Etiket: ismail hakkı tonguç

  • Köy Enstitüleri’nde yemek ve birlikte öğrenme kültürü

    1940-46 arasında faaliyet gösteren Köy Enstitüleri, sadece 2. Dünya Savaşı yıllarında Türkiye nüfusunun ekonomik anlamda ayakta kalmasını sağlamamış; sonrasında da yetiştirdiği insanlarla önemli bir gelenek oluşturmuştu. Geleneksel ürün ve üretim bilgileri kayda geçirilmiş, modern yöntemlerle birleştirilerek önemli bir devamlılık sağlanmıştı.

    Köy Enstitüleri büyük oranda, dönemin Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’un eseridir. Bu topraklarda yoksul­luk ve yerel baskılar nedeniyle yaşam arzusunu, canlılığını yitirmiş köylerin tekrar üreti­me yönlendirilmesi, buralarda oturan çocukların köy öğret­meni olarak eğitilmesi amacıyla yola çıkılmıştı. Pestalozzi, Dewey ve Kerschensteiner gibi zama­nın önemli eğitimbilimcilerin görüşleri derinlemesine ince­lenmişti. Kanun 17 Nisan 1940 tarihinde, 278 oyla ve oybirliğiyle kabul edildi. O gün oylamaya 148 milletvekili katılmadı; arala­rından üçü, Celal Bayar, Adnan Menderes ve Fuat Köprülü 6 yıl sonra Demokrat Parti’yi kura­caklardı.

    Köy Enstitüleri’ndeki işlerin çoğunun ortak noktası yiyecek yetiştirmek olduğu hâlde, yapı­lan araştırmalarda bunların hep beraberce üretimi ve tüketim ortamları konusuna pek yer verilmemiştir. İsmail Hakkı Ton­guç, daha 1933’te yayımladığı İş ve Meslek Terbiyesi adlı kitapta “Enstitü öğrencisi iş yaşamı için­de, iş aracılığıyla, iş için eğitilir” diyordu. Sabahlar, enstitü bah­çesinde halk dansları ile başlar; kahvaltı sonrası teorik dersleri sahada uygulamalı dersler takip ederdi. Köy Enstitüleri’nde uyku dışında her şey bir işbölümü çerçevesinde, beraberce yapılır­dı. Yemekler de bir çatı altında yemekhanede, sahada çalışıl­dığı zaman da dışarıda birlikte yeniyordu. İlk yıllarda okullar öğrencilerle birlikte inşa edilir­ken, kar suyu içip kıl çadırlarda soğuktan taşlaşmış bir ekmeği 4 kişinin bölüştüğü zor zamanlar, birçok öğrenci ve öğretmenin sabır sınavıydı.

    Gastro_1
    1940-1946 arasında Köy Enstitüleri’nde 15 bin dönüm tarla tarıma elverişli hâle getirildi, 750 bin yeni fidan dikildi.

    Enstitülerde yemekhane ve sofraların en önemli eğitsel işlevi, modern yaşam pratikle­rinin öğretmenler tarafından çocuklarla birlikte sofraya oturarak öğretildiği bir alan olmasıdır. Çocukların geldiği köylerde evde yemek hazırlanır­ken, sofra kurulup kaldırılırken, ekmek karılırken, süt sağılırken “temizlik” kavramının pek ol­madığını kendi aktarımlarından anlıyoruz. Çocuklara yemekten önce ve sonra ellerini, ağızlarını yıkamaları; sofra muşambasını yemek öncesi ve sonrası sabun­lu bezlerle silmeleri; yerlerin süpürülmesi ve bir sonraki sofraya dek tertipli bırakılması anlatılıyordu. Sofra kurulum düzeni, çatal-bıçak kullanma, sofra alışkanlıkları uygulamalı şekilde öğreniliyordu. Yeni gelen öğrencinin dahil olduğu sofra grubu, aile/kardeşlik bağları gibi bir dayanışma ortamı oluşturu­yordu. Ayrıca yemek sofrasında açılan konular, yapılan espriler, başka enstitülere yapılan ziya­retlerde paylaşılanlarla, sosyal beceriler de gelişiyordu.

    Enstitüye ilk geldiklerinde ayakkabılarını orada-burada bırakıp yalınayak gezmeyi tercih eden; “sonra bulamam” diye sofradan ekmek alıp saklayan köy çocuklarının zaman içinde düzene alışmaları; sofra adabı ve yemek için konulmuş kuralları yakından gözetir duruma gelme­leri önemlidir. Cumartesi günleri tüm okulun katılımı ile gerçek­leştirilen “eleştiri saati”nde yapılan hataların konu edilebil­mesi, öğrencilere aşılanan sosyal cesaret anlamında önemlidir. Eleştiriye yanıt verme, haklı eleş­tiriden ders çıkarma, gerekli ise özür dileme, eleştiriye teşekkür etme kültürünün küçük yaştan itibaren kazandırılması, bugün için bile çok nadir bir kültürel beceridir.

    Gastro_2
    Köy Enstitüleri’nde arıcılık çalışmaları da oldukça yaygındı.

    Öğrencilerin geldikleri ev koşullarına göre, kalori açısından planlanmış çok daha zengin bir mönü çerçevesinde beslendikleri görülür; üstelik savaş nedeniyle çok sıkıntılı bir dönem olmasına rağmen. Örneğin Malatya Akça­dağ Köy Enstitüsü’nde fırınlar inşa edilmiş, buğday ve arpa ekilmişti. Ekmeği dışarıdan 22 kuruş maliyetle almak yerine 11 kuruşa, hem de katkısız, temiz ve pişkin olarak her sabah taze taze üretmeyi başarmışlardı. Ayrıca öğrenciler çok sık et de yiyebili­yordu.

    Düzenli, tekrarlı iş yapmak ve işbölümünü öğrenmek, çocuk ruhu için sıkıcı olmasına rağmen hayatidir. Her hafta, nöbetçi olan 60-70 kişilik sınıfın yemekha­nede sofraları sabunlu bezle silip kurup kaldırmaları; ekmekleri koyma; yemek ertesi yerleri süpürme; bulaşıkları yıkan­maya götürüp temizleri raflara yerleştirme; her gün yapılan işlerdi. Ayrıca mutfakta çıkacak yemeğin planlanması ve iaşesi için personele yardımcı olun­ması da sorumlulukları arasında idi. Sahada çalışan ekiplerin ise mutfakta pişecek, sofrada tü­ketilecek ürünlerin sağlanması ile ilgili işleri vardı. Hayvanların sağılması; mevsiminde yaylada sürüye eşlik eden öğrencilerin yaptığı peynir ve yoğurdun okula indirilmesi, meyve sebzelerin sökülmesi, dikilmesi, toplanması; ağaçların budanması ve ürünle­rin işlenmesi hep belirli bir düzen içinde seyreden uygulamalı ders­lerin konusu idi. Genç çocukların büyüme çağında oldukları için dengeli ve yeterli beslenmeleri­nin sağlanması da önemliydi: Bir sözlü tanıklıkta; yemek haricinde atıştırmalık çerez, meyve kurusu ve ekmeğin gün boyu çalışan çocukların cebinde olduğunu öğreniyoruz.

    Öğrencilerin yeni lezzetleri zorlamadan deneyimleme imka­nı bulmaları, kendiliğinden eği­timin bir parçasıydı. İlk başlarda zeytinyağlı sebze yemeği varsa sofradan ekmek-peynir alıp kalk­maları; sebze yemeği çıktığında üzülmeleri öğretmenlerin kayda geçirdikleri olgulardır. Zamanla az sayıda yiyecekle şekillenmiş damak tatlarının nasıl geliştiğine tanık olmak da ilginçtir. Önceleri pirinç pilavını hoşafın içine boca ederek yerken, zamanla ayrı ayrı yeme alışkanlığı yerleşmiş.

    Gastro_3
    Kızılçullu Köy Enstitüsü’nde öğrenciler sabah jimnastiğinde zeybek oynuyor. Buca – İzmir, 1940’lar.

    Büyük öğrenciler yeni gelen küçükleri kadayıfın talaştan yapıldığına inandırınca, müdü­rün çocukları mutfağa götürüp aşçıdan kadayıfı nasıl yaptığını göstermesini istemesi ilginç bir örnektir. Kuru fasulye helmele­nince görünür olan embriyonu­nun kurtçuk sanılması, bunun neden ortaya çıktığının anla­tılmasıyla halledilmiştir. Gele­neksel içeceğimiz saydığımız çay o dönemde o kadar yenidir ki, kazanlarda demlenip yemek­hanede verilmiştir. İlk yaş çay yaprağı hasadı ve kuru çay üreti­mi 1938’de gerçekleştirilmiştir. 1940’ta çıkarılan 3788 Sayılı Çay Kanunu ile ülkemiz çaycılığı güvence altına alınmış ve çay bahçesi kuracaklara ruhsatname alma zorunluluğu getirilmişti. 1941’de Hasanoğlan Köy Ensti­tüsü’nün inşaına yardıma giden diğer enstitülülerin, bir molada ince belli bardaklarla çay içtiğini görürüz.

    Çok çalışmanın yanısıra, kut­lama ve eğlence fırsatlarının hiç kaçırılmadığı yapılardı Köy Ens­titüleri. Birlikte eğlenme kültürü, müzik, halk oyunları, türküler, halaylar ile her fırsatta değer­lendirilirdi. Ulusal bayramlarda ve 17 Nisan’larda (Köy Enstitüle­ri’nin kuruluş günü), çevredeki köylerin de enstitülerin eğlence ve gösterilerine katıldığı belge­lenmiştir.

    Gastro_4
    Kızılçullu Köy Enstitüsü’nde sahada çalışılırken karavana ile yemek dağıtımı.

    Enstitülerde kadrolu aşçı, bulaşıkçı, çamaşırcı bulunuyor­du. Örneğin Akçadağ’da fırında 1 usta, mutfakta 2 aşçı ve bula­şık-çamaşır işlerinde çalışanlar, yemekhane dahilinde kendile­rine ayrılan bölümde yaşıyordu. Bunun ötesinde Enstitü’nün tüm işi öğrenciler tarafından halle­diliyordu. Her hafta nöbet sırası gelen sınıf ders görmez; ama hem sözkonusu fırın ve mutfak işlerinde ustaya yardımcı olur hem de okulun tüm temizlik işini yapardı. Sayıları 1000’e yaklaşan okul sakinlerine ve hiç eksik olmayan ziyaretçilere günde 3 öğün yemek çıkarılıyordu. Kız ve erkek öğrenciler bu işe de destek veriyor; bazı akşamlar etüt saatinde topluca sebze, bakliyat ayıklayıp ön hazırlıklara yardım­cı oluyorlardı.

    Akçadağ Köy Enstitüsü eğitim başı Reyzi Pamir’in anlattıkları­na kulak verelim: “Harcadıkları enerjiyi beslenerek telafi eder­ken, yemekhane yalnız karın­ların doyduğu yer değil içlerine sinme bakımından gönüllerin de doyduğu bir yerdir. Öğrencilerin seviyesine ve binaların imkan nisbetine göre, yemekhane bazı sınıflarda radyoludur. Masa­lar, duvarlarda iştihayı çekici resimleriyle (mevsime göre), çiçekleriyle bir aile sofrasından ileridir. Kümelerin öğretmenleri, öğrenciler ile beraber günlük iç ve dış konuları burada münakaşa eder, burada müzik dinler ve özel konuları iki arkadaş yakınlığı ile burada konuşurlar. Yemek­ten sonra nöbetçiler tarafından bulaşık kapları yıkanmak üzere bulaşıkhaneye taşınır; masalar sabunlu sularla silinir; örtüleri yayılır; tabureler dizilir; yıkanan karavana, tabak, kepçe, kaşık, çatal, sürahi, bardak kurulanır, dolabına yerleştirilir. Yemekhane tabanı süprülür, silinir. Yemekten önce yemek takımları dizilir, ek­mekler getirilir-dilinir, sürahiler doldurulur, yemekler taşınır. Soğuk yenecekler paylaştırılır. Öğretmenin öğrencilere “Yara­sın arkadaşlar” hitabı ilk neşe ve kahkahaya yol açar. Yemekhane nöbetçilerinin arkadaşlarının sağlıklarına, zevklerine ilgi ve saygıları, dolayısiyle hayati de­ğerler bakımından üstün ödev­leri vardır. Yemek takımlarının tamiri-kalaylanması, kümece düşünülen ve yapılan işlerdir.”

    Gastro_5
    Kepirtepe Köy Enstitüsü’nde yıl sonlarında çıkarılan Kepirden Köylere isimli dergi, öğrencilerin 1 yıllık çalışmaları ve kültürel birikimleri özetleniyordu .

    Öğrenciler Köy Enstitüleri’nin yemekhanesinde, hep bera­ber ürettikleri malzemeler ile yapılmış yemekleri yiyorlardı. Sütünden yoğurduna, peynirine; yumurtadan balına, pekmezine; un ve ekmekten balığına, seb­ze-meyvesine kadar her enstitü­nün tamamen kendine yeterli bir hâle gelmesi çok zaman alma­mıştı. Ayrıca, bir şeyi iş üzerinde, uygulayarak öğrenme felsefesi­nin gereği olarak; eğitmenler ve öğrenciler aracılığı ile geleneksel üretim bilgilerinin köylüden öğrenilerek kayda geçirilmesi amaçlanmış idi. Çevreden fidan, tohum, ot örnekleri toplanıyordu. Her enstitüde bir “tohum ban­kası” kurulması düşüncesi vardı (ama proje kısa kesildiği için bu gerçekleşememişti). Örneğin Malatya’da devletin bir Kayısı Yetiştirme İstasyonu vardı ama; köylerden toplanan değişik kayısı örnekleri Akçadağ Enstitüsü’nde yetiştirilerek köylere dağıtılıyor ve Malatya’da kayısı yetiştirici­liği yeniden canlandırılıyordu. Ayrıca Elâzığ, İsmet Paşa ve Bes­ni’den getirilen çubuklarla kıraç topraklarda şaraplık, sofralık ve hoşaflık olmak üzere çeşitli bağlar kurulmuştu. Buna benzer örnekler enstitülerin hemen hepsinde yaşanıyor ve yokluk içindeki savaş yıllarına rağmen çevreye, yerel üretime önemli katkılar sunuluyordu.

    Gastro_6
    Kepirtepe Köy Enstitüsü öğrencileri, okullarını kendileri inşa ederken dinlenme arasında çay içiyor. Lüleburgaz – Kırklareli, 1940.

    Üretimin neredeyse her aşa­masından sorumlu olan öğren­ciler, sonuçta kendi ürettiklerini sofraya koyuyor; kışlık bulgur, erişte, tarhana, meyve ve sebze kurularını hazırlıyor; sebze-balık konserveleri, peynir, tereyağ, sirke ve turşu yapıyor, bal sağı­yorlardı. Ayrıca, bugün “sıfır atık” denilen bakışaçısı ile ürünün her şeyinden yararlanılıyordu. Dut ağaçlarından pekmez, pestil, dut kurusu yapılıyordu. Artıklar hay­van yemi olarak kullanılıyordu.

    Her öğrencinin kendi eğilimle­rinin, becerilerinin dikkate alına­rak görevlendirilmesi de eğitimin başarılı olmasında önemli bir etken idi. Örneğin bir gün teftişe gelen Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve misafirlere, “Arılarım kolonya kokunuzdan rahatsız olup dağılır. Buraya gelmeyin” diye uzaktan seslenen minik arıcının protokole aldırmaması güzel bir örnektir. Kimsenin dö­nüp de ona bu konuda kızmaması, aksine arıcılıkla ilgili defterlerini, şiirlerini görünce diğerlerine örnek gösterilmesi de eğitimin tepeden aşağı, yaşamın içinde ve sevgiyle ele alındığını gösterir. Bugünden bakınca Köy Enstitü­leri’nin ortaya koyduğu coşku ve canlanmanın boşa gitmediğini rahatlıkla söyleyebilirim. Emeği geçmiş olan herkese büyük min­netle teşekkür borçlu olduğumu­zu düşünüyorum (Paylaştığım bilgileri cömertçe kendi çalışma arşivinden çıkarıp veren Akça­dağ Köy Enstitüsü’nün efsane müdürü Şerif Tekben’e, eşi Binnaz Tekben’e ve torunu Çağla Orman­lar Ok’a teşekkür ediyorum).

    Gastro_7
    Beşikdüzü Köy Enstitüsü’nde balıkçılık dersi.
  • Türkiye’nin kaçırdığı tren

    Türkiye’nin kaçırdığı tren

    Köy Enstitüleri’nin özgün eğitim-öğretim sistemi, Kars’tan Kırklareli’ne kadar 21 okulda 10 yıl boyunca sürdürüldü. Zorluk, sorun ve dayatmalara karşın dünyaya örnek bir uygulama olarak Türk ve genel eğitim tarihleri için bir ilk sayıldı. 17 Nisan 1940’ta kurulan Köy Enstitüleri’nin hazırlık aşamaları, uygulama süreci ve kapatılma nedenleri…

    Anadolu’nun üretken ama yoksul ve sağlıksız köylüsü, 1920-30’larda eğitimden de yoksundu. Gönenmesi, sağlıklı ve eğitimli olmasına bağlıydı. Bu gerçeği görenlerin başında eğitimci yazar Ethem Nejat’ı (1887-1921) anmalıdır. Onun “işbaşında eğitim” önerisi Osmanlı maarif nazırlarının sonuncularından Şükrü Bey’i etkilemişti. Ethem Nejat, daha 1910’larda, tarımın gelişmesi için köylünün eğitilmesini öneriyor; ulusal duyguları güçlü gençler yetiştirilerek kalkınma sağlanır diyor; kara cahil ve tutucu bir toplumu, çocuk ve genç eğitimini köstekleyen en tehlikeli engel olarak görüyordu.

    2. Meşrutiyet’te filizlenen benzer görüşler, cumhuriyetin ilk yıllarında güçlendi. 1924-1925’te yabancı uzmanlar çağırıldı. Bunlardan J. Dewey, 1924’te Bakanlığa verdiği iki raporun ilkinde: Bir uzman kadro kurulmasını, bu yapılmazsa hazırlıksız ve vaktinden önce bir reformun beklenen sonucu vermeyeceğini; köy okullarının eğitim-öğretim programlarının çevre ve köy koşullarına göre hazırlanmasını; köylünün sıkıntıya, angaryaya zorlanmamasını; köy öğretmenlerinin sağlık elemanlarıyla işbirliği yapmasının önemini belirtmişti. İkinci raporunda da “yaparak-yaşayarak eğitim”i önermişti.

    Türkiye’nin kaçırdığı tren-7
    Kaynak dersi Ankara yakınlarındaki Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde 1944’te çekilen bu fotoğrafta öğrenciler kaynak dersinde. Köy Enstitüleri’nde tiyatro, müzik, edebiyat derslerinin yanında uygulamalı derslere de önem veriliyordu.

    1925’te gelen uzman Kühne ise “Meslekî Terbiyenin Gelişmesi” başlıklı raporunda şu saptamalarda bulunuyordu: Öğretmenler eğitim veremiyor. Aylıkları yetersiz. Sık sık yerleri değiştiriliyor. Öğretim ve öğrenci maliyeti yüksek. Yatılı eğitime yönelmeli. Sınav sistemi değiştirilmeli. Okuma-yazmanın asıl engeli olan Arap alfabesi değiştirilmeli. Köy öğretmenlerinin uygulama bahçeleri olmalı. Yakın geleceğin koşulları düşünülerek Türk maarifi yeniden kurulmalı. Eğitimli tarım işçisi, sanayi işçisi, uzman işçi yetiştirilmeli. Okullar Bakanlığa, yönetimleri il yönetimine bağlanmalı…

    Mustafa Necati’nin Maarif Vekilliği süresince (1925-1929), Ethem Nejat’ın ve yabancı uzmanların önerileri gündeme alındı. Necati Bey 1926’da kendi kuşağından, yetkin ve güçlü bir merkez örgütü kurdu. Yeni Türk Harfleri’nin kabul edildiği 1928’de yaklaşık 40 bin köyün ancak üçte birinde, toplam 16 bin dolayında öğretmen veya öğretim görevlisi vardı. Her yıl bunların ortalama 600’ü ayrılıyor veya ölüyor, öğretmen okullarından da ancak bunların yerini dolduracak kadar mezun alınıyordu. Oysa köylerdeki çağ nüfusu giderek artmaktaydı. 25 bin köyün ne okulu ne öğretmeni vardı. Necati Bey ekibiyle gece gündüz çalışarak ölümünü (1 Ocak 1929) önceleyen günlerde 10 yıllık bir öğretmen yetiştirme planı öngörmüş; bunun için ivedilikle her biri 600 mevcutlu 10 çağdaş okul açmayı hedeflemişti.

    Köylere öğretmen yetiştirme çabası sürerken ­-yakın geleceğin Köy Enstitüleri’nin denemesi olarak- 3 yıllık ve yatılı, Kayseri Zincidere ve Denizli Köy Muallim Mektepleri açıldı. Öğrenciler bölge köylerinin 5 yıllık ilkokul mezunları arasından seçiliyordu. Yerleşim yerlerinden uzakça arazilerde kurulan bu okullarda öğlene kadar kültür dersleri işleniyor; öğleden sonra 30 dönümlük tarla alanında, beşer dönümlük bağ-bahçelerde, fenni ahır ve kümeslerde ekim-dikim, derim, sağım eğitimi ve üretim yapılıyordu. Bu okullar 1929-1932 arasında üç dönem mezun verdikten sonra kapandı.

    Dr. Reşit Galip 1932’de Bakan olunca uzmanlardan oluşan bir Köy İşleri Komisyonu kuruldu. Bu kurul, yeni açılan Halkevleri’nin köycülük kollarıyla işbirliği de yapacaktı. Öğretmen okulu çıkışlı İsmail Hakkı Tonguç da İş ve Meslek Eğitimi adlı kitabını bu sırada yayımladı. Ama düşünülen Mıntıka Muallim Mektepleri kurulamadı.

    1935’te göreve gelen Kültür (Millî Eğitim) Bakanı Saffet Arıkan, öğretmenin ailesiyle köyde yerleşmesi ve örnek üretim yapması için yer ve arazi tahsisini amaçlayan “Köy Öğretmenleri” projesini onaylayarak Gazi Eğitim Enstitüsü öğretmeni İsmail Hakkı Tonguç’u İlköğretim Genel Müdürlüğü’ne atadı. Asker kökenli Bakan’ın önerisi ve Tonguç’un çalışmaları sonuç verdi. 1936’da, Eskişehir Çifteler’de bir Köy Eğitmenleri Kursu açıldı. Burada, yeni terhis edilmiş okuma-yazma bilen çavuş, onbaşı ve erlerden yetenekli köy gençleri, 6 ay kurs eğitiminden sonra üç sınıflı köy okullarına atanmaya başladı. Kursiyerler, ilk örnek dersleri Ankara’da Bakanlar Kurulu’nun önünde verdiler.

    Türkiye’nin kaçırdığı tren-3
    Köy hayatı eğitimle içiçe Köy Enstitüleri’nde eğitim köyün gündelik hayatından ayrı tutulmuyordu. İzmir Kızılçullu Köy Enstitüsü’nde bahçe sulaması yapan öğrenciler.

    Bunların okutacağı Eğitmenli Köy Okulu çocukları için Kültür (Millî Eğitim) Bakanlığı’nın uzman öğretmen ve sanatçılara hazırlattığı Birinci Yıl, İkinci Yıl, Üçüncü yıl kitapları 1937, 1938 ve 1939’da parasız olarak dağıtıldı. Türk eğitim tarihinin öğrenci düzeyi ve eğitim ilkelerine uygun tasarlanmış ve yazılmış bu harika ders kitapları, “Hesap”, “Yurt ve Yaşama Bilgisi” ve “Okuma” bölümlerini içeriyordu. “Yeni harflerle, Türkçe ve resimli” bu okul kitapları, olasılıkla köy evlerine giren ilk kitaplardı da… 1946’ya kadar eğitmen yetiştiren Köy Eğitmen Kursu’nun ilk yıllardaki başarısı Köy Enstitüleri’nin bir bakıma son hazırlık aşamasıydı. 1937-1939 arasında ilkokuldan sonra eğitim verecek beş yıllık iki Köy Öğretmen Okulu, İzmir Kızılçullu’da ve Eskişehir Çifteler’de denendi. Bunlar bir bakıma sayıları bölge özelliklerine göre 20 olarak belirlenen Köy Enstitüleri için deneme-uygulama örnekleriydi.

    Buraya kadar özetlenen süreci yakından izleyen Atatürk, Köy Enstitüleri’nin kuruluşunu göremedi. Acaba daha birkaç yıl yaşasa, bir dizi şanssızlık ve yetersizlikle gündeme gelecek Köy Enstitüleri, onun önermeleriyle daha sağlam ve kalıcı bir yapı kazanabilir miydi, bilemiyoruz. Köy Enstitüleri, Türk eğitim-öğretim atılımları içinde en önce yapılacakken sona kalmıştı. 2. Dünya Savaşı koşullarında başarılmaya çalışılmış, sonrasında da çokpartili dönemde muhaliflerin hedefi olmuştu.

    Türkiye’nin kaçırdığı tren-1
    İnönü teftişte Projenin hamisi Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Hasanoğlan Eğitim Enstitüsü’nü bir ziyaretinde… Arkada, dönemin “first lady”si Mevhibe İnönü. (Mustafa Güneri Arşivi)

    Yeni Reisicumhur İsmet İnönü, 28 Aralık 1938’de “Kültür Bakanlığı”nın adının “Maarif Vekâleti”ne dönüştürülerek, Başvekil Celal Bayar’ın Maarif Vekilliği görevini bırakan Saffet Arıkan’ın yerine Hasan Âli Yücel’i atamasını onayladı. Atatürk’ün ölümünden 48 gün sonra bu ad ve Bakan değişikliğine acaba neden gerek duyulmuştu? Bir dönem kapanmış bir devir açılıyordu. Kapı ağzında da kuruluş hazırlıkları yapılan Köy Enstitüleri vardı.

    Mamafih, Mustafa Necati kuşağından ve ekolünden olan yeni Maarif Vekili Yücel (28. 12.1938 – 5.8.1946), görevine ve Köy Enstitüleri’nin kurulup kurumlaşmasına, ülke nüfusunun büyük çoğunluğunun okur-yazarlık erdemi kazanmasına 7 yıl 7 ay 7 gün hizmet etti. Her yıl binlerce öğretmen yetiştirmeyi hedefleyen, köy nüfusunun aydınlanmasını ve üretkenliğini amaçlayan, işe ve etkinliğe yönelmiş bir eğitim siyasetini başarıyla sürdürdü. İlk yaptığı iş Köy Enstitüleri’nin kurulmasını sağlayacak yasadan önce Temmuz 1939’da Maarif Şurası’nı toplamak oldu. Şura oturumlarını başta İnönü olmak üzere Bakanlar, milletvekilleri, yöneticiler, eğitimciler, eğitmenler, köylüler izlediler. Her görüş açıklandı, tartışıldı. Ana konu Köy Enstitüleri’ydi. Şura’da alınan kararlar ışığında Bakanlık tarafından hazırlanan yasa tasarısı TBMM’deki tartışmalardan sonra kabul edilerek 17 Nisan 1940 tarih ve 3803 sayılı Köy Enstitüleri Kanunu yürürlüğe girdi.

    Türkiye’nin kaçırdığı tren-2
    Köy hayatı eğitimle içiçe Köylüler de zaman zaman dersleri dinleyip “feyz” alıyorlardı.

    Yasada öngörülen gerekçeler şunlardı: 31 bin köyümüzde okul yoktur. Erkek nüfusun yüzde 76.7’si, kadın nüfusun yüzde 91. 8’i okuma-yazma bilmemektedir. Bilgisizliğin en yoğun olduğu yerler, genel nüfusun yüzde 81’ini barındıran köylerdir. Köylünün daha iyi üretici olması için okutulması koşuldur. Öğretmen okulu mezunları köy koşullarına uyum sağlayamıyor. Bu hizmeti, köylerden alınacak adayların yetiştirileceği Köy Enstitüleri verebilir.

    Enstitülerde köy koşullarına alışık gençlere, öğretmenliğin yanında her köy için geçerli kooperatifçilik, tarım işleri, dülgerlik, demircilik, hasta bakımı, kız öğrencilere dikiş, ev idaresi, çocuk bakımı da öğretilecekti. Bunun için bölgesel köyleri ortalayan konumda araziler seçilerek ekim-dikim, yetiştirme, üretme alanlarını, işlik, laboratuvar, kütüphane, oyun sahalarını, derslik, yatakhane, yemekhane, banyo yapılarını kapsayan yerleşkeler yapılacak; bu çalışmalara usta ve işçilerle beraber öğretmen ve öğrenciler de katılacak, üretim gelirleri döner sermaye hesabına yazılarak giderlerin bir bölümü karşılanacaktı.

    Türkiye’nin kaçırdığı tren-4
    Dikiş de var coğrafya da… Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nün biçki-dikiş işliğinde çalışan kız öğrenciler (solda). Coğrafya dersini bir yerküre maketiyle işleyen köy enstitülüler (sağda).

    Cumhuriyet Türkiye’sinde başlatılan bu özgün eğitim-öğretim sistemi, Kars’tan Kırklareli’ne kadar 21 enstitüde 10 yıl boyunca sürdürüldü. Zorluk, sorun ve dayatmalara karşın dünyaya örnek bir uygulama olarak Türk ve genel eğitim tarihleri için bir ilk sayıldı. Bilimsel çalışmalara da konu oldu. Fay Kirby’nin 1960’ta Columbia Üniversitesi Teachers College fakültesinde kabul edilen, Türkçeye Türkiye’de Köy Enstitüleri adıyla çevrilen doktora tezi bunlardandır.

    Köy Enstitüleri, 2. Dünya Savaşı koşulları, çokpartili yönetime geçiş tartışmaları, taassup dirençleri nedenleriyle 10 yıl mezun verdikten sonra 24 Ocak 1954’te programları yürürlükten kaldırılarak İlköğretmen Okulları’na dönüştürüldü. 1944’teki ilk mezunlarından 1950’lere kadar köy kökenli 17 bin öğretmen ve 5 bin dolayında sağlıkçı bu kurumlarda yetişti. Bunlar, 1980’lere kadar 40 bin dolayındaki köyün yaklaşık yarısında görev alarak okuma-yazma ve okul eğitimi süreçlerinin başını çektiler. Köy yaşamını düzenleyici hizmetlere katkıda bulundular. Halkevleri, kent okulları, kamu görevlileri gibi konularla birlikte dayanışmalı köy yaşamı ve kültürünü inceleme ve araştırmalara açtılar. Yeni bir köy edebiyatı burada doğdu.

    İLK ÖĞRENCİLERDEN CAVİT BİNBAŞIOĞLU

    Türkiye’nin kaçırdığı tren-5
    Önce öğrenci sonra öğretmen Aksu Köy Enstitüsü’nün ilk öğrencilerinden Cavit Binbaşıoğlu, daha sonra öğretmenlik ve müfettişlik yaptı; Gazi Eğitim Enstitüsü’nde öğretmen yetiştirdi.

    ‘Günün yarısı kültür, yarısı iş ve sanat’

    “Aksu Köy Enstitüsü’ne ben Akseki’den 1940’ta kaydoldum. Numaram 50 idi. Benden sonra kaydolanlarla mevcudumuz 67 oldu. Bunlardan 6’sı kızdı. Oysa ilk yıl 30 erkek 30 kız alınacakmış. Fazladan 7 öğrenci de ayrılanlar olacağı düşünülerek kaydedilmiş. Alınan öğrencilerden iki grup oluşturdu. Yaşları biraz küçük olanlar A şubesine, büyük olanlar da B şubesine… Beş yıl sonra 29 Ekim 1944’te mezun olduğumuz zaman sayımız yarıya düşmüştü. 31 kişi mezun olduk.

    Enstitüye geldiğim zaman, burada bir okul binası ile yanında tahtalardan yapılmış birkaç baraka vardı. Okul binası, hem yönetim hem depo ve sağlık odası için kullanılıyordu. Barakalardan bir kısmı erkek öğrenciler için yatakhane bir kısmı da yemekhaneydi. Yanında büyük bir karaağaç vardı. Büyük bir alana gölgelik yapıyordu. İlk zamanlarda bu ağacın altı bizim dershanemiz olmuştu. Okul binasının biraz ötesinde de tuvalet inşa edilmişti. İlk geldiğimiz zaman okulun durumu bu idi. Okulun arkasında bir hendek ya da dere vardı, içinden sular akardı. Onun ötesi tamamen çalılıktı. Okulun önündeki alan genişti. Okulun ve barakaların ilerisinde birkaç dönümlük düz bir alan vardı. Buralar sonradan bizim sebze ve meyve bahçemiz olmuştu.

    İlk zamanlarda okulun belli bir programı yoktu. Öğretmenler kurulunun hazırladığı programlar, Bakanlığın tasdik etmesiyle uygulandı. Yaptığımız iş, günün yarısını kültür dersleriyle, diğer yarısını iş ve sanat çalışmalarıyla geçirmek olmuştur. Kalan boş zamanlarda da sportif etkinliklere yer veriliyordu. Bisiklete binme, motosiklete binme, voleybol oynama.

    Aksu’nun yakıcı güneşinden korunmak için bize geniş siperleri olan Panama tipi şapkalar verilmişti. Bu kadar çalıştıktan sonra ben köyde kendi işimi yaparım diyen öğrencilerin ayrılmaması için okul müdürü, kültür derslerine de yer vermekte idi.

    1940 yılı Ekim ayının ikinci haftasında gelen Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel, yanında Antalya milletvekilleri, Antalya Valisi Haşim İşcan ve ileri gelenlerle okulumuzu ziyaret etti. O akşam enstitünün ilerisinde eğitmenlerin kaldığı yerde bir müsamere düzenlendi. Müsamereye İstiklâl Marşı ile başlandı. Uygun bir tempo ile söylenemediğinden Yücel, yerinden kalkarak kendisi yönetmek suretiyle daha canlı ve daha hızlı bir marş söylememizi sağladı”.

    (Cavit Binbaşıoğlu, Öğrencilik ve Öğretmenlik Anıları, Ankara 2002, s. 18-21 özet)

    FAY KIRBY’YLE RÖPORTAJ

    ‘Robert Kolej’dekilerden daha bilimsel konuşuyorlardı’

    Türkiye’de Köy Enstitüleri kitabının yazarı Fay Kirby, 1947-1950 arasında Türkiye’de öğretmenlik yapmış; 1951-1954 arasında ise Köy Enstitüleri’ni incelemiş ve çalışmalarını Columbia Üniversitesi’nde sunduğu doktora tezinde toplamıştı. 1987’de Nokta dergisine verdiği röportajda Köy Enstitüleri’yle nasıl tanıştığını anlatıyor.

    Türkiye’nin kaçırdığı tren-6
    Aksu’da bir Amerikalı Fay Kirby, 1950’de ziyaret ettiği Aksu Köy Enstitüsü’nde Sıdıka Avar, enstitü öğrencileri ve köylülerle birlikte…

    “1950 yılıydı. Kolombiya’daki öğretmen kolejlerini görmek amacıyla oraya bir gezi planladım ve bir daha Ortadoğu’ya dönmeyeceğimi düşündüğümden bir ön gezi planı da burada yaptım. Antalya’ya gittim. O zamana kadar “yardım edebilir miyim” diye yanıma yaklaşanlara alışmıştım. Bu kez de bir genç geldi. Hukuk öğrencisiydi. Beni kent içinde gezdirdikten sonra bir yere götüreceğini söyledi. Oranın millî eğitim müdürü ile birlikte bir yere gittik. Meğer orası Aksu Köy Enstitüsü imiş. O zaman bile köy enstitülüğü esprisini yaşatıyorlardı. Birkaç gün orada kaldım. Yeni öğretmenler gelmişti. Aralarında Cavit Orhan Tütengil de vardı. Biz, “olanaklar ne kadar iyi olursa, eğitim o kadar bilimsel olur” derdik. Bu öğrencilerin birkaç kimyasal numuneleri vardı, ancak çok daha bilimsel konuşuyorlardı benim (Robert) Kolej’deki öğrencilerime göre. Bu gençlerin yanında hiç yabancılık çekmedim. Halk oyunları oynanıyordu. Ben de bildiğim İngiltere ve Amerika halk oyunlarından gösterdim. İnanın, öğrenciler dans ederken kız-erkek demeden gayet rahat birbirlerinin ellerini tutuyorlar, öğretmenler ise bir kıza değince gülüşüp duruyorlardı. Cavit Bey, su ter içinde kaldı, bir kızın eline dokundu diye.

    (Nokta, 26 Temmuz 1987, sayı: 29)