpiyatları başladı. Birkaç Türk sporcu dışında İstanbul’un gayrimüslim okullarındaki amatör sporcuların kurduğu, 12’si Ermeni, 11’i Rum, 2’si Musevi, toplam 44 kulüpten tam 1.447 sporcu günlerce şehrin yeni stadında atletizmden futbola değişik dallarda yarıştı. Kışlanın meydana bakan girişine asılan “Taksim Stadyumu” levhası, ülkenin spor tarihinde büyük bir dönüm noktasıydı. Bu levha, İstanbul’un Avrupa Yakası’ndaki ilk stadı gösteriyordu. 

    Kisla_7) img113
    Kisla_7.1) img115
    Kisla_7.2) img120
    Taksim Stadı, bütün saha zorluklarına rağmen yıllarca Türk futbolunun gelişmesine hizmet etti. 1930’lu yıllarda futbol müsabakaları. 

    Taksim Stadı, Cumhuriyet’in ilanından sonra da hizmet vermeye devam etti. Futbola ilgi arttıkça stat da büyüdü; büyük giriş kapısının yer aldığı binanın avlu duvarlarına iki ahşap tribün eklendi, diğer tarafı da zemini meyilli olarak yükseltilerek açık tribün hâline getirildi. Hatta iki ahşap tribün arasına bir de “şeref balkonu” sıkıştırıldı. Sert toprak zemini sürekli sakatlanmalara hatta birçok futbolcunun futbol hayatının bitmesine sebep olsa da stat artık ülke futbolunun merkezi olmuştu. 

    Taksim Stadı, 1941’de Henri Prost’un şehir planı doğrultusunda yıkılana kadar İstanbul takımlarının hep gözbebeği oldu. Burada yıllarca oynayan futbolculardan Galatasaraylı Aslan Nihat (Bekdik) stadı şöyle anlatıyordu:

    “Taksim sahası belki medeni memleketlerdeki futbol sahalarının en iptidaisi [ilkeli], en berbatı idi. Muhtelif zamanlarda yerden küflenmiş çatal, bıçak, kaşık, kocaman temel çivileri çıkarmışımdır. Bu derece feci bir yerdi. Fakat buna rağmen Türkiye’de futbolun inkişafına [gelişmesine], büyük bir alaka uyandırmasına amil olmuştu.”

    Fenerbahçe kaptanı Zeki Rıza (Sporel) da stadın “ruhu”nu şu cümlelerle vurgulamıştı: 

    “O toprak sahada her maçtan yara bere içinde çıkardık. Bizi görenler sanki maçtan değil, harpten çıkmış sanırdı. Lakin şimdi o demler ne kadar tatlı geliyor. Keşke gene genç olsaydım. Gene toz toprak, yara bere içinde futbol oynamağa razıyım…” #