Sovyetler döneminde yasaklanmış olan Edige Destanı’nda, İslâmiyet öncesi eski Türk mitolojik unsurları, destan kahramanı Edige’nin şahsında ustaca İslâmi motiflerle birleştirilmiştir. Annesi peri kızı olan Edige’nin babası da, mucizeleri ile bilinen Baba Tükles adlı evliyadır. Ancak siyasi alanda uzlaşı kolay olmayacak, Orta Asya’da 1.000 yıl sürecektir.
Daha eski dönem ortaokul ders kitaplarında, Türkler’in tarihi iç çekişmeler ve birleşmeler olarak gösteriliyordu. Öte yandan aynı durumlara çatışma ve uzlaşma diye de bakmak mümkündür. Tabii birleştirmede güç kullanımı varken, uzlaşmada anlaşma sözkonusudur. Bu açıdan Türkler’in tarihindeki çatışmaların, yeni uzlaşılara giden yola işaret ettiğini de söyleyebiliriz.
Tarihte özellikle iki önemli çatışma alanında, uzlaşıların tek bir seferde çözülmüş konular olmadığı görülür. Süreç içinde çeşitli merhalelerden geçilmiş ve ancak katman-katman deneyimlerden sonra bir uzlaşıya varılmıştır. Bunlardan “hanlar-beyler mücadelesi” dediğimiz alanda, çatışmaların Dokuzoğuz beyleri ve Kadim Türk kağanları zamanından (8. yüzyıl) beri devam ettiğini biliyoruz. Orta Asya’da bu alanda tam uzlaşı, ancak 18. yüzyılda beylerin han unvanını almasıyla sağlanmıştır. Osmanlılar bunu çok daha önceden sağlamış, bey iken han olabilmişlerdir. Orta Asya’da ise bu ancak 1.000 yıl sonra mümkün olabilmiştir.
İslâmiyet’in kabulü de çatışma ile başlamış, Satuk Buğra Han’ın karşıt görüşte olan amcası Oğulçak Kadir Han’ı bertaraf etmesiyle İslâmiyet’in kabulü gerçekleşebilmiştir. Ancak “kafir Türkler”le çatışmalar daha uzun zaman devam etmiş; Çinggis Han ile beraber gelen ve Nasturi, Budist veya Şamani olarak yaşamaya devam eden ordu mensuplarının Yakındoğu İslâm dünyasında varlık göstermesiyle çatışma alanları genişlemişti. 14. yüzyılın başlarında İslâmiyet’i kabul eden Özbek Han’dan sonra yavaş yavaş bir uzlaşıya doğru gidildiğini görüyoruz.
Çatışma ve uzlaşıları çok yönlü bir şekilde aksettiren destanlar olmasa, belki durumu açıklıkla görme imkanımız olmazdı. Bilindiği gibi tarih yazımında kendisine eser takdim edilenlerin veya yazdıranların, yazanlar üzerindeki etkisini görmek mümkündür; destanlar ise yazdırılmaz, halkın düşünce ve hissiyatını aksettirir.
İşte önce Tatarcadan Türkçeye sonra da yakın zamanlarda Başkurtçadan Türkçeye çevrilmiş olan Edige Destanı’nda her iki çatışma alanını ve ancak bunlardan birinde varılan uzlaşmayı görebilmemiz mümkün olmaktadır. Sovyetler döneminde yasaklanmış olan Edige Destanı’nın günyüzüne çıkma macerası, Göksel Öztürk’ün Başkurtçadan çevirdiği Edige Batır Destanı’nın girişinde ayrıntılı bir şekilde anlatılmaktadır (Vakıfbank Kültür Yayınları, 2023).
Tarihî bir kahraman olarak Edige, Altın Orda sahasında yaşamış olan güçlü bir Mangıt beyidir. Altın Orda Hanı Toktamış’a karşı durması, sonra da kendi gibi Çinggisli bir aileden gelmeyen Emir Timur ile ilişkisi destanın ana kaynağıdır. Adaleti ile tanınması, onu karmaşık durumları çözen bir hakem olarak halk hafızasına nakşetmiştir. Bu kahramanın benimsenmesi, Tatar, Başkurt, Noğay Karakalpak, Özbek ve Kazakların her birinin kendi telaffuzlarıyla andıkları bir Edige Destanı’na sahip olmalarıyla kendini gösterir.
Edige Bey ile destan kahramanı “Edigü”nün anlatımlarında ortak noktalar ve farklılıklar, Devin DeWeese’in Islamization and Native Religion in the Golden Horde (1994) adlı eserinde ayrı ayrı ayrıntılı şekilde ele alınmıştır. Destana göre annesi peri kızı olan Edige’nin, babası da mucizeleri ile bilinen Baba Tükles adlı bir evliyadır. Özbek hanını İslâmiyet’e davet eden de bu Baba Tükles’dir. Böylece derviş baba ile Türk destanlarında sık görülen peri kızı anne, yani İslâmiyet öncesi ve sonrası gelenekler Edige’nin şahsında birleşmiş oluyordu. Tarihçi Şakir İbraev, onun ayrıca hem görünümü hem de mucizesi ile bir Şamanı temsil ettiği görüşündedir. Edige Destanı’ndaki bir diğer güçlü İslâmi unsur da, “Hafız Ozan” (Supara Cırav) lakabıyla bilinen yol gösterici, bilge kişiliktir (Orhan Şaik Gökyay). Sadece Edige’de değil, destanın bilge kişisinde de iki geleneğin birleştirilmesi, bu temanın ağırlığına işaret eder.
Edige Destanı, hanlar-beyler mücadelesinin son bulmasından yani siyasi alandaki uzlaşıdan çok daha önce, eski Şamani akidelerle İslâmi gelenek arasında bir uzlaşıya (14. – 15. yüzyıl) varıldığını göstermektedir ve bu uzlaşma ancak daha sonra, Tarihi Guzide Nusretname gibi 16. kaynaklarına yansıyacaktır (#tarih, 104. sayı).
İlk Müslümanlar, Arap yarımadasından çıkıp 40 yıl içinde geniş bir bölgeye yayıldı. Yeni dinin dinamizmi ve halklara tanınan vergi karşılığı kendi dinlerini yaşama güvencesiyle dönemin ‘süper güçleri’ Bizans ve Sâsânî Devletleri arasından sıyrılarak Anadolu’nun kapılarını açtılar.
CASİM AVCI
İslâmiyet’in bugünkü Anadolu ve Ortadoğu coğrafyasında yayılmasını anlamak için öncelikle dönemin siyasi yapısına işaret etmek gerekir. İslâmiyet, Hz. Muhammed’e 40 yaşındayken 610 yılında Mekke’de ilk vahyin inmesiyle doğdu. 622’de Medine’ye hicretin ardından yaşanan gelişmeler neticesinde Hz. Peygamber’in sağlığında Arap yarımadasının tamamına yayıldı. Bu dönemde -günümüz tabiriyle- bölgede iki süper güç vardı: Irak ve İran topraklarında hüküm süren Sâsânî İmparatorluğu ve Suriye, Filistin, Mısır, Kuzey Afrika, Anadolu, Balkanlar vs. bölgelerine hakim Bizans İmparatorluğu.
Merkezi İstanbul (Konstantinopolis) olan Bizans ile Arap yarımadasındaki devletçikler veya kabileler arasındaki ilişkiler siyasî, ticarî vs. sebeplerle İslâmiyet öncesinden beri devam ediyordu. İslâmın doğuşuyla birlikte Sâsânîlerin karşısında Bizans’a yönelik bir duygusal sempati de gelişti. Çünkü terminolojik ifadeyle Hıristiyan ve dolayısıyla ehl-i kitap olan Bizans’ı Müslümanlar;
Mezopotamya’nın Müslümanlaşmasında büyük rol oynayan Halid b. Velid’in (öl. 642) kılıcı Topkapı Sarayı Müzesinde sergileniyor.
Mecûsî (Zerdüştî, ateşperest) olan Sâsânîleri de müşrikler (putperestler) destekliyordu. Hatta Bizans’ın Sâsânîlere karşı kaybettiği savaşın ardınan yeni bir Bizans zaferini bildiren Kur’ân-ı Kerîm’in Rûm sûresi böyle bir bağlamda indi.
Ancak Müslümanlar, daha Hz. Peygamberin sağlığında Bizans orduları ile karşı karşıya geldiler. 629’da Kudüs yakınlarındaki Mute Savaşında Müslüman ve Bizans orduları ilk kez karşılaştı ve Müslümanlar kendilerinden kat kat fazla olan Bizans ordusu karşısında az kayıpla çekildi. Bu tarihten itibaren sadece 40 yıl içinde Emevîler döneminde Müslümanları İstanbul’u kuşatmaya kadar götürecek hızlı bir fetih süreci başladı. Müslümanların Sâsâni İmparatorluğunun topraklarını fethi ve devletin yıkılışı ise Hz. Peygamberin 632 yılında vefatından sadece 20 yıl sonrasına rastlamaktadır..
Hızlı genişlemenin nedenleri
Müslümanların hızlı ilerlemesine imkan veren nedenler arasında Bizans’ın Arap yarımadasına göre daha verimli topraklara sahip olması, ganimetler, yüzyıllardır birbiriyle savaşan iki imparatorluğun yorgunluğu sayılabilir. Ancak bunların pek çoğu bir önceki yüzyılda da geçerliydi. Farklı olan, İslâmiyetle birlikte yeni bir toplumun oluşması ve buna bağlı olarak Müslümanların Kur’ân-ı Kerîm’in hedef gösterdiği İ‘lâ-yı Kelimetullah (Allah sözünü yüceltmek) için cihad ve fetih ruhuna sahip olmasıydı. Yeni dinle gelen bu büyük dinamizm merkeze yerleştirilmezse fetihlerin nasıl geliştiğini anlamak güçleşir. Fetih kelimesi “açmak” anlamına gelir. Müslümanlar bunu iki anlamlı olarak kullanmıştı: Zorlama olmaksızın mümkün olduğu kadar çok insanın İslâm’ı kabul etmesi ya da İslâm hakimiyetini tanıması. Bu ise Müslüman olmaya zorlama anlamına gelmiyordu. Bu noktada Müslümanların fethettikleri yerlerde yerel halkla imzaladıkları anlaşmalar önemli bir göstergedir. Örneğin Hz. Ebû Bekir döneminde Halid bin Velid, Sâsânîlerin üzerine ilerlerken Hire bölgesindeki halkla bir anlaşma imzaladı ve fethedilen diğer yerlerdeki halklar da benzer anlaşmalar istedi. Bu anlaşmaların özü yukarıda vurgulandığı gibiydi. İslâm hakimiyetinin kabul edilmesi halinde yerel halk kendi din ve inançlarını koruyor, can ve mal güvenliği sağlanıyordu. Müslümanlığı kabul etmeyenler karşılık olarak, cizye (baş vergisi) ödüyorlardı. Hz. Ömer döneminden itibaren ise gayri müslimlerden topraklarını işlemeleri karşılığında “haraç” yani toprak vergisi alınmaya başlandı.
Hz. Ömer’in hilafet dönemi (634-644), İslâm fetihleri açısından çok önemlidir. İslâm ordusu kuzeye doğru ilerleyip bir yandan Sâsânîlerle bir yandan Bizans’la savaştı. 637 yılında Sâsânîlerin başkenti Medâin fethedilirken 642’de Nihavend savaşında Sâsânîlere çok ağır bir darbe indirildi. Eş zamanlı olarak Bizans’la savaşlar da devam ediyordu.
Camiden geriye kalanlar 8. yüzyıl tarihli Harran Camiinden günümüze kalan harabe.
Christopher Lightfoot arşivi
Araplar İstanbul önünde
Hz. Ömer döneminde Bizans’ın önemli şehirlerinden Şam, Kudüs ve İskenderiye Müslümanların eline geçmiş, dolayısıyla Suriye, Filistin ve Mısır fethedilmişti. Yine bu dönemde Antakya, Tarsus, Maraş, Urfa, Malatya, Nusaybin, Diyarbakır, ve Mardin, gibi kentler fethedildi. Ancak Anadolu’daki ilerleme burada durdu. Çünkü Toroslar Anadolu’ya girişte önemli bir engel oluşturuyordu. Hz. Osman döneminde fetihler bir taraftan İran içlerine bir taraftan da Kuzey Afrika’ya doğru devam etti. 651 yılında 3. Yezdicerd’in Merv’de öldürülmesiyle Sâsânî İmparatorluğu tarihe karıştı. Bu arada Bizans’tan alınan Doğu Akdeniz’deki liman kentlerinde kurulan İslâm donanmasıyla 649’da Kıbrıs fethedildi. Birkaç yıl sonraki Zatü’s-Savari deniz savaşında Müslümanlar Bizans’a karşı ilk büyük deniz zaferini kazandı.
Halife Memun Abbasî Halifesi Memun (813-833) Bizans’la kültürel ilişkiler kurdu, Yunanca eserleri Arapçaya çevirtti, astronominin gelişmesine önayak oldu. Pozantı Suyu yakınlarındaki ordugâhında ölerek Tarsus Ulu Camiine (Camiunnûr) gömüldü. Bu cami 787-788’de Harun Reşid zamanında inşa edilmiş, 15. yüzyılda yenilenmişti.
Hz. Ali ile tamamlanan Dört Halife döneminden sonra Ebû Süfyan oğlu Muâviye, Emevî Devletini bugünkü Şam’da 661’de kurdu. İslâm devletinin başkenti, Bizans’a çok daha yakın bir konuma taşınmış oldu. Bu dönemden itibaren uzunca bir süre neredeyse her yıl Anadolu içine seferler düzenlendi. Ayrıca İstanbul birkaç kere kuşatıldı ama alınamadı.
İstanbul kuşatmaları İslâm tarihinde önemli yere sahiptir. Üçü Emevîler ve biri Abbâsîler döneminde olmak üzere Müslüman Araplar tarafından düzenlenen dört İstanbul seferinin ilk ikisi Emevî Devletinin kurucusu Muâviye döneminde yapıldı. 669 yılındaki ilk sefere Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Ömer ve Ebû Eyyûb Hâlid b. Zeyd el-Ensârî gibi meşhur sahabîlerin katılması, bugün de İstanbul ve Müslümanlar açısından önem taşır; Eyüpsultan Türbesi bu kuşatmanın bir hatırası olarak görülür. İstanbul’u alamayan Müslüman Araplar, Rodos, İstanköy ve Sakız adalarına çıktı, ardından Kapıdağ yarımadası ele geçirildi. 672’de İzmir’e kadar ulaşan Müslümanlar ertesi yıl Girit’e çıkarma yaptı. Bu gelişmelerin ardından ikinci İstanbul kuşatması 674’te başlayarak aralıklarla dört yıl sürdü. Bu kuşatma hem karadan hem denizden gerçekleştirilirken, kış aylarında ordu Kapıdağ yarımadasına çekiliyordu. Ayrıca Bizanslıların geliştirdiği “Rum ateşi” nin ilk defa bu kuşatmada kullanıldığı söylenir. Sonunda İslâm orduları geri çekildi. Üçüncü kuşatma 716-717’de Süleyman bin Abdülmelik döneminde oldu. Dördüncü ve son kuşatma Abbasîler dönemindeydi. 782’de, Halife Mehdi’nin oğlu Harun Reşid’in katıldığı bu seferde ordu Üsküdar’a kadar ulaştı. Ancak Müslümanlar Bizans’ın isteği üzerine bir anlaşma yaparak çekildiler.
Diyarbakır’da Ahmed’in imzası O dönem Amida/Amid denilen Diyarbakır kenti, 639’da İslâm ordularınca fethedilmişti. Surlarda da 9. yüzyıldan Arapça kitabeler yer alır. Bunlarda “el Mühendis” unvanıyla anılan bir Diyarbakırlının ismi (Ahmed bin Cemil el-Amidi) okunur.
Denizden İstanbul seferine katılan Araplar, yol üstünde bugün Muğla, Datça’daki Knidos yerleşimine adlarını kazımışlardı.
Kültürel etkileşim
Bizans topraklarındaki fetihleri sonucunda en kolay fark edilen etkileşimler, devlet yönetimi, mimari ve sanat alanlarında oldu. Askerî alanda büyük zaferler kazanılsa da diğer pek çok konuda Bizans’tan yararlanılması söz konusudur. Bizans Devleti Roma’nın bir devamı olarak kurumlarını oluşturmuşken, İslâm devleti yeni oluşuyordu. Örneğin daha 650’lerde Müslümanlar ilk donanmalarını kurarken bölgedeki Bizans tecrübesinden önemli .l.üde faydalandılar. Başkentin Şam’a taşınması Bizans kültürüyle etkileşime büyük hız verdi. Bu dönemde Emevîlerde başlayan saray hayatı ve hilafetin saltanata dönüştürülmesi etkileşime örnek olarak gösterilebilir.
Hindistan, Mâverâünnehir, Anadolu ve Endülüs’te fetihler gerçekleştiren Emevî Halifesi Velid bin Abdülmelik (705-715) döneminde imar faaliyetlerinde de büyük bir atılım yaşanmıştı. Kudüs’teki Mescid-i Aksa yeniden inşa edildi; Şam Emevîyye Camii yapıldı., Medine’de Mescid-i Nebevi ve Mekke’de Mescid-i Haram tamir ettirilip genişletildi. Bu faaliyetler için Velid bin Abdülmelik, Bizans imparatoru 2. Iustinianos’a mektup yazarak kendisinden usta ve mozaik yardımı istedi. Abbâsîler döneminde de büyük bir bilgi transferi gerçekleştirildi. Abbasî halifeleri, Bizans imparatorlarından eski Yunan bilim ve felsefesine dair eserlerin gönderilmesini istiyor, talepleri de karşılık görüyordu. Ayrıca fethedilen topraklardaki eserlerin getirilmesi veya satın alınması gibi yöntemler de kullanılıyordu. Bu etkileşim ters yönde de söz konusuydu. Me’mûn döneminde Bizans İmparatoru Theofilos Bağdat’a gönderdiği elçilerin getirdiği saray çizimlerinden hareketle İstanbul’da bugünkü Küçükyalı mevkiinde Bryas Sarayı’nı inşa ettirdi. Şu halde, İslâmın dönemin sanat ve mimarisinden etkilendiğini, zamanla kendine mahsus bir sanat oluşturduğunu ve çevresini etkilemeye başladığını söylemek mümkündür.
Yoğun diplomasi
Kültürel etkileşim bir yandan sürerken Bizans’la yoğun diplomasi ilişkisi de devam ediyordu. Aslında daha Hz. Peygamberin ve birinci Halife Hz. Ebû Bekir’in Bizans İmparatoru Herakleios’u (610-641) İslâm’a davet eden mektuplarıyla ilk diplomatik ilişki kurulmuştu (bkz. NTV Tarih, sayı 20). Bu faaliyet sonra da devam etti. Fakat diplomatik ilişkilerin temelinde, barış anlaşmaları vardı. Esir takası anlaşmaları bunlara örnek gösterilebilir. Esir takasları genelde Mersin’de bugün Limonlu Çayı olarak bilinen Lamos Nehrinde yapılıyordu.
Elçi yollarda Skilitzes yazmasında Abbasîlerle Bizans arasındaki diplomasi trafiğini gösteren minyatür. Abbasî Halifesi Memun, Bizans İmparatoru Teofilos’a bir heyet gönderiyor.
Türk komutanlar
Emevîlerin yerini alan Bağdat merkezli Abbasî halifeleriyle birlikte Anadolu’da gelecek yüzyıllarda yaşanacak önemli bir demografik ve siyasi değişimin ilk göstergeleri ortaya çıktı. Zira bu dönemde Müslüman ordularında Türk komutanların nüfuzu artıyordu.
Anadolu’ya düzenlediği dördüncü sefer sırasında Tarsus’ta hayatını kaybeden Halife Memun’un yerine geçen kardeşi Mu’tasım-Billâh( 833-842) döneminde bu komutanların etkisi artmıştı. Zaten Mu’tasım’ın devletin merkezini Bağdat’tan Samarra’ya nakletmesi ile başlayan süre. önemli .l.üde Türk komutanların nüfuzu altındaki dönemdir. Afşin, Eşnâs et- Türk., İnâk et-Türk. ve Boğa el-Kebîr bu kumandanların en meşhurlarıdır. Bu yıllardan Anadolu’ya Selçukluların girişine kadar geçen yaklaşık iki yüzyıl, Anadolu’daki Müslüman seferleri ve bu seferlerin bıraktığı izler ciddi biçimde tahkike muhtaçtır.
8. YÜZYILDA İSLÂM COĞRAFYASI
HARRAN’DA 1300 YILLIK ARAP İMZASI
Türkiye’nin en eski camii
Harran Hz. Ömer zamanında 640’ta fethedilmişti. Buradaki El Firdevs veya Harran Ulu Camii’nin yapım tarihi bilinmez. Kentteki “Sin ve Şamas” (Ay ve Güneş) tanrılarının tapınağı üzerine inşa edildiği düşünülür. Harran’da uzun süre, Müslümanların yanısıra Sabii veya Harrani denilen paganlar, Hıristiyan ve Yahudiler yaşamaya devam etti. İbni Şeddad, caminin kenti fetheden İyas bin Ganem tarafından yapıldığını, 750’ye doğru yenilendiğini anlatır. Ancak yapı, yenilenen haliyle bile Türkiye’nin en eski camiidir. Camiden geriye harabeler ve bir minare kaldı. Mimari parçaların bazıları Urfa Müzesi’nde. 100X100 boyutlarındaki caminin, mihrap duvarına paralel beş bölümü ve 19 kapısı, önünde bir açık avlu vardı. Arap kaynakları muhteşem taş işçiliğinden övgüyle bahseder. 1980’lerde başlayan kazılarla yapının birçok ayrıntısı gün yüzüne çıkarıldı.
Geriye kalan mimari parçalardan bir kûfi kitabe, Urfa Müzesinin avlusunda sergileniyor. Fotoğraf: Hayri Fehmi Yılmaz
AMORIUM KUŞATMASI
Halife ordusundaki Türk askerleri Afyon’da
Anadolu’daki Arap akınlarının önemli hedeflerinden biri, bugün Afyon Emirdağ yakınlarındaki Amorium’du (Hisarköy). Bizans, bu kenti bir askeri merkez haline getirmişti. Bir Arap coğrafyacı Ammuriyya olarak andığı kenti İstanbul ve Selanik’ten sonra Bizans İmparatorluğunun üçüncü büyük kenti olarak tanımlamıştı. Kente 644’ten beri aralıksız süren akınların en önemlisi 838’de Abbasi Halifesi Harun Reşid’in büyük oğlu Mutasım’ın ordusu tarafından yapıldı. Ordunun çoğunu Samarra kentinden gelen Türk askerleri oluşturuyordu. Hatta Bizans kaynakları ordunun tamamen Türklerden oluştuğunu iddia eder. Bu Anadolu’da Müslüman Türkler ile ilgili en eski kayıtlardan biridir. Kuşatma sadece 12 gün sürmesine rağmen çok meşhur oldu (1- 12/13 Ağustos). Surların bir bölümü çökünce kent ele geçirilip yağmalandı. Bizans kaynakları binlerce kişinin öldüğünü ya da esir olarak götürüldüğünü belirtir. Ancak Müslümanlar şehre yerleşmedi; Bizans burayı kısa süre sonra geri aldı. Amorium’da 1987’de başlayan ve Dr. Christopher Lightfoot başkanlığında sürdürülen kazılarda, meşhur kuşatma ile ilgili olabilecek izlerle karşılaşıldı.
ŞANLIURFA’DA BARIŞLA BİTEN KUŞATMA
Hz. İsa’nın mendili için pazarlık
Bizans toprakları, uzun süre Arap Müslüman akınlarına maruz kaldıktan sonra, Abbasi devletinin zayıfladığı dönemde işler tersine döner. 942’de İoannes Kurkuas komutasındaki bir Bizans ordusu Abbasi topraklarına saldırır. 641’den beri Müslümanların elinde olan Şanlıurfa’yı (Edessa) kuşatırlar. Bizans ordusu kenti geri almak veya yağmalamak peşinde değildir. Kuşattığı kentten Hz.İsa’nın mucizevi bir şekilde mendile çıkmış olan suretini (mandilion) ister. Şanlıurfa’da Yakubi, Nesturi ve Melkit Hıristiyan cemaatlerinin elinde üç ayrı mandilion bulunmaktadır. Kentin Müslüman halkı bu emaneti ancak halifeden izin alınırsa verebileceklerini söylerler. Kurkuas aylarca çevrede başka yerleri yağmalayarak bekler. Sonunda halifeden haber gelir: Şehri kurtarmak karşılığında emanetin Bizans ordusuna teslimine izin vermiştir. Yakubilerin elindeki suret Bizans ordusuna teslim edilir. Mandilion’u alan ordu törenle İstanbul’a döner.
1031’de Bizans ordusu Şanlıurfa’yı ele geçirdi, ardından da yeni Arap saldırısını püskürttü. Skilitzes, yazmasında bu iki olayı birlikte tasvir etmiş.
MUĞLA’DA ARAPÇA GRAFİTİ
Şamlı Seyfan’ın oğlu Yezid buradan geçti
Muğla’daki Knidos kenti, Doğu Akdeniz’den Batıya yapılan deniz seferlerinin güzergâhı üzerindeydi. Kentte 1969 -1970’te yapılan kazılarda bir Bizans kilisesinin kalıntıları ortaya çıktı. Sonraki yıllarda kazıyı yürüten arkeologlardan Prof. Dr. Christina Özgan’ın belirttiğine göre, kilisedeki antik dönem mermer taban döşemelerinde Arapça grafiti olduğu görüldü. Bunlar 661–680 arasında yönetimde olan ilk Emevi halifesi 1. Muaviye’nin oğlu Yezid’e yönelik yazılardı. Yezid, muhtemelen 674’te İstanbul’a düzenlenen akına katılmıştı. Sanat tarihçisi Ferudun Özgümüş’e göreyse bloklar üzerinde yazıları yazanların isimleri, memleket ve kabileleri de okunabildi. Bu isimler Şamlı Seyfan’ın oğlu Yezid, Ahmet bin Advân bin Semmak el Beceli, Abdullah’dı.