Etiket: İnsanlık Tarihi

  • İnsanlık Tarihi ve Beyin

    İnsanlık Tarihi ve Beyin


    beyin, organlar içinde en ilginç ve en popüler olanıdır. bunun en önemli nedeni, kuşkusuz duygu ve düşünceleri davranışa dönüştüren ve davranışları yöneten bir organ olmasıdır. insan davranışları ise dünya üzerinde oluşan fiziki ve kültürel değişikliklerin ana kaynağıdır. yaklaşık 4,5 milyar yaşında olduğu tahmin edilen dünyamızda insanın ortaya çıkışı yeni olsa da dünyada oluşturduğu değişiklikler oldukça etkileyicidir.

    Beyin - Kreatif Stok
    KAYNAK: DEPO PHOTOS

    İnsan Beyninin Tarihsel Gelişimine Kısa Bir Bakış
    İnsan beyninin biyolojik gelişimi evrimsel süreçlerin çevresel faktörlerle etkileşimiyle şekillenmiş ve onu yaşadığımız gezegende özel bir konuma taşımıştır. İnsan çevreyi kendine göre şekillendirebilme, yaşamını tehdit eden etkenleri engelleme ve koşullarını daha konforlu hâle getirecek keşifler yapma yeteneğine sahiptir. Bu yeteneklerin gelişimi beynin biyolojik gelişimi ile paralel yürümüştür.

    İlk sinir hücreleri, yaklaşık 600 milyon yıl önce basit çok hücreli organizmalarda ortaya çıktı. Bu hücreler, daha sonra basit sinir bağlantıları sağlayan ağlara dönüşerek organizmaların hareketlerinin ve uyaranlara karşı tepkilerinin oluşturulmasına ve kontrol edilmesine yardımcı oldu. Yaklaşık 500 milyon yıl önce omurgalı canlılarla birlikte daha kapsamlı beyinler ortaya çıktı. Bunu memeliler ve ardından primatların ortaya çıkışı izledi. Bu canlıların beyinlerini diğerlerinden ayıran en önemli fark korteksin (beyin kabuğu) daha gelişmiş olmasıydı. Yaklaşık altı milyon yıl önce bugünkü insan özelliklerine sahip ilk atalarımız olan insanımsılar (hominin) ortaya çıktı. Ellerini kullanabilen insana en yakın canlı olan Homo habilis yaklaşık 2 milyon yıl önce ve Homo erectus 1,8 milyon yıl önce dünya üzerinde belirdi. Homo erectus’un en önemli özelliği ayakları üzerinde dik durabilmesi ve ellerini daha iyi kullanabilmesiydi. Bir önceki yakın akrabamız olan Neandertal’lerin ortaya çıkışı yaklaşık 230 bin yıl önceydi.

    Bilim insanlarının 2017 yılında Fas’ta gerçekleştirdiği kazılarda bulunan fosillerin asıl atalarımız olan Homo sapiens’e ve 300 bin yıl öncesine ait olduğu kanıtlandı.1 Bu insanlar ateşi kullanabiliyor ve yüksek el becerisi gerektiren stratejik silahlar üretebiliyordu. Bunlar insanın beynini kullanarak gerçekleştirdiği ilk önemli faaliyetler olarak kabul edilebilir ve insanlık tarihinin avcı-toplayıcı olarak adlandırılan dönemini başlatmıştır. Bizi daha iyi temsil eden modern Homo sapiens’in varlığı ise 40 bin yıl önceye dayanır.

    Insanlik_Tarihi_ve_Beyin_2) Resim4-BR-scale-2_00x
    İnsanın beynini kullanarak çeşitli faaliyetleri gerçekleştirmesi insanlığın gelişiminde önemli rol oynadı.

    En yakın memeliler olan primatlar da dâhil olmak üzere insan beynini diğer tüm canlılardan ayıran en önemli özellik korteks (beyin kabuğu) denilen bölgenin diğerlerine göre daha gelişmiş olmasıydı. Özellikle prefrontal korteks (PFK) denilen korteksin ön bölgesi bu ayrımın en belirleyici kısmıdır. Memeliler âleminde korteksi tüm beyin içinde en geniş yer kaplayan canlı insandır. PFK beynin üst bilişsel işlevleri arasında yer alan iradi faaliyetler, planlama ve beynin limbik sistem denilen daha aşağı bölgelerinden gelen dürtüsel uyarıları analiz edip, yarar/zarar esasına göre karar vererek davranışa dönüştürme süreçlerinde kritik bir role sahiptir. Bu süreçler sağ kalımı sürdürme açısından önemli olduğu kadar kolektif bir toplumsal yaşamın kurallarını anlama ve uygulama bakımından da önemlidir.

    Insanlik_Tarihi_ve_Beyin_3) Resim2-BR-scale-2_00x
    Yazının icadından matbaanın bulunmasına, bilgisayardan internete geçiş gibi gelişmeler, insanın diğer canlılara üstünlüğünün yolunu da açtı.

    İnsanlar erken dönem Homo sapiens iken yaklaşık 100 bin yıl öncesinden başlayarak kendi zihinlerinden geçenleri derinlemesine düşünebilmelerini sağlayan bir beceri geliştirdi. Böylece sadece başkalarının ne düşündüğü hakkında değil, başkalarının kendileri hakkındaki düşüncelerini de anlayabildiler. Modern Homo sapiens kendimizi geçmişte ve gelecekte düşünebilme becerisi olan ve “otobiyografik bellek” olarak adlandırılan çok önemli bir özelliği geliştirdi. Otobiyografik belleğin gelişimi ile PFK’nin üst yan alanının (dorsolateral prefrontal korteks, DLPFK) primatlardan ayrı bir gelişim süreci izleyerek farklılaşması arasında bir ilişki vardır. Bu süreç yaklaşık 12 bin yıl önce tamamlandı ve sürecin sonunda tarım devrimi gerçekleşti.2 Bunu milattan önce 4000 civarında yazının ve bundan yaklaşık 5450 yıl sonra matbaanın bulunması izledi.

    Matbaadan bilgisayara geçişimiz 490 yıl ve buradan yaygın internete ulaşmamız sadece 40 yıl aldı. Otobiyografik belleğe sahip olma ve sonrasında gerçekleşen gelişmeler insanlarla en yakın diğer memeliler arasındaki makasın iyice açılmasının ve insanın diğerlerinden daha güçlü bilişsel becerileriyle çevresini kontrol etme ve hükmetmesinin yolunu açtı. Bugün geldiğimiz noktada insan, tartışmasız olarak gezegenimizin en stratejik eylem planına ve çevreye en fazla hükmetme yeteneğine sahip canlısıdır.


    “antik çağ’ın tıbbın babası kabul edilen hekimi hipokrat, beynin tüm duygu, düşünce ve karar süreçlerinin merkezi olduğunu ifade etti.”

    İnsan Beyninin Bilinen ve Henüz Bilinmeyen Yönleri
    İnsanın yaşadığı çevreyi sorgulaması, merak etmesi ve analiz ederek anlama süreci bilimin gelişmesine yol açtı. Bilim beyni de anlamaya çalıştı. İnsanın kendi beynini anlama çabasıyla ilişkili ilk somut bilgiler antik Yunan dönemine dayanır.

    Insanlik_Tarihi_ve_Beyin_4) Resim6-BR-scale-2_00x
    İnsan beyin yarım kürelerinin işlev farklılıkları çeşitli araştırmalara konu olmuştur.

    Antik Çağ’ın tıbbın babası kabul edilen hekimi Hipokrat, beynin tüm duygu, düşünce ve karar süreçlerinin merkezi olduğunu ifade etti. Antik Çağ’ın ünlü düşünürü Aristo ise bu işlevlerle ilgili organın kalp olduğunu iddia etti. Aristo’nun bu konudaki fikirleri her ne kadar doğru olmasa da kalbin kan pompalamaması hâlinde beynin hiçbir işlevini gerçekleştiremeyeceğini akıldan çıkarmamak gerekir. Antik Roma’nın önemli bir hekimi olan Galenos da beynin tüm duygu ve düşüncelerin merkezi olduğunu net olarak ifade etmiş ve Hipokrat’ı desteklemiştir.

    On yedinci yüzyılda Fransız bilimci Descartes’e kadar en çok merak edilen konulardan biri, ölümsüz olduğu düşünülen ruhun bir beyin işlevi ya da beyin işlevleri ile ilişkisinin olup olmadığıydı. Descartes beyin anatomisi ile ilişkili incelemeleri sonucu beynin tam ortasında, iki beyin yarım küresi arasında yer alan pineal bezini (epifiz) ruhun bulunduğu yer olarak tanımladı. Burası ruhun tahtı idi ve ruhun ayrıca incelenmesine gerek yoktu. Bununla beraber, beynin geri kalan bölümleri bilimsel araştırmalara konu olabilirdi. Dualizm denilen bu yaklaşım, beyin faaliyetlerinin ve zihnin iki farklı özellik olarak ele alınması gerektiğini savunan beyin/zihin ikilemini ortaya çıkardı. Zihin maddi olmayan bir varlıktı ve beyinle etkileşime giriyordu.

    Nöronların keşfi ve birbirleri ile sinaps denilen bağlantı noktaları üzerinden nörokimyasallar aracılığıyla iletişim kurduğunun gösterilmesi 20. yüzyılın başlarından itibaren gerçekleşmiştir. Camilio Golgi, Santiago Ramon Cajal ve Charles Scott Sherrinton gibi bilimciler bu süreçte önemli rol oynadılar. Bunun sonucunda ortaya çıkan materyalist yaklaşım, zihnin ya da ruhun beynin organize sinaptik bağlantıları üzerinden kapsamlı ve çok yönlü çalışmasının bir sonucu olduğunu iddia etti. Ancak, Benjamin Libet’in eylemlerimizi gerçekleştirmek üzere aldığımız kararlarda, kararı almaya niyet ettiğimiz anda özgür iradeye sahip olup olmadığımızı sorgulayan bulgularını tatminkâr bir şekilde açıklayamadı.3

    Öte yandan, beynin öğrenme ile değiştiği (nöroplastisite) Donald Hebb ve Eric Kandel gibi bilimcilerin çalışmalarıyla ortaya konmuş olsa da bu değişikliklerin nasıl bir özgüllüğe sahip olduğunu bilmiyor ve görüntüleyemiyoruz. Önemli beyin hastalıklarının gerçek nedenlerini veya nasıl bir özgül bağlantı sorununa yol açtığını bilemiyoruz. Onları kökten tedavi edemiyor, sadece belirtilerini baskılayabiliyoruz. Dolayısıyla yaşadığımız dönemde beynin sırları hâlâ ilgi odağı olmayı sürdürüyor ve beyni anlama çabalarımız devam ediyor.4

    Insanlik_Tarihi_ve_Beyin_5) Resim7-BR-scale-2_00x
    Teknolojik gelişmeler; şizofreni, Alzheimer, otizm ve dejeneratif sinir hastalıklarının tedavisini olanaklı hâle getirebilir.
    Insanlik_Tarihi_ve_Beyin_6) Resim3-BR-scale-2_00x
    Yapay zekâ henüz yeni bir olgu olsa da geliştikçe insanın işlerini daha da kolaylaştırabilir.

    Beynimiz ve Biz Nereye Gidiyoruz?
    Amerika Birleşik Devletleri 2013 yılında “Beyin İnisiyatifi ve İnsan Beyni” projesini başlattı. Projenin öncelikli hedefleri arasında beyin/zihin ikileminin çözülmesi; şizofreni, Alzheimer, otizm ve dejeneratif sinir hastalıklarının kökten tedavi edilebilmesi ve yapay zekâyı geliştirme çalışmaları bulunuyor. Nörobilim, kuantum mekaniği ve felsefeyi birleştiren nörokuantoloji yaklaşımları da beynin bilinmeyenlerini açıklamak için çaba sarf ediyor.5 Beyindeki sinaptik organizasyonları yönetebilen yeni moleküler yapılar veya sistemler keşfedilebilir. Bunları henüz göremememizin nedeni teknolojik yetersizlik olabilir.


    “beyin-kompüter ara yüzleri sayesinde beyin sinyallerini doğrudan bilgisayarlara veya diğer cihazlara ileterek insanların düşünceleriyle etkileşimde bulunmalarının sağlanabilmesi önemli bir gelişme oldu.”

    Beyin-kompüter ara yüzleri sayesinde beyin sinyallerini doğrudan bilgisayarlara veya diğer cihazlara ileterek insanların düşünceleriyle etkileşimde bulunmalarının sağlanabilmesi önemli bir gelişme oldu. Bu teknoloji, felçli hastaların iletişim kurmasına veya hareket kabiliyetlerini geri kazanmalarına yardımcı olabilir. Ayrıca, başka nörolojik hastalıkların tedavisinde ve sağlıklı bireylerin bilişsel yeteneklerini artırmada kullanılabilir. Gelişmelere paralel olarak bu teknolojinin etik boyutları da tartışılıyor.6

    Yapay zekânın insan beyninin yerini alabileceği ya da insanı yönetebileceği gibi iddialar ise oldukça abartılı. İnsan beyni bugünkü durumuna ulaşıncaya kadar nesiller boyunca kendisine ulaşan ve çevresel değişikliklere uyum sağlamak üzere epigenetik değişikliklerle yoğurulan çok uzun bir geçmişin genetik izlerini taşıyor. Yapay zekâ ise henüz yeni bir olgu ve tam olarak gizemi hâlâ çözülememiş bir beynin öğrenme sistemini taklit ederek gelişmeye çalışıyor. Geliştikçe insanın işlerini giderek daha fazla kolaylaştıracağı kesin olmakla beraber kendi evrimsel sürecini yaşayacak. Buna paralel olarak insan beyni de kendi evrimsel sürecini yaşamaya devam edecek. Sonuçların nereye varacağını veya nelere mal olacağını ise gelecek kuşaklar görecek. #

    DİPNOTLAR
    1 J.J. Hublin ve ark., Nature, 546 (7657), s. 289-292, 2017.
    2 E.F. Torrey, Evolving Brains, Emerging Gods – Early Humans and the Origins of Religion, Columbia University Press, New York, 2017.
    3 B. Libet ve ark., Brain, 106 (Pt 3), s. 623-642, 1983.
    4 T. Uzbay, Görünmeyen Beyin, 6. baskı, Destek Yayınları, 2022.
    5 J.M. Schwartz ve ark., Philos Trans R Soc Lond B Biol Sci, 360(1458), 2005, s. 1309-1327.
    6 L. Drew, Nature, 627(8002), 2024, s. 19.
  • Göbeklitepe

    Göbeklitepe


    göbeklitepe’yi ilk kez 1963’te sistematik bir şekilde kazan istanbul üniversitesi ve chicago üniversitesi’nin çalışmalarından bu yana bile çok şey değişti ve her yaz ekipler o bölgeye gittiklerinde değişmeye devam ediyor. dünya tarihini değiştiren göbeklitepe’den ziyade urfa’da aynı anda dokuz ayrı kazıyla neolitik çağ’ın arkeolojisini yapan kıymetli arkeologların keşifleri sayesinde insanlık tarihini farklı okumamızı sağlayan karahantepe gibi diğer kazılarla arkeoloji dünyasında bir devrim yaşanıyor.

    Göbeklitepe’ye UNESCO Sonrası İlgi Giderek Artıyor
    Göbeklitepe’deki kazılar bize 11500 yıl önce orada bir kült merkezi inşa etmiş topluluğun olduğunu gösteriyor.
    KAYNAK: DEPO PHOTOS

    Arkeolojinin kalbi Urfa ve civarında atıyor. Bundan binlerce yıl önce bu bölgede yaşamış insanların ne kadar kompleks bir yaşamları olduğu, dinsel törenlerinden sanat anlayışlarına, ölüm ritüellerinden yeme içme alışkanlıklarına kadar pek çok bulgu ile medeniyet tarihini ne kadar geriye çektiklerine tanıklık etmek muhteşem bir şey. Bu bulguların ışığında dünyadaki tüm tarih kitaplarının yeniden yazılması icap ediyor.

    Göbeklitepe’nin Anlattıkları…
    Göbeklitepe’deki son kazılar bize ilk kültür katmanının MÖ 9600-8800 yılları arasında tarihlendirildiğini velhasıl 11500 yıl önce orada bir kült merkezi inşa etmiş topluluğun olduğunu gösteriyor. Bu zaman diliminde insanlık tarihinde hem toplumsal hem kültürel anlamda öyle devasa değişiklikler oluyor ki bu döneme “Neolitik Devrim” denilmesi şaşırtıcı değil. Aslında arkeoloji biliminde neolitik kavramı bile “dünün çocuğu:” John Lub-Bock 1865 yılında “neo” (yeni) ve “lithic” (taş) kelimelerinden mürekkep Neolitik Çağ’ını Cilalı Taş gibi daha sofistike aletlerin kullanıldığı, avcı toplayıcılıktan yerleşik düzene geçişin yaşandığı bir zaman dilimi olarak tarif etmişti.1 Son yıllarda dünyanın çeşitli yerlerinde yapılan arkeolojik kazılar sayesinde yerleşik düzene geçişin Levant bölgesinden Irak’a, Çin’den Amerikalara kadar aşağı yukarı eş zamanlı bir şekilde gerçekleştiğini ama yerleşik düzene geçmenin tarıma geçişle eş anlamlı olmadığını anlıyoruz. İsrail ve çevresindeki ülkelerde yapılan kazılar bunu kanıtlıyor. Göbeklitepe’yi farklı kılan ise sadece insanlığın temel yaşama ve barınma alışkanlıklarının değişmiş olması değil; insan beyninde de bir evrimin yaşanmış olması, bunu bize oradaki yapılar ve bulunan objeler söylüyor. Göbeklitepe’de Neolitik insanın uzaklardan taşıyıp yonttuğu T şeklindeki monolitik taşlar ve dikili taşlardaki kabartmalardan yola çıkarak Göbeklitepe’yi inşa eden insanlarda bir metafizik görüş oluştuğunu ve dünyaya bakışlarında büyük atlayışın yaşandığını varsayabiliyoruz. Yani bir düşünce evriminden bahsetmek mümkün. Son birkaç yıldır özellikle Göbeklitepe ve 40-50 km çevresinde keşfedilen diğer höyükler sayesinde sanılanın aksine Neolitik insanların çok daha kompleks bir zihniyete sahip olduklarını, büyük ihtimalle ilk ritüelistik şölenlerin ve ziyafetlerin, kurban verme ve göksel cenaze anlayışının buralarda başladığını öne sürmek mümkün.


    “göbeklitepe’de neolitik insanın uzaklardan taşıyıp yonttuğu t şeklindeki monolitik taşlar ve dikili taşlardaki kabartmalardan yola çıkarak göbeklitepe’yi inşa eden insanlarda bir metafizik görüş oluştuğunu ve dünyaya bakışlarında büyük atlayışın yaşandığını varsayabiliyoruz.”

    Göbeklitepe_2) Klaus Schmidt
    UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Göbeklitepe’yi yaptığı çalışmalarla gün yüzüne çıkaran Prof. Dr. Klaus Schmidt (1953-2014).

    Göbeklitepe’yi Kazan Klaus Schmidt’in Teorisi
    1994 yılından itibaren Heidelberg Üniversitesi bünyesinde Göbeklitepe’yi kazan Klaus Schmidt, ortaya çıkarttığı hayvan kabartmalı taşların dinî bir sembol olabileceğini iddia etmişti. Onun teorisine göre bu dev taşları mevsimsel olarak buraya gelen farklı topluluklar inşa etmiş, taşların üzerindeki kimi hayvanların bu farklı kabile ya da toplulukları sembolize edebileceğini yazmıştı. Ona göre Göbeklitepe dünyanın en eski tapınağıydı, o yüzden de kaleme aldığı kitap Göbekli Tepe: En Eski Tapınağı Yapanlar’da bizlere her hayvanın farklı bir halkı temsil ettiğini söylemişti. Örneğin A yapısında öne çıkan yılan figürleri, B’deki tilki, C yapısındaki domuz tasvirleri, D’deki turna gibi kuş figürleri o bölgeye periyodik olarak gelen belirli insan gruplarının simgesi, bir nevi klanların hayvan totemi olabileceğini düşünüyordu. Fakat Schmidt’in vefatından sonra Alman Arkeoloji Enstitüsü ile beraber kazılara devam eden Prof. Dr. Necmi Karul yönetimindeki ekip, anıtsal yapıların birkaç metre altında sabit yerleşim alanları olduğunu tespit edince Schmidt’in teorisi sekteye uğradı. Bu keşiflerin ışığında Göbeklitepe’nin salt bir tapınak merkezi değil insanların yaşadığı bir yer olduğuna inanılıyor son yıllarda. Bu teoriyi destekleyecek şeyler arasında bira yapımı ve yulaf lapası yapmak için kullanılan binlerce öğütme aletinden tepede tespit edilen büyük bir su sarnıcına kadar pek çok bulgu var.2 Ortaya çıkartılan basit araç gereçlerden buranın ritüel merkeziyle birlikte bir yerleşim alanı olduğu öne sürülünce Göbeklitepe’yi gelişen bir yerleşke olarak algılıyoruz. Schmidt’in farklı topluluk teorisini de maalesef DNA testleri yaparak kanıtlayamıyoruz çünkü şimdiye kadar oradan çıkarılmış insan kemikleri DNA’ları saptanabilecek kondisyonda değil. Belki ileriki yıllarda Göbeklitepe’nin yakınlarında bulunan köylülerin DNA’sı 12.000 küsur yıl önceki atalarıyla eşleştirilecek ama şimdilik yazı öncesi çanak-çömleksiz Neolitik Çağ’dan bahsettiğimiz için bu halkların nereden gelip hangi dili konuştuklarına dair bir ipucumuz yok.

    Bayramda Göbeklitepeye Ziyaretçi Akını
    Yapılan son kazılar ışığında Göbeklitepe’nin salt bir tapınak merkezi değil insanların yaşadığı bir yer olduğuna inanılıyor.
    KAYNAK: DEPO PHOTOS

    Göbeklitepe Sakinlerinin Ritüelleri
    Belki bu insanların nereden geldiğini bilmiyoruz fakat saptanan bazı kemikler bize başka başka hikâyeler açıyor. Kemikler bu insanların nasıl yaşadığına, ne gibi yeme içme alışkanlıklarına sahip olduğuna dair fikir veriyor. Mesela 2017 yılında yapılan kazılarda üç farklı insandan çıkartılmış kafatası kemiklerinde boyama, delik açma ve kesme yapıldığı tespit edilince, bunların dinî bir ritüel için bu şekilde asılabileceği teorize edildi. Modifiye edilmiş insan kafataslarından yola çıkarak Anadolu neolitiğinde bir ata kültünün öncüsü olabileceğini; Nevali Çori, Tell Qaramel, Jerf-el Ahmar ve Çayönü’ndeki yerleşmelerinden önce ölüm ritüelleri yapıldığını düşünebiliriz. Keza III. tabakada keşfedilen 100.000’e yakın hayvan kemiği bizlere Göbeklitepe sakinlerinin sadece sıkı etobur olduklarına değil aynı zamanda kurban ritüellerine de işaret ediyor. Hayvanların bazıları adak için kullanılmış olabilir ama bu kadar çok hayvan kemiği diyetlerinde et olduğunu gösteriyor. Bununla beraber yabani bir buğday türü olan Einkorn gibi tahıllar da bulunanların arasında ama Göbeklitepe’de henüz evcilleştirilmiş buğdaya rastlanmadığından tarıma geçişin burada gerçekleşmediği düşünülüyor. Bunun için Göbeklitepe’nin yaklaşık 50 km ötesine gitmemiz gerekiyor. O yüzden de Stanford Üniversiteli Ian Hodder gibi arkeologların iddia ettiği şekilde daha tarım toplumuna geçmemiş olan avcı-toplayıcı Neolitik insanların burada ya bir süreliğine kalmış ya da yaşamış olduklarını, Neolitik Devrim’in ise eskiden varsayıldığı üzere Lübnan ve İsrail gibi Levant coğrafyasından değil buradan başlatılması gerektiğinin altı çizilmektedir.3

    Göbeklitepe_4) Göbeklitepe1
    Göbeklitepe’de hayvan kabartmalı taşlar…

    Göbeklitepe Mimarisi ve Yaşam
    Göbeklitepe’nin mimarisi göz önünde bulundurulduğunda bilim insanları buranın çok sayıda insanın girip çıkabilmesi için tasarlandığı, dolayısıyla ayinsel bir yapı olduğunu öne sürüyor. Kimisi 5,5 metre yüksekliğindeki sütunların pozisyonundan bir zamanlar burada bir çatı olduğu, oraya gelen topluluğun dinî bir ritüel yapmak için müşterek bir şekilde kullandığı, kimileri girerken diğerlerinin çıkması üzerine pratik bir plan yapıldığı anlaşılıyor. Yarım kilometre uzaklıktan taşınan ve kimileri 20 ton ağırlıktaki devasa taşları buraya getirip dikmek için en az 500 kişinin çalışmış olduğunu saptamış Klaus Schmidt. Sütunların üzerine işlenmiş hayvan rölyeflerine dair pek çok hipotez var. Göbeklitepe’deki pek çok tasvirin erkek hayvana ait olması ilginç. Bu hayvanların çoğunun bölgede bulunan hayvanlar olduğunu hatırlatalım. Fakat turna gibi bazı kuşların insan dizine sahip olması Neolitik insanın sadece gördüğünü betimlediği değil, sembolik olarak bir gönderme yapmaya çalıştığı izlenimi uyandırmaktadır.4 Arkeolojik kazılarda sadece bir kadın figürüne rastlanmış vaziyette. Buna mukabil Karahantepe gibi yerlerdeyse insan figürleri ön plana çıkıyor. Göbeklitepe’deki hayvanların çoğunun ya saldırma ya da koruma pozisyonunda olduğu göz önünde bulundurularak kimileri bu totemlerin koruyucu rolde olduğunu iddia ediyor. Kimileri benzer topluluklarda olduğu gibi bu hayvanların animistik bir işlevi olduğunu, insanlar ve hayvanlar âleminde bir tür elçi görevini sembolize ettiğini söylüyor. Göbeklitepe’deki hayvanların daha sonra Gılgamış Destanı’nda karşımıza çıkan “Göklerin Boğası” gibi astrofizikte “Boğa” çağından bir sonraki çağa geçişi temsil eden mitoslara gönderme yapan, Mezopotamya’da sıkça gördüğümüz mitolojik varlıklar olabileceğine dair de bir söylence var.5 Bu anlamda başka medeniyetlerle paralellik kurmak tehlikeli ama cezbedici. Bir Yezd kentindeki Sessizlik Kulesi’ne ya da çok daha yeni olan İnkaların Machu Picchu’suna gidenler oradaki yerel halkın tıpkı Göbeklitepe’deki gibi göksel cenaze yaptıklarını öğrenir. Göksel cenaze dediğimiz, naaşların yüksek bir tepeye akbabaların temizlemesi için bırakılmasından ibarettir. Akbabalar ise pek çok toplumda olduğu gibi kuvvetle muhtemel ki Göbeklitepe’de de bir tür “psychopomp” ya da ruhsal rehber olarak ruhu bir boyuttan diğerine taşıyan hayvan niteliğindedir. İşin bir başka ilginç boyutu, yapılan bilimsel deneyler, akbabanın sindirim sisteminde her tür hastalık ve vebanın yok olup akbaba leşinde kalmaması, o yüzden de vebalı birini yiyen akbaba ölse bile hastalıkların toprak ve su yoluyla devamının sağlanmadığı kanıtlanmış. Eskilerin bir bildiği varmış demek! Pek çok kadim toplumda olduğu gibi Göbeklitepe ve Urfa’daki diğer kazılarda akbabaların bu kadar ön plana çıkması manidar. Bu kuşların ölüm kültüyle ve ölümden sonra yaşamla alakadar olduğu ilk akla gelen varsayım. Fakat bir teoriye göre Göbeklitepe’de bulunan “Akbaba Sütunu”nun göksel bir olaya gönderme yaptığı söyleniyor. Bugün biliniyor ki MÖ 10950 yıllarında dünyamıza çarpan bir kuyruklu yıldızdan dolayı gezegenin iklimsel koşulu kötüleşmiş; bundan dolayı hem yaşamsal hem kültürel anlamda büyük değişiklikler yaşanmış. Hâliyle Göbeklitepe de nasibini almış, Neolitik insanların bilerek isteyerek Göbeklitepe’yi kapatıp terk ettiğini iddia edenler bu iklimsel felaketlerle ilişkilendiriyor.6 Yeni kazılarla açılan farklı katmanlar bizlere sürekli yeni bulgular sundukça bu hipotezler yasaya dönüşecek ama o ana kadar dedektiflik yapıp spekülatif teoriler öne sürmek zorunda kalınıyor.

    Göbeklitepe_5) Göbeklitepe2
    Sütunların üzerine işlenmiş hayvan rölyefleri…

    Her Kazıyla Yeni Bilgiler Ortaya Çıkıyor
    Konu Göbeklitepe olunca en basit bulgu bile onlarca yeni soruyu beraberinde getiriyor. Ama her sene ortalama iki ay yapılabilen kazılar yepyeni bilgileri de doğuruyor. Tarım toplumuna geçmeden önce avcı toplayıcı grupların tonlarca ağırlıktaki yekpare kayaları çıkartıp, taşıyıp, dizme yetisiyle birlikte müthiş bir sanatsal anlatım kapasitesine sahip olduklarını görüyoruz. Önümüzdeki yıllarda Urfa’daki diğer kazılardaki keşifler puzzle’ın diğer parçalarını birleştirdiğinde Neolitik Anadolu’ya dair çok daha net bir resim oluşacağına inanıyorum. Tarih Göbeklitepe ile değişti, sıfır noktasına inildi. Bundan sonrası medeniyet tarihinde insaniyetin hikâyesini daha da netleştirecek. Toplum, sanat ve ruhani meselelerin arasındaki noktaların nasıl birleştirildiğini belgeleriyle konuşuyor olacağız. Arkeoloji biliminin en heyecan verici bulgularının memleketimizde ortaya çıkarılıyor olması büyük bir şans, bunu destekleyen ve yakinen izleyen herkes bu devrimin parçası olabilir. Hâlâ gitmeyenleriniz varsa da hadi Urfa’ya! #

    DİPNOTLAR
    1 Ali Akdamar, Göbeklitepe: İnsanlık Tarihinin en Önemli Arkeolojik Keşiflerinden Biri, Anadolu Kültürel Girişimcilik.
    2 Andrew Curry, “Göbeklitepe’deki son keşifler ne anlama geliyor?,” BBC Travel, 20 Ağustos 2020, Güncelleme 20 Temmuz 2023.
    3 Andrew Curry, “Seeking the Roots of Ritual,” Science, 18 Ocak 2008, Vol. 319, Issue 5861, s. 278-280.
    4 Göktuğ Halis, Göbeklitepe Sembolizmi: Taş Çağı’ndan Bugüne Uzanan Anlamların Analizi, A7 Kitap, 2022, s. 59.
    5 Klaus Schmidt, Göbekli Tepe: En Eski Tapınağı Yapanlar, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 2007, s. 223.
    6 Bob Yirka, “Ancient stone pillars offer clues of comet strike that changed human history,” Phys.org, April 24, 2017.