ankara antlaşması sonrasında fransa ile ilişkilerin geliştirilmesi için barış ortamının doğması beklenmiş, lozan’dan bir buçuk yıl sonra paris’e büyükelçi olarak atanan cevat (ezine) bey 6 şubat’ta güven mektubunu sunmuştu. yüz yıl önce bu ay ankara’nın gündemine giren iskenderun sancağı meselesi, on dört yıl boyunca sürüncemede kalacak, 1939’da nihai sonuca ulaşılana kadar fransa ile türkiye arasında diplomatik bir sorun olacaktı.
Savaş sonrası eski Osmanlı sınırları dışında ve Fransa’nın yetkisi altında kalan topraklarla iyi komşuluk ilişkileri kurmak ve Türkiye’nin çıkarlarını kollamak için harekete geçen Dışişleri Bakanlığı, Suriye’deki manda yönetimiyle görüşmekteydi. Sağ kolunu Çanakkale’de kaybeden Fransa Yüksek Komiseri General Henri Joseph Étienne Gouraud, Dürzi isyanıyla uğraşırken sol elini dostluğa uzatacak mıydı? Paris ile Ankara’nın güney sınırını diplomasiyle çözmesi için gereken koşullar henüz oluşmamıştı. Fransa hem dost hem düşmandı.
5 Temmuz 1939 günü Hatay’ın ilhakı sonrasında kente giren Albay Şükrü Kanatlı.
1921’de Kilikya’daki savaşın sonlanması ve Mudanya Mütarekesi sürecinde Mustafa Kemal Paşa’nın güvenini kazanan Fransa’nın gayriresmî temsilcisi Henry Franklin-Bouillon, bu kez Milletler Cemiyeti’nin Fransa mandasına emanet ettiği Suriye sınırı üzerine müzakere ediyordu. Sınır meselesini bir anlaşmayla çözme çabası, İskenderun Sancağı’nın gelecekte yaşayacağı sorunların da başlangıcı oldu.
Ankara Antlaşması’nın beşinci başlığında İskenderun bölgesi için özel bir idari rejim kurulması hükmüne yer verilmişti. Bölgedeki Türklerin kendi kültürlerini yaşayabilmesi için her imkânın sunulacağı, Türkçenin de resmî dil olacağı not edilmişti. Geçen üç yıl boyunca bu konuda bir ilerleme sağlanamamış olması, başlı başına yeni bir sorun yaratıyordu.
Manda yönetiminin başlangıcından beri bölgedeki Araplarla Türkler bloklaşmış, Fransız yönetiminin hakemliğine duyulan güven zedelenmişti. Ne var ki bu iki kesimde de fikir birliği yoktu. Türkiye’ye katılma yanlısı Türklerle bağımsız sancak isteyenler ayrışıyordu. Araplar da ikilemdeydi. Kimi mandanın sürmesini kimi bağımsız bir Suriye Cumhuriyeti’nin parçası olmayı hayal ediyordu.
İskenderun’da Arap protestosu.
“Kişisel Mesele”nin Kökenleri Mustafa Kemal Paşa 1923’ün Mart ayında yaptığı yurt gezisinde Çukurova kavşağındaki Yenice’ye uğradığında halk tarafından karşılanmıştı. Beraberindeki Adana Mebusu Damar Zamir (Arıkoğlu), o güne dair izlenimlerini şöyle aktarmıştı: “Kalabalık, istasyon ve yolu doldurmuştu. O sevinci tasvir etmek kolay değil. Gözyaşları dökenler gördüm. Paşanın ayağını bastığı toprağı öpmek için kendini yere atanlar vardı. O müthiş kalabalığın candan sevgisinin cazibesine kapılan Mustafa Kemal, Latife Hanım’la yan yana, bizler de arkalarında yürüyerek ilerledik. (…) Baraja giden yol kavşağına vardığımızda, solumuzda siyah giyinmiş bir grup ellerinde siyah bayraklar tutuyordu. Başlarında Mursaloğlu Tayfur [Sökmen] duruyordu. Acı ve feryatla paşayı selamladılar. Bazıları ağlıyordu. Paşa durakladı. Tamamı Hatay’dan gelmişti. On beş yaşlarında, baştan aşağı siyahlar içinde bir kız ağlayarak Hatay’ın anavatandan ayrı kalmasını, Fransızların zulüm ve işkencesi altındaki beş yüz bin Türk’ün cehennem azabı yaşadığını anlattı ve ‘Ne olur paşam bizleri de kurtar. Bu zalim Fransızların esaretinde bırakma. Sana yalvarırım, bütün Hataylılar yalvarıyor; bizi de hürriyete, anavatana kavuştur.’ dedi. Bizim gözyaşlarımız da onunkilere katıldı. Paşa önümde olduğu için gözlerini göremedim fakat Latife Hanım da ağlıyordu. Paşa tatlı ve gür sesiyle, ‘Türk milleti asla mahkûm ve esir kalamaz. Rahat olun.’ dedi.”
Bu olayın üzerinden iki yıl geçmiş ama çözüme yönelik adım atılamamıştı. Türk muhacirler Adana’da eylemler yapıyor, yerel basın aralıksız kampanya yürütüyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın 1925 başında Dörtyol’daki sınır karakoluna yaptığı ziyaret, bir ölçüde Fransızların dikkatini çekmiş, gerilim bir süreliğine de olsa azalmıştı.
“on beş yaşlarında, baştan aşağı siyahlar içinde bir kız ağlayarak hatay’ın anavatandan ayrı kalmasını, fransızların zulüm ve işkencesi altındaki beş yüz bin türk’ün cehennem azabı yaşadığını anlattı ve ‘ne olur paşam bizleri de kurtar. bu zalim fransızların esaretinde bırakma. sana yalvarırım, bütün hataylılar yalvarıyor; bizi de hürriyete, anavatana kavuştur.’ dedi. paşa tatlı ve gür sesiyle, ‘türk milleti asla mahkûm ve esir kalamaz. rahat olun.’ dedi.”
Uluslararası Hukuk ve Diplomasi Altyapısı Kuruluyor Günümüzden tam bir asır önce Ali Fethi (Okyar) Bey, yeni büyükelçi olarak Paris’e atandı. Muhatap Fransa’ydı ve ilişkiler çok boyutluydu. Ankara’daki çabaların temelinde yeni rejimi tutundurmak ve uluslararası tanınırlığını sağlamak yatıyordu. Yenice’de Mursaloğlu Tayfur ve Hataylılara verilen sözün tutulabilmesi buna bağlıydı.
Ankara’da inşaatı tamamlanan ilk büyükelçilik binası olan Almanya Sefarethanesi.
Ankara’da Ziraat Bankası inşaatı, 1925.
Hükümet farklı ülkelerin temsilcilikleri olarak kullanılması için sefarethaneler inşa etmeye başlamış, Ankara’nın tam anlamıyla başkent kimliği kazanması için çalışıyordu. Cumhurbaşkanı ilk tamamlanan bina olan Almanya Büyükelçiliği’ni bizzat teftiş etmiş, tüm ayrıntılarıyla ilgilenmişti. Yeni TBMM binası ve görkemli bir Ziraat Bankası inşa ediliyor, başkentte Avrupai ölçütlerde bir bayındırlık hamlesine girişiliyordu.
Yüz yıl önceki nisan ayının gelişmelerinden biri de Fransa’nın Albert Sarraut’yu büyükelçi olarak Ankara’ya atamasıydı. Yirmi üç yıl milletvekilliği, dört kez sömürge bakanlığı deneyimi olan Sarraut, bu görev önerildiğinde Pierre Loti ve Claude Farrère’in romanlarına konu olan bir ülkeyi keşfetme arzusu ve yaratıcısını tanıma isteğiyle kabul ettiğini söyleyecekti.
Avrupa’da artık “Yeni Türkiye” olarak adlandırılan Ankara’daki gelişmeler Amerikalıları da ilgilendiriyor, Merian C. Cooper ve Ernest Schoedsack tarafından çekilen ilk etnografik belgesel filmlerden biri olan Grass: A Nation’s Battle for Life (Otluk: Bir Ulusun Yaşam Savaşı) gösterime giriyordu.
General Gouraud ve subayları Halep’te, Fedan Şeyhi Mücim bin Muhaid’in madalya töreninde.
Antakya Lisesi öğrencilerinin protesto gösterisi.
İskenderun Sancağı’nda Çözümsüzlük General Gouraud göreve geldiğinden beri Hatay, İskenderun ve Kırıkhan’ın kazalarını kontrol altında tutuyor, İskenderun Sancağı’nı Halep merkezli otonom bir bölge hâline getirmeye çalışıyordu. İskenderun’da sancağın bütçesini yürütmekten sorumlu idari konsey kurulmuş, her kazada istihbarat memurları görevlendirilmişti. Konsey manda yönetimi denetiminde bir yerel yönetim gibi çalışıyordu.
Suriye’nin genelinde manda yönetimine karşı isyana bu sancaktaki Arap-Türk çatışması da eklenince Gouraud’nun işi daha da zorlaştı. Türk ve Arap gençlerin zorunlu olarak bir araya geldiği, Antakya Sultanisi’ndeki öğrenci çatışmaları okuldan taşıyor, iki tarafın gençleri mahalle güvenliğini sağlamak için örgütlenip geceleri nöbet tutuyordu.
Manda yönetimi, okulu lise olarak düzenleyip Arapça ve Türkçe ikili öğretim düzenine geçerek çatışmayı dindirmek istedi ve programa Fransızca verilen ortak yurttaşlık bilgisi derslerini ekledi. Ne var ki üzerlerinde oluşan Fransız tahakkümünden iki blok da şikâyetçiydi. Konu Halep’teki yıllık manda yönetimi mebuslar toplantısında ele alındı. Antakya mebuslarının verdiği önergeyle okulun Türk ve Arap lisesi olarak ikiye ayrılması teklif edildi. Teklif hemen kabul edildi ve 166 öğrenci iki ayrı kısımda eğitime devam etti. Bu ayrım da sorunu çözmeyince birçok öğrenci okulu bıraktı. Hatay’ın ileri gelenleri bunun üzerine Türk öğrencileri anavatanda okutma girişiminde bulundu. Millî Eğitim Bakanlığı, Antakya Lisesi’nden gelen öğrencilerin hangi sınıftan olursa olsun tüm okullara kabul edilmesi talimatı verdi ve çoğunlukla en yakın merkezler olan Adana ve Gaziantep liselerine gönderildiler.
Manda yönetimi son olarak Halep ve Şam’ı tek devlet durumuna getirdi. İskenderun Sancağı’yla ilgili olarak da mevcut rejim korunmakla beraber bölgeyi Suriye Devleti’ne bağlayan bir kararname yayımlandı. Böylece sancağın siyasi statüsünün kısa vadede çözüme kavuşma olasılığı da ortadan kalktı. Fransa sanki İngiltere’nin Şeyh Sait İsyanı’yla Musul konusunda edindiği kazanıma benzer bir avantaj elde etme niyetindeydi.
Sonuçta bir yıl önce Yenice’de Mustafa Kemal Paşa’ya yakaranların çektiği çile devam ediyordu. İskenderun Sancağı’nda yaşayan Türkler gözlerini anavatana dikmiş, Ankara’dan iyi bir haber gelmesini bekliyordu. Görüşmeler basından takip ediliyor, en küçük haber bile umut ışığı olarak görülüyordu.
Hatay Devleti bağımsızlığını kutluyor, 1937.
27 Ocak 1937 tarihli Kurun’da Hatay’ın bağımsızlığa kavuşma haberi.
1925’teki bu durumun giderek normalleşmesi beklenirken izleyen yıllarda Suriye Cumhuriyeti kuruldu ve iş daha da içinden çıkılmaz oldu. Şam yönetimi İskenderun Sancağı’nda Türklüğe dair bütün izlerin yasaklanması için manda yönetimine baskı yapmaya başladı. Türkiye’den okullara gönderilen ders kitaplarının toplanıp Atatürk resimlerinden arındırılması gibi vakalar yaşandı.
1933’te Cumhuriyet’in onuncu yılı kutlamalarına sancaktaki Türkler de katıldı. Hatay’dan Ankara’ya kutlama telgrafları çekilip Cumhuriyet Bayramı kutlandı. Ertesi yıl Sancak Yüksek Komiseri Durieux, sınır sorunlarıyla ilgili olarak bir Türk heyetini Antakya’ya davet etti. Bunu haber alan sancak Türkleri, Mustafa Kemal Paşa şerefine şenlik düzenleyip Arap düşmanlığına karşı Türkiye’ye katılma taleplerini seslendirdi.
Manda yönetiminin Arapları memnun etmek için aldığı her karar, yeni çatışmalara yol açmaya devam etti. Sonuçta yüz yıl önce patlak veren sorun, Atatürk’ün son yıllarındaki iradesiyle önce bağımsızlık statüsünü getirdi, günümüzden 86 yıl önce de Hatay’ın ilhakıyla çözümlendi. #
KAYNAKÇA Arıkoğlu, Damar Zamir, Hatıralarım, Tan, 1961. “Atatürk’ün Büyükelçiliği Ziyareti”, https://tuerkei.diplo.de/tr Gentizon, M.P., “Le réveil de l’Orient Angora”, L’Illustration, 25 Aralık 1926. Çalışlar, İzzeddin, Cumhuriyete Doğru 52 Hafta, Remzi Kitabevi, 2023. Karakoç, Ercan, “Atatürk’ün Hatay Davası”, Bilig, sayı 50, 2009. Khoury, Basile, “Le processus d’annexion du Sandjak d’Alexandrette”, ifpo.hypotheses.org 4 Temmuz 2013. Miller, Joyce Laverty, “The Syrian Revolt of 1925”, International Journal of Middle East Studies Vol. 8, No. 4, Cambridge University Press, Ekim 1977. Yamaç, Müzehher, “Atatürk Döneminin Son Kazanımı İskenderun Sancağı-Hatay”, Akademik Bakış, cilt 17, sayı 33, Kış 2023. Yavuz, Bige, “Fransız Gözüyle Atatürk Devrimi Üzerine Genel Değerlendirmeler”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, cilt 19, sayı 56, 2003. Yerasimos, Stefanos, “Le sandjak d’Alexandrette: formation et intégration d’un territoire”, Revue de l’Occident musulman et de la Méditerranée, sayı 48-49, 1988.
1915’teki Çanakkale zaferinden sonra Osmanlı Devleti diğer cephelerde yenilgiye uğradı ve 1. Savaş’ın mağlupları arasında yer aldı. Mütareke döneminde Gelibolu Yarımadası’nı işgal eden İngilizler, ancak Lozan’dan sonra bölgeyi boşaltacaklardı. 1923 Kasım’ında araştırma için Yarımada’ya gönderilen Vali Macit (Gören) Bey, gelişmeleri Ankara’ya bildirecekti.
Gelibolu Yarımadası’nda 1915’te yaşanan kanlı savaşın izleri aradan geçen zaman içinde silinmeye yüz tutmuş olsa da, günümüzde tekrar hatırlanıyor, yaşatılmaya çalışılıyor. Kara muharebelerinde şehit düşenler, hayatını kaybedenler imkansızlıklar nedeniyle alelacele, üstünkörü toprağa verilebilmiş, hatta kimi zaman hiç gömülememiştir. Aradan geçen yıllar içinde rüzgarın, yağmurun, sellerin etkisiyle açığa çıkan kalıntılar, burada yaşananlara dair ürpertici delil ve izler olarak tekrar kendilerini hatırlatmışlardır.
1923 Eylül ayında vilayet yapılan Gelibolu’nun ilk valisi Ahmet Macit (Gören), incelemelerini içeren raporunu Başbakan İsmet Paşa’ya sunmuştu.
9 Ocak 1916 tarihinde kesin olarak kazanılan Çanakkale Muharebeleri’nden sonra, Osmanlı Devleti’nin 1918 sonuna kadar diğer cephelerde verdiği ölüm-kalım savaşı, Çanakkale savaş alanlarına yeterince ilgi gösterilememesine yol açmış; şehitlerin geride kalan bakiyesinin hakettikleri şekilde muntazam mezarlıklar kurularak defnedilmesine müsaade etmemişti. 1. Dünya Savaşı bitip de imzalanan Mondros Mütarekesi hükümlerince teslim alınan Osmanlı Devleti için hayat-memat mücadelesi başladığından, savaş sonrasında da Çanakkale harp alanı ile ilgilenilemedi.
Öte yandan Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasının hemen ardından İngilizler, 1915 savaşında Gelibolu’da ölen askerleri için mezarlık tespiti ve anıt yaptırma faaliyetine giriştiler. 10 Kasım 1918’de Mühendis C. E. Hughes başkanlığında bir mezarlık tespit ve tescil komisyonu Çanakkale’ye gönderildi. Bu komisyonun yaklaşık 1 yıl süren çalışmaları neticesi, mezarlıkların büyük kısmı tespit edildi. İngilizler bir an önce mezarlık ve anıtların yapımına başlamak istiyorlardı; bu nedenle 1919 Kasım’ında IWCC (Imperial War Cemeteries Commission/İmparatorluk Savaş Mezarlıkları Komisyonu) kuruldu. Mütareke dönemi içinde hiçbir müdahale görmeden, diledikleri gibi anıt ve mezarlıklarını inşa etmeye başladılar. 1923’e gelindiğinde İstiklal Harbi’nin kazanılması ve imzalanan Lozan Antlaşması ile İngiliz ve Fransızlar’ın Gelibolu Yarımadası üzerinde yaptıkları ve yapmaya devam ettikleri işler, antlaşma hükümlerine göre karara bağlandı. İngiliz Hükümeti 1923 Ağustos ayında IWCC yerine CWGC’yi (The Commonwealth War Graves Commission/İngiliz Milletler Topluluğu Savaş Mezarları Komisyonu) kurdu. Bir önceki komisyonda başkanlık yapan C. E. Hughes bu komisyonun da üyesiydi ve Yarımada’da inşa olunan mezarlık ve anıtların kontrol müfettişi olarak görevlendirilmişti.
Kilya Koyu’nda Gelibolu valisinin raporunda bahsettiği İngilizler tarafından oluklu galvanizli çinkodan kurulmuş barakalar görülmektedir.
Lozan Antlaşması’nın 128-136. maddeleri, Türkiye ile İngiltere, Fransa ve İtalya arasında, bu topraklarda ölmüş sivil-askerlere ait mezarlık ve anıtların hukuki durumu ve yönetimine dair kararları içeriyordu. Bilhassa 129. ve 130. maddelerde, İngiliz ve ANZAC askerleri için yapılacak mezarlık ve anıtlara dair özel durumlar bulunuyordu.
Maydos (Eceabat) kasabasının kuzeye bakış istikametinde 1923 yılı görünüşü. (X işaretli yer Kilya Koyu girişi). Savaş zamanı harabeye dönen kasabada sonradan yapılan evler görülmektedir.
Gelibolu Yarımadası üzerinde İngiliz ve Fransızlar’ın devam ettirdikleri mezarlık ve anıt inşaatları; mübadele gereği gelen muhacirlerin iskanı; Lozan Antlaşması ile Çanakkale Boğazı’nın statüsünün değişmesi bölgeyi eskiye oranla çok daha önemli bir hâle getirmişti. Öncesinde bir sancak merkezi olan Gelibolu, 1923 Eylül’ünde Eceabat’ın (Maydos) da bağlı olduğu bir vilayet haline getirildi. Gelibolu vilayetine vali olarak da Ahmet Macit (Gören) Bey tayin edildi. Kasım ayında ise, İngiltere ve Fransa’nın önceden beri devam eden ve bu defa Lozan Antlaşması hükümlerine göre sürdürdükleri mezarlık ve anıtların denetlenmesi ve bu konuda bir rapor hazırlanıp sunulması için yine Ahmet Macit Bey görevlendirildi.
Maydos (Eceabat) kasabası, 1923 yılı. “X” işaretli yer Çanakkale şehri.
Vali Ahmet Macit Bey, vilayet merkezi Gelibolu’dan yola çıkarak Eceabat’a 2 kilometre mesafedeki Kilya Koyu’ndan itibaren sahili takiben Seddülbahir’e kadar olan bir inceleme gezisi yaptı. Sonrasında ise raporunu hazırladı ve 13 Kasım 1923’te Başbakan ve Dışişleri Bakanı İsmet Paşa’ya arzetti.
Seddülbahir Köyü yakınında Gözcübaba Tepesi’nde İngilizler tarafından, 1915’te Gelibolu’daki kayıpları adına inşa olunan 33 metre yüksekliğindeki “Helles Anıtı” inşaatı bitme safhasında. Anıt 1924 yılında tamamlanarak açılmıştır.
Başbakan İsmet Paşa, bu raporu 20 Kasım 1923’te ilgili Bakanlık ve kurumlar olan İçişleri Bakanlığı, Maliye Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı’na birer kopya halinde ve özel talimatlar eşliğinde gönderdi. Genelkurmay Başkanlığı’na gönderilen kopyanın üstyazısına “Altları mavi kalemle çizilmiş olan kısımlar hakkında tahkikat yapılarak neticesinin bildirilmesini rica ederim” notu eklenmişti. Maliye Bakanlığı’na gönderilen kopyanın üst yazısında da “Gelibolu Valisi, raporunda Yarımada’nın muhtelif mahallerinde ve bilhassa harp sahalarında birçok demir parçaları, top enkazı gördüğünden bahisle bunlar toplandığı takdirde mühim bir yekuna ulaşacağı ve satın almak isteyene satılmasıyla Hazine’ye de gelir sağlanacağını bildirmektedir. Bilgi için arz olunur” notu vardı.
Gelibolu Valisi Macit Bey, Çanakkale Muharebeleri’den 8 yıl sonra, Yarımada üzerinde İngiliz ve Fransız mezarlıklarının ve anıtlarının yükseldiği bir vakitte bu inceleme gezisini yapmış; yazdığı raporda gözlemlerinin yanısıra duygu ve düşüncelerini aktarmıştır. Hem şehitleri anmak hem savaştan kalan hatıraları korumak ve anmak yolunda, Lozan Antlaşması gereği askersiz hâle getirilmiş bölgenin durumuna dair bir ilk belge.
GELİBOLU YARIMADASI’NDA İNCELEMELER
Geçilemeyen Çanakkale’de gelecek nesiller için bir rapor
Vali Ahmet Macit (Gören) Bey’in ayrıntılı raporu, hem bölgenin hâli hazırdaki durumunu hem İngilizler’in faaliyetlerini hem de bundan sonra yapılması teklif edilenleri kapsıyordu. Rapor Başbakan İsmet Paşa’ya da gönderilecek; İsmet Paşa da rapordaki kimi satırların altını çizerek tahkikat yapılması talimatını verecekti.
Gelibolu’dan yarı bozuk bir şoseyi takiben iki saatte (otomobil ile) Kilya mevkiine ulaştık. Burası ufak ve korunaklı bir koy olup, koyun içinde işgal zamanında İngilizler tarafından oluklu galvanizli çinkodan adeta bir şehir inşa olunmuştur. Muhtelif şekil ve büyüklükteki bu barakaların sayısı tahminen 500 kadar vardır. O zaman [işgal zamanı] Kilya’da ve diğer yerlerde bulunan 4 bin İngiliz askeri bu barakalarda ikamet ederlermiş. Kilya’nın seçilmesinin sebebi, yukarıda arzedildiği üzere korunaklı bir mevki olduğundan ve diğer yerlerde sahil arızalı ve denizden yüksek olduğu halde, burada düz ve alçak olduğundan dolayıdır. Zaten burası hem Maydos’a [Eceabat], Kilitbahir’e ve Seddülbahir’e hem de Akdeniz [Ege Denizi] sahilindeki meşhur Arıburnu’na giden şoselerin kavşak noktasıdır.
İngilizler [Lozan Antlaşması sonrası] Yarımada’yı tahliye ettikleri zaman bu barakalardan başka bazı yenecek şeyler, birkaç kamyon ve otomobil motoru ve motorbot ile bir hayli demir malzeme ve telefon, telgraf teli gibi muhtelif malzemeler bırakmışlar. Bunların tamamı Hilal-i Ahmer [Kızılay] tarafından satın alınmıştır. Bundan dolayı burada Hilal-i Ahmer’den 3 kişilik bir heyet ve makine tamircileri ile bir miktar amele vardır. Bu heyet, mevcut malzemeyi tespit etmekle meşguldür. Orada mı satacaklar, başka yere mi nakledecekler bilinmiyor ise de, bu barakalar sökülürken az çok hasara uğrayacağı ve ağır eşyadan olması dolayısıyla nakli zor ve masraflı olacağı açıktır. Elimizde hazır bulunan bu barakalar bazı ufak değişikliklerle muhacir iskanına tahsis olunsa pek münasip olur.
İngiliz mezarlıklarının inşaatına nezaret eden komisyonun ve inşaat heyetinin merkezi de burasıdır. Bundan dolayı Kilya’daki bazı binalar hâlâ İngilizler tarafından işgal edilmektedir. Bu heyetler hakkında açıklama yapmalıyım:
Birinci Heyet: İngiltere Harbiye Nezareti’ne mensup olup “Imperial War Graves Commission” (İmparatorluk Savaş Mezarları Komisyonu) unvanını taşıyor. Yapılan işin yetkili müdürü, Yarbay rütbesini taşıyan Mister Hughes’tur. Bu zat Büyük Savaş’ta buralarda [Çanakkale Muharebeleri’nde] yedeksubay olarak bulunmuştur. Beraberindekiler kayıt memuru ve teknisyen olarak 12 kişiden oluşmaktadır. Yarbay Hughes ile kimi arkadaşları Avustralyalı, kimisi de İngilizdir ve tamamı yedek subaydır. Defnedilmiş cesetlerin büyük kısmı Avustralyalı imiş. İmparatorluk unvanı da bunu gösteriyor. Bunlar İngiliz İmparatorluğu nâmına inşaatın kontrolüne de memurdurlar.
Gelibolu Valisi Ahmet Macit Bey’in Çanakkale harp sahasında yaptığı inceleme gezisine dair hazırladığı 7 sayfalık raporun iki sayfası. (BCA, 534-37660- 151533-21)
İkinci Heyet: Mister Malvil başkanlığındaki inşaat şirketidir. Bunların merkezi Londra’da Victoria Caddesi’ndeki “Sir John Rayne, Gallvey Ltd. Public Works Contractors” genel inşaat müteahhitliği şirketidir. Bu heyet tamamen İngilizdir. Mühendisleri, teknisyenleri, katipleri olduğu gibi; yerliden ve farklı ülke vatandaşlarından ustalar, taşçılar, işçiler istihdam ediyorlar.
Muhtelif mezarlıklarda istihdam edilip ülke isimleriyle tespit edilen amele: 203 Türk, 38 İngiliz, 39 İtalyan, 18 Müslüman İranlı, 79 Rum, 75 Ermeni, 28 Yugoslav, 76 Vrangel Ordusu’ndan geri kalanlardan Rus, 13 Yunan, 8 Bulgar, 5 Fransız; olmak üzere [toplam] 582 kişidir.
İnşa olunacak ve olunmakta olan mezarlıklar ve abideler 33 adettir. Görebildiğim abidelerin biri ve en büyüğü Seddülbahir’de ve ikincisi Arıburnu’ndadır. Bunlar şöyle piramit şeklinde olup Arıburnu’ndakinin yüksekliği 15 ve Seddülbahir’de yeni başlananınki 35 metre olacakmış. Etrafı duvar ile çevrili, bir kare şeklindeki arazinin merkezinde yapılmakta olup, ön tarafında defnedilmiş cesetlere ait mezartaşları bulunmaktadır.
Seddülbahir’de ikisi kadim kale dışında, biri kale içinde üç adet Fransız mezarları ve dikilen ufak hatıra sütunları [anıt] gördüm.
İngiliz mezarlarının inşaatına işgal esnasında, yani bundan 1.5 sene evvel başlanmış ve doğal olarak en hakim ve güzel mevkiler seçilmiştir. Bu duruma göre Seddülbahir’de yapılmakta olan, Lozan Antlaşması’na bağlı haritada Arıburnu’ndaki İngiliz mezarlarını gösteren yerin dışında kalıyor. Bunun inşaına yeni başlanmış, henüz temelleri açılmaktadır.
Mezarlıklardan 23’ü Arıburnu’nda, 4’ü Anafarta’da, 6’sı Seddülbahir’dedir. İngilizler, Çanakkale muharebelerinde ele geçiremedikleri ve ölüleri olmayan hâkim tepelere de geçmişlerdir. Çanakkale Müstahkem Mevki Kurmay Başkanı Osman Zâti Bey’e mezarlıkları gösteren planları takdim etmişler. Bu planlar Osman Zâti Bey’in nezdinde kalmıştır. Bu kişinin hâlen Ankara’da olduğu haber verildi. Bununla birlikte Albay Hughes’tan, mezarların mevkiini gösteren krokiyi talep ettim, verecektir. Geldiğinde takdim kılınacaktır.
Yapılan araştırmaya göre bu Albay Hughes, esasen mühendis olup İngiliz hükümetinden bu mezarlarla abidelerin inşaını 11 milyon İngiliz Lirası’na taahhüt etmiş; daha sonra işi yukarıda bahsedilen İngiliz inşaat şirketine devretmiş. Fakat İngiltere Harbiye Nezareti kendisini ve maiyetini bu inşaat işini kontrol heyeti olarak tayin ettiğinden, burada o sıfatla görev yapmaktadır. Yani resmen sorumlu ve resmî müteahhit sıfatını taşıyan bir komisyon heyeti var.
Dahiliye Vekâletine (İçişleri Bakanlığı) telgrafla arzettiğim gibi [İngiliz inşaat şirketinin] Kilya’dan Arıburnu’ndaki (otomobil ile 1.5 saat mesafede) inşaat mahalline hususi telefonları vardır ve işgal sırasında döşenmiştir. Kilya’da barakaların inşaı zamanında yapılmış elektrik tesisatı da vardır. Şimdi bir kısmında Hilal-i Ahmer memurlarının ve bir kısmında da İngiliz komisyonu heyetinin ikamet ettikleri barakahane, yazıhanelerinde bu elektriği kullanıyorlar. Albay Hughes, ikametgahı ile yazıhanesine her gün İngiliz bayrağı ve geçende yapılan uyarımız üzerine Cuma günleri kendi bayrakları ile beraber Türk bayrağı çekmektedir.
Kilya mevkii, Maydos’a otomobil ile 10 dakika mesafededir. Maydos kasabası en başında olduğu gibi şimdi de Eceabad kazasının merkezidir. Burası bombardımanda harap olmuş ise de sonradan Rumlar “Venizelos Evleri” diye anılan bir takım yeni binalar inşa etmişlerdir. Bu binalar şimdi terkedilmiş ve boş bir hâlde olduğundan muhacirler gelirse burada iskan olunacaktır. Galiba Venizelos vaktiyle bu havalideki Rumları’ kendine taraftar etmek için bu evleri yaptırmıştır. Hâlen hükümet daireleri de bu hanelerde yerleşmiştir.
Maydos’tan sonra Kilitbahir’e geçildi. Otomobil ile yarım saat mesafededir. Eski kaleler ve askerî koğuşlar ile daireler boş; İngilizler tarafından tahrip olunan 28’lik büyük topların parçaları toprak tabyalarda melul ve mahzun yatıyor. Yalnız Yıldız Tabya denilen tepedeki bir istihkamda 15’lik 6 adet topumuz sağlam kalmış. Orada Fransızlar varmış, bunları tahrip ettirmemişler. Kilitbahir, sahilde bir burun oluşturup Çanakkale ile karşı karşıyadır ve Boğaz’ın en dar yeridir. Kayıkla yarım saatte karşıya geçilebilir.
Çanakkale Savaşı esnasında düşman donanmasının bombardımanı ile yıkılan tabyalar ve tahrip olmuş toplar.
Buradan Seddülbahir’e hareket ettik. Evvela sahilden giden yol, daha sonra içeri girip az çok arızalı tepecikler ve düz yerler geçildikten sonra muharebe sahalarına giriyor; 1.5 saatte Seddülbahir’e ulaştık. Burası Yarımada’nın yani Boğaz’ın son noktası olup muharebeler sırasında önce denizden düşman ateşine ve sonra bu bölgeye çıkan düşmanın üzerine Anadolu yakasından yapılan bizim ateşimize tamamen maruz, açık bir hedef teşkil ettiğinden taş taş üzerinde kalmayacak şekilde harap olmuş. Dağılan ahalisinin hepsi Müslüman olup geri alındıktan sonra tek tük gelmeye başlamışlar ise de yoksul olduklarından evlerini inşada zorluk çekmektedirler. Köy henüz tenha ve harap bir haldedir. Burada yine Yunanlar’ın bıraktıkları 5- 10 haneyi yerlilere terketmek pek münasip olacaktır.
Kadim ve büyük Seddülbahir Kalesi yaşanan tarihî olayları hatırlatıyor. Bu kale tahliye zamanına kadar Fransızlar’da kalıp yukarıda arz olunduğu üzere, kalenin iç meydanında denize nâzır bir mahalde Fransızlar 1915’te ölen askerleri için bir ufak hatıra sütunu [anıt] dikmişlerdir. Türkün Akdeniz’e kadim kapısı olan bu heybetli Seddülbahir Kalesi içindeki Fransız abidesinin kapısındaki mermer haç pek yersiz görünüyor ve hiç hoşa gitmiyor.
Seddülbahir’de dış deniz tarafında bir iskele olup İngilizler buradaki abideyi inşa için Ilgardere’den denizyoluyla getirdikleri taşları buradan dekovil ile taşıyorlar. Abide, mahalli sahile yakın bir tepededir. Taşları, Hilal-i Ahmer’den 4 bin liraya satın aldıkları bir “lokomobil” ile taşıyorlar. Geri dönerken İngilizler’in taş çıkardıkları Ilgardere’ye uğradım. Burası Maydos ile Gelibolu’nun ortasındadır. Ocak, sahile duvar gibi dimdik bir tepede bulunmaktadır. Yüksekliği 100 metreyi aşkın olup, taşları iskeleye hem dekovil hem de teleferikle indiriyorlar. Bu dekovil hattının uzunluğu 560 metredir. Burada beyaz ve yumuşak iyi bir taş çıkıyor ve taşçı ustaları çalışıyor. Sabun kalıbı gibi düzgün şekilli olan bu büyük taşları mezarlıkların duvarlarında ve abidelerinde kullanıyorlar. Bu taşocağı eskiden beri biliniyor. Hatta Gelibolu’daki Süleyman Paşa Camii bundan 30 sene evvel bu taşlarla yeniden inşa olunmuştur. İngilizler burada 2 seneye yakın zamandan beri taş çıkarıyorlarmış. Orman ve Evkaf Dairelerindeki bilgileri ve kayıtları topladığımdan, Taş Ocakları Nizamnamesi’ne göre inşaat şirketinden vergi talep edeceğiz ve alacağız.
Fransızlar tarafından Seddülbahir köyü girişinde, Çanakkale Boğazı’na nazır bir konumda ölen askerleri için yaptıkları mezarlıklardan birisi.
Yarımada’nın muhtelif mahallerinde ve hele harp sahalarında birçok demir parçaları, top enkazı gördüm. Bunlar toplansa mühim bir yekuna ulaşır ve satın almak isteyenlere satılarak Hazine’ye de gelir sağlanır.
Şurasını ilave etmeliyim ki Gelibolu Yarımadası’nın stratejik konum itibarıyla önemi, yüce cumhuriyetimizce hakettiği şekilde takdir edilmeye değerdir. Sahili gözetlemek için muhtelif mevkilerde karakollara ihtiyacımız vardır. Bunları telefonla birbirine bağlarız. Ve bu suretle gelip geçen gemileri gözetleyip kontrol edebiliriz. Bu konuda görüşlerimi ayrıca arzedeceğim. Bize geçen İmroz’un [Gökçeada] karşısında bulunan Sumatraki [Semadirek] Adası’nın Yunan arazisi olması, Yarımada’daki gözetleme ve kontrol görevimizi zorunlu bir sebep ve mecburiyet hâline getirmektedir. Halbuki Seddülbahir’de kale muhafızı 3 asker neferi ile bizim 3 jandarmamızdan başka sahil boyunca İnöz’e [Enez] kadar gözetleme vasıtamız yoktur. Edirne vilayeti jandarmamızı azalttığı gibi, bendeniz Maydos kazası için polis gönderilmesini istediğimde Gelibolu’daki polis sayısını da azaltmıştır.
Gelibolu Yarımadası, Lozan Antlaşması gereği tamamen askersiz bir duruma geçeceğinden inzibat ve gözetleme vazifesi, emniyet, asayiş ve siyasi noktadan hep polis ve jandarmanın sorumluluğuna verileceğinden, inzibat kuvvetimiz arttırılacak yerde azaltılıp sınırlandırılmasındaki mahzurlar Bakanlığın takdirine kalmış önemli konulardan olduğu arzedilir.
13 Kasım 1923Gelibolu Valisi Macid
(Belge Referansı: BCA, 534-37660- 151533-21 / Orijinal belgedeki altı çizili satırlar, buraya da uygulanmıştır).
ÇOKYÖNLÜ BİR BÜROKRATIN ACI HAYATI
Macit Bey ve trajedi
Döneminin en başarılı yüksek memurlarından Macit Gören’in 1943’te İnönü’ye gönderdiği mektuptaki ifadeler; ülkemizde insana-emeğe değer verilmediğinin, hatta vefa duygusunun bile yokolduğunun yazılı kanıtı.
Osmanlı Devleti idarî yapılanması içinde Edirne Vilayeti’ne bağlı sancak merkezi olan Gelibolu, 1923 Eylül’ünde dönem olarak gösterdiği ehemmiyet dolayısıyla (Gelibolu Yarımadasının işgal kuvvetlerinden tahliyesiyle geri alınması süreci, mübadil iskanı, Boğazlar’ın özel bir statüye bağlanması vb.) vilayet hâline getirilmişti. Gelibolu’nun vilayet olma serüveni 30 Mayıs 1926 tarihine kadar sürmüş ve bu tarihte çıkarılan kanunla Çanakkale’ye bağlı bir ilçe haline getirilmiştir. Yaklaşık 2.5 yıl vilayet olan Gelibolu’nun yalnızca iki valisi olmuştur; bunlardan ilki Ahmet Macit (Gören)’dir.
Ahmet Macit Bey, Kaftancıbaşı Şevket Bey’in oğludur. 1871’de İstanbul’da doğdu. Mekteb-i Mülkiye mezunu olarak muhtelif kademelerde memuriyetlere tayin olundu. Mutasarrıflık ve valilik görevlerinde bulunmuş tecrübeli bir idareciydi. 1923 Eylül ayında vilayet haline getirilen Gelibolu valiliğine bizzat Mustafa Kemal tarafından uygun bulundu. Mübadil iskanı, Lozan Antlaşması gereği işgal kuvvetlerinden teslim alınacak Gelibolu Yarımadası ve birkaç seneden beri İngiliz ve Fransızların Çanakkale Muharebeleri’nde ölen askerleri için inşa etmekte oldukları mezarlık ve abideler gereği, bölgenin önemi artmıştı.
Ahmet Macit Bey’in valilik görevi 24 Haziran 1925 tarihine kadar devam etmiş, yerine ikinci vali olarak eski Foça Kaymakamı Arif Hikmet Bey tayin edilmiştir. 30 Haziran 1926 tarihli kararname ile Gelibolu vilayetten kazaya dönüştürülerek Çanakkale’ye bağlı bir ilçe haline getirildi.
Ahmet Macit Bey Ankara’ya giderek bu defa İsmet Paşa kabinesinde Dahiliye Vekaleti Memurîn Müdir-i Umumisi (İçişleri Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğü) görevine tayin edildi ve bu görevde iken 1930’da emekli oldu. Yazarlık ve edebi yönü kuvvetli olan Ahmet Macit Bey, bazı gazetelerde köşe yazarlığı da yaptı. Üst düzey devlet memurluklarında bulunmuş bir kimse olarak Ahmet Macit Bey’in 2. Dünya Savaşı’nın tüm hızıyla devam ettiği 25 Haziran 1943’te Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye yazdığı ve Cumhurbaşkanlığınca Başbakan Şükrü Saraçoğlu’na havale olunan yardım ve iş talep eden mektubunun içerik ve dili, içinde bulunduğu trajik durumu göstermektedir. Ahmet Macit Gören, 5 Nisan 1946’da vefat etti.
3 Mart 1924’te TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilen Tevhid-i Tedrisat (Eğitim Öğretim birliği) Kanunu, 4 yıl sonra gündeme gelecek Harf İnkılâbı’nın da habercisiydi. Bu kanunla bütün okullar ve vakıf gelirleri sömürülen harabeler durumuna düşmüş medreseler Maarif Vekâleti’ne bağlanacak; kaçak öğretim yapılması yasaklanacaktı.
Osmanlı Devleti’nin İstanbul’daki merkez örgütlerinde bir eğitim-öğretim kuruluşu yoktu. Medreseler vakıf kuruluşlarıydı. Din ve okuma-yazma eğitimi veren ilk aşama mektepler özel mekteplerdi. Başta askerlik, tıp, meslek eğitimi veren mektepler 18. yüzyıl sonlarında; Osmanlı Maarif Nezareti’nin örgütlenişi 1847-1857 arasında; İbtidai, Rüşdiye, İdadi, numune, tıp, hukuk, mülkiye, muallim, ziraat ve diğer mekteplerin kuruluşları da 19. yüzyılın ikinci yarısındadır.
Bu dönem ve sonrasındaki ilk ve orta öğretim aşamaları için örgütlü, programlı, sağlıklı yapılardan sözedilemez. Osmanlı topraklarında okullaşma esas olarak 2. Abdülhamid (1876- 1909) ve 2. Meşrutiyet (1909-1918) dönemlerindedir. Yabancı ve gayrimüslim okulları da dışa bağımlı, cemaat, kilise okullarıdır.
Türkiye’de her kanal ve düzeyde Türkçe eğitim-öğretim, Millî Mücadele ve cumhuriyetle doğdu; Tevhid-i Tedrisat (Eğitim-öğretim birliği) Kanunu ile anayasal güvenceye alındı. Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun 3 Mart 1924 tarihinde TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilmesinin 100. yılında başta Atatürk’ü, Maarif Vekilleri Vasıf Çınar ve Mustafa Necati’yi saygıyla anıyoruz. Cumhuriyeti ilan eden devrim yasalarını gündeme getiren Atatürk ile asker-sivil, aydın, okumuş-okumamış vatansever kadrolar; milletvekilleri ve bunlara oy-onay veren ulus çoğunluğu 1919-1929 arasındaki 10 yılda önemli işler başardılar. Onlara borcumuz var.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 2. aşamasında, TBMM’nin ilk toplantısı 13 Ağustos 1923’te yapılır. Yeni meclis, 23 Ağustos’ta Lozan Barış Antlaşması’nı onaylar. İzleyen günlerde işgal devletleri askerleri İstanbul’dan ayrılırken, 6 Ekim’de de Türk Ordusu İstanbul’a girer. 13 Ekim’de Ankara yeni devletin başşehri ilan edilir.
29 Ekim 1923’te cumhuriyetin ilanından sonra, sıra inkılap kanunlarına gelir. 5 ay sonra TBMM’nin gündeminde 3 Mart 1924 Devrim Yasaları vardır. Bunlar arasında doğrudan Türk millî eğitimini ilgilendiren 431 sayılı kanun, Öğretim Birliği Yasası’dır. Anayasanın “değiştirilemez” maddeleri arasında yer alan Öğretim Birliği Yasası, cumhuriyetin ilanından sonra Türk toplum yaşamını, ulusal kültürü, aydınlanmayı ilk sırada etkilediği gibi, 4 yıl sonra gündeme gelecek Harf İnkılâbı’nın da habercisi olacaktır.
Yabancı okulların durumu, uluslararası antlaşmalar nedeniyle sonraya bırakılarak diğer bütün okullar ilk etapta Maarif Vekâleti’ne bağlanır. Yasa gereği medreseler de, Şeriye ve Evkaf Vekâleti kaldırıldığı için Maarif Vekâleti’ne bağlanır. Ancak medreselerde öğretim dili Arapça (ve ezber) olduğundan, bunların Maarif Vekâleti kurallarına uyum sağlamaları olanaksızdır. Kaldı ki birçok medrese, adı var kendi yok, vakıf gelirleri sömürülen harabeler durumundadır. Bunlar, yasa yürürlüğe girdiği gün kendiliğinden kapanmış sayılır. Diğerleri ve işlevsel durumdaki Anadolu medreseleri de aynı gerekçeyle kendiliğinden kapanır; İstanbul’daki birkaç medrese ve pek çok özel okul da yasanın öngördüğü ilkelere uyamayacakları için kapanır. Buralarda kaçak öğretim yapılması yasaklanır; diğer özel okullar da doğrudan Maarif Vekâleti’ne bağlanır.
Cumhuriyetin 5. yılında, 1928’de de ulusal eğitim ve öğretimin bütün ülkede uygulanması için, yeni Türk alfabesi ve yazısı yasalaşacak; okullarda öğrencilere, kadın-erkek tüm vatandaşlara yeni alfabe öğretilmeye başlanacaktır.
Atatürk, İzmir Erkek Lisesi ziyaretinde… Şubat 1931.
BAŞBAKAN İSMET PAŞA VE EĞİTİM-ÖĞRETİM BİRLİĞİ
‘Yaptığımız işin dinsizlikle ilgisi yok; Müslümanlığın en hakiki şekli bizde’
Yeni dönemin yani cumhuriyetin ilk başbakanı İsmet İnönü, eğitim-öğretim birliği üzerine yaşanan gelişmeleri sonradan şöyle değerlendirecekti:
“Tevhid-i Tedrisat’ın bazılarınca yanlış yorumlanacağını, öncülük edenlerin dinsizlikle suçlanacaklarını, doğurabileceği sonuçları biliyorduk. Bir takım ıslah önerileriyle eski kurumların yaşatılmasını isteyenler de mutlaka çıkacaktı. Fakat meclis kararını verdi. Yavaş yavaş varılacak bir sonuca ivedilikle ulaşmak devrim yapmaktır. Gördük ki bütün ileri dünyanın yolu aynıdır. Uygarlığı yakalayanlar hep bu yoldan yürümüşlerdir. Tevhid-i Tedrisat, ülkenin bütün hayatında fikrî, fennî, ekonomik ve sosyal alanlarda başlıca temeldir. Yaptığımız işi dine aykırı görmek, yapılan işi görmemektir. Bunun dinsizlikle hiçbir ilgisi yoktur. Bu sistemde başarılı olalım, 10 yıl azimle yürüyelim, şimdi bize karşı olanlar, din adına endişe duyanlar göreceklerdir ki Müslümanlığın asıl en temiz, en saf, en hakiki şekli bizde yaşanacaktır. O noktaya varıncaya kadar, biz bu gerçeği kanunla ve cebren telkine ve uygulamaya devam edeceğiz… Hedefe varmak için her cahilane itiraz ve girişim önlenecektir (…)
Millî maarif istiyoruz? Bu ne demektir? Bunu zıddı ile daha doğru anlarız. Bunun zıddı, dinî terbiye ya da beynelmilel eğitimdir. Siz öğretmenler, dinî veya beynelmilel değil millî eğitim vereceksiniz. Dinî terbiyenin millî eğitime saldırı demek olmadığını, her iki eğitimin de kendi yollarında gerçekleşebileceğini göreceğiz (…)
Bütün bu topraklara Türk mahiyetini veren ‘Türk’var (…) Bir milliyet kütlesi içinde ayrı medeniyetler olamaz. Kendilerini başka camialara bağlı görenlere açıkça teklif ediyoruz: Türk milleti ile beraber olsunlar. Fakat ‘konfedere’ olmuş medeniyetler hâlinde değil, bir tek medeniyet hâlinde. Bu vatan, işte tek olan bu milletin ve bu milliyetindir. Bu siyaset, vatanın bütün hayatıdır. Yaşayacaksak, yekpare bir millet kütlesi olarak yaşayacağız. İşte ‘millî terbiye’ dediğimiz sistemin genel hedefi.” (Muallimler Birliği Mecmuası, sene 1, sayı 4, 1925)
Diplomasi sadece masa başında yapılan bir iş olmadı. Birçok diplomat savaşlarda aktif görev aldı, gidişatı değiştirdi. Bazen de tam tersi oldu. Özellikle asker kökenliler barışı sağlamak için muazzam diplomatik hamleler yaptı. Lozan’da Türkiye’yi temsil eden, daha sonra ülkenin 2. Dünya Savaşı’na girmesini engelleyen İnönü gibi…
Savaşlar öncelikle politikacılar ve askerler tarafından yürütülen bir faaliyet olmakla birlikte, diplomatlar da birçok durumda askerî ve siyasi stratejilerin planlanmasında ve yürütülmesinde pay sahibi olmak zorundadır. Savaşın hangi koşullara, hangi ittifaklarla yapılacağından tutun da, savaş sonrası koşullarının oluşturulmasına kadar her konuda işlevleri vardır. Bununla birlikte diplomatların faaliyetleri kimi zaman daha da geniş alanlara taşmış; örtülü operasyonlara katılmışlar; her düzeyde temaslarda bulunmuşlar; başarılı veya başarısız hamlelerle savaşların gidişatını değiştirmişlerdir.
Diplomatlar çok riskli bölgelerde faaliyet göstermiş, özellikle istihbarat faaliyetleri çerçevesinde hedef hâline geldikleri durumları yaşamışlar, kimi zaman da hayatlarını kaybetmişlerdir. En kısa ifadesiyle, savaş her aşamasında diplomasiyle içiçe yürütülür. Ancak diplomatik faaliyetlerin epey riskli bir niteliği de vardır: Diplomatlar kimi zaman kendi ülkelerindeki iktidarlarla ters düşerler veya öyleymiş gibi gösterilerek yine kendi devletleri tarafından mahkum veya idam edilirler. Buna karşın diplomatlar kimi durumlarda ülkelerinin umutsuz savaşlara girmesini önlemeye çalışmış; kimi zaman ise tam tersine savaşı teşvik ederek büyük kayıplar ve mağlubiyetlerde pay sahibi olmuşlardır.
Almanya Dışişleri Bakanı Arthur Zimmermann’ın Meksikalılar’a ABD’nin güney eyaletlerini teklif ettiği şifreli telgraf 1917’de İngilizler tarafından çözüldü ve ABD’lilere sızdırıldı.
Diplomasi, özellikle Avrupa’da bir zamanlar çoğunlukla askerlik mesleğinden gelen kişiler tarafından yürütülürdü. 18. yüzyılda diplomatların yarısından fazlası böyleydi ve geri kalanlar arasında yüksek ruhban kesiminden insanlar da yer alırdı; tabii o dönemde generallerin hemen hemen hepsi zaten aristokrasiden gelen kişilerdi. Bu durum özellikle 1. Dünya Savaşı sonrasında değişmiştir. Ancak 1918 sonrasında da muharebeleri yürüten askerlerin arasından diplomatik görevleri için seçilenlere rastlarız ki, bizde Lozan barış görüşmelerini yürüten İsmet Paşa önemli bir örnektir. İnönü, 2. Dünya Savaşı sırasında da ince bir diplomasi yürüterek savaşa girmeden iki ittifak arasında denge politikası izlemiştir. Kuşkusuz ki 1911-1922 arasında her rütbedeki savaş tecrübelerinin, izlediği politikalarda büyük katkısı olmuştu.
Bir savaşın gidişatı üzerinde büyük rol oynamış olan kişilerden biri de 1. Dünya Savaşı’nın büyük bölümünde Almanya Dışişleri Bakanlığı yapmış olan Arthur Zimmermann’dır (1864-1940). Meksika ve Japonya’yı ABD’ye karşı savaşa sokma çabaları başarısız olduğu gibi, tam tersine ABD’nin Almanya karşısında savaşa girmesinde etkili oldu. Tarihe “Zimmermann Telgrafı” olarak geçen olay 1917’nin Ocak ayında meydana geldi. Bu telgrafta Texas, New Mexico ve Arizona eyaletleri, ABD’ye karşı savaşa girdikleri takdirde Meksika’ya vaadediliyordu. Şifre çözme konusunda başarılı olan İngilizler, bu telgrafı ele geçirip Amerikalı yetkililere sızdırarak tarihteki en önemli istihbarat başarılarından birini gerçekleştirdi. Bu hadiseden 3 ay sonra, Nisan 1917’de ABD savaşa girdi ve bu gelişme Almanya’nın yenilgisindeki en büyük faktör oldu. Gene Zimmermann’ın taraftarı olduğu “sınırsız denizaltı savaşı”na geçilerek Amerikan yolcu gemisi Lusitania’nın batırılması da savaş kararında etkiliydi. Rusya savaştan çekildikten sonra Batı cephesinde gücünün sonuna gelmiş olan İngiliz ve Fransızlar, ABD’nin taze kuvvetleri sayesinde zafere ulaştılar.
Lozan barış görüşmelerini yürüten İsmet İnönü, Dünya Savaşı sırasında da ince bir diplomasi ile iki ittifakın dışında kalmayı başardı.
Çin komünistlerinin askerî ve politik liderlerinden olup, diplomatik faaliyetlerde öne çıkan ve zaferlerinden sonra uzun yıllar Dışişleri Bakanlığı’nı yürüten Çu Enlay da (Zhou Enlai) önemli bir örnektir. Çu Enlay 1920’lerden itibaren askerî liderler arasında öne çıkmış; 1930’ların başında özellikle istihbarat konularında uzmanlaşmış; Mao ile beraber Uzun Yürüyüş’e katılmış; 1946’da Kuomintang olarak anılan milliyetçi yönetimi Çin Komünst Partisi ile uzlaştırmak için gelen ABD Dışişleri Bakanı George C. Marshall ile diplomatik görüşmeleri yürütmüş; nihayet zaferden sonra Çin Dışişleri Bakanı olarak Kore Savaşı’ndan Bandung Konferansı’na kadar birçok durumda etkili rol oynamıştır.
George C. Marshall’ın da 2. Dünya Savaşı boyunca ABD Genelkurmay Başkanı olduğunu ve savaştan sonra Dışişleri Bakanı sıfatıyla Soğuk Savaş’ın ilk yıllarında kendi adıyla anılan planı ve bunun bir parçası olan büyük yardım programını oluşturduğunu hatırlatalım. Marshall, Batı Avrupa’yı ekonomik olarak ayağa kaldırarak “çevreleme” (containment) diye anılan politikalara öncülük etmiş; komünizmin yayılmasını engelleme hedefini kendi açısından başarıyla yürütmüştür. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra içsavaşın sürdüğü Yunanistan ve Rusya’nın toprak talepleriyle karşılaşan Türkiye de, “Marshall Yardımı” ile Batı ittifakına bağlanmıştır. Marshall bu planla Soğuk Savaş’ı farklı yöntemlerle geliştirmiş, istihbarat kuruluşlarını yoğun olarak sahaya sürmüştür.
Amerikalı diplomat Robert Daniel Murphy, Eisenhower’ın karargahında bulunan tek sivildi ve tehlikeli operasyonlara katıldı.
Savaşçı devlet adamları arasında Winston Churchill’in de özel bir yeri vardır. Politikacı, parlamento üyesi olup Amirallik Dairesi 1. Lordu olarak Çanakkale Harekatı’nın planlanmasında en önemli role sahiptir. Bu nedenle Çanakkale fiyaskosundan sonra görevden alındı ve hemen ertesinde tabur komutanı olarak Batı cephesinin siperlerinde görev yaptı. Antwerp savunmasında da rol oynamıştır. Savaştan sonra itibarı düştü ama, Nazi tehlikesine karşı kararlı tutumundan dolayı Dunkirk sonrasında İngiltere’nin en karanlık günlerinde başbakanlığa getirildi. Churchill savaşın askerî ve politik yönetimini günlük çerçevede yürüttü; birçok özel birimin kurulması ve hem stratejik kararlara hem de operasyonların yönetimine müdahil oldu; bunlara rağmen, ülkesini zafere ulaştırdığı günlerde seçimi kaybederek görevden ayrıldı. Diplomatların asker kökenli olup olmamalarından ziyade, savaşlarda oynadıkları roller çok daha önemlidir şüphesiz. Bu noktada ilk akla gelen örneklerden biri, Amerikalı diplomat Robert Daniel Murphy’nin (1894-1978), Vichy nezdindeki temsilciliği sırasında Kuzey Afrika’daki Fransız komutanları taraflarına çekmek için yaptığı çalışmalardır. 2. Dünya Savaşı sırasında Cezayir’e yapılacak çıkarma harekatının hemen öncesinde komutanlarla görüşmüş, prestijli liderlerin bir kısmını ikna edememiş, ancak çıkarma karşısında direnişin sınırlı kalmasında etkili olmuştur. Murphy, Cebelitarık üzerinden Cezayir’e gelip gitmiş; Eisenhower’ın İngiltere’de bulunan karargahına yegane sivil kişi olarak atanmış; Fransız direnişiyle temas kurarak istihbarat sağlamış; Amerikalı General Mark Clark’ın gece karanlığında Seraph denizaltısından şişme botla gizlice Cezayir’e çıkarak Fransız General Mast ile görüşmesinde bulunmuştu. Müttefik yanlısı bir tüccarın evinde yapılan bu toplantı Vichy polisi tarafından basılmış; Clark bodrumda toplantı sürerken evin sahibiyle sarhoş numarası yaparak onları atlatmış; apar-topar dönüp denizaltıya giderken Murphy kalarak görevini sürdürmüştü. Bu örnek, tipik olmasa da diplomasi mesleğinin her zaman masa başında yapılmadığını gösteren bir örnektir.
Bilindiği gibi 2. Dünya Savaşı’nın başlamasına vesile olan ana hadise, Nazi-Sovyet Paktı’dır. 23 Ağustos 1939’da imzalanan bu pakt sayesinde Hitler iki cephede birden savaşma riskinden kurtuluyor; Stalin ise Polonya’yı Hitler ile paylaşırken aynı zamanda Çarlık Rusyası’nın Baltık’ta yitirdiği ülkeleri de yeniden işgal fırsatı buluyordu. Bu antlaşmadan sadece 7 gün sonra toplar gürleyecek, tanklar ve uçaklar harekete geçecekti. 1938’de Dışişleri Bakanı olmadan önce Londra büyükelçisi olarak Nazi propagandasını yükselten Joachim von Ribbentrop, bu pakt ile savaşın başlamasına sebebiyet verdiği için idama mahkum edilen ilk Nazi oldu. Yahudiler’e karşı uygulamalardan da suçlu bulunarak 16 Ekim 1946 tarihinde darağacına götürüldü. Onunla 1939’da Nazi-Sovyet Paktı’nı imzalayan Sovyet Dışişleri Bakanı Mikhailovich Molotov ise, galiplerin tarafında olduğu için elbette kovuşturmaya uğrayamazdı!
SSCB’nin Dışişleri Bakanı Molotov, 2. Dünya Savaşı öncesi Hitler ile yapılan antlaşmayı imzaladı. Stalin’in en sadık adamlarından biriydi.
2. Dünya Savaşı sırasında Mihver İttifakı içerisinde Ribbentrop ile eşzamanlı olarak Dışişleri Bakanlığı yapıp ondan daha önce idam edilen bir başka kişi de Mussolini’nin damadı Kont Gian Galeazzo Ciano’dur (1903-1944). İtalya’da faşizmin yükselişi sırasında Bakanlık ve Habeşistan’ın istilasında Bombardıman Filosu Komutanlığı yapmış, 1936’da Dışişleri Bakanlığı’na getirilmişti. 1943’te İtalya’nın taraf değiştirme sürecinde Büyük Faşist Konseyi’nde Mussolini’nin görevden alınması için oy verdiği için Hitler’in gazabına uğradı. Naziler’in Mussolini’yi kaçırıp kuzeydeki kukla Salò Cumhuriyeti’nin başına geçirdiği sırada ülkeyi işgal eden Almanlar tarafından tutuklandı ve öldürüldü.
Yine bu dönemde, Amerikalı Dulles Biraderler’den sözetmeden geçemeyiz. Alan Dulles (1893-1969), 1916’da diplomatik hizmete girmiş olmakla birlikte, 1918’den itibaren İsviçre’de istihbarat faaliyetlerinde etkili rol almıştı. İki savaş arasındaki dönemde Almanya’daki ilişkilerini sürdürmüş, tekrar İsviçre’ye tayin edilmiş ve Almanlar Vichy bölgesini işgal edip sınırı kapatmadan sadece dakikalar önce bu ülkeye geçebilmişti. Naziler’e karşı olan Alman diplomat Fritz Kolbe’den uçak ve roketler dahil, çok önemli bilgiler aldı. İkinci ve en büyük başarısı ise İtalya’daki Alman komutanı Karl Wolff’un kuvvetlerinin savaşın bitiminden 1 hafta önce teslim olmasını sağlamasıydı ki, birçok hayat kurtarmıştır.
Kardeşi John Foster Dulles (1888-1959) ise Birleşmiş Milletler teşkilatının kurulduğu San Fransisko Konferansı’na katılmıştı (İki kardeşin daha önce 1919’daki Versailles Konferansı’na da birlikte katıldıklarını ekleyelim). J. F. Dulles 1953-58 arasında Eisenhower’ın Dışişleri Bakanı’ydı. Nükleer misilleme stratejilerinden İran, Guatemala ve Vietnam’a kadar birçok önemli hadisede rol oynadı, Marshall’ın komünizme karşı geliştirdiği “çevreleme” politikalarını sürdürdü.
ABD’nin ‘kanla beslenen’ iki diplomatı Henry Kissinger ve Zbigniew Brzezinski…
Bu noktada akla elbette Dwight David Eisenhower (1890- 1969) geliyor. Genelkurmay Başkanı Marshall’ın ayrılmasından sonra yerine gelen Eisenhower, 2. Dünya Savaşı sonrası dünyanın şekillenmesinde etkili oldu. Müttefik orduları başkomutanı Eisenhower, 1950’lerde iki dönem ABD başkanlığı yaptı ve “çevreleme” politikalarını sürdürdü. Eisenhower diplomat değildi ama, kendinden daha kıdemli olan birçok generali atlayarak başkomutanlığa getirilmesi diplomatik yetenekleri sayesinde oldu. Özellikle İngiltere ile savaşın yürütülmesi sırasında ortaya çıkan sayısız görüş ayrılığını bir şekilde çözüme bağladı. Churchill, Ruslar’ın Doğu Avrupa’da yayılmasını önlemek için Yunanistan ve Balkanlar’a çıkılarak kuzeye doğru bir cephe açılmasını isterken o bunu reddetti ve batıda geniş cepheden Almanya’nın kalbine ilerleyip savaşı sona erdirmeyi seçti; ama oradaki son muharebenin 100 bin insan kaybına malolacağını öngörerek, Berlin’i Ruslar’a bıraktı. Bu tercihler, savaş sonrasında dünyanın politik şekillenmesini belirleyecekti.
Soğuk Savaş sırasında ABD diplomasisi üzerinde birinci derecede etkili olan Henry Kissinger (1923-2023) ve Zbigniew Brzezinski’den (1928-2017) sözetmeden geçemeyiz. Kissinger 1969-77 arasında, Brzezinski ise onu izleyen dönemde etkili oldu. Kissinger’ın mirasında Kamboçya’nın bombalanması, buna rağmen yenilginin önlemediği Vietnam Savaşı’nın bitirilmesi gibi hadiseler vardı. Kendisi Şili’de Pinochet darbesinde ve Arjantin’deki diğer kanlı dikta rejiminin desteklenmesinde de rol oynadı. Bunlara karşın yumuşama (detant) politikası ve Çin ile ilişkilerin geliştirilmesi de bu döneme damgasını vuran gelişmeler oldu.
Brzezinski ise Soğuk Savaş’ın son dönemlerinde Çin ile ilişkileri sürdürerek Rusya karşısında bir denge oluşturmak istedi. İran’da önce Şah’ı, sonra da başarısız rehine kurtarma operasyonunu destekledi. Afganistan’da ise Rus işgaline karşı “İslâm radikalizmi” kartını oynamak için çaba gösterdi. Hayber Geçidi yakınlarındaki mülteci kamplarını gezerek onlara para ve silah desteği sağladı. “Afganistan’ı Rusya’nın Vietnam’ı yapacağız” lafı kendisine aittir. Dediğini başardı ve Afganistan, SSCB’nin sonunu getiren olaylar zincirinin bir parçası oldu. Brzezinski’nin en çok eleştirildiği noktalardan biri, bu politikaların Afganistan’da öne çıkan Taliban ve diğer radikal İslâmi akımların giderek dünyaya yayılmasında önde gelen bir paya sahip olmasıydı.
1.Dünya Savaşı sırasında Çanakkale yenilgisinin ardından görevden alınan Winston Churchill, Dünya Savaşı sırasında ülkesinin başbakanıydı.
Halife Abdülmecit Efendi, Ankara Hükümeti’nden halifeliğin konumunun tanımlanmasını istiyordu. Durum, Ocak ayında İsmet Paşa tarafından Mustafa Kemal’e aktarıldı. Mustafa Kemal’in Türkiye projesinde hiçbir zaman halifeliğe yer olmamıştı; ayrıca halifenin adeta bir devlet başkanı gibi davranmasından da rahatsızdı.
‘Son Halife’ Abdülmecid Efendi, ressam ve müzisyendi. Abdülmecid Efendi’nin özellikle “Avludaki Kadınlar” isimli nü eseri tartışma yaratmıştı.
Halifeliğin kaldırılması sürecinde, 24 Ocak 1924’te son adım sayılabilecek bir gelişme yaşandı. O gün, Başbakan İsmet Paşa, İzmir’de bulunan Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa’ya bir telgraf çekerek Halife Abdülmecit Efendi’nin başkatibi vasıtasıyla hükümete bildirmiş olduğu şikayet ve isteklerini iletti.
İsmet Paşa’nın aktardıklarına göre Abdülmecit Efendi, halifeliğin durumu ve geleceğine ilişkin olarak Kasım ve Aralık aylarında gazetelerde çıkan tartışmalardan (bkz. #tarih, sayı 104 ve 105) çok rahatsız olmuştu. Öte yandan, çeşitli nedenlerle İstanbul’a gelen yüksek rütbeli devlet görevlilerinin kendisini ziyaret etmemeleri de Abdülmecit Efendi’yi gücendiriyordu. Özetle söylenecek olursa, Abdülmecit Efendi, halifelik kurumunun devlet yapısı içindeki yerinin açık bir biçimde tanımlanmasına ve devlet protokolünde bir yeri olmasına ilişkin, dolaylı bir istekte bulunmuştu. Halifenin diğer bir isteği de kendisine devlet bütçesinden ayrılan ödeneğin arttırılmasıydı.
Teknik bir sorun niteliği dolayısıyla ödenek konusunu bir yana bırakacak olursak, Abdülmecit Efendi’nin bu çıkışı, siyasal açıdan çok ciddi bir meseleye parmak basıyordu. Bilindiği gibi Türkiye Devleti’nin henüz bir anayasası yoktu. Saltanat kaldırılmış ve cumhuriyet ilan edilmişti gerçi; ama ortada bir de halifelik kurumu vardı ve bu kurumun yeni devlet yapısında bir yeri olup olmayacağına, olacaksa da nasıl bir yeri olacağına ilişkin hiçbir şey bilinmiyordu. Zaten Abdülmecit Efendi’nin kendisini rahatsız ettiğini söylediği tartışmaların varoluş nedeni de buydu. Dolayısıyla, bu belirsizlik durumuna artık bir son verilmeliydi.
Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa’ya aynı gün ve telgraf makinesi başında yazdırdığı yanıtta kendisinin de bu belirsizlik durumuna kesin bir son verme niyetinde olduğunun ilk işaretini verdi. Ancak bunun yeni bir karar olduğunu sanmak çok yanlış olur. Zira Mustafa Kemal Paşa’nın aklındaki Türkiye projesinde, halifeliğe yer hiçbir zaman olmamıştı. Hatta 1923’ün Ocak ayında İstanbul gazetecileriyle İzmit’te yaptığı uzun görüşmede, halifeliğin Türkiye için bir zaaf olduğunu açıkça söylemişti (bkz. #tarih, sayı 98). Ancak, saltanatın kaldırılmasını sağlayabilmek için giriştiği siyasal manevranın, yani halifenin devlet başkanı olacağı beklentisini yaratmasının (bkz. #tarih, sayı 95) ortaya çıkardığı geçici durumun cumhuriyetin ilanıyla sona ereceğini ummuştu; cumhurbaşkanlığının ortaya çıkmasıyla birlikte Abdülmecit Efendi’nin halifelikten vazgeçeceğini beklemiş ama bu gerçekleşmemişti. İstanbul çevrelerinde gördüğü destekle cesaretlenmiş olan Abdülmecit Efendi, yerinden kımıldamamıştı. Şimdi de tartışmalara bizzat katılıyor ve aslında Mustafa Kemal Paşa’nın son adımları atmasına vesile oluşturuyordu.
Abdülmecid Efendi, cumhuriyetin ilanından sonra kendisine devlet bütçesinden ayrılan ödeneğin arttırılmasını da istemişti.
Mustafa Kemal Paşa’nın telgrafının içeriğine gelince… Burada halifelik kurumunun kaldırılacağına ilişkin açık bir ifadeye rastlamıyoruz. Bunun nedeni, Paşa’nın kararını vermiş olmasına karşın henüz bazı temaslarda bulunmadığı için hemen harekete geçmek istememesidir. Nitekim Şubat ayında İzmir’de yapılacak harp oyunları gösterileri sırasında üst rütbeli subaylarla biraraya gelecek; hem onların halifelik makamı hakkındaki görüşlerini alacak hem de kendilerini sözkonusu makamın kaldırılması konusunda ikna edecekti. Sonra da Mart başında TBMM’nin yeni toplantı yılı açılırken son hamlesini yapacaktı.
Bütün bunlara karşın, İsmet Paşa’ya yolladığı telgrafını Mustafa Kemal’in kesin kararının bir kanıtı olarak görmemizin iki temel nedeni var. Bu nedenlerin birincisi, halifeliğin ne din ne de siyaset açısından herhangi bir varoluş nedeni olmadığını, olsa olsa tarihî bir hatıra olarak görülebileceğini söylemesidir. İkinci neden ise daha ciddidir, zira Mustafa Kemal Paşa’ya göre Abdülmecit Efendi bir padişah gibi davranmaktaydı. Cuma selamlıkları düzenlemek, yabancı diplomatlarla temaslarda bulunmak ve devlet memurlarının kendisine saygı ziyaretlerinde bulunmasını istemek gibi cumhuriyet yönetimiyle çelişen bir tavır takınmaktaydı. Özetle söyleyecek olursak, Abdülmecit Efendi, cumhurbaşkanlığı kurumunun bulunduğu bir siyasal sistem içinde yaşamasına karşın devlet başkanı gibi davranmakla kendi ipini kendi çekmişti.
2017 anayasa değişiklikleriyle yürütme yetkisi cumhurbaşkanına verilince, devlet yönetiminde 150 yılda oluşan kavramlar, kurallar ve kurumlarla birlikte siyasal denge ve denetim mekanizmaları da sarsılmıştı. Günümüzde Anayasa Mahkemesi’nin yetkilerini kısıtlayan öneriler de, esas olarak yargı denetimini sınırlandırmaya yönelik.
Anayasa tarihimizin başlangıcı olarak kabul edilen Kânûn-ı Esâsî’nin (1876) yolunu, Gülhane Hatt-ı Hümâyunu (3 Kasım 1839) ile başlayan Tanzimat döneminin kanunlaştırma hareketleri açtı. Kânûn-ı Esâsî ile de parlamento ve hükümet kuruldu; Meclis önünde sorumlu hükümet ile parlamenter rejim doğdu.
1920’de açılan Büyük Millet Meclisi’nin ilk işi, kendi içinden Bakanları seçmek oldu. İlk Anayasa ile yürütmenin adı “Büyük Millet Meclisi Hükümeti”ydi.
Cumhuriyetin ilanıyla, cumhuriyet ve hükümet özdeşleşti. 1924’te Bakanlar Kurulu’nun Meclis tarafından seçimi yerine, Meclis’e karşı sorumluluk ilkesi benimsendi. 1924 Anayasası döneminde, cumhuriyet tarihinde ilk siyasal münavebe (siyasal iktidarın el değiştirmesi) Mayıs 1950’de gerçekleşti.
1961 Anayasası’yla ve başbakanın “eşitlerarası birinci” konumuyla, klasik parlamenter rejim kuruldu. 1982’de ise yetkili cumhurbaşkanı ve güçlü başbakan statüsü ile parlamenter rejim çerçevesi sürdürüldü.
Cumhuriyet’in 3 anayasası da, yönetim biçimi olarak şu üçlü ortak paydada buluşur:
• Hükümetin genel siyaseti Bakanlar Kurulu tarafından belirlenir.
• Bakanlar, bireysel ve toplu olarak TBMM’ye karşı sorumludur.
• Devleti temsil eden cumhurbaşkanı ve hükümet birbirinden ayrıdır.
2017 değişikliğine göre ise “Cumhurbaşkanı devletin başıdır. Yürütme yetkisi Cumhurbaşkanına aittir” (Madde 104).
2017’deki değişiklikle, hükümet ve kurul halinde siyasal karar düzeneği kaldırılarak devlet yönetiminde radikal bir değişikliğe gidildi. 2017’de kurulan yönetim, kısaca şu dört özelliği ile ortaya çıktı:
• Devlet başkanlığı ve yürütme yetkilerinin tümü tek kişide (cumhurbaşkanı) toplandı.
• Cumhurbaşkanı için çok sayıda unvan ve yetkiye karşın, siyasal sorumluluk öngörülmedi.
• Yasama ve yürütme arasında denge ve denetim düzeneklerinin yokluğu nedeniyle, hesap verebilir bir yönetim ortadan kalktı.
• Cumhurbaşkanı, aynı zamanda parti genel başkanı oldu.
İsmet İnönü, 27 Mayıs Hürriyet ve Anayasa Bayramı dolayısıyla Anayasa Mahkemesi’nde düzenlenen törenden ayrılırken. 27 Mayıs 1964.
Anayasal gelişmeler sürecinde, 1961 Anayasası, hukuk devletini ilk kez anayasal norm olarak düzenlemiş ve Anayasa Mahkemesi’ni kurmuştu. 1961 Anayasası, yasaların Anayasa’ya uygunluğunu denetiminde merkezileşmiş, tekelci ve belirleyici yetkiye sahip olmakla birlikte, Anayasa Mahkemesi ve derece mahkemeleri arasında göreceli de olsa bir paylaşım öngörmüştü. İtirazda bulunan mahkemenin kendi kanısına göre anayasaya aykırılık iddiasını çözümlemesi, bunun tipik örneği idi.
Demokrat Parti mirasçısı olarak Adalet Parti çevreleri, Anayasa Mahkemesi’nin meşruluğunu sürekli sorguladı. Süleyman Demirel’in “Hükümetin üstünde Danıştay, TBMM üstünde Anayasa Mahkemesi ile bu memleket idare edilemez” sözü 1960’lı yılların ikinci yarısına damgasını vurdu. 12 Mart 1971 askerî muhtırası sonrası silahların gölgesinde gerçekleştirilen anayasa değişikliği sırasında yeni düzenlemeler yapıldı. 1982 Anayasası ise, üyelerin belirlenmesinde TBMM’yi tümüyle dışladı. Buna karşılık anayasaya uygunluk denetim yetkisini Anayasa Mahkemesi ile sınırlı tutup, merkezî denetim ağırlıklı bir düzenleme öngördü. Böylece, normların anayasaya uygunluk denetiminde Anayasa Mahkemesi, genel yargı düzeni karşısında daha farklı ve bir üst konuma taşınmış oldu. Adli ve idari yargı düzeninde yer alan mahkemeler için de, Anayasa’ya uygun karar verme yükümlülüğü sürmekle birlikte, Anayasa’ya uygunluk denetiminde işlevleri, Anayasa’ya aykırılık itirazı ve 5 ay içinde Anayasa Mahkemesi’nden yanıt gelmez ise, yasayı uygulamakla sınırlı kılınmış oldu.
Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, Anayasa Mahkemesi’nin kuruluşunun önünü açan 1961 referandumunda oy kullanırken.
9 Temmuz 1961 Yeni Sabah, 12 Temmuz 1961 Cumhuriyet gazetesi manşetleri.
Buna karşılık Anayasa Mahkemesi, 1993’te denetimini etkili kılmak amacıyla yürürlüğün durdurulması kararının da yetkisi içinde olduğuna karar vererek içtihadi yolla yeni bir yetki alanı yarattı. 2001 anayasa değişikliği, Anayasa Mahkemesi hükümlerine dokunmamakla birlikte, özgürlükler anayasa hukukuna katkısı sonucu, Anayasa Mahkemesi’ne çok önemli denetim ölçütleri sundu. 2004 değişikliği ise, insan hakları alanında uluslararası hukuka açılım sürecini pekiştirdi.
Anayasa Mahkemesi 2008’de iki önemli karar verdi: Başörtüsüne ilişkin anayasa değişikliğini iptal etti ve AKParti’ye hazine yardımından yoksun bırakma yaptırımı uyguladı. 2010 anayasa değişikliği, Anayasa Mahkemesi’nin üyelik yapısını yeniden düzenledi. Aynı değişiklikle tanınan bireysel başvuru yolu, Anayasa Mahkemesi’nin konumunu öteki yargı düzenlerine göre ileri derecede farklılaştırdı. Ulusal düzeyde başvurulabilecek son merci hâline getirilen Anayasa Mahkemesi, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’ne başvuru öncesi ulusal “süzgeç işlevi” ile donatıldı.
8 Kasım 1982 tarihli Cumhuriyet gazetesi haberi.
2017 anayasa değişikliği, Anayasa Mahkemesi’nin yetki alanına dokunmadı ama Anayasa Mahkemesi üyelerinin belirlenmesinde cumhurbaşkanını belirleyici konuma getirdi. Bununla birlikte hükümetin kaldırılması sonucu gensoru da kalktığı ve Meclis soruşturması işlevsiz kılındığı için Anayasa Mahkemesi’nin önemi daha da arttı. Hâliyle, anayasanın üstünlüğünü sağlama bakımından Anayasa Mahkemesi, merkezî bir konuma yerleşti.
Anayasa Mahkemesi’nin işlevi, 9 Temmuz 2018’den itibaren daha da öne çıktı. Anayasa Mahkemesi, yasalar ve Cumhurbaşkanlığı kararnameleri üzerinde denetimi sırasında, cumhuriyetin temel organlarına ilişkin hükümlere aykırılığın yanısıra, hak ve özgürlüklere aykırılıklara da işaret etti.
Anayasa Mahkemesi, denetimi sırasında hak ve özgürlük özneleri arasındaki eşitsizliği dengeleyici ölçütler kullanmalıdır. Konuya hak ve özgürlükler açısından bakıldığında, 1987- 2004 ekseninde yapılan değişiklik maddelerinin içerik ve sistematik olarak nihaî yorum yetkisi de Anayasa Mahkemesi’nindir. Madde 13 (hak ve özgürlüklerin güvenceleri) ve Madde 14 (hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılamaması) tipik örneklerdir. 2010’da tanınan bireysel başvuru yolu da, Anayasa Mahkemesi’ni baş aktör durumuna getirmiştir.
2017 anayasa değişikliği teklifi mecliste beşte üçlük çoğunluğu sağladı ve halk oylamasına gidildi.
Özetle, Anayasa Mahkemesi’nin, yargı düzenleri üzerinde hiyerarşik konuma sahip olup olmadığı tartışması yersiz olup, konuya anayasal görev, yetki ve işlevler açısından yaklaşmak gerekir. Ne var ki kimi siyasal söylemler tam tersi yöndedir.
14 Mayıs 2023 yasama seçimlerinde, henüz hakkındaki yargı kararı onanmayan (yani bir “hükümlü” olmayan) “tutuklu sanık” Can Atalay, Türkiye İşçi Partisi’nden Hatay milletvekili seçildi; avukatları, Atalay’ın mazbatasını Hatay Adliyesi’nden aldıktan sonra tahliyesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurdular. 13 Temmuz’da Yargıtay 3. Ceza Dairesi, Atalay’ın tahliyesi ve hakkındaki yargılamanın durması istemini reddetti. Atalay’ın avukatları 1 hafta sonra bireysel başvuru hakkından yararlanarak “seçilme ve siyasî faaliyette bulunma” hakkının, tahliye talebinin reddedilmesi nedeniyle de “kişi hürriyeti ve güvenliği” hakkının ihlal edildiğini öne sürerek Anayasa Mahkemesi’ne başvuruda bulundu. 28 Eylül 2023’te Yargıtay 3. Ceza Dairesi, Atalay’ın da aralarında bulunduğu sanıkların mahkumiyetlerini onadı. 25 Ekim’de ise Anayasa Mahkemesi, Atalay’ın seçilme hakkı” ve “kişi hürriyeti ve güvenliği” haklarının ihlal edildiğine karar vererek, tahliye kararını uygulamaya koyması için kararını İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderdi. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi ise, 30 Ekim’de karar verme yetkisinin Yargıtay’da olduğunu belirterek dosyayı Yargıtay 3. Ceza Dairesi’ne gönderdi.
Yargıtay 3. Ceza Dairesi, 8 Kasım 2023’te Anayasa Mahkemesi üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunma kararı verdi.
Yargıtay 3. Ceza Dairesi ise, 8 Kasım 2023 günlü kararı ile Anayasa Mahkemesi kararına uymama ve Anayasa Mahkemesi’nin karara katılan üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunma kararı verdi.
Böylelikle cumhuriyetin 2. yüzyılının ilk 2 haftasında, “siyasal denge ve denetim düzeneklerinden arındırılmış bulunan anayasal düzeni yargısal denetimden de arındırma tasarımı” denilebilecek bir durum karşısında kalınmıştır.
Türkiye Barolar Birliği, 10 Kasım 2023’te Anayasa Mahkemesi üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunan Yargıtay’ı protesto etti.
Ankara, cumhuriyetin ilanına yaklaşılırken amansız bir siyasi mücadeleye tanıklık ediyordu. 1923 Ekim’indeki kabine krizi rejim krizine dönüşünce; Mustafa Kemal Paşa sorunun ancak cumhuriyet ilanıyla çözülebileceğini ortaya koydu ve Millî Mücadele’nin başından beri amaçladığı hedefe doğru ilerledi. 29 Ekim 1923, saat 20.30’da cumhuriyet resmen ilan edildi.
11 Ağustos 1923
Meclis’te muhalif sesler Bakanlarda değişiklikler
Mustafa Kemal Paşa, ilk Meclis’in aksine daha eğitimli milletvekillerinden oluşan 2. Meclis’i, “Aydınlar Meclisi olmaya daha hevesli” diye tanımlamıştı.
1. Meclis’in ilk oturumu yapıldı. Mustafa Kemal Paşa meclis başkanlığına, Ali Fuat Paşa (Cebesoy) ikinci başkanlığa seçilirken başbakanlığa (icra vekilleri heyeti başkanlığına) Fethi Bey (Okyar) getirildi.
1. Meclis’teki muhalif İkinci Grup tasfiye edilmiş ve yeni milletvekillerinin çoğu Mustafa Kemal’in onayıyla seçilmişti. Ancak yerel karakterler taşıyan muhafazakar üyelerin ağırlıkta olduğu 1. Meclis’in aksine daha eğitimli milletvekillerinden oluşan ve Mustafa Kemal’in “Aydınlar Meclisi olmaya daha hevesli” diye tanımladığı yeni Meclis’te de daha ilk günlerden muhalif sesler ortaya çıktı.
O dönemde Bakanlar (icra vekilleri) Meclis tarafından tek tek seçilmekteydi. Bu durum Bakanlar arasında anlaşmazlıklara sebep olabildiği gibi milletvekillerinin iktidar için manevralara girişip hizip kurmalarına da yol açıyordu. Meclisin 14 Ağustos’ta seçtiği Bakanlardan oluşan hükümet henüz ikinci ayını doldurmamışken yöneltilen ağır eleştiriler sonrası Şer’iye, Adalet ve Ekonomi Bakanları değişecekti. Hükümetin meclise sunduğu kanun tekliflerinin birçoğu ya reddediliyor ya da değiştirilerek kabul ediliyordu.
22 Eylül 1923
Heyecan uyandıran cumhuriyet açıklaması
Mustafa Kemal Paşa’nın Avusturya gazetesi Neue Freie Presse muhabirine verdiği demeç, cumhuriyetin ilanına giden olaylar zincirinin temel halkalarından biriydi. Mustafa Kemal Paşa gerek ülke içinde gerek ülke dışında büyük yankılar uyandıran bu demecinde “cumhuriyet” kelimesini ilk defa kamuoyu önünde açıkça dile getiriyordu. Mustafa Kemal Paşa sözkonusu demecinde 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’nun ilk iki maddesini hatırlattıktan sonra “Bu iki maddeyi bir kelimede özetlemek mümkündür: Cumhuriyet” demişti.
Neue Freie Presse gazetesi tarafından 28 Eylül’de yayımlanacak açıklamanın içeriği Türk gazetelerine önceden sızdırılmıştı. 24 Eylül tarihli Tevhid-i Efkâr gazetesi haberi okuyucularına “Mustafa Kemal Paşa Türkiye’de garp cumhuriyetlerine tamamen müşabih bir cumhuriyet teessüs edeceğini ve payitahtın Ankara’da kalacağını söylüyor” diye aktardı.
Tevhid-i Efkâr, 24 Eylül 1923.
Neue Freie Presse, 28 Eylül 1923.
13 Ekim 1923
Yeni başkent doğdu: Ankara merkez oldu
Millî Mücadele’nin merkezi Ankara başkent ilan edildi. TBMM’nin açılışından beri fiilen başkent olan Ankara’nın konumunun yasallaşması, aynı zamanda Osmanlı imajından kurtuluşu ve ulus devlete geçişi simgeliyordu. O dönemde 20 bin nüfuslu küçük bir Orta Anadolu kenti olan Ankara, cumhuriyetin ilanının ardından hızla gelişecek ve 1930’lu yıllara gelindiğinde bambaşka bir çehreye bürünecekti.
Millî Mücadele’nin merkezi Ankara başkent ilan edildi. TBMM’nin açılışından beri fiilen başkent olan Ankara’nın konumunun yasallaşması, aynı zamanda Osmanlı imajından kurtuluşu ve ulus devlete geçişi simgeliyordu. O dönemde 20 bin nüfuslu küçük bir Orta Anadolu kenti olan Ankara, cumhuriyetin ilanının ardından hızla gelişecek ve 1930’lu yıllara gelindiğinde bambaşka bir çehreye bürünecekti.
19 Ekim 1923
İstasyon binasında basına yansıyan faaliyetler
Ziya Gökalp, Ağaoğlu Ahmet, Yunus Nadi ve Seyid Bey’den oluşan, anayasada yapılması gerekli değişiklikleri hazırlamakla görevli komisyonun toplantılarına Mustafa Kemal Paşa da sık sık katılıp başkanlık etmekteydi. Artık cumhuriyetin ilanı için uygun ortamın oluşması bekleniyordu.
Anadolu Ajansı, Ankara’da istasyon binasında yapılan anayasa komisyonu toplantısında bazı maddelerin belirlendiğini duyurdu. Bu haber üzerine muhalif Tevhid-i Efkâr gazetesi 19 Ekim’de imzasız bir yazıyla durumu alaya aldı: “Bizim bildiğimiz cumhuriyet, istasyon binalarında değil millet meclislerinde doğar. Fakat Ağaoğlu Ahmet ve Ziya Gökalp gibi üstatlar maaşallah kendilerine pek güvenirler. Onlara ısmarlanınca, istasyondan cumhuriyet, kanun-i esasi; Millet Meclisi’nden de ekspres treni çıkarmaları işten bile değildir”.
Tevhid-i Efkâr, 19 Ekim 1923.
24-25 Ekim 1923
İstifalarla başlayan yapay bir hükümet krizi
Rauf Orbay
Ali Fuat Paşa’nın TBMM İkinci Başkanlığı’ndan; Fethi Bey’in ise Başbakanlıkla birlikte İçişleri Bakanlığı’ndan istifası yeni bir siyasi kriz başlattı. Bu makamlara seçilecek yeni isimler önce Halk Fırkası parti grubunda belirlenecek, daha sonra meclis toplantısında milletvekillerinin oyuna sunulacaktı. Halk Fırkası Meclis Grubu, Mustafa Kemal’in denetimi altındaki parti yönetiminin gösterdiği adayları desteklemedi. Mustafa Kemal’in “gizli muhalefet” diye tanımladığı grubun çabalarıyla İçişleri Bakanlığı için Sabit (Sağıroğlu) Bey, ikinci başkanlık için Rauf (Orbay) Bey’in ismi belirlendi.
Mustafa Kemal Paşa sonuçtan memnun kalmamıştı. Özellikle ikinci başkanlık için İsmet (İnönü) Paşa’yla arası bozuk olan Rauf Bey’in aday gösterilmesinin, bütün Meclis’in İsmet Paşa’nın aleyhinde olduğunu gösterme amacı taşıdığını düşünüyordu. Hemen karşı atağa geçti. Planı, hemen cumhuriyet rejimine geçmeyi önermekti.
26-28 Ekim 1923
Mustafa Kemal’in kritik final hamleleri…
Cumhuriyetin ilanına doğru yaşanan siyasi gelişmelerin önemli aktörlerinden Fethi Bey, eşi Galibe Hanım, Mustafa Kemal Paşa ve Latife Hanım’la.
Mustafa Kemal Paşa 26 Ekim’de Başbakan Fethi Bey ile diğer Bakanlardan istifa etmelerini istedi. Meclis tarafından yeniden seçilecek olsalar bile görevi reddetmeleri talimatını da vermişti. Şimdi muhalefetin Meclis’in onaylayacağı kendi listesini hazırlaması gerekecekti ki Mustafa Kemal bunu başaramayacaklarını biliyordu.
27 Ekim’de Bakanların istifası Meclis’te okunduktan sonra yeni kabine oluşturma çalışmalarına başlandı. Ertesi gün bazı İstanbul gazetelerinde Başbakanlık için, Mustafa Kemal’e muhalif olan Ali Fuat ve Kazım Karabekir paşalarla Rauf Bey’in adı geçiyordu; ama birçok toplantı yapan muhalefet grupları, herkesin üzerinde uzlaşacağı bir liste oluşturmayı başaramadı.
Ankara’nın bir hükümet bunalımıyla girdiği 28 Ekim Pazar günü, Halk Fırkası Grubu yeni kabineyi tespit etmek için bir defa daha toplandı. Farklı öneriler tartışıldıktan sonra hazırlanan liste oyçokluğuyla kabul edildi. Fethi Bey, görüşlerini almak gerektiğini söyleyerek Mustafa Kemal Paşa’yı toplantıya davet etti. Hazırlanan listeye göz gezdiren Mustafa Kemal Paşa’nın “Bu kişiler benim için uygundur ama kendilerine de sormak lazım” demesi üzerine listedeki bazı isimlerin görüşü alındı. Dışişleri Bakanlığı’na aday gösterilen ve Mustafa Kemal Paşa’ya yakınlığıyla bilinen Yusuf Kemal (Tengirşenk) Bey görevi kabul etmeyeceğini açıkladı. Listedeki birkaç kişi daha aynı cevabı verince, Mustafa Kemal Paşa parti yönetimine gerekli kişilerle daha fazla fikir alışverişinde bulunmalarını tavsiye edip toplantıdan ayrıldı.
Vatan, 29 Ekim 1923.
Nutuk’ta aktardığına göre Mustafa Kemal Paşa, Meclis’ten çıkarken Sinop Milletvekili Kemaleddin Sami (Gökçen) Paşa ve Ardahan Milletvekili Halid Paşa’nın kendisini beklediklerini görünce evine yemeğe davet etmişti. Kazım (Özalp) Paşa, İsmet Paşa, Fethi Bey, Afyon Milletvekili Ruşen Eşref (Ünaydın) Bey ve Rize Milletvekili Fuat (Bulca) Bey de davetliler arasındaydı.
Bu önemli geceye Çankaya Köşkü evsahipliği yapamadı. Köşk tamirata alındığı için Gazi ile eşi Latife Hanım bahçedeki küçük eve taşınmışlardı. Tek katlı küçük evin yarısı salon yarısı yemek odası olarak kullanılan girişinde yapılan toplantının en önemli anı hiç kuşkusuz Mustafa Kemal Paşa’nın “Yarın cumhuriyeti ilan edeceğiz” demesiydi. Daha sonra ertesi gün uygulanacak planın ayrıntıları konuşuldu. Sabahki parti grubu toplantısına Mustafa Kemal Paşa katılmayacak; daha sonra sorunun çözülememesi üzerine toplantıya davet edilecek; cumhuriyetin ilanı için gerekli yasal değişiklikleri sunacaktı.
29 Ekim 1923
‘İçeride tarihsel kararlar veriliyor’
İsmet (İnönü) Paşa, başbakanlık görevine getirildiği 30 Ekim 1923’te Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa ile.
Hükümetin ve partinin yarıresmî yayın organı Hâkimiyet-i Milliye gazetesi 29 Ekim Pazartesi günkü sayısında muhtemel Bakanların listesini duyurmuş; parti grubunun muhalif isimlerin de olduğu kabine üzerinde uzlaşmak üzere olduğu bilgisini aktarmıştı. Bu haber sonradan çok tartışıldı; çünkü ertesi gün atanacak Bakanlardan hiçbiri gazetenin verdiği listede yoktu. O zamana kadar hükümet kaynaklı haberleri en hızlı ve doğru veren Hâkimiyet-i Milliye’nin gerçekdışı kulis haberi yapması, muhaliflerin dikkatini o gün ilan edilecek cumhuriyetten başka yöne çekme çabası olarak yorumlanacaktı.
Sabah saatlerinde Fethi Bey başkanlığında toplanan Halk Fırkası Grubu’nda bir süre değişik hükümet alternatifleri üzerinde düşünüldü, tartışmalar yapıldı. Görüşmelerin tıkanması üzerine önceki gece Çankaya’daki yemekte bulunan konuklardan Kemalettin Sami Bey bir önerge verecek ve “Bu sorunun hem meclisin hem partinin başkanı olarak Mustafa Kemal Paşa’ya havale edilmesini teklif ediyorum. Kendileri ne karar verirse ona uymak tek çıkış yoludur” teklifinde bulunacaktı. Önerge oylanıp kabul edilince Mustafa Kemal Paşa Meclis’e davet edildi.
İpek Çalışlar’ın Latife Hanım (2006) kitabında aktardığına göre, Çankaya’da haber bekleyen Mustafa Kemal Paşa hem nezle olmuştu hem de iltihap yapan dişleri çok ağrıyordu. Eşi Latife Hanım ve İsmet Paşa’yla birlikte saat 12.00’de meclis binasına ulaştı. Mustafa Kemal Paşa parti grubunda çok kısa bir konuşma yaparak krizin çözümü için önerilerini 1 saat sonra paylaşacağını söyleyip toplantıdan ayrıldı.
Meclisteki odasında bazı hukukçu milletvekillerinin de görüşlerini alan Mustafa Kemal Paşa, yeniden parti toplantısına dönünce içinde cumhuriyet sözcüğü geçmeyen bir konuşma yaptı. Yaşanan sorunların Anayasa’dan kaynaklandığını, Bakanların tek tek Meclis tarafından seçilmesinin Bakanlar Kurulu içinde arzulanan görüşbirliğini sağlayamadığını belirtti ve cumhuriyetin ilanına yönelik yasa değişikliğini içeren önerge metnini Meclis kâtibi Ruşen Eşref Bey’e uzattı. Ruşen Eşref Bey’in metni yüksek sesle okumasının ardından, teklifin anayasa komisyonunda maddeler hâline getirilip hızlıca Meclis’e sunulmasına karar verildi. Mustafa Kemal Paşa’nın teklifi üzerinde çalışan anayasa komisyonu toplantısı sürerken, cumhuriyetin ilan edileceğini duyan vatandaşlar da dışarıda toplanmıştı. Gazeteci Enver Behnan (Şapolyo) Bey, manzarayı şöyle anlatıyordu: “Güneşli bir hava. Samanpazarı ve Karaoğlan’dan insanlar sel gibi meclise doğru akıyordu. Kalpaklı, başlıklı, fesli erkekler ve kadınlar, meclisin karşısındaki Millet Bahçesi’nde toplanmışlardı. Güneş battı. Karanlık bastı. Buna rağmen halk dağılmıyordu. Meclisin dar kapısından bir milletvekili çıktı. Orada bulunan gazeteciler, hepimiz milletvekilinin etrafını çevirdik. ‘Şu dakika içeride pek mutlu ve tarihsel kararlar veriliyor’ dedi”.
Nihayet saat 18.00’de Meclis toplandı ve tarihî oturum başladı. Birkaç gün öncesine kadar petrol lambasıyla aydınlatılan genel kurul salonuna elektrik döşenmesi ortamın havasını değiştirmişti. Dinleyici locaları da tıklım tıklım doluydu.
Meclis zabıtlarına göre toplantı, cumhuriyetle ilgisiz konularla başladı. Cinayet suçundan mahkum Çankırılı bir vatandaşın suçsuz olduğuna dair Bakanlar Kurulu tezkeresi oylandı; deniz hukuku üzerine konuşuldu; yatılı okullardaki memur çocuklarına indirim yapılması tartışıldı; sağlık ve sıtma sorunu görüşüldü; doktorların zorunlu hizmet yasası ele alındı. Türkiye tarihinin en önemli Meclis toplantılarından birinde bu konuların konuşulması ilginçti ama, daha da ilginç olan durum, o gün Meclis’te 286 milletvekilinden sadece 158’inin hazır bulunmasıydı.
Cumhuriyetin ilanını duyuran 30 Ekim 1923 tarihli Yenigün gazetesi.
Ertesi gün de Başbakan İsmet Paşa ve kabinesinin haberini aktarıyordu.
Diğer konuların görüşülmesi bittikten sonra anayasa komisyonundan gelen yasa değişiklik önerileri okundu. 1. Madde, “Türkiye Devleti’nin hükümet şekli cumhuriyettir” şeklindeydi. Teklifteki bir başka önemli madde de kabine sistemini düzenliyordu. Buna göre hükümeti oluşturacak Bakanlar artık Meclis tarafından değil, cumhurbaşkanı tarafından görevlendirilen başbakan tarafından seçilecek ve Bakanlar Kurulu bir bütün olarak Meclis’in onayına sunulacaktı.
Gazeteci-milletvekili Celal Nuri (İleri) Bey, cumhuriyetle ilgili maddenin saat tam 19.37’de oturuma katılan 158 milletvekilinin tamamının oylarıyla alkış yağmuru arasında kabul edildiğini, bazı milletvekillerinin “Yaşasın Cumhuriyet” diye bağırdığını ertesi günkü yazısında anlatacaktı. Tüm maddelerin oylaması saat 20.30’da tamamlanınca cumhuriyet resmen ilan edilmiş oldu. Hemen arkasından cumhurbaşkanı seçimine geçildi ve 42 yaşındaki Mustafa Kemal Paşa, 158 milletvekilinin oyuyla cumhurbaşkanı seçildi.
Mustafa Kemal teşekkür konuşmasını “Türkiye Cumhuriyeti mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır” diye tamamlandı. Meclis bu tarihî toplantısında son olarak cumhuriyetin ilanını kutlamak için tüm şehirlerde 101 pare top atılmasına dair bir karar aldı. Ardından tüm milletvekilleri Afyon Milletvekili Kâmil (Miras) Efendi’nin okuduğu duaya eşlik etti.
Suna Kan, adından söz ettiren kadın kemancıların bir elin parmaklarını geçmediği bir dünyada doğdu. Ne bir orkestra şefinin protejesi ne de köklü bir keman geleneğinin parçasıydı. 1948’de onun için çıkarılan özel yasanın sunduğu desteği, ülkesinin müziğine sunduğu katkıyla geri ödedi. Devlet erkanı ise cenaze törenine ilgi göstermedi.
Suna Kan denince 1952’de birincilikle bitirdiği Paris Konservatuvarı’ndan döneminin yüzakı Ankara Oda Orkestrası’na aynı ülkeyi paylaştığı kişilerin göğsünü gururla kabartan pek çok fotoğraf geliyor insanın gözünün önüne. Ancak bunlardan bir tanesi var ki onunla birlikte genç cumhuriyetin öyküsünde de bir dönüm noktası. 1948’de çekilen bu karede, bir tarafta henüz ayakları oturduğu koltuktan yere değmeyen İdil Biret, bir tarafta ömrü boyunca sol elinin bir uzantısı olacak kemanıyla 12 yaşındaki Suna Kan var. Ortalarına oturmuş Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün yüzünden bu sevimli çocuklara duyduğu sempatiyle birlikte, yetenekleri karşısında gösterdiği tevazu ve saygıyı da okuyabiliyorsunuz. Klasik müzik yapan harika çocukların idollük koltuğunu epeydir genç pop starlara kaptırdığı, onların da yeni hâkim ideolojiyle çeliştikleri noktada her an alaşağı edilebilecekleri endişesiyle rol model olma sorumluluğundan kaçındıkları bir dünyaya oldukça yabancı, uzak bir dönemin hatırası bu kare.
İdil Biret’le birlikte Türkiye’nin ilk “harika çocuk”u olan Suna Kan, devlet bursuyla gönderildiği Paris Konservatuvarı’nı birincilikle bitirmişti
Aynı yıl kendi isimleriyle anılan özel bir yasayla yurtdışına gönderilen bu iki çocuk için ise sorumluluğun bambaşka bir anlamı vardı. O dönem dünyada adından söz edilebilecek kadın kemancıların sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu. Ne büyük bir orkestra şefinin protejesi ne de köklü bir keman geleneğinin parçası olan Suna Kan, yalnızca Türkiye’de yetenekli müzisyenlere başka ihtimallerin kapısını açmadı, dünya müzik tarihinde de ilham veren bir örnek oldu. 1954’te Cenevre ve Viotti yarışmalarındaki birincilikleri, Fransa’dan Etiyopya’ya onlarca ülkede verdiği konserler ile Türkiye’den bir kadın kemancının dünya çapında başarıya ulaşabileceğini gösterdi. Üstelik bu başarıya geniş repertuvarında mutlaka Türk bestecilere de yer vererek ülkesinin müziğine katkı sunma ilkesinden taviz vermeden ulaştı.
Pekala Paris’te kalabilirdi ama Türkiye’ye dönmeyi tercih etti. 1977’de kendisi gibi devlet sanatçısı olan orkestra şefi Gürer Aykal’la birlikte kurdukları TRT Ankara Oda Orkestrası, çoğu yurtdışında 100’e yakın konser verdi. Adnan Saygun “Concerto da Camera”sını, Necil Kazım Akses “2. Senfoni”sini bu topluluk için besteledi. Fransız besteci Max Pinchard, Fransa’da ilk defa Ankara Oda Orkestrası’nın seslendirdiği “Choral” adlı yapıtını topluluğa adadı. Ölümler ve hastalıklar topluluğu dağıtmasa kimbilir daha neler olacaktı…
Bütün bu istisnai hayat, dünyaya sanki kemanıyla gelmiş gibi görünen bir çocuğun bir parça desteklenmesiyle başlamıştı. Onun için çıkarılan yasa, 1998’e kadar onlarca özel yetenekli çocuğun daha hayatını değiştirdi. Bugün ise Türkiye’nin harika çocukları dünyada tek başlarına. Aynı, devlet erkanının cenazesine uğramadığı Suna Kan’ın tek başına kalması gibi.
Millî Mücadele’nin başlangıcında önemli roller üstlenen Rauf Bey, Ali Fuat Paşa ve Refet Paşa, kendilerine Anadolu hareketi güçlenince katılan İsmet Paşa’nın önemli mevkilere gelmesinden rahatsızdı. Gerginlik zaferden sonra da sürecek; Mustafa Kemal Paşa, Rauf Bey’le İsmet Paşa arasında yaşanan Lozan krizinde İsmet Paşa’yı destekleyecekti.
Gazi Mustafa Kemal (Atatürk), Lozan Antlaşması’nın 24 Temmuz 1923’te imzalanmasından sonra bir gün Rauf (Orbay) Bey ile Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’nın Çankaya’ya geldiklerini; Rauf Bey’in kendisine Ankara’ya dönmek üzere olan İsmet (İnönü) Paşa’yla karşılaşamayacağını ve seçim bölgesi olan Sivas’a gitmek istediğini söylediğini yazar. Mustafa Kemal Paşa, Nutuk’ta anlattığı kadarıyla Rauf Bey’i bu fikrinden caydırmaya çalışmış, ama başarılı olamayınca isteğini ancak Bakanlar Kurulu başkanlığından istifa etmesi hâlinde kabul edebileceğini söylemiştir. Bu konuda hatırlanması gereken önemli nokta, Rauf Bey’in anılarında istifa fikrinin kendisine ait olduğunu yazmış olması ve bunun Ali Fuat Paşa’nın anılarında da böyle anlatılmasıdır. Sonuç olarak Rauf Bey, 29 Temmuz’da Ankara’dan Sivas’a doğru yola çıkacak, 4 Ağustos tarihinde de Bakanlar Kurulu başkanlığından istifa edecektir.
Ancak, Çankaya’da gerçekleşen, tam tarihini kesin olarak bilemediğimiz ama 26 Temmuz’da gerçekleşmiş olması kuvvetle muhtemel bu üçlü görüşmenin ilginç bir boyutu daha vardır. Nitekim Gazi Mustafa Kemal, aynı görüşmede Ali Fuat Paşa’nın da kendisine, “Senin, şimdi, apotrların (apôtre = havâri) kimlerdir; bunu anlayabilir miyiz?” biçiminde bir soru yönelttiğini anlatır. İlginç olan şu ki, Ali Fuat Paşa’nın sorusu yalnızca bir dışlanmışlık, sahnenin arkalarına itilmişlik duygusu dile getirmiyor; bir de İsmet Paşa’yla Rauf Bey arasındaki gerginlikte Rauf Bey’den yana bir duruş sergiliyordu. Bu da bizce üzerinde biraz durulması gereken bir konudur.
Lozan Barış Antlaşması 24 Temmuz 1923’te imzalanıyor. Masa başında imza atanlardan soldan üçüncü kişi, İsmet Paşa.
Rauf Bey, Ali Fuat Paşa ve Refet (Bele) Paşa gibi Millî Mücadele’nin başlangıç aşamasında önemli roller üstlenmiş kişiler; o aşamada fazla bir başarı olasılığı görmeyen ve ancak 1920 başlarında, yani Anadolu hareketi iyice güçlendikten sonra kendilerine katılan İsmet Paşa’nın yükselip önemli mevkilere gelmesinden rahatsız olmuşlardı. Ali Fuat Paşa, Batı Cephesi komutanlığını İsmet Paşa’ya devrettikten sonra hiçbir önemli askerî göreve gelmemiş; Refet Paşa ise 1. İnönü Savaşı’ndan sonra hep yönetsel görevlerde bulunmuştu. Ayrıca bu iki subay, İsmet Paşa’nın askerî yeteneksizliği konusunda alıp yürüyen ve Ali İhsan Paşa’nın 1. Ordu komutanlığından alınması sırasında subaylar arasında ayyuka çıkan olumsuz dedikodulara da kendilerini fazlaca kaptırmışlardı. Nitekim Refet Paşa, Ali İhsan Paşa’dan sonra kendisine önerilen 1. Ordu komutanlığını da İsmet Paşa’nın emri altında olmamak için reddetmişti. Bütün bunlar, yakın arkadaşları olan ve Malta’dan döndükten bir süre sonra da Bakanlar Kurulu Başkanı olan Rauf Bey’in kulağına gidiyordu tabii.
Alttan alta süren bu gerginliklere, Anadolu zaferinden sonra bir boyut daha eklendiği görülüyor. Bu da Ankara Hükümeti’ni Lozan’da baş delege olarak kimin temsil edeceği meselesidir. Gazi Mustafa Kemal’e bakacak olursak, Rauf Bey bu göreve talipti. Rauf Bey ise anılarında, böyle bir talebi olmadığı gibi, görevin İsmet Paşa’ya verilmesini de kendisinin teklif ettiğini söyler. Öte yandan, hem kendi anılarından hem de Ali Fuat Paşa’nın anılarından TBMM çevrelerinde Lozan’a Rauf Bey’in gönderilmesi lehinde, ama ne kadar yoğun olduğunu bilemediğimiz bir eğilim olduğu da anlaşılıyor. Hatta bu konudaki tartışmaların Mustafa Kemal Paşa’nın İsmet Paşa’yı tercih etmesi üzerine de sürdüğü iddia edilebilir; zira bir sohbetlerinde Kâzım Karabekir Paşa’nın İsmet Paşa’ya Lozan’a baş delege olarak bir asker gönderilmesinin doğru olmayacağını söylediğini İsmet Paşa’nın anılarından öğreniyoruz.
Rauf Bey (önde soldan ikinci) Sivas Kongresi’nde Mustafa Kemal Paşa ile birlikte, Eylül 1919.
Anlaşılan o ki Rauf Bey, Lozan’a gitmek istemiştir. İçeriği Osmanlı Devleti açısından gayet kötü, uygulanması ise daha da kötü olan Mondros Bırakışması gibi bir metne imza atmış olan adam sıfatıyla tarihe geçmek istememesini doğal kabul etmemiz gerekir. Ancak, sorun çözülüp Lozan’a İsmet Paşa’nın gitmesine karar verildikten sonra da Rauf Bey’in bu psikolojiden kurtulamamış olduğunu görüyoruz. Nitekim İsmet Paşa’yla Rauf Bey’in Lozan görüşmeleri sırasındaki yazışmalarına baktığımızda, Rauf Bey’in kendisine ve başında bulunduğu hükümete de olası bir başarıdan pay çıkartmaya çalıştığı izlenebilir. Bu hâl bazen öyle boyutlara varmıştır ki, genellikle duygularına hâkim olmayı bilen, soğukkanlı bir diplomat olan İsmet Paşa bile sinirlenmiş; amacını çok aşan telgraflar çekmiş ve bu durum kendisine Mustafa Kemal Paşa’nın çektiği bir telgrafta hatırlatılmıştır.
İsmet Paşa, Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasına 4 gün kala Mustafa Kemal Paşa’ya çektiği telgrafta “Her dar zamanda Hızır gibi yetişirsin” diyordu.
Bir örnek olarak Lozan’da Yunanistan’dan istenmesi sözkonusu olan savaş tazminatı meselesine bakabiliriz. Ankara’nın, Yunan Ordusu’nun Ege’ye doğru çekilirken Batı Anadolu’da gösterdiği sertlik sonucunda ortaya çıkan zarar ve ziyanın tazmin edilmesini istemesi gayet haklıydı tabii. Ancak artık Büyük Britanya’dan maddi destek alamayan, Anadolu’daki hezimetle birlikte iflas noktasına gelmiş bir Yunanistan vardı ve bu ülke Lozan’da yapılan mübadele antlaşmasıyla 1.5 milyona yakın bir nüfus almayı kabul etmişti. Bu durumda İtilâf Devletleri araya girdiler ve İsmet Paşa’ya sözkonusu tazminat yerine Osmanlı Devleti’nin 1915’te Bulgaristan’a bırakmış olduğu Karaağaç’ın Türkiye’ye verilmesini önerdiler. İsmet Paşa’nın hemen Ankara’ya ilettiği bu gerçekçi teklif, Rauf Bey’in başkanlığındaki Ankara Hükümeti tarafından kesinlikle reddedildi. Ayrıca Rauf Bey’in bunu İsmet Paşa’ya bildirdiği yanıtta, Yunanistan’ın verebilmesi mümkün olmayan bu parayı İstanbul’daki Yunan vatandaşlarının malları ile ve 1913 sınırını kabul ederek ödeyebileceği tarzında, yani hukuken hiç de kabul edilebilir olmayan çözümler öneriliyordu.
İsmet Paşa (soldan beşinci) Lozan görüşmeleri sırasında başka ülkelerin delegeleriyle birlikte. 21 Kasım 1922.
Lozan’da zaten canını dişine takmış bir biçimde, deneyimli siyasetçilerle laf yarıştıran İsmet Paşa, bu tür telgraflaşmalardan iyice bunalmış ve zehir zemberek telgraflar çekmiştir. Bir keresinde Ankara’daki Bakanlar Kurulu’nu barış sürecini hafife almakla suçlar. Dolaylı olarak “yeniden savaşa mı tutuşmak istediklerini” sorar. Başka bir sefer Lozan’dan ayrılmaya hazır olduğunu, kendisine güvenilmiyorsa yerini Rauf Bey ve diğer Bakanların almasının daha iyi olabileceğini söyler. Bu mantığını, yaşanmakta olan süreci 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Osmanlı Ordusu’nun 2. Abdülhamid tarafından Yıldız Sarayı’ndan yönetilmesine benzetmeye kadar vardırır. Lozan’ın imzalanmasına 4 gün kala Mustafa Kemal Paşa’ya çektiği telgraf da çok anlamlıdır: “Her dar zamanda Hızır gibi yetişirsin. 4-5 gündür çektiğim azabı tasavvur et. Büyük işler yapmış ve yaptırmış adamsın. Sana merbutiyetim bir kat daha artmıştır. Gözlerinden öperim pek sevgili kardeşim, aziz şefim”. Zira Mustafa Kemal Paşa, iki taraf arasında mahirane bir hakemlik yapar gibi davranarak sonuçta İsmet Paşa’dan yana ağırlığını koymuştur.
Rauf Bey’in yukarıda aktardığımız suçlamalardan çok rencide olduğunu biliyoruz. İsmet Paşa’yla karşılaşmak istemediği gibi antlaşmanın imzalanmasından sonra da Lozan’daki Türk heyetine pek heyecansız, kerhen yazıldığı her hâlinden belli olan bir tebrik telgrafı göndermiş, Gazi Mustafa Kemal’in Nutuk’ta sert bir dille eleştirdiği gibi, Mondros Mütarekesi’nden başlayan kısa bir Millî Mücadele tarihi dersi vermiştir. Bu da tahmin edilebileceği gibi, İsmet Paşa’nın kırılmasına, hatta kızmasına neden olmuştur ki, bu da 4 ay sonra gerçekleşecek olan bir Halk Fırkası Meclis Grubu toplantısında, o zamanlar başbakan olan Paşa’nın Rauf Bey’i, farklı bir konuya ilişkin olsa da, hırpalamaya çalışmasını açıklar.
Lozan Barış Antlaşması’nı imzalayan İsmet Paşa’yı Ankara’ya dönüşünde karşılayanlar arasında Mustafa Kemal Paşa ve eşi Latife Hanım da vardı.
İstanbullular hazırlıkları uzun süre önce başlayan 500. fetih yılı kutlamalarını dört gözle beklemişti ama, 29 Mayıs 1953’teki törenler büyük hayalkırıklığı yaratmıştı. Devlet ricalinin, dostluk rüzgarlarının estiği Yunanistan’ı rencide etmemek için ilgi göstermediği kutlamalar ve canlandırmalar, basında çadır tiyatrosuna benzetilmişti.
İstanbul’un 500. fetih yılı kutlaması fikri, ilk defa 1939’da gündeme gelmiş; Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün talimatıyla İstanbul Valiliği’nde oluşturulan “Güzideler Komisyonu” 1953’e kadar tamamlanması hedeflenen bir plan hazırlamıştı. İstanbul’un imarıyla ilgili önemli atılımlar içeren plan, tek parti iktidarına yönelik “Ankara imar edilirken İstanbul kendi hâline bırakıldı” eleştirilerine yanıt vermeyi de amaçlıyordu. Planda Fatih döneminden kalma yapıların onarılması; yeni yolların ve parkların açılması; modern otel, okul ve tiyatro yapılarının inşa edilmesi gibi maddeler vardı. Ancak maliyet 140 milyon lira olarak hesaplanınca hiçbiri hayata geçirilemedi.
1942’de fethin 500. yılına yönelik yeni bir plan açıklandı. Fatih’in görkemli bir heykelinin dikilmesi, spor alanları inşa edilmesi ve kentin yaz olimpiyatlarına evsahipliği yapması hedeflerinin olduğu bu plan da, 1944’te açıklanacak sonraki plan da, 2. Dünya Savaşı döneminin zorlu ekonomik koşullarında bir defa daha rafa kalktı.
Önde Yeniçeri kıyafetli askerler, arkada mehter takımı Beyazıt’tan geçiyor.
Savaşın bitiminden sonra, 1946’da kurulan Bakanlıklararası komisyon ise ancak 1949’da yeni bir plan hazırlayabildi. Zaman daraldığı için bu planda yollar, meydanlar yoktu. 19 milyon liralık bütçe hazırlanmış, bunun bir bölümü Fatih dönemi eserlerinin onarımına, bir bölümü de kültür ve sanat projelerine ayrılmıştı. Hürriyet gazetesinin 6 Nisan 1949 tarihli haberine göre Tekel Bakanlığı gerekli masrafları karşılamak için Tekel ürünlerine zam yapacak ve 500. yıl için özel ürünler çıkaracaktı.
20 Şubat 1950’de kurulan “İstanbul’un Beşyüzüncü ve Müteakip Fetih Yıllarını Kutlama Derneği” de Bakanlıklararası komisyona katkı sunmaya başladı ama, Mayıs ayında Demokrat Parti iktidara gelince konu bir süreliğine gündemden düştü. Sonradan İstanbul Fetih Cemiyeti adını alan dernek, 1951’den itibaren kutlamalara çok az kaldığı yönünde uyarılar yapmaya başladı. Nihayet 1952’de derneğin hazırladığı program önerisi hükümet tarafından kabul edilince 500. yıl kutlamalarının çerçevesi belli oldu.
Zaman darlığı nedeniyle Topkapı Sarayı’ndaki Çinili Köşk’ün açılması ve bazı çevre düzenlemeleri dışında kalıcı olmayan etkinlikler içeren programda; bir Fetih sergisinin açılması; Fatih’in türbesinin etrafının temizlenmesi; fener alayları ve havai fişek gösterileri yapılması; özel tiyatro gösterileri, konserler ve spor turnuvaları düzenlenmesi yer alıyordu. Surların dışındaki büyük bir alanda da Fatih’in ordugahının ve top mevzilerinin canlandırması yapılacaktı.
Açıklanan program, 1939’dan beri görkemli kutlama beklentisi içinde olanları hayalkırıklığına uğratmıştı. Türk Milliyetçiler Derneği’nde toplanan ve 1952’de Fetih Yıllarını Aydınlatma Derneği’ni kuran Nihal Atsız çevresi başta olmak üzere birçok grup tepki gösteriyordu.
29 Mayıs 1953 gecesi Perşembe Pazarı’nda yapılan ve Haliç’i aydınlatan havai fişek gösterisi.
Artık zorlu savaş yılları geride kalmıştı ve ekonomi hiç olmadığı kadar iyiydi. Bu koşullarda Demokrat Parti iktidarının İstanbul’un fethinin 500. yılını çok daha görkemli bir şekilde kutlaması beklenirdi; ancak Türkiye ile Yunanistan arasında esen dostluk rüzgarları buna engel oluyordu. İyi ilişkilerin zirveye ulaştığı 1952’de Yunanistan Kralı Paulos Türkiye’yi ziyaret etti, Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes de Yunanistan’a gitti. Karşılıklı resmî ziyaretler, imzalanan antlaşmalar, ortak spor ve sanat etkinlikleri, iki ülke arasında ticareti artırma çabaları tüm yıla yayılmıştı. Yunanistan’daki Türk-Yunan Birliği’nin Türkiye’deki muadili olarak, başkanlığını İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı Fahrettin Kerim Gökay’ın yaptığı Türk-Ellen Dostluk Derneği kurulmuştu. Böyle bir ortamda İstanbul’un fethinin görkemli bir şekilde kutlanması Yunanistan’ı üzebilirdi; bu bakımdan törenler olabilecek en sade şekilde yapılacaktı. Aynı zamanda Türk-Ellen Dostluk Derneği’nin başkanı olan İstanbul Valisi Gökay’ın 8 Şubat 1953’teki “Törenler yakın-uzak dostları rencide edecek tarzda olmayacaktır” açıklaması da bunu doğruluyordu.
Fatih Camii önünde toplanmış kalabalık mehter takımını bekliyor. CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ
Açıklanan programdan memnun olmayanlara bir darbe de, 29 Mayıs’a üç gün kala bazı etkinliklerin iptal edilmesiyle geldi. Surların temsilî olarak topa tutulması, programdan çıkarılmıştı. Halkın en çok merak ettiği, bir kadırganın geçit resmine katılmasından da vazgeçildi; törenlerde birebir boyutunda kadırga yerine küçük bir modelinin yer alacağı açıklandı.
Her şeye rağmen 10 binlerce İstanbullu 29 Mayıs 1953 Cuma günü kutlamaların yapılacağı Topkapı-Aksaray-Fatih güzergahını doldurmuştu. Sabah, Vali Gökay’ın konuşmasıyla başlayan törenlerin sonrasına ise kargaşa hâkim oldu. Ertesi günkü Hürriyet gazetesi yaşananları şöyle aktaracaktı:
“Ulubatlı Hasan’ı canlandıran Yeniçeri kıyafetli er kaleye tırmanarak şanlı bayrağımızı ve Fatih’in bayrağını kalenin üstüne dikmiştir. Bunu müteakip Yeniçeri, mehter ve ordu birliklerinin bir geçit resmi yapması gerekirken tedbir alınmaması nedeniyle ortalık bir anda karışmış ve yabancı diplomatlar, azınlık temsilcileri, mebuslar, malul gaziler, askerî ve sivil erkanla yerli ve yabancı basın mensuplarının bulunduğu alan bir anda ana-baba günü hâlini almıştır. Emniyet ve intizamı temin edecek şahıslar ve bu işleri organize edecek bir merci bulunmaması nedeniyle kadınlı erkekli davetliler ve bilhassa yabancı davetliler bu hâl karşısında şaşkına dönerek Topkapı’ya doğru akan insan seline kendilerini kaptırarak sürüklenmeye başlamışlardır”.
Fetihin 500. Yılı için yapılan canlandırmalar gazeteler tarafından gülünç bulunmuş ve çadır tiyatrosuna benzetilmişti. CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ
Fatih Camii avlusunda yapılan törenin ikinci bölümünde de izdiham nedeniyle düzen sağlanamayacak, polisler birçok noktada vatandaşlara palaska ile hücum edecekti. Gece yapılan görkemli fener alayı ve havai fişek gösterisi de gündüz yaşananların gölgesinde kalmıştı. Kutlamalara Cumhurbaşkanı Bayar’ın İzmir’deki NATO karargahını ziyaret etmesi, Başbakan Menderes’in de İngiltere Kraliçesi 2. Elizabeth’in 2 Haziran’daki taç giyme törenine gitmeye hazırlanması gerekçesiyle katılmayışı da basında eleştiriliyordu. Fetih günü canlandırmalarını bazı gazeteler çadır tiyatrosuna benzetirken; Hürriyet gazetesi başyazarı Sedat Simavi “Kadırga yerine sandal sürüdük, takma bıyıklı Yeniçeri ve Levent taklitleri dolaştırdık ve bunun ismini de 500. yıldönümü koyduk” diye yazmıştı.
İstanbul’da fethin 500. yılı kutlanırken Yunanistan’da ise yas törenleri ve ayinler düzenleniyordu. Bayar ve Menderes’in törenlere katılmaması Yunan basınında olumlu karşılanmış, Türk hükümetinin “basiret gösterdiği” yazılmıştı. Fetih yıldönümü kutlamalarından 2 hafta sonra Yunanistan Başbakanı Papagos’un Türkiye’yi ziyaret etmesi de fetih kutlamalarının dostluğa zarar vermediğini gösteriyordu.
DÖNEMİN GAZETELERİ
‘Ele güne rezil olduk’
30 Mayıs 1953, Hürriyet
Uzun zamandır beklenen 29 Mayıs 1953’teki Fetih kutlamalarında yaşanan düzensizlik ve aksaklıklar basın tarafından sert bir şekilde eleştirilmişti. Ertesi günün bazı gazetelerinde şunlar yazıyordu: Akşam: “İstanbullular kutlama töreni için hazırlanması gereken programın yüz binde birinin provasını seyretmiş oldu”.
Dünya: “Kutlama programı tam bir fiyaskoyla neticelendi. Bütün milletle alay edercesine yapılan törenlerde İstanbullular aradığını bulamamanın ıstırabını yaşadı”.
Hürriyet: “Programsız ve intizamsız bir hercümerç içinde cereyan eden kutlama töreni bir yüzkarası halinde idi. Hem halk azap çekti hem ele güne rezil olduk”.
Milliyet: “On binlerce İstanbullu güneşin altında yandı, tutuştu, ezildi, dayak yedi. Sonunda itile katıla sözüm ona 500’üncü fetih yılını kutladı. Fatih Sultan Mehmet Han eğer merasimde gördüğümüzün binde birini yapsaydı, İstanbul hâlâ Konstantinopolis olurdu”. Ulus: “Biz bu acıyı 500 yılda bile unutamayacağız”.
Yeni İstanbul: “Beş yüzüncü yıl kutlama törenleri intizamsız oldu. Polis halktan bazı kimseleri yüz numaraya hapsetti, seyircilere palaska ile hücum etti. Tören yerinde rezalet çıktı”.