Etiket: İstanbul folkloru

  • Eski İstanbul Edebiyatında Yeniçeri Zorbaları


    yeniçeri ocağı’nın yozlaşmasıyla ocak üyesi yeniçeri zorbalarının eski istanbul’da saçtıkları dehşet kâh deyişlerle kâh büyüklerden dinlenilen hatıralarla edebiyatımızdan muhtelif eserlerin satır aralarına geçmiştir. günümüzde yeniçeriler hakkında kroniklerde hatta adli kayıtlarda dahi yazılanların ıı. mahmud döneminin propaganda metinleri olduğu iddia edilse de istanbul’un farklı dönemlerinde kaleme alınmış edebî metinler -suç tarihi ve folklor ışığında bakıldığı zaman- istanbul sokaklarının tekin olmayan çehrelerine dair önemli ipuçları barındırıyor.

    Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması dönem dönem “Vaka-i Hayriye mi? Vaka-i Şerriyye mi?” ekseninde tartışılırken, sıklıkla Yeniçeri isyanlarının otorite üzerinde bir tür emniyet supabı vazifesi gördüğü, halkla ve esnafla içli dışlı olmalarının bir nevi alternatif muhalefet vasıtası hâline geldiği yolunda görüşler de dile getiriliyor. Elbette askerliğin yanı sıra; çöğür (bir tür saz) çalan âşıklar hasebiyle sanatkâr, esnaf, şehirde inzibat, yangında tulumbacı rolleri bulunan, toplumun farklı kesimlerinden grupları bir araya getiren “Yeniçeri Ocağı” gibi bir yapı çok katmanlıdır, tek bir mecradan değerlendirilemez. Ancak yine bu sebeple salt ezber bozduğu iddia edilen tezlerle de 1600’lerden 1800’lerin başına uzanan süreçte ocaklarda başlayan dönüşüm, imparatorluğun başkentindeki sosyal çürüme ıskalanmaktadır. Nitekim Yeniçerilerin asayiş bozukluklarına dair kroniklerden adli kayıtlara dek sözlü tarihe de temas eden asırları aşan tanıklıkları, anakronik bir tutumla Sultan II. Mahmud döneminin (1785-1839) propaganda metinlerinden(!) sayan bir görüş söz konusudur. Oysaki alelade edebî metinlerde, hatıralarda vb. satır aralarındaki detaylar, suç tarihi ve folklor açısından değerlendirildiğinde 200 asır evvelinin İstanbul sokaklarının karanlıkta kalmış netameli taraflarına ışık tutuyor.

    Yeniçerilerdeki Yozlaşmaya Dair İlk İşaretler
    Tek nüshasını Murat Bardakçı’nın 1985’te bir mezattan almış olduğu ve bir çalışmasında tam metnini de neşrettiği 1686 tarihli Dellâknâme-i Dilküşâ (Gönüller Açan Dellaklar Kitabı) adlı eser, bir devrin öteki İstanbul’una dair bilgiler vermektedir. Dönemin İstanbul’undaki hamamlardan sorumlu hamamcılar kethüdası Derviş İsmail’in bu eseri, sadece o vakitlerde İstanbul’daki 408 hamamda çalışan 2 bin 321 tellaktan 11 tanesinin yaşam öyküsünü ihtiva etmemektedir, Yeniçeri zorbalarının şehirdeki faaliyetleri hakkında da bir panorama çizmektedir. Detaylarına girmemekle birlikte burada yer alan bilgilere göre Tophane’de Elli Dokuzuncu Orta’dan yani Yeniçeri bölüğünden, “Ehrimen-lika [Eski İranlıların kötülük tanrısı dev Ehirmen suratlı] eşkıyası ve Tophane Ocağı’nın cehennem zebanisi semenderleri [Ateşe girme motifi üzerinden çalıştıkları yere atıfla] ve kalyoncu levendler ki elli dokuzlu ve Tophaneliden eşedd [daha şiddetli] padişah kullarının yüz karası” şeklinde bahsedilmektedir ki metnin ilerleyen kısımlarında yine bu Orta’dan “Kalafat yerinde kahvehanesi olan hezele güruhu”, “Tophane zebanileri” şeklinde de bahsedilerek, o devirdeki Yeniçerilerin kahvehanelerde toplanmaya başlayıp asayişi tehdit etmelerinin Sultan III. Selim devrinden (1761-1808) epey öncesine uzandığını göstermektedir. Yine burada satır arasında Altmış Dördüncü Orta ile Elli Altıncı Orta’dan iki zorbazın bahsi geçer ki bunlardan Elli Altıncı Orta’nın zorbaları, Eminönü’nde Yemiş İskelesi ve civarına bakan Çardak Kolluğu ve İskelesi’nde bulunmakta olup Yeniçerilerin son dönemlerinde yani 1800’lerin başında muhtelif şehir eşkıyalığı vakalarıyla bilinmişlerdir. Yeniçerilerin yozlaşmalarına dair anlatılar daha çok 1700’ler sonunda ve 1800’ler başında birikmekteyse de Derviş İsmail’in eseri bu durumun 1600’lerde de görüldüğünü göstermektedir.

    Ahmet Mithat Efendi’den Reşad Ekrem Koçu’ya Edebiyattaki İzler
    Ahmet Mithat Efendi’nin, Mustafa Necip Efendi’nin III. Selim’in padişahlığına ve tahttan indirilmesine dair eserinden derlediği bilgilerle kaleme aldığı “Yeniçeriler” adlı hikâyesi dışında 1875’te yazdığı Hasan Mellah romanında da Galata’da bir vakitler Yeniçeri zorbalarının kanlı vakalarına binaen “Kanlı Hendek” adıyla anılan Hendekbaşı (Şimdinin Kuledibi) semtinin bu mazisine değinir. 1844 doğumlu Ahmet Mithat Efendi’nin Yeniçerilerin son devirlerini görmüş kimselerden çocukluğunda dinledikleri, bu eserleri kaleme almasında ne kadar tesirli olmuştur bilemiyoruz ancak hatıralar ve sözlü tarih aktarımları söz konusu olduğu zaman karşımıza bu konuda başka örnekler de çıkıyor. Örneğin Ahmed Cevdet Paşa (1822-1895) o devirlerden bir tanığın ağzından Yeniçerilerin “balta asarak haraç toplamaları”ndan bahseder ki Târîh-i Cevdet’teki bu anekdota Şevket Rado da Reşad Ekrem Koçu’da yazılarında yer vermişlerdir. Hatta Ahmet Rasim bir yazısında devrinin günlük konuşmaları arasında “Yeniçeri misin be!” deyiminin kaybolsa da “balta asmak”, “balta asıyor” gibi tabirlerin askıntı olmak anlamında kullanılmaya devam ettiğini yazmıştır. Yine Ahmet Rasim, bir dönem himayesine girdiği eniştesi, seksenli yaşlarındaki Miralay Laz Mehmed Bey’in idamdan kurtulma Yeniçeri kodamanlarından olduğunu vurgulamış, hatıratlarından “Falaka”da da kendisinden, “Vaktiyle Yeniçeri iken cellat önünden kurtulmuş, iki üç oda dolusu tüfenkleri, kılıçları, kamaları, palaları var imiş.” sözleriyle bahsetmiştir. Sultan II. Mahmud’un Yeniçeri Ocağı’nı kaldırırken (1826) Ocağın zabitlerini ve ileri gelenlerini yanına çekip ayaktakımı ve asayiş bozukluğuna sebep olan güruhları yalnız bıraktığı bilinmektedir ki Ahmet Rasim’in eniştesi de ilga sonrası Asakir-i Mansure-i Muhammediyye’de yer alan Yeniçeri kökenli zabitlerden olmalıdır. 

    Ali Camiç Ağa’nın Şiiri
    Reşad Ekrem Koçu’nun Yeniçeriler kitabı ile yakın zamanda dijitalize edilen İstanbul Ansiklopedisi eserinde Yeniçeri şairlerinden adli vakalara sözlü kültür aktarmalarından faydalanılabilmektedir. Burada devrin İstanbul’undaki Yeniçeri zorbalarına dair bazı fahriye ve destan örnekleri de yer almıştır. Son Yeniçerilerden olup bir dönem Galata’da Çardak Kolluğu Çorbacısı olarak vazife yapmış Ali Camiç Ağa’nın fahriyesi (şiiri) bu örneklerden biridir:

    Hacı Bektaş ocaklıyım zor âver,
    Deli poyraz şahin başımda eser.
    Taban deperiz hep dilber yolunda,
    Kimi kaşın çatar kimi gülümser.
    Pâyine yüz koyub koklasam öpsem
    Biri hoşnud olsa öbürü küser.
    Kimi pırpırıdır bıçkın âfettir,
    Vaslı her âşıka olmaz müyesser.
    Sanman güzeller hep vefasız olur,
    Sunar lâ’li ile şarâbı kevser.
    Her güzelin vardır amma engeli,
    Sureti beşerde ejderi heftser.
    Rakibanın kimi Rüstem kimi Zâl,
    Kimi bir vuruşda kırk kelle keser,
    Geçdi cümle bıçağımın altından.
    Civan idim henüz nev tıraş püser,
    Fahriyemiz yazdık yatağan ile,
    Kalsın rûzigâra bizden de eser.1

    Yıllar Sonra da Anlatılan Korkular
    Nahid Sırrı Örik, Eski Zaman Kadınları Arasında adlı hatıra kitabında babasının ninesi olan Sebure Hanım’ın hatıralarını aktarırken bunların bazılarının Yeniçerilerin henüz şehirde dolandıkları, nizam ve kanuna riayet etmeksizin İstanbul halkına dehşet saçtıkları zamanlara ait olduğunu söyler. Sonrasında şu anekdotu aktarır: “Uzak olan semtlerinden gelirlerken hanımların iki bostan duvarı arasındaki tenha bir yoldan geçmeleri icap etmiş. Bu sırada da karşılarına dört Yeniçeri çıkmış. Kaçamamışlar ve bir göz açıp kapayacak zaman içinde her biri kendini bir Yeniçeri’nin omzunda veya sırtında bulmuş. Böyle şeyler olağanmış ve ırz ehli kadınların sallasırt edilip günlerce, haftalarca Yeniçeriler ve uygunsuz takımından çeşit çeşit herifler tarafından kapatıldıklarına ait hikâyeler dillerde gezermiş. …Sabure Hanım, Yeniçeriler ortadan kaldırıldıkları günlerde, tam tarihiyle 1826 Haziran’ında İstanbul’un pek müthiş bir korku ve dehşet içinde kaldığını söyler, ateşe verilen Yeniçeri kışlalarının yanışını, yaşamakta bulunduğu evin, yani esirci hanımın pencerelerinden seyrettiğini, bu kışlaların tam yedi gün ve yedi gece durmadan yandıklarını hikâye ederdi. Yeniçeriler kazanları devrilip kışlaları yakıldıktan ve cümlesi kesilip telef edildikten sonra da köşeye bucağa saklananların aranmaları, ele geçirilenlerin temizlenmeleri işi günlerce devam etmişmiş. Bunlardan birinin yolda yakalanıp itlaf edilmesine bizzat şahit oluşu da Sabure Hanım’ca anlatılan hikâyelerin en fevkaladesiydi.”2 #

    DİPNOTLAR
    1 Reşad Ekrem Koçu, İstanbul Ansiklopedisi, “Bıçak Altından Geçirme” maddesi.
    2 Nahid Sırrı Örik, Eski Zaman Kadınları Arasında, Oğlak Yayınları, İstanbul 2011, s. 19-20.
  • İstanbul’un Ejderhaları

    İstanbul’un Ejderhaları


    esas itibarıyla ejderha, tek bir canlının değil, mitolojik bir canlılar ailesinin adıdır. bu nedenle aynı isim altında mezmurlar’da anlatılan “leviathan” benzeri su yılanından yunan mitolojisindeki kanatlı “typhon”a farklı cinste varlıklardan bahsederiz. bu hayali varlıklar iskandinav eddaları’nda anlatılan nidhoggr isimli kozmik yılan gibi dev boyutlarda da olabilir, aziz george’un kılıcıyla doğradığı yağmacı ejder gibi mütevazı boylarda da…

    Ejderhalar_1 Aziz
    Dövüş: Aziz George ejderhayı öldürüyor, 1866. Edward Burne Jones.

    Ejderha denince zihnimizde belli başlı görüntüler uyanır. Popüler kültüre meraklılar doğrudan Game of Thrones’taki “dracarys”in (ejderha ateşi) hâkimlerini yahut Lord of the Rings’teki altın sevdalısı Smaug’u hatırlayacak, biraz daha etnografya ile ilgilenenlerin hatırına sevgilisini esaretten kurtarmak isteyen centilmen bir şövalyenin hedefindeki haris bir “dragon” yahut “long” denilen kutsal Çin ejderleri gelecektir.

    Peki, dünyanın dört bir köşesinde sevilen, bazen haris bir düşman bazen bilge bir bekçi olan bu mahluk, sevgili İstanbul’umuza hiç gelmemiş midir? Yahut şöyle soralım; nice efsaneleri bağrında barındıran, binlerce yıldır öyküler anlatılan nazlı şehrimizde ejderhaların gezip dolaşmadığı düşünülebilir mi? Hiç şüphesiz hayır!

    Bizans’ın Ejderhaları
    İlk ejderimiz XI. yüzyılda Bizans’ı yıpratan “sarazen” (Müslüman) akıncılara karşı üretilen hayali bir kahramanın öyküsünde görünür. O dönemde Bizans’ın sınır savaşçıları olan “Akritai” sınıfı, pek çok halk destanının başkahramanıydı. Bu öykülerden en meşhuru ise Digenes Akritas’tır. (İki Soylu Uç Beyi; hikâyenin ana karakteri Basil, muhtemelen “Basileus”, Romen Diogenes’ten esinlenilmiştir.) Basil’in annesi Doukas, bir Arap Emiri olan Mousour tarafından esir alınan bir Bizans prensesidir. Basil’in dövüştüğü rakiplerden biri ise tahmin edileceği üzere bir “drakon” yani ejderhadır. Bir halk kahramanı olan Basil’in hikâyesi yer yer Aya Yorgi’nin hikâyesi ile karışır. Basil’in öyküsünde St. George ya da Aya Yorgi’nin ejderle savaşının seküler bir versiyonunu okuruz. Bu öyküler “Arap Asilzadesi Şövalye” tipi bakımından Battal Gazi öyküleriyle de paraleldir.1

    Aziz ile kahramanı birleştiren bir başka figür ise cephenin öbür tarafında, Türkler arasındadır. Balkan Türklüğü’nün koruyucu azizi olan Sarı Saltık Sultan, Dobruca Tekfuru’nun kızını ejderhadan kurtarır, tahta kılıcıyla “yedi başlı ejder”i katleder, Dobruca halkını bu suretle İslam’a davet eder. (Burada küçük bir parantez açalım ki “yedi başlı ejder” tasavvuf literatüründe nefsin sembolüdür.) Ejderhayı kimin ne şekilde öldürdüğü Türk-Bizans mücadelesinin önemli bir meselesi gibi görünmektedir. İki tarafta da azizler ve kahramanlar ejderlerle savaşmaktadır.

    Ejderhalar_2) Ejderha başı
    Bronzdan yapılmış Roma ejderha başı. MS 2.- 3. yüzyıllarda Roma süvarilerinin sancağını süslüyordu.

    Doğu Roma, sadece ejder katletme yarışında değil savaş meydanında da Türklerle mücadele ediyordu. Bu mücadeleyi yürüten Doğu Romalı askerlerin arasında haç sembolü kadar ejderhalar da muteberdi. Roma ordusunun bir birimi olan “kohort”ların sembolü “draconarius”tu. Her lejyoner kohortunun önünde ejder başlı bir “standart” taşıyan bir süvari yürürdü. Zamanla ejderler seyrekleşip yerini “labarum”a yani Hristos’un [Mesih] sembolü olan “XP” şekline ve daha sonraları haç sembolü ve diğer armalara bırakmışsa da “draconarius” ismi kullanılagelmiş, ejderha imgesi ise 14. yüzyıla kadar yaşamaya devam etmiştir.2


    “ejderha ile yılan sıklıkla iç içe geçmiş figürlerdir. ejderhalara yılan dendiği gibi, büyük yılanlar da zaman zaman ejderha olarak isimlendirilmiştir. nitekim orta doğu mitlerindeki ejderler ekseriyetle yılandır.”

    Ejderhalar_3) Sultanahmet Meydanı'ndaki yılanlı Sütun
    Sultanahmet Meydanı’ndaki Yılanlı Sütun.

    Üç Başlı Ejderha: Yılanlı Sütun
    Ejderha ile yılan sıklıkla iç içe geçmiş figürlerdir. Ejderhalara yılan dendiği gibi, büyük yılanlar da zaman zaman ejderha olarak isimlendirilmiştir. Nitekim Orta Doğu mitlerindeki ejderler ekseriyetle yılandır. İstanbul’un kalbinde bulunan “Yılanlı Sütun”, üç başlı ejderden başka bir şey değildir. Bugün ejder başları düştüğünden “burmalı sütun” hâlinde kalan bu yapı, bir zamanlar Delfi Tapınağı’ndaki Apollo mabedinin karşısında bulunuyor, Apollon tarafından öldürülen üç başlı ejderi temsil ediyordu. Bu bronz eser, bir araya gelerek koca Pers İmparatorluğu’nu yenmeyi başaran Yunanların ortak hatırasıydı. İmparator Konstantin’in bu heykeli yeni kurduğu şehre naklettirdiği, yeni şehrinde haşerat olmaması hususunda hassas olduğu ve bu heykelin de aslında yılan başta olmak üzere her tür haşerata engel olan bir tılsım olduğu kabul edilir.

    Ejderhalar_4) Surnâme-i Hümâyûn'dan Üç Ejderli Sütun'u Gösteren Minyatür, Topkapı Saray Müzesi, Hazine 1344, 290a
    Surnâme-i Hümâyûn’da “Üç Ejderli Sütun”u gösteren minyatür, Topkapı Saray Müzesi.

    Hünernâme’ye göre Fatih Sultan Mehmed, şehri fethettiğinde bu heykele bir kargı fırlatarak gücünü göstermiş, ejderlerden birinin çenesi bu suretle kopmuş ancak “Ayasofya patriği” bu sütunun yılanlara karşı bir tılsım olduğunu söyleyerek Sultan’ı durdurmuştu. İbn-i Kemal, Fatih’in macerasından bahsetmeksizin, “Şimdi birisinin çenesi düşmüştür; endamları tamamken şehr [şehir] içinde yılan görünmezdi.” derken, Evliya Çelebimiz, “Bu direk üç başlu [başlı] ejderha suretini gösterüp [gösterip] başının birisini bir yeniçeri dilîri kılıç ile bir uruşta [vuruşta] şikest etmiştir [kırmıştır].” diyerek suçu bir yeniçeriye yükler. Burmalı Sütun’un ejder başlarını kimin kırdığı meselesi şöyle dursun biz sütunun 16. yüzyılda ilk kez hasara uğradığını, 18. yüzyılda üç başın da kaybolduğunu, bu başlardan birinin Mimar Fossati tarafından 1848 senesinde bulunduğunu söylemekle yetinelim.3

    Padişaha Saldıran Ejderha, “Ejderha Terbiyecisi” Abdüsselam Efendi
    İstanbul folklorunda 1700’lerin başında Yılanlı Sütun’dan birkaç yüz metre ileride bir ejderin görüldüğüne dair bir hikâye vardır:

    1700 senesinde İstanbul’a saygın bir Sa’dî şeyhi gelir. Bu şeyh, Şamlı Abdusselam eş-Şeybânî’dir. Şehre ziyarete gelen Şeyh Abdusselam Efendi, menakıbına göre Aksaray’daki Kovacılar Tekkesi’nde bir gece kalmak için ricacı olur. Ancak tekkenin şeyhi Celvetîyye’den Şirdan Efendi, “Sen git Tahtakale’deki Araplar gibi fındık sat.” diyerek Şam’dan gelen misafirini kovalar. Geceyi mecburen Ayasofya Camii’nin son cemaat yerinde yatarak geçiren Abdusselam Efendi, ertesi gün cuma namazına gideceği sırada bir kalabalık görür. Anlaşılır ki cuma namazı için camiye gelen padişahın arabasının önüne dev bir yılan çıkmıştır. (Bu yılana, âdet böyle olduğundan “ejder” demek daha doğrudur.) Kimse cesaret edip yılanı yerinden oynatamaz. Meraklıların birikmesiyle kalabalık padişaha geçit vermeyecek şekilde artar, at arabasına geçecek bir yer de bırakmazlar. Nihayet Abdusselam Efendi kalabalığı yararak yılanın önüne çıkar ve yılanı kuyruğundan tutarak “Denize git!” diye emreder. O heybetli mahluk, bir çocuk gibi söz dinleyerek kuyruğunu kıstırır ve denize doğru yol alır… Padişah bu hadise üzerine şeyhe, “Dile benden ne dilersen.” der. Şeyh ise “Kovacılar Tekkesi’nin meşihatını [şeyhliğini]” isteyerek, kendisini kovan Şirdan Efendi’den intikamını alır. Menkıbe aynıyla vaki olsun ya da olmasın Kovacılar yahut Kovacı Dede Tekkesi’nin 1718’de Sa’dî tekkesine dönüştüğü muhakkaktır.4

    Hikâye, yaşandığı tarih bakımından da ilginçtir. Yukarıda arz ettiğimiz üzere Burmalı Sütun’un bir yılan tılsımı olduğunu hatırlayalım. Seyyah Motraye, Yılanlı Sütun’dan geriye kalan başların Polonyalı elçi Lesczynski’nin maiyeti tarafından 5 Mayıs 1700 tarihinde imha edildiğini kaydeder. Bu kayıt doğru ise sütunun tahrip edildiği sene İstanbul’da bir ejderha zuhur etmiş, bu ejder ancak Sa’dî şeyhinin kerameti ile durdurulabilmiştir. Bu bakımdan ejderha ve tılsıma dair anlatının 1400 yıl boyunca tutarlı bir hakikat gibi kabul edilip sürdürüldüğünü söyleyebiliriz.

    Karagümrüklü Ejder Baba ve Paranormal Maceraları
    “Ejderha terbiyecisi” Abdüsselam Efendi’nin bir Sa’dî şeyhi olduğunu söylemiştik. Edward Lane gibi İngiliz seyyahların da kaydettiği üzere Sa’dîler Mısır’da halkın evlerini basan yılan ve akrep gibi haşerelere karşı yardıma çağırdıkları dervişlerdendi. Pek çok Sa’dî dervişi “havî” denen yılan terbiyesi sanatını maharetle yerine getiriyordu. Onlardan başka bu hususta Rıfâilerin de olduğunu görüyoruz, nitekim Rıfâi dervişleri yılan zehrinden etkilenmediklerini iddia ediyor, “şerbet” adıyla bu zehirleri içebiliyordu. (Dilimizdeki “şerbetli” tabiri de buradan gelmektedir.)

    Abdüsselam Efendi ile birlikte İstanbul’da mesken tutan Sa’dîlerin 1781 senesinde yeni bir tekke açtıklarını görüyoruz. Tepedelenli Ali Paşa’nın himmetleri ile Karagümrük’te Sofalı Çeşme Sokağı’nda açılan bu tekkenin ilk şeyhi Mehmed Sıdkî Efendi’dir. Sıdkî Efendi’nin lakabı “Ejder Baba”ydı. Revnakoğlu, Muhyiddin Efendi’nin Tomar-ı Tekâyâ’sına atıfla bu şeyhin daima yanında akrep ve “hayye” yani yılan taşıdığı için bu adı aldığını kaydeder.5 Ejder Baba, yaşadığı devirde hasta okumakla şöhret bulmuş olacak ki ismi on yıllar boyunca halkın hayalinde yaşamıştır. Ejder Baba, huzuruna getirilen hasta çocuklara devse yapar, yani yere yatan çocukları çiğneyerek iyileştirirmiş.

    Bu usul, Sa’dî tarikatı ile özdeşleşmiştir.

    Ejderhalar_5) Mısırda Bir Yılanı Canlı Bir Biçimde Yiyen Derviş, 1900'lerin başı.
    Mısır’da bir yılanı canlı biçimde yiyen derviş, 1900’lerin başı.

    Ejder Baba, İstanbul folklorunda bir korku öyküsünün de kahramanıdır. Halit Bayrı’nın aktardığına göre ecinni (cin) taifesinden korkan gelinini sürekli olarak “İbrik Kalfa gel bizim gelini al.” diye korkutan bir kaynana nihayet bu isimdeki bir cinin dikkatini çekmiş, İbrik Kalfa isimli cin gelin kızı kaçırmıştır. Kaçırılan kızın telaşa düşen kocası, Ejder Baba’dan himmet istemiş, Baba ise cinler padişahına bir dilekçe yazmıştır. Ejder Baba dilekçeyi gence verir ve kendisine, “Kale kapıları kapanmadan Edirnekapı dışında Savaklar yolundaki büyük ağacın üstünde” beklemesini, burada cinler padişahını göreceğini ve dilekçeyi vermesini söyler. Delikanlı bu emri harfiyen yerine getirir. Çok saygı duyduğu Ejder Baba’dan dilekçe alan “Cinler Padişahı”, İbrik Kalfa’yı çağırarak kızın iadesini emreder. Ne var ki Kalfa bu emri dinlemez ve isyan eder. Bunun üzerine isyankâr cin Kâğıthane’deki Sünnet Köprüsü’nün üzerinde idam edilir. Bu hadiseler yaşanırken gün doğup da hava aydınlanınca zavallı delikanlı kendini Kâğıthane’de bir ağacın altında bulur ancak aynı ağacın altındaki karısını ise anadan üryan bulmuştur. Nihayet delikanlı, cinlerin elinden kurtardığı karısını cübbeye sarıp Ejder Baba’ya getirir. Baba kıza nefes ettikten sonra delikanlıya “Sünnet Köprüsü’ne git bak.” der. Kâğıthane’ye geri dönen delikanlı köprünün üzerinde bir kara köpek leşiyle karşılaşır. Anlaşılır ki idam edilen İbrik Kalfa, kara köpek suretinde gezinen cinlerdendir!

    Günümüz İstanbul’unda cinler, ejderler ve bunlara benzer mitolojik varlıklar çoktan sırra kadem basmış, isimleri dahi unutulmuştur. Hatta şehrin vahşi hayvanları da beton apartmanların, asfalt yolların altında kaybolup gitmiştir. Yine de Beşiktaş ve Üsküdar kıyılarındaki apartmanların bodrum katlarında zaman zaman akrepten şikâyet edilmektedir. Böyle bir belaya uğramış okuyucularımız varsa kendilerine Abdüsselam Şeybânî’nin yahut Ejder Baba’nın ruhaniyetine sığınmalarını tavsiye edebiliriz; ne de olsa Yılanlı Sütun’un tılsımı gittiğinden beri şehrimizde akrep ve yılan görülmesi doğaldır, mesele haşerat olduğunda ise “bu işe Sa’dîler karışır”! #

    DİPNOTLAR
    1 Bkz. John Mavrogordato, Digenes Akrites, Oxford Clarendon Press, Oxford, 1970.
    2 John F. Haldon, Three Treatises On Imperial Military Expeditions, Verlag der Österreichischen Akademie der Wissenschaften, Viyana, 1990, s. 271.
    3 Arif Müfid Mansel, “İstanbul’daki ‘Burmalı Sütun’: Bugüne Kadar Yapılan Araştırmalara Toplu Bir Bakış” Belleten c. 34, sayı 134, 1970,
    s. 189-209.
    4 Fahrettin Dal, “Fahreddin Erenden’in Tasavvufi Görüşleri”, Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi, İstanbul, 2006, s. 274-276.
    5 Mustafa Koç, Revnakoğlu’nun İstanbul’u: İstanbul’un İç Tarihi, c. III, Fatih Belediyesi, İstanbul, 2021, s. 1092.