Etiket: ihap hulusi

  • Cemil Cem: Türk karikatürü onun çizgileriyle mizah oldu

    Cemil Cem: Türk karikatürü onun çizgileriyle mizah oldu

    20. yüzyılın başında Fransa’da Dışişleri’nde görevliyken karikatürle ilgilenmeye başlayan Cemil Cem, sonraki hayatını bu sanata vakfetti. Önce Kalem dergisinde çizen, sonra kendi adını taşıyan dergiyi çıkaran sanatçı, özellikle 2. Abdülhamid’i eleştiren çizimleriyle öne çıkacak; İttihat Terakki döneminden sonra, cumhuriyet devrinde de takibata uğrayacaktı.

    KALEM DERGİSİ / 1908 – 1911

    Kalem dergisiyle başlayan müthiş macera

    Edebiyat_Tarihi_1

    Mehmet Cemil Cem (1882-1950), 1899’da Vefa İdadisi’nden me­zun olduktan sonra İstanbul’da hukuk eğitimi aldı; sonrasında Hariciye Nezareti’nde (Dışiş­leri Bakanlığı) göreve başladı. 1903’te Nice ve Toulon Baş­konsolosluğu yardımcılığına, sonrasında Paris Büyükelçiliği katipliğine atandı.

    Edebiyat_Tarihi_2
    29 Mayıs 1987 tarihli Le Rire’de Abdülhamid çizimi.

    Bu görevleri sırasında Fran­sız karikatüristlerin işlerinden etkilendi ve büyük yeteneğiyle özgün bir çizim-anlatım tek­niği geliştirdi. Bu sırada Salah Cimcoz (1875-1947) ve Celal Esat Arseven (1875-1971), 2. Meşru­tiyet’in ilanının ardından gelen özgürlük havasıyla, 16 sayfalık Kalem karikatür mecmuasını çıkarmaya başladı. İlk sayısı 3 Eylül 1908’de çıkan dergi, 29 Haziran 1911’e kadar 130 sayı yayımlanacaktır.

    Kalem, Fransız Le Rire (Kahkaha) mizah gazetesinden esinlenmişti. 4. sayıdan itibaren eski harfli Türkçe ön kapağa ek olarak, Fransızca yazılı arka kapakla da çıkmaya başladı. Çizer kadrosunda da Fransız etkisi vardır. Dergide Sedat Nuri İleri’nin (1888-1943) yanısıra Le Rire’den de bilindik isimler görülür: A. Rigopoulos, L. And­reas, Ion, Pahatreas, A. Scarselli, Georges d’Ostaya, Plaicek.

    Edebiyat_Tarihi_3
    Kalem Dergisi’nde A. Rigopoulos’un kaleminden Cem.

    Bu dönemde Paris’te diplo­mat olarak bulunan Cemil Cem de, Kalem’e karikatürler gön­dermeye başlar. İlk karikatürü, derginin 22 Ekim 1908 tarihli 8. sayısının 8. sayfasında tam sayfa olarak yayımlanır. Bu ilk çizimde Hariciye Nazırı Tevfik Paşa vardır. Refik Cevad Ulunay, 14 Nisan 1950 tarihli Yeni Sabah gazetesinde bu ilk karikatür için şöyle yazar: “Karikatür, Bulgar Maslahatgüzarı Geşof Efendi’nin, Hariciye Nezareti tarafından verilen ziyarete -ecnebi sefirleri ile birlikte- da­vet edilmemesi üzerine çıkan ihtilafa aitti. Orada Hariciye Nazırı Tevfik Paşa birkaç çizgi ile o kadar canlı surette tas­vir edilmişti ki ondan sonraki nüshalarda Cem imzası halk tarafından takdirle aranmaya başladı.”

    Edebiyat_Tarihi_4
    Cemil Cem’in ilk karikatürü: Kalem, 22 Ekim 1908.

    Gerçekten de bir sonraki, 29 Ekim 1908 tarihli 9. sayıda iç sayfalarda yine Cem imzası vardır. Bu defa, belki de son­raki yıllarda en çok çizeceği ve yereceği 2. Abdülhamid’i hokka oyunu oynarken hicve­der. Aynı sayının 11. sayfasında yine Abdülhamid’i uzun burnu ve çelimsiz hâliyle, “Bilmece” başlıklı karikatürle çizer. Cemil Cem, modern çizgilerle kurgu­ladığı portre çizimleriyle bir ekol oluşturmaya başlamıştır: Politik portre çizim ekolü.

    Edebiyat_Tarihi_5
    Kalem’in 19 Kasım 1908 tarihli 12.sayısı. Cemil Cem ilk kez kapaktan imzasıyla yer alıyor.

    Turgut Çeviker, Silah ve Meşale (Adam Yayınları, 1989) kitabında, “Cem, Gustave Doré, Jean-Jacques Grandvil­le, Jean-Louis Forain ve Sem (Georges Goursat ) gibi Fransız karikatürcülerden esinlenmiş, neredeyse bir sentez karikatü­rüne ulaşmıştı” diye yazar ve Cem’in Kalem’deki çizgileriyle Türk karikatürüne katkısını şöyle ifade eder: “(Kalem), şefi Cem olan bir orkestra gibidir. Bu güçlü ve inançlı çaba, Türk karikatüründe ilk devrimi gerçekleştirir. Kurtuluş Savaşı yıllarında (1919-1922) gelişti­rilecek olan karikatürün ana çizgilerini bu kadro belirler.”

    Kalem’in 19 Kasım 1908 tarihli 12. sayısında Cemil Cem ilk defa kapaktadır. Cem, muhalif ve sivri kalemiyle iç sayfa çizimlerinden kısa sürede kapağa terfi etmiştir. İttihat ve Terakki’nin kurucularından Ahmed Rıza Bey nişan talimi yapmakta ve talim sırasında 2. Abdülhamid hedef alınanlar­dan biri olarak yer almaktadır. Karikatürün altyazısı şöyledir: “Nişan talimi. Birini düşürdük. Bakalım öbürlerine.”

    Kalem’deki bu ilk kapak çizi­minin ardından birçok kapakta artık sadece Cemil Cem imzası vardır. Cem rüştünü ispatla­mıştır; karikatürde yeni ufuk­lara, yeni maceralara yönelmek için sabırsızlanmaktadır.

    İLK KARİKATÜR ALBÜMÜ / 1909

    Abdülhamid sürgüne, çizimleri ise albüme

    Edebiyat_Tarihi_6
    Djem imzalı ilk karikatür albümünde ilk sayfa.

    Cemil Cem, Kalem’de çizerliğini sürdürürken 18 karikatürden mürekkep, bordo kapağında büyükçe “Djem” imzasının ve “1” ibaresinin olduğu bir karikatür albümü yayımlar. Doğan güneşe doğru, memleket kapısını örüm­cek ağlarından, baykuşlardan ve softalardan kurtarmış gururlu bir Türk askeri vinyetinin yer al­dığı büyük boy (25×38 cm) bir ka­rikatür albümüdür bu. Albümün sağ alt köşesinde matbaa olarak Galata’daki “Imp. Chanth” ismi ve “Constantinople 1909” ibaresi vardır.

    Edebiyat_Tarihi_9
    Albümde Abdülhamid’in karga olarak tasvir
    edildiği karikatür.

    Kimisi daha önce Kalem’de yayımlanmış kimisi yeni karika­türlerden oluşan albüm 1909’da bastırılan 31 Mart Vakası’nın ardından 2. Abdülhamid’in Selanik’e sürgüne gönderilmesi sonrası başına gelenleri anlatır. Albümün en önemli özelliği ise Türkiye’de o güne kadar yayım­lanan ilk Türkçe karikatür albü­mü olmasıdır.

    Edebiyat_Tarihi_7
    Mahmud Şevket Paşa: “Geldim, gördüm, yendim.”

    Cemil Cem, fevkalede lüks ve özenli bir baskıyla, bordo ve yeşil kalın kartonlar üzerine, hari­ci olarak basılan; siyah-beyaz karikatürlerin üst kısmından büyük bir emekle tek tek yapış­tırılarak sınırlı sayıda basılan bu müstesna ilk albüme imza­sını atar. Sayfaları numarasız basılan albümde, karikatürlerin yazıları eski harfli Türkçe ve Fransızcadır.

    31 Mart Vakası’nın ardından tahttan indirilen 2. Abdülhamid, Selanik-Alatini Köşkü’ne sür­güne gönderilmiştir. Albümün ilk karikatürü de bu köşkte 2. Abdülhamid ve yardımcısı arasındaki bir diyalogla başlar: “-Aman efendim Harem’de isyan var. -Sebep? Yine ne var? -Kıyam ettiler, İstanbul’a gidip esvapları­mızı Karlman’dan alacağız diye tutturdular.”

    İkinci karikatürde devrik Sultan, uzun burnu ve elinde “Faruki” yazan bir şişeyle çizil­miştir; altyazı şöyledir: “Yıldız hazinelerini terkederken birlikte getirdiği küçük çantada ne vardı bilir misiniz? Meşhur Ahmet Faruki’nin hayat bahş (hayat veren) kolonya suyu ile müstah­zarat (ilaçları) sairesi.” Bu ikinci karikatürün altında bir de şam­panya reklamı vardır; Cem bu ilk karikatür albümüne reklam da almıştır.

    Edebiyat_Tarihi_8
    Albümün kapağındaki vinyet.

    31 Mart Vakası’nı bastıran ve kahraman olarak anılan Mahmud Şevket Paşa da albüm­de yerini alır. Onun bir eli cebinde bir eli bastonunda tam sayfa çiziminin altında: “Veni, vidi, vici!” (Geldim, gör­düm, yendim!) yazar.

    Albümün kapağın­daki baykuşlu, örümcek ağlı vinyet, iç sayfada tam sayfa bir karikatür olarak yer alır ve ka­paktaki çizimin manası altyazıyla açığa çıkar: “Örümcek, impara­torların saraylarında koruyucu olarak yer alır ve kapının üzerine perde çeker; baykuş­sa, Efrasiyab’ın (Turan kahramanı) ışınlanabi­lir kubbelerini kederli şarkısıyla çınlatıyor.”

    Abdülhamid, albüm­deki diğer bir karika­türde elleri zincirle bağlı uzun burunlu bir kara karga olarak tasvir edilir: “Yıldız civarında Mahmut Şevket Paşa Hazretleri ve rif’atlı muhtremesi tarafından zabdedilerek Selanik’e azam olan arpacık kumrusu… Azmanı!”

    Edebiyat_Tarihi_10
    Albümün son karikatüründe “kelle koltukta” deyimi mizahi şekilde ele alınmış.

    CEM DERGİSİ / 1910-1912

    Sanatçının ismiyle, esprinin gücüyle

    Edebiyat_Tarihi_11
    Cem’in 10 Aralık 1910 tarihli ilk sayısının eski
    harfli Türkçe kapağı.

    Cemil Cem, ataması Roma’ya çıktığında izinli olarak İstanbul’a gelir. 1910’da profesyonel olarak karikatürcülükte karar kılar ve diplomatik görevini bırakarak İstanbul’da kendi ismiyle bir dergi çıkarmak için kolları sıvar. Kalem’de “Kirpi” mahlasıyla ya­zan Refik Halid Karay’ı ve çizer A. Rigopoulos’u yanına alarak Cem dergisini çıkarmaya başlar.

    Edebiyat_Tarihi_12
    Cem’in ilk sayısının Fransızca kapağı.

    Cem’in ilk sayısı 10 Aralık 1910’da yayımlanır. Kalem’deki gibi hem eski harfli Türkçe hem de Fransızca çift kapak vardır. İlk sayıda ‘’Bir iki söz’’ başlıklı yazıda Cem şöyle yazar: “Bugün tarihî hayatımın en güzel bir sayfasını açacağım…. ‘Karika­tür!.. Şümulü (kapsamı) geniş. Büyük bir kelime. Güldürmek için biraz şehla baktıran bir göz, biraz büyütülen bir buruncuk; biraz sırıtan bir ağız, hülasa biraz yanpiri çiziverilen bir çizgi bazen hiddet olur. Güldürecek­ken kızdırır. Melek bir fikri, ifrit (zararlı) bir iradat şekline kor… Benim anlayışım tevkirdir (ağır başlılık), fakat biraz teşrifatsız (geleneğe bağlı olmadan) biraz fazla şatafatla tevkirdir; çünkü eşhasın (sıradan insanın) kari­katürü olmaz; zevatın (tanınmı­şın) karikatürü yapılır. Hayatta vatanın hayat-ı siyasiye ve ilmiyesinde bir mevkii olmayan şahısların karikatürü olamaz… Latif olmayan latife çekilmediği gibi, edebi bir nükteyi, hüneri, bir çizgiyi ihtiva etmeyen karikatür maskaralıktır. Karikatür bazen o kadar mühim, o kadar vakur olur ki tarih sayfalarında vesika yeri­ni tutar. Medeni memleketlerde mizah gazetelerine geçmemiş bir şöhret tasavvur olunamaz.”

    Edebiyat_Tarihi_13
    Mahmut Şevket Paşa Don Kişot, Sadrazam
    Hakkı Paşa da “Şanso Panso”.

    Cemil Cem, bu dergide de tanınmış siyasilerin karikatür­lerini çizer. Bu defa eleştirilerin hedefinde İttihat Terakki kadro­su da vardır. İktidardaki İttihat ve Terakki Fırkası’yla birlikte muhalif Hürriyet ve İtilaf Fırkası da Cem’in sivri kaleminden payını alır. Refik Cevad Ulunay Cem’in bu tavrı için şöyle yazar: “Öyle ki Cemil Cem, Hareket Ordusu ile İstanbul’a geldikten sonra Harbiye Nezareti’ne geçen Mahmut Şevket Paşa’yı -zayıflı­ğından kinaye olarak- Don Kişot ve Sadrazam Hakkı Paşa’yı da Şanso Panso olarak çizmekten çekinmiyor ve kendisine kimse birşey demiyordu.”

    Cem’in 7. sayısında Menteşe Mebusu Halil Bey ve İttihatçı Cavid Bey at arabasına binmiş, atı da atlar değil halk çekerken hicvedilir. Karikatürün altyazısı tek kelimedir: “Çektiklerimiz”.

    Cem dergisi, 8 Temmuz 1911 tarihli 32. sayısından sonra yak­laşık 1 sene boyunca kendi ifadesi ve kendi isteği ile kapalı kalır. 1912’nin 10 Ağustos gününde 33. sayısıyla tekrar yayın hayatına döner. Cem, Balkan Savaşı’n­dan gelen yenilgi haberlerinin ardından toplumda oluşan moral bozukluğu ile yayınını daha fazla sürdüremez ve 20 Ekim 1912 tarihli 43. sayısıyla kapanır.

    Edebiyat_Tarihi_14
    “Çektiklerimiz” altyazılı karikatür. Çizimin sol tarafında Fransızca “İzmir seyahati hatırası” ve “20. yüzyılda bir zafer tankı” ibareleri var.

    HARB MECMUASI / 1916

    Savaş ve ilk renkli karikatür

    1912’de Cem dergisini kapatarak önce İzmir’e taşınıp, sonra da Avrupa’ya gittiği bilinen Cemil Cem, 1916’da, 1. Dünya Savaşı’nda cephelerimizden haberler veren Harb Mecmuası’nın 14. sayısında ortaya çıkar. Cem’in Harp Mec­muası’na tam sayfa renkli olarak çizdiği bu karikatür sanatçının biyografilerinde de yer almaz.

    Edebiyat_Tarihi_15
    Cem’in Harb Mecmuası’nda Kasım 1916 tarihli tam sayfa renkli ilave karikatürü.

    Kasım 1916 tarihli derginin müstakil ilavesi olarak veri­len “Djem” imzalı tek sayfalık renkli çizimde, eski harfli Türkçe yazıların, afişlerin, dağılmış bir iskambil masasının olduğu odada bir yabancı asker camdan bağırmaktadır: “Ey Ferdinand! Bu kadar çabuk geleceği kimin aklına gelirdi.” Bu karikatür, aynı zamanda Türkiye’de yayımlanan ilk renkli karikatürdür.

    Cemil Cem 6 yıl sonra, 2 Ocak 1922’de, Refik Halid Karay’ın çıkarmaya başladığı Aydede dergisinin ilk sayısının kapak sayfasında “Hayat bir zar oyu­nudur” üstbaşlıklı karikatürüyle görülür. Kurtuluş Savaşı yılla­rında Avrupa’da olduğu bilinen Cem, 1921’in Eylül ayında Maarif Nezareti tarafından Sanayi-i Nefise Mektebi’ne müdür olarak atanmıştır. Mart 1925’te bu göre­vinden istifa edecektir.

    Ahmet Haşim, 20 Eylül 1921 tarihli Dergâh dergisinin 11. Sa­yısındaki “Cem’in Gözü” maka­lesinde “Cem bir dâhidir” diyerek şunları yazar: “Cem’in gözü bizim gözlerimiz gibi yalnız görmez fakat bilhassa tahattur eder (ha­tırlatır)… Cem’in gözü, ruhların dârü’l-azâbıdır (cehennemidir).”

    CUMHURİYET DÖNEMİ / 1927-1929

    Cem’in ikinci baharı da kısa sürecekti

    Edebiyat_Tarihi_16
    Cem’in ikinci dönem 10 Aralık 1927 tarihli ilk sayısının Cem imzalı iç kapağı ve “Bir vergisiz memleket olsa” karikatürü.

    Cemil Cem, 1910’da çıkardığı ve 1912’de sonlandırdığı ilk dönem Cem dergisinin ardından tam 15 yıl sonra 10 Aralık 1927’de Cem’i ikinci defa çıkarmayı dener. Derginin ön kapağı, grafik ustası İhap Hulusi imzalıdır. İç sayfalarda da Cem ile birlikte İhap Hulusi’nin çizimlerine rastlanır. İlk sayı 10 Aralık 1927 tarihlidir. Cem ilk sayının ka­pağında, çevresini sırtlanların ve köpeklerin sardığı bir deri bir kemik kalmış bir vatandaşı “Vergisiz bir memleket olsa” üstyazısı ile tasvir ederek açılışı yapar.

    Edebiyat_Tarihi_17
    Cem’in 49 numaralı, 2 Mayıs 1929 tarihli son sayısından bir karikatür.

    Cem, hem bu karikatürü hem de 15 Mart 1928 tarihli 14. sayı­daki “Dervişin fikri ne ise zikri de odur! Harbe sevkülceyş ve tabiyeye dair!” altyazılı karika­türü nedeni ile yargılanır. Vakit gazetesinin 17 Haziran 1929 tarihli kapağında “Cem’in davası bitti” başlığıyla sanatçının bu iki davadan beraat ettiği haberi vardır: “Evvela müstehcen görülen karikatür ‘Dervişin fikri ne ise zikri de odur!’ serlevhası altında iki zabit arasında mania aşmak ve hücum etmek zemininde bir ko­nuşmayı tespit etmektedir. Bunda askerî bir mevzu mahiyeti değil, bunun zımnında kadına takarrüp (yanaşma) mevzuunu ima mahiyeti görülmüştür. Diğer karikatür de ‘Vergisiz bir memleket olsa’ serlev­hası altındadır. Malul bir adam karşısında vergilerin tesirini temsil etmektedir. Bunlardan ‘aşar’ vergisi de ölmüş bir kurt şeklindedir.”

    Cem dergisi, bu beraat kara­rından 1 ay önceki 49 numaralı son sayısı ile ikinci dönemine de veda edecek, 2 Mayıs 1929’da ka­panacaktır. Cemil Cem bir daha dergi çıkarmaz. 68 yaşında, 9 Nisan 1950’de vefat eder.

  • İHAP HULUSİ’DEN ŞÜKRİYE DİKMEN’E gizli kalmış mektuplar

    Ülkemizde grafik sanatının öncülerinden İhap Hulusi’nin (1898-1986) kendine has genç kız portreleriyle bilinen ilk kadın ressamlarımızdan Şükriye Dikmen’e (1918-2000) yurtdışından veya Türkiye’den gönderildiği mektuplar, posta kartları, notlar… Şükriye Dikmen kendisinden 20 yaş büyük İhap Hulusi’ye konuşulduğu gibi âşık mıydı yoksa iki ressamın çok sıkı dostluğu muydu aralarındaki? Müstesna bir sevginin saklı kalmış izleri.

    Bir tarafta 1898 Kahire doğumlu, Türk grafik sanatının öncüsü. Ters üçgen imzasıyla 1920’lerin ilk yarısından itibaren dergi-ki­tap kapaklarının, ilk rek­lamların, Millî Piyango biletlerinin, Alfabe kita­bımızın, Sümerbank’ın, Türk Hava Kurumu’nun, Beykoz Kundura’nın, Kulüp Rakısı’nın, kısaca cumhuriyetin çi­zeri İhap Hulusi. Diğer tarafta 1918 İstanbul doğumlu, kendisi gibi ressam Tiraje Dikmen’in ablası, tek figür­lü kadın ve genç kız portrecisi olarak kendi­ne has bir üs­lup edinmiş; 1960’larda Pa­ris, Brüksel ve Viyana’da açılan sergilerde çağdaş Türk sanatını temsil etmiş ressam Şükriye Dikmen.

    Türkiye’de grafik sanatının öncülerinden İhap Hulusi (1898-1986)

    Kültür ve sanat tarihimi­zin bu çok önemli iki ressamı­nın mektuplaşmaları ilk defa yayımlanıyor. İhap Hulusi’nin 1934’ten 1971’e kadar Şükriye Dikmen’e gönderdiği onlar­ca mektup, kartpostal ve kü­çük notlar… Kahire’den, Mü­nih’ten, Viyana’dan, Paris’ten yaşama, kültüre, sanata dair İhap Hulusi’nin mektup say­falarında Şükriye Dikmen’le neredeyse her anını paylaş­tığı kırk yıl. İhap Hulusi’nin kişiliğini, zevklerini, dertleri­ni, tasalarını onun gözünden görmek ve anlamak için, onun otobiyografisine açılan yeni bir kapı, yeni bir zeyl. Türki­ye’de grafik sanatlar ve reklam çizimi konusunda öncü olmuş, bir döneme damgasını vurmuş İhap Hulusi’nin yaşamının ilk defa günyüzüne çıkan kesit­leri…

    İlk kadın ressamlarımızdan Şükriye Dikmen (1918-2000)

    28 MART 1934 – İSVİÇRE

    İlk mektup: ‘Burada 3 ay kalacağım’

    KOLEKSİYONUMUZDAKİ ilk mektup 28 Mart 1934 tarihli. İhap Hulusi bu mek­tubu İsviçre’nin Vaud şehrindeki meşhur Pélerin Palace otelinden göndermiş Şükri­ye Dikmen’e. 36 yaşında ülkesinde ünü her geçen gün artan ressam İhap Hulusi’den, 16 yaşındaki genç resim heveskarı Şükriye Dikmen’e…

    “Şükriyeciğim. Sana gelir gelmez bir kart gönderdim, bilmem aldın mı? Bundan daha emin olmak için kulübe de gönde­riyorum. Babana verdiğim bu zahmetten dolayı affımı dile. Nasılsın? İstanbul’da ne var ne yok? Ben daha galiba en aşağı üç ay kalacağım. Şimdilik İsviçre’deyim. Hotel Pélerin’deyim. Otelimiz tak münasebetiyle üst üste. Taktan sonra Gülsüm ve halasıyla zannederim Paris seyahati yapacağım. Bu­na çok seviniyorum bahusus ki bu seyahat otomobille yapılacak. Sık sık ping pong oy­nuyoruz, arada bir de dama ediyoruz. Sa­adet’e ve ablana da çok selam. Annenlerin ve babanın ellerinden, senin gözlerinden öper mektuplarını beklerim”.

    18 AĞUSTOS 1934 – İSVİÇRE

    ‘Son resimlerimden bir tane gönderiyorum’

    MEKTUPLAR aralıksız alınıp gönderil­meye devam eder. İhap Hulusi bu defa İs­viçre’de başka bir otelden yazar…

    “Şükriyeciğim, sana bu mektubu enfes bir güneşin altında rahat bir koltuğa gö­mülmüş yazıyorum. Hava o kadar güzel ki tarif edemem. Şimdi sizler kimbilir ne gü­zel deniz havaları alıyorsunuzdur; burada denizin eksikliğini ne derece hissettiğimi sana tarif edemem. Bir türlü onlara gü­venemiyorum, iğreniyorum. Açık denize alışmış bir insan için 15 metre uzunluk­ta bir havuza girmek hiç de hoş değil. Ya­rın Palas’ta bir konkur var, ona gideceğim; bakalım kimler kazanacak. Etrafımdaki manzara öyle nefis ki dağların haşmetine cidden doyum olmuyor ama bütün bun­lardan artık bıktığımı ve dönmeyi şiddet­le arzu ettiğimi söylesem bilmem inanır mısın. Bakmışsın ki İstanbul’da pek az yani ancak 3-4 ay kalacağım. Çünkü kışa gene bir seyahat tasavvur ediyoruz. Ma­mafih bunu sakın babama söyleme; onu o kadar özledim ki bu artık beni rahatsız ediyor; onlardan hiç bu kadar müddet ay­rılmamıştım. Sana son çıkan resimlerim­den bir tane gönderiyorum. Bu günlerde ne ise iki kilo kaybettim. Saatin parasını aldım ve ısmarladım, Saadet’e teşekkür et. Ailenin ellerinden senin de tastamam gözlerinden öperim Şükriyeciğim. Tem­bellik etme de çabuk yaz”.

    14 ARALIK 1953 – KAHİRE

    ‘Yeni yılını tebrik eder çok çok öperim…’

    KAHİRE’DEN Paris’e gönderilen kart­postal şöyle: “Sevgili Şükriye, Cumhuri­yet’te serginin muvaffakiyetini okudum, tebrik ederim. Ben iki haftadan beri bura­dayım. Yakında döneceğim. Sen ne zaman geleceksin! Yeni yılını tebrik eder, gelecek seneler sana daha çok büyük muvaffaki­yetler getirmesini diler gözlerinden ve …. çok çok öperim”.

    Selçuk Altun, 6 Aralık 2018 tarihli Cumhuriyet Kitap Eki’ndeki “Kitap İçin” başlıklı köşesinde İhap Hulusi ve Şükriye Dikmen hakkında şöyle bir dipnot düşer: “2013’te bir müzayededen Şükriye Dik­men’e ait 10 defter dolusu günlük almış­tım. Günlüklerden deşifre ettiğim kada­rıyla Şükriye Hanım’ın babasının arkada­şı olan şair Fâzıl Ahmet Aykaç ona sanki platonik bir tutkuyla bağlıyken o, ressam ve öncü afiş çizeri İhap Hulusi’ye âşıktı”.

    Fâzıl Ahmet Aykaç ve İhap Hulusi çok yakın iki arkadaştır. İhap Hulusi’nin çizi­mini yaptığı “Kulüp Rakısı” etiketindeki smokinli, karşılıklı rakı çiçen iki beyden elinde purosuyla yüzü dönük olanın da Fâzıl Ahmet Aykaç olduğu rivayet edilir.

    3 AĞUSTOS 1965

    ‘Üzülerek verdiğim bu red cevabını…’

    ŞÜKRİYE DİKMEN, İhap Hulusi’nin kendisine yazdığı mektupları bir ömür sakladı, korudu ve atmadı, yırtmadı. Onun sakladığı bu mektuplar arasında biri çok çarpıcı. İhap Hulusi ile Şükri­ye Dikmen arasındaki ilişkinin kırılma noktalarından biri belki de. 47 yaşında­ki Şükriye Dikmen, 67 yaşındaki İhap Hulusi’nin üst katında ona ait bir odada kalmak istiyor ve ona bu talebini iletiyor. İhap Hulusi ise şöyle cevaplıyor:

    “Sevgili Şükriye. Yukarıda bana ait olan oda hakkındaki arzunu, bütün hüsnü ni­yetime ve sana yardımcı olmak isteğime rağmen yerine getiremeyeceğimi üzülerek bildirmek mecburiyetindeyim. Bu odayı dairemin bir kısmı olarak otuz küsur se­neden beri devamlı olarak işgal etmekte ve hizmetimde bulunan hizmetçiler için ya­tak odası olarak kullanmaktayım. Arzuna uyarak tahliye ettiğim takdirde dairemde hizmetçiyi yatıracak yer bulamayacağım. Böyle bir vaziyet de beni tahmin edebile­ceğin gibi çaresi bulunamayacak güç duru­ma sokacaktır. Bu sebeple, tekrar ediyo­rum, sana azami şekilde kolaylık göster­mek ve arzunu yerine getirmek isteğime rağmen bu oda hakkındaki talebini yerine getiremeyeceğim. Vaziyetimi takdir edip, imkansızlık karşısında ve üzülerek verdi­ğim bu red cevabını anlayış ve makuliyetle karşılayacağına eminim. Sevgilerimle”.

    12 TEMMUZ 1971

    ‘Başıma gelenleri bir bilsen, konsültasyon yapıldı’

    KOLEKSİYONDAKİ en son mektup 12 Temmuz 1971’de yazılmış. İhap Hulu­si artık 73 yaşındadır ve bir kalp damar sağlığı problemi yaşamaktadır. Şükriye Dikmen ise 53 yaşındadır. “Şükriyeciğim” diye başladığı mektupta sağlığına dair şu satırları yazar:

    “Mektubunu aldım sana yazamadım çünkü başıma gelenleri bilsen. Geçen Çarşamba konsültasyon yapıldı ve netice bir ardemographie alınmasına karar ve­rildi. Bu damarları renklendiren bir iyod mahluku kanımdan enfekte edilerek ya­pılırmış ve damarların tıkanıklık derece­si ve nerede olduğu görülürmüş. Bu film görüldükten sonra hastalığın derecesine göre ameliyata karar verilirmiş. Bu film çeken makineler de iki türlü olurmuş; bi­ri sadece röntgen gibi filim çeker biri de serigraphie dedikleri türlüsü varmış ki bu da arka arkaya 4-5 resim çeker ilacın gi­dişini gösterirmiş. Bu makineler yani se­rigraphie yalnız Çapa’da (ki bu yokmuş) bir de Alman Hastanesi’nde varmış. Tabi iyot yaktığı için bu oldukça acırmış, onun için ‘hafif bir narkoz vermek daha doğru olur’ dediler; esasen 10 – 15 dakika sürer­miş. Uzatmayalım, ‘peki’ dedik ve Cuma günü Alman Hastahanesi’ne gidip bunu yaptırmaya karar verdim.

    Cuma 7:50’de randevu verdiler; gittik, bayılttılar, hiçbir şey duymadım; fakat şimdi anlatacaklarımı dinlerken öğle­ye doğru ayıldım. Kasık ve karın altında müthiş bir ağrı; 10-15 dakika sürecek şey 1 saat 20 dakika sürmüş, damarı bir tür­lü bulamamışlar. Nihayet bulup ilacı ver­mişler bir defa da… serigraphie işleme­miş. Elde kalan 0+0 yine 0. Aradan 3 gün geçti hâlâ doğru dürüst yürüyemiyorum. Kasık ve karnım çürük içinde… Avrupa’da göstermededn katiyen ameliyata karar verecek değilim. Ancak ne zaman gelebi­leceğimi kestiremiyorum…”