istanbul’da beş yıl süren işgal dönemi (13 kasım 1918-6 ekim 1923), paradoksal bir şekilde henüz emekleme döneminde olan futbolun büyümesine ve halkın spora ilgisinin artmasına neden oldu. bunun esas nedeni ise işgal günlerinde şehrin merkezinde, beyoğlu’nda yepyeni bir futbol stadının ortaya çıkmasıydı. yaklaşık 20 yıl boyunca türkiye’de futbola damgasını vuran taksim stadı’nın ortaya çıkma süreci, yakından bakıldığında, bu dönemde işgalci güçler ile şehrin futbol dünyası arasındaki karmaşık ilişkilerin de ortaya çıktığı bir örnek olay olmuştur.
İstanbul’da işgalin başladığı Kasım 1918’de derme çatma da olsa bir stat vardı. On yıl önce Moda’da oturan İngilizler, İkinci Meşrutiyet’in ilanıyla güçlenen İttihat ve Terakki’nin güçlü isimleriyle Union Club şirketini kurmuştu. Bedava maç seyredilen Kadıköy’deki Papazın Çayırı’nı önce ahşap perdelerle çevirmiş, ardından içinde locası bile olan ahşap bir tribün inşa ederek tıpkı İngiltere’deki gibi biletle girilebilen bir stat hâline getirmişlerdi.
Şirketin adını taşıyan Union Club Stadı’nın yönetimi, Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasının ardından İngilizlerin şehri terk etmek zorunda kalmasıyla tamamen İttihatçıların eline geçti. Adı da İttihat Sahasıoldu.
İşgal başladığında bu saha bir süre İngiliz askerler tarafından kullanılmış, daha sonra da bakımsız hâliyle âdeta terk edilmişti. Ancak binlerce işgalci askerin bir sosyal etkinlik olarak kendi aralarında ve hatta şehrin diğer kulüpleriyle futbol oynayabilmesi için özellikle Avrupa Yakası’nda sahaya ihtiyaç olduğu açıktı. İşgal kuvvetleri kumandanları futbolu şehir halkıyla iyi ilişkiler kurmak ve sempati toplamak için de kullanmak istiyordu. Bu da Beyoğlu’ndaki boş ve açık alan olan Topçu Kışlası’nın, Avrupa Yakası’nın ilk stadyumuna dönüşmesinin yolunu açtı.
Deniz Gören Lüks Apartmanlar
Aslında Topçu Kışlası ve karşısındaki talim yeri bir şirkete aitti. Ortaklarının çoğunluğu yabancılardan oluşan Ticaret ve Ziraat Sanayi Şirket-i Osmaniyesi, 1913’te yapılan bir sözleşmeyle 400.000 lira ödeyerek tüm bölgeyi almıştı. Hazırladıkları projeye göre kışla yıkılacak, yerine “deniz gören lüks apartmanlar” yapılacaktı. Ancak savaş ve devleti yönetenlerin aralarındaki bitmek bilmeyen paylaşım kavgası, projenin hayata geçmesine engel olmuştu. İşgal başladığında ne kışla yıkılabilmiş ne de apartmanların yapımına başlanabilmişti. Şirket, Malta kökenli bir Rum olan, Galatasaray Sultanisi’nin eski etüt muallimlerinden Joseph Borg’u kışlanın kiracısı yapmış, geçici kiralamalardan elde edilen gelirlerle inşaata başlayacağı günü beklemişti. Kışla binalarını Fransa işgal kuvvetlerinin Senegalli askerleri de bir süre kullanmış, ortadaki geniş avlu için başka kiracılar da bulunmuştu. Kışla, Bolşevik Devrimi’nden kaçan Beyaz Ruslar’ın başlattığı tombaladan at yarışlarına hatta böcek yarışlarına dek yepyeni merakların da merkezi olmuştu.
“Mini Olimpiyatlar” İçin Yer Arayışı
Kışla avlusunun stada dönüştürülmesi, 1921 yılı sonunda başlayan bir dizi çok ilginç olayın ardından gerçekleşti. Bu süreç, Millî Mücadele’nin hızlandığı bir dönemde yaşandı ve âdeta şehirde yaşanan “ikili hayat”ın, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın deyimiyle “derbeder” hayatın bir simgesi oldu. Bir yanda Anadolu’da devam eden mücadeleyle yükselen milliyetçilik bayrağına sıkı sıkıya bağlanan futbol camiasının Türk grupları, diğer yanda şehirde bu sporu başlatan, o günlere taşıyan ve şimdi işgalle yeniden güç kazanan şehirdeki İngilizler ve diğer azınlıklar… Ve elbette bu gerilimin içinde bir “ticari potansiyel” gören, bunu kullanmak isteyen zeki, yine futboldan gelme isimler…
Süreç, varlığını sempati ağıyla güçlendirmek isteyen işgal yönetiminin İstanbul’daki bütün spor kulüplerinin davet edileceği bir “olimpiyat oyunları” düzenleme kararıyla başladı. Kurulan hazırlık komitesinde İstanbul futbolunun iki etkili ismi, aynı zamanda yakın arkadaş olan Galatasaraylı Ahmet Robenson ile Fenerbahçeli eski sporcu ve yönetici, dönemin en etkili spor mecmuası Spor Âlemi’nin sahibi Çelebizâde Said Tevfik de vardı. Peki, Said Tevfik Bey neden bu komiteye davet edilmişti?
Talimhane Meydanı’nda art arda oynanan açık hava maçlarının gördüğü büyük ilgideki potansiyel ticari değerin farkına varan ilk isim, Said Tevfik olmuştu. Avrupa Yakası’ndaki bu ilgi, Beyoğlu gibi herkesin gelip geçtiği bir yerde iyi bir gelir kapısı olabilirdi.
Said Bey, aslında Avrupa Yakası’nda stat fikrini ortaya atan ilk isimdi. Dergisinin daha ilk sayısında İstanbul Şehremini Cemil (Topuzlu) Paşa’ya açık bir dilekçe yazıp yeni bir stadyum yapma çağrısında bulunmuştu. Bir zamanlar Kadıköy’deki İngilizlerin Union Club şirketine ortak olan ancak “para getirmeyince” ayrılan Cemil Paşa’dan çağrısına yanıt alamamıştı ama bu fikri ilk kez ortaya atmasının faydasını şimdi komiteye davet edilerek görüyordu. Nitekim komite, planladığı “Atletizm ve Futbol Şampiyonası”nın yapılacağı yeri bulma görevini Said Bey’e vermişti.
Said Bey’in görünürdeki tek alternatifi, Kadıköy’deki İttihat Sahası’ydı ancak saha, futbol camiasının büyük ittihatçısı, Altınordu’nun kurucusu Aydınoğlu Raşit Bey’in elindeydi. Raşit Bey, sahayı İngilizlerle “iş tutan”, üstelik kendi kulübünün son yıllarda çok didiştiği en büyük rakibi olan Fenerbahçe’nin yöneticisi Said Tevfik’e kiralar mıydı? Her ne kadar savaşı kaybetmiş olsa da İttihat Terakki ruhu şehirde varlığını sürdürüyordu. Sessiz direniş şehrin her yerindeydi. Said Tevfik Bey, Aydınoğlu Raşit Bey’i ikna edebilmek için her ne kadar “Memleketimizde futbol şampiyonu diye geçinen bazı Hristiyan takımlarına haddini her vakit bildirebilecek bir Türk takımı” kurup oynatmayı, hatta ortaya “Üç yüz lira tutan büyük ve muazzam bir şilt” koymayı vadetse de Raşit Bey’i ikna edemedi. Raşit Bey, “O tarihlerde biz de spor bayramı düzenleyeceğiz.” diyerek Said Tevfik’i başından savdı. Said Bey, büyük hayal kırıklığı yaşamıştı ama vazgeçmesi artık mümkün değildi. Avrupa Yakası’ndaki diğer çayırları araştırmaya başladı ancak önerdiği hiçbir çayır, komite tarafından yeterli bulunmuyordu.
Ve Karar Veriliyor
Yer meselesine nihayet komitenin beşinci toplantısında karar verildi. Said Tevfik Bey, komite üyesi Ahmet Robenson’un tavsiyesiyle Topçu Kışlası’nı şirket adına işleten Mister Borg’la görüşüp anlaştı. Kışla avlusunun yeniden düzenlenmesi hâlinde oyunlar için en ideal yer olacağını kabul ettirmeyi başardı. Said Bey’in önerisine göre, “Meydanın ortasındaki betondan çeşme sökülüp üzerine hafif bir toprak örtülerek futbol sahası hazırlanacak, kenardaki pist, koşular için daha müsait şekle sokulacak. Cadde tarafında birkaç basamak ile çıkılan merdivenlerse aynı şekilde bırakılacak”tı. Epey masraflı olacaktı ama İstanbul da bir saha kazanacaktı. Çıkan masraf 3.700 liraydı. Bunun 2.000 lirası sahanın yapılması için kullanılacaktı.
İşgal güçleri bu masrafı karşılamayı kabul etti. Oyunları iyi bir ticari yatırım olarak gören Said Bey’in de kalan masrafları üstlenmesiyle kollar sıvandı. Said Tevfik Bey’in bu yükün altına girmesinin bir nedeni de yeni kurulan Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı’nın da oyunların hazırlıklarında yer almayı kabul etmesiydi. Hatta yeni teşkilatın başkan yardımcısı Burhan Felek de komite çalışmalarına katılmaya başlamıştı. Said Bey, Türk kulüplerinin de düzenlenecek oyunlara katılacağından artık emindi.
Tanıtım ve Reklam Faaliyetleri Başlıyor
Said Bey, oyunların tanıtımı, madalya ve şiltlerin yaptırılması, afişlerin hazırlanması, gazetelere haberlerin yaptırılması ve bilet gelirleri için organizasyonun teşkil edilmesini üstlenmişti. Maddi yükünü karşılamak için bir arkadaşından ve Spor Âlemi’ni basan matbaanın sahibinden borç almış, yetmeyince annesinin mücevherlerini Emniyet Sandığı’na yatırarak para bulmuştu. Bunlar da yetmeyince kredi almış ama artık alacaklılarla da “kovalamaca” oynamaya başlamıştı.
Yeni stadın hazırlanması çalışmaları 1922 yılı başında böyle başladı. Bir yandan kışlanın içine sokulan amelelerle inşaat çalışmaları yapılırken diğer yandan tanıtım seferberliği başlatıldı. Said Tevfik Bey, darphane müdürü Niyazi Bey’in yardımıyla yaptırdığı madalyaları, İttihat Kulübü Reisi Raşit Bey’i etkilemek için bahsettiği o büyük şilti Cadde-i Kebir’deki bir mağazanın vitrinine sergilemek için koymuştu bile. O zamana kadar asılan afişlerin dört katı büyüklüğünde renkli afişler hazırlamış, bastırmış, civardaki bütün sokaklara astırmıştı.
Türk Birliği Komiteden Çekiliyor
Ancak bütün bu hazırlıklar yapılırken, şehirde giderek yükselen tansiyon hiç hesaba katılmamıştı. 1922’nin ilk yarısında, Millî Mücadele’nin en kritik günleri yaşanıyordu. Ankara Hükümeti orduyu nihai savaşa hazırlıyordu. Komitedeki hazırlık çalışmalarına sonradan katılan Türk Birliği komiteden çekildiğini açıkladı. Sebep çok açıktı: “Toplantılar Amerikan kulübünde yapılıyor, temas etmek istemediğimiz milletler esas olarak oyunlara katılıyor…”İttihat Sahası’nı oyunlara vermeyen, onu “Türklerin stadı” olarak görmeye ve göstermeye devam eden Aydınoğlu Raşit Bey, yeni ittifakı da yanına çekmişti. Elbette açıkça ortaya atılmayan bir başka neden daha vardı: Yeni statla ileride büyüyecek yeni bir pasta da ortaya çıkıyordu ve bundan Türk kulüplerinin değil, yabancıların ve onlarla birlikte çalışanların faydalanması istenmiyordu.
Nihayet Stat Açılıyor!
Açılışı gecikse de kışlanın stadyuma dönüştürülmesi çalışmaları sonunda tamamlandı. Tarihler 9 Haziran 1922’yi gösterirken İstanbul Mini Olimpiyatları başladı. Birkaç Türk sporcu dışında İstanbul’un gayrimüslim okullarındaki amatör sporcuların kurduğu, 12’si Ermeni, 11’i Rum, 2’si Musevi, toplam 44 kulüpten tam 1.447 sporcu günlerce şehrin yeni stadında atletizmden futbola değişik dallarda yarıştı. Kışlanın meydana bakan girişine asılan “Taksim Stadyumu” levhası, ülkenin spor tarihinde büyük bir dönüm noktasıydı. Bu levha, İstanbul’un Avrupa Yakası’ndaki ilk stadı gösteriyordu.
Taksim Stadı, Cumhuriyet’in ilanından sonra da hizmet vermeye devam etti. Futbola ilgi arttıkça stat da büyüdü; büyük giriş kapısının yer aldığı binanın avlu duvarlarına iki ahşap tribün eklendi, diğer tarafı da zemini meyilli olarak yükseltilerek açık tribün hâline getirildi. Hatta iki ahşap tribün arasına bir de “şeref balkonu” sıkıştırıldı. Sert toprak zemini sürekli sakatlanmalara hatta birçok futbolcunun futbol hayatının bitmesine sebep olsa da stat artık ülke futbolunun merkezi olmuştu.
Taksim Stadı, 1941’de Henri Prost’un şehir planı doğrultusunda yıkılana kadar İstanbul takımlarının hep gözbebeği oldu. Burada yıllarca oynayan futbolculardan Galatasaraylı Aslan Nihat (Bekdik) stadı şöyle anlatıyordu:
“Taksim sahası belki medeni memleketlerdeki futbol sahalarının en iptidaisi [ilkeli], en berbatı idi. Muhtelif zamanlarda yerden küflenmiş çatal, bıçak, kaşık, kocaman temel çivileri çıkarmışımdır. Bu derece feci bir yerdi. Fakat buna rağmen Türkiye’de futbolun inkişafına [gelişmesine], büyük bir alaka uyandırmasına amil olmuştu.”
Fenerbahçe kaptanı Zeki Rıza (Sporel) da stadın “ruhu”nu şu cümlelerle vurgulamıştı:
“O toprak sahada her maçtan yara bere içinde çıkardık. Bizi görenler sanki maçtan değil, harpten çıkmış sanırdı. Lakin şimdi o demler ne kadar tatlı geliyor. Keşke gene genç olsaydım. Gene toz toprak, yara bere içinde futbol oynamağa razıyım…” #
















