Türkiye’nin Filistin meselesindeki sert tutumuna rağmen, kimi firmaların İsrail ile ticareti sürdürmesi; hatta bunların içinde askerî olarak da kullanılabilecek parçaların bulunduğunun ortaya çıkması geçen ayın gündemini belirledi. Türkiye, herkese açık kaynaklardaki belgelere ulaşıp gazetecilik yapan Metin Cihan sayesinde gelişmeleri izledi.
İsrail’in Filistin topraklarında başlattığı ve sivilleri de hedef alan askerî harekatın ardından, hem Türkiye’de hem dünyada ciddi tepkiler devam ediyor. Son olarak Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi Gazze’de acilen ateşkes talep eden karar tasarısını kabul etti, Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC) ise İsrail Başbakanı Binyamin Netenyahu hakkında savaş suçu işlediği gerekçesiyle tutuklama kararı çıkardı. Karar, üç Hamas liderini de kapsıyor.
Tüm bu gelişmeler sırasında, yurtdışında yaşamak zorunda kalan genç bir gazeteci, Metin Cihan, kamuya açık kaynakları tarayarak Türkiye’nin İsrail’le ticari ilişkilerini tüm hızıyla sürdürdüğünü ortaya çıkardı. Üstelik ticaretin miktarı, Filistin’e saldırıların başlamasının ardından artmıştı.
1979 doğumlu Metin Cihan yaptığı haberlerle ülke gündemini belirledi. Cihan’ın haberlerinin ardından, İsrail’le ticaretin kesilmesini isteyen gösteriler sert müdahalelerle engellendi.
Metin Cihan, Türkiye ile İsrail arasındaki ticareti belgeleriyle sosyal medya hesabından paylaşınca iktidar cenahında ilk önce sessizlik yaşandı. Filistin’e destek veren gruplar ise iktidarı protesto etmeye başladı. Ticaretin silah ve stratejik ürünler de içerdiği ortaya çıkınca, Cihan ağır hakaretler ve tehditlerle karşı karşıya kaldı. Eski Bakan, AK Parti milletvekili Mustafa Varank, Metin Cihan’a “Sen Türkiye’de yaşamaya bile cesareti olmayan, ahlaksız, yalancı bir müfterisin” diye seslendi.
Tüm bu gelişmelerin ve yerel seçimlerin ardından, 9 Nisan’da resmî yetkililer Türkiye’nin İsrail’le ticaretini kısıtladığını duyurdu. Bu karara rağmen ambargolu ürünlerin İsrail’e gittiğini yine Metin Cihan sosyal medya üzerinden duyurdu. Metin Cihan ilk olarak 2014 yerel seçimi öncesi Yenikapı’da izlediği AK Parti mitinginden çektiği fotoğraflarla kamuoyunda ilgi çekmişti: Yayımladığı fotoğraflar, mitingdeki kalabalığın diğer mecralarda gösterilenden daha az olduğunu kanıtlıyordu.
“Yurttaş gazeteciliği” yaptığını söyleyen Cihan’ın hayatını değiştiren ise 2019’da Giresun’dan gelen bir mesaj oldu. Mesajda 11 yaşında şüpheli biçimde ölen Rabia Naz olayını araştırması öneriliyordu. Araştırmalarının sonucunu sosyal medyadan paylaşınca, bu hadise tüm kamuoyuna mâloldu. İşin ucu bir takım “güçlü” siyasilere dayanınca, hapse girmekle sürgünde olmak arasında bir tercih yaptı ve yurtdışına çıktı.
Cihan, İsrail’le ticaret dahil yaptığı bütün araştırmalarda genellikle herkesin erişiminin bulunduğu açık kaynakları kullanıyor ve ülkemizde giderek itibarsızlaşan gazeteciliğin bir “meslek” olduğunu gösteriyor, kanıtlıyor.
7 Ekim 2023 tarihinde, Cumartesi sabahı saat 06.29 İsrail semalarında siren sesleri duyuldu. 1 gün önce, 1973 Yom Kippur Savaşı’nın 50. yılıydı. HAMAS’ın askerî kanadı Kassam Tugayları’nın başlattığı “Aksa Tufanı” operasyonu, 50 yıl sonra bir defa daha İsrail istihbaratını ve güvenlik güçlerini hazırlıksız yakaladı. Saldırı, adını Ramazan ayının ortasında İsrail polisi tarafından ele geçirilen Kudüs camiinden alıyordu.
“İsrail’in 11 Eylül’ü” benzetmelerine yolaçan operasyon, daha önce benzeri görülmemiş boyuttaydı. Gazze Şeridi’nden atılan binlerce füze Demir Kubbe hava savunma sistemini deliyor; bir yandan Kassam Tugayları, dünyanın en güvenli sınırlarından biri kabul edilen hatta gedikler açarak İsrail yerleşim birimlerine giriyorlardı. En yoğun sızmanın yaşandığı Sderot’ta polis karakolu, Kassam Tugayları’nın kontrolüne girmişti.
Aynı sıralarda, Gazze Şeridi sınırından 5 kilometre uzaklıkta, yaklaşık 3.500 genç, Supernova müzik festivalinde eğleniyorlardı. Güneşin doğuşuyla birlikte, gökyüzünde paraşütçüler belirdi. Onlara, Demir Kubbe tarafından engellenen füzelerin gümbürtüleri eşlik ediyordu. Alana inen militanların saldırılarında 200’ün üzerinde genç hayatını kaybetti. O gün İsrail’deki toplam can kayıplarının sayısı 1.400’e çıktı.
Operasyonun hedeflerinden biri de sivillerin rehin alınmasıydı. Kassam Tugayları sözcüsü Ebu Ubeyde, sayıları ilk anda net olarak belirlenemeyen rehinelerin Gazze Şeridi’nin her yerinde olduğunu belirterek İsrail, Gazze halkına ne yapıyorsa aynısının İsrailli rehinelere de uygulanacağını söyledi.
İsrail’in cevabı gecikmedi. HAMAS’ın ilk saldırılarından 4 saat sonra, İsrail ordusu “Demir Kılıçlar” operasyonunun başladığını duyurarak Gazze Şeridi çevresindeki 80 km. yarıçapındaki alanı askerî bölge ilan etti. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, “Aksa Tufanı” sonrası uzun ve zorlu bir savaşın başladığını duyurdu ve abluka altında tutulan Gazze’deki sivillere “bölgeyi terketme çağrısı” yaptı. Böylece Ortadoğu’nun karanlık tarihinde yeni bir sayfa açıldı.
Dergimiz baskıya girdiği sırada 21. gününü geride bırakmış olan İsrail’in hava saldırılarında, can kayıpları 7.028’e yükselmişti; bu kayıpların 2.665’i 18 yaşın altındaydı. İsrail’in sivil yerleşimleri hedef alan saldırılarında insanlar kendileri ve çocukları için güvenli olacağına inandıkları hastanelere sığındılar ama; bombalar ve ölüm maalesef buraları da vuracaktı.
Yükselen acil ateşkes çağrılarına rağmen, abluka altındaki Gazze’de içme suyu ve yiyecek bulunamıyor; yakıt sıkıntısı, özellikle elektriksiz kalan hastanelerde sağlık görevlilerini perğşan ediyordu.
7 Ekim sabahından beri dünyayı ikiye bölen bu şiddet, uzun yıllardır devam eden bir mücadelenin son dışavurumuydu. Çatışmanın kökenindeki kilometre taşları ise daha geriye gidiyor. Filistin-İsrail çatışmasının tarihini belirleyen dönüm noktaları…
İsrail’in kuruluş öyküsündeki ilk büyük dönemeç, 1897’deki 1. Siyonist Kongresi’nde Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulması için çalışacak Dünya Siyonist Teşkilatı’nın oluşturulmasıydı. Sonraki 50 yılda Filistin’e göç eden Yahudilerle yerleşik Arapların kanlı mücadelesi 1948’de İsrail devletinin kurulmasıyla sonuçlandı.
Filistin-İsrail sorununun kronolojik geçmişi, bazı Türkçe kaynaklarda Osmanlı egemenliğinin sürdüğü 1882’de Filistin’in Yafa kentine göç eden Yahudilerle ve kurulan ilk Yahudi kolonileriyle başlar. Ancak bu bilgiyi veren birçok kaynak, ilk göçmen Yahudilerin neden yerlerini-yurtlarını bırakıp hiç bilmedikleri bir coğrafyaya göç ettiğini açıklama gereği duymaz.
Halbuki bu insanların -henüz ortada olmayan- politik siyonizmden haberleri de, Filistin’de bir Yahudi devleti kurma amaçları da yoktu muhtemelen. O dönemde Rusya İmparatorluğu sınırları içinde yer alan bugünkü Ukrayna ve Polonya’da 1881’de başlayıp üç yıl süren pogromdan kaçıp gelmişlerdi. Zaten Filistin’e göç eden Yahudilerden kat kat fazlası ABD başta olmak üzere farklı yerlere göç etmek zorunda kalmıştı.
Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulması için faaliyet gösterilmesine karar verilen 1.Siyonist Kongresi 1897’de Basel’de toplandı.
Rusya’daki pogrom, Londra’daki güçlü Yahudi cemaatinin de etkisiyle Birleşik Krallık hükümetini harekete geçirecek, ülke çapında halka açık toplantılar düzenlenip Rusya’daki vahşet anlatılacaktı. Elbette bu çabaların arkasında insani sebeplerden çok can düşmanı Rusya’ya karşı politik kazanım elde etmek vardı ama, Birleşik Krallık bu tarihten sonra “Yahudi meselesi”yle daha yakından ilgilenmeye başlayacaktı.
İngilizlerin Mısır Seferi Kuvvetleri Komutanı General Allenby, 11 Kasım 1917’de Kudüs’e giriyor. Ay-yıldızlı hükümet konağına henüz İngiliz bayrağı çekilmemiş.
1896’da politik Siyonizmin kurucusu sayılan Theodor Herzl, Yahudi Devleti kitabını yayımladı ve Filistin’de bir Yahudi devleti kurulması düşüncesini ortaya attı. Kıtanın en antisemit ülkesi Rusya olmakla birlikte, tüm Avrupa’da Yahudi düşmanlığı yükselişteydi. Siyonizm böyle bir iklimde, yaşadıkları ülkelerin parçası olamayacaklarını kesin olarak anlayan Avrupalı Yahudiler arasında kısa sürede yayıldı.
İsrail’in kuruluş öyküsündeki ilk büyük dönemeç, 1897’de Basel’de 17 ülkeden 204 katılımcıyla toplanan 1. Siyonist Kongresi’nde Dünya Siyonist Teşkilatı’nın kurulmasına ve bunun Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulması için faaliyet göstermesine karar verilmesiydi. Sonraki kongrelerde Filistin’de kurulacak Yahudi yerleşimleri için para toplayacak bir vakıf kuruldu; toprak satın almak üzere Yahudi Ulusal Fonu oluşturuldu.
Politik Siyonizmin kurucusu Theodor Herzl.
Londra’da yayımlanan aylık dergi New Liberal Review ’da Aralık 1901’de çıkan Israel Zangwill imzalı “Filistin’e Dönüş” başlıklı yazıdaki şu cümle, kısa sürede siyonistlerin sloganı haline geldi: “Filistin halkı olmayan bir ülke, Yahudiler ülkesi olmayan bir halktır; halksız ülkeyi, ülkesiz halka verin” (Zangwill sonradan ana akım siyonist hareketten ayrıldı, 1905’te ortaya atılan ve sonraki siyonist kongresinde tartışılıp reddedilen, “Yahudi devleti Uganda’da kurulsun” önerisini savundu).
Theodor Herzl, Yahudilerin Filistin’e toplu halde göçedebilmesi için girişimlerde bulunmak üzere 1896’dan itibaren dört defa İstanbul’a geldi, 19 Mayıs 1901’deki üçüncü seyahatinde Padişah 2. Abdülhamid’in huzuruna kabul edildi. Herzl’in yerleşim izni istediği yer Hayfa ve civarıydı. Bu istek farklı sebeplerle kabul edilmese de bireysel olarak göç edenlere çeşitli kolaylıklar sağlandı. Arap nüfusun yaklaşık 500 bin olduğu 1903’e kadar 25 bin Yahudi’nin göç ettiği Filistin’e, 1904-14 arasında 40 bin Yahudi daha yerleşti.
Siyonist kongrelerinde alınan karar gereği Filistin’den toprak alımı da sürüyordu. Topraklarını satanların çoğu Filistin’de yaşamayan ama padişah nazarındaki ayrıcalıklı konumları sayesinde bölgede büyük arazi sahibi olanlar ya da Filistin’de Osmanlı Devleti’nin üst düzey görevlisi olarak bulunup toprak edinenlerdi. Zaten sıradan Filistinli Araplar böyle büyük arazilere sahip değillerdi.
1914’te 1. Savaş patlamadan hemen önce Osmanlı hükümeti siyonistlere sağlanan bütün kolaylıkları devreden çıkarttı, toprak satışı durduruldu. Savaşın sürdüğü 31 Ekim 1917’de Birleşik Krallık Hükümeti, Filistin’de bir Yahudi yurdunun kurulmasına destek verme kararı aldı. Dışişleri Bakanı Arthur Balfour, kararı 2 Kasım 1917’de Büyük Britanya Yahudilerinin sözcüsü durumundaki Baron Rothschild’a yazdığı mektupla duyurdu. “Balfour Bildirisi” olarak adlandırılan hükümet kararı, İsrail’in kuruluş öyküsünde Dünya Siyonist Örgütü’nün kurulmasından sonraki ikinci en önemli dönemeçti. 1 hafta içinde Filistin’de 1516’dan beri süren Osmanlı egemenliği sonra erecek, savaşın bittiği 1918’de İngiliz işgal dönemi başlayacaktı.
Tel Aviv’de toplanan Yahudi Ulusal Konseyi, İsrail devletinin kurulduğunu ilan etmiş, millî marşları Hatikvah’yı söylüyor. 14 Mayıs 1948.
1920’de Milletler Cemiyeti, Filistin’i resmen Britanya mandasına bıraktı. İngilizler, artık 80 bin civarında Yahudi’nin yaşadığı bu topraklarda Yahudilerin de içinde olduğu bir devlet kurma hakkını sağlamakla görevlendirildi. Ancak bu yapılırken Balfour Bildirisi’nde de vurgulandığı gibi diğer toplulukların hak ve özgürlüklerine zarar verilmeyecekti. O yıllarda kurulmasından söz edilen, Araplarla Yahudilerin birlikte yaşayacakları bir devletti.
Aşırı sağcı Siyonist paramiliter örgüt Irgun üyeleri atış taliminde, yıl 1947.
Savaş yıllarında durma noktasına gelen göç 1920’lerden itibaren yeniden hızlandı. 1922-1936 yılları arasında 300 bin Yahudi daha Filistin topraklarına yerleşti. Göç hızlandıkça Arapların tepkisi arttı; anlaşmazlık düşmanlığa dönüştü. 1929’da Ağlama Duvarı anlaşmazlığı nedeniyle başlayan çatışmalarda yüzlerce Arap ve Yahudi hayatını kaybetti. Arapların çoğu Britanya askerleri tarafından, Yahudilerin çoğu Araplar tarafından öldürülmüştü.
1930’da İzzeddin el-Kassam önderliğindeki Araplar hem Britanya güçlerine hem de Yahudi sivillere yönelik silahlı eylemlere başlarken, siyonistler de kurdukları paramiliter örgütlerin eylemleriyle hem manda yönetimini hem de Arapları hedefliyordu. Hitler’in 1933’te iktidara gelmesinden sonra iyice şiddetlenen antisemitizm nedeniyle Avrupa’dan ayrılmak zorunda kalan Yahudilerin bir bölümü de Filistin’e yerleşiyordu. Arapların Yahudi göçüne tepkisi 1936’daki genel grev ve üç yıla yayılan ayaklanmaya dönüştü. Bu dönemde şiddetlenen çatışmalar ve başta aşırı sağcı Irgun olmak üzere siyonist örgütlerin kullandığı ölçüsüz şiddet, sorunu iyice içinden çıkılmaz hale getirecekti.
Amerikalı Yahudi tarihçi Norman G. Finkelstein, Beyond Chutzpah (2005) adlı kitabında 1920-1948 arasında siyasi yelpazedeki tüm siyonist hareketlerin sivilleri hedef aldığını yazar. 1936-39 yıllarında aşırı Sağcı siyonist paramiliter örgüt Irgun’un “dizginlenemez şekilde terör uyguladığını”, “yaşlıları, kadınları ve çocukları ayrım gözetmeden topluca öldürdüğünü” yazan Finkelstein’a göre Solcu siyonistlerin şiddete yaklaşımı Irgun’dan “daha medeni” olmakla birlikte birçok bakımdan farklı değildi.
1920’lerde iki toplumlu tek devlet kurma fikrini ortaya atan İngilizler, 1930’ların ikinci yarısından itibaren iki ayrı devlet düşüncesini savunmaya başlamışlardı. Filistin toprakları İngilizler için eskisinden daha önemli bir hale gelmişti; zira Musul ve Kerkük petrollerini Akdeniz’e taşımak için günümüzde İsrail’in önemli bir liman kenti olan Hayfa’yı stratejik bir nokta olarak seçerek 1934’te bir rafineri yapmışlardı. İki devletli çözüm olursa çatışmalar biter ve petrol yolu daha rahat güvence altına alınabilirdi. Ancak 1937’de yaptıkları iki ayrı devlet kurulması önerisine Araplar karşı çıkınca proje rafa kaldırıldı.
İki devlet fikri, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra uğradıkları büyük soykırım sonucu Yahudilerin kitleler halinde siyonizmi benimseyip Filistin’e göç etmesinden sonra yeniden gündeme gelecekti.
1948 savaşında İsrail ordusuna esir düşen Arap askerler.
1947’ye gelindiğinde Filistin nüfusunun 3’te 1’i Yahudilerden oluşuyordu. Toprakların ise yalnızca yüzde 6’sı Yahudilerin elindeydi. Britanya, 1920’den beri yönettiği Filistin topraklarındaki sorunu çözme işini o yıl Birleşmiş Milletler’e devretti. BM çatısı altında kurulan özel komite, bölgeyi Arap ve Yahudi devletleri arasında bölmeyi önerdi. Komitenin planı Filistin’in yüzde 56’sını Yahudi devletine, yüzde 44’ünü de Arap devletine bırakıyordu. Kudüs ise iki tarafın da başkent kuramayacakları, BM denetiminde bir bölge olacaktı. Paylaşım planı 29 Kasım 1947’de BM Genel Kurulu’nda 33 ülkenin kabul, 13 ülkenin ret, 10 ülkenin çekimser oylarıyla kabul edildi.
700 binden fazla Filistinli Arap 1948 savaşından sonra topraklarından kovulup mülteci durumuna düştü.
Yahudilerin kabul edip Arapların reddettiği plan hiçbir zaman hayata geçirilemeyecek, barışı sağlaması düşünülen plan tam tersi etki yapacaktı. Irgun ve diğer siyonist paramiliter örgütler İngilizlere yönelik saldırıları arttırırken, “temizlik operasyonu” adını verdikleri saldırılarla Arap köylerinde de katliama giriştiler.
İngiliz kamuoyu da giderek artan asker kayıpları nedeniyle ülkelerinin Filistin’deki varlığını sorgulamaya başlamıştı. Araplarla Yahudiler arasında çıkacak büyük bir savaşın kaçınılmaz olduğu anlaşılıyordu.
14 Mayıs 1948’de, radikal örgütlerin aksine ılımlı görüşleriyle tanınan siyonist lider David Ben- Gurion İsrail’in bağımsızlığını ilan etti, manda dönemi sona erdi. Ertesi gün, uzun zamandır savaşa hazırlanan Arap koalisyonunu oluşturan Mısır, Suriye, Ürdün, Suudi Arabistan, Irak ve Lübnan, İsrail’e savaş ilan etti.
Nisan 1949’daki ateşkese kadar süren savaşın sonunda İsrail, 1947 BM planında yüzde 56’sını alması öngörülen Filistin topraklarının yüzde 78’ini ele geçirdi. Gazze Şeridi Mısır’ın, Batı Şeria Ürdün’ün denetimine bırakıldı. Yaşadığı yerleri terket-mek zorunda kalan yaklaşık 700 binden fazla Filistinli, Ürdün, Lübnan, Suriye, Gazze Şeridi ve Batı Şeria’daki mülteci kamplarında yaşamaya başladı. Bugün hala faaliyette olan ve Uluslararası Af Örgütü rakamlarına göre 5 milyondan fazla Filistinli Arap’ın yaşamak zorunda kaldığı 59 mülteci kampından 53’ü 1949-1950 döneminde açıldı. ■
Sümerlerin balātu’larından manastırların aş ocaklarına, Yahudiliğin tzedakah’sından İslâm’ın sadakasına aşevlerinin ve yoksullarla yiyecek paylaşmanın köklü bir geleneği var. 90’larla birlikte bu gelenek değişiyor; daha eşitlikçi ve çevreci bir yapıya doğru evriliyor. Günümüzdeyse açlığı “yama çözümler”le değil, temelden çözecek teknolojiye sahibiz.
Tarih boyunca devlet ve dinî kurumlar, “Komşun açken sen tok yatamazsın” kaidesini o denli vurgulamışlar ki, dünyanın neresinde, hangi dönemde yaşarsa yaşasın bu vicdani zorunluluk hemen herkesin içine işlemiş. Hayırseverliğin, aşevlerinin ve yoksullarla yiyecek paylaşmanın uzun bir geçmişi var.
MÖ 2400’lerde Sümer devletinin kalabalık şehirlerinde “balātu” denilen mutfaklarda pişirilen “ash-paz” adlı besleyici bir arpa çorbasıyla yoksullar doyurulurmuş. Hatta Kral Urukagina zaman zaman birlik duygusunu kuvvetlendirmek için tebaasıyla aynı çorbaya kaşık sallarmış.
Antik Yunan’da xenia yani “tanrı misafiri” anlayışı sosyal dokunun içine işlemiş. İhtiyacı olanlara destek sağlamak bir insanlık vazifesi sayılırmış. Yoksul biri herhangi bir kapıyı çalıp, yiyecek, barınma ya da giyecek yardımı isteyebilir, karşılığında da belirli bir süre konuk edilir, kendisine saygıyla davranılırmış. Bazı şehirlerde prytaneia ismi verilen aşhanelerde vatandaşlara devlet için gördükleri herhangi bir hizmetin ödülü olarak yemek yeme hakkı tanınırmış. Ayrıca, toprak sahipleri ve devlet, açlığın önüne geçmek ve isyanları önlemek için tarımsal ürün fazlasını yoksullara dağıtırmış.
1910 yılında, İngiltere’nin Canterbury şehrinde çorba sırası.
Antik Roma’da da özgür Roma vatandaşlarına devlet eliyle buğday dağıtılan Cura Annonae adlı bir program var. Bu dönemde iki kişilik bir aileye verilen buğday, aylık 5 modii, yani aşağı yukarı 35-40 kilo kadar. Aile üyelerinin sayısına göre miktarı hesaplanan tahıl dağıtımının sıklığı değişkenlik gösterse de Augustus zamanında (MÖ 27- MS 14) aylık bir düzene oturtuluyor. Böylece vatandaşlar her gün taze ekmek yiyebilir hâle geliyor. Ömür boyu aç kalmama garantisi, toplumsal barışın en önemli unsurlarından biri; bir diğeri ise gladyatör dövüşleri. Şair Juvenal’in panem et circenses dediği “ekmek ve sirk siyaseti” buradan doğuyor.
Haklar ve gıdaya erişim bakımından sosyal sınıflararası farkların büyük olduğu Antik Mısır’da ise, ayrıcalıklı sınıflar ve firavunlar tapınaklara bağış yapıyor; tapınak rahipleri de bu bağışların bir kısmını yoksullara yiyecek sunmak için kullanıyor. Burada görünüşte Tanrıça Ma’at’ın uyum, adalet ve toplumsal denge prensiplerine göre yaşamak için hayırseverlik teşvik ediliyor. Tabii Tutankhamun’un mezarından çıkan mumyalanmış yiyecekler, bağına ve yılına göre etiketlenmiş şaraplar, sıradan halkın rüyasına bile giremezdi. Yani ışıltılı dekorun arkasında bira ile baklaya talim eden yüzbinler vardı. Ancak kuraklık ve kıtlık zamanlarında silolarda tutulan tahıl ve yiyecekler, ayaklanmaları önlemek için halkla paylaşılırdı.
Haritada biraz yukarı, İsrail’e doğru çıkıldığında, Eski Ahit’in hayırseverlik, adalet ve yoksulların korunmasıyla ilgili öğretileriyle karşılaşırız. İbranice “doğruluk” anlamına gelen tzedakah kavramı, İslâm’daki “sadaka” sözcüğüyle aynı Semitik kökenden. Salt para vermeyi değil her tür yardım ve hayır işini kapsar. Hasat zamanı ürünün bir kısmının yoksulların toplaması için bırakılması bu anlayışın günlük yaşamdaki yansımalarından.
Büyük Buhran döneminde ünlü mafya babası Al Capone bile Chicago’da çorba dağıtan mutfaklar kurmuştu.
Ortaçağ Avrupa’sında yoksulların, yaşlı ve hastaların gözetilip beslenmesi, giderek merkezî bir güç hâline gelen Katolik Kilisesi ve manastırlar tarafından üstleniliyor. Manastır rahipleri, “düşkünler evi” veya “şefkat evi” denen “hospice” mutfaklarında tek çeşit, ama çok besleyici, sıcak sulu bir yahni sunuyor. Hem bedeni hem ruhu ısıtmak için yaptıkları bu yahniler çok lezzetli olacak ki “tenceredeki mucize” adı yakıştırılmış. Rahipler de misafir ettikleri insanlarla birlikte aynı sofrada, aynı yemeği yiyorlar. 12. yüzyıldan itibaren Avrupa’ya yayılan hastanelerin aş ocakları da yoksulları doyurmak için kullanılıyor. Bunlardan biri olan Londra’daki St. Bartholomew Hastanesi 1123’ten beri halen ayakta; bizdeki imarethaneler ise ne yazık ki bu kadar uzun ömürlü olamamış.
Kendilerine ait mutfakları, yemek salonları, eğitim olanakları, hamam, cami, hastane ve odaları olan Osmanlı imarethaneleri, uzun yıllar halka yiyecek sağlamak ve gündelik konularda destek olmak için çok önemli bir işlev üstlenmiş. Bu kompleksler, hem İslâm’ın “sadaka” ve “zekat” vecibelerinin yerine getirilebildiği hem de din, dil, ırk ayırt edilmeden ihtiyaç sahiplerinin yardım alabildiği yerler. İmarethaneler, sultanlar ve hayırseverlerin kurduğu vakıfların gelirleri ve kendilerine ait arazilerde yetiştirilen ürünler sayesinde, bağışlara bel bağlamadan ayakta kalacak şekilde kurgulanıyor. Şehrin dokusuna uygun şekilde inşa edilen bu yapılar, İslâm anlayışına uygun bir kolektif sorumluluk duygusu aşılayarak toplumsal dayanışmayı güçlendiriyor.
İlk akla gelenler, İstanbul’daki Süleymaniye, Sultanahmet, Fatih, Beyazıt, Atik Valide Sultan, Yeni Valide Camii imaretleri ile Edirne’deki Selimiye Külliyesi’nin imareti… Ancak bunların ekonomik kaynakları, 19. yüzyıl sonunda kötüleşen siyasal durum ve kaybedilen savaşlarla birlikte tükenince, kapatılmalarından başka çare kalmamış. Eski işlevini sürdüren hiçbir imarathanenin kalmadığı günümüzde, yoksul halkın beslenme ihtiyacını STK’lar ve belediyeler üstleniyor.
Nazilerin Eintopf (tek kap) kampanyasında yemek yiyen Almanlar.
Yakın dönem uygulamaları
İki dünya savaşı arasındaki dönemde, savaşa katılan ülkelerin yokluk içindeki vatandaşları, aş ocaklarında dağıtılan yemeklerle hayatta kalmışlardı. Büyük Alman şehirleri, Blitz sırasında Londra ve kuşatma altında inleyen Leningrad, kısıtlı malzemelerle ortaklaşa yemek hazırlanıp paylaşılan mutfaklardan beslenmişti. Okyanusun öbür yakasında da yoksulluk Avrupa’yı aratmıyordu. Büyük Buhran’da işsiz kalan, tüm varlığını kaybeden binlerce insanın beslenmesi öyle büyük bir sorun hâline gelmişti ki ünlü mafya babası Al Capone bile Chicago’da çorba dağıtan mutfaklar kurmuştu.
90’lardan itibaren gıda dağıtımına bakışaçısında değişimler oldu. Daha eşitlikçi, daha çevreci, yardım alan insanların saygınlığını gözeten, ünlü şeflerle işbirliği yapan kurumlar ortaya çıktı. Örneğin tanınmış şef Massimo Bottura’nın Milano’da başlattığı “Food for Soul” programı, başka ülkelerin yerel organizasyonlarına destek vererek “refettorio” isimli aşevleri kuruyor; bu atıksız aşevlerinde kimsenin istemediği, beklemiş ama sağlıklı ürünleri gurme lezzetlere dönüştürerek ihtiyaç sahiplerine sunuyor.
İtalyan şef Massimo Bottura, “Food for Soul” programıyla kimsenin istemediği ürünleri yoksullar için gurme lezzetlere dönüştürüyor.
Sosyal refah ve çevre koruma anlayışının kapsamı geliştikçe, birçok ülke açlıkla mücadeleyi yemek dağıtmak gibi geçici çözümlerle değil, adil gıda paylaşımını temelden ele alan programlarla sürdürüyor. Gıda bankaları, mahalle buzdolapları gibi projeler sayesinde restoranlarda satılmayan yenebilir malzemeler, son kullanma tarihi yaklaşmış ürünler toplanıyor ve ihtiyaç sahiplerinin para ödemedikleri bir süpermarketten alışveriş yapar gibi gelip almaları için sunuluyor. Arzu eden hayırseverler de buralara ürün bırakabiliyor.
Bu sırada aşevleri de sunum anlayışı açısından çeşitleniyor. Dinî kurumların eski çağlardan beri benimsediği sunumların yerini, Hindistan’da 2 milyon çocuğa öğle yemeği ulaştıran Akshaya Patra Vakfı gibi güçlü örgütlenme imkanına sahip kurumlar alıyor. Tarla artığı programları ile market kasalarına giremeyecek şekilsiz ürünler dalında ya da tarlada kalmak yerine, gönüllüler tarafından toplanıp ihtiyaç duyanlara iletiliyor.
Mahalle buzdolapları herkese açık ürünleri ücretsiz dağıtıyor.
Aslında artık gıdaya erişim konusundaki eşitsizliği çözebilecek, açlığı yok edebilecek teknolojiye sahibiz. BM’ye bağlı Gıda ve Tarım Örgütü’ne (FAO) göre, dünyadaki gıda üretiminin üçte biri ziyan ediliyor. Bu, 1.3 milyar ton gıdanın çöpe gittiği anlamına geliyor. Az gelişmiş ülkelerde israfın çoğu altyapı yetersizliği nedeniyle tarladan rafa uzanan süreçte yaşanırken, gelişmiş ülkelerde gıdanın %40’ı (lokantaların da dahil olduğu) tüketici tarafında ziyan ediliyor. Gelgelelim ABD gibi refah düzeyinin yüksek olduğu düşünülen bir ülkede bile vatandaşların %14’ü ertesi öğünde ne yiyeceğini bilmiyor.
Halbuki üretim, depolama ve dağıtım sistemlerinin düzgün çalışmasıyla üretici düzeyinde, atıksız mutfak konusunda pratik çözümlerle tüketici düzeyinde israfı azaltabilir, büyük ölçüde açlığın önüne geçebiliriz. Kimsenin bir lokma için başkasının gözünün içine bakmak zorunda kalmayacağı bir dünya düşleyerek işe koyulabiliriz. Yüzyıllardır denediğimiz ama bir türlü başaramadığımız gibi…