Etiket: ingiliz etkisi

  • Topçu Kışlası Nasıl Taksim Stadı Oldu?

    Topçu Kışlası Nasıl Taksim Stadı Oldu?


    istanbul’da beş yıl süren işgal dönemi (13 kasım 1918-6 ekim 1923), paradoksal bir şekilde henüz emekleme döneminde olan futbolun büyümesine ve halkın spora ilgisinin artmasına neden oldu. bunun esas nedeni ise işgal günlerinde şehrin merkezinde, beyoğlu’nda yepyeni bir futbol stadının ortaya çıkmasıydı. yaklaşık 20 yıl boyunca türkiye’de futbola damgasını vuran taksim stadı’nın ortaya çıkma süreci, yakından bakıldığında, bu dönemde işgalci güçler ile şehrin futbol dünyası arasındaki karmaşık ilişkilerin de ortaya çıktığı bir örnek olay olmuştur.

    İstanbul’da işgalin başladığı Kasım 1918’de derme çatma da olsa bir stat vardı. On yıl önce Moda’da oturan İngilizler, İkinci Meşrutiyet’in ilanıyla güçlenen İttihat ve Terakki’nin güçlü isimleriyle Union Club şirketini kurmuştu. Bedava maç seyredilen Kadıköy’deki Papazın Çayırı’nı önce ahşap perdelerle çevirmiş, ardından içinde locası bile olan ahşap bir tribün inşa ederek tıpkı İngiltere’deki gibi biletle girilebilen bir stat hâline getirmişlerdi. 

    Şirketin adını taşıyan Union Club Stadı’nın yönetimi, Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasının ardından İngilizlerin şehri terk etmek zorunda kalmasıyla tamamen İttihatçıların eline geçti. Adı da İttihat Sahasıoldu. 

    Kisla_1) kışla ve talmhane
    1806’da inşa edilen Topçu Kışlası, anıtsal giriş kapılarıyla Osmanlı ordusunun modernleşmesinin simgelerindendi. 1913’te zor günler yaşayan hükümet tarafından yanındaki talim alanıyla birlikte Fransızlara satılmıştı.

    İşgal başladığında bu saha bir süre İngiliz askerler tarafından kullanılmış, daha sonra da bakımsız hâliyle âdeta terk edilmişti. Ancak binlerce işgalci askerin bir sosyal etkinlik olarak kendi aralarında ve hatta şehrin diğer kulüpleriyle futbol oynayabilmesi için özellikle Avrupa Yakası’nda sahaya ihtiyaç olduğu açıktı. İşgal kuvvetleri kumandanları futbolu şehir halkıyla iyi ilişkiler kurmak ve sempati toplamak için de kullanmak istiyordu. Bu da Beyoğlu’ndaki boş ve açık alan olan Topçu Kışlası’nın, Avrupa Yakası’nın ilk stadyumuna dönüşmesinin yolunu açtı. 

    Deniz Gören Lüks Apartmanlar
    Aslında Topçu Kışlası ve karşısındaki talim yeri bir şirkete aitti. Ortaklarının çoğunluğu yabancılardan oluşan Ticaret ve Ziraat Sanayi Şirket-i Osmaniyesi, 1913’te yapılan bir sözleşmeyle 400.000 lira ödeyerek tüm bölgeyi almıştı. Hazırladıkları projeye göre kışla yıkılacak, yerine “deniz gören lüks apartmanlar” yapılacaktı. Ancak savaş ve devleti yönetenlerin aralarındaki bitmek bilmeyen paylaşım kavgası, projenin hayata geçmesine engel olmuştu. İşgal başladığında ne kışla yıkılabilmiş ne de apartmanların yapımına başlanabilmişti. Şirket, Malta kökenli bir Rum olan, Galatasaray Sultanisi’nin eski etüt muallimlerinden Joseph Borg’u kışlanın kiracısı yapmış, geçici kiralamalardan elde edilen gelirlerle inşaata başlayacağı günü beklemişti. Kışla binalarını Fransa işgal kuvvetlerinin Senegalli askerleri de bir süre kullanmış, ortadaki geniş avlu için başka kiracılar da bulunmuştu. Kışla, Bolşevik Devrimi’nden kaçan Beyaz Ruslar’ın başlattığı tombaladan at yarışlarına hatta böcek yarışlarına dek yepyeni merakların da merkezi olmuştu.

    Kisla_2) apartman projesi
    Fransız bankacılarının kurduğu İstanbul Emlak Şirket-i Osmaniyesi’nin satın aldığı Topçu Kışlası ve talim yeri arazisi için geliştirdiği “deniz gören lüks apartmanlar” projesi.
    Kisla_4) sait çelebi
    Topçu Kışlası avlusunun Taksim Stadı’na dönüştürülmesinde Fenerbahçeli Çelebizâde Said Tevfik öncü rol oynadı.

    “Mini Olimpiyatlar” İçin Yer Arayışı
    Kışla avlusunun stada dönüştürülmesi, 1921 yılı sonunda başlayan bir dizi çok ilginç olayın ardından gerçekleşti. Bu süreç, Millî Mücadele’nin hızlandığı bir dönemde yaşandı ve âdeta şehirde yaşanan “ikili hayat”ın, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın deyimiyle “derbeder” hayatın bir simgesi oldu. Bir yanda Anadolu’da devam eden mücadeleyle yükselen milliyetçilik bayrağına sıkı sıkıya bağlanan futbol camiasının Türk grupları, diğer yanda şehirde bu sporu başlatan, o günlere taşıyan ve şimdi işgalle yeniden güç kazanan şehirdeki İngilizler ve diğer azınlıklar… Ve elbette bu gerilimin içinde bir “ticari potansiyel” gören, bunu kullanmak isteyen zeki, yine futboldan gelme isimler…

    Kisla_3) mini olimpiyat
    İşgal kuvvetlerinin şehir halkı nezdinde sempati kazanmak için düzenlediği “Mini Olimpiyatlar”ın oynanacağı uygun saha arayışı, Taksim Stadı’nın ortaya çıkmasına sebep oldu.

    Süreç, varlığını sempati ağıyla güçlendirmek isteyen işgal yönetiminin İstanbul’daki bütün spor kulüplerinin davet edileceği bir “olimpiyat oyunları” düzenleme kararıyla başladı. Kurulan hazırlık komitesinde İstanbul futbolunun iki etkili ismi, aynı zamanda yakın arkadaş olan Galatasaraylı Ahmet Robenson ile Fenerbahçeli eski sporcu ve yönetici, dönemin en etkili spor mecmuası Spor Âlemi’nin sahibi Çelebizâde Said Tevfik de vardı. Peki, Said Tevfik Bey neden bu komiteye davet edilmişti?

    Talimhane Meydanı’nda art arda oynanan açık hava maçlarının gördüğü büyük ilgideki potansiyel ticari değerin farkına varan ilk isim, Said Tevfik olmuştu. Avrupa Yakası’ndaki bu ilgi, Beyoğlu gibi herkesin gelip geçtiği bir yerde iyi bir gelir kapısı olabilirdi. 

    Said Bey, aslında Avrupa Yakası’nda stat fikrini ortaya atan ilk isimdi. Dergisinin daha ilk sayısında İstanbul Şehremini Cemil (Topuzlu) Paşa’ya açık bir dilekçe yazıp yeni bir stadyum yapma çağrısında bulunmuştu. Bir zamanlar Kadıköy’deki İngilizlerin Union Club şirketine ortak olan ancak “para getirmeyince” ayrılan Cemil Paşa’dan çağrısına yanıt alamamıştı ama bu fikri ilk kez ortaya atmasının faydasını şimdi komiteye davet edilerek görüyordu. Nitekim komite, planladığı “Atletizm ve Futbol Şampiyonası”nın yapılacağı yeri bulma görevini Said Bey’e vermişti.

    Said Bey’in görünürdeki tek alternatifi, Kadıköy’deki İttihat Sahası’ydı ancak saha, futbol camiasının büyük ittihatçısı, Altınordu’nun kurucusu Aydınoğlu Raşit Bey’in elindeydi. Raşit Bey, sahayı İngilizlerle “iş tutan”, üstelik kendi kulübünün son yıllarda çok didiştiği en büyük rakibi olan Fenerbahçe’nin yöneticisi Said Tevfik’e kiralar mıydı? Her ne kadar savaşı kaybetmiş olsa da İttihat Terakki ruhu şehirde varlığını sürdürüyordu. Sessiz direniş şehrin her yerindeydi. Said Tevfik Bey, Aydınoğlu Raşit Bey’i ikna edebilmek için her ne kadar “Memleketimizde futbol şampiyonu diye geçinen bazı Hristiyan takımlarına haddini her vakit bildirebilecek bir Türk takımı” kurup oynatmayı, hatta ortaya “Üç yüz lira tutan büyük ve muazzam bir şilt” koymayı vadetse de Raşit Bey’i ikna edemedi. Raşit Bey, “O tarihlerde biz de spor bayramı düzenleyeceğiz.” diyerek Said Tevfik’i başından savdı. Said Bey, büyük hayal kırıklığı yaşamıştı ama vazgeçmesi artık mümkün değildi. Avrupa Yakası’ndaki diğer çayırları araştırmaya başladı ancak önerdiği hiçbir çayır, komite tarafından yeterli bulunmuyordu. 

    Ve Karar Veriliyor
    Yer meselesine nihayet komitenin beşinci toplantısında karar verildi. Said Tevfik Bey, komite üyesi Ahmet Robenson’un tavsiyesiyle Topçu Kışlası’nı şirket adına işleten Mister Borg’la görüşüp anlaştı. Kışla avlusunun yeniden düzenlenmesi hâlinde oyunlar için en ideal yer olacağını kabul ettirmeyi başardı. Said Bey’in önerisine göre, “Meydanın ortasındaki betondan çeşme sökülüp üzerine hafif bir toprak örtülerek futbol sahası hazırlanacak, kenardaki pist, koşular için daha müsait şekle sokulacak. Cadde tarafında birkaç basamak ile çıkılan merdivenlerse aynı şekilde bırakılacak”tı. Epey masraflı olacaktı ama İstanbul da bir saha kazanacaktı. Çıkan masraf 3.700 liraydı. Bunun 2.000 lirası sahanın yapılması için kullanılacaktı. 

    Kisla_5) CÖ_1922 İşgal Dönemi.İstanbul Taksim stadı önünde tanklar
    İstanbul Taksim Stadı önünde işgal kuvvetleri tankları. 1922 işgal dönemi. 

    İşgal güçleri bu masrafı karşılamayı kabul etti. Oyunları iyi bir ticari yatırım olarak gören Said Bey’in de kalan masrafları üstlenmesiyle kollar sıvandı. Said Tevfik Bey’in bu yükün altına girmesinin bir nedeni de yeni kurulan Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı’nın da oyunların hazırlıklarında yer almayı kabul etmesiydi. Hatta yeni teşkilatın başkan yardımcısı Burhan Felek de komite çalışmalarına katılmaya başlamıştı. Said Bey, Türk kulüplerinin de düzenlenecek oyunlara katılacağından artık emindi.

    Tanıtım ve Reklam Faaliyetleri Başlıyor
    Said Bey, oyunların tanıtımı, madalya ve şiltlerin yaptırılması, afişlerin hazırlanması, gazetelere haberlerin yaptırılması ve bilet gelirleri için organizasyonun teşkil edilmesini üstlenmişti. Maddi yükünü karşılamak için bir arkadaşından ve Spor Âlemi’ni basan matbaanın sahibinden borç almış, yetmeyince annesinin mücevherlerini Emniyet Sandığı’na yatırarak para bulmuştu. Bunlar da yetmeyince kredi almış ama artık alacaklılarla da “kovalamaca” oynamaya başlamıştı.

    Yeni stadın hazırlanması çalışmaları 1922 yılı başında böyle başladı. Bir yandan kışlanın içine sokulan amelelerle inşaat çalışmaları yapılırken diğer yandan tanıtım seferberliği başlatıldı. Said Tevfik Bey, darphane müdürü Niyazi Bey’in yardımıyla yaptırdığı madalyaları, İttihat Kulübü Reisi Raşit Bey’i etkilemek için bahsettiği o büyük şilti Cadde-i Kebir’deki bir mağazanın vitrinine sergilemek için koymuştu bile. O zamana kadar asılan afişlerin dört katı büyüklüğünde renkli afişler hazırlamış, bastırmış, civardaki bütün sokaklara astırmıştı.

    Kisla_6) taksim stadyumu tabelası
    Topçu Kışlası’nın ortasındaki eğitim avlusu futbol ve atletizm sahası hâline getirildikten sonra anıtsal giriş kapılarına “Taksim Stadyumu” tabelası asıldı.

    Türk Birliği Komiteden Çekiliyor
    Ancak bütün bu hazırlıklar yapılırken, şehirde giderek yükselen tansiyon hiç hesaba katılmamıştı. 1922’nin ilk yarısında, Millî Mücadele’nin en kritik günleri yaşanıyordu. Ankara Hükümeti orduyu nihai savaşa hazırlıyordu. Komitedeki hazırlık çalışmalarına sonradan katılan Türk Birliği komiteden çekildiğini açıkladı. Sebep çok açıktı: “Toplantılar Amerikan kulübünde yapılıyor, temas etmek istemediğimiz milletler esas olarak oyunlara katılıyor…”İttihat Sahası’nı oyunlara vermeyen, onu “Türklerin stadı” olarak görmeye ve göstermeye devam eden Aydınoğlu Raşit Bey, yeni ittifakı da yanına çekmişti. Elbette açıkça ortaya atılmayan bir başka neden daha vardı: Yeni statla ileride büyüyecek yeni bir pasta da ortaya çıkıyordu ve bundan Türk kulüplerinin değil, yabancıların ve onlarla birlikte çalışanların faydalanması istenmiyordu.

    Nihayet Stat Açılıyor!
    Açılışı gecikse de kışlanın stadyuma dönüştürülmesi çalışmaları sonunda tamamlandı. Tarihler 9 Haziran 1922’yi gösterirken İstanbul Mini Olimpiyatları başladı. Birkaç Türk sporcu dışında İstanbul’un gayrimüslim okullarındaki amatör sporcuların kurduğu, 12’si Ermeni, 11’i Rum, 2’si Musevi, toplam 44 kulüpten tam 1.447 sporcu günlerce şehrin yeni stadında atletizmden futbola değişik dallarda yarıştı. Kışlanın meydana bakan girişine asılan “Taksim Stadyumu” levhası, ülkenin spor tarihinde büyük bir dönüm noktasıydı. Bu levha, İstanbul’un Avrupa Yakası’ndaki ilk stadı gösteriyordu. 

    Kisla_7) img113
    Kisla_7.1) img115
    Kisla_7.2) img120
    Taksim Stadı, bütün saha zorluklarına rağmen yıllarca Türk futbolunun gelişmesine hizmet etti. 1930’lu yıllarda futbol müsabakaları. 

    Taksim Stadı, Cumhuriyet’in ilanından sonra da hizmet vermeye devam etti. Futbola ilgi arttıkça stat da büyüdü; büyük giriş kapısının yer aldığı binanın avlu duvarlarına iki ahşap tribün eklendi, diğer tarafı da zemini meyilli olarak yükseltilerek açık tribün hâline getirildi. Hatta iki ahşap tribün arasına bir de “şeref balkonu” sıkıştırıldı. Sert toprak zemini sürekli sakatlanmalara hatta birçok futbolcunun futbol hayatının bitmesine sebep olsa da stat artık ülke futbolunun merkezi olmuştu. 

    Taksim Stadı, 1941’de Henri Prost’un şehir planı doğrultusunda yıkılana kadar İstanbul takımlarının hep gözbebeği oldu. Burada yıllarca oynayan futbolculardan Galatasaraylı Aslan Nihat (Bekdik) stadı şöyle anlatıyordu:

    “Taksim sahası belki medeni memleketlerdeki futbol sahalarının en iptidaisi [ilkeli], en berbatı idi. Muhtelif zamanlarda yerden küflenmiş çatal, bıçak, kaşık, kocaman temel çivileri çıkarmışımdır. Bu derece feci bir yerdi. Fakat buna rağmen Türkiye’de futbolun inkişafına [gelişmesine], büyük bir alaka uyandırmasına amil olmuştu.”

    Fenerbahçe kaptanı Zeki Rıza (Sporel) da stadın “ruhu”nu şu cümlelerle vurgulamıştı: 

    “O toprak sahada her maçtan yara bere içinde çıkardık. Bizi görenler sanki maçtan değil, harpten çıkmış sanırdı. Lakin şimdi o demler ne kadar tatlı geliyor. Keşke gene genç olsaydım. Gene toz toprak, yara bere içinde futbol oynamağa razıyım…” #

  • Şerri ve Hayrıyla Şeyh Sait

    Şerri ve Hayrıyla Şeyh Sait


    yüz yıl önceki şubat ayının ortasında diyarbakır’ın piran (dicle) köyündeki mahkûmları teslim almaya gelen jandarmaya açılan ateşle başlayıp haberleşme hatları kesilerek çevre yerleşimlerdeki resmî makamların işgaliyle muş ve genç’e (bingöl) yayılan şeyh sait liderliğindeki ayaklanma, iki haftada tüm doğu anadolu’yu kapsayan bir tehdide dönüşmüş, kısmi seferberlik ve sıkıyönetim kararı alınmıştı. halk “din elden gidiyor!” diye isyana çağrılıyor, yeni rejim ilk kez kitlesel ve silahlı hilafet ve şeriat talebiyle karşılaşıyordu. ankara yüz yıl önceki mart ayına doğuya bakarak ve kaşlarını çatarak girmişti.

    Seyh_Sait_2.
    Şeyh Sait’in tutuklandıktan sonra basına vermek için çekilen fotoğrafı.

    Şeyh Sait Ayaklanması’na karşı ilk önlem, dinen kutsal sayılan kavramları kullanarak örgütlenme eyleminin vatana ihanet suçu kapsamına alınması oldu ama ay başında isyan
    bölgesi genişlemeyi sürdürdü. 2 Mart 1925 günü Halk Fırkası’nın grup toplantısındaki güven oylaması sonucunda Ali Fethi (Okyar) hükümeti istifa etti ve ertesi gün İsmet (İnönü) Paşa kabinesi göreve geldi. Yeni hükümetin ilk önlemi ise TBMM’ye getirilen Takriri Sükûn Kanunu oldu: “Hükümet cumhurbaşkanı onayıyla irtica ve isyana ve ülkenin sosyal düzen, huzur, güvenlik ve asayişine karşı her tür teşkilat, tahrik, teşvik, kalkışma ve yayını iki yıl boyunca yasaklamaya yetkilidir ve bu yetkiyi İstiklal Mahkemesi’ne aktarabilir.” Yasa yaşanan ve yaşanacak gelişmelerin yayılmasını sansürle önlemeyi, Ankara ve Diyarbakır’da kurulacak İstiklal Mahkemeleriyle de devletin yargı gücünü kullanmayı öngörüyordu.

    7 Mart 1925 günü TBMM’de İstiklal Mahkemesi yargıç ve savcıları seçilirken ayaklanma iyice iç savaş görünümü alıyordu. O gün beş bin silahlı aşiret üyesi Diyarbakır’a üç koldan saldırmış, 3. Kafkas Tümeni Kumandanı Tümgeneral Kazım (Orbay) Paşa, şehrin valisi Cemal (Bardakçı) ve Kolordu Komutanı Mürsel (Bakü) Paşa kenti savunurken halktan yardım istemek zorunda kalmıştı. Kente girenler püskürtüldüyse de hareket Varto, Bulanık ve Malazgirt’e de yayılarak 12 Mart’ta en geniş sınırlarına ulaştı. Bu yüzden ordunun kesin sonuç alacağı geniş çaplı bir hazırlık yapması gerekti ve operasyon ancak 24 Mart’ta başlayabildi. Temizlik harekâtı 15 Nisan’a kadar sürecek, isyanın elebaşları Hasenalı Halit ve Şeyh Sait’in oğlu Ali Rıza İran’a kaçmayı başarsa da Şeyh Şerif ve Şeyh Sait yakalanacaktı.

    Seyh_Sait_1
    Kapak konusu Şeyh Sait İsyanı olan, “Millete hücum ederken başları ezilen cehalet ve ihtiras yılanları” başlıklı Resimli Gazete.

    İsyanın bastırılmasının ardından bu bölge için kurulan İstiklal Mahkemesi sadece isyancıları değil, ayaklanmayı destekleyen İngiliz yetkililerle bağlantısını saptadığı Kürdistan Teali Cemiyeti’nin İstanbul’daki üyeleri de dâhil olmak üzere 5.110 kişiyi yargıladı ve 420 idam kararı verdi. 1.911 kişi hapis cezasına çarptırılırken 2.779 kişi ise beraat etti.

    Yüz Yıllık Travmanın Sonuçları
    Yeni cumhuriyet rejiminin yüz yıl önce yaşadığı bu travma çok boyutlu sonuçlar doğurdu. Bunların ilki bir yıl önce yapılan anayasa değişikliğiyle vurgulanan yargı bağımsızlığından verilen ödün oldu. Diğer bir sonuç, dinî duyguların siyasete alet edilmesinde payı olduğu gerekçesiyle bölgedeki Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası şubelerinin, yaza doğru da partinin tamamen kapatılmasıydı. Bu da altı buçuk aylık çok partili demokrasi deneyiminin sona ermesi demek olacaktı. Ardından kışa doğru tekke ve zaviyeler de benzer gerekçelerle kapatılacaktı.


    “yeni cumhuriyet rejiminin yüz yıl önce yaşadığı bu travma çok boyutlu sonuçlar doğurdu. bunların ilki bir yıl önce yapılan anayasa değişikliğiyle vurgulanan yargı bağımsızlığından verilen ödün oldu.”

    Bir başka sonuç ise Takriri Sükûn Kanunu’na dayanarak muhalif gazete ve dergilerin kapatılmasıydı. Tasviri Efkâr’dan Velid Ebuzziya, Vatan’dan Ahmet Emin (Yalman), Tanin’den Hüseyin Cahit (Yalçın) gibi ünlü gazeteciler, neredeyse isyancılara denk tutulup yargılandı. Oysa tam bir yıl önce TBMM’nin 2’nci dönemini açarken rejimin ilk altı ayındaki başarılarını sayan Gazi Mustafa Kemal Paşa, gelecek tasavvurunda basına da değinmiş, şöyle demişti: “Basının toplumun genel hayatında, siyasi hayatta ve cumhuriyetin olgunlaşıp ilerlemesinde üstlendiği yüksek görevleri anmak isterim. Basının tam ve geniş özgürlük kullanmasının ne kadar ince bir durum olduğunu açıklamaya gerek görmem. (…) Kalem sahipleri, kendi siyasi eğilimleri kadar vatandaşların haklarına ve her özel ihtiyacın ötesindeki ülke çıkarlarına dikkat ve saygı göstermek zorunda olduğunu kabul etmelidir. (…) Bu yolda hata ve kusur olsa bile, bunu düzeltecek en etkili araç asla eskiden olduğu gibi basın özgürlüğünü kısıtlama yöntemleri değildir. Aksine, basın özgürlüğünden doğacak sakıncaları ortadan kaldırma yolunun yine basın özgürlüğü olduğu kanaatindeyiz.”

    Seyh_Sait_3.
    İsyana karşı hükümeti destekleyen 15 Mart 1925 tarihli Le Petit Journal Illustré’nin kapağı.

    Basından Bir Ses
    Romen asıllı Mehmet Zeki (Waldberg J. Nelken), diğer girişimlerinin yanında savaş öncesinde basında sahip olduğu yeri geri kazanmak için çıkardığı çift dilli gazete Le Petit Journal Illustré’de (Musavver Küçük Gazete) ayaklanma sırasında şunları yazıyordu: “Mustafa Kemal ve İsmet paşaların çevresindekilerle birlikte liberal temeller üzerine bir Türk Cumhuriyeti inşa ettiği artık görülür oldu. Başlangıç ​​çok zordu ve bu girişimin başarıyla taçlanabileceğine çok az kişi inanıyordu; ancak az sayıdaki vatanseverler, vatanı için büyük acı ve fedakârlıkları göze alamayan karamsarların sözlerinden hiç etkilenmedi. Hedeflerine çabalayarak ulaşanlar güçlü ve sağlam temeller üzerine yeni Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdu. Herkesin iradesinin gerçekleşmesi mümkün değildir ve her şeyden önce vatanın çıkarlarının korunması gerekir. Bunca fedakârlıkla inşa edilen bu yapıyı yıkmaya çalışan hoşnutsuz ve isyankâr unsurlar da vardır ve ülkemizin bir kısmında zararlı bir isyan patlak vermesine sebep olabilmişlerdir. Bugün her vatandaşın seçilmiş temsilcileri aracılığıyla hükümete şikâyette bulunma hakkı var. Bu şikâyetler parlamentoda yasaların öngördüğü yöntemlerle ele alınıyor. Hiç kimsenin genel çıkarlara zarar vermesi kabul edilemez. Bugün Türkiye’de -Allah’a şükür- güçlü ve sağlam bir hükümet var ve ülkenin güvenliğine karşı her tür iç ve dış saldırıyı bastırma kapasitesine sahip. Şimdi istisnasız her Türk vatandaşı hükümetine yardım etmekle görevlidir. Kamu yararına zarar vermediği sürece muhalefete izin verilmektedir. Yıkıcı unsurları bastırmak için en acımasız önlemleri alan hükümet ancak tebrik edilebilir. Kişisel anlaşmazlıklar bırakılmalı, halkın huzurunun bozulmasına izin verilmemelidir. Karşı propaganda yapan herkes açıkça vatan düşmanıdır ve en ufak hoşgörü bile gösterilemez. Vatanı için çalışan tüm bakan, vali veya emniyet müdürlerine saldıran bu içler acısı sistem karşıtlarını bir kerede ve tamamen durdurmalıyız. Türkiye ancak uzun süre barış içinde yaşayıp varlığını geliştirebilirse güçlü olur. Her halükârda hükümetimize engel olanlara karşı hepimiz sorumluluk almalıyız. Mevcut sistemden hoşlanmayanlar olduğunu söylemeye gerek yok; ama emin olmalıyız ki, eski rejimin yeniden kurulması ülkenin tamamen yıkılması demektir. Bu nedenle hükümet için çalışıp onunla birlikte ve tam anlamıyla güvende olacağız.”

    Seyh_Sait_4
    Tutuklananlar arasında Şeyh Sait (en solda oturan) ve 12’nci Tümen subayları.

    Şeyh Sait Ayaklanması ülkenin iktisadi kaderini etkileyecek bir sonuç daha doğurdu. Lozan’da çözümü ertelenen Musul sorunu, Milletler Cemiyeti’nin görevlendirdiği komisyon tarafından incelenmeye başlanmıştı. Ankara’nın tezi ise bölge halklarının Türkiye Cumhuriyeti’yle birleşme arzusu üzerine kuruluydu. Komisyon çalışmaları sırasında yaşanan bu ayaklanma uluslararası petrol lobisi ve İngiltere’nin ekmeğine yağ sürüyor, bölgedeki istikrarın ancak İngiliz mandası altında sağlanabileceği görüşünü güçlendiriyordu.

    Ataturkun Hayati

    Her Şerde Bir Hayır Vardır
    Şeyh Sait İsyanı gerek yaşanırken gerekse sonrasında sadece Cumhuriyet rejimine karşı gerici bir ayaklanma olarak görülmedi. Doğruluk payı sonradan ortaya çıkan birçok belgeyle kanıtlanan İngiliz kışkırtması, önceleri bir komplo teorisinden ibaretti. Örneğin Fransa’nın Bağdat’taki yüksek komiserliğinin bir raporu, ayaklanmanın kendiliğinden çıkmadığını, ilk işaretin İstanbul’daki Kürt yanlısı çevrelerden geldiğini ve İngilizlerin yenilgiye uğradıktan sonra Mustafa Kemal ve TBMM’ye karşı yürüttüğü Musul siyasetine bağlı olduğunu bildirmişti. İngiltere’nin Irak Yüksek Komiseri Henri Conway Dobbs da Londra’ya gönderdiği raporlarda bölgede geniş kapsamlı bir Kürt isyanı çıkma olasılığından bahsetmişti. Kürdistan Teali Cemiyeti Başkanı Seyit Abdülkadir’in İstanbul’daki İngiliz Büyükelçiliği’yle temasları, Azadi örgütündeki Kürt kökenli subaylar, ordudan kaçıp İngilizlere sığınan 24 subay ve asker gibi veriler birlikte değerlendirildiğinde isyandan birkaç ay önce Hakkâri’de yaşanan Nasturi Ayaklanması’ndaki gibi bir kışkırtma olasılığını öne çıkarıyordu.

    Seyh_Sait_5
    5 Mart 1925 tarihli Pravda’da yayımlanan karikatürde isyanın İstanbul ve İngiltere’yle bağlantısına SSCB yorumu.

    İsyanı Cumhuriyet’e yönelik bir karşı devrim hareketi olarak görenler olduğu gibi, ayrılıkçı Kürt hareketinin miladı olarak tanımlayanlar da oldu. Devletin merkeziyetçi ve laik anlayışla yapılanmasına karşı tepki olduğunu ileri sürenler ise düzenleyiciler arasında bağımsız Kürdistan taraftarlarının da bulunmasını ve Nakşibendi Şeyhi olan Şeyh Sait’in tarikatındaki Kürtleri ve Zazaları kanıt gösterdi.


    “yüz yıl önce bu ay yaşananlar nedeniyle yapılan yasal düzenlemeler, erken cumhuriyet yönetiminin hızlı çağdaşlaşma hedefli köklü reformları hayata geçirmesine zemin hazırladı ve ihtiyaç duyacağı hukuki ve siyasi altyapıyı oluşturdu.”

    Bu tezlere bakarak Türkiye’nin irtica ve Kürt sorunu gibi iki güncel meselesinin bu ay bir asrı doldurduğu söylenebilir. Ne var ki bunların hiçbiri kesinliği tartışılmaz bir gerçeği gölgelememeli. İsyan Cumhuriyet’in kurucu kadrosu için “Her şerde bir hayır vardır” deyişini anımsatan bir sonuç da doğurdu. Yüz yıl önce bu ay yaşananlar nedeniyle yapılan yasal düzenlemeler, erken Cumhuriyet yönetiminin hızlı çağdaşlaşma hedefli köklü reformları hayata geçirmesine zemin hazırladı ve ihtiyaç duyacağı hukuki ve siyasi altyapıyı oluşturdu. Sadece basının muhalefetten arındırılması bile tek parti ve kurtarıcı lider kültünün doğmasına yol açtı. Bir bakıma devrimlere giden yoldaki dikenler temizlendi. 4 Mart günü İkdam gazetesini alanlar şu manşeti okumuştu: “Gazi Paşa: İnkılaba başlayan, inkılabı tamamlayacaktır.” #

    KAYNAKÇA
    Asker, Ahmet, “Erken Cumhuriyet Döneminde Siyaset-Ticaret-Medya Üçgeninde Bir Gazeteci: Mehmed Zeki Bey”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, sayı 32, 2016.
    Eroğlu, Hamza, “Milli Egemenlik İlkesi ve Anayasalarımız”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Kasım 1984.
    “Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın 1 Mart 1924’te TBMM’nin 2. Dönem 1. Toplanma Yılı Açılış Konuşması”, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, Şubat 2001.
    Hanioğlu, M. Şükrü, Atatürk: Entelektüel Biyografi, Bağlam Yayınları, 2023.
    Kaymaz, İhsan Şerif, “Şeyh Sait Ayaklanması”, ataturkansiklopedisi.gov.tr.
    Mehmet Zeki, “La Situation”, Le Petit Journal Illustré, sayı 56, 15 Mart 1925.
    Meydan, Sinan, Cumhuriyet Tarihi Yalanları (2. Kitap), İnkılâp Kitabevi, 2016.
    Turgut, Hulûsi, Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları, İş Bankası Kültür Yayınları, 2025.