Etiket: hiroşima

  • ‘Çok ilerledi’ uygarlık! Artık can çekişiyor insanlık

    ‘Çok ilerledi’ uygarlık! Artık can çekişiyor insanlık

    Bilinen tarihin en eski dönemlerinde de vahşileşen savaşlar yıkım ve ölüme yol açıyordu. Gelişen iletişim teknolojisi, kitlelerin savaşları daha yakından izlemesini, bizzat görmesini sağladı. Günümüzde anlık olarak ekranlarımıza yansıyan görüntü ve seslere, bir o kadar dezenformasyon ve yalan haber de eşlik ediyor. Ve sivil ölümleri çok daha fazla.

    Antik Çağ’dan kalan rölyefler, yazıtlar ve kalıntılar insanın her türlü vahşeti ve zulmü yapmaya yatkın bir tür olarak, tarih boyunca bu uygulamaları sergilediğini gösterir. Bunun birçok amacı vardır. Psikolojik faktörleri bir kenara bırakırsak, hasımları sindirmek, bir bölgeden kaçırtmak, zihin karışıklığına sürüklemek; gücünü ve acımasızlığını göstererek karşı tarafa boyun eğdirmek; toplulukları yok etmek; talan ve intikam; direniş gösterenlere acımasız yaptırımlar bunlardandır.

    KapakDosyasi_Tanju-1
    1854-55’teki Sivastopol Kuşatması’ nda çekilen kare Kırım Savaşı’ndan kalan az sayıda fotoğraftan biri.

    Örgütlü şiddet, orduların ve diğer devlet güçlerinin yanı sıra isyancılar, direnişçiler, suç örgütleri, milis kuvvetleri ve gücü yeten her türlü grup tarafından gerçekleştirilmiştir. Uzak çağlarda şiddetin sergilenmesi doğrudan topluluklar önünde yapılmış, esirler toptan çarmıha gerilmiş, şehirler yakıp yıkılmış, toplu kurban ve ölüm gösterileri düzenlenmiştir. Örneğin Roma’da arenalardaki eğlenceyle karışık işkence ve katliamlar yüzlerce yıl devam etmiştir. Marcus Aurelius için dikilen sütunun kaidesinde, Romalıların esir aldıkları “barbarlar”ı sıraya dizip kafalarını keserken gösteren bir rölyef yer almaktadır. Spartaküs isyanında da 10 bin esirin yol boyunca çarmıha gerilmesi, kölelere gözdağı vermeye yöneliktir. Geçmişte insanlar sürekli olarak şiddetle içiçe yaşardı ve esasen medeniyetin simgesi olan şehirler, şiddetin kurumsallaşmasıyla birlikte meydana gelmiştir.

    KapakDosyasi_Tanju-2
    Sahte mizansenle propaganda fotoğrafları 2.Boer Savaşı’nda (1899-1902) ortaya çıkmıştı. Alttaki karede ölmüş gibi fotoğrafı çekilen İngiliz askeri, bundan az önce çekilen üstteki karede sağ elini oynatırken görülüyor.
    KapakDosyasi_Tanju-3
    Batılı güçlerin “shock and awe” (şok ve dehşet) dedikleri terör bombardımanının bir amacı da sivil halkı kaçırtıp bölgeyi boşaltmaktır. ABD öncülüğündeki koalisyonun 2017’de IŞİD’in elindeki Rakka’ya düzenlediği hava saldırıları da bunun örneklerinden biriydi.

    İletişim olanakları geliştikçe geniş kitleler savaşları daha yakından izler duruma geldi. En radikal değişim telgraf ve gazetelerin ortaya çıkışıdır. Napolyon Savaşları (1800-1815) döneminde gazete ve broşürler hasmı yerin dibine batıran karikatürlerle destekleniyordu. Daha sonra bunlara fotoğraf eklendi. Kırım Savaşı’ndan (1853-1856) tek tük fotoğraf kalsa da, Amerikan İçsavaşı’nda (1861-1865) daha fazla fotoğraf ve gazetecilik vardır. Günümüzde Güney Afrika Cumhuriyeti’nin bulunduğu topraklarda yaşanan 2. Boer Savaşı’nda (1899-1902) fotomontaj veya sahte mizansenle propaganda fotoğrafları ortaya çıktı. Bunlar 1. Dünya Savaşı’nda (1914-1918) kısa filmlerle desteklendi; 2. Dünya Savaşı’na gelindiğinde (1939-1945) filmler esaslı bir propaganda aracı olmuştu. Günümüzde ise savaşın dehşeti anlık olarak ekranlarımıza ve kulaklarımıza yansıyor. Bunu Irak’ta, Ukrayna’da yaşadık; 2023 Ekim’inde de Gazze’deki savaşı naklen izliyoruz.

    İnsanlar yıllar geçtikçe savaşı daha yakından izler duruma gelirken, savaşların niteliğinde de köklü değişimler yaşandı. 1. Dünya Savaşı’na kadar savaşlarda ölenlerin yüzde 90’ı asker, sadece yüzde 10’u sivildi. 2. Dünya Savaşı’nda bu oran tersine dönmeye başladı. Günümüz savaşlarında hayatını yitirenlerin yüzde 90’ı sivillerden oluşuyor. Bunun bir nedeni, topyekûn savaşın artık toplumun tümü tarafından yapılması, cephe ve cephe gerisi ayrımının büyük ölçüde ortadan kalkmasıdır. Krallar, ordularının yenilgiye uğramasından sonra tazminata razı olup savaştan vazgeçerken, artık toplumlar çok daha fazla fedakarlık göstermekte. En kısa ifadesiyle halkların savaşları hükümdarların savaşlarından çok daha fazla ölüme neden oluyor. Amerikan İçsavaşı’nda 1 milyon, 1. Dünya Savaşı’nda 10 milyondan fazla, 2. Dünya Savaşı’nda ise 40 milyondan fazla kişi öldü ki, bunlara açlık, hastalık ve diğer nedenlerle ölen sayısız milyonlar dahil değildir.

    Şiddetin yakından izlenmesi bir dizi sonuç ortaya çıkarıyor. Bunlardan birisi, acı da olsa, şiddetin kanıksanmasıdır. Şayet taraf değilseniz, izlediğiniz sahneler kalıcı bir iz bırakmaz. Şayet tarafsanız, karşı tarafın vahşetinin tek taraflı ve abartılı olarak gösterilmesi öfkenizi arttırır ki, bu zaten amaçlanmıştır. Enformasyon savaşı ve psikolojik savaş gibi yeni tanımlar durumu açıklamaya yardımcı olur. Bunun uç noktalarından birisi Batılı güçlerin “shock and awe” (şok ve dehşet) dedikleri terör bombardımanlarıdır. Korku yaratarak hasım halkı sindirmek ve kimi zaman da Rakka’da olduğu gibi sivil halkı kaçırtıp bölgeyi boşaltmak için kullanılmaktadır. Bu mantık içerisinde hastanelerin bombalanması şaşırtıcı değildir. Hava bombardımanıyla düşmanı sindirip teslime zorlamak daha 1918’de İngiliz Trenchard ve İtalyan Douhet tarafından ortaya atılmış teorilerdi. 1940’tan sonra Churchill, hava generali Harris’e savaşı Alman kentlerine taşımasını emretti. Yanıp yıkılan Alman kentlerinde 600 bin sivil öldü ama Almanya teslim olmadı.

    KapakDosyasi_Tanju-4
    Nazi askerlerinin 29-30 Eylül 1941’de Kiev’de 33 bin 771 Yahudiyi öldürüp toplu mezara gömdüğü olay tarihe Babi Yar Katliamı olarak geçti. Almanlar toplu mezarı da Rus savaş esirlerine kapattırmıştı.

    Bombardımanla savaşı bitirme tezini doğrulayan yegane sonuç, Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası atılmasından sonra alındı ama burada bombardımanın niteliği çok değişmişti. ABD’nin 1963’te dahil olduğu Vietnam Savaşı’nda milyonlarca sivilin üzerine 2. Dünya Savaşı’nda atılanlardan daha fazla bomba ve kimyasal zehir yağdırıldı ama bu da direniş azmini azaltmadı, hatta tam tersine yol açtı. Sivillerin acıları ABD’de ve tüm dünyada bu savaşa karşı sivil tepkileri de artırdı. Pentagon’un kararı, sonraki savaşlarda büyük propaganda kampanyalarıyla kamuoyu tepkisini bastırmak, hatta önceden hazırlamaktı ki, bunu en net şekliyle Irak’ın işgalinden beri yaşıyoruz.

    KapakDosyasi_Tanju-5
    1937’de Çin Cumhuriyeti’nin o zamanki başkenti Nanking’i ele geçiren Japon askerleri 300 bin sivil ve silahsız askeri öldürüp on binlerce kadına tecavüz etmişti.

    Askerî operasyonlar giderek diğer insan faaliyetleriyle daha fazla içiçe geçti. Her zaman politik amaca tabi olmak zorunda olan askerî strateji, artık tamamen politik, hatta kültürel bir çerçeveye yerleşti; bu da sivilleri savaşın içine daha çok çekti. Her ne kadar özellikle eski kuşatmalarda şehrin tüm varlığı ve ahalisi meşru hedef ve doğal ganimet sayılmışsa da, günümüzde ekonomik altyapının çökertilmesi ve nüfusun hedef alınması yıpratma savaşının temel taktiği durumuna gelmiştir. Hava bombardımanı bunu mümkün kılmaktadır, ancak sadece birkaç büyük devletin bunu yapabilecek kapasiteye sahip olduğu açıktır. 20. yüzyılda Guernica, Şanghay, Dresden, Tokyo, Hiroşima ve Rakka çapındaki yıkıcı bombardımanlar sadece 4 devlet tarafından yapılmıştır.

    KapakDosyasi_Tanju-6
    Amerikan askerlerinin Vietnam Savaşı’nda işlediği savaş suçlarından biri olan 1968’deki My Lai Katliamı’nda en az 347 sivil öldürüldü. ABD ordusu olayı ancak bir yıl sonra kabul etti. Gerçekler ordu görevlisi foto muhabiri Ronald Haeberle’nin çektiği karelerle belgelenmişti.

    Bu tür katliamlar militarizmin hortlaması ve ırk teorisiyle birleşmesiyle gerçekleşebilmiştir. 2. Dünya Savaşı sürecinde Almanya ve Japonya militarist devletlerdi; İngiltere ve ABD ise militarist olmayıp savaşta askerîleşmiş devletlerdi; ancak dördü de ırkçıydı. Amerikalı generaller askerlerine “sarı p..leri öldürün” derken, Japonlar da Çinlileri “aşağılık”, Beyazları “ödlek” olarak niteliyordu. Günümüzde de ırkçılık farklı biçimlerde sürmekte olup, bu en bariz şekilde Batı ülkelerinde göze çarpmaktadır.

    Yakın dönemin ilginç özelliklerinden biri de, eskiden fiilen dokunma veya fırlatma mesafesinde gerçekleştirilen öldürme eyleminin, şimdi çok uzaklardan yapılabilmesidir. Colorado’da ekran başında oturan bir drone operatörü sabah nöbetinde 15 bin kilometre uzaktaki bir Afganlıyı öldürüp evine yemeğe gitmekte, paydostan önce bunu birkaç defa daha tekrarlayabilmektedir. Nazi subayları da ölüm fırınlarından 5 dakika uzaktaki evlerinde aileleriyle normal bir akşam geçirirdi.

    Askerlerin düşmanla daha hiç göz temasına girmeden, cepheye geldikleri ilk dakikalarda çok uzaktan yapılan top ateşiyle ölmeleri 1. Dünya Savaşı’nda ortaya çıkmış bir durumdur; şimdi ise ölümlerin neredeyse yarısından fazlası bu şekilde gerçekleşmektedir.

    Zaman ilerledikçe savaş insanlığın ayrılmaz bir parçası olmaktan hiç çıkmadığı gibi, giderek sivilleri daha fazla kapsamaya başladı. Irkçı bakışın yaygınlığı, sivillerin toplu katliamını getirdi. Japonların “Rape of Nanking” (Nanking Tecavüzü) adı verilen katliamı veya hıyarcıklı vebayla Çinlileri öldürmeleri; Nazilerin ölüm kampları ve Rusya’da sayısız sivili katletmeleri; Rusların 1930’larda milyonlarca Ukraynalıyı ölüme sürükledikleri Holodomor hadisesi; Ruanda ve Kamboçya ölüm tarlaları; Suriye bombardımanları; Filistin kamplarının basılması yaşanan binlerce olayın en bilinenlerinden birer bölümdür. Dünya kamuoyunun bunlardan “fazla etkilenmemesi” için katliamları mazur gösteren kampanyalar, özellikle Batı ülkeleri tarafından başarıyla yürütülmektedir.

    Bütün bunlar vahşetin kültürel mi, yoksa genetik mi olduğu tartışmasını gündeme getirmiştir. Barışa inanmak isteyenler bunun kültürel olduğunu ve insanlıktan silinebileceğini ileri sürer. Ne var ki, medeniyetin zulümle inşa edilmiş olması aksine işaret etmektedir. Savaş, neolitikten uygarlığa geçişte, şehirlerin varlık nedenlerinden birisiydi; bundan sonra da şehirlerin zenginliği bizzat şiddetin hedefi oldu. Şehirler, 2 yüzyıl öncesine kadar surların içerisinde yaşamak zorundaydı. Sözkonusu süreç içerisinde daha barışçı halklar şiddete daha yatkın olanlar tarafından tasfiye edildiler; galip taraflar ise “uygarlığın” kurucuları oldular. Vahşete karşı mücadele daha çok uzun süre insanlığın gündemindeki en önemli konulardan biri olmayı sürdürecek. ■

  • Nâzım Hikmet’in 10+1 sıradışı eseri

    Nâzım Hikmet’in 10+1 sıradışı eseri

    Türkçemizin en büyüklerinden, dünyanın gelmiş geçmiş en önemli şairlerinden Nâzım Hikmet Ran 119 yaşında. İlk şiirinin yayımlandığı 16 yaşından (1902), son nefesini verdiği 61 yaşına (1963) kadar öyle etkili oldu ki, “dünya şairi” kimliği genç yaşında yeryüzünün neredeyse tüm coğrafyalarına ulaştı. Yasaklara, mahpusluklara rağmen dizeleriyle bütün insanlığı kucakladı. 

     1. YAYIMLANAN İLK ŞİİR / 1918 

    1
    Nâzım Hikmet’in ilk şiiri Yeni Mecmua dergisinde yayımlanır. Derginin kapağında Mehmed Nâzım ismi sol taraftaki blokta, en altta yer alır. 

    Nâzım Hikmet’in ilk şiiri 3 Ekim 1918 tarihli Yeni Mecmua dergisinde Mehmed Nâzım imzasıyla yayımlanır. Henüz 16 yaşındaki şair, “Hâlâ Servilerde Ağlıyorlar mı?” şiiriyle derginin kapağından okuyucuya duyurulur. Ziya Gökalp tarafından çıkarılan Yeni Mecmua dergisinin yazar kadrosunda Yahya Kemal, Halide Edib (Adıvar), Refik Halid (Karay), Mehmet Fuat (Köprülü), Ahmet Emin (Yalman) gibi döneminin önemli isimleri vardır. 

    sıradışı eserler

    2. KİTAPTA İLK ŞİİR / 1920 

    Nâzım Hikmet’in şiirinin çıktığı ilk kitap ise Numaralı Kitaplar serisinden 1920’de Tanin Matbaası’nda 64 sayfa olarak basılan Üçüncü Kitap’tır. Burada Nâzım Hikmet’in “İman” ve “Namus” isimli şiirleri kendi ismiyle yer alır. Şair henüz 18 yaşındadır. Orhan Seyfi (Orhon), Celâl Sahir (Erozan), Vâlâ Nureddin, Faruk Nafiz (Çamlıbel) ve Yusuf Ziya’nın (Ortaç) da aralarında bulunduğu dönemin genç kalemleriyle kolektif olarak çıkarılan Numaralı Kitaplar, Yeni Edebiyat Neşriyatı adlı yayınevi tarafından 8 adet basılmıştır ve “şiir, hikaye, temaşa” üst başlığını taşır. Nâzım Hikmet ilk dönem şiirleriyle bu serinin beş kitabında vardır.

    Sıradışı eserler
    1920’de dönemin genç, geleceğin usta edebiyatçılarını biraraya getiren Numaralı Kitaplar serisinden Üçüncü Kitap ve Nâzım’ın şiirinin yer aldığı sayfa.

    3. İLK FOTOĞRAF / 1920

    Nâzım Hikmet’in bir yayında kullanılan ilk fotoğrafı, Ümid dergisinin 26 Ağustos 1920 tarihli 8. sayısındadır. Dergide çıkan “Lades” şiiri, şairin fotoğrafıyla okura sunulmuştur. 18 yaşındaki genç şair, bu şiiri “Güzide Halam’a” diye ithaf etmiştir. Aynı fotoğraf iki ay sonra Alemdar gazetesinin 30 Ekim 1920 tarihli sayısında, “Kısm-i Edebi” ekinde yayımlanacaktır.

    sıradışı eserşer
    Şairin yayımlanan ilk fotoğrafı 1920 Ağustos’unda çıkan Ümid dergisindeki şiirinin üzerinde yer alıyor.

    4. BATI’DA YAYIMLANAN İLK ŞİİR / 1925  

    Nâzım Hikmet, Aydınlık ve Orak Çekiç dergilerinde yazdığı yazılardan dolayı Takrir-i Sükun Yasası’na göre komünist örgütlenme ve propaganda ile içgüvenliği bozmaktan, Ankara İstiklal Mahkemesi’nce 15 yıl kürek cezasına mahkum edilir. 1925 Haziran’ında polis tarafından arandığı İzmir’den gizlice İstanbul’a, annesi Celile Hanım’ın evine gelir; buradan Moda-Mühürdar açıklarında bekleyen bir takayla, tayfa kılığında Sovyetler Birliği’ne kaçar. 

    9

    Şairin memleketini gizlice terketmek zorunda kaldığı o Haziran günlerinde; Fransa’da Henri Barbusse ile Paul Vaillant Couturier’nin çıkardığı, sol camianın en prestijli dergilerinden Clarté’nin (Berrak) kapağında “Occident-Orient (Batı-Doğu)” şiiriyle Nâzım Hikmet Fransız okura duyurulur. Nâzım, derginin Haziran 1925 tarihli sayısındaki şiirinde, 1923’te ölen ünlü Fransız oryantalist romancı Pierre Loti’yi şu dizelerle yerecektir: 

    “… 

    Çürük Fransız kumaşlarını 
    yüzde beş yüz ihtikarla şarka satan: 
    Piyer Loti! 
    Ne domuz bir burjuvaymışsın meğer! 

    Maddeden ayrı ruha inansaydım eğer, 
    Şarkın kurtulduğu gün 
    senin ruhunu 
    köprü başında çarmıha gerer 
    karşısında cıgara içerdim! 
    …” 

    Nâzım Hikmet’in Clarté’de yayınlanan “Piyer Loti” şiiri, Batı’da bir dergide yayımlanan bilinen ilk şiiridir. Yazar Nedim Gürsel ise Pierre Loti İstanbul’da adlı kitabında, “Nâzım Hikmet’in de, yıllar sonra Paris’te, bu şiirinde Loti’ye haksızlık ettiğini söylediğini Abidin Dino’dan dinlemiştim” diye yazacaktır. 

    5. ŞAİRLER DE ÇİZER / 1929 

    İlk kadın ressamlarımızdan Celile Hikmet’in oğlu Nâzım Hikmet, annesi gibi hem resime-çizime meraklıydı hem de bu yeteneğini az sayıda da olsa kimi kitabında imzasız olarak sergilemekten kaçınmamıştı. Öyle ki 835 Satır kitabının 1929’daki ilk baskısının kapağı Nâzım Hikmet imzalıdır. Kitabın bu ilk baskısındaki tipografik yaklaşım, döneminin Rus konstrüktivizm akımından etkilenmiş görünür. 1928’e kadar Moskova Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde (KUTV) hem öğrencilik hem eğitmenlik yapan şairin şiirlerinde de bu akımdan izler görülür. 

    “İyi haber: İpekçilik broşürleri işi gitgide yoluna giriyor. Şimdi bana broşür başına kaç para vermek lazım geldiği hakkında müzakere olunuyor. Broşürlerin kaynak resimlerini de bana yaptırıyorlar”. Nâzım Hikmet’in Piraye Hanım’a Bursa Cezaevi’nden yazdığı bu tarihsiz mektup, şairin bibliyografyasında müstesna bir yer edinen çizerliğini de gözler önüne seriyor. Bursa Koza Tarım Satış Kooperatifleri Birliği’nin desteğiyle yayınlanmış 7 adet broşürün metinlerinde ve metin içi çizimlerinde şairin imzasının olduğunu müjdeliyor. 

    10

    6. ‘MÜMTAZ OSMAN’ İMZALI OPERET / 1933 

    Muhsin Ertuğrul’un yönettiği ve 1933’te gösterime giren “Karım Beni Aldatırsa” filminin senaryosunu ve filmdeki şarkıların sözlerini Mümtaz Osman yazmıştı. Nâzım Hikmet, İpek Film ve yönetmen Muhsin Ertuğrul’la ilk Türkçe operet-film için anlaşmış, o da senaryo ve operet güfteleri için daha önce Darülbedayi’de “Kafatası” ve “Bir Ölü Evi” piyesleri için beraber çalıştığı Nâzım Hikmet’le el sıkışmıştı. 

    Peki şair neden Mümtaz Osman müstear ismini kullanmıştı? 1932’de Nâzım Hikmet’in Gece Gelen Telgraf kitabıyla ilgili soruşturma açılmış, dönemin anti-komünist havasıyla okların her geçen gün üzerine yöneldiği şair, çareyi mahlas kullanmakta bulmuştu. Tıpkı daha sonraki film senaryolarında kullanacağı Selma Muhtar, M. İhsan, Ercümend Er ve İhsan Koza takma adları gibi. 

    İlk gösterimi 22 Ocak 1933’te yapılan, başrollerinde Feriha Tevfik, Ercüment Behzat ve Hazım Körmükçü’nün yer aldığı filmin bir de şarkı kitapçığı çıkacaktır. İstanbul’da ve İzmir’de dağıtılan ve içinde Nâzım Hikmet’in külliyatına girmemiş şiirlerin bulunduğu bu ufacık çok nadir kitapçığın kapağının üzerinde de Mümtaz Osman yazacaktır. Kitapçık, filmin gösterime girdiği 1933’te sinemalarda dağıtılmış ve Nâzım Hikmet’in o yıl basılan tek eseri olmuştu. 

    1933’te gösterime giren “Karım Beni Aldatırsa” filminde, filmle aynı adı taşıyan ve sözlerini Nâzım Hikmet’in yazdığı, Hazım Körmükçü’nin seslendirdiği parça, taş plak olarak piyasaya çıkmıştı.
    Parçayı, barkodu telefonunuza okutarak dinleyebilirsiniz. 

    Aynı yıl, filmde geçen ve sözlerini Nâzım’ın yazdığı “Aldatursa Beni Karum” adlı parça ile yine kendisinin yazdığı “Söz Bir Allah Bir” operetinin “Sorguya Çekme Beni” isimli parçası da Hazım Körmükçü’nün sesinden Gramofon Plak Şirketi tarafından plak olarak basılır. Plağın kapağında “Karım Beni Aldatırsa filminden” ibaresi yer alır ve filmdeki koro da Hazım Körmükçü’ye eşlik eder. 

    Nâzım Hikmet, “Mümtaz Osman” takma adıyla yazdığı iki operetin şarkı sözlerinin plağa aktarılmasıyla da telif ücreti alır. Bursa Cezaevi’nde mahpusluğu sırasında 5 Temmuz 1933 tarihinde eşi Piraye Hanım’a gönderdiği mektupta bu plakla ilgili şunları yazar: “Benim piyes işinin peşine düştüğün çok iyi. Bir de Vedat canıma, Vedat biriciğime söyle; onun da tanıdığı, İpekçi’lerden tanıdığı bir Sarı İhsan vardır. Bu ihsan benim ‘Karım Beni Aldatırsa’ filminin plaklarıyla alakadar. O plakların parasını da Vedat ondan sorsun”. 

    7. YAZDI VE YÖNETTİ: GÜNEŞE DOĞRU / 1937 

    Nâzım Hikmet’in 1937’de yazıp yönettiği tek uzun metrajlı filmi olan “Güneşe Doğru”, şairin kayıp eserlerinden biri. Arif Dino, Mediha Baran, Ferdi Tayfur, Safiye Ayla, Neyzen Tevfik gibi isimleri kadrosunda toplayan filmin kendisi gibi afişi de kayıp. Aradan geçen 84 yılda “Güneşe Doğru”nun çekildiğine dair en önemli kanıt ise iki sinema ilanı. 

    28 Ekim 1937’de İstanbul İpek ve İzmir Elhamra sinemalarında gösterime girdiği bilinen “Güneşe Doğru”nun Eskişehir Asri ve Yeni Sinema’ya ait bu sinema ilanları, filmin 6 Kasım 1937’de Eskişehir’de de gösterime girdiğini belgeliyor ve içeriğine dair önemli detaylar veriyor. İpek Film, filmi tanıtırken yerelliğe, “memleket filmi” oluşuna vurgu yapmış: “Üç senelik bir ayrılıktan sonra Türk rejisörleri – Türk artistleri – Türk musiki üstadları – Türk teknisyenlerinin yaptığı – Aşk – Güzellik – Vatan severlik – Heyecan ve sergüzeşt filmi” denilirken, 1934 yapımı “Leblebici Horhor Ağa”ya da vurgu yapılmış. 

    Sinema ilanlarında filmin konusu ve oyuncularına dair detaylı bilgiler yer alırken senarist ve yönetmen olarak Nâzım Hikmet ismine rastlanmaması şaşırtıcı değil. “Güneşe Doğru”nun çekileceği sırada, 1936’yı 1937’ye bağlayan gece, “komünistliğe tahrik amacına yönelik gizli bir cemiyetin başkanlığını yaptığı” iddia edilen Nâzım Hikmet gözaltına alınıp tutuklanacak ve 1937’nin ilk birkaç ayını Sansaryan cezaevinde geçirecektir. 

    “Güneşe Doğru” filminin Eskişehir’deki Asri ve Yeni Sinema’ya ait el ilanlarında, yönetmen ve senaryo yazarı olarak Nâzım Hikmet’in adı -malum sebeplerle- geçmiyor. İlan metninin son cümlesi ise dönemin samimiyet algısını göstermesi bakımından ilginç: “Bu yeni yerli filmimizin mevzuunun son kısmını bütün halkımızın merak edip göreceği bir eser olduğundan, koymuyoruz”. 

    8. YAŞARKEN TÜRKİYE’DEKİ SON ESERİ / 1949 

    Yazılarım otuz kırk dilde basılır Türkiyem’de Türkçemle yasak”. 

    Nâzım Hikmet 11 Eylül 1961’de Doğu Berlin’de yazdığı Otobiyografi şiirinde bu notu düşmüştü defterine iki satırla. 

    1949’da Nâzım Hikmet henüz Bursa cezaevindeyken, Ahmet Halit Kitabevi, şairin yazdığı La Fontaine’den Masallar’ı “Ahmet Oğuz Saruhan” takma adıyla yayımlayacak, bu çeviri-uyarlama yapıt Nâzım Hikmet yaşarken Türkiye’de basılan son eseri olacaktı. Şairin bu tarihten sonra Türkiye’de ve Türkçe basılan ilk eseri için 16 yıl daha, yani 1965’i beklemek gerekecek; 1963’te vefat eden Nâzım bunu da göremeyecekti. 

    Nâzım Hikmet, çeviri-uyarlama olan La Fontaine kitabında “Ahmet Oğuz Saruhan” ismini kullanmış. 

    9. HİROŞİMA’YI UNUTMAYAN ŞAİR – 1955 

    Kitaplarının memleketinde yasak olduğu yıllarda, bütün dünyada Nâzım Hikmet şiirleri çevriliyor; Hindistan’dan Japonya’ya, İsrail’den Ukrayna’ya okurlar Nâzım Hikmet’i keşfediyordu. 

    Japonya’da da ilk Nâzım Hikmet kitabı 1955’te yayımlandı. Kitabın ismi Ferhad ile Şirin ve Dört Hapishaneden’di. Ferhad ile Şirin Nâzım Hikmet’in 1948’de Bursa Cezaevi’nde yazdığı bir tiyatro oyunuydu ve ilk defa 1953’te “Bir Aşk Masalı” adıyla Moskova Dram Tiyatrosu’nda sahnelendi. İşte bu ilk Japonca Nâzım kitabında, Moskova’daki o piyesten siyah-beyaz bir Nâzım Hikmet fotoğrafı da vardır. 

    Japonya’da ilk basılan Nâzım kitabı: Ferhad ile Şirin ve Dört Hapishaneden. 
    1956’da çıkan Japonca olarak ve sadece 300 adet basılan Kız Çocuğu kitabında Nâzım Hikmet’in meşhur şiiri. Sağdan sola ve yukardan aşağı! 

    1956’da da iki Nâzım Hikmet kitabı daha çıkar Japoncada. Biri sadece 250 adet basılan Dört Hapishaneden, diğeri de sadece 300 adet basılan Kız Çocuğu. İçsayfada şairin bir portresinin de yer aldığı bu avuç içi kadar iki kitap, Japon halkının geçmiş yaralarına bir merhem niteliği de taşır. Japon okurlar özellikle şairin Hiroşima’ya bir ağıt olarak 1956’da yazdığı “Kız Çocuğu” şiirini öyle benimseyecektir ki, kitap 1958’de çok dramatik görseller ve özel bir baskıyla tekrar çıkacaktır. 

    1961’de ise Japonya’da Seçilmiş Şiirler kitabı çıkar. Kutulu özel bir baskıyla ve kapağında Türkçe “Nâzım Hikmet, Seçilmiş Şiirler” yazısıyla. Kendi dilinde şiirleri basılması yasak olan usta şair, Japonya’da Japonca bir kitapta Türkçe olarak duyurulur. Bu, Japon halkının Hiroşima’yı unutmayan Nâzım Hikmet’e selamıdır. 

    10. İTALYANCA NÂZIM VE ARA GÜLER – 1961 

    Ölümünden birkaç sene evvel, Galatasaray’daki Ara Cafe’de her zamanki masasında oturan Ara Güler’in yanına bu kitapla gittiğimde, daha kitabın o kırmızı mukavvasını görür görmez gözleri ışıldamış ve o kendine has üslubuyla kalayı basmıştı: “Ulan p……. beni astırmak mı istiyorsun? Nereden buldun o kitabı?” 1961’de Torino’da İtalyanca ve Türkçe olarak basılan In quest’anno 1941 yani Şu 1941 Yılında kitabı! İtalya’da İtalyanca ve Türkçe, kırmızı mukavva kutusunda, 1. sınıf kuşe kağıda basılmıştı. Kitabın içindeki şiirlere eşlik eden siyah-beyaz Türkiye manzaraları fotoğraflarıyla. Ama kitabın künyesinde herhangi bir isim yoktu. Ancak fotoğraflar, “bunları böyle ancak Ara Güler çekebilir” diye bağırıyordu. 

    Türkiye’de Nâzım Hikmet’in adını bile anmanın yasak olduğu o yıllarda Ara Güler 33 yaşında ama kendini kanıtlamış bir fotoğrafçıydı. İki isim bu kitapta biraraya gelmiş ve bu müthiş eser ortaya çıkmıştı. Zor bela, yalvar yakar Ara ağabeyi ikna edip, kitaba imzayı attırdım o gün. 1961’in o yasak yıllarındaki bu gizli ortaklık da belgelenmiş oldu; 60 yıl öncenin yazılmamış tarihi geç de olsa rayına oturdu. 

    Nâzım’ın İtalya’da basılan kitabının kapağı ve Ara Güler’in yıllar sonra yazdığı ithaf: “Merhaba-Ara Güler”. Kitap, şiirlerin orijinallerini ve İtalyancalarını yanyana sunuyor. 

    10+1. 1965’TEKİ BÜYÜK UTANÇ 

    Resmî Gazete’nin 17 Aralık 1965 Cuma günü yayımlanan 12179 numaralı sayısı, iki yıl önce vefat etmiş şair Nâzım Hikmet ile ilgili yeni bir yasağı duyuruyordu. Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel ve Başbakan Süleyman Demirel imzalı kararname, Paris’te 1959’da çıkan, şairin kendi sesiyle 13 şiirini Fransızca okuduğu “La Voix de Nâzim Hikmet” adlı 33 devirlik plağın yurda girişini ve dağıtılmasını yasaklıyordu. 1963’te Moskova’da vefat ettikten sonra bile yurdunda, Anadolu’da bir köy mezarlığına dahi gömülmesine izin verilmeyen Nâzım Hikmet’in şimdi de sesinin Türkiye’ye girmesine izin verilmiyordu. Bu yasak, 61 yıllık ömrünün 12 yılı aşkın bir süresini hapiste geçiren şairin ödediği bedellerin belki de en küçüğüydü ama, bir utanç belgesi olarak tarihimize kazındı. 

    Şairin 1959’da Fransa’da yayımlanan ve içinde kendi sesiyle Fransızca olarak okuduğu 13 şiiri bulunan 33 devirli plak. Plağın arka kapağında, Polonya asıllı Fransız şair, gazeteci ve çevirmen Charles Dobzinski’nin (1929-2014) kaleme aldığı müthiş bir yazı bulunuyor. 
    1965’te, Nâzım’ın ölümünden iki yıl sonra Bakanlar Kurulu’nun Resmî Gazete’de yayımlanan yasak kararı. 
    Nâzım Hikmet’in Fransızca olarak seslendirdiği 13 şiirini, barkodu telefonunuza okutarak dinleyebilirsiniz.