nisan ayında bahar mevsimi kendini iyice hissettirmeye başlar. sonbahar hüznün ve melankolik duyguların mevsimi iken ilkbahar neşe, coşku ve aşk gibi duyguların uyanmaya başladığı bir dönemdir. ilkbahar ve aşk birçok romana, şiire, şarkıya ve filme konu olmuştur. nisan ayı ile yeni aşkların ortaya çıkacağı ya da küllenmiş olan bazı aşkların yeniden alevleneceği bir döneme girmiş bulunuyoruz. bir duygu olarak ele alınabilecek aşkın kalp ve beyinle ilişkisini anlatan tarihe dayalı kısa bir derleme…
Aşk Çeşitleri Aşk coşkulu duygularımızın en güçlülerinden biridir. Aşk, her ne kadar, genellikle iki karşı cins arasında yoğun bir etkileşimi ve türün devamı için gerekli olan cinsel motivasyonu içerse de edebiyatta konu edilen aşk çok defa cinsellikten uzaktır. Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Tahir ile Zühre ve Arzu ile Kamber gibi halk edebiyatına konu olan görkemli aşkların ortak noktası kavuşamama ve acı çekmedir. Bu aşklar cinsel motivasyon içermez. Cinsel motivasyon içermeyen başka üst düzey aşklar da var; platonik aşk ve ilahi aşk gibi.
Folklorik hikâyelerin çoğu “platonik” bir yaklaşımla ele alınmıştır. Platonik kavramı büyük felsefeci Platon’un isminden türetilmiştir. Platon Devlet isimli ünlü eserinde sadece vatandaşlarının çıkarları için var olan ve vatandaşlarının refahı için çalışan ütopik ve ideal bir devlet tarifi yapar. Bunu sağlamak için devleti yönetenlerin çok iyi bir eğitime sahip olmaları hatta birer filozof olmaları gerekir. Buradan hareketle platonik, gerçekleşmesi mümkün olmayan ancak gerçekleşmiş olsa gerçekten harika olur hissiyatını ifade eden bir terim olarak türetilmiştir. Platonik aşk çok yerde yanlış ifade edildiği gibi “karşılıksız” ya da “imkânsız” bir aşk değildir. Cinsel motivasyondan ve üreme isteğinden uzak ideal bir aşkı tarif eder. Dürtülerden uzak, duyguların ön plana çıktığı bir aşktır. Tasavvufun işlediği aşk konusu da buna yakındır. Tasavvufta buna “müşahhastan mücerrete ulaşma” denir ki Divan şiirlerinde de sıklıkla işlenen bir konudur. Mevlânâ Celâleddin-i Rumi ve Yunus Emre gibi büyük düşünürlerin eserlerine konu olan aşk da ilahi aşktır.
Bir de içinde cinsel motivasyon barındıran ya da barındırmayan (platonik) bir aşk türü daha vardır ki bu herkesin yaşamında özellikle gençlik döneminde en az bir kez deneyimlediği ve yaşam hikâyesi içinde mutlaka çok özel bir yere sahip olan sıradan aşktır. Sıradan aşkı deneyimlemeyen, bunu yaşam hikâyesinin özel bir yerine koymayan bir insan yok gibidir. Baharın kendini iyice hissettirmeye başladığı bu günlerde üzerinde duracağımız aşk tam da bu aşktır. Yani, herhangi birinin yaşamının herhangi bir zamanında yaşadığı sıradan aşk.
“günümüzde beynin tüm duygu ve düşünce süreçlerinin merkezi olduğunu biliyoruz. coşkulu bir duygu olan aşk da kesinlikle beyinle ilişkili bir duygudur. buna rağmen, aşkı ve sevgiyi ifade ederken beyine değil de kalbe atıfta bulunuyoruz. örneğin, kalpten sevmekten bahsederiz. hayal kırıklığı yaşadığımızda kalbimiz kırılır. sevgi ve aşk figürü olarak kalbi kullanırız.”
Hipokrat, beynin bilinç ve insan davranışlarıyla ilişkili olduğunu belirtmiştir.
Aşk Duygusu Nerede Şekillenir? Günümüzde duygu ve düşünce süreçlerinin bir beyin aktivitesi olduğu reddedilemez bir biçimde kanıtlanmış durumdadır. “Tüm mutluluğumuz, sevinçlerimiz, neşemiz, kederlerimiz, acılarımız, endişelerimiz ve gözyaşlarımız yalnızca beynimizden kaynaklanmaktadır. Bu organımız sayesinde düşünüyor, görüyor, işitiyor ve çirkinle güzeli ayırt ediyoruz. Aynı organ ile deliriyor ya da kendimizden geçiyoruz ve korkulara, paniğe kapılıyor, uykusuzluk çekiyor, uykuda yürüyoruz.” Bu sözlerin sahibi ünlü Antik Çağ hekimi ve tıbbın babası kabul edilen Hipokrat. Hipokrat’ın bu sözleri epilepsiyi anlattığı Kutsal Hastalık Üzerine adlı kitabında yer alıyor. O dönemde epilepsinin, günahları nedeniyle şeytan tarafından ele geçirilen kişiye verilen ilahi bir ceza olduğuna inanılıyordu. Hipokrat’ın kitaba kutsal hastalık ismini vermesinin nedeni budur. Hipokrat, MÖ yaklaşık 400’lerde yazılan bu kitapta, epilepsinin beyindeki bir bozukluktan kaynaklandığını ortaya koymanın yanı sıra beynin bilinç ve insan davranışlarıyla ilişkisini de açıkça ifade etmiştir.
Kalbin Aşk ile İlişkisi Nerede Ortaya Çıktı? Günümüzde de beynin tüm duygu ve düşünce süreçlerinin merkezi olduğunu biliyoruz. Coşkulu bir duygu olan aşk da kesinlikle beyinle ilişkili bir duygudur. Buna rağmen, aşkı ve sevgiyi ifade ederken beyine değil de kalbe atıfta bulunuyoruz. Örneğin, kalpten sevmekten bahsederiz. Hayal kırıklığı yaşadığımızda kalbimiz kırılır. Sevgi ve aşk figürü olarak kalbi kullanırız. Sevgililer Günü’nde sevgiliye hediye edilen ürünler kalp motiflidir. Âşıklar ağaçlara veya tahta zeminlere aşklarının nişanesi olarak ortasından Eros’un oku geçen kalplere isimlerinin baş harflerini yazarlar. Aşk denilince aklımıza gelen ilk figür kalptir.
Aristoteles, insan düşünce ve davranışlarının merkezi olarak kalbi tarif etmiştir.
İlginç olarak, Oxford Sözlük’te çeşitli duygular tanımlanırken kullanılan kalp sözcüğü içeren ifadeler beyin kelimesi içeren ifadelerden neredeyse beş misli fazladır. Peki, aşk beynimiz ile ilişkili bir duygu ise neden aşk denince ilk aklımıza gelen şey kalp? Ya da neden beyin bir figür olarak ağaçlara çizilen resimlerde veya ticari ürünlerde kullanılmıyor? Bu sorunun yanıtı yine Antik Çağ’da, Hipokrat’tan sonra dünyaya gelen ve tartışmasız şekilde Antik Çağ filozoflarının en büyüklerinden biri, bazı kaynaklara göre de en büyük biyoloğu kabul edilen Aristoteles’in fikirlerindedir.
Aristoteles (MÖ 384-322) kraliyet bağlantısı olan aristokrat bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Makedonya Kralı III. Amyntas’ın doktoruydu ve onu 17 yaşındayken dönemin ünlü filozofu Platon’un akademisine eğitim almaya gönderdi. Felsefe ve tıbbın yanı sıra hayvan türleri üzerine gerçekleştirdiği çarpıcı araştırmalarıyla zoolojinin kurucusu da kabul edilir. Beyin konusuyla da ilgilenmiş ancak insan düşünce ve davranışlarının merkezi olarak kalbi tarif etmiştir. Bu görüşünü yumurta içindeki civciv embriyosunun gelişimiyle ilişkili gözlemlerine dayandırmıştır. Embriyonik gelişimin ilk dört günlük döneminde faaliyetleri gözlenebilen ilk organın kalp olmasından etkilenmiş ve kalbe yaşamsal olarak çok büyük bir anlam yüklemiştir. Aristoteles’e göre kalp tüm duyuların bir araya geldiği yerdi. Beynin duygu ve düşünce süreçleriyle bir ilişkisi yoktu. Tek görevi çalışırken fazla ısınan kalbi soğutmaktı. Bıraktığı eserlerinden birinde, “Kalp bedenin merkezi organıdır. Zekâ, hareket ve ‘duyguların’ merkezidir. Beynin en önemli görevi sıcak ve kuru olan kalbi serinletmektir.” ifadesi yer alır.
Duygu ve düşünce süreçleriyle beynin ilişkisi için Hipokrat’ın gözlemleri, yazdıkları daha gerçekçi, mantıklı olmasına ve Aristoteles bu görüşleri çürütecek net kanıtlar ortaya koyamamasına rağmen duygu ve düşüncelerin merkezinin kalp olduğu fikri Antik Çağ’dan günümüze kadar uzanan önemli bir etkiye sahip oldu. Aristoteles’ten sonra gelen ünlü Romalı hekim ve nörobilimin kurucusu kabul edilen Galen’in (MS 129-216) Hipokrat’ı desteklemesi de bunu değiştirememiştir. Bergama’da doğan Galen, MS 177’de yazdığı Beyin Üzerine isimli eserinde, “Beyin irade, dil, akıl yürütme ve hafızayı kontrol eder.
Galen, duygu ve düşünce merkezi olarak beyni işaret etmiştir.
Dokunma, tat alma, koklama, görme ve işitmenin ve aynı zamanda ruhun merkezidir; omurilik onun devamıdır. Beyindeki boşluklar ise ‘aklın’ [iradenin] merkezidir.” ifadeleri ile açıkça duygu ve düşünce merkezi olarak kalbi değil, beyni işaret etmiştir. Galen’i izleyen dönemde ve özellikle Rönesans etkisinde gelişmeye başlayan modern tıp ile günümüze uzanan beynin düşünce ve duyguların merkezi olduğu fikri birçok ünlü nörobilimcinin çalışmalarıyla desteklenmiş olsa da aşk gibi coşkulu duyguların merkezinin kalp olduğu şeklindeki Aristoteles’in iddiasına dayanan söylem değişmeden günümüze kadar ulaşmıştır. Günümüzde de beyinden değil, kalpten severiz; beynimiz değil, kalbimiz kırılır; aşkın simgesi beyin değil, kalptir.
Beynin duygu ve düşünce süreçlerini sağlıklı bir şekilde sürdürebilmesi için kalbin yeterli miktarda kan göndermesi gerekir.
Kalbin Duygulara Hiç mi Katkısı Yok? Her ne kadar duygu ve düşünceler beyinde gerçekleşse de sürecin oluşmasında kalbin göz ardı edilmemesi gereken çok önemli bir katkısı vardır. Kalp dolaşım sisteminin en önemli organıdır ve kan damarları yoluyla dakikada 60-80 atım arasında değişen bir hızla günlük yaklaşık dokuz bin litre kanı vücudun en ücra köşelerine kadar ulaştırır. Kalbin pompaladığı kan, besin ve oksijeni vücudun gerekli yerlerine taşırken karbondioksit gibi metabolik atıkları da akciğerlere taşır ve vücuttan uzaklaştırılmasını sağlar. Vücut ısısının düzenlenmesi, hormonlar ve enzimlerin vücudun gerekli bölgelerine taşınması gibi birçok önemli görevleri vardır. Günde yaklaşık yüz bin, yılda kırk milyon, tüm insan hayatı boyunca yaklaşık 2,5 milyar kez, hiç durmadan yaklaşık sekiz bin ton kanı vücuda pompalar.
“kalbin pompaladığı kan, besin ve oksijeni vücudun gerekli yerlerine taşırken karbondioksit gibi metabolik atıkları da akciğerlere taşır ve vücuttan uzaklaştırılmasını sağlar… kalp, günde yaklaşık yüz bin, yılda kırk milyon, tüm insan hayatı boyunca yaklaşık 2,5 milyar kez, hiç durmadan yaklaşık sekiz bin ton kanı vücuda pompalar.”
Beyin kalpten gelen kanı alarak faaliyetleri için gereken enerjiyi ve oksijeni sağlayan kapsamlı bir damar ağına sahiptir. Fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) gibi yöntemlerle beyin aktivitesini değerlendirirken ölçtüğümüz gerçekte çeşitli beyin bölgelerindeki kan akışı değişiklikleridir. Beyin duygu ve düşünce süreçlerini sağlıklı bir şekilde sürdürebilmek için kalbin kendisine yeterli miktarda kanı göndermesine muhtaçtır. Kısaca kalp kan pompalamazsa beyin bir hiçtir. Âşıklarda kalbin tatlı tatlı çarpması beynin coşkulu duyguları size hissettirebilmesi için gerekli yakıtı sağlarken daha fazla kan pompalanmasıyla ilgilidir. Duygu ve düşüncelerimizden sorumlu olan beynimizin bunları bize hissettirebilmesi ancak kalbin iyi çalışmasıyla mümkündür.
Aristoteles, kalbi duyguların merkezine koyarken tam olarak bunu düşünmemiş olabilir ancak günümüz konuşma dilinde ve edebiyatta Aristoteles’in yaklaşık 2300 yıl önceki iddialarına dayanan söylem hâlâ etkili bir biçimde kullanılıyor. Gelecekte de kullanılmaya devam edecek gibi görünüyor. #
KAYNAKÇA Uzbay, T., İnsanlar ve Yanılgılar – İnsan Nasıl Yanılır? Destek Yayınları, İstanbul, 2022, s. 202-254. Uzbay, T., Görünmeyen Beyin, Destek Yayınları, 5. baskı, İstanbul, 2020, s. 83, 124, 420. Wickens, Andrew P., Beynin Tarihi, çev. Levent Öztürk, Alfa Yayınları, İstanbul, s. 17-58. https://tr.wikipedia.org/wiki/Kalp (Erişim tarihi: 22.02.2025).
Tarihin bütün devirlerinde insanlar, üreme gücünü ve libidolarını arttıracağı umuduyla her şeyin kanını içtiler, üreme becerisi yüksek olan hayvanları avladılar, afrodizyak etkileri olacağı düşüncesiyle onların etinden-sütünden faydalandılar. Zamanla afrodizyak ihtiyacı amaç değiştirdi ama artık bir çok hayvanın soyu tükenme noktasına gelmişti.
Madame de Pompadour (15. Louis’nin metresi), bir süredir vanilya, mantar ve kerevizden başka bir şey yemiyordu. “Ama böyle devam edemezsiniz, sağlıklı değil” diye uyaran yardımcısına: “Gerçek şu ki canım, artık kralı memnun edememekten ve onu kaybetmekten korkuyorum. Bilirsiniz, erkekler bazı şeylere çok önem verir ve ben doğam gereği çok soğuğum. Kanı ısıtmak için diyet yaparsam kendimi ısıtabileceğimi düşündüm. Bu iksir bana iyi geliyor sanki…” dedi.
St. Valentine-Sevgililer Günü münasebetiyle tarihin dedikodu koridorlarına dalıyoruz. Aşk-meşk, zevk-ü sefa ve üremek için insanların neler yediklerini öğrenmek gerçekten ilginç.
Tarihin her devrinde insanlar, üreme gücünü ve libidolarını artıracağı umuduyla her şeyin kanını içmiş. Çin kültüründe kadınların erkeklerden daha çok hayat enerjisi (ch’i) ve cinsel kapasiteye sahip olduklarına ve bu nedenle beden sıvılarının ömür uzatan, isteği, gücü artıran değerli afrodizyaklar olduğuna inanılırdı.
Tarih boyunca adamotu, afrodizyak etkiye sahip olduğu ve cinselliği arttırdığı düşüncesiyle “adamlar” arasında rağbet görmüş.
Afrodizyak yiyecekler birbirinden farklı işlevleriyle sınıflandırılırdı; bedeni ısıtarak isteği ve sperm üretimini arttırır, tuz takviyesi sağlayabilirlerdi. Ortaçağ’da İngiltere’de hekimler, bağırsak gazlarının ve karındaki şişkinliğin boşlukları doldurarak erkeğin dölleme gücünü “turbo” hâle getirdiğine ciddiyetle inanıyordu. Özellikle fasulye ve nohut, doğal gaz kaynağı olmaları açısından doğurganlığı garantilemede çok önemli sayılmışlardı. Ancak bu reçete salt erkeklerde işe yarıyordu; kadınların fikrini soran-eden olmamıştı.
Ancak “ayurveda kaynaklı hıltlar”la -yani Hint alternatif tıp sisteminde 4 elementin vücut sağlığı için gerekli olan 4 salgıyı meydana getirmesi, bunların düzenlenmesi ile hastalığın engellenmesine dayanan sağlık uygulamalarında- yiyecek/sağlık bağlantısı doğrudan kurulurdu. Afrodizyak özellikler de yakın zamana kadar zevkten çok üreme kapasitesi bağlamında görülürdü. Neden böyle? Zira insan yaşamı, bugüne göre daha kısa. Sokaktaki insanın 10 çocuğu olsa 2’si ancak yetişkin yaşa ulaşabiliyor. Zaman içinde baktık ki tür olarak epey üreme başarısı gösterdik; işte o zaman afrodizyak tanımlarında cinsel zevk bağlamı önplana geçtmeye başladı Bugün bir yiyeceğe “afrodizyak” tanımını yakıştırabilmek için, üremeden daha çok cinsel zevki ayaklandırması, artırması, uzatması, çoğaltması üzerinde duruyoruz.
Ancak günümüzde bile yiyeceklerin afrodizyak özellikleri konusunda bilimsel çalışmalar fazla bir şey söyleyemiyor. Doğrudan afrodizyak olduğu kanıtlanmış tek bir yiyecek dahi yok. Olsa zaten çoktan köküne kibrit suyu ekilmiş olurdu. Yiyeceklerin hangileri hormonlarımızın uygun bileşimini dürtüklüyor ve bedeni daha istekli, üremeye hazır hâle getiriyor, bilimin sanları bunu henüz çözebilmiş değil. Zira libido, sayısal manada kolayca ölçülebilir bir kavram değil. Bu nedenle “gayet bilimsel” şekilde sadece şunu söyleyebiliriz: Afrodizyak olduğuna inanıyorsanız, öyledir.
Peki bir gergedan boynuzunun veya kaplan penisi kemiğinin cinsel gücü arttıracağına nasıl inanmış insanlar? Geçmişten bugüne insanlığın bir yiyeceğe afrodizyak özellik atfetmesi için iki temel neden olmuş; ya bir malzemeyi şeklen bir şeylere benzetmişler ya da gücü/üreme başarısı tescilli hayvanlardan medet ummuşlar. Böylece o hayvanın tüm cinsel özellikleri ve gücüne sahip olacaklarını düşünmüş olsalar gerek. Bu da kaplan, gergedan gibi geleneksel tıp kitaplarında adı geçen zavallı hayvanların yararına olmamış tabii.
Afrodizyak sözcüğü, adını Yunan mitolojisinde aşk tanrıçası olan Afrodit’ten alıyor. Afrodit’in Roma mitolojisindeki karşılığı ise Venüs. Tarih boyunca afrodizyak sayılan istiridyenin içinden doğan Venüs, İtalyan ressam Botticelli tarafından resmedilmiş (15. yüzyıl sonu).
Uzun süre havuç, hıyar, kuşkonmaz gibi sebzelerin de yararına inanılmış ama majestik bir kaplanın cinsel gücü, sevimli bir tavşandan veya alelade bir hıyardan daha ikna edici gelmiş olmalı erkek egosuna ki bugün soyları tehlike altında. İslâm kültüründe de ilk örnekleri Farsça ve Arapça yazılmış bahnâmelerde, cinsel yaşam, cinsel sağlık, eğitim ve uygulama kitaplarında afrodizyak sayılan yiyeceklere yer verilmiş. Benzer bilgiler daha önce de antik Mezopotamya ve Yunan metinlerinde var. Antik dünyada en korkulan durumların başında zürriyetin kesilmesi geliyordu. İnsan olsun, hayvan olsun, tarladaki ürün olsun, devamlılık aç kalmamak için önemliydi. Kadim zamanların tarif kitaplarının en ilginçlerinden biri Galen tarzında yazılmış Euporista’dır.
Afrodizyaklarla ilgili bilinen ilk tarif, çam kozalağı, kara biber, maydanoz, geyik penisi çam terebentini ve balla hazırlanan bir karışımın şaraba katılarak içilmesi. Bu ballı-şaraplı karışımı istemeyen erkek, yeni cinsel birleşmede bulunmuş bir boğanın dışkısını kil ile karıştırıp üzerine sürebilir. Ortaçağ’a doğru gelinirken reçeteler daha detaylı bir hâl alıyor. Aeginalı Paul’un 7. yüzyılda verdiği tarifte, salep orkidesinin yumrusu, bir geyik penisi, roka ve civan perçemi tohumu, arpa, balmumu, terebentin, 3 serçe yumurtası, 3 adet keler, çam veya süsen yağı var. De ki üç keler yakaladınız; canlı canlı sirkeye yatırıp, kavanozu da tezekle sıvayıp 40 gün bekleyeceksiniz. Kolay iş değil.
2018’de Afrika’da 892 gergedan, boynuzları afrodizyak sanıldığı için öldürüldü.
Bu bahnâmelerde meniyi artırmak ve cinsel organa kuvvet vermek için havuç, nohut, bakla, soğan, zencefil, yabani havuç, dar-ül fülfül, hurma, hardal ve pırasadan da bahsedilmiş. Ayrıca bol protein ve kuruyemiş önerilmiş. Örnek verelim: Yumurta, süt gibi hayvansal gıdalar, çam fıstığı, fındık, badem, hindistan cevizi gibi kuru yemişler ve susam. Yemeklerde veya tek tek macun veya merhem olarak da safran, havlıcan, tarçın, amber, karanfil, haşhaş. Doğu’nun baharata olan yakınlığı ve kullanım alışkanlıkları nedeniyle, bu macunlar afrodizyak yiyecekler arasında sayılmış. Bunlardan bizde en tanınmışı, hâlâ üretimi sürmekte olan mesir macunudur. Padişahlar için hazırlanan macunlara konan baharatın zenginliği güçlülük kompleksini besleyerek uyarıcı etki yapıyor olsa gerek. Şu listeye baksanıza: Karanfil, karabiber, tarçın, anason tohumu, ısırgan tohumu, yapışkan ot tohumu, kebabe, kereviz tohumu, havuç tohumu, şalgam tohumu, turp tohumu, sinameki, mastaki, üzerlik tohumu, akgünlük, acı badem yağı, çörek otu ve misk ezilir; bal ile bağlanırdı.
Kısacası bu öğretilerin hepsi iyi beslenmeyi öğütlüyorlar. Eski çağlarda bugünkü gibi her tür yiyecek malzemesine yaygınlıkla ulaşılamadığı ve dönem dönem insanlık açlıkla sınandığı için, beslenmedeki en ufak bir iyileşmenin libidonun canlanmasına yolaçması son derece normaldi. Aynı besinlerin bugün benzer şekilde metabolizmayı canlandırması pek mümkün olmayacaktır diyor beslenme uzmanları. Dolayısıyla o dönemin tanıklıkları ile yazılmış tariflere de ihtiyatlı yaklaşmak lazım.
Tarih öncesi çağlardan beri önemli bir besin kaynağı sayılan istiridye, afrodizyak olarak kabul edilmiş, içindeki değerli inci ve kadın cinsel organına benzeyen şekli nedeniyle kadınların doğurganlığı ile ilişkilendirilmiş
Antik Yunan’dan Hipokrat’ın eserlerinin önce Arapça ve Farsçaya çevrilmesi ve daha sonra bu bilgilerin Avrupalı tıp kitaplarına alınması ile aslında salt eski Yunan’dan değil İndüs Vadisi’nden, Suriye, Bâbil ve Pers geleneklerinden de devşirilen bilgiler 10. yüzyıl ila 15. yüzyıl arasında Avrupa’ya aktarıldı. Bu birikimin Arap alimleri tarafından tercüme edilerek unutulmaktan kurtarılması, Avrupa Rönesansı’na büyük katkı yapacaktı. Ancak bilindiği gibi Doğu’nun bu önemli katkısı, daha sonra Avrupalılar tarafından toptan yok sayılmıştır. Avrupa’da güçlü kilise tarafından üzeri karalanan cinsel zevk kavramı, bu aktarımların ardından yeniden gündeme gelecek, afrodizyak uygulamalar ve yiyecek-içecekler yavaş yavaş çekingenlikle anımsanacakdı. Yine de ilk birkaç yüzyıl bazı bilgiler es geçilecek, fazla cinsellik anıştıran detaylar kitaplara alınmayacaktı. Kilisenin etkisi hâlâ güçlüydü, ancak Protestanlığın rahatlatıcı etkisi de hissedilmeye başlanmıştı. Örneğin artık ilişkiden her iki cinsin de zevk almasının daha akıllı ve sağlıklı çocuklar doğmasına neden olacağı açıkça söylenebilmekteydi; aynen eski metinlerde görüldüğü gibi.
Özellikle mercimek, doğurganlığı arttırdığına inanıldığından önemli sayılmış. Hipokrat’ın “yaşlanana kadar mercimek yiyin” dediği bugüne kadar ulaşmış.
18. yüzyıla gelindiğinde, tıp ve farmakolojinin dışında afrodizyaklardan da bahsedildiğini görüyoruz. Aynı dönemde erotik edebiyat da hız kazanıyor. Afrodizyakların salt zevk amaçlı kullanımından rahatlıkla bahsedilmeye başlanıyor. Marquis de Sade da işte bu dönemde (1772), ne idüğü belirsiz kapkara pastilleri zorla yutturduğu iki hayat kadınının şikayeti üzerine zehirleme ve sodomi suçlaması ile tutuklanıyor. Pastillerin içeriği bilinmese de, 19. yüzyıl yorumcuları bunların içinde İspanyol sineği olmasını uygun görüp anlatılarını bunun üzerine inşa etmişler. İspanyol sineği, cinsel organlarda yarattığı ciddi tahrişe bağlı şişmenin yanlış yorumlanması sonucu afrodizyak besinler listesine girmiş; ancak tabii çok toksik, kusmalara ve geri dönüşsüz hasara yolaçabilecek bir malzeme. Kadınlar her bakımdan haklı yani.
18. yüzyıl sonlarına kadar Fransız eczanelerinden çeşitli afrodizyak preparatlar satın alınabiliyordu: Çeşitli tabletler, salep özütlü macun ve ciğer tozu gibi. Ortaçağ’ın yerel ürünlerinin aksine artık nadir bulunan egzotik malzemeler de eczanelere girmeye başlamıştı. Salt bu uzak diyarlar ile ilgili fantastik öyküler bile etkili oluyordu. 19. yüzyıl boyunca sömürgelerden gelen afrodizyak malzemelerin güçlerine inananlar oldukça fazlaydı.
İspanyol sineği olarak bilinen ölümcül böcek, cinsel organlarda yarattığı ciddi tahrişe bağlı şişmenin yanlış yorumlanması sonucu Antik dönemlerden beri afrodizyak besinler listesine girmiş.
Sömürgeci yayılım, küresel ticaretin artması ve bunun rüzgarı ile eski Hint-İran bahnâmelerinin ve tıbbi metinlerinin yeniden tercümeleri yapıldı. Doğu’nun alabildiğine egzotik ve erotik algısı üzerinden Avrupa, oryantalist bir iştahla afrodizyaklar konusuna dalmış oldu. Binbir Gece Masalları, Itırlı Bahçe, Kama Sutra gibi metinlerin çevirileri ile tanışan sömürgeciler, elegeçirdikleri yeni coğrafyalardaki insanların cinselliğine ve bedenlerine de merakla göz diktiler.
Neyse ki modern tıp bilimi, bugün işe yarayan mucize hapları ve yeni uygulamaları ile güç kaybına uğramış erkeklerin binlerce yıllık stresine çözüm getirmeyi becerdi. İnsanların geleneksel tıp ürünlerine olan inancı da yavaştan değişiyor gibi. Umarım soyları tükenmeden kaplanlar ve gergedanlar paçayı kurtarır. Afrika’da 2018’de 892 gergedan boynuzları için öldürülmüş. Sayı önceki senelere göre önemli bir azalma göstermiş ama, zaten kala kala bütün Afrika’da 24 bin kadar gergedan kalmış durumda. Kaplanları sormayın bile. Bütün dünyada 5 bini vahşi 13 bin kaplan kaldı sadece. Acilen “havuçların afrodizyak olduğu” haberini yaymaya başlayalım yeniden.
Tıbbın babası sayılan Hipokrat’tan bu yana, hekimlerin hasta mahremiyetini koruması çeşitli kurallara bağlandı. Tıbbi bilgilerin korunması, bugün artık bir hekim taahhüdünden çok bir “hasta hakkı”. Ancak bu durum, kamu sağlığı ve kimi kamusal gerekçelerle değişebiliyor. Hastanelerden dizilere-filmlere ve dünyadaki uygulamalara…
Hasta mahremiyeti ilkesi, yani doktorların hastalarının sırlarını saklamaları koşulu, Hipokrat Yemini’nin yaklaşık 3 bin yıldır değişmeden kalan az sayıdaki hükmünden biri. Yemin şöyledir: “Gerek sanatımın icrası sırasında gerek sanatımın dışında insanlarla münasebette iken etrafımda olup bitenleri, görüp işittiklerimi bir sır olarak saklayacağım ve kimseye açmayacağım”.
Yeminin kökeni aslında Hipokrat’tan çok daha eskiye, MÖ 6. yüzyılın “Pisagor kardeşliği ritüeli”ne uzanıyor. Bu kardeşliğe katılan her bir üye, cemiyette yapılan matematiksel buluşları dış dünyaya açıklamayacağına dair yemin etmek zorundaydı ve bu sessizliği ihlal etmenin cezası ölümdü. Muhtemelen Hipokrat yazı koleksiyonunun en eski parçası olan yemin, hekime sadece tıbbi bilgilerin gizliliğini korumakla kalmayıp, aynı zamanda hastalarla ilgili sosyal ilişkilerde öğrenebileceği genel bilgiler konusunda da mutlak bir yükümlülük getiriyordu. Diğer taraftan, neyin gizli tutulacağına ilişkin karar, sosyal veya mesleki gelenekler çerçevesinde hekimin takdirine bırakılmıştı. Mahremiyet konusundaki takdir hakkı, yüzyıllar boyunca “bilginin açıklanması hastanın menfaatine olduğunda, yemini bozmadan hekimin kanaatine göre hareket edebileceği” şeklinde yorumlanmıştır.
Batı’da, Ortaçağ döneminde Hipokrat Yemini belli bir saygı görüyordu. 1224’te şifa uygulamalarını kanunla kontrol etme ve düzenlemede, Hipokrat Yemini hekim loncaları tarafından esas alındı. Hıristiyanlar için kabul edilebilir hâle getirmek için değiştirilmiş olmasına rağmen, doktorlara hasta hakkındaki bilgilerin gizliliğini koruma ve dedikodudan kaçınma görevlerini hatırlatıyordu. Afrikalı Konstantin, “doktorun hastalıkla ilgili gizli bilgileri kendisine saklaması gerektiğini, çünkü hastanın kimi zaman ebeveynine söylemekten utanacağı şeyleri hekime söylediğini” nakleder. 15. yüzyılda da Fransa’da bir doktorun “aldatıcı olmaması gerektiği, bir arkadaş gibi sessizliğini koruması gerektiği” söylenirdi. 16. yüzyıl İngiltere’sinde (John Securius’ın 1566’da Londra’da yayımlanan kitabında) profesyonel gizlilik gerekliliği şöyle belirtilmişti: “… ve şifa verdiklerim arasında ne görürsem veya işitirsem, insanlar arasında ne bileceksem, yakınımda tutacağım, kendi kendime sır tutacağım”.
Hastalara ait özel bilgilerin paylaşılması, elektronik ortamla beraber daha da tartışmalı bir duruma geldi.
Ancak 18. yüzyılın sonlarında ve 19. yüzyılın başlarında, hekimler ve cerrahlar kendi başlarına profesyonel olarak tanınmak için mücadele ederken, açık bir profesyonel uygulama kodu talebi önemli hale geldi. Böylece Hipokrat Yemini, Viktorya Dönemi doktorunun alameti farikası olarak benimsendi.
Edinburgh Üniversitesi tıp profesörü John Gregory, Lectures on the Duty and Qualifications of a Physician’da hekimlere, “çalıştıkları ailelerin özel hayatını bilmek için birçok fırsata sahip olduklarını” hatırlatmış, şöyle demişti: “İnsanları dünyanın onları gördüğünden çok farklı, en savunmasız hâllerinde görüyorsunuz. Kendilerinin ve ailelerin itibarı kimi zaman doktorun takdirine bağlı olabilir; bu nedenle özellikle kadınlar sözkonusu olduğunda gizlilik özellikle gereklidir”.
Mahremiyet kuralı, Kuzey Amerika’ya gelen göçmenler tarafından da sürdürüldü; Amerika Birleşik Devletleri’nde Samuel Bard, hekimlere özellikle “Şöhretinizi başka birinin itibarının harabeleri üzerine yükseltmeyin” uyarısında bulunuyordu.
Doğu’da ise mesleki gizlilik geleneği, yaklaşık 1. yüzyıla dayanan Hint geleneksel tıbbı Charaka-Samhita ve 2. ila 7. yüzyıllardan kalma Yahudi Asaph Yemini gibi diğer tıp geleneklerinde mevcuttu. Hekim Asaph’ın (Asaph Harofe) 6. yüzyılda Ortadoğu’da yaşadığı varsayılır. Asaph’s Book of Medicine’in birkaç bölümü, onun zamanından birkaç yüz yıl önce yazılmış klasik İbranice metinlere dayanıyordu. Bu kaynaklar Asaph tarafından düzenlendi, birleştirildi ve İbranice birkaç bölüm, çeviri ve yorum eklediği kapsamlı bir kitaba dahil edildi. Pagan hekimlere de atıfta bulunan kitabın Bâbil’de yazıldığı düşünülüyor.
En eski Hipokrat Yemini, 3. yüzyıla tarihleniyor.
Mahremiyet kuralının yanısıra hekimlerin Hipokrat Yemini’nin ayrıcalıkları da vardı: Yani, tedavisi olmayan bir hastalığı olan bir hastadan, bunun ölümcül doğasını gizlemek; ancak bunu aile ve yakın arkadaşlarına iletmek. Rönesans öncesi dönemde İtalyan cerrah Guillermo de Saliceto şunları söylemişti: “… Tüm vakalarda, umutsuz olsalar bile, onlara şifa sözü verin… Ancak doktorun hastalığın durumunu hastanın arkadaşları veya akrabaları ile konuşması gerekir…”.
18. yüzyılın sonlarında bu görüşler değişmeye başladı. ABD’de bir hekim-eğitimci ve hümanist olan Benjamin Rush, doktorlar tarafından söylenen veya ima edilen “yalanları” şiddetle reddediyordu: “Suç, bazı doktorların, tedavi edilemez aşamaya gelen hastalıklarda iyileşme beklemeleri için hastaları teşvik etmeleridir”.
Tıp etiğinin ilk modern kuralları, 1803’te İngiltere’de Manchester’dan Thomas Percival tarafından yayınlandı. Bu yayına bir tifüs salgını neden olmuş, Percival’in meslektaşları, ondan hekimlerin davranışlarına ilişkin bir rehber hazırlamasını istemişlerdi. Tıbbi Etik kitabı, hastanelerdeki tıbbi davranışla ilgili 3 bölümden oluşuyordu; özel veya genel uygulama, eczacılarla ilişkiler ve hukuk bilgisi gerektiren mesleki görevler. Kitapta Percival gizlilikten de bahsediyordu: “Revirin geniş koğuşlarında hastaların şikayetleri kulak misafiri olunmayacak bir ses tonuyla sorgulanmalı, gizlilik gözetilmeli; özel veya genel muayenehanedeki hekimlerce gizlilik titiz bir şekilde uygulanmalıdır”. Ayrıca doktorlar arasındaki ilişkilerle ilgili endişelerini de dile getiriyordu: “Hiçbir doktor veya cerrah, hastanedeki meslektaşlarından herhangi birinin itibarını zedeleyebilecek olayları açıklamamalıdır”. Özetle Percival’in tanımladığı “etik doktor”, Aydınlanma Dönemi’nin kültürlü İngiliz beyefendisiydi! Percival’in çalışması ayrıca, ABD’de 1846’da kabul edilen ilk Amerikan Tabipler Birliği’nin etik kurallarının da temeli oldu.
1948’de Cenevre’de yapılan Dünya Tabipler Birliği’nin 2. Genel Kurulu’nda kabul edilen ve son olarak 2017’de Chicago’da yapılan 68. Genel Kurul’da son şekli verilen Uluslararası Tıp Etiği Kuralları’na göre hekim “Hastamın bana açtığı sırları, yaşamını yitirdikten sonra bile gizli tutacağım” der. Ancak uygulamada, mahremiyet mutlak bir ahlaki gereklilik olarak görülmemektedir. Hasta mahremiyetinin de kimi istisnaları vardır. Hasta veya vekili yazılı onay verdiğinde; teşhis ya da tedaviye katılan diğer hekimlerin bilgilendirilmesi gerektiğinde; hastanın sağlığı hakkında yakınlarına bilgi vermek gerektiği ama hastanın rızasının alınmasının tıbbi açıdan mümkün olmadığı durumlarda; mahkeme tarafından tıbbi bilgiler istendiğinde ve kamu yararının gizlilik yükümlülüğünün önüne geçtiği durumlarda hasta bilgileri açıklanabilmektedir.
Hekimler, hasta mahremiyetini bir görev olarak kabul etmelerine ve buna uymamanın mesleki yaptırıma yol açabileceğini bilmelerine rağmen, hukukun bu görevi mutlak olarak kabul edip etmediği de bir sorudur. Hekim ile hasta arasındaki mahremiyet, hekimin mahkemede ifade vermeye zorlanamayacağı ölçüde bir ayrıcalık mıdır? Hekimlerin tıbbi iletişimin gizliliğini bozmalarını gerektiren yasal zorunluluklar da vardır şüphesiz. Bu yükümlülükler başlangıçta, özellikle doğumların ve ölümlerin bildirilmesi ve belgelenmesi olmak üzere hayati istatistiklerle ilgili doğru verilere duyulan ihtiyaçtan kaynaklanıyordu. Daha sonra, bulaşıcı hastalıkları ve zührevi hastalıkları ihbar edilebilir hâle getiren kanunlar çıkarıldı.
Doktorların hasta mahremiyetine saygı gösterme görevi, hekim ve hasta arasındaki güven ilişkisinin temel taşlarından biri olarak kabul edilir. Ancak bu gizliliğin ne için olduğu, neden gerekli olduğu ve pratikte ne anlama geldiğine yakından bakıldığında, anlayış ve beklentilerde kimi derin ve temel ayrımlar ortaya çıkar. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8. maddesinde “herkesin özel ve aile hayatına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahip olduğu” belirtilir. Diğer taraftan bu madde, “kamu sağlığının korunması” nedeniyle geçersiz kılınabilir. Kişisel Verilerin Korunması Kanunu, verilere erişim, bunların nasıl kullanılacağını bilme hakları ve bazı durumlarda veriler üzerinde kontrol açısından aynı zamanda bireylerin haklarını da tanır. Hasta haklarına ve dolayısıyla özerkliğine saygı, insani değerlerin tanınmasıyla ilintilidir. Özerklik, yalnızca bedenlerimiz ve onlara nasıl davranıldığı konusunda kendi kaderimizi tayin etme hakkını değil, aynı zamanda kendimiz, yaşam tarzlarımız ve sağlığımız hakkında bilgi edinme hakkını da kapsar. Bizim hakkımızda özel olarak kabul ettiğimiz şeyleri kimin bildiğini kontrol etme hakkı, kişinin güvenlik ve özgürlük duygusu için önemlidir.
Hekimlerin hastanın tıbbi bilgilerinin gizliliğini koruma yükümlülüğü, zaman içinde “hekimin taahhüdü” olmaktan uzaklaşarak “hastanın hakkı” olmaya doğru gelişmiştir. İlkinde, doktorun kanaatine göre bilgiyi ifşa etmek hastanın çıkarına ise gizlilik kuralı kusursuz bir şekilde bozulabilirdi. İkincisinde, yani hastanın hakları ve doktorun buna bağlı görevi konusunda hekimin hiçbir ayrıcalığı yoktur ve hastaya borçlu olunan sır saklama yükümlülüğü mutlaktır; ancak yasalar, toplum yararına bu kuralı değiştirmeyi gerektirebilir.
Hipokrat, tüm dünyada tıbbın babası olarak kabul ediliyor.
Geçmişte, bilgilerin yasal olarak ifşa edilmesine yönelik itici gücün çoğu, halkın kolera, frengi, tüberküloz, kızıl ve çocuk felci gibi hastalıklar konusundaki endişesinden kaynaklanmıştı. Seçkin bir İngiliz hekim olan Lord Moran, Winston Churchill’in 1940’tan 1965’teki ölümüne kadar kişisel doktoruydu. Bu yıllarda bir günlük tutmuştu ve Churchill’in ölümünün ardından bunu yayımladı; İngiliz devlet adamının görevdeyken geçirdiği felçlerin ve diğer hastalıkların ayrıntılarını ifşa etti. Moran şöyle diyecekti: “Winston’ın hayatının son 25 yılını, tıbbi geçmişi hakkında bilgi sahibi olmadan takip etmek mümkün değil. Savaşın son yılında, örneğin Roosevelt’le ilişkilerinin bozulması gibi başka türlü açıklanamayan pek çok şeyin nedeni, zihninin ve bedeninin tükenmesiydi…”. Buradaki gerçek, mahremiyetin aslında göreceli ve meşhur kişilerin kazandıkları şöhret karşılığında feda ettikleri şeylerden biri olduğu idi.
Hipokrat Yemini’nin erken dönem kopyalarından biri.
Bir başka örnekte de, 1971’de Dr. Robert Browne 16 yaşındaki hastasının doğum kontrol hapı kullandığını ailesine bildirdiği için mesleki suiistimalden suçlanarak Tıp Konseyi’nin disiplin soruşturmasına maruz kalmıştı. Oysa Dr. Browne yalnızca hastanın çıkarlarını gözetmişti. Bu davanın ardından İngiliz Tabipler Birliği’nin 1959 tarihli etik kuralları 1972’de değiştirildi; “doktorun hastasının yararına olduğuna karar verdiği şekilde hareket etmekle yükümlü bulunduğu” tıbbi uygulama ilkelerine kondu.
Doktorların hastalar hakkında yazdığı hem kurgu hem de kurgudışı kitaplar her zaman merak uyandırıcı olmuştur. Aslında hasta hikayeleri son derece öğreticidir ve bunları paylaşmak her zaman tıp eğitimi geleneğinin temel taşlarından olmuştur. Hekimler benzersiz ya da örnek teşkil eden hasta hikayelerini okulda stajyerlere anlattıkları gibi, akademik tıp dergilerinde vaka takdimi olarak yayımlayabilirler. Tabii bir hasta hikayesini akademik bir dergide yayımlamanın etik kuralları vardır ve tıp bilgilerine katkıda bulunma görevi ile hasta mahremiyetini koruma ilkesi arasındaki çizgi incedir. Hastanın hikayesini yayımlamak için izin alınmalı ve hastanın kimliği dikkatli bir şekilde gizlenmelidir. Çoğu zaman doktor yazarlar, bireylerin adlarını değiştirir veya başka bir şekilde kimliklerini gizler.
Kişisel mücadelelerin, kayıpların ve zaferlerin anlatıldığı hasta hikayeleri ciddi anlamda bir farkındalık oluşturabilir. Bugün hekimlerin sosyal medyadaki varlığı ve giderek artan sayıda doktor anıları, hastaların bedenleri kadar hikayelerinin de eşit özenle ele alınması gerektiğini hatırlatıyor. Sözleşme hukuku teorisi, bir hekimin hasta-hekim ilişkisini kabul edip başlatmasıyla sözleşme ilişkisinin kurulduğunu savunur. Sözleşme, hekimin hastanın açıklamalarını gizli tutma yükümlülüğünü içerir. Hastalarının özel bilgilerini kamuya ifşa eden hekimler, mahremiyet ihlali, sözleşmenin ihlali ve devlet yasalarının çiğnenmesi nedeniyle açılan davalara maruz kalabilmektedir. Bugünkü dijital toplumlarda hasta bilgilerinin bilgisayarda saklanması, kopyalama yöntemleri gibi modern teknolojik gelişmeler, kitle iletişim araçları tarafından kişisel mahremiyetin ihlaline ve bireysel özgürlüğe üstükapalı bir tehdit oluşturmakta.
1970’lerden bu yana tedavisi olmayan bir hastalığı hastadan saklamak, ancak bunu aile ve yakın arkadaşlarına iletmek hekimlerin sorumluluğunda.
ETİK
Hasta dosyalarıyla dizi yazmak
“Kırmızı Oda, Doğduğun Ev Kaderindir, Masumlar Apartmanı” gibi popüler televizyon dizilerinin senaryolarının psikiyatrist Dr. Gülseren Budayıcıoğlu tarafından yazılması, ülkemizde de tartışma doğurmuştu. Bir doktorun hastaları hakkındaki bilgilere dayanarak televizyon dizileri yapılması eleştirildi. Tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı “Hasta dosyalarıyla dizi yazılıyor”dedikten sonra, Budayıcıoğlu “Kimsenin sırrını asla ifşa etmedim. Gerçek hikayeleri kimsenin tanımayacağı hâle getirip öyle yazdım” diye kendini savunmuştu.
Bugün bildiğimiz anlamda halk sağlığı kavramı, 18. yüzyılda endüstri devriminin getirdiği yıkıcı sağlık sorunlarının sonucunda Londra ve Paris’te şekillendi. 19. yüzyılda iktidar sahipleri, hastalanmayan bir nüfusun daha fazla çalışabileceği ve bunu desteklemenin daha az maliyetli olacağını hesapladılar. Halkın sağlığı hükümetin meşru menfaatine idi! Böylelikle drenaj, kanalizasyon, çöp imhası, konut düzenlemesi konuları önem kazandı.
10 bin yıldan daha evvelinde avcı toplayıcı insanların ömürleri kısaydı, birincil problemleri beslenmeydi ve yiyecek bulmaları gerçekten zordu. Küçük gruplar halinde yaşadıkları ve sık sık yer değiştirdikleri için biriken pislikler, kirlenmiş su ya da yiyecek artıkları gibi sorunları da pek olmuyordu. Hastalıklar ortaya çıktığında doğaüstü güçlerden geldiğine inandılar.
Hayat tarzının avcı toplayıcılıktan çiftçiliğe geçişi daha güvenli gıda tedarikiyle birlikte nüfus artışı sağladı. Evcilleştirilen hayvanlar sadece besin ve işgücü anlamına gelmiyordu; aynı zamanda insanlara kendi hastalıklarını da taşıdılar. Besin bulmak kolaylaşmıştı ama beslenme çeşitliliği azalmıştı. İnsanlar aynı yerde ve daha kalabalık gruplar halinde yaşamaya başladılar ki bu durum hastalıkların geçişine imkân sağlıyordu. Çöpler ve pislik birikmeye başladıkça, kemirgenlerle haşereler de insan yerleşimlerini istila etmeye başladı.
Şehre düzenli su sağlayan su kemerleri ve atık suların tahliye edildiği kanalizasyon sistemleri gündelik hayatı temelinden değiştirmişti. Dünyanın en eski kanalizasyon sistemlerinden biri ve günümüzde halen kullanılmakta olan Cloaka Maxima (en büyük lağım) Antik Roma’nın merkezî kanalizasyon sistemiydi. Etrüskler tarafından MÖ 6. yüzyılda inşa edilmiş, sonraki yüzyıllarda Romalılar tarafından geliştirilmişti. Kanallar aracılığıyla Roma’ya gelen su çeşmelere, saraylara, hamamlara ve tuvaletlere dağılıyordu. Tahliye borularıyla Cloaca Maxima’ya boşaltılan atıklar önce Tiber nehrine sonra da denize ulaşıyordu.
1857 tarihli karikatürde Londra’nın sağlıksız koşulları “Kral Kolera’nın sarayı” olarak tanımlanmış.
Hastalıkların kaynağı çağlar boyunca doğaüstü güçlerle izah edilmeye çalışılmış, ilk kez Hipokrat hastalığın insanla içinde yaşadığı çevre arasındaki dengesizlikten kaynaklandığını düşünmüştü. Hastalıkların ister çevresel ister kişisel olsun bir sebebinin olduğunun düşünülmesi, aynı zamanda bunların önlenmesi ve tedavi edilmesi ihtimalinin de kapısını aralamıştı. Artık hekimlerin diyet önerileri, hayat tarzı değişikliği, ilaç reçeteleri ve cerrahi müdahaleleri sözkonusuydu.
Batı Avrupa’da tıp ve bilimin ilerlemesi yüzyıllar süren bir kesintiye uğramış; sosyal, kültürel ve ekonomik bir çözülme yaşanırken büyük şehirler kaybolmuş; yerini kalelerin çevrelediği feodal köyler almaya başlamıştı. Nüfus artıyor fakat atıkların bertaraf edilmesi ve temizlik işlerine dikkat sarfedilmiyordu; endemik hastalıklar ve periyodik salgınlar dönemi başlamıştı.
Dönemin en önemli hastalığı, 6. yüzyılda başlayan ve kıta çapında bir salgınla kendini gösteren cüzzamdı (lepra). Toplumdan dışlanan cüzzamlılar için manastırların idaresinde Lazarette (İncil’deki Aziz Lazarus’dan gelir) ya da Leprosarium denen evler kurulmuştu (12. yüzyılın sonunda Avrupa genelinde 19 bin ev olduğu tahmin edilir). Orta çağda cüzzam vakalarının izolasyonu, halen kullanılmakta olan bir halk sağlığı uygulamasının ilk örneklerinden birini temsil eder.
1000 yılına gelindiğinde, şehirler ve kasabalar büyüyor, eğitim laikleşiyor, toplumsal işlevlerin sorumluluğu derebeyleri ve dinî makamlardan konseylere devrediliyordu. Su temini ve kanalizasyon, sokak temizliği ve pazarların denetimi gibi halk sağlığı faaliyetleri, konseylerin yetki alanına girmişti. Batı Avrupa’da meydana gelen değişimin en bariz göstergesi, 11. yüzyılda İtalya’nın Salerno kentinde kiliseden bağımsız olarak ilk organize tıp okulunun kuruluşuydu. Okulun en ünlü eseri olan ve doğumdan yaşlılığa sağlıklı bir yaşamı anlatan uzun bir şiir olan Regimen Sanitatis Salernitanum, kişisel hijyen, diyet, egzersiz ve itidali vurguluyordu ve kitleler için tarihte bilinen ilk “sağlık rehberi” idi.
Mezar kazıcı için mezar
Aziz Sebastian 541-542’den 750’ye kadar tekrarlayan Justinianus Veba Salgını sırasında hastalıktan etkilenen bir mezar kazıcısının hayatı için Hz. İsa’ya yalvarır. (Josse Lieferinxe, 1497- 1499)
1347’den başlayarak 1700’lerin sonlarına kadar süren “Kara Ölüm”, bu süre zarfında çok sayıda salgın dalgalarıyla Avrupa ve Yakın Doğu nüfusunun tahminen yarısını öldürdü. Tedavi olarak çeşitli ilaç karışımları, tütsüler ve aromatik bitkiler de kullanılırdı ama bunlar etkisizdi; zira veba pirelerle bulaşıyordu. Kimi zaman akciğer vebası olanların öksürükleriyle saçtıkları bakteriler yoluyla da geçse de, ana geçiş yolu pire ısırıkları, gerçek sebep de artan nüfus yoğunluğu ile çöplerin imha edilememesiydi. Biriken çöpler sıçanları çekiyordu ve sıçan nüfusunda patlama yaşanıyordu. Yaşanan felaketler Rönesans’ın halk sağlığına yaptığı en önemli üç katkıyı hızlandıracaktı: 1. Sağlık faaliyetlerinin örgütlenmesi, 2. Bir bulaşma teorisinin kabul edilmesi, 3. Sağlık kayıtlarının tutulması.
15. yüzyılın ortalarında bölgenin büyük şehirlerinde vebayı saptamak; karantina kurmak; sağlıklı alana geçişleri düzenlemek; kurbanların gömülmesini ve konutlarının temizlenmesini sağlamaktan sorumlu kurullar oluşturulmuştu. Zaman içinde bu kurullar pazar yerlerini, kanalizasyon sistemlerini, su kaynaklarını, mezarlıkları ve sokakların temizliğini de kontrol etmeye başladılar. Hastalıkla karşılaşmış olması muhtemel seyyahlar ve tüccarlar hasta olmadıklarını anlamak için 40 gün zarfında -en eski halk sağlığı tedbirlerinden biri olarak günümüzde de halen başvurulmakta olan karantina- tecrit edilirdi. Kimi şehirlerde “cordon sanitaire” (sıhhi kordon) denilen ve ancak izinle geçilen bir fiziksel bariyer uygulanırdı. 17. yüzyılın sonunda vebanın bitişiyle ortadan kalkan bu sağlık kurulları, 19. yüzyıl halk sağlığı faaliyetlerinin örgütlenmesi için bir model sağladı.
Sağlığın ve hastalığın belirleyicilerine dair sistematik düşünce tabii bir anda keşfedilmedi; yüzyıllar boyunca gelişti. Her ne kadar bazı hastalıkların bulaşıcı doğasına ilişkin teoriler eski zamanlardan beri varolsa da bunu modern anlamda ilk kez ifade eden İtalyan hekim Girolamo Fracastoro oldu. Rüzgarla taşınan ya da doğrudan temasla bulaşan hastalık tohumlarını yazdığında, Louis Pasteur ve Robert Koch’tan 300 yıl önce “mikrop teorisi”nden bahsediyordu. 1546’da Fracastoro, bulaşıcı hastalık kavramını özetlediği De contagione et contagiosis morbis (Bulaşmalar ve Bulaşıcı Hastalıklar) eserinde her bir hastalığın hızla çoğalan tohumlardan kaynaklandığını ve bu tohumların havadan, temastan ya da giysi ve çarşaflardan bulaştığını belirtiyordu.
Rahip mi doktor mu? Orta Çağ’da Avrupa’da kol gezen bubonik vebanın kabarcıklarından muzdarip bir çiftin başında dua eden rahip. İsviçre el yazması Toggenburg İncili’nden, 1411.
15. yüzyılın başlarında, İtalya’da önce bulaşıcı hastalıklar ve daha sonra tüm hastalıklar için bir ölüm kaydı sistemi başlatıldı. Bu kayıtlar, Rönesans’tan günümüze kadar olan ölümler hakkında sürekli veri sağlamıştır. 17. yüzyıl Londra’sında da ölüm kayıtları tutulmaya başlanmıştı; 1662’de Londra Kraliyet Cemiyeti üyesi John Graunt bu kayıtların verilerinden elde ettiği doğal ve siyasi gözlemlerini (Natural and Political Observations Mentioned in a Following Index, and Made Upon the Bills of Mortality) yayınladı. Graunt, verileri geniş bir şekilde analiz etmiş ve ölüm sebepleri, erkeklerdeki yüksek ölüm oranları, ölüm oranlarının mevsimsel değişiklikleri gibi birçok gözlemde bulunmuş; ayrıca nüfus büyüklüğünü ve nüfus artış oranlarını da tahmin etmişti. Bu eser, halk sağlığı faaliyetlerinin planlanması ve değerlendirilmesi için istatistiklerin kullanımına ilişkin bir temel oluşturdu.
Bugün bildiğimiz anlamda halk sağlığı kavramının 18. yüzyılda ortaya çıktığı ve endüstri devriminin getirdiği yıkıcı sağlık sorunlarının sonucunda Londra ve Paris’te şekillendiği söylenebilir; çünkü salgınlarda karantina uygulaması gibi kökleri çok eskiye dayanan halk sağlığı yöntemleri olmakla birlikte, kolektif sağlığın iyileştirilmesi fikri ve kültürel altyapısı esasen Aydınlanma Çağı’nın ürünüdür.
Bu dönemde Almanya’da önde gelen bir hekim olan Johann Peter Frank, 1779’da nüfusu korumak için kapsamlı bir program içinde çeşitli düzenlemeler önerdiği Tam Tıp Politikası Sistemi (System einer vollständigen medicinischen Polizey / System of a Complete Medical Policy) başlıklı incelemesini yayımladı. Hastalığı önlemek ve sağlığı teşvik etmek üzerine doğumdan ölüme kadar tüm yaşam süresini kapsayan önerileri vardı ve bunlar kişisel hijyen ve tıbbi bakımdan çevre düzenlemesi ve sosyal mühendisliğe kadar uzanıyordu.
En fazla fayda, en ahlaki eylem
Jeremy Betham 19. yüzyılın başında en ahlaki eylemin toplumun en fazla fayda için örgütlenmesi olduğunu savunuyordu. Sağlıkta iyileşme, topluma ekonomik değer kattığı için sağlanmalıydı.
1800’lerin başında İngiltere’de benzer bir sosyal felsefeyi geliştiren Jeremy Bentham da (1748-1832), Ahlâk ve Yasama İlkelerine Giriş’te en doğru ahlaki eylemin, toplumun en fazla fayda için örgütlenmesi olduğunu savunuyordu (Utilitarianism/Faydacılık). Mortalitenin azalması ve sağlıkta iyileşme topluma ekonomik değer katardı; sağlıklı çalışanlar devlet ekonomisine daha çok katkıda bulunabilirdi ve Bentham’a göre hem zenginlerin hem de yoksulların refahı iyi bir yönetimle sağlanabilirdi.
Bu kavramların uygulanması 19. yüzyılın ortalarında Bentham’ın öğrencilerinden Edwin Chadwick’e düştü. Chadwick, 1834’de Yoksul Yasası’nı yürürlüğe koymak için kurulan hukuk komisyonunun sekreteriydi ve hastalıkla yoksulluğun içiçe olduğunun farkındaydı; hükümetin reform yoluyla insanların yaşamlarını iyileştirmesinin mümkün olduğunu savunuyor, daha sağlıklı bir nüfusun daha fazla çalışabileceğine ve bunu desteklemenin daha az maliyetli olacağına inanıyordu. Gerçekte ihtiyaç duyulan şeyin daha fazla doktor değil inşaat mühendislerinin sokakların drenajını sağlaması, temiz su sağlaması ve kanalizasyon ve diğer zararlı maddeleri uzaklaştırmak için daha etkili yollar bulması olduğu sonucuna varıyordu. Özetle, halkın sağlığının hükümetin meşru menfaati olduğu fikri ortaya çıkıyordu. 1848’de Halk Sağlığı Yasası (The Public Health Act) yürürlüğe girdi ve Londra’da çevre kirliliği ile başa çıkmak için drenaj, kanalizasyon, çöp imhası, konut düzenlemesi ile ilgili programların yolunu açan merkezî bir halk sağlığı yönetimi oluşturuldu. 1842’de yayımlanan Büyük Britanya’nın Emekçi Nüfusunun Sıhhi Durumu Hakkında Genel Rapor modern halk sağlığının en önemli belgelerinden biri olmuştu.
Özellikle şehirlerde yeni iş alanları açılıyor, ticaret artıyor, bununla birlikte yeni problemler de geliyordu. Nüfus artışı ve kitlesel göçler nedeniyle şehirler hızla büyüyordu.Yoksul işçiler sefil mahallelerde yığınlar halinde barınıyordu. Çalışma koşulları ağırdı ve çalışanlar birçok risk ve tehlikeye maruz kalıyordu; yetersiz havalanma, makine kazaları, toksik gazlar, ağır metaller, toz, solventler vb. Sonuçta “sağlığın kaybedilmesi” orantısız bir şekilde yoksulların sırtına düşen bir yük oluyordu.
Paris’te bir hekim olan Villerme, ölüm oranlarının şehrin farklı yerleşim bölgeleri arasında büyük ölçüde değiştiğini farketmiş ve Seine nehrine olan mesafe, sokakların aldığı rüzgâr, çevrenin su kaynağı, toprak tipi, güneş görmesi, yükseklik ve eğim gibi çevresel faktörlerle bir bağlantı bulmaya çalışmıştı. Bunların hiçbiri ölüm oranlarıyla ilişkili değildi. Ancak, vergi oranlarını servetin bir göstergesi olarak kullandığında, ölüm oranları ile çok çarpıcı bir ilişkinin olduğunu gördü: Sosyoekonomik durumun sağlık üzerine etkisini gözler önüne serilmişti.
Bir enfeksiyon hastalığı olarak bugün de dünyada devam eden Kolera, 1800’lerde ciddi bir sağlık tehdidiydi. John Snow, Londra’da yaşayan bir hekimdi; uzun yıllardır sistematik bir şekilde kolera üzerine çalışıyordu. Snow hastalığın başlangıç belirtilerinin hep sindirim yolu ile ilişkili olduğunu farketti.
1854 Londra Salgını’nı çözmesiyle tanınır; ancak kolera üzerine çalışması bundan çok daha fazlasıdır. Londra’da ilk kolera salgını 1831’de Snow henüz çıraklık dönemindeyken olmuştu. 1848’de başlayan diğer salgın 1849’a kadar sürdü. Yaygın görüş, koleranın ya miasma yoluyla ya da kişiden kişiye doğrudan temasla geçtiği yolundaydı. Havadan bulaşıyor olsaydı solunum yolunu etkilemesi beklenirdi; belirtilere bakılırsa bulaşma yolu su ya da besinlerle alakalı olmalıydı (Gerçekte Kolera, vibrio cholera adı verilen bakterinin sebep olduğu bir hastalıktır ve mikroplu su veya besinlerle ağız yolundan bulaşır). 1849’da koleranın bulaşma yoluna dair teorisini yazdıysa da pek ilgi uyandırmadı. 1853’te patlak veren Kolera salgınında ise sokak sokak çalışarak su pompalarının bağlı olduğu kuyulara sızan atık suların varlığını ve hastalığın gerekçesini ortaya koydu.
Fransa’da Louis Pasteur ve Almanya’da Robert Koch tarafından 1870’lerin sonunda ve 1880’lerin başında patojenik bakterilerin keşifleriyle mikrobiyoloji bilimi doğdu. İmmünoloji ve parazitolojideki gelişmeler salgın olaylarını incelemek ve anlamak için imkan sağlamıştı. Aşıların geliştirilmesi ise birçok bulaşıcı hastalığın önlenmesini vaatediyor, yeni bir rasyonel halk sağlığı dönemi kuruluyordu.
19. yüzyıldaki büyük sıhhi uyanış ve mikrobiyolojinin gelişimi enfeksiyon hastalıklarından ölümleri önemli ölçüde düşürmesine rağmen, hâlâ pek çok ciddi sağlık problemi mevcuttu. Bunlardan biri, bebek ölümlerinin yüksekliğiydi. Önce Avrupa’da, daha sonra İngiltere ve ABD’de beslenme, tıbbi bakım ve nihayetinde okullarda sağlık denetimine ağırlık verilerek anne ve çocuk sağlığı programları başlatıldı. Meslek hastalıkları ve endüstriyel yaralanmalar, endüstriyel hijyen ve iş sağlığı programlarının açılmasına yol açtı. Akıl sağlığı bir halk sağlığı sorunu olarak tanımlandı ve beslenme yetersizlikleri hastalıklar için risk faktörü olarak kabul edildi.
1917’de Alice Dick Dumas tarafından yapılan afişte “Hepimiz muayeneye gidelim. Hastalığı önlemek iyileştirmekten daha kolay, daha ucuz” yazıyor.
20. yüzyılda, halk sağlığının temel faaliyetleri sanayileşmiş dünyada yaygın olarak tanındı. Bu bileşenler, bulaşıcı hastalıkların kontrolü, çevre sağlığı, anne ve çocuk sağlığı hizmetleri, sağlık eğitimi, mesleki ve endüstriyel hijyen, beslenme ve çoğu gelişmiş ülkede tıbbi bakımın sağlanmasıydı. Sanayileşmiş ülkelerde bebek ve çocuk ölümleri azaldıkça, yaşam beklentisi ve nüfustaki yaşlıların oranı artacak; sonuç olarak, kalp hastalığı ve kanser gibi hastalıklar daha önemli hâle gelecekti. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra epidemiyolojik araştırmalar, tüm kronik hastalıklar için risk faktörlerini tanımlamaya odaklandı. Davranışsal faktörler için özellikle sigara içmek, kalp hastalığı ve bazı kanser türleri için önemli bir sebep olarak tanımlandı. Olumsuz davranışsal risk faktörlerinin iyileştirilmesi halk sağlığı kurumlarının önemli bir işlevi haline geldi. 19. yüzyıldan bu yana, sosyoekonomik durum ve sağlık arasındaki ilişki geniş çapta tanınmakla birlikte; 20. yüzyılın sonlarında epidemiyolojik araştırmalar, cinsiyet, etnik ve meslek grupları arasındaki sağlık durumu farklılıklarına dikkati çekiyordu.
Bu tür eşitsizlikler günümüzde ne yazık ki artıyor ve modern halk sağlığı için büyük bir problem. Artan küreselleşme ve teknolojik ilerlemeler, dünya çapında ekonomik, politik ve sosyal karşılıklı bağımlılığa yol açıyor. 20. yüzyılın sonunda büyük küresel halk sağlığı sorunları, atmosferik ısınmanın çok yönlü sonuçları; dünyadaki okyanusların ve tatlı suların kirlenmesi ve balıkçılığın tükenmesi; nüfusun hızla artıyor olması; yeni bulaşıcı hastalıkların ortaya çıkması ve bağımlılık yapan ilaçların artan üretimi ve kullanımı olarak sıralanabilir.
Yine de bu pandemi günlerinde umutlu bir hatırlatmayla bitirelim: 1977’de halk sağlığı en büyük tarihsel başarısını kaydetti. O yıl, insan türünün başına gelen en korkunç ve ölümcül hastalıklarından biri olan Çiçek hastalığının ortadan kalktı. Son vaka 1977’de Somali’de görüldü ve hastalığın tümüyle ortadan kalktığı 1979’da Dünya Sağlık Örgütü tarafından onaylandı.
Sağlıklı olmak yoksullara lüks 11 yaşındaki Amerikalı maden işçisi Otha Porter Martin, 1908’de Lewis Hine’ın objektifinden… Yoksul işçiler ağır ve riskli çalışma şartları nedeniyle sağlıklarını, karın tokluğuyla değiş-tokuş etmek zorunda bırakılıyordu.
HIFZISSIHHA
Osmanlı ve cumhuriyet dönemlerinde halk sağlığı uygulamaları
Batı’da gelişen “modern” halk sağlığı uygulamaları, Osmanlı Devleti’nden cumhuriyete kadar uzanan dönemde de karşılık buldu.Gülden Sarıyıldız’ın Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi’nde yazdığı makaleden Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü’ne…
Hıfzıssıhhanın Batı’da 17. yüzyılın ikinci yarısından itibaren tıp ilminin ayrı bir dalı olarak ele alınması ve özellikle 19. yüzyılda İngiltere ve Fransa gibi bazı ülkelerde halk sağlığını korumaya yönelik kanunlar çıkarılıp çeşitli komiteler kurulması, Osmanlılar’ı da etkiledi. İlk defa, genel sağlığı korumaya ve salgın hastalıkları önlemeye çalışan 2. Mahmud, geçici tedbirlerle yetinmeyerek devamlı bir sağlık teşkilâtı ile o dönemde hıfzıssıhha için büyük önem taşıyan karantina teşkilâtını kurdu (1838) ve mevcut sağlık kurumlarını modernleştirmeye başladı. Genel sağlığın temini için gerekli olan pek çok tedbir karantina nizamları arasında yer aldı. Çevreyi ve havayı kirleten pisliklerin ortadan kaldırılması, imalâthanelerin şehir dışına çıkarılması, gıda maddelerinin sağlıklı ve temiz olması, ağaçlandırma, mezarlıkların yerleşim yerlerinin dışında kurulması, ölü defninde mutlaka ruhsat alınması, mezarların belli bir derinliğe kadar kazılması gibi kuralların uygulanmasında hassas davranıldı ve cezaî müeyyideler getirildi… 19. yüzyılın ortalarından itibaren hacca gidenlerin sayısındaki artışa paralel olarak Kızıldeniz sahillerinde ve Hicaz’da karantina ağı teşkil edilip Hindistan kaynaklı Kolera’nın Hicaz üzerinden İslâm dünyasına yayılması büyük çapta engellendi.
Osmanlı Devleti 1851’de Paris’te toplanan 1. Milletlerarası Sağlık Konferansı’na katıldı. Konferansta hekim delegeler, halk sağlığının korunması ve salgınların önlenmesi için gereken tedbirler hususunda “karantinistler” ve “hijyenistler” olarak iki gruba ayrıldı. Osmanlı Devleti, Fransa ve diğer Akdeniz ülkeleriyle birlikte karantinistler arasında yer aldı. Bunlar gemilerin, insanların ve emtianın tecrit edilmesini şart koşuyorlardı. Hijyenistlerin başında ise karantina uygulamalarından ticareti büyük zarar gören İngiltere geliyordu. Hijyenistler, İngiltere’de sağlık işlerine bakan General Board of Health’ın uyguladığı hijyen, temizlik, havalandırma, gemileri ve malları dezenfekte etme tedbirlerini tesisi düşünülen yeni sağlık sisteminin temeli olarak görüyordu. Halk sağlığının muhafazası için bir hijyen sistemine ihtiyaç bulunduğu belirtilen konferansta, hayvani ve nebati artıkların, çöplerin, mezbahaların şehir ve köylerden uzaklaştırılması, pis suların kapalı lağımlarla akıtılması, her eve içilebilir temiz su sağlanması, baraka türü salaş yapıların ortadan kaldırılması ve yolların ıslahı gibi tedbirler tavsiye edilmiştir. Hijyenistlerin etkisinde kalan konferans her olaya karşı hıfzıssıhha tedbirlerinin alınmasını mecbur tutmuştur.
Mekteb-i Tıbbiyye’de 1841-1842 öğretim yılında okutulan dersler arasında ilm-i hıfzıssıhhanın da yer aldığı görülmektedir. Hıfzıssıhhanın gelişmesinde çok önemli bir yeri olan bakteriyolojinin ülkedeki tarihi 1887’de başlar (Osmanlılardan Cumhuriyete Öncü Hekimler Hayat Kurtaranlar, #tarih: Haziran 2020, s:39-41).
Hıfzısıhha Enstitüsü Bakteriyoloji binasındaki kabartma, enstitünün simgesi haline gelen Yunan mitolojisindeki tanrıça Hygieia. Avusturyalı heykeltraş Willhelm Frass’a ait.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 56. maddesi kişi ve çevre sağlığının korunmasıyla ilgilidir. Ayrıca kamu sağlığına dair iki temel yasa vardır; bunlardan biri 24 Nisan 1930 tarih ve 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu, diğeri 7 Mayıs 1987 tarih ve 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Kanunu’dur.
Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Sağlık Bakanı İbrahim Refik Saydam (1881-1942) tarafından, 1924’te Sivas ve Ankara’da oluşturulan kimyahanelerin birleştirilmesi ve 17 Mayıs 1928 gün ve 1267 sayılı yasa taslağıyla “Merkez Hıfzısıhha Enstitüsü” kuruldu. Enstitünün ilk binası Bakteriyoloji ve Kimyâhane (Aşı Üretim) binası, Avusturyalı mimar Theodor Jost tarafından tasarlanmış ve 1928-30 yılları arasında Redlich und Berger firması tarafından inşa edilmiş; iki yıl sonra da Robert Oerley’in projelendirdiği Hıfzıssıhha Okulu ve Serum Müessesesi (Merkez Bina) eklenmişti. Rockefeller Vakfı’nın yardımıyla yapılan Hıfzıssıhha Enstitüsü, modern cihazlarıyla ilk dönemin sağlık hizmetleri alanındaki önemli girişimlerindendir. Hıfzıssıhha Okulu’nda Halk Sağlığı ihtisası da verilmekteydi.
Theodor Jost tarafından tasarlanan Hıfzıssıhha Enstitüsü Bakteriyoloji Binası’nın orta bölümde, kapı üzerindeki dışbükey duvarda bulunan, Yunan Mitolojisi’nde sağlık tanrısı Asklepios’un kızı olarak bilinen tanrıça Hygieia adlı kabartmanın Avusturyalı heykeltraş Wilhelm Frass’a ait olduğunu bilinir. Heykelin sol alt köşesinde “1927 W. FRASS” yazılıdır. Hygenia figürü yine kabartma şeklinde ya da heykel olarak Avrupa’da da kullanılmıştır. Hollanda Groningen Hijyen Laboratuarı’nda (Laboratorium voor Hygiene 1883), Hıfzıssıhha Binası’nda olduğu gibi giriş kapısının üstünde yer almaktadır. Ayrıca Almanya Hamburg Borse’de ve İskoçya Edinburg’da da heykel olarak kullanılmıştır.
Sözlü kültürde, dinî metinlerde ve gündelik hayatta, hakkında binlerce atıf yapılan insan kanı, biliminsanları tarafından ancak 100 yıl kadar önce analiz ve transfer edilebildi. Grupların, özelliklerin ve kan nakli sayesinde tekrar hayat bulan milyonlarca kişinin öyküsü…
Günümüzde dünyada yaygın olarak başarıyla uygulanan kan nakli yöntemi, nispeten yeni bir uygulama. Hayat kurtaran bu yöntemin, tıbbın rutin bir pratiği haline gelmesinin üzerinden henüz bir asır bile geçmedi.
Antik ve Orta Çağlarda beden ve zihin sağlığı; kan, balgam, sarı safra ve kara safradan ibaret “dört sıvı dengesi”ne bağlanırdı. “Humoral teori” olarak bilinen bu yaklaşıma göre bütün hastalıklar bu sıvıların arasındaki uyumun (harmoni) bozulmasından kaynaklanırdı. Hekimler bu sıvıların dengesini kurduğuna inanılan çeşitli tedaviler verirdi. Bu düşünce Rönesans’a kadar varlığını sürdürdü. O zamana kadar dört hayati sıvıdan biri olan kan, diğer üç sıvıdan daha az ya da daha çok önemli kabul edilmezdi. Bedenden kan akıtmak, Hipokrat (MÖ 5. yüzyıl) zamanından 19. yüzyıla kadar varlığını sürdüren bir tedavi yöntemi olarak kaldı.
İlk kan nakli denemeleri
Tarih sayfalarında yer alan ilk kan nakli teşebbüsü, 15. yüzyılda tarihçi Stefano Infessura tarafından kaydedilmiştir: İnfessura, 1492’de üç erkek çocuğun kanının koma halindeki Papa 8. Innocent’e verildiğini belirtmiştir. Dolaşım sistemi henüz bilinmediğinden, kan papaya bir hekimin gözetimi altında ağız yoluyla verilmiş, sonunda hem Papa hem de aileleri 10’ar düka karşılığında ikna edilen çocukların hepsi ölmüşlerdi!
17. yüzyıla kadar dolaşım sistemi ve kanın vücutta nasıl hareket ettiği bilinmiyordu. Hayati sıvının karaciğerde imal edildiğine, buradan damarlar yoluyla bütün vücudu dolaştığına ve kalbe aktığına inanılıyordu. Cambridge’den sonra Padua’da tıp okuyan İngiliz hekim William Harvey (1578-1657), 1616’dan beri kalbin nasıl çalıştığını ve kanın bedende nasıl dolaştığını gözlemliyordu. Harvey, Exercitatio Anatomica de Motu Cordiset Sanguinis in Animalibus (Hayvanlarda Kalp ve Kan Hareketlerine İlişkin Anatomi Çalışmaları) adlı ünlü eserini 1628’de yayımladı. Bu çalışmayla birlikte, kanın kapalı bir sistem içinde vücutta dolaştığı anlaşılmış, kan dolaşımı keşfedilmişti. Kanın bir canlıdan diğerine nakledilebilir olduğu fikri de kısa sürede kabul görecek, hayvanlar üzerinde daha kapsamlı ve incelikli kan nakli denemelerinin yolu açılacaktı.
1665’te İngiltere’de bir köpekten diğerine ilk başarılı kan nakli gerçekleştirildi. Deney 17 Aralık 1666 tarihli Philosophical Transactions adlı mecmuada yer aldı. Dergide yayımlanan mektupta, bir hekim olan Richard Lower, kimyacı Robert Boyle’e bir köpekten diğer bir köpeğe yaptığı kan naklini, uyguladığı yöntemin detaylarını anlatıyordu. Ayrıca koyundan koyuna ve koyun-köpek arasında yaptığı kan nakil deneylerini de izah ediyordu.
Bu deneyler Fransa’da da ilgi uyandırdı. 14. Louis’nin doktoru Jean-Baptiste Denis hayvanlar üzerinde kan nakli denemelerine başlamıştı.
Keçiden insanaLe Journal Illustré’de 1892’de yayımlanan keçiden insana kan nakli çizimi.
15 Haziran 1667 ise tarihe “insana ilk kan nakli”nin yapıldığı gün olarak geçecekti: Önlenemeyen ajitasyonlardan muzdarip 15 yaşında bir erkek çocuğun kanı, kendisine bakan hekimlerce 20 kez akıtılmıştı. Jean-Baptiste Denis semptomların nedeninin kan eksikliği olduğuna hükmetti ve kan nakline karar verdi. Çocuğun kolundaki toplardamardan 3 ons (90 ml) kan akıtıp, sonra bir kuzunun şah damarını keserek aldığı üç misli kanı çocuğa nakletti. Hasta kendini iyi hissetmişti. İkinci denemeyi 45 yaşında sağlıklı bir adama para karşılığında kabul ettirdi ve 10 ons (300 ml) kan nakletti; adamda herhangi bir değişiklik olmamıştı. Üçüncü denemeyi hasta olan İsveçli bir asilzadede yaptı; 6 ons buzağı kanı nakletti; önce iyi hisseden hastanın durumu daha sonra kötüleşti ve 24 saat sonra hayatını kaybetti. Dördüncü denemeyi 19 Aralık 1667 tarihinde 34 yaşında bir akıl hastası olan Antoine Mauroy üzerinde yaptı ve ona 5-6 ons buzağı kanı verdi; ertesi gün hastanın idrarı siyah renkte çıkıyordu; yüzyıllar sonra bunun sebebinin “hemoliz” adı verilen alyuvar parçalanması olduğu anlaşılacaktı. Hasta iki ay yaşadıktan sonra öldü.
Koyundan insana
Matthäus Gottfried Purmann’ın erken dönem bir kan naklini tasvir eden çalışmasında vericinin bir koyun olduğu görülüyor, 18. yüzyıl sonları, 19. yüzyıl başları, Wellcome Koleksiyonu.
Kan nakline karşı olanların açtığı ve 17 Nisan 1668’de Paris’te görülen davada cinayetle suçlanan Jean-Baptiste Denis suçsuz bulundu ama, Paris Tıp Okulu’nun onayı olmadan hayvandan insana kan nakli yapılması yasaklandı. 10 Ocak 1670 tarihinde Fransız parlementosu kan naklini bütünüyle yasakladı. Bu yasak 19. yüzyılın sonuna kadar devam edecekti. 1678’de İngiliz parlementosu da kan naklini yasaklayacak ve bundan sonraki 150 yıl boyunca bu alanda çok az ilerleme olacaktı.
İnsandan insana ilk başarılı nakil
Kan nakli fikri, 19. yüzyılda özellikle kan miktarının takviye edilmesi amacıyla yeniden canlanmaya başladı. İngiltere’de Guy’s and St Thomas Hastanesi’nin kadın-doğum doktoru James Blundell, 1818’de bir doğum sonrası kanamayı tedavi etmek için insandan insana ilk başarılı kan naklini gerçekleştirdi. Ölmek üzere olan hasta geçici de olsa bir iyileşme gösterdi. Verici hastanın kocasıydı ve kolundan alınan 4 ons kan karısına nakledilmişti. Blundell 1825-1830 arasında 10 nakil daha yaptı, bunlardan 5’i başarılı oldu.
Çalışmalarının sonuçlarını 22 Aralık 1818’de Londra Tıbbi Cerrahi Cemiyeti’ne sundu ve tekniğini giderek geliştirdi. Doktor Blundell kan naklinde kullanılmak üzere çeşitli enstrümanlar da icat etti. 1829’da Lancet dergisinde “transfüzyonla kurtarılan hayat” başlıklı bir makalesinde kan naklinin sadece insandan insana olabileceğini, türler arasında yapılmaması gerektiğini vurgulamıştı.
İnsandan insana ilk nakiller Dr. James Blundell’in Lancet dergisinde yayımlanan “Kan Nakli Hakkında Gözlemler” isimli makalesini süsleyen illüstrasyon, 13 Haziran 1829.Obstetrics Journal’da 1873’te yayımlanan J.H. Aveling imzalı çizimde kan veren ile alanın pozisyonları.Yeni araçlar, yeni yöntemler Guy’s and St Thomas Hastanesi’nin kadın-doğum doktoru olan James Blundell, 19. yüzyılın başında yaptığı kan nakli denemeleri sonucunda işlem için daha uygun olan araçlar ve metotlar geliştirmişti.
Kan gruplarının keşfi
1900’de Viyana Üniversitesi Patolojik Anatomi Enstitüsü’nde, o zaman 32 yaşında olan Karl Landsteiner basit bir deney planladı. Kendisi de dahil laboratuvarda çalışan toplam 6 kişiden kan aldı; bu kanların serumlarını ve alyuvarlarını ayırarak herbirini diğeriyle karıştırdı. Bazılarının serumu kimi alyuvarların kümeleşmesine sebep oluyordu. Neden bireysel farklılıklar mıydı, yoksa bakteriyel enfeksiyon muydu? 1901’de tekrarladığı çalışmada kanları üç gruba ayırdı; A ve B olmak üzere iki antijen, antiA ve antiB olmak üzere iki antikor vardı. Alyuvar hücrelerinde A antijeni, B antijeninin yanısıra ne A ne B antijeni (buna önce grup C dendi; sonra Almanca “ohne” anlamında O dendi) de bulunuyordu. 1902’de De Castello ve Sturli AB grubu alyuvarlarda her iki antijenin de olduğunu buldu; bu grubun serumunda ne antiA ne de antiB antikoru vardı.
Kan nakli, savaşta çok can kurtardı 1. Dünya Savaşı sırasında Dr. Robinson’un bulduğu pıhtılaşma önleyici ilaç sayesinde alınan kanların uzun süre saklanması mümkün olmuş, Percy Oliver 1920’lerde İngiliz Kızılhaçı’nda ilk kan bağış merkezini kurmuştu. Cephede kan nakledilen bir yaralı asker.
Kan grupları böylelikle keşfedilip kategorize edilince, geçmişteki başarısızlıkların sebebi de anlaşılmış oldu. Fakat, Landsteiner’in 1901’deki keşfinden sonra, kanı emniyetli bir şekilde saklamayı öğrenmek için onyıllarca beklemek gerekecekti.
1.Dünya Savaşı sırasında, bir askerî doktor olan Robinson, kanın uzun müddet saklanabilmesi için pıhtılaşma önleyiciyi keşfetti; 27 Mart 1914 tarihinde Belçikalı doktor Albert Hustin kan pıhtılaşmasını önleyici (antikoagülan) olarak sodyum sitrat kullanmak suretiyle ilk kez doğrudan olmayan kan naklini gerçekleştirdi. Antikoagülanların keşfinden önce kan nakilleri vericiden alıcıya doğrudan yapılmak zorundaydı. 1910’larda antikoagülan eklenmesi ve buzdolabında saklanması yoluyla kanın uzun süre korunabileceği anlaşıldı ve bu durum kan bankalarına giden yolun da önünü açmış oldu. 1916 başında ilk defa buzdolabında depolanmış kan kullanılarak nakil yapıldı.
ABD’de kan bağışı yapan bir ordu mensubu.
İngiliz ordusunun kan bağışçıları aradığını duyuran bir afiş.
1920’lere gelindiğinde kan ihtiyacı giderek artmaktaydı. Percy Oliver 1921’de İngiliz Kızılhaçı ile ilk kan bağış servisini, ardından da gönüllü bağış sistemini kurdu. Bernard Fantus Chicago’da 1937’de ilk kan bankasını hizmete sundu.
A, B ve 0 gruplarının keşfinden çeyrek yüzyıl sonra bir diğer kan grubu sistemi tanındı. Landsteiner’in asistanlarında Philippe Levine 1939’da bir vaka yayımladı: 0 grubu bir kadına yine 0 grubu olan kocasından kan nakli yapılmış ama başarısız olmuştu. Kadının serumu kocasının alyuvarlarında kümeleşmeye sebep oluyordu. Aynı gruptan olan 104 farklı kan arasında test yapıldı ve 80 tanesinde alyuvar kümeleşmesi oldu. Benzer bulgulara Landsteiner ve Wiener de ulaşmış; deneysel çalışmada tavşan, fare ve Rhesus maymunu kanları üzerinde çalışmışlardı. Bu hayvanlardan elde edilen antikorlar, insanların %85’inde alyuvarların kümeleşmesine sebep oluyordu ve 1940’ta bunlara RH (+) denildi.
1941’de ABD’de Kızılhaç, vericilerden kan depolamaya başladı. 1. Dünya Savaşı öncesinde A-B-0 grupları, 2. Dünya Savaşı arifesinde de RH faktörü bilinir olmuş ve böylece kan nakli mümkün hale gelmişti. 20. yüzyılın ikinci yarısında ise banka kanından nakil mümkün oldu ve cerrahi girişimlerden hemofili tedavisine kadar standart tıbbi bir uygulamaya dönüştü.
Almanya’da Nazi iktidarı sırasında B grubunun Slav ve Yahudilere özgü olduğu, A grubunun ise zeki ırkın kanı olduğuna inanılıyordu. 2. Dünya Savaşında Alman ordusu sadece sertifikalı Aryan vericilerden kan aldı. ABD de kanları ırklara göre ayırdı; siyahlardan gelen bağışlar albümin yapımında kullanıldı. Irka göre kan ayırımı 1960’ların sonuna kadar ABD’de bazı eyaletlerde sürdü; bir siyahtan bir beyaza rızası olmadan kan vermek doktor için suç teşkil ediyordu.
Türkiye’de kan nakli
Türkiye’de kan nakli ile ilgili ilk çalışmalara 1921’de Prof. Dr. Burhanettin Toker başlamıştı. İlk kan nakli İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Hastanesinde 1938’de gerçekleştirildi. 1940-1945 arasında bazı üniversiteler ve hastanelerde küçük kan üniteleri kuruldu. 1952’de Cerrahpaşa Hastanesi’nde ilk kez plazma (kanın hücresel kısmı ayrıldıktan sonraki sıvı kısmı) elde edildi. 1953’te yKızılay Kongresi’nde Genel Başkan Prof. Dr. Reşat Belger’in önerisi ile bir kan yardım teşkilatı kurulması kararlaştırıldı ve ertesi yıl kan nakli konusunda eğitim almaları için İngiltere ve ABD’ye doktorlar gönderildi.
1957’de Ankara ve İstanbul’da eşzamanlı olarak ilk modern Kızılay Kan Merkezleri açıldı. 1960’ta İzmir Kızılay Kan Merkezi hizmete girdi. 1974’de Türkiye Kızılay Derneği Kan Bağışı Organizasyonu kuruldu; halka kan bağışı konusunda eğitim verilmeye ve gezici kan bağışı kampanyaları düzenlenmeye başlandı.
Kızılay Kan Merkezi açılışı 1957’de İstanbul ile Ankara’da eşzamanlı olmak üzere Kızılay Kan Merkezleri açıldı. Bir kan yardım teşkilatının kurulmasını 1953’teki Kızılay Kongresi’nde Genel Başkan Prof. Dr. Reşat Belger önermişti.
Geçen yıllarla birlikte dünyada bulunan yeni yöntemler, keşfedilen yeni araç-gereçler, bulunan yeni testler düzenli olarak Türkiye’ye de gelmeye devam etti. 2007’de Türk Kızılay’ı Orta Anadolu Bölgesel Kan Merkezi, yürüttüğü uluslararası akreditasyon standartlarından dolayı, Joint Commission International Accreditation tarafından dünyada akredite edilen ilk kan merkezi oldu. Bugün, dünyadaki gelişmiş kan bankaları standartlarında, güvenli kan esasına dayalı çalışan Türk Kızılay’ı ülkemizin kan ihtiyacının çoğunu karşılar durumdadır.
Portre: Karl Landsteiner
Kan naklini güvenli hale getirdi
Viyana da doğan Karl Landsteiner 1885’te Viyana Üniversitesi’nde tıp okumaya başlamış; henüz öğrenciyken biyokimya araştırmalarına ilgi duymuştu. 1891’de mezun olduktan ve beş yıl Münih’te çeşitli laboratuvarlarda çalıştıktan sonra 1896’da Viyana’da Hijyen Enstitüsü’nde ardından Patolojik Anatomi bölümünde asistan oldu.
İnsandan insana kan nakli uygulaması çoğu kez ölümle sonuçlandığından 19. yüzyıl sonlarında pek çok ülkede yasaklanmıştı. Kan naklindeki ölüm nedenlerini araştırmaya başlayan Landsteiner, uzun laboratuvar çalışmaları sonucunda 1901’de, alyuvarlarda A ve B adını verdiği iki tür protein (antijen) bulunduğunu gösterdi. Daha sonra, bu antijenlerin ve antikorların varlığına ya da yokluğuna göre insanda en az üç kan grubu olduğunu kanıtladı; bu grupları A, B ve 0 olarak adlandırdı. Bir yıl sonra, A ve B antijenlerinin ikisini birden taşıyan ve AB antikorları içermeyen AB grubunu buldu.
Kan nakli sırasında farklı kan gruplarının kullanılması ile ortaya çıkabilecek pıhtılaşma reaksiyonlarına dikkat çekerek kan naklini güvenli bir uygulama haline dönüştüren Landsteiner, bağışıklık (immünoloji) biliminin doğuşunu da hazırlamıştı. 1930’da, kan gruplarına ilişkin çalışmaları nedeniyle Nobel Fizyoloji ve Tıp Ödülü’nüaldı. 1940’ta Alexander S. Wiener ile birlikte, adını deneylerde kullanılan rhesus maymunundan alan Rhesus grubunu ve buradan RH faktörünü buldu; kan gruplarını RH antijeninin varlığına göre pozitif ya da negatif olarak adlandırdı. Yeni doğanlarda ölümle sonuçlanan sarılıkların sebebinin de anne ile bebeğin RH uyuşmazlığı olduğunu gösterdi.
Landsteiner’in çalışmaları güvenli kan naklini mümkün kılarak sayısız hayatın kurtarılmasını sağlayacak; kan gruplarının anlaşılması adli tıpta kriminal incelemelerde, ebeveyn tayininde, organ transplantasyonunda da çığır açacaktı. İnsanlığa büyük hizmetlerde bulunan ünlü hekim 24 Haziran 1943’te laboratuvarında kalp krizi geçirdi ve iki gün sonra hayatını kaybetti.
Bestseller: Kan Grubu Diyeti
7 milyon sattı, bilimsel yararı kanıtlanamadı
Bundan 23 sene önce, kan grubuna göre doğru beslenme formülünün anlatıldığı bir kitap yayımlandı; Peter D’Adamo, Eat Right 4 Your Type (Kan Grubunuza Göre Diyet) isimli kitabında sahip olduğumuz kan grubunun bizim evrimsel mirasımız olduğunu ve buna uygun beslenerek vücudumuzda ahenge kavuşabileceğimiz savunuyordu.
Yazarın savına göre, kan tipleri insan gelişiminin bazı kritik dönemeçlerinde ortaya çıkmıştı. Şöyle ki, 0 grubu Afrika’da yaşayan avcı-toplayıcı atalarımızda, A grubu tarımın başlamasından sonra, B grubu 10.000 ila 15.000 yıl önce Himalayalarda ortaya çıkmış; AB grubu ise modern zamanlarda A ve B grupların karışımından doğmuştu. Dolayısıyla, kan grubumuz bize ne yememiz gerektiğini de söylüyordu; mesela 0 grubu kan taşıyanların avcı-toplayıcılar gibi beslenip tahıl ve süt ürünlerinden uzak durması gerekirken, A grubu kan tarım toplumunda ortaya çıktığından vejeteryan tipi beslenmeyi gerekli kılıyordu. Kan grubumuza uygun olmayan besinler tükettiğimizde ise bedenimiz bunları birer antijen gibi algılayarak reaksiyon gösteriyor; çeşitli kronik hastalıklara da böylece zemin hazırlanıyordu. Sonuçta, kilo vermek, kanserden ve diabetten korunmak ve de yaşlanmayı geciktirmek için kan grubu diyeti tavsiye edilmekteydi.
60 dile çevrilen D’Adamo’nun kan grubu diyeti kitabı 7 milyon sattı. Acaba bu diyet gerçekten işe yarıyor muydu? Geçen yıllar içinde bu soruya cevap arayan ve kan grubuna göre beslenmenin sağlık üzerindeki etkilerini araştıran 1000 kadar çalışma yapıldı. Ama bunların içinden herhangi bir olumlu etkiyi destekleyen hiçbir bilimsel kanıt çıkmadı.
İnsanlar çok eskilerden beri, başlarına neler geleceğini ve niyetlerinin hayırlı olup olmadığını öğrenmek için çeşitli yollarla fal baktılar. Bunlardan belki de en özeli, rastgele bir sayfa açarak yapılan kitap falıydı. Minyatürlü fal kitapları, bu iş için üretilmiş en renkli örneklerdi. Türk ve Fars kültürlerinde kendine önemli bir yer edinen falnâme literatürünün en seçkin örneklerinden, bu toplumların inanç dünyasına dair küçük birer özet.
Osmanlı dünyasında yaşasaydınız ve sefere çıkmak, alım-satım yapmak, ortaklık kurmak, evlenmek, taşınmak, çocuğunuzu mektebe yazdırmak, devletlülerle görüşüp hacet dilemek, kul ve cariye alıp satmak yahut hacca gitmek gibi niyetleriniz olsaydı; bunların hayırlı olup olmadığını öğrenmek için bir kitap falı bakmak isteyebilirdiniz. Bunu Kur’an’dan, sevdiğiniz bir şairin divanından ya da sırf bu iş için tasarlanmış “falnâme” adı verilen fal kitaplarından yapardınız; eğer göz zevkinize de düşkünseniz, muhtemelen minyatürlü olanları ilk tercihiniz olurdu.
1614-16 arasında minyatürlü bir fal kitabı hazırlayıp 1. Ahmed’e sunan vezir ve kitap onarıcısı Kalender Paşa’nın tavsiyesine göre, abdestten sonra üç ihlas bir fâtiha okuyup bu kitaptan rastgele bir sayfa açmalı ve çıkan minyatürün karşısındaki fal ile buradaki birtakım dinî öğütlere rıza göstermeliydiniz. Zaten falınıza çıkan minyatürler de çoğunlukla kadim dinî-mitolojik öğelerin tasvirlerini içerecekti.
Seyyâh-ı âlem Evliya Çelebi, 17. yüzyıl İstanbul’unda Hoca Mehmed Çelebi namında yaşlı bir falcı-nakkaş ile tanışmış. Bu adam, kendi üretimi olan minyatürleri 1 akçe karşılığında müşterisine “çektiriyor”, çıkan fala uygun bir de şiir söyleyip herkesi güldürüyormuş. Anlaşılan o ki onun minyatürleri Kalender Paşa’nın derledikleri gibi bir kitabın kapakları arasında saklı değil, teşhirlikti. Hocaya ait minyatürlerin akıbeti meçhul olsa da günümüze ulaşabilen örnekler bize Osmanlı inanç dünyasından türlü haberler veriyor.
Âdem ve Havva Kalender Paşa Falnâmesi’nin ilk sayfasını açtınız ve falınıza bu minyatür çıktı. Hemen karşı sayfada, minyatürdeki iki ilk insanın akıbetiyle paralel olarak sizin durumunuz yorumlanır: “Bu falın öncesi perişanlık, sonrası hayır ve hoşnutluk. Hakk sana devlet ve rızık verdiği hâlde sen kadrini bilmez, kötü hayallerin peşinde koşarsın”. Yazara göre fal sahibinin muradına erişmesi için yapması gereken bolca hayır işleyip Tanrı’ya boyun eğmek, kötü arkadaştan ve karşı cinsten sakınmaktır (Nakkaş Hasan’a atfedilir, TSMK H. 1703). Kalender Paşa Falnâmesi
Fakat yılan? Hz. Âdem ile Havva’nın cennetten çıkarılmasına sebep olan, İslâm’a göre Şeytan’dır. Ancak burada İncil’deki yılan anlatısı betimleniyor ve köşeye kendini beğenmişliğin sembolü olan gösterişli bir tavuskuşu konuluyor. Bir melek ise şaşkınlıkla olanları izlemekte. Bu detay, Müslüman nakkaşın dünyasında dinlerarası inanç öğelerinin oldukça geçişken bir yapıda olduğunu düşündürür. Kalender Paşa Falnâmesi
Hz. Ali talihi Hz. Ali ölümünden sonra gerçek kişiliğinin ötesinde pek çok destana konu oldu. Bunlardan birkaçı ejderhalarla olan savaşını anlatır. Fâl-ı Kur’ân’daki bu tasvire göre de bir ejderhayla mücadele ediyor. Yüzü İran geleneğine göre örtülü çizilmiş. Fal kitaplarında Hz. Ali veya ona dair herhangi bir öykünün tasvirini çeken kişi talihlidir ve düşmanlarına üstün gelecektir (TSMK, H. 1702). Fâl-ı Kur’ân
Dabbetülarz Kıyamet yaklaşınca bir elinde Hz. Musa’nın asası, bir elinde de mühr-i Süleyman’la ortaya çıkıp inanmayanların burunlarını mühürleyeceğine inanılan bir yaratık: Dabbetülarz. Görünüşü çok farklı biçimlerde düşlenmiş olsa da, üzerinde ittifak edilen nokta onun çeşitli hayvanlardan uzuvlar taşıdığıdır. Paşa’ya göre bu falı çektiyseniz hâliniz fena! Gam ve eleme işarettir; niyetlerinizi bir süre bekletmeli ve sıkıca tövbe etmelisiniz. Bu gibi kötü fallarda Paşa, talihi değiştirmek için, Sünnî inanış içinde hayli yadırganabilecek öneriler verir: Türbe ve mescitlerde mum yakmak ve adak adamak gibi. Öneriler arasında köprü onarmak ve cinsel perhiz de var. Kalender Paşa Falnâmesi
İmam ve dev Şiî toplulukların önde geleni İmamiye’ye göre Hz. Ali ve onun hilafetini devam ettiren 11 imamı benimsemek bir iman konusu kabul edilir. Böylece imamlar da destanlara konu olur. Burada sekizinci imam Ali Rıza, su canavarını mızrağıyla öldürüp su insanlarını haylaz devin kötülüğünden kurtarıyor. Kalender Paşa’ya göre bu fal zafere işaret. Onun derlemesinde Safevî nakkaşların da çalıştığı tahmin edilmekte ve yüzünün örtülü çizilmesine bakılırsa, imam yüksek bir kutsal kişi olarak kabul görüyor. Kalender Paşa Falnâmesi
Hipokrat ve Simurg Burada Simurg’u ve üzerinde Doğulu kostümleriyle tıbbın babası Bukrât’ı (Hipokrat) görüyoruz. Büyük İskender de çoğu kez onun gibi giydirilir ve Doğu-İslâm dünyasınca benimsenir. Efsaneye göre Bukrât bu kuşun sırtında Kaf Dağı’nın ardına ilaç edinmeye gitmiştir ve bu fal her konuda hayra işarettir. Kalender Paşa Falnâmesi