CHP iktidarı çok partili sisteme geçiş kararının ardından seçimleri 1 yıl geri çekti ve daha örgütlenmesini tamamlayamayan Demokrat Parti karşısında avantaj sağladı. Tarihe “hileli seçim” olarak geçen 1946 seçimlerinde yargı denetimi olmadığı gibi günümüzdeki seçimlerin tersine oylar açık kullanılıp gizli sayılmıştı.
2. Dünya Savaşı’nın sona erip dünyanın yeniden şekillenmeye başladığı 1945’te, Türkiye de büyük değişimlere gebeydi. 1923’ten beri devam eden tek partili sistemden çok partili sisteme geçileceğinin ilk işaretini, Nisan ayında Birleşmiş Milletler’in kuruluşuyla sonuçlanacak San Francisco Konferansı’na katılan Dışişleri Bakanı Hasan Saka vermişti. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü de savaşın resmen sona ermesiyle birlikte demokratik açılım yapılacağını açıklayınca, çok partili sisteme geçileceği anlaşılmış oldu.
İlk çok partili seçimin şerefine çiçeklerle süslenmiş bir sandığa oyunu atan vatandaşlar.
Mayıs 1945’te Meclis’te görüşülen Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu çok partili sisteme geçişin önemli dönüm noktalarından biriydi. Tarım arazilerinin toprak ağası olarak adlandırılan kişilerin elinde toplanmasını önlemeyi, topraksız ve az toprağı olan köylülere arazi vermeyi, tarım arazilerinin sürekli işlenmesini sağlamayı amaçlayan kanun tasarısı CHP içindeki muhalefeti öne çıkarmıştı. Büyük toprak sahibi milletvekilleri mülkiyet hakkının ihlal edildiğini, topraksız köylülere yalnızca devlet arazilerinin verilmesini savunuyordu. Kanunun kabulünden sonra muhalif ekip başta serbest seçimler olmak üzere bir dizi demokratikleşme talebinin bulunduğu önergeyi 7 Haziran 1945’te parti yönetimine sundu. “Dörtlü Takrir” adı verilen önergeyi sunan Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan CHP’den ihraç edilirken, Celal Bayar istifasını sunarak partiden ayrıldı.
Kamuoyu, CHP’den kopan muhaliflerden yeni parti beklentisi içindeydi. Ancak ikinci parti hamlesi, istifacılardan önce, iş insanı Nuri Demirağ’dan geldi. Demirağ’ın Millî Kalkınma Partisi’ni (MKP) kurmak için 7 Temmuz 1945’te yaptığı başvuru iki ay sonra kabul edildi. Amerikan sistemine hayranolduğunu söyleyen Demirağ, devletçiliğe düşman olduğunu belirtiyordu. Bu durum hayli ilginçti çünkü Türkiye’nin en zenginlerinden biri olan Demirağ, servetini (ve soyadını) tek parti döneminde devletten aldığı demiryolu ihalelerine borçluydu. Demirağ kimi zaman Celal Bayar’a kimi zaman Adnan Menderes’e mâledilecek “Türkiye 15 yıl içinde küçük Amerika olabilir” sözlerinin de sahibiydi.
Demirağ’ın İstanbul’daki evinin bahçesinde gazetecilere verdiği kuzu ziyafetleri nedeniyle halk arasında “Kuzu Partisi” olarak tanınan MKP, aynı dönemde kuruluş başvurusu yapılan ve “ıvır- zıvır partisi” olarak nitelendirilen çok sayıda parti gibi siyasi arenada varlık gösteremeyecekti. Bu partilerden en ilginç olanı, ismini kurucusu Halil Güden’den alan Güden Partisi’ydi. “Güdenizm” ideolojisini savunduğu açıklanan parti, yeterli kurucu sayısına ulaşamadığı için ilk girişim sonuçsuz kalmış; Halil Güden partisini ancak 1951’de kurabilmişti.
Herkesin dört gözle beklediği asıl “ikinci parti”, CHP içindeki muhaliflerin kuracağı partiydi. Nihayet, 7 Ocak 1946’da Demokrat Parti (DP) kurulunca, iktidarın karşısına gerçek bir muhalif güç çıkmış oldu. Kurucuları partinin adını ABD’deki Demokratlardan esinlenerek koymuş, Amerikalı Demokratların Cumhuriyetçiler karşısındaki konumunu hatırlatır şekilde yeni partiyi “CHP’nin birazcık solunda” diye tanımlamıştı.
Eski sihirbaza yeni numaralar Akbaba dergisinin karikatüründe, ünlü sihirbaz Zati Sungur seçim sandığına gidip çeşitli numaralar öğrenmek istediğini söylüyor.
Tek parti döneminin son genel seçimi 1943’te yapıldığı için, yeni seçimin 1947’de olması gerekiyordu. Ancak yeni kurulan DP’yi hazırlıksız yakalamak isteyen CHP, seçim tarihini 21 Temmuz 1946’ya çekti. Seçimlerde “geniş bölgeli çoğunluk sistemi” uygulanacaktı. Bu sistemde belirli bir seçim çevresinde en çok oyu alan partinin bütün adayları seçilmiş oluyor, aralarında çok az oy farkı olsa bile diğer partilerin hiçbir adayı seçilemiyordu.
CHP, DP’nin seçimlerin adli denetim altında yapılması ve günümüzdeki gibi “gizli oy açık sayım” yapılması teklifini de kabul etmemişti. Böylece açık kullanılan oyların sayımı gizli yapıldı. Sayılan oylar hemen yakılacağı için sonuçlara itiraz etmek de mümkün olmayacaktı.
Yaşanan usulsüzlükler ve yargı denetimi olmaması nedeniyle DP’lilerin şaibeli ilan ettiği seçimleri, oyların %85.4’ünü aldığı açıklanan CHP kazandı. Meclis’teki 465 sandalyeden 395’ini CHP alırken, DP örgütlenmesini tamamlayamadığı 16 ilde seçime katılamadı ve %13 oranında oyla 66 milletvekili çıkarabildi. 4 de bağımsız aday milletvekili oldu.
Propaganda yasakları
Tek parti iktidarı 1946 seçimlerinde bir yandan çok partili sisteme geçiş kararını almakla övünüyor, diğer yandan DP’nin seçim çalışmalarını engellemeye çalışıyordu. DP miting başvuruları birçok yerde, Gaziantep Valiliği’nin “Antep’te çok rakı içilir, sarhoş çok olur. Asayiş bozulur, açıkta toplantıya izin verilemez” gerekçesi gibi sudan gerekçelerle geri çevrilmişti.
Seçimlere 18 gün kala alınan kararla partilerin açıkhava toplantıları da yasaklanmış, yalnız kapalı alanlardaki toplantılara izin verileceği açıklanmıştı. O yıllarda her yerde parti toplantısı yapacak kapalı alan bulmak kolay değildi; sinema ve lokal sahipleri de yerlerini DP’ye kiralamaya çekiniyordu. CHP ise Halkevi ve halk odaları başta olmak üzere birçok yerde toplantı düzenleme olanağına sahipti.
60’lı yılların ikinci yarısından itibaren Adalet Partisi ile CHP’den ayrılanların kurduğu yeni partiler, 1970’li yıllarda yapılan üç genel seçimde de sandıktan çok parçalı Meclis yapısı çıkmasına yol açtı. Bunun sonucunda zoraki koalisyonlar veya dışarıdan destekli azınlık hükümetleri göreve geldi; çok özlenen siyasi istikrar, partilerin tutumu yüzünden bir türlü yakalanamadı.
Türkiye 60’lı yıllara darbe ve idamlarla başlamış, 12 Mart 1971’deki askerî muhtıra ve ardından gelen idamlarla bir defa daha sarsılmıştı. Başbakan Demirel’in muhtıranın ardından istifa etmesini izleyen iki yılda ara rejim hükümetleri görev yaptı. Siyasi partilerden ve TBMM dışından Bakanların birlikte görev yaptığı bu hükümetler döneminde 1961 Anayasası’nda yapılan değişikliklerle askerî otorite, sivil otorite aleyhine güç kazandı; temel hak ve özgürlüklerde gerileme oldu. Seçimler ise zamanında, 1973’te yapılacaktı.
CHP içindeki solcularla karşıtları arasında denge sağlamaya çalışan İsmet İnönü, 1972’deki kurultayda Bülent Ecevit genel başkan seçilince partiden ayrılmıştı. İnönü’nün ardından 15 senatör ve 44 milletvekili de istifa edip Cumhuriyetçi Parti’yi kurdu. Bu parti daha sonra Güven Partisi ile birleşerek Cumhuriyetçi Güven Partisi (CGP) adını alacaktı.
CHP’yi sosyal demokrat bir çizgiye oturtan Bülent Ecevit, 1973 seçimleri öncesi İstanbul Zeytinburnu’ndaki mitingde.
Ecevit’in liderliğiyle birlikte CHP’nin sosyal demokrat bir partiye dönüşeceği “Ak Günlere” başlıklı meşhur 1973 Seçim Beyannamesinden de anlaşılıyordu. Beyannamedeki genel af, toprak reformu, madenlerin ve petrolün devletleştirilmesi gibi vaatler, Demirel başta olmak üzere muhafazakar politikacıları öfkelendirmişti. Ecevit’i seçimle geldiği iktidardan 1973’teki darbeyle indirilip katledilen Şili’nin sosyalist lideri Salvador Allende arasında benzerlik kurma modası da bu sıralarda başladı. Demirel, Şili liderini taklit etmekle suçladığı Ecevit’ten “Allende Büllende” diye sözederek, bu modanın en veciz örneklerinden birini veriyordu.
Erbakan, Demirel ve Türkeş 1970’lerde iki Milliyetçi Cephe hükümetinin kurulmasına öncülük etti.
Parti liderlerine 1973 seçimlerinden önce düzenli yayına başlayan televizyondan propaganda hakkı verilmesi düşünülse de sonradan vazgeçilmişti. Radyodan propaganda 1961 seçimlerinden beri olduğu gibi devam ediyor, seçim çalışmalarıyla ilgili haberler de ilk defa televizyonda yer alıyordu. CHP’nin Ecevit’in isteğiyle hazırlattığı seçim otobüsü de bir yenilikti. O zamana kadar liderler gittikleri yerlerde hazırlanan bir platformun üzerinde konuşurdu. Ecevit ve kurmaylarıyla gazetecileri mitingden mitinge taşıyan, güçlü ses sistemiyle donatılmış otobüs ise çok daha pratikti. Açılabilen arka camından küçük gruplara, aracın üstünden de büyük kalabalıklara konuşma yapılabiliyordu. Başlarda CHP’nin otobüsüne burun kıvıran AP ve başka partiler de kısa süre sonra birer seçim otobüsü edinecekti.
Hükümeti karıştıran heykel
1973 seçimleri sonrasında CHP’yle hükümet kurdukları için sağ partilerden tepki alan MSP lideri Erbakan “Solcular bizim namaz kılmayan kardeşlerimiz” demişti ama, birçok temel konuda görüş ayrılığı bulunan iki partinin kurduğu hükümetin yürümeyeceği kısa sürede anlaşılmıştı.
CHP ile MSP daha koalisyon iki ayını doldurmadan İstanbul Karaköy Meydanı’na yerleştirilen Cürdal Duyar’ın “Güzel İstanbul” adlı kadın heykeli yüzünden karşı karşıya geldi. Muhafazakâr basının “çıplak yosma” ve “sapıklık anıtı” gibi isimler taktığı heykelin “Türk anasını hayasızca teşhir ettiğini” söyleyen MSP lideri Erbakan, “analarımıza hakaret eden bu heykel yerinde kalırsa hükümet ayakta kalamaz” diyerek, gerekirse koalisyonu bozacağını ima ediyordu.
Siyaseti karıştıran 7 ton ağırlığında ve yaklaşık 5 metre yüksekliğindeki heykel, bir gece yarısı MSP’li İçişleri Bakanı Oğuzhan Asiltürk’ün emriyle yerinden söküldü ve Yenikapı sahiline atıldı. Sanat çevreleri heykele yapılan muameleyi protesto ederken, gazeteler Arkeoloji Müzesi’ndeki çıplak heykellerin de kaldırılıp kaldırılmayacağını soruyordu. Tepkilerin artması üzerine Başbakan Bülent Ecevit’in talimatıyla bir ara yol bulundu ve kentin en işlek meydanlarından birinden sökülen “Güzel İstanbul”, Yıldız Parkı’nın ücra bir köşesine dikildi.
Partilerin kampanya müzikleri de bu seçimlerde öne çıkmıştı. CHP mitinglerinde Ecevit’ten önce çıkıp “Sev Kardeşim” ve “Hayat Bayram Olsa” şarkılarım söyleyen Şenay mitinglerde sahne alan ilk şarkıcı oldu. Bu seçimin bir yeniliği de partilerin çakmak, kalem, anahtarlık gibi hediyelik eşyalar dağıtmaya başlamasıydı.
14 Ekim 1973’teki seçimlerde yüzde 33.3 oy oranıyla birinci parti olan CHP 185 milletvekilliği kazanırken; AP yüzde 29.8’le 149,1970’te AP’den kopanların kurduğu Demokratik Parti (DP) yüzde 12’yle 45 milletvekili çıkardı. Seçimlerin sürprizi Necmettin Erbakan liderliğindeki Millî Selamet Partisi’nin (MSP) yüzde 11.8’le 48 sandalye kazan-masıydı. CGP yüzde 5.13’le 13, MHP yüzde 3.4 ile 3, TBP yüzde 1.1 ile bir milletvekili çıkardı; 6 bağımsız aday da Meclis’e girdi.
CHP-MSP koalisyonu
CHP, Millet Meclisinde çoğunluğu sağlamak için gereken 226 sayısının çok altında olduğu için Ecevit koalisyon görüşmelerine başlamıştı. Önceleri küçük bir olasılık olarak görülen CHP ve MSP’nin koalisyon kurması fikri, diğer olasılıkların hızla tükenmesiyle tek seçenek olarak kaldı ve Ocak 1974’te sadece birkaç ay sürecek CHP-MSP hükümeti kuruldu. 1974 yazında Türkiye’nin Kıbrıs’a yönelik iki askerî harekâtının başarıyla sonuçlanmasıyla büyük sempati toplayan Ecevit, bu rüzgarı arkasına alıp erken seçime gitmek için 18 Eylül 1974’te istifa edecek ama Meclis’ten erken seçim kararı çıkmayacaktı. Hemen ardından AP, MSP, CGP ve MHP biraraya gelerek Demirel başbakanlığındaki Birinci Milliyetçi Cephe (MC) hükümetini kurdu.
Türkiye, seçim yılı olan 1977’ye 1. MC hükümeti döneminde artan siyasal şiddet olayları eşliğinde girdi. Seçim kampanyaları sırasında konvoyu birkaç kez saldırıya uğrayan Ecevit 29 Mayıs’ta İzmir’de bir silahlı saldırıdan son anda kurtulacak; CHP liderine isabet etmeyen mermi arkasında bulunan partili Mehmet İsvan’ı yaralayacaktı. 3 Haziran’da Taksim Meydanı’ndaki CHP mitinginden önce de kendisine suikast yapılacağı yönünde bizzat Başbakan Demirel tarafından uyarılan Ecevit buna rağmen meydana çıktı ve CHP tarihinin en geniş katılımlı mitinglerinden birinde 100 binlerce kişiye seslendi.
Ecevit’in seçim otobüsü 1973 seçimlerinin yeniliklerinden biri olan CHP’nin seçim otobüsünün açılabilen arka camından küçük gruplara, aracın üstünden de büyük kalabalıklara konuşma yapılabiliyordu.
1977 seçimleri de bir dizi yeniliğe sahne olmuştu. Parti liderleri ilk defa televizyonda propaganda yapma olanağına kavuştu. 1975’te kurulan ilk araştırma şirketleri ilk anketlerini bu seçimler öncesinde yaptı. AP bir reklam ajansına (Cen Ajans) seçim kampanyası hazırlatan ilk siyasi parti oldu. Siyasi reklamlar yasak olmasına rağmen AP yasağı delmiş ve o dönem için çok ilginç bulunan gazete ilanları yayımlatmıştı. Mitinglerde dağıtılan 5 milyon AP afişi ve 20 bin ses kaseti de rekor olarak kayıtlara geçiyordu. Demirel’in sesinden kaydedilen kasetlerde ayrıca partinin kırat sembolünü temsilen, “Yine de şahlanıyor aman, kol beyinin kıratı” türküsü de yer alıyordu.
Tüm partilerin onayıyla 4 ay önceye alınarak 5 Haziran 1977’de yapılan seçimleri CHP yüzde 41.4 oy oranıyla 213 sandalye kazanarak birinci tamamladı. AP yüzde 36.9’la 189, MSP yüzde 8.6’yla 24, MHP yüzde 6.4’le 16, CGP yüzde 1.9’la 3 ve DP de aynı oy oranıyla 1 milletvekili çıkarmıştı. 4 de bağımsız milletvekili vardı.
CHP bu seçimlerde merkez solun Türkiye tarihinde ulaştığı en yüksek oy oranına ulaşmış, önceki seçimlerden yüzde 8 fazla oy almıştı. Bülent Ecevit’in oluşturduğu azınlık hükümeti güvenoyu alamayınca, AP, MSP ve MHP biraraya gelerek 2. Milliyetçi Cephe koalisyonunu kurdu. 6 ay süren bu hükümetin ardından iki ay görev yapacak, bağımsızların desteklediği Ecevit hükümeti kuruldu. 1979 ara seçimlerinde CHP başarısız olunca Ecevit başbakanlıktan ayrılırken, 12 Eylül 1980 darbesine kadar Demirel’in MHP ve MSP’den destek alarak kurduğu azınlık hükümeti görev yapacaktı.
Demokrat Parti iktidarının devrildiği 27 Mayıs darbesiyle başlayan 1960’larda üç seçim yapıldı. 1961 seçimlerinde ordunun bastırmasıyla ilk kez koalisyon hükümeti kurulurken, sonraki iki seçimden Demokrat Parti’nin devamı olarak kurulan Adalet Partisi ve genç lideri Süleyman Demirel zaferle çıktı.
Ellilerin ikinci yarısında tırmanışa geçen ve 1960 ilkbaharında zirveye ulaşan siyasi gerilim 27 Mayıs askerî darbesiyle sonuçlanmış, DP iktidarının devrilmesinden sonra yönetim Millî Birlik Komitesi’nin (MBK) eline geçmişti. Yeni Anayasa’yı ve seçim kanununu 38 subaydan oluşan MBK ile üyeleri atama-seçim karışımı bir usulle belirlenen Temsilciler Meclisi’nin oluşturduğu Kurucu Meclis hazırladı.
TBMM artık 450 sandalyeli bir Millet Meclisi ve 150 sandalyeli Cumhuriyet Senatosu olmak üzere iki kanattan oluşacaktı. Millet Meclisi’ni denetleme mekanizması olarak oluşturulan ve halk arasında “okumuşlar meclisi” olarak anılan Senato’ya seçilebilmek için 40 yaşını bitirmek ve üniversite mezunu olmak gerekiyordu. Eski seçim sistemi de terkediliyor ve seçim çevresi barajlı nispi temsil sisteminin uygulanacağı açıklanıyordu. Bu sistemde her seçim çevresinde kullanılan geçerli oyların o çevreden seçilecek milletvekili sayısına bölünmesiyle seçim çevresinin barajı belirleniyordu. Bu sayının altında kalan partiler o çevreden milletvekili çıkaramıyordu.
1964’te 40 yaşında Adalet Partisi’nin genel başkanı olan Süleyman Demirel, çok kısa sürede Türk siyasetinin en önemli figürlerinden birine dönüştü.
Ordu, Demokrat Parti’yi kapatmış, birçok üyesini hapsettiği partinin tüm örgütünü dağıtmıştı. Buna karşın CHP ve Bölükbaşı liderliğindeki CK-MP’nin örgütsel yapısı ayaktaydı. Siyasi partilerin faaliyetlerine 12 Ocak 1961’de izin verilince 13 parti daha kuruldu. Yeni partiler arasında DP’nin devamı olduğu iddiasındaki Adalet Partisi (AP) ve Yeni Türkiye Partisi (YTP) de vardı.
Asker faktörü
Darbenin gölgesinde yapılan 1961 seçimleri renksiz ve heyecansız seçim kampanyalarına sahne oldu. Bunun en önemli sebebi, seçimlere 1 ay kala DP’lilerin yargılandığı davaların ağır cezalarla sonuçlanması ve Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ın idam edilmesinin yarattığı şoktu.
15 Ekim 1961’de yapılan seçimleri yüzde 36.7 oy oranıyla 173 sandalye kazanan CHP birinci tamamladı. İkinci sıradaki AP yüzde 34.7’yle 158, CKMP yüzde 14’le 54, YTP 13.7’yle 65 milletvekili çıkarmıştı. Partiler Cumhuriyet Senatosu seçimlerinde de yakın oranlarda oy aldı.
Hiçbir partinin tek başına iktidar olamadığı seçimlerde halkın yetkiyi DP’nin devamı partilere vermek istediği anlaşılsa da askerlerin bunu kabul etmesi mümkün değildi. YTP ve CKMP, CHP’nin koalisyon teklifini reddedince, ordunun da zorlamasıyla Türkiye’nin ilk koalisyonu olan CHP-AP hükümeti kuruldu. 1965 seçimlerine kadar dört ayrı koalisyon hükümeti görev yapacaktı.
İsmet İnönü, 1961 seçimleri sonrasında kurulan üç koalisyon hükümetinde son kez başbakanlık yaptı (üstte). Akbaba, 1965 seçimlerini güzellik yarışmasına benzetmişti (altta).
Adalet Partisi (AP), 27 Kasım 1964’teki kongrede Süleyman Demirel’i genel başkanlığa getirirken, Türk siyasetinin gelecek 40 yılına damga vuracak en önemli siyasi figürlerinden birini de seçiyordu. 40 yaşındaki yeni lideriyle atağa kalkan AP, 1965 seçimlerinin favorisiydi.
1965 seçim kampanyalarında birçok yenilik göze çarpıyordu. Siyasi parti liderlerine yüzlerce araçtan oluşan seçim konvoyları eşlik ediyor, o zamana kadar daha çok davul-zurna çalınan ve küçük grupların slogan attığı mitinglerde binlerce kişi hep bir ağızdan slogan atıp parti bayrağı sallıyordu.
Seçimlere ilk defa bir sosyalist parti, Mehmet Ali Aybar liderliğindeki Türkiye İşçi Partisi (TİP) de katılacaktı. 1965 seçimleri öncesi diğer partilere verilen hazine yardımından mahrum bırakılan TİP’in yurdun çeşitli yerlerinde yaptığı seçim etkinlikleri Sağcı grupların saldırısına uğradı.
1965 seçimlerinin en büyük yeniliği ise “millî bakiye” (ulusal artık) sisteminin uygulanacak olmasıydı. Bu sistemin temel özelliği, il seçim çevrelerinde sonuçlara yansımayan oyların “millî seçim çevresi”nde değerlendirilmesi ve boşa gitmemesiydi.
Örneğin, 10 milletvekili çıkaran ve 1 milyon geçerli oy kullanılan bir ilde, milletvekili çıkarmak için gerekli oy sayısı 100 bindi. 330 bin oy alan parti 3 milletvekili çıkarıyor, kalan 30 bin oyu “artık oy” olarak “millî seçim çevresi”ne ayrılıyordu. Başka bir parti bu kentte 99 bin oy aldıysa vekil çıkaramayacak, ama oyları yine “millî seçim çevresinde değerlendirilecekti. 10 vekil çıkaran bu kentte 7 milletvekilliği bu şekilde dağıtılabildiyse, açıkta kalan üç milletvekilliği de “millî seçim çevresi”ne aktarılıyordu. İkinci aşamada, illerde açıkta kalan milletvekillikleri partilerin “millî seçim çevresi”nde biriken artık oylarına göre dağıtılacaktı. Sözgelimi, açıkta kalan milletvekilliği sayısı 50, artık oy toplamı 5 milyon ise milletvekili çıkarabilmek için 100 bin artık oy gerekliydi. 100 bin artık oyu olan parti 1,500 bin artık oyu olan parti 5 milletvekilliği kazanıyordu.
10 Ekim 1965’te yapılan seçimlerde AP yüzde 5.9’la 240, CHP yüzde 28.8’le 134, CK-MP’den ayrılan Bölükbaşı’nın kurduğu Millet Partisi yüzde 6.3 oyla 31, YTP yüzde 3.7 ile 19, TİP yüzde 3 ile 15, CKMP yüzde 2.2 ile 11 milletvekilliği kazandı.
Millî bakiye sistemi sayesinde oylar boşa gitmemiş, alınan oy oranıyla çıkarılan milletvekilliği sayısı paralellik göstermişti. Sözgelimi TİP yüzde 3 oy olarak 450 sandalyenin yüzde 3’üne karşılık gelen 15 milletvekilliği kazanmıştı. Yüzde 2.2’lik oy oranıyla 11 milletvekili çıktıran CKMP’nin adayları ise hiçbir ilde seçilecek oy sayısına ulaşamamış, tamamı artık oylarla seçilmişti.
İlk kez bir sosyalist parti seçimlerde 1965 seçimlerinde 15 milletvekilliği kazanan Türkiye İşçi Partisi’nin lideri Mehmet Ali Aybar esi Siret Hanımla oyunu kullanırken.
Küçük partilerin yararına işleyen millî bakiye sistemini “millî felaket” olarak nitelendiren AP iktidarı 1969 seçimlerine 1 yıl kala bu sistemi kaldırdı ve 1961’de uygulanan seçim çevresi barajlı nispi temsil sistemini geri getirdi. Ancak Anayasa Mahkemesi değişiklikleri iptal edince sistem barajsız nispi temsil sistemine dönüştü. 1983’e kadar bu sistem yürürlükte kalacaktı.
1961 Anayasası’nın getirdiği örgütlenme serbestliğinin, dünyada yükselen eğilimin ve parlamentodaki TİP’in etkisiyle 1960’ların ikinci yarısında Türkiye’de sol yükselişe geçmişti. Bu durum CHP’ye de yansıyacak, 1965’te önce İnönü’nün telaffuz ettiği “ortanın solu” düşüncesi 1966’da partinin resmî görüşü olarak benimsenecekti. “Ortanın solu” düşüncesine karşı olan 48 milletvekili ve senatör ise CHP’den ayrılıp Güven Partisini kurdu. Sağ cenah da bu dönemde hareketliydi. CKMP 1969’da Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) adını aldı ve Alparslan Türkeş genel başkan oldu.
Tek başına AP
12 Ekim 1969’da yapılan seçimlerde AP oy kaybına uğrasa da yüzde 46.6 oy oranıyla 256 milletvekili çıkararak Millet Meclisi’nde bir kez daha tek başına çoğunluğu sağladı. Çok partili yaşama geçildikten sonraki en düşük oyunu alan CHP yüzde 27.4’le 143 vekil çıkarırken, Güven Partisi yüzde 6.6 oy oranı ve 15 sandalye ile üçüncü parti oldu. Millet Partisi yüzde 3.2 ile 6, MHP yüzde 3 ile 1, halk arasında “Alevîlerin partisi” olarak nitelendirilen Türkiye Birlik Partisi yüzde 2.2 ile 6 vekillik kazanmıştı. TIP’in oyları 3’ten 2.8’e geriledi; oy kaybı çok değildi ama seçim sistemi değiştiği için 15 olan vekil sayısı ikiye düşüyordu. YTP ise yüzde 2.2 oy oranıyla 6 sandalye kazanmıştı.
1969 seçimlerinin ilginç bir özelliği bağımsızların yüzde 5.6 oy alınası ve tam 13 bağımsız adayın milletvekili seçilmeyi başarmasıydı, Meclis’e giren bağımsızlardan biri de AP’den milletvekili adaylığı Demirel tarafından veto edildiği için Konya’dan bağımsız aday olan ve iki milletvekili seçtirecek kadar oy alıp seçilen Necmettin Erbakan’dı.
Büyük Taarruz’dan sonra Türkiye ile Yunanistan arasındaki savaşı resmen bitiren Mudanya Bırakışması, Doğu Trakya’yı da Ankara Hükümeti’ne savaşsız olarak kazandırmış oluyordu. Ancak “Misâk-ı Millî Türkiyesi”nin elde edilmesi ve Boğazlar meselesinin çözülmesi barış konferansına kalacaktı. 1922 Eylül sonlarından 11 Ekim’e uzanan sancılı süreç…
Büyük Taarruz’un Anadolu’daki Yunan Ordusu’nun kesin yenilgisiyle sonuçlanmış olması, döneme ilişkin ayrıntıları bilmeyenlere Mudanya Bırakışması’na giden yolun kolay olduğunu düşündürtebilir. Halbuki bu ay 100. yıldönümünü kutladığımız Mudanya Bırakışması öncesinde çok ciddi iki kriz yaşanmış, TBMM Hükümeti’nin Büyük Britanya Hükümeti’yle savaşa tutuşması olasılığı belirmişti. Krizin ne kadar ciddî olduğunu en basit biçimde vurgulayabilmek için, Bırakışma’nın TBMM ordularının Ege ve Güney Marmara kıyılarına ulaşmasından ancak 1 ay sonra, 11 Ekim’de imzalanabilmiş olduğunu hatırlatmak yeterli olur sanırız.
Sözkonusu ettiğimiz krizlerin birincisi, TBMM ordularının Anadolu’nun tamamına hakim olmak üzere Boğazlar bölgesine ilerlemeyi sürdürmesiyle başladı. Yunan işgalinde olmadığı için bu bölge İtilaf Devletleri’nce “tarafsız bölge” olarak adlandırılıyordu. Bu nedenle İtilaf, Ankara Hükümeti’nden askerlerini bu bölgeye sokmamasını istedi. Ankara ise herhangi bir tarafsız bölge tanımadığını, Boğazlar bölgesiyle Doğu Trakya’nın da Misâk-ı Millî sınırları içinde olduğunu ve ordunun ilerleyeceğini duyurdu. Bunun üzerine Fransa ve İtalya, bölgede bulunan askerlerini çektiler. Büyük Britanya ise savunma önlemleri alarak bölgedeki askerlerine Türklerin sınırı geçmeye çalışmaları halinde silah kullanma emri verdi.
İsviçre gazetesi Schweizer Illustrierte Zeitung, 14 Ekim 1922 tarihli sayısının kapağına İsmet Paşa ve Mustafa Kemal’in bu karesini “İsmet Paşa, Mudanya Konferansı’nda Kemalistlerin çıkarlarını temsil etmiştir” notuyla taşımıştı.
Dünya Savaşı sırasında Britanyalılar, Çanakkale, Filistin ve Irak cephelerinde Osmanlı kuvvetleri tarafından çok hırpalanmışlardı. Bu nedenle Mondros Bırakışması’ndan sonra Türklere çok sert davranmışlar ve Yunanistan’ı desteklemişlerdi. Yunan Ordusu’nun yenilgisi, bu nedenle biraz da Britanya politikasının yenilgiye uğraması anlamına geliyordu. Öte yandan, Türk ordularının Musul-Kerkük yöresine karşı da bir harekata girişmesi olasılığından büyük tedirginlik duyuyorlardı. Asıl önemlisi ise, işgali sonlandırıp Boğazlar bölgesiyle Doğu Trakya’yı Türklere bırakmış olurlarsa, Dünya Savaşı’nda yendikleri Türklerin cezalandırılmamış olacağını varsaymalarıydı. Dolayısıyla Londra Hükümeti, Türklerle savaşmaya kararlıydı.
Tabii Büyük Britanya ile TBMM Hükümeti arasında çıkacak bir savaş, Fransa ile İtalya’yı da savaşa sürükleyecekti. Bu iki ülke ise artık savaşmak istemedikleri gibi Ankara Hükümeti ile iyi ilişkiler içindeydi. Eylül ayının sonlarına doğru İtilâf Devletleri arasında hummalı bir diplomasi faaliyeti başladı. 20- 23 Eylül tarihlerinde Paris’te yapılan görüşmelerde Fransız ve İtalyanlar, Britanyalıları Doğu Trakya’nın Yunanlılarca boşaltılması konusunda ikna ettiler. Boğazlar bölgesinin geleceği ise barış görüşmelerine bırakılacaktı. Bu kararlar üzerine TBMM Hükümeti’nin Fransa’yla 20 Ekim 1921’de imzaladığı Ankara Antlaşması’nın baş mimarı, Fransız diplomat Henry Franklin-Bouillon İzmir’e geldi ve 28 Eylül’de Mustafa Kemal Paşa’yla görüştü. Franklin-Bouillon, Doğu Trakya’nın Türkiye’ye bırakılacağını ve Batı Anadolu’yla Doğu Trakya’ya sahip bir Türkiye’nin er veya geç Boğazlar’a da hakim olacağını söyleyerek Mustafa Kemal Paşa’nın ileri harekatı durdurmasını sağladı. Ertesi gün ise bırakışma görüşmelerinin 3 Ekim’de Mudanya’da başlayacağı ilân edildi.
Bırakışma görüşmeleri en azından “garip” diyebileceğimiz bir biçimde başladı; zira savaşan tarafların biri, yani Yunanistan, görüşmelerde yer almıyordu. 1 general ve 2 albaydan oluşan Yunan heyeti 5 Ekim’de bir savaş gemisiyle Mudanya’ya gelecek, ama toplantılara hiç katılmayacaktı. Ayrıca heyetin talimat almak için Atina’yla temas kurmak zorunda olması, görüşmelerin uzamasına neden olacaktı. Ancak, diğer heyetlerin de birkaç defa kendi hükümetleriyle görüşmek zorunda kaldıklarını, bunun da görüşmeleri çok uzattığını eklememiz gerekir. Bu durumu açıklayan en önemli etmen, Yunan Ordusu’nun boşaltacağı Doğu Trakya’nın hemen Ankara’nın yönetimine geçip geçmeyeceği meselesiydi. Özellikle Britanyalılar, Doğu Trakya’nın Türkiye’ye bırakılmasına ilişkin pazarlıkların barış konferansına ertelenmesini, o zamana kadar bölgenin yönetiminin İtilâf Devletleri’nde kalmasını istiyorlardı.
Konferansın üçüncü gününde Türk tarafını temsil eden İsmet (İnönü) Paşa, Doğu Trakya’nın Ankara Hükümeti’ne ne zaman teslim edileceğine ilişkin somut bir adımın hâlâ atılamamış olması nedeniyle askerî harekâtın sürebileceğini bildirdi. Ankara’nın Misâk-ı Millî sınırlarından herhangi bir ödün vermeyeceği ve ancak bu sınırların sağlanması hâlinde barış görüşmelerine oturabileceği bir defa daha açıkça dile getirilmiş oluyordu. Bu da sözünü ettiğimiz ikinci krizi başlatmış oldu. İtilâf Devletleri’ni temsil eden generaller bu konuda hükümetlerine danışmaları gerektiğini ileri sürerek, görüşmelerin 6 Ekim akşamına kadar durdurulmasını istediler ve o gün öğleden sonra İstanbul’a hareket ettiler. 5 Ekim akşamı ve 6 Ekim sabahında hem İstanbul’daki İtilâf Devletleri Yüksek Komiserleri arasında hem de bunlarla hükümetleri arasında çok yoğun görüşmeler yapıldı. Bu görüşmelere ilişkin olarak elimizde bulunan belgeler, Fransa ve İtalya’nın Büyük Britanya’yı yeniden yalnız bırakma eğiliminde olduklarını gösteriyor.
Bırakışmanın altındaki imzalar Soldan itibaren Fransız generali Charles Antoine Charpy, Büyük Britanya generali Charles Harington, İsmet Paşa ve İtalyan generali Ernesto Mombelli. 6 Ekim akşamı önce Mombelli, sonra da Charpy, iki gün sonra 8 Ekim sabahında da Harington, Doğu Trakya’nın Ankara Hükümeti’ne bırakılmasını ve Yunan işgal kuvvetlerinin en kısa zamanda bu bölgeyi boşaltmasını kabul ettiklerini açıkladı
Aynı süre boyunca Mustafa Kemal Paşa da Batı Cephesi Komutanlığı’na üç telgraf göndererek İsmet Paşa’nın tepkisini doğru bulduğunu ve 6 Ekim’de yapılacak toplantıda Doğu Trakya’yla ilgili Türk isteklerinin kabul edilmemesi halinde Batı Cephesi’ndeki kuvvetlerin İstanbul ve Çanakkale Boğazı yönlerinde ileri harekata geçmesi gerektiğini bildirdi. Mustafa Kemal Paşa ayrıca Meriç’in sınır olmaması, Edirne’nin mahallesi niteliğindeki Karaağaç’ın da Doğu Trakya’ya dahil olması gerektiğini bildiriyor ve bölgenin 30 gün içinde tahliye edilmesini şart koşuyordu. Son olarak da savaş esirlerinin, hemen bırakışmanın imzalanmasından sonra iade edilmesini istiyordu.
1879 Kararnâme Mudanya Konferansı mukarrerâtı vechile Şarkî Trakya’yı Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti nâmına tesellüm etmek üzere Başkumandanlık tarafından ordu kumandanlarından Mirlivâ Refet Paşa Hazretleri memûr edilmişdir. Her mahalde hükûmet-i mülkiyye tamamen tessüs eder etmez memûrîn-i hükûmet İdâre-i Umûmiyye-i Vilâyât Kanûnu mûcibince merci-i resmîlerine mürâcaât ederler. Devr ü teslîm muâmelâtına aid husûsâtda asâyiş ve inzibâtın sürat-i tesîsi içün ittihâz-ı tedâbirde muâmelât-ı mezkûrenin hitâmına kadar vâlî-i vilâyet Refet Paşa Hazretleri’nin taht-ı emrinde bulunacaktır. 9/10/338
6 Ekim akşamı saat 20.30’da görüşmeler yeniden başladı. Önce İtalya delegesi General Ernesto Mombelli, sonra da Fransız delegesi General Charles Antoine Charpy, Ankara Hükümeti’nin şartlarını genel hatlarıyla kabul ettiklerini açıkladılar. Ancak Büyük Britanya delegesi General Charles Harington, Londra’dan talimat alamamış olduğu için bir şey söyleyemedi ve toplantı sona erdi. Harington ertesi gün de bir talimat alamadı; zira Büyük Britanya Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Paris’te Fransa Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Raymond Poincaré ile pazarlık halindeydi. Sonuç olarak Büyük Britanya, 8 Ekim sabahı Doğu Trakya’nın Ankara Hükümeti’ne bırakılmasını ve Yunan işgal kuvvetlerinin en kısa zamanda bu bölgeyi boşaltmasını kabul etti. Ancak o gün, iki pürüz daha çıktı: Karaağaç konusu barış görüşmelerine bırakılıyor ve Türk askerlerinin girmiş oldukları tarafsız bölgedeki yerlerden çıkması isteniyordu. Bu nedenle o gün imzalanması beklenen bırakışma gene tehir edilmiş oluyordu.
Ankara’nın, pazarlıkları sürdürmekle birlikte, bu şartları 9 Ekim’de kabul ettiği anlaşılıyor. Bunu hem Mustafa Kemal Paşa’nın İsmet Paşa’ya yazdığı bir telgraftan hem de o gün alınan bir Bakanlar Kurulu kararıyla Refet Paşa’nın Doğu Trakya’yı teslim almakla görevlendirilmiş olmasından anlıyoruz. Aynı günün akşamında yapılan bazı değişiklerle birlikte mütarekenin son metni ertesi günü TBMM’nde görüşülerek kabul edilecek; 1 gün sonra 11 Ekim’de Mudanya Bırakışması imzalanacaktı. Türkiye ile Yunanistan arasındaki savaş resmen bitmişti.
Mudanya Bırakışması savaşa son verdiği gibi, Doğu Trakya’yı da Ankara Hükümeti’ne savaşsız olarak kazandırmış oluyordu. Bölgede bulunan Yunan yöneticiler yetkilerini en kısa zamanda İtilâf Devletleri temsilcilerine bırakacaklar, bunlar da yönetimi hemen Türk yetkililerine teslim edeceklerdi. Ankara Hükümeti, Doğu Trakya’da 8.000 kişilik bir jandarma gücü bulunduracak, barış yapılana kadar bölgeye başka askerî güç yerleştirmeyecekti. Meriç nehrinin Karaağaç’ı da içeren sağ sahili barış antlaşmasının imzalanmasına kadar İtilâf Devletleri’nin yönetiminde kalacaktı. Bu uygulama, İstanbul da dahil olmak üzere, Boğazlar yöresi için de geçerliydi.
Sonuç olarak Mudanya Bırakışması’nın Anadolu Savaşı’na son verdiğini ve Yunan işgalindeki toprakların Türk yönetimine geçtiğini, ama “Misâk-ı Millî Türkiyesi”nin elde edilmesini barış konferansına bıraktığını söyleyebiliriz. Bu da dönemin siyasal bağlamına bakıldığında gayet mantıklıdır; zira Türkiye’nin önünde hâlâ 1. Dünya Savaşı’ndan galip çıkan devletlerle yapması gereken bir barış duruyordu.
11 Ekim 1922’de Mudanya Bırakışması’nın imzalandığı konak.
VAKİT GAZETESİ – 1922
‘Edirne Valiliği’ne Refet Paşa tayin edildi’
Vakit gazetesinin 12 Ekim 1922 tarihli sayısında başsayfanın sol sütununda çıkan “Refet Paşa Edirne Vâlîsi olmuş, sâbık mebus Şâkir Bey de müşâvir-i mülkî tayîn edilmişdir” başlıklı haberde şöyle deniyordu: “İdâremize avdeti hâdise-i mesûdesi yaklaşmış olan Edirne’mizin vâlî-i askerîliği İzmir Mebûsu sâbık Dâhiliyye Vekili Refet Paşa’ya tevdî olunmuşdur.
Bâzı gazetelerin Edirne Vâlîliğine tayîn olunduğunu yâhûd tayîni mutasavver bulunduğunu yazdıkları sâbık Gelibolu Mebûsu Şakir Bey de müşâvir sıfatıyla îfâ-yı vazife edecekdir.
İki intihâbdaki isâbeti mâa’l-memnûniyye kaydederek şimdiden muvaffakiyetlerini temenni ederiz”.
Savaştan yeni çıkmış, imkanları son derece sınırlı bir ülkenin uçak üretimi gibi yüksek teknoloji gerektiren bir alanda yaptığı büyük atılım şaşırtıcıdır. Vecihi Hürkuş, Wright kardeşlerden sadece 20 yıl sonra ilk Türk uçağını üretmiş, ardından pekçok başarılı proje gelmiştir. Mustafa Kemal’in “İstikbal göklerdedir” vizyonuyla hızlı bir yükseliş kaydeden Türk uçak imalat sanayii, onun ölümünden sonra inişe geçecek, 1950’lerden itibaren dışa bağımlı hale gelecektir.
Çok zengin bir geçmişi olan havacılık tarihimiz, adeta unutturulmuştur. Memleketimizde cumhuriyetin ilanından hemen sonra uçak imal ettiğimizi, bu uçağın test uçuşunu 28 Ocak 1925 günü başarıyla gerçekleştirdiğimizi maalesef çok sınırlı sayıda kişi bilmektedir.
Mustafa Kemal Atatürk’ün 1925 yılında işaret ettiği “İstikbal göklerdedir, çünkü göklerini koruyamayan milletler yarınlarından asla emin olamazlar” sözü ile birçok özgün proje ve yüzde seksen-doksanı yerli imalat uçaklar yapılmış, bunlar başarıyla uçurulmuş fakat daha sonraki dönemlerde dünyaya mâl olmuş havacılığımız ve uçak imalat sanayiimiz bir darboğaza sıkışmıştır.
Dünya havacılık tarihinde ilk devrim, Wright Kardeşler’in uçağının 17 Aralık 1903’te Kuzey Karolina’da havada sadece 12 saniye kalarak 37 metre mesafe katettiği uçuştur. Türkiye’de havacılığın tarihi yine çok erken bir dönemde, 1911 yılının temmuz ayında Yüzbaşı Fesâ ve Teğmen Kenan’ın Fransa’da Bleriot uçak fabrikasının uçuş okuluna gönderilmeleri ve 15 Mart 1912 yılında iki adet Deperdussin tipi uçak alınmasıyla başlamıştır. Uçak imalatımızın miladı ise Vecihi Hürkuş ve arkadaşlarının Halkapınar Tayyare Atölyesinde Vecihi K-VI uçağını ürettikleri tarih olan 24 Haziran 1923’tür.
‘Babayiğit’ işadamının yerli uçak projesi İşadamı Nuri Demirağ’ın ekibi tarafından 1936’da tasarlandığı için NuD-36 adı verilen uçak, Avrupa ve ABD’de de büyük yankı uyandırmıştı. 10 adet üretilen NuD-36’lardan biri, imal edildiği Yeşilköy Nuri Demirağ Tayyare Fabrikası’nın semalarında, 24 Ağustos 1942.
Atatürk’ün 1 Kasım 1937 yılında TBMM’nin açılış konuşmasında “Bundan sonrası için bütün tayyarelerimizin ve motörlerinin memleketimizde yapılması ve harp sanayimizin de bu esasa göre inkişaf ettirilmesi iktiza eder” sözü ile göstermiş olduğu hedefe eninde sonunda ulaşmayı amaçladığı anlaşılmaktadır. 1925’te Türk Tayyare Cemiyeti kurulduktan sonra çoğu gece Atatürk’ün sofrasında bu konu üzerinde durulmuştur. Sadece yurtdışından uçak almayı değil, aynı zamanda kurulacak havacılık sanayii ile bu alanda dünyada söz sahibi bir ülke olmayı amaçlayan Atatürk, bu yemeklerden birinde kararlılığını şu sözlerle ifade etmiştir:
“Eskimiş teknolojileri değil, en yeni teknolojiyi ülkeye getirmediğimiz, getiremediğimiz sürece, yabancı ülkelere bağımlı olmaktan kurtulamayız… Eski teknolojileri bize kolaylıklar tanıyarak getiren yabancı devletlerin kurnazlıklarını anlamamak için insanın ya kör ya da aptal olması gerekir… Dünya Savaşı biter bitmez, bu kara günlerde kullanılan tüm silahlar birdenbire demode oluverdi. Almanlar, Fransızlar, İngilizler, Amerikalılar ellerindeki bu silah fabrikalarını uzun vadeler tanıyarak geri kalmış ülkelere satmaya çalışıyorlar. Neden? Çünkü onlar daha modernlerini, daha etkili olanlarını yapabilecek fabrikalar kurmakla meşguller. Biz yeni genç bir Türkiye kuruyoruz. Dost düşman ülkelerin geride kalmış teknolojilerine gereksinmemiz yok. Ya en yenisini kurar, onlarla boy ölçüşürüz, ya da biraz daha sabreder, bunu yapabilecek güce erişmemizi bekleriz”.
Bunun için çok beklemek gerekmeyecektir. İlk uçak fabrikası olan TOMTAŞ kurulacak ve 1926’dan itibaren faaliyete geçecek, özel sektör de bu hamleye destek verecektir.
Nuri Demirağ, Avrupa ve Amerika’da mühendisleriyle birlikte bütün laboratuarları, imalat tezgâhlarını, muazzam ısı fırınlarını, presleri; imalat, plan, proje salonlarını inceledikten sonra “Neden kendi uçaklarımızı yapmalıyız?” sorusuna 1936’da şu cevabı vermiştir:
“Avrupa’dan, Amerika’dan lisanslar alıp tayyare yapmak bir kopyacılıktan ibarettir. Çünkü demode tipler için lisans verilmektedir. Yeni icat edilenler ise büyük bir kıskançlıkla muhafaza edilmektedir. Dolayısıyla kopyacılığa devam edilirse, demode şeylerle boş yere zaman geçirilecektir. O halde Avrupa ve Amerika’nın son sistem tayyarelerine karşılık yeni bir Türk modeli yapmak lazımdır”.
Dünya kanatlarımız altında MKE-4 koduyla üretilen THK-15 “Uğur” eğitim uçağı seri üretim halinde, Etimesgut Uçak Fabrikası, 1950-1954.
Nuri Demirağ, kurduğu uçak fabrikalarında NuD-36 ve NuD-38 uçaklarının motor haricinde tüm parçalarını imal etmiştir. Başarılı olduğunda ise motoruna kadar en küçük vidasına kadar imal edeceğini söylemiş, planlamış ve gerçekleştirdiği projelerle bunu yapabileceğini kanıtlamıştır. Tezi bütünüyle doğru ve geçerlidir. Lisans altında yaptığınız uçak sizin özgürlüğünüz değil, bağımlılığınızdır.
Cumhuriyetin mucizevi uçak fabrikaları serüveninde geriye gidiş, Atatürk’ün vefatı ile başlamıştır. Bu tarihten itibaren büyük bir politik değişime uğrayan Türkiye, bağımsızlık hedefinden şaşmıştır. Alınan yanlış kararlar neticesinde 1925’te temelleri atılan ve 1950’de neredeyse tamamen yerli olan THK-15 “Uğur” uçağını (motoru Gazi Uçak Motor Fabrikasında yapılmaktaydı) üreten uçak fabrikalarımız, siparişler kesildiği için önce MKEK’ye devredilerek şekil değiştirmişler, 1954’te ise tamamen kapatılmışlardır. 1960’lara gelindiğinde Türkiye’nin, Menderes hükümetleri tarafından artık her yönden Amerika’ya bağımlı hale getirildiğini net olarak görmekteyiz.
Tecrübe uçuşu sonrası Vecihi K-VI tayyaresinin önünde kurban kesiliyor, 28 Ocak 1925.
5 Haziran 1964’te ABD başkanı Lyndon Johnson tarafından İsmet İnönü’ye gönderilen mektupta Kıbrıs’a yapılacak bir harekâtta Türkiye’ye hibe edilen uçak ve askerî malzemelerin ABD’nin izni olmadan kullanılamayacağı bildirilmekteydi. Gerçek 12 Temmuz 1947’de ABD ile Türkiye arasında yapılan “Truman doktrini” antlaşmasında yatıyordu. Daha sonra Marshall Planı çerçevesinde geliştirilen bu antlaşma ile Türkiye’ye yardım olarak verilen 137 milyon dolar ve hibe edilen 2. Dünya Savaşı’ndan kalma C-47 uçakları ile kullanılmış askerî teçhizat İnönü’nün yüzüne vuruluyordu. Başbakan İnönü 1964’te karşılaştığı bu durumu şu sözlerle dile getiriyordu: “Amerika’nın sorumluluğuna inanıyordum, yanılmışım”. Ne var ki uçak ve bomba fabrikaları kapatılmış, farkına varılmadan dışa bağımlı olunmuştu. Aslında Mustafa Kemal, 6 Mart 1922 TBMM’deki konuşmasında; “Artık vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa’dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi bir takım zihniyetler belirdi. Hâlbuki hangi istiklal vardır ki, ecnebilerin nasihatleri ile ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir!” diyerek başa gelecekleri net bir biçimde öngörmüştü.
Mustafa Kemal’in onbeş yıldır sürdürmekte olduğu tam bağımsızlık politikaları daha sonraları aynı cesaretle devam ettirilememiştir. 2. Savaş’ını izleyen Soğuk Savaş yıllarında SSCB tehdidine karşı Amerika’ya yanaşılmış, iki kutuplu dünyanın Batılı liderinin neredeyse tüm dikte ettirdikleri yapılmış, Türkiye’nin kendi uçaklarını üretmesi artık bir hayal olmuştur. Türkiye’yi yönetenler kendi tasarım uçaklarını imal eder durumda iken siparişlerini THK Etimesgut Uçak veya Nuri Demirağ Uçak fabrikalarına vermeyerek bu fabrikaların kapatılmasına neden olmuş, ülke siparişlerini ABD’ye verir duruma getirilmiştir.
1925’te kurulan Şakir Zümre Bomba Fabrikası, 1939 yılında 300, 500, 1000 kg’lık bombalar ve mayınlar imal etmekte, yaptığı yerli bombalar Kara, Deniz, Hava Kuvvetlerinde kullanılmaktaydı. Fabrika yurtdışına da satışlar gerçekleştirmiş, Yunanistan, Bulgaristan, Polonya ve Mısır gibi ülkelerden bomba siparişi almıştır. 2. Dünya Savaşı’na giren Yunanistan’la, ülke ordusunun bomba gereksinimi karşılamak üzere 1937’de imzalanan 1,5 milyon liralık sözleşme Türkiye için büyük bir ekonomik zafer niteliğindedir. 1950’lerden sonra Amerika’ya sipariş verilen uçaklarla birlikte bomba siparişleri de verilmiştir. Stratejik önem taşıyan Şakir Zümre Bomba Fabrikası ise işçilerinin maaşını soba üreterek ödeyebilmiştir. Kaybolan bomba yapma kabiliyeti, bizim için çok çarpıcı bir örnek olduğu kadar aynı zamanda acı bir durumdur. Görüldüğü gibi sadece uçak yapma kabiliyeti değil bomba yapma kabiliyetimiz de kaybolmuştur.
Seri üretilen ilk Türk uçağı: THK-15 “Uğur” THK Etimesgut Uçak Fabrikası’nda tasarlanan “Uğur” başlangıç eğitim uçağı 1950’li yılların teknolojisine göre dünya standartlarında özelliklere sahipti. THK-15 “Uğur”un üretimine 1949’da başlanmış, fabrikanın MKEK’ya devrinden sonra toplam 84 adet imal edilmiştir. Bunların 60 tanesi Türk Hava Kuvvetleri envanterine girmiş, 1962’ye kadar kullanılmıştır. THK’da ise bu uçaklar 1969’a kadar uçurulmuştur. THK-15’in üretimi, uçak siparişlerinin Amerika’ya verilmeye başlamasıyla 1954’te durdurulmuş, THK Etimesgut Uçak Fabrikası ise lisans altında traktör üretimine geçmiştir.
Uçak fabrikalarımızın kapanmasında büyük etkisi olan Max Weston Thornburg’un 1949-1950 yıllarında Türkiye’nin gelişimi için hazırladığı rapor, bağımlılığa geçiş için çok iyi bir örnek arzetmektedir. Çünkü Thornburg raporuna göre ağır yerli endüstrinin gerekli olmadığı, ihtiyaç duyulan araçların Amerika’dan satın alınabileceği, Türkiye’nin bir tarım ülkesi olduğu, planlarını da buna göre yapması gerektiği yazıyordu ve ne yazık ki bu raporlar hiç tereddütsüz uygulandı. Böylece büyük zorluklarla 25 yılda büyük gelişim gösteren uçak sanayii elimizden kayıp gitmiş, Türkiye bağımlı hale getirilmiştir. 1974 Kıbrıs Harekâtı’ndan sonra uygulanan ambargo, Atatürk’ün bağımsız politikalarında ne kadar haklı olduğunun tam bir ispatıdır.
TÜRKİYE’NİN UÇAK İMALAT KURULUŞLARI :
Seydiköy (Gaziemir) Hava Meydanı (1923 – 1925) TOMTAŞ – Tayyare ve Motor Türk Anonim Şirketi (1925 – 1928) Kayseri Tayyare Fabrikası (1930 – 1942) Vecihi Faham Tayyare Inşaa Fabrikası (1932 – 1935) Eskisehir Tayyare Fabrikası 1932 Nuri Demirağ Tayyare Fabrikası (1936 – 1943) Türk Hava Kurumu Etimesgut Tayyare Fabrikası (1939 – 1950) Türk Hava Kurumu Uçak Motor Fabrikası (1948 – 1950) TUSAŞ -Türk Havacilik Ve Uzay Sanayii A.Ş. 1984 –
Türk havacılığının ve uçak sanayiinin dönüm noktaları hakkında daha fazla bilgi edinmek için, İsmail Yavuz’un İş Bankası Kültür Yayınları tarafından ilk baskısı 2013’te yapılan Mustafa Kemal’in Uçakları- Türkiye’nin Uçak İmalat Tarihi (1923-2012) isimli esere başvurabilirsiniz.
TÜRK YAPIMI EFSANE UÇAKLAR
İLK TÜRK TAYYARESI:VECİHİK-V1
Birinci Dünya ve Kurtuluş Savaşlarında değişik marka ve modelde Fransız, İtalyan, İngiliz ve Alman uçaklarıyla uçan ve birçok cephede büyük yararlılıklar gösteren Vecihi Hürkuş, Vecihi “K-V1” uçağını 24 Haziran 1923’te tasarlamış, aynı yıl teknik çizimlerini tamamlamıştır. Arkadaşlarıyla birlikte, uçağın gövdesini, kanatlarını ve diğer parçalarını Halkapınar Tayyare Atölyesi’nde yerli malzeme kullanarak imal eder. Pilot mahalli borda saatleri Sadefi Vasıf Bey, yağ deposu Agop Usta tarafından yapılan tayyarenin Çekoslovak malı Gnomm et Rohn motoru 110 beygir gücündedir. Uçağın motoru, kaçan Yunan ordusunun bıraktığı bir uçaktan alınır. 14 ayda montajı tamamlanan Vecihi K-V1 Seydiköy (Gaziemir) Hava Meydanı’na taşınır. Motor ve taksi testleri yapılarak uçuşa hazır hale getirilen uçak, 15 dakika süren ilk tecrübe uçunu Vecihi Hürkuş’un pilotajında burada yapmıştır. Hızı saatte 207 kilometre olan K-V1’in teknik özellikleri dönemin modern av teyyareleriyle aynı seviyededir.
EN GELİŞMİŞ SPORUÇAKLARDAN: VECİHİ-XIV
“Vecihi – XIV” uçağının imalatı 19 Haziran 1930’da başlamış, insanüstü bir çalışmayla dört ay gibi kısa bir sürede tamamlamıştır. Uçağın imalatını ikisi makinist, ikisi marangoz, dört yardımcısıyla yapan Vecihi Hürkuş, üretim için gerekli tasarım, kalite kontrol, uçuş/yer test işlemleri gibi adımların tümünü kendisi gerçekleştirir. Vecihi Hürkuş ilk tecrübe uçuşunu 16 Eylül 1930’da saat 15.00’da Kadıköy Kızıltoprak mevkiinde büyük bir kalabalığın önünde başarıyla gerçekleştirmiştir. Havada on beş dakika kalmış, uçağının tüm kumanda ve kabiliyetini kontrol etmiş ve tam netice alarak yere inmiştir. Bu uçuş, Türk havacılık makamlarınca onaylanmayınca, uçağını trene koymuş ve Çekoslovakya’ya götürmüştür. Uçak, Prag’da Uluslararası Sivil Havacılık Komisyonu CINA (Committee International De Navigation) 9 – 25 Nisan 1931 tarihleri arasında altı uçuşla test edilmiş, 2500 metrede sıcaklık -22 ºC dereceye düştüğü halde test başarıyla sonuçlanmıştır. Uçağın yapısında kullanılan malzemelerin sertlik ve sağlamlık kontrolleri neticesinde, “dünyanın en iyi spor tayyarelerinden biridir” olarak sertifikalandırılmıştır.
F-4 FANTOM’DA OLMAYAN SİSTEME SAHİP: NUD-36
THK tarafından uçak alımı için kendisinden maddi yardım istenen işadamı Nuri Demirağ, cevap olarak “madem ki bir millet tayyaresiz yaşayamaz öyle ise, ben bu uçakların fabrikasını yapmaya talibim“ der ve işe koyulur. 1936 yılında tasarlandığı için NuD-36 ismi verilen uçak, 17 Ağustos 1941’de kurulan Yeşilköy Nuri Demirağ Tayyare Fabrikası’nda üretilen, tasarımları mühendis Selahattin Reşit Alan tarafından yapılan iki modelden biridir. Tek motorlu (Çekoslovak Gama I, 1750 dev/dk. 150 bg); 9.74 m uzunluğa, 7.3 m. kanat genişliğine, 650 kg ağırlığa sahip uçak çift kanatlı ve çift kumandalı gövdelidir. Kanatları ve kuyruğu bez kaplı uçak 500 km menzile ve 182 km sürata sahiptir. İniş takımları sabit olmakla birlikte amortisörlü olan NuD-36’da motor çalıştırma sistemi (engine starting system) mevcuttur. Bu önemli bir yeniliktir ve ABD’nin 1960’larda üretilmeye başladığı F-4 Fantom savaş uçaklarında bile bulunmamaktadır. NuD-36’dan 10 adet üretilmiştir.
FAZLASI VAR, EKSİĞİ YOK: NUD-38
NuD-38 Yeşilköy Nuri Demirağ Tayyare Fabrikası’nda üretilen ikinci uçaktır. Altı kişilik, çift motorlu, 150 beygir gücünde, dakikada 1750 devir yapan Çekoslovak Gama motorlu, 1000 km menzilli, 3,5 saat havada kalabilen uçağın tek bir prototipi üretilmiştir. NuD-38 kısa sürede yapılan konfigürasyon değişikliğiyle bombardıman uçağına dönüştürülebiliyordu ve üretildiği dönemin dünyada en üstün teknik özellikleri barındıran uçaklarındandı. Selahattin Reşit Alan, bir NuD-36 ile uçarken pilotaj hatası nedeniyle düşerek hayatını kaybedince, NuD-38’in seri üretime geçilememiş, üretilen 10 adet NuD-36 ise teknik hata gerekçesiyle THK tarafından geri çevrilmiştir. Hukuki mücadeleyi kaybeden üstelik –muhtemelen ABD’nin baskısıyla- uçaklarının yurtdışına satışı yasaklanan Nuri Demirağ, kurduğu Gök Okulu’nda kendi üretimi modellerle kırımsız 16.000 saat uçmuş ve Türk havacılığına 290 yetkin pilot armağan etmiştir.
YURTDIŞINA SATILAN TEK TÜRK UÇAĞI: THK-5A
Danimarkaya satılan THK-5A Ambulans Uçağı, yeni sahiplerine OY-ACK kuyruk numarasıyla hizmet etti,1960.
1944–1946 yıllarında tasarlanan THK–5A uçağı, iki motorlu, iki dümenli, semi-monokok ahşap gövdeli, ahşap pervanelidir. Uçakta, İki adet 130 Bg. gücünde 4 silindirli Gipsy-Major motoru kullanılmıştır. Bu Motorlar T.H.K. Gazi Motor fabrikasında lisans altında imal edilmiştir. Türkiye’nin kendi tasarlayarak imal ettiği ve uçuşa elverişlilik belgesi vererek yurtdışına sattığı tek uçaktır. THK-5A altı yolcu kapasiteli hafif nakliye uçağı, 1949 yılında Paris Air Show’a gönderilmiş ve büyük ilgi toplamıştır. Bu esnada Danimarka’dan bir adet sipariş alınmıştır. Bu sipariş üzerine yeni bir THK–5A ambulans uçağı olarak üretilmiş, imalat 12 Eylül 1951 tarihinde tamamlanmış, TC-THK AY kuyruk numarası verilen uçak 11 Aralık 1951’de Danimarkalı iki pilota teslim edilmiştir. Danimarka’nın uzak ve ıssız adalarından yaz, kış, gece ve gündüz hasta taşımak için kullanılan bu uçak; Polonya, Lüksemburg ve Hollanda’ya uzun menzilli uçuşlar gerçekleştirmiş, hasta taşımanın yanı sıra, Dan köylerine broşür atmak için de kullanılmış, yıllarca başarıyla hizmet vermiştir.
ABD’YE YAKIN TAKİP:THK -13 “UÇAN KANAT”
Yüksek Mühendis Yavuz Kansu tarafından tasarlanmış ve planör olarak imal edilmiş, test uçuşları Pilot Kadri Kavukçu ve Pilot Cemal Uygun tarafından yapılmıştır. Projede başarı sağlanmış fakat test uçuşu için alınan yanlış kararlar neticesinde planör düşmüş ve proje sonlandırılmıştır. Oysa aynı tarihlerde Amerikalılar da Northrop YB-49 Flying Wing adı altında aynı proje üzerinde çalışmışlar fakat onlar da başarılı olamamışlardır. 1980’li yıllarda yeniden ele alınan projenin meyvesi, bugün ABD Hava Kuvvetleri’nde bulunan B-2 uçağıdır.
Köy Enstitüleri, Türkiye’ye aydın köy öğretmenleri kazandırmak amacıyla kuruldu. Köylü köyünde eğitilecek, köyler ekonomik ve kültürel bakımdan kalkındırılacaktı. Bir görüşe göre bu Türkiye’ye çağ atlatacak eğitim hamlesiydi, karşıt teze göreyse genç dimağlara komünizm tohumları eken bir nifak girişimi. Proje 1954’te DP tarafından sonlandırıldı. Devam etseydi, Çetin Altan’ın hayalini kurduğu, tenis kortlu, tiyatro salonlu, kahvelerine “kızlı erkekli” çıkılan köyler gerçek olacak mıydı? Şehirlerin göçlerle köyleşmesinin önüne geçilebilecek miydi? Kararı siz verin…
Köy Enstitüleri’nde sanat ve spor eğitimine büyük önem veriliyor, böylelikle buralardan yetişecek öğretmenlerin ufuklarının köy sınırlarını aşması amaçlanıyordu.
Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde (Ankara) boş zamanlarını mandolin çalarak, örgü örerek, kitap okuyarak değerlendiren kızlar. (Mustafa Güneri Arşivi)Akpınar Köy Enstitüsü (Samsun) bandosu bir prova sırasında geçit resmi yapıyor. (İ.H. Tonguç Belgeliği)Göl Köy Eğitmen Kursu’nda (Kastamonu) sabah sporu. (İ.H.Tonguç Belgeliği)
Öğrenciler geleneksel sazların yanı sıra Klasik Batı Müziği enstrümanlarını çalmayı öğreniyor, tiyatro gösterileri düzenliyor, bölgenin coğrafi şartlarına uygun spor dallarında kendilerini geliştirme olanağı buluyordu.
Cılavuz Köy Enstitüsü’nde (Kars) kayak dersi gören öğrenciler, 1941. (İ.H.Tonguç Belgeliği)Âşık Veysel öğrencilerine saz dersi verdiği Kepirtepe Köy Enstitüsü’nde (Kırklareli). Arka sırada soldan üçüncü, enstitü öğretmenlerinden Cavit Orhan Tütengil. (Cavit Orhan Tütengil Arşivi)Bir Köy Enstitüsünde düzenlenen tiyatro etkinliği sırasında sahneye konulan antik piyeste rol alan kostümlü, makyajlı köy çocukları. (İ.H. Tonguç Belgeliği)
Öğrenim süresi beş yıl olan Eğitim Enstitülerinde günde sekiz, haftada 44 saat ders yapılıyordu. Bu sürenin yarısı temel örgün eğitime, diğer yarısı ise inşaat, tarım, demircilik, marangozluk, el sanatları gibi üretime yönelik uygulamalı derslere ayrılıyordu. Enstitülere alınan ilkokul mezunu köy çocukları hem okuyor, hem çalışıyor, başta öğretmenlik, beldelerinde ihtiyaç duyulan alanlarda köy yaşamını geliştirici birkaç meslek birden öğreniyordu.
Akpınar Köy Enstitüsü (Samsun) öğrencileri demircilik atölyesinde. (İ.H.Tonguç Belgeliği)Beşikdüzü Köy Enstitüsü’nde (Trabzon) öğrenciler balık ağlarını tamir ediyor. (İ.H.Tonguç Belgeliği)Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde öğrenciler uygulamalı arıcılık dersinde. (Mustafa Güneri Arşivi)
Köy Enstitülerinin fikir babası İsmail Hakkı Tonguç’un geliştirdiği eğitim modeli taklide değil, yaratıcılığa dayanıyordu. Öğrencilerin hazırladıkları ödevlerde gösterdikleri titizlik, enstitülerin “köy halkını sosyal hayat bakımından asrın şartlarına ve icaplarına göre yetiştirme” hedefini ne kadar benimsemiş olduklarını kanıtlar nitelikte…
Antalya’daki Aksu Köy Enstitüsü’nde Cavit Orhan Tütengil’in öğrencilerine yaptırdığı sosyoloji ödevleri. (Cavit Orhan Tütengil Arşivi)Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nün biçki dikiş işliğinde çalışan kız öğrenciler. (Mustafa Güneri Arşivi)
Köy Enstitüleri üretici okullar olarak tasarlanmıştı. Eğitmen kursundan mezun olan öğretmen tayin olduğu köyde kendisine sağlanan ödenek ve yerel olanaklarla önce okul binasını ve öğretmen evini yapıyordu. Köy Eğitmen ve öğretmenlerinin vazife ve salâhiyetlerini düzenleyen kanunun önemle altını çizdiği konulardan biri de, “okula mahsus araziyi örnek olabilecek şekilde işlemek, boz (ekilmemiş) bırakmamak”tı.
Bir Köy Enstitüsünde çatı inşasında çalışan köy öğretmenleri ve köylüler. (İ.H. Tonguç Belgeliği) 1938’de faaliyete geçen Kepirtepe Köy Enstitüsü’nün imece usulü inşası. (Mustafa Güneri Arşivi)Kızılçullu Köy Enstitüsü’nde (İzmir) bahçe sulaması. (İ.H. Tonguç Belgeliği)
İsmail Hakkı Tonguç’a göre; açık hava, bol güneş ışığı, toprak ve çiçek kokusu, hayvan sesleri, tabiat olayları içinde yetiştirilen enstitü çocukları, kuruma geldikleri günlerdeki hallerine nazaran imrenilecek derecede sıhhat kazanmaktaydı.
Köy Enstitüleri projesinin iki mimarı, Maarif Vekili Hasan Âli Yücel ve İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç, 1940 yılında açılan Beşikdüzü Köy Enstitüsü’nü ziyaretlerinde, Müdür İsmail Ülkümen’le. (İ.H. Tonguç Belgeliği)Öğrenciler ve öğretmenleri açık havada ders yaparken, köylüler izleyip “feyz” alıyor. (İ.H. Tonguç Belgeliği)Çifteler Eğitmen Kursu’nda (Eskişehir) dünya küresinin etrafında toplanmış köy çocukları coğrafya dersinde. (İ.H. Tonguç Belgeliği)
Enstitülere ilkokulu bitirmiş yetenekli öğrenciler alınıyordu. Gelecek tasavvurları tarla ekip biçmek, bir çift öküz sahibi olmak, evlenmek ve ibadetten ibaret olan çocuklar enstitüye kabul edilmeleriyle birlikte hayatı geniş bir perspektiften algılamaya başlıyorlardı.
Projenin hamisi Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Hasanoğlan Eğitim Enstitüsü’nü bir ziyaretinde, sınıfta derse nezaret ediyor. Arkada, birinci sıranın sağında dönemin “first lady”si Mevhibe İnönü. (Mustafa Güneri Arşivi)Açılan toplam 21 Köy Enstitüsü 14 yılda yaklaşık 20.000 köy öğretmeni yetiştirdi. Bunların arasında daha sonra ünlenecek edebiyatçılar da vardı. Köy Enstitülü yazarlar Mehmet Başaran, Mahmut Makal, Talip Apaydın, Fakir Baykurt, Yaşar Kemal ile birlikte. (İ.H. Tonguç Belgeliği)
Yazar Mahmut Makal’ın, babası İsmail Makal ile İvriz Köy Enstitüsü’ne (Konya) giderken çektirdiği veda fotoğrafı, 23 Mart 1943. (İ. H. Tonguç Belgeliği)
Fotoğraflar, 2012’de İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nce düzenlenen ve küratörlüğü Ekrem Işın tarafından yapılan “Düşünen Tohum Konuşan Toprak: Cumhuriyet’in Köy Enstitüleri 1940- 1954” isimli serginin kataloğundan alınmıştır.
Osmanlı devrinden kalma İstanbul Darülfünunu’nun yerine modern bir bilim kurumu yaratmayı amaçlayan girişimin bir yüzü reformsa, diğer yüzü tasfiyeydi. Kadro dışı bırakılan 157 öğretim görevlisi içinde, ünlü tarihçi Ahmet Refik Altınay’ın aralarında bulunduğu, üstad kabul edilen biliminsanları da vardı.
Başbakanı İsmet İnönü’nün Meclise sunduğu, aşağıdaki gerekçeli dilekçe ile başlayan İstanbul Üniversitesi reformu birkaç yıldan beri tartışılan, raporlar hazırlatılan Osmanlı’dan kalma İstanbul Darülfünunu’nun kaldırılarak modern, yenilikçi, hızlı bir bilim kurumu yaratmayı amaçlıyordu.
“T.C. Başvekalet
Muamelat Müdürlüğü, Sayı: 6/1553
Tarih: 18 Mayıs 1933
Türkiye Büyük Millet Meclisi Yüksek Reisliğine,
İstanbul Darülfünun’unun ilgası ile yerine yeni esaslar dahilinde bir İstanbul Üniversitesi teşkiline dair Maarif Vekilliğince hazırlanan ve İcra Vekilleri Heyeti’nin 15 –V – 1933 tarihli toplantısında Yüksek Meclise arzı kararlaştırılan Kanun lâyihası esbabı mucibesiyle birlikte yüksek huzurlarınıza sunulmuştur, efendim
Başvekil İsmet”
Atatürk tarafında davet edilen ve 1932’te Türkiye’ye gelen İşviçreli eğitimci ve siyaset adamı Albert Malche (1876 – 1956)’nin hazıladığı İstanbul Üniversitesi hakkında rapor doğrultusunda Mayıs 1933’ten itibaren Darülfünun’daki hocaların görevlerine son veriliyor bugünkü deyimle “açığa alınıyor”lardı. Bu açığa alma işleminden sonra hazılanan 63 maddeden oluşan bir “Talimatname” ile yeni İstanbul Üniversitesi 11 Ekim 1934 tarihli bakanlar kurulunun onayı ile de yönetilmeğe başlanıyordu. Ord. Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp İstanbul Üniversitesi’nin ilk rektörü oldu. Prof. Dr. Tevfik Sağlam’ın Tıp Fakültesi, Prof. Dr. Tahir Taner’in Hukuk Fakültesi, Prof. Dr. Kerim Erim’in Fen Fakültesi, Prof. Dr. Fuad Köprülü’nün Edebiyat Fakültesi dekanı oldukları bu yeni oluşuma alınmayan veya alınma vasfı olmadığı saptanan 71 profesör, 13 doçent ve 73 asistan kadro dışı bırakıldılar.
Ahmet Refik Altınay’ın 1926’da çizilmiş bir karikatürü.
Bu kadro tasfiyesinden sonra doğan eleman açığını İstanbul Üniversitesi yönetimi, açığa alınan bazı hocaları geri alarak, Avrupa’da öğrenim görmüş bazı genç akademisyenleri ve pek çoğu Hitler rejiminden kaçarak Türkiye’ye gelen yabancı hocaları kadrosuna katarak gidermiştir. İstanbul Üniversitesi bünyesine dahil edilen yabancı hocalar 65 ordinaryüs profesör, 22 profesör ve 93 doçent olmak üzere 180 kişiden oluşmaktadır.
Kadro dışı bırakılıp tasfiyeye uğrayan toplam 157 kişi içinde uzmanlık alanlarında pek çok kitap yazmış tasfiyeden sonra farklı kurumların başına geçmiş, alanlarında halen üstad olarak kabul edilen insanlar vardır. Babanzade Ahmet Naim, Ali Ekrem (Bolayır), İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu, Ahmet Ağaoğlu, Doktor Besim Ömer Paşa (Akalın), Doktor Kadri Raşit Paşa, Fatin Gökmen, Doktor Ziya Gün, Hasan Tahsin Aynizade, Avram Galante gibi uzmanlık alanlarında pek çok kitap, makaleler kaleme alan bilim insanlarıdır bu kişiler. Eski bir geleneğe mensup olmalarına karşın Cumhuriyet’in yanında yer almışlardır. Buna rağmen yeni kurulan üniversite sisteminde yer alamamışlar kadro dışı kalmışlardır.
Bu kadro dışı kalanlardan birisi de Türkiye Tarihi zümresi Müderrisi (profesörü) Ahmet Refik Altınay’dır. Talebesi ve asistanı Reşad Ekrem Koçu’nun “Büyük bir Türk edibi ve müverrih, velûd bir muharrir, şarkıları dillerde dolaşmış bir şair” diye tanımladığı Ahmet Refik Altınay’ı “1880’de Beşiktaş’ta Valdeçeşmesinde doğdu;. İlk tahsilini Beşiktaş’ta Vişnezâde Mektebinde yaptı. Sonra Beşiktaş Askerî Rüşdiyesini bitirdi. Oradan Kuleli Askerî İdadisine girdi ve nihayet Harbiye Mektebini, 1898’de, henüz on sekiz yaşında iken birincilikle bitirerek piyade mülâzımı sânisi rütbesiyle Türk ordusuna iltihak etti” diye anlatmaya başlar. Lâle Devri, Tarihî Simalar, Köprülüler ve Felâket Seneleri gibi kendisine şöhret getiren eserleri önce gazetelerde tefrika edip daha sonra kitaplaştıran Ahmet Refik bu yüzden “Tarihi Sevdiren Adam” diye tanımlanmıştır. Osmanlı tarihini halk kitlelerine sevdiren Ahmet Refik’in Cumhuriyet dönemi tarih anlayışı ve Gazi ile arasının pek iyi olmadığı bilinen bir gerçektir. Reşad Ekrem Koçu hocası Ahmet Refik’in İstanbul Üniversitesi’nin kuruluşunda kadro dışı kalmasını 1938 yılında hakkında yazdığı Ahmet Refik, Hayatı, Seçme Şiir ve Yazıları isimli eserinde “Üniversite teşkilatında açıkta kaldı” diyerek geçiştirir.
Tarihi Sevdiren Adam Darülfünun Reformuyla kurulan İstanbul Üniversitesi’ne alınmayarak tasfiye edilen üstat tarihçi Ahmet Refik Altınay (altta). Reformun “danışmanı” Albert Malche’ın, İstanbul Üniversitesi hakkında raporu.
Yıllar sonra ise Koçu, Muzaffer Gökman’ın Ahmet Refik hakkında hazırladığı kıymetli eseri için verdiği mülakatta “Ahmet Refik Osmanlı tarihine, Osmanlı hanedanına gönülden bağlı, âşık bir kişidir. Kitapları bir tarafa, gazete ve dergilerdeki yazılarını görmek, okumak yeter. Gönül vermiştir. Bu sevgiliyi bırakmasını isteyemezdik, isteseydik de o başaramazdı.
Atatürk memlekete yeni bir tarih anlayışı getirmişti. Ahmet Refik, Cumhuriyet’in ilanından, Ankara’nın başkent olmasından sonra, 23 Nisan Egemenlik Bayramı yıldönümünde bir derginin Ankara özel sayısında (Ankara’da Osmanlı Türkler başlıklı) yazı yazabiliyordu” diyerek hocası Ahmet Refik Altınay’ın sahip olduğu Osmanlı Tarihi hayranı bakışı ile yeni Cumhuriyet’in tarih anlayışının çatıştığını ve bu nedenle Ahmet Refik Bey’in kadro dışı kaldığını ancak anlatabiliyordu.
Üniversite tarihinde ilk olmayan ve daha sonraki yıllarda da tekrar tekrar yaşanacak bu açığa almalar ve kadro dışı bırakmaların yeni bir versiyonu da günümüzde yaşanmaktadır.
Harp Okulu Komutanı Albay Talat Aydemir liderliğindeki bir grup radikal subay, “27 Mayıs İhtilali amacına ulaşmamıştır” diyerek 1962’de yeni bir darbe yapmaya kalkıştı. Talat Aydemir, kan dökülmeden biten bu girişimin ardından emekli edilse de dur(durula)madı ve 1963’te kendi sonunu da getirecek yeni bir darbeye kalkıştı.
Ordu içinde 27 Mayıs 1960 darbesi sonrasında pek çok konuda görüş ayrılığı vardı. En önemli anlaşmazlık yönetimi sivillere devredip devretmeme konusunda yaşanıyordu. Ülke yönetimini ele alan Milli Birlik Komitesi (MBK) ile ordu içinde ordu gibi çalışan Silahlı Kuvvetler Birliği arasında büyük gerilim vardı.
“Radikaller” olarak bilinen 14 subayın MBK’dan tasfiyesi,taraflar arasındaki gerginliği arttırmıştı. Silahlı Kuvvetler Birliği’nin 1961 seçimlerinden sonra yapmayı planladığı darbe engellense de, “27 Mayıs’ın amacına ulaşmadığı” gerekçesiyle yeniden darbe yapmayı düşünen çok sayıda subay vardı.
Harp Okulu Komutanı Albay Talat Aydemir liderliğindeki bir grup subay 9 Şubat 1962’de, o ay bitmeden darbe yapma kararı aldı. Darbe girişiminden haberdar olan hükümet, başta Aydemir olmak üzere darbeci subayları acilen başka görevlere atadı.
Atama kararına uymayan Aydemir, kendine bağlı birliklerle 22 Şubat 1962’de harekete geçti. Hükümete ve rejime sadık kalan birlikler de, Hava Kuvvetleri uçaklarının Harp Okulu üzerinde alçaktan uçması gibi karşı hamleler yaptılar.
Acilen toplanan hükümet ve devreye giren İsmet İnönü’nün, “darbe girişiminin kansız bir şekilde bitirilmesi halinde darbecilere ceza verilmemesi” kararı üzerine hareket durdu. Ordunun önemli bölümünün desteğini alamayan Aydemir, ceza almayacakları açıklanınca darbe girişimine son verdi. Aydemir ve bazı subaylar emekli edilirken, girişime destek veren bazı subayların görev yeri değiştirildi.
Ancak emekli edilmesi bile Albay Talat Aydemir’i durdurmamıştı. Aydemir, 20 Mayıs 1963’te Harp Okulu ve Zırhlı Eğitim Tank Taburu’nu yeni bir darbe için harekete geçirdi. Fethi Gürcan’ın kontrol ettiği Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı da darbe girişimine katıldı.
Ancak hükümet bu defa önceden istihbarat ve sıkı önlemler almıştı. Ayrıca darbecilerin ordu içindeki desteği 14 ay önceki girişime göre daha da azdı. Gece boyu süren ve altı kişinin öldüğü çatışmaların ardından, tüm darbeciler etkisiz hale getirildi. Bu defa İsmet İnönü de “Devleti Talat’ın üç buçuk adamına teslim etmem” diyerek tutum almıştı.
Darbe girişimine katılan 151 subay ve emekli subay ile 1500 Harp Okulu öğrencisi tutuklandı. Üç ay süren yargılamanın sonunda 5 Eylül’de karar açıklandı. Talat Aydemir ve altı arkadaşı Fethi Gürcan, Osman Deniz, İlhan Baş, Erol Dinçer, Ahmet Güçal ile Cevat Kırca’ya ölüm cezası verildi. 29 sanığın müebbet hapis cezasına çarptırıldığı davada Harp Okulu öğrencilerinin büyük bölümü beraat etti, ama hepsi okuldan atıldı.
TBMM yedi idam cezasından ikisini, Talat Aydemir ve Fethi Gürcan’ın idam cezalarını onayladı. Gürcan 27 Haziran, Aydemir ise 5 Temmuz 1964’te asılarak idam edildi.
Önce afsonra idam 9 Şubat 1962’de darbe girişiminde bulunan Albay Talat Aydemir (solda) affedilmiş, bunun üzerine bir yıl sonra giriştiği yeni darbe hareketinden sonra yargılanarak idam edilmişti.