Etiket: ingiltere

  • İngilizlerin kadim geleneği: Yeni yıla futbolla başlamak

    Futbolun beşiği İngiltere’de Noel’den 1 gün sonrasına denk gelen ve “Boxing Day” adı verilen 26 Aralık’ta ve yılın ilk günü olan 1 Ocak’ta futbol maçları yapılması çok eski bir gelenek. Premier Lig’de atılan goller yeni seneyi müjdeliyor. Türkiye liglerinde de 1 Ocak maçlarının 60’lı yılların başından itibaren ayrı bir yeri var.

    Avrupa’da 1 Ocak uzun zamandır şöyle başlıyor: Önce Viyana Filarmoni Orkestrası yeni yıl konserini veriyor, ardından Premier Lig demir alıyor. Avusturya’nın başkentinde çalınan valsler ve polkalarla futbolun beşiği İngil­tere’de atılan goller yeni seneyi müjdeliyor.

    İngiltere’de yılın ilk günü futbol oynanması eski bir gelenek ve aslında herşey bir bayramdan kaynaklanıyor. Hıristiyan âleminin her sene büyük bir coşkuyla kutladığı Noel’de, Müslüman ülkelerde­kiler dışında dünya ligleri tatile giriyor. İşte İngiltere’de ve bir zamanlar İngiliz sömürgesi olan ülkelerde 26 Aralık bir zamanlar önemli bir tarihti. Noel’den 1 gün sonrasına denk gelen ve “Boxing Day” adı veri­len bu gün bir bayram olarak kutlanıyor, soylular yardımcı­larına hediyelerini veriyorlardı. O zamanlar hediyeler ahşap kutulara konuyordu. Yine 26 Aralık’ta kiliselere özel kutular konuyor ve yardıma muhtaç insanlar için para toplanıyordu.

    Spor_1
    1920 Noel’inde oynanan Brighton-Crystal Palace maçında tribünler.

    Boxing Day, ayrıca futbolun miladı olarak kabul ediliyor; zira İngiltere’de ilk maç 26 Ara­lık 1860’ta yapılırken, lig ancak 1888’de başlayabilmişti. Sosyal yaşamın oldukça kısıtlı olduğu, insanların kendilerine ortak eğlenceler aradığı bir zaman diliminde idareciler futbolun gücünün farkındaydı. İlk sezon­da 26 Aralık’ta yapılan maçlar bir geleneği doğuracak; ertesi yıl federasyon yeni bir uygula­maya giderek Noel arifesine de maç koyacaktı. Buna göre ezeli rakipler iki gün arayla oynuyor; tam bir futbol bayramı yaşanı­yordu.

    Zamanla ligdeki takımlar arttı, başka şehirlerin temsil­cilerinin sayısı da katlandı. Ku­lüpler artık bir kentten diğerine gitmek durumundaydı. Resmî tatil yüzünden seyahat zorlaştığından 24 Aralık’ta kimse oynamak istemiyor ve 1965’te buna son veriliyordu. Tabii ayrıca dinî gerekçelerle sahaya çıkmayanlar vardı. Bunlardan Swindon Town oyuncusu Harold Fleming ve Sunderland’in yıldızı Arthur Bridgett millî takım için de ter dökmüştü.

    Boxing Day’de maç yapma geleneğiyse hız kesmeden devam etti. 1963’ün 26 Aralık’ı ayrıca bir gol bayramıydı. Tüm liglerde 39 müsabakada fileler 157 defa sarsılırken, bunların 66’sı 1. Lig’de (günümüzün Pre­mier Lig’i) atılmıştı. Maç başına 6.6’lık gol ortalaması inanıl­mazdı. Fulham, Ipswich’i 10-1, Burnley ise Manchester Uni­ted’ı 6-1’lik skorla bozguna uğ­ratmıştı. İki gün sonra Ipswich Burnley’e 4, Manchester United da Fulham’a 5 atacaktı…

    Spor_2
    10 maçta 66 golün atıldığı 1963 Boxing Day’inde Fulham, Ipswich’i 10-1’lik skorla sahadan silmişti. Maçta 4 gol atan Graham Leggat, gol yemekten sıkılan Roy Bailey’ye yardım ederken…

    Eskiden 1 haftada takımlar 3 maça çıkarken, şimdi takımlar yaklaşık 10 günde 3 defa sahne alıyor ve muhakkak 1 Ocak’ta da futbol oynanıyor. Bu zorlu fikstürde kazanılan-kaybedi­len puanlar, sezon sonunda ki­min şampiyon olacağını, kimin düşeceğini belirleyebiliyor.

    Peki bir zamanlar bizim ülkemizde de yeni yılın ilk gününde top oynanıyormuş desem şaşırır mıydınız?

    1914-15 sezonuna kadar İs­tanbul Ligi’nin günü Pazar’dı. Hıristiyanların ve azınlıkların tatil günü futbol oynanırdı. İşte ilk defa 18 Aralık 1914’te İstan­bul Ligi, Müslümanların tatil günü Cuma’ya taşındı. 1 Ocak da takvimdeki sıradan bir yap­raktı; hâliyle maç yapılabilirdi. Bu topraklarda Miladi Tak­vim’in 1 Ocak 1926’da resmen yürürlüğe girmesinden sonra kutlanmaya başlayan yılbaşı, 1935’te resmî tatil olmuştu. An­cak futbol sahalarında heyecan devam ediyordu. Sadece İstan­bul değil, İzmir’de de yapılan lig maçları da dikkati çekiyordu. Millî Lig’in 1959’da başlamasıy­la birlikte futbol dünyamızda da yepyeni bir heyecan başlıyordu.

    Spor_3
    1956’nın Boxing Day’inde oynanan Londra derbisinde Arsenal, Chelsea’yi 2-0 yenmişti.

    1 Ocak 1961’de İstanbul’da Kasımpaşa-Karagümrük, İz­mir’de Vefa-İzmirspor müca­deleleri başladığında saatler 12.00’yi gösteriyordu. 2 saat sonra da Beşiktaş-Galatasaray derbisi başlamıştı. Bahri Altın­tabak’ın golü sarı-kırmızılıları o gün zirveye taşımıştı. Müsabakayı radyoda anlatan Halit Kıvanç, ertesi gün Milli­yet’te yayımlanan yazısında döktürmüştü: “Dünyanın en eski mesleğinin hangisi oldu­ğu tartışılıyormuş. Doktor ‘hiç münakaşaya lüzum yok’ demiş, ‘en eski meslek doktorluktur. Havva anamız Âdem babamızın belkemiğinden yaratıldığı gün doktorluk başladı’. Mimar ‘o bir efsane’ diye cevap vermiş, ‘dün­yanın ilk hâli taş, toprak, kaya, dağ, gelişi güzel bir manzara arzediyordu. İşte dünyayı biçime soktuğu için mimarlık en eski meslektir’. Bu sefer politikacı itiraz etmiş: ‘Taş, topraktan evvel insanları düşünelim. Dünyanın ilk insanları tam bir karışıklık içinde yaşıyorlardı. Bunları bir cemiyet nizamına sokmakla, politikacılık en eski meslek oldu’. Bu ana kadar söze karışmayan futbol hakemi birden yerinden fırlamış: ‘Evet’, demiş, ‘dünyanın ilk hâlinde tam bir karışıklık hü­küm sürüyordu. Ama o karışık­lığı kimin çıkarmış olduğunu hiç düşündünüz mü? Yaaa… ceddim olan ilk futbol hakeminin eseri idi bu kargaşalık…”

    1 Ocak 1962’de bu defa ezelî rakipler Fenerbahçe ile Galata­saray, Mithatpaşa Stadyumu’nda kozlarını paylaşmıştı. 13.45’te başlayan maçı yine Halit Kıvanç anlatmış, golü yine Bahri at­mıştı. Seneler sonra Türk Hava Yolları’ndan emekli olacak Bahri Altıntabak, yılbaşı derbilerinin golcüsü olarak nam salacaktı.

    Spor_4
    Premier Lig’de 22 Aralık 2018’de oynanan Huddersfield Town – Southampton maçında Southampton tribünleri.

    O döneme artık İstanbul’a tek büyük stadyum yetmiyordu. Bu gerekçeyle inşa edilen Ali Sami Yen’in galası hüzünlü başlamış­tı. Türkiye’nin Bulgaristan ile oynadığı hazırlık maçında çıkan yangında 1 kişi hayatını kaybet­miş, 20 Aralık 1964’teki düğün, cenazeye dönmüştü. Aylar sonra Belediye ile Beden Terbiyesi anlaşıyor; stadyum lig maçlarına tahsis ediliyordu. Bir zamanlar Mecidiyeköy’ün incisi olan futbol yuvasında kramponlar, çim sahayla ilk defa tanıştığında ise takvimler 1 Ocak 1966’yı göste­riyordu.

    Spor_5
    Türkiye’de 1 Ocak derbilerinin golcüsü Galatasaraylı Bahri Altıntabak’tı.

    Kaderin cilvesi, mabedin kapılarını açtığı ilk günde Gala­tasaray sahne almamıştı. Beykoz ile Ankaragücü arasındaki randevuyu İstanbul temsilcisi kazanırken, fileleri havalandıran Niyazi’ydi. Gazeteleri, futbolcu­ların okşadığı “halı gibi yumuşak çim” haberleri süslüyordu. İyi bakılmayan Dolmabahçe Stad­yumu’nun zeminindeki kellik­lerle, hava koşullarını müteakip oluşan gölcükler o dönemin bir klasiğiydi.

    1 Ocak 1966’da Ali Sami Yen’e ayak basan ilk büyük kulüp Beşiktaş oldu. Günün ikinci karşılaşmasında Kartal, Hacet­tepe’yi tek golle geçerken, mikrofonda tahmin edebileceğiniz gibi yine Halit Kıvanç vardı. O gün Namık Sevik, çiçeği burnundaki stadyumu şöyle yazmıştı: “Fut­bolcu sahayı yadırgadı, seyirci yanındaki arkadaşını bulamadı. Hırslandı elini attı, şişe yok. Hakeme savrulacak minder yok. Küfür yok. Sakatlanma yok. Yok, yok, yok… Sanki Avrupa’da maç seyrediyormuş gibi oluverdik hepimiz”.

    1967’nin ilk günü yine bir derbi heyecanı yaşanıyordu. Halit Kıvanç’ın 1 Ocak’ta anlattığı her maçtaki gibi tabelada 1-0 yazıyordu. Fenerbahçe Beşik­taş’ı Abdullah Çevrim’in attığı golle geçerken, her iki takımda da Türk olmayan futbolcular hafiften yadırganmıştı. Evet, o tarihlerde müsabakaları yabancı hakemler yönetiyor, fakat genel­de bizimkiler oynuyordu. 1966’da yapılan değişiklikle takımlar iki yabancıyla sahaya çıkabiliyordu. Kanarya’da iki Yugoslav, Kar­tal’da ise bir Macar sahne almış­tı. Nereden nereye geldik…

    Yılbaşı, ligde son defa 1978’de kutlandı. Hem de ligin tüm takımları sahne almıştı. Lider Fenerbahçe Bolu’da kaybeder­ken, Milliyet gazetesi “Yeni yıl sarı-lacivertlilere uğur getirme­di” manşetini atmıştı. Son şam­piyon Trabzonspor Samsun’da 2 golle gülmüş; sezon sonunda ise Kanarya, evinde Boluspor’la berabere kalarak ipi bordo-ma­vililerin önünde göğüslemişti. Eski âdet uzun süre unutuluyor, 2015’in ilk gününde bu defa Türkiye Kupası’nda santralar yapılıyordu. Karadeniz fırtınası, Manisa’da 37 yıl önceki gibi 2-0 kazanıyordu.

    Spor_6
    2015’in yılbaşı gününde oynanan kupa maçında Trabzonspor Manisa’da 2-0 kazanmış, açılış golünü Serdar Gürler atmıştı

    İlk maç, ilk futbol stadı: Sandygate

    Spor_Kutu2
    Dünyanın ilk futbol takımı Sheffield’ın logosu.

    1860’ın Boxing Day’iydi. Sheffield’daki Sandygate Stadyumu’nda birtakım adamlar bir topun peşinden koşturu­yordu. O tarihte kimselerin bilmediği bu oyun neydi? Bazılarınıza güç gelse de sorunun cevabı basit; bugün milyar­larca insanın uğrunda yatıp kalktığı, trilyonlarca doların etrafında döndüğü futbol. 24 Ekim 1857’de İngiltere’nin Sheffield kentinde biraraya gelen iki kafadar bir kulüp kurmuştu. Onlardan Nathaniel Crestwick genel sekre­ter ve kaptan olurken, William Prest asbaşkanlık koltuğuna oturuyordu. Çok geçmeden kırmızı-siyahlılar kendi oyunlarını oynamaya başlıyordu. Kurallarını koyuyor, futbolun abecesini yazıyorlardı.

    Dünyanın ilk futbol kulübü olan Sheffield F.C. 3 yıl kadar yalnızları oyna­mış, 4 Eylül 1860’da Hallam’ın dünyaya gözlerini açmasıyla ansızın bir rakibe kavuşmuştu. İki ekip 26 Aralık 1860’da kozlarını paylaşıyor, tecrübesini konuş­turan Sheffield tarihin ilk maçını 2-0’lık skorla kazanıyordu. Bugün her iki kulüp de mücadelesine alt liglerde devam ediyor. Evet, bugün zerre kadarlar; ancak onların attığı minicik adımın artık nerelere vardığı aşikar. Bu maçın oynandığı ve aslen 1804’te kriket için inşa edilen, bugün kapasitesi sade­ce 1.300 olan Sandygate, Guinness Rekorlar Kitabı’nda ilk futbol stadyumu olarak kabul ediliyor. Sheffield F.C.’nin ise kapısında dünyanın en eski futbol takımı yazıyor. Hem FIFA hem de İngilte­re Futbol Federasyonu onları ilk olarak kabul ededursun, her 24 Ekim’de onlar konuşuluyor. En azından senede 1 gün!

    Spor_Kutu1
    1860’ta yapılan Sandygate, Guinness Rekorlar Kitabı’na göre dünyanın ilk futbol stadyumu.
  • Hükümdarın güvencesi ‘sıradan’ halkın eğlencesi

    Dünya tarihinde tahta çıkma törenleri, dinî olarak çok büyük anlam ifade ederdi; çünkü hükümdarların meşruiyetlerini esas olarak Tanrı’dan aldığına inanılır, bu nedenle kutsanırlardı. Günümüzde ise Büyük Britanya Kralı 3. Charles’ın taç giyme töreninde de görüldüğü gibi, merasimlerin gelenekten çok “seyirlik oyun”a benzer yönleri öne çıkıyor.

    İngiltere’de Kral 3. Charles, 6 Mayıs’ta başkent Londra’da yapılan törenle tacını taktı. İngiliz Milletler Topluluğu’nun başkanı ve topluluğun 56 ba­ğımsız üyesinden 14’ünün devlet başkanı unvanına sahip olan Kral Charles’ın taç giyme töre­nini milyonlarca kişi takip etti. Kral Charles, 1066’dan bu yana Westminster Abbey’de yapılan törenlerde taç giyen 40. hüküm­dar oldu.

    Taç giyme veya tahta çıkma töreni, iktidarın bir kişiden bir başka kişiye geçtiğini göster­mesine, yani dünyevi bir olay olmasına rağmen, bunun dinî yönü hep öne çıktı; çünkü hükümdarların her zaman Tanrı ile özel bir ilişkiye sahip olduğuna inanılmıştı. Meşruiyetlerinin en önemli kaynağı buydu. Bu nedenle kilise ve tapınaklar bu törenler için en çok tercih edilen yerler olmuştu. Yeni bir Müslü­man hüküm­dar iktidara geldiğinde de camilerde onun adına hutbe okun­muş; yeni bir Japon imparatoru tahta çıktığında bir Şinto tapınağına gidip dua etmiş; bir Hıristiyan kral tacını bir din adamının elinden almaya özen göstermişti.

    18-20 GUNDEMIN TARIHI_dk
    Büyük Britanya Kralı 3. Charles ve eşi Camilla, Westminster Abbey Kilisesi’nde düzenlenen törenle taç giydiler.

    Osmanlı padişahlarının “cülus” denilen tahta çıkış töreni, sarayda devlet erkanı tarafından kendisine biat edilmesinin ar­dından, hem dinî yönü olan hem de halkın toplanarak seyrettiği bir “kılıç alayı”yla sona ererdi. Padişahlar, kılıç kuşanmak üzere Eyüp Sultan Türbesi’ne giderlerdi. Taç giymek yerine kılıç kuşan­mak, birçok ülkenin geleneğinde vardı. Örneğin Japon impara­torlarına da tahta çıktıklarında “kusanagi-no-tsurugi” (ot kesen kılıç) adlı, kimsenin görmediği, efsanevi bir kılıç sunulurdu ki bu gelenek günümüzde de devam ediyor.

    Hıristiyan hükümdarlar içinse önemli olan “taç” giymekti. Bu geleneğin kökeni, Şarlman’ın 25 Aralık 800 tarihinde resmen im­parator ilan edildiği dinî törene dayanıyor. O günlerde impara­tor unvanı, sonraki yüzyıllarda olduğu gibi ayağa düşmemişti. Kelime Latinceden geliyordu. Dünyada tek bir “imperator” olabilirdi, o da İstanbul’da­ki Doğu Roma (Bizans) imparatoruydu. Frankların ve Sakson­ların kralı Şarlman’ın Papalıkla vardığı uz­laşma Batı’da yeni bir imparatorun ortaya çıkmasını sağladı. Bu yeni gücün siyasi ve dünyevi ayağını Şarlman, dinî ve semavi ayağını ise Papa oluşturacaktı.

    Böylece Ro­ma’daki Aziz Petrus Kilisesi’nde (bugün Vatikan’daki San Pietro Kilisesi’nin yerindeki eski bina) dönemin Papası 3. Leo, Frankların kralını imparator yaptı. Şarlman dua etmek üzere diz çöktüğü sırada Papa hemen tacı alıp başına yerleştirdi; an­cak bu hareket Şarlman’ı epeyce kızdırdı çünkü Papa böylece üs­tünlüğünü ilan etmiş oluyordu. 3. Leo daha sonra onu imparator ilan etti ve önünde secde etti.

    Kendisini Avrupa’yı fetih yoluyla birleştiren ikinci bir Şar­lman olarak gören Napoléon Bo­naparte, bu hadiseden 1.004 yıl sonra, 2 Aralık 1804’te imparator olarak taç giyecekti. Ancak Ro­ma’ya gitmedi, oradaki Papa’yı ayağına, Paris’e getirdi. Tören sırasında da Şarlman’ın düştüğü hataya düşmedi; tacını Papa’nın elinden alıp kendi başına taktı.

    resim_2024-08-24_002404021
    İmparator Şarlman’ın taç giyme töreni sonrakilere ilham verdi.

    Hıristiyan hükümdarlar için taç giyme töreninin dinî açıdan en huşu verici anı, başlarına taç takmak kadar yağ ile kut­sanmaktı. İnsanın yüzüne ve bedenine yağ sürerek kutsan­ması geleneği eski Mısır’a, hatta Hint törenlerine kadar gidiyor. Kutsal yağ töreni Eski Ahit’te de ayrıntılarıyla tarif edilir. Orta­çağ’da Fransa, İngiltere, Sicilya krallarının, İspanya’daki yerel hükümdarların tahta çıkışı sıra­sında mutlaka kutsal yağ töreni yapılırdı. Fransa’da bugün bile Reims Katedrali’nde saklanan “Saint Ampoule” adlı küçük bir şişede bu kutsal yağdan bulun­duğu söylenir. Efsaneye göre, Frankların Kralı 1. Clovis, 493’te ilk defa Hıristiyanlığı kabul etti­ğinde bu şişe gökyüzünden ona indirilmişti!

    Kutsal yağ töreni, Kilise’nin hükümdarın saltanatına verdiği onayın simgesiydi. Uygula­manın, kralı kiliseye tabi hâle getirdiği söylenebilirdi; ama bir yandan da kralı bir anlamda başrahip, hatta bir aziz statüsü­ne yükseltiyor, Avrupa rejimleri­ne kilise hiyerarşisinin dışında doğrudan doğruya dinî bir veçhe kazandırıyordu. Bunu, Protes­tan İngiltere kralından Katolik Fransa kralına ve Ortodoks Rus çarına kadar hepsinin yağla kut­sanmasından da anlıyoruz.

    İngiltere ve Danimarka hükümdarlarının 16. yüzyılda Papalık’tan ayrılarak kendi (Protestan) kiliselerinin başına geçmesi de kutsal yağ törenini değiştirmedi. Bu hükümdarlar yeni bir inancın resmî lideri olmalarına rağmen, kendile­rinden önce yüzyıllarca sürmüş ayin düzenini terketmediler. Hatta yeni bir dinsel taç giy­me töreni yaratmak için kafa patlatırken, arada birkaç kralın daha eski Katolik düzende tahta çıkması gerekti. Kısacası bugün Büyük Britanya Kralı 3. Char­les’ın tahta çıkışı sırasında Westminster Kilisesi’nde yapı­lan kutsal yağ töreni, aslında İn­giltere’nin kendi geleneği değil; kökü Hıristiyanlıktan da eskiye, Doğu’ya uzanan bir ayin.

    resim_2024-08-24_002907315
    Padişah Abdülmecid’in tahta çıkışı sırasında düzenlenen kılıç alayı.

    Bugün İngiltere hükümdarı dışında Avrupa’da tahta çıktı­ğında yağla kutsanan başka bir kral veya kraliçe bulunmuyor. Büyük Britanya dışında Avru­pa’daki krallıklar birer yazılı anayasaya sahip. Dolayısıyla hükümdarın tahta çıkışında anayasaya sadık kalacağına dair parlamento önünde yemin etmesi ve bir konuşma yapması; üstü açık bir otomobille, yü­rüyerek veya eski bir saltanat arabasıyla başkent sokakların­dan geçmesi; sonra da saray balkonundan halkı selamla­ması; geceleyin de bir-iki havai fişek fırlatılması yeterli bir taç giyme töreni sayılıyor. Yakın zamana kadar bazıları, isterler­se ayrıca kilisede düzenlenen bir ayine katılırken, son yıllardaki hükümdar değişikliklerinde (Hollanda 2013, Belçika 2013, İspanya 2014) hiçbir dinî tören yapılmadı.

    Japonya’nın, taç giyme töre­nin ihtişamı ve tarihî kökeniyle ilgili iddialar açısından Büyük Britanya ile rekabet edebilecek tek ülke olduğunu söyleyebiliriz. İmparator Naruhito ile İmpa­ratoriçe Masako’nun 2019’daki tahta çıkış töreni günlerce sür­müştü. Buradaki iddia, törenin ta 781’de İmparator Kanmu’nun tahta çıkışı sırasında yapılanın en azından bir benzeri oluşuydu. Oysa Kanmu’dan bugüne geçen yüzyıllarda Japon imparatorları sık sık gerçek iktidarı Şogun sü­lalelerine kaptırmış; başkentleri Kyoto’daki yıkık-dökük sarayla­rında tahta çıkış töreni yapa­mayacak kadar parasızdılar. Yine de bu hükümdar, sonuçta Güneş tanrıçası Amaterasu’nun dünyaya gönderdiği torunu olan ilk imparatorun soyundan geliyordu.

    İmparatorluk ailesi, Mei­ji reformuyla (1868) yeniden önem kazandıktan sonra, gayet gösterişli tahta çıkış törenleri yapmaya başladı. Bugün bile İmparator Naruhito ile eşi, tahta çıkış sırasında 1 günlerini tama­men Şinto ayinlerine adıyorlar. Ancak tahta çıkışın önemli bir parçası da yasama, yürütme ve yargı erklerinin temsilcilerinin katıldığı tören. Sonuçta kraliyet, geleneği modernlikle birleştir­me konusunda başarılı kurum­lardan biri olduğunu çoktan kanıtladı.

    Hükümdarın Güvencesi
    Napoléon, Papa’nın katıldığı törenle imparator oluyor. Jacques-Louis David’in tablosu.

    SKANDAL TÖRENLER

    Taç giyme ve lanet

    resim_2024-08-24_002641572
    Kocası 5. George tarafından taç giyme törenine alınmayan Kraliçe Caroline halkın sevgilisiydi.

    Kraliçe kapıyı yumrukluyor

    İngiltere Kralı 4. George 19 Temmuz 1821’de görkemli, hatta kimilerinin “sonradan görme” diyeceği kadar şatafatlı bir taç giyme töreni düzenle­di. Ancak o sırada eşi Kraliçe Caroli­ne’den boşanmak istediğinden onun törene katılmasını da yasakladı. Krali­çe taraftarlarıyla birlikte Westminster Kilisesi’nin kapısından geri çevrilince yan kapılardan birine gitti. Oradan da içeri alınmadı. Kendisini destekleyen halkın “Utanın! Utanın!” protestoları altında ısrarından vazgeçerek döndü. Kraliçenin iki hafta sonra ölmesi kralı çok rahatlattı.

    Son çarın kanlı töreni

    Rus Devrimi’nde öldürülen son Rus Çarı 2. Nikolay ve eşi Aleksandra Fiyodorovna’nın 1896’da Moskova’da yapılan taç giyme töreni bir trajediye neden oldu. Ulusal bayram ilan edilen 18 Mayıs günü Moskova’daki Hodinka alanı, halk için düzenlenen eğlencele­re ayrılmıştı. Burada halka yiyecek ve içecek dağıtılacaktı. Ancak izdiham sonucu 1.300’ü aşkın insan öldü, bir o kadarı da ağır yaralandı. Törenler yine de devam etti; özellikle aynı gece Fransız Elçiliği’nde verilen baloya çarla çariçenin katılması tepkiye neden oldu.

    Marie Antoinette’e para yok

    Tahta çıkış törenleri eskiden de yapılan harcamalar nedeniyle eleştiri konusu olurdu. Fransız Devrimi süre­cinde 1793’te giyotinle idam edilen Fransa Kralı 16. Louis’nin taç giyme töreni de ülkenin iflas durumundaki bir anına rastlamıştı. Kral, 11 Haziran 1775’te Reims Katedrali’nde taç giydi. Kraliçenin de eşiyle birlikte taç giyip kutsanması âdet olduğu hâlde, dev­letin kasası delikti. Bu nedenle Fransız hükümeti Kraliçe Marie Antoinette’e taç giydirilmemesine karar verdi. Kraliçenin annesi Avusturya İmpara­toriçesi’nin itirazlarına rağmen, Marie Antoinette törene sadece bir seyirci olarak katıldı.

  • Asla ama asla yalnız yürümeyeceksin

    Asla ama asla yalnız yürümeyeceksin

    İngiltere’nin en köklü futbol kulüplerinden biri Liverpool. ‘Kırmızılar’ın 1892’nin Haziran ayında başlayan uzun tarihi hem Ada’da hem de Avrupa’da kazanılan sayısız zaferle dolu. Ne yaşanan facialar ne alınan başarısız sonuçlar onları yollarından döndüremedi. Küçük bir şehirden aldıkları büyük destekle geleceğe sarsılmaz bir inançla ilerliyor, asla yalnız yürümüyorlar…

    Liverpool şüphesiz dünyanın en çok sevilen futbol kulüplerinden biri. Kırmızısı, muhteşem tribünü, tüyleri diken diken eden marşı… 29 yıldır liglerinde şampiyon olamasalar da “asla yalnız yürümüyorlar”; her vites yükselttiklerinde yeryüzünün dörtbir köşesindeki futbol meftunlarını “o sene bu sene” diye heyecanlandırıyorlar. Barcelona’ya ilk maçta 3-0 yenildikten sonra evinde dört gol atarak final vizesi alan takım nefes kesiyor; “acaba yine mi?” dedirtiyor.

    Livepool
    Taraftarla kucaklaşma Liverpool-Barcelona maçı sonrası Liverpool takımı, efsane Kop tribünüyle kucaklaşıyor.

    Önceleri siyah-beyaz görüntülerdi bizi onlara bağlayan. “Şanlı mağlubiyetler” aldığımız, “ezilmediğimiz” her maçtan sonra mutlu olduğumuz yıllarda, çok sevmiştik bu İngiliz takımını. Belki devlerin arasında onu ufak görmüştük, belki de kendimizden bir şeyler bulmuştuk. Santrayı, müzik tarihine damgasını vuran Beatles grubunun da doğduğu şehre dair eski Taraftarlar Birliği başkanı Rogan Taylor’ın söyledikleriyle yapmalı: “Liverpool yumuşak değildir. Yahudiler, Lehler, siyahlar gibi haksızlığa uğrayan bir kesimdir. Kim olduğumuzu ve düşmanlarımızın kimler olduğunu biliriz. Liverpool, İngiltere’nin Polonyası’dır”.

    Livepool
    Gol sevinci Liverpool, Barcelona maçında meşin yuvarlağı ağlarla buluşturmuş olmasının sevincini yaşarken.

    Everton’dan Liverpool’a

    Aslında her şey kentin yetiştirdiği işinsanlarından John Houlding’in elini futbola atmasıyla başlamıştı. Stanley Road’a veda edecek olan Everton’a yeni bir stat önerilmişti: Anfield Road.

    Başta her şey süt limandı. Fakat giderek iklim değişiyordu. Üyeler, başkanlık koltuğunda oturan Houlding’in kulübü politik menfaatleri uğruna kullandığına inanıyordu. Yıllık 100 sterlinden 250’ye çıkan kira, mavi-beyazlılara gönül verenlerin canını iyice sıkmıştı. Houlding’e arsasını satan Orrell, yeni tribünden geçecek bir yol yaptırmak istiyordu. Hukuken böyle bir hakkı vardı, zaten sahanın yakınında küçük bir toprağı da kalmıştı.

    İşte kızılca kıyamet de bundan kopmuştu. Başkanın bunu bildiğini anlayan üyeler, iki ayrı malsahibiyle uğraşmak zorunda olduklarını anlamıştı. Ocak 1892’de yapılan olağanüstü genel kurulda toplanan 279 üye, başkanı koltuğundan etmişti. Everton Goodison Park’ı satın alırken, Houlding ve arkadaşları 15 Mart 1892’de Everton F.C. and Athletic Grounds, Ltd. ya da nam-ı diğer Everton Athletic kurmuştu. Aynı kentin aynı adlı iki takımı olamayacağından, tescil ettirilen Everton Athletic ismi Haziran’da değiştirilmiş, Liverpool böylece resmen doğmuştu.

    Fakat bir sorun vardı: Futbolcular Everton’da kaldığından, yeni oyuncular bulmak gerekiyordu. İlk hocaları İrlandalı John McKenna, dere tepe düz gidip İskoçya’dan getirdikleriyle ilk 11’i tamamlıyordu. 1 Eylül 1892’de ilk maçını Rotherham ile yapan takımın çoğunluğunun soyadındaki “Mc” ifadesi dikkat çekiyordu. Ertesi yıl lige kabul edilen kulübün 1901’de ilk şampiyonluğunu kazandığındaki renkleri mavi-beyazdı. 1904’te kırmızı-beyaza geçecekler; ezeli rakipleri Everton’la bir göbek bağını daha keseceklerdi.

    Livepool
    Kuruluş
    Liverpool’un 1892’deki resmî kuruluş belgesi. Everton Athletic Kulübü olarak kurulan ekip ad değiştirir ve resmen Liverpool olur.

    Hanedanın kurucusu: Bill Shankly

    İlk yıllarında başarılı sayılabilecek camia, uzun bir fetret dönemi yaşamıştı. Arada yaşanılan şampiyonluklara rağmen tam da dikiş tutturulamamıştı. 1 Aralık 1959’da teknik direktörlük koltuğuna oturan Bill Shankly kısa sürede tarih yazacaktı.

    Futbolun aynı zamanda büyük düşünürlerinden de biri olan hoca, kulübün efsanevi kırmızı formasını bile tasarlamıştı. Anfield Road’da “ben” terkedilmiş, “biz” doğmuştu. O, Liverpool demekti. Eski maden işçisinin yazdığı abece, zamana ve zamanın ruhuna yenik düşünceye kadar oyunun alfabesi olmuştu. Hiçbir zaman takımı varedenleri de unutmamıştı: “Baskı madenin dibinde çalışmaktır. Baskı işsiz olmaktır. Baskı haftada 50 şiline küme düşmekten kurtulmaya çalışmaktır. Baskı Avrupa Kupası finali, lig şampiyonluğu veya kupa finali değildir. O ödüldür”.

    Livepool
    Efsane isim Liverpool’u Liverpool yapan teknik direktör Bill Shankly 1974 Federasyon Kupası zaferi sonrasında taraftarları selamlıyor.

    İkinci kümede sürünen takımı ayağa kaldıran İskoç çalıştırıcı, Liverpool’u 1964’te şampiyonluğa taşımış, ertesi yıl da Federasyon Kupası’nı kazandırmıştı. Ligde ipi yine en önde göğüsledikleri 1965-66 sezonunda Avrupa’da ilk kez final gördülerse de Dortmund’a boyun eğmişlerdi (Tesadüf bu ya, o gün sevinenlerden Sigfried Held yıllar sonra Galatasaray’ı, ağlayanlardan Gordon Milne de Beşiktaş’ı çalıştıracaktı…)

    Livepool
    Şampiyon Liverpool Liverpool’un 1977’deki ilk Şampiyon Kulüpler Kupası zaferinden. Futbolcular kupayı taraftarlarına gösteriyor.

    Yedi yıl adeta nadasa bırakılan Kırmızılar’da hasat dönemi 1973’te yeniden başlıyordu. Ligdeki şampiyonluğu UEFA Kupası zaferi kovalamıştı. Borussia Mönchengladbach’ı devirmeyi başaran camia Avrupa’da ilk kez taçlanırken, yıldızlaşanlardan biri de Benjamin Toschack idi. Shankly 1974’te görevinden ayrılıyor, bayrağı yardımcısı Bob Paisley alıyordu. Boynuz kulağı geçmiş; kulüp, tarihinin en başarılı günlerini yaşamıştı. Lig şampiyonluklarını, Avrupa’da kazanılan kupalar takip ediyordu. 1976’da Brugge’ü geçerek yine UEFA’da zafere ulaşan Liverpool, ertesi sene Şampiyon Kulüpler’de taçlanmıştı. Mönchengladbach’ı yine devirmeyi başarmışlardı.

    1978’de Brugge’ü yenen kulüp Avrupa’da unvanını korumuştu (Kenny Dalglish zaferi getirirken, asisti yapan Graeme Souness yıllar sonra Galatasaray’a gelecek, Kadıköy’de santraya bayrak diktiği için adı “Ulubatlı”ya çıkacaktı!).

    1981’de Real Madrid’i deviren Liverpool, Şampiyon Kulüpler’de üçüncü defa taçlanırken, Paisley bunu başaran ilk teknik direktör olmuştu. Kulüpte dokuz yıl görev yapan efsane hoca, adeta tek başına müze açacak kadar başarıya imza atmıştı. Onun yönetiminde altı lig, üç Şampiyon Kulüpler, bir UEFA, bir Avrupa Süper Kupası, üç lig şampiyonluğu kazanan Kırmızılar, iki sezonda da ikincilikte kalmıştı.

    Livepool
    Liverpool tarihinin en çok kupa kazanan hocası Bob Paisley kazandığı 3 Şampiyon Kulüpler Kupası’nın mini replikalarıyla (solda). Liverpool tarihinin en büyük iki hocası Shankly ile Paisley yanyana (sağda).

    1984’te Joe Fagan tarafından çalıştırılan ve ligi birinci bitiren takım, Lig Kupası’nı da alıp Şampiyon Kulüpler’de yine finale çıkmıştı. Roma’yı penaltılarla deviren Liverpool yine istediğini almıştı. Fakat her güzel şeyin bir sonu vardı…

    Ertesi yıl yine Kupa 1 finalindeydiler. Rakip Juventus idi. Futbol tarihinin en trajik günlerinden birinde Heysel Stadyumu, 39 kişiye mezar olmuştu. Cansız bedenlerin kokusunun sindiği tatsız tuzsuz maçı, İtalyanlar Michel Platini’nin penaltısıyla kazanmıştı. O gün sadece kupa kaybedilmemişti. Facianın faturası holiganlara kesilince, İngiliz takımları Avrupa Kupaları’ndan beş yıllığına men ediliyor, böylece bir devir kapanıyordu.

    Livepool
    Kop tribünü faciada yitirilen 96 kişiyi asla unutmadı. Hillsborough Faciası’ndan bir kare.

    Heysel’den çok etkilenen Fagan koltuğu Dalglish’e bırakıyor; Anfield, yeni kralına kavuşuyordu. 1990’da 18. şampiyonluk kazanıldığında, kimse onlara yan bakamıyordu. Fakat o yıldan bu yana ligde ipi göğüsleyemediler. 2005’teki unutulmaz Şampiyonlar Ligi zaferi dışında üç Federasyon Kupası, dört Lig Kupası, bir UEFA Kupası, bir de Avrupa Süper Kupası kazandılar.

    2007’de kulübün el değiştirmesiyle yeniden büyük hayallerin peşine düşen Kırmızılar, bugün Jürgen Klopp idaresinde yine şaha kalkmış durumda. Bakalım yeni bir hanedanlık kurabilecekler mi?

    Efsane marşın öyküsü

    Müzik listelerinde 1 numara olmuştu

    Liverpool’la özdeşleşmiş olan “You’ll Never Walk Alone”, şüphesiz futbol tarihinin en meşhur şarkısı. Peki nasıl oldu da sıradan bir müzikal için bestelenen yapıt, adeta yeşil sahaların millî marşına dönüştü?

    Carouseladlı müzikalin (1945) ikinci perdesinde kullanılan eserin bestesi Richard Rodgers, sözleri Oscar Hammerstein’a ait. Bir süre unutulduktan sonra Liverpoollu Gerry and The Pacemakers tarafından 1963’te yeniden icra edilen şarkı, kısa sürede Ada’yı sardı. İngiltere müzik listelerinde 1 numaraya yükselen parça, kısa sürede tribünlerde söylenmeye başlandı. Kırmızılar 1965’te Leeds United’ı Federasyon Kupası finalinde yenerken, Wembley tribünleri bu kült şarkı ile tanışıyordu. Celtic, Twente, Dortmund taraftarlarının da söylediği marş, yarım yüzyılı aşkın süredir tribünleri coşturmaya devam ediyor. Dünya döndükçe de devam edecek!

    “Asla yalnız yürümeyeceksin
    Fırtınada yürürken başını hep dik tut,
    Ve karanlıktan sakın korkma.
    Çünkü sonunda altın rengi bir gökyüzü
    Ve mutluluğun gümüşten şarkısını bulacaksın.
    Hayallerin sarsılsa da, alt üst olsa da,
    Rüzgarda, yürümeye devam et
    Yağmurda, yürümeye devam et.
    Kalbinde umutla, yürümeye devam et
    Ve bil ki, hiçbir zaman yalnız yürümeyeceksin
    Asla ama asla yalnız yürümeyeceksin”.

    Livepool
    Liverpool’un simgeleri Shankly Kapısı, o marşa konu olan ve yazıya da adını veren slogan ve Liverpool arması…

    İstanbul mucizesi

    Avrupa Kupaları tarihinin en müthiş maçı

    Tarih 25 Mayıs 2005. Liverpool’un mucizeye imza attığı İstanbul, o günden bu güne kulüp tarihinde büyük bir öneme sahip. Küllerinden yeniden doğan takım, Milan’ı geçerek şampiyon olmuştu.

    O günden bu yana Kırmızılar ne zaman bir karşılaşmada “geri dönse”, İngiliz futbol literatüründe İstanbul konuşuluyor; o ruhun altı tekrar tekrar çiziliyor. Tıpkı son Barcelona maçında olduğu gibi… İşte 25 Mayıs 2005’te oynanan o Şampiyonlar Ligi finali, birçokları tarafından Avrupa Kupaları tarihinin en müthiş maçı olarak anılıyor.

    O gün Atatürk Olimpiyat Stadyumu’nun çimlerine yıldızlar topluluğu Milan mutlak favori olarak çıkmıştı. Bir dönemin yenilmez armadası olsa da, o günlerin mütevazı ekibi Liverpool için final bile büyük başarıydı. İtalyan devi ilk yarıyı 3-0 önde kapattığında, birçoklarına göre ikinci yarı formaliteden ibaretti.

    Derken tribünlerde o malum marş başlıyor; gözler doluyordu.

    Kaptan Steven Gerrard ateşi yakmış, Vladimir Smicer farkı 1’e indirmişti. Xabi Alonso’nun golüyle tabela eşitleniyor, karşılaşma uzatmalara gidiyordu. Kalesinde devleşen Jerzy Dudek, marifetlerini penaltılarda da konuşturunca mucize tamamlanmıştı.

    Devler arenasının en unutulmaz randevusu İstanbul’daydı; çimde yaşananlar tek kelimeyle destandı. Şüphesiz maçın 30 binden fazla yıldızı vardı. Onlar inanmış, takım küllerinden yeniden doğmuştu.

    Livepool
    İstanbul’da kaptan Gerrard, Şampiyonlar Ligi Kupası’nı kaldırırken.