Etiket: hindistan

  • Britanya’yı ‘büyük’ yapan, tarihe ‘şekil veren’ kadın…

    Britanya’yı ‘büyük’ yapan, tarihe ‘şekil veren’ kadın…

    İngiliz gücü ve Britanya imparatorluğuna dünya ölçeğinde emperyal bir nitelik kazandıran Kraliçe Victoria, 19. yüzyılın ikinci yarısına damgasını vurdu. 63 yıl tahtta kalan Kraliçe hem bu döneme adını verdi hem de uluslararası güç dengelerini değiştirdi. “Avrupa’nın büyükannesi” Victoria’nın yeni dünya düzeni, 1. Dünya Savaşı’na kadar sürecekti.

    Tarihte-Bu-Ay-1
    1899’da Kraliçe Victoria ve gelecekteki krallar 5. George, oğlu kral 7. Edward ve torunu kral 8. Edward.

    Kraliçe Victoria, muhafazakar ve zaman zaman baskıcı kimliği ile anılsa da onun dönemi Birleşik Krallık’ın sanayileşmede, demiryollarında ve askeriyede yaptığı büyük teknik atılım-lara şahit oldu. Londra’da 1851 Büyük Sergisi’nin yapılmasına eşi Prens Albert ile beraber önayak olmuş, imparatorluğun ne kadar büyük bir ilerleme içerisinde bulunduğunu ve bu teknik/teknolojik gelişmedeki yerini göstermiştir.

    Yine onun dönemi, Britanya imparatorluğunun denizaşırı topraklarda genişlemesinin de zirvesini oluşturdu. 18 yaşına girmeden hemen önce tahta geçen Victoria, tüm seleflerinden daha uzun, 63 yıl tahtta kaldı; hem ülkesi hem dünya büyük dönüşümler geçirirken, dönemin süper gücü olan ülkesinde ve dünyada istikrarı koruyabilmek için birçok girişimde bulundu. Uzun hükümdarlığı süresince inişli-çıkışlı bir popülariteye sahip olsa da, ülkesinde ve uluslararası tarihyazımında Viktorya Çağı, İngiliz gücünün serpilip sağlamlaştığı bir dönemdir.

    1. Gerçek bir 9 canlıydı tam 8 suikasttan sağ çıktı

    19. yüzyılın özellikle ikinci yarısında Avrupa’ daki monark veya başkanlara, neredeyse tüm hükümdarlara başarılı/başarı-sız sayısız suikast girişiminde bulunuldu. Bunlar arasında 8 suikast girişiminin 8’ini de sağ atlatan Kraliçe Victoria başı çeker. 1840’ta henüz tahtının ilk yıllarında ve yeni evlenmişken, üzeri açık faytonla bir seyahat sırasında akıl sağlığı yerinde olmayan 18 yaşındaki Edward Oxford tarafından silahlı saldırıya uğradı ve kocasıyla sağ kurtuldu (suikastçı tabancasında sadece barut bulunduğunu, kurşun bulunmadığını iddia etmişti). Oxford vatana ihanetten suçlu bulunsa da, akıl sağlığı yerinde olmadığı için asılmak yerine Avustralya’ya sürgün edildi. Diğer 7 suikast girişiminin failleri de, farklı nedenlerle asılmaktan kurtuldu. Bu saldırılar arasında yalnızca biri ve sonuncusu politik nedenlere dayalıydı, 1872’de 17 yaşındaki İrlanda kökenli Arhtur O’Connor, Buckingham Sarayı’nın bahçesine saklanarak Victoria’ya ateş etti. Esas amacı silahla kraliçeyi korkutarak İrlandalı siyasi mahkumları özgür bırakmasını sağlayacak bir karar kağıdını ona imzalatmaktı.

    Tarihte-Bu-Ay-2
    Charles Burton Barber’ın 1876’da tamamladığı “Kraliçe Victoria ve John Brown” tablosu. Kraliçenin Brown’a 50. yaş gününde hediye ettiği tablonun detayında, ölümünden sonra heykelini diktireceği Balmoral Şatosu seçilebiliyor.

    2. Hindistan’ı taca bağladı, ‘Kayzer-i Hind’ oldu

    Tarihte-Bu-Ay-5
    Kraliçe Victoria ve Hint kökenli yardımcısı Abdül Kerim, 1890. Kraliçe, Hindistan İmparatoriçesi olduktan sonra Abdül Kerim’den Hindustani dilini öğrenmişti.

    Hindistan 1774’te, Britanya Doğu Hindistan Şirketi tarafından atanan genel vali ile doğrudan bu şirketin yönetimi altına girmişti. Bu durum 1857’deki büyük Hint Ayaklanması’na kadar devam etti. 1858’de çıkarılan yasa ile şirket devredışı bırakıldı ve ülke Büyük Britanya’ya bağlandı. Hindistan Ofisi tüm bu toprakların yönetimini, atadığı valilerle devam ettirdi. Ancak Birleşik Krallık’ın kraliçesi olan Victoria, taca bağlanan bu geniş toprakları klasik unvanı ile yönetemezdi; zira burası “Hindistan İmparatorluğu” olarak anılmaktaydı. Dönemin ünlü İngiliz oryantalisti G. W. Leitner, hem Hintçesi hem Urducası aynı olan “Kayzer-i Hind” unvanı önerisini getirdi. Bunun üzerine Kraliçe’nin çok iyi anlaştığı başbakanlarından Benjamin Disraeli, ona diğer unvanlarının yanına “Hindistan İmparatoriçesi”ni eklemeyi önerdi. Victoria’nın bunu kabul etmesi üzerine, Kraliçe 1 Mayıs 1876’da imparatoriçe ilan edildi. 1 Ocak 1877’de ise Delhi’ de Victoria’nın gıyabında taç giyme töreni gerçekleştirildi. İmpa-ratoriçe 1880’lerde, yardımcısı Abdül Kerim’den Hindustani dilini öğrenecekti.

    Tarihte-Bu-Ay-3
    Kraliçeye yapılan 8. suikast girişimi, ilk resimli haftalık haber dergisi The Illustrated London News’in kapağında, 11 Mart 1882.

    3. Eşi için yas tutması parlamenter monarşinin sonunu getirecekti

    Victoria, tahta geçişinden kısa bir süre sonra dayısının oğlu olan Albert ile evlenmişti. Prens Albert, evlilikleri boyunca Victoria’nın her alanda önemli destekçisi, yol göstericisi oldu. İlişkileri kamuoyunda hep takdirle karşılandı; Cumhuriyetçilerin güçlendiği dönemlerde bile kraliyetin popülaritesi korundu, hatta arttı. Albert’ın 1861’deki erken vefatı Victoria’yı büyük bir yasa boğdu ve uzun süre kamuoyunun karşısına çıkmadı. Bu uzun süren yas ve kendini izole etmesi, bir müddet sonra hem parlamentonun hem kamuoyunun tepkisini çekti, hem de kraliyet/parlamenter monarşinin destekçilerinin elini zayıflattı. Bu durum Cumhuriyetçiler için Kraliçe aleyhine büyük bir koza dönüşecekken, Victoria, dayısı Leopold’un uzun telkinleri sonucu yaklaşık 3 sene sonra, 1864’te ilk defa tekrar halkın arasına çıktı.

    4. Eşinin ölümünden sonra, dedikodular ayyuka çıktı

    Kraliçe, eşinin ölümünden sonra 40 yıl daha yaşadı. Ömrünün geri kalanında, dönem dönem kendisine platonik de olsa “çeşitli aşklar” yakıştırıldı ve bu özellikle saray çevrelerinde tartışmalara yol açtı. Prens Albert henüz hayattayken onun yardımcısı olarak saraya giren İskoç John Brown, prensin ölümünden sonra kraliçenin yas tuttuğu dönemde bu defa onun hizmetine girdi ve en yakını oldu. Victoria, ona 2 defa üstün hizmet madalyası verdi; hatta 1876’da Brown’ın 50. yaş gününde hediye ettiği portre, ikisinin arasındaki yakınlık tartışmalarını arttırdı. O kadar ki sarayda kimileri Kraliçe Victoria’dan “Bayan Brown” olarak bahsediyordu. Aralarındaki ilişki hakkında spekülasyonlar 1883’te Brown’ın ölümünden sonra da sürdü; zira Kraliçe onun bir heykelini Balmoral Şatosu’na diktirdi (Kraliçe’nin ölümünün ardından oğlu Edward, bu heykeli saray arazisinde gözden ırak bir yere taşıtacaktı).

    Brown’ın ölümünün ardından bu defa da Kraliçe’nin Müslüman-Hint kökenli ve “Munşi” lakaplı Abdül Kerim’le yakınlığı benzer dedikoduları gündeme getirdi. Hatta Abdül Kerim’in sarayda edindiği kimi politik bilgileri Hindistan’ daki “Müslüman Vatanseverler Cemiyeti”ne ilettiği iddia edildi. Victoria, Brown’ın portresini yaptırdığı gibi Abdül Kerim’in de portresini yaptırıp ona hediye etti. Kraliçe’nin sağlığının kötüye gittiği son zamanlarında, hanedan üyeleri ve saraydakiler Abdül Kerim’i uzaklaştırdı. Kraliçe, ölümünden birkaç sene önce ona unvan ve Hindistan’da toprak verdi ve böylece “Munşi” doğduğu topraklara geri dönmüş oldu.

    Tarihte-Bu-Ay-4
    Matthew White Ridley’in 1877’de Frank Leslie’s Illustrated Newspaper’da yayımlanan çiziminde Kraliçe Victoria, 9 çocuğu, onların 6’sının eşi ve 23 torunuyla beraber. Kraliçe, çocuklarını ve torunlarını Avrupa’daki diğer büyük hanedanlarla evlendirecekti.

    5. ‘Avrupa’nın büyükannesi’ lakabını aldı; ancak tarihte başka ‘büyükanneler’ de vardı

    Victoria, çocuklarını Avrupa’daki diğer büyük krallıklara/imparatorluklara sahip hanedanlarının varisleri ile evlendirirken Britanya’nın süper güç statüsünü devam ettirmeyi ve Avrupa’da barışa dayalı bir istikrar oluşturmayı hesaplamıştı. Gerçekten de 20. yüzyılın ilk yıllarına gelindiğinde, Britanya, Rusya ve Alman imparatorluklarının başında oğlu ve torunları-kuzenleri vardı. Yine aynı yıllarda anne veya baba tarafından torunları/küçük torunları arasında Norveç, Yunanistan ve Romanya kralları bulunmaktaydı. Bu özelliğiyle yaşadığı dönemde ve sonrasında kendisine “Avrupa’nın büyükannesi” lakabı takılmıştı. Ancak bu lakabı tarihte başkaları da edinmişti. 12. yüzyılda yaşayan Akitanya Düşesi Eleanor, Victoria’nınki ile benzer amaçlarla tüm çocuklarını dönemin büyük hanedanlarıyla evlendirmişti. Orléans Düşesi Charlotte Elizabeth de torun ve küçük torunlarıyla 18. yüzyıldaki birçok monarkın büyükannesiydi. Avusturya İmparatoriçesi ve Napoléon’un eşi Josephine de Beauharnais de, yine “Avrupa’nın büyükannesi” olarak anılmıştı. ■

  • Komşun açken tok yatma israfı önle, gıdayı çöpe atma

    Sümerlerin balātu’larından manastırların aş ocaklarına, Yahudiliğin tzedakah’sından İslâm’ın sadakasına aşevlerinin ve yoksullarla yiyecek paylaşmanın köklü bir geleneği var. 90’larla birlikte bu gelenek değişiyor; daha eşitlikçi ve çevreci bir yapıya doğru evriliyor. Günümüzdeyse açlığı “yama çözümler”le değil, temelden çözecek teknolojiye sahibiz.

    Tarih boyunca devlet ve dinî kurumlar, “Komşun açken sen tok yatamaz­sın” kaidesini o denli vurgula­mışlar ki, dünyanın neresinde, hangi dönemde yaşarsa yaşasın bu vicdani zorunluluk hemen herkesin içine işlemiş. Hayırse­verliğin, aşevlerinin ve yoksul­larla yiyecek paylaşmanın uzun bir geçmişi var.

    MÖ 2400’lerde Sümer dev­letinin kalabalık şehirlerinde “balātu” denilen mutfaklarda pişirilen “ash-paz” adlı besleyici bir arpa çorbasıyla yoksullar doyurulurmuş. Hatta Kral Urukagina zaman zaman birlik duygusunu kuvvetlendirmek için tebaasıyla aynı çorbaya kaşık sallarmış.

    Antik Yunan’da xenia yani “tanrı misafiri” anlayışı sosyal dokunun içine işlemiş. İhtiyacı olanlara destek sağlamak bir insanlık vazifesi sayılırmış. Yoksul biri herhangi bir kapıyı çalıp, yiyecek, barınma ya da giyecek yardımı isteyebilir, karşılığında da belirli bir süre konuk edilir, kendisine saygıyla davranılırmış. Bazı şehirlerde prytaneia ismi verilen aşhane­lerde vatandaşlara devlet için gördükleri herhangi bir hizme­tin ödülü olarak yemek yeme hakkı tanınırmış. Ayrıca, toprak sahipleri ve devlet, açlığın önüne geçmek ve isyanları önlemek için tarımsal ürün fazlasını yoksullara dağıtırmış.

    resim_2024-09-01_153911820
    1910 yılında, İngiltere’nin Canterbury şehrinde çorba sırası.

    Antik Roma’da da özgür Roma vatandaşlarına devlet eliyle buğday dağıtılan Cura Annonae adlı bir program var. Bu dönem­de iki kişilik bir aileye verilen buğday, aylık 5 modii, yani aşağı yukarı 35-40 kilo kadar. Aile üyelerinin sayısına göre miktarı hesaplanan tahıl dağıtımının sıklığı değişkenlik gösterse de Augustus zamanında (MÖ 27- MS 14) aylık bir düzene oturtulu­yor. Böylece vatandaşlar her gün taze ekmek yiyebilir hâle geliyor. Ömür boyu aç kalmama garan­tisi, toplumsal barışın en önemli unsurlarından biri; bir diğeri ise gladyatör dövüşleri. Şair Juve­nal’in panem et circenses dediği “ekmek ve sirk siyaseti” buradan doğuyor.

    Haklar ve gıdaya erişim bakımından sosyal sınıflararası farkların büyük olduğu Antik Mısır’da ise, ayrıcalıklı sınıf­lar ve firavunlar tapınaklara bağış yapıyor; tapınak rahipleri de bu bağışların bir kısmını yoksullara yiyecek sunmak için kullanıyor. Burada görünüşte Tanrıça Ma’at’ın uyum, adalet ve toplumsal denge prensiplerine göre yaşamak için hayırseverlik teşvik ediliyor. Tabii Tutank­hamun’un mezarından çıkan mumyalanmış yiyecekler, ba­ğına ve yılına göre etiketlenmiş şaraplar, sıradan halkın rüyasına bile giremezdi. Yani ışıltılı deko­run arkasında bira ile baklaya ta­lim eden yüzbinler vardı. Ancak kuraklık ve kıtlık zamanlarında silolarda tutulan tahıl ve yiyecek­ler, ayaklanmaları önlemek için halkla paylaşılırdı.

    Haritada biraz yukarı, İs­rail’e doğru çıkıldığında, Eski Ahit’in hayırseverlik, adalet ve yoksulların korunmasıyla ilgili öğretileriyle karşılaşırız. İbranice “doğruluk” anlamına gelen tzeda­kah kavramı, İslâm’daki “sadaka” sözcüğüyle aynı Semitik köken­den. Salt para vermeyi değil her tür yardım ve hayır işini kapsar. Hasat zamanı ürünün bir kısmı­nın yoksulların toplaması için bırakılması bu anlayışın günlük yaşamdaki yansımalarından.

    resim_2024-09-01_153915792
    Büyük Buhran döneminde ünlü mafya babası Al Capone bile Chicago’da çorba dağıtan mutfaklar kurmuştu.

    Ortaçağ Avrupa’sında yoksul­ların, yaşlı ve hastaların gözetilip beslenmesi, giderek merkezî bir güç hâline gelen Katolik Kili­sesi ve manastırlar tarafından üstleniliyor. Manastır rahipleri, “düşkünler evi” veya “şefkat evi” denen “hospice” mutfaklarında tek çeşit, ama çok besleyici, sıcak sulu bir yahni sunuyor. Hem bedeni hem ruhu ısıtmak için yaptıkları bu yahniler çok lezzetli olacak ki “tenceredeki mucize” adı yakıştırılmış. Rahipler de misafir ettikleri insanlarla birlikte aynı sofrada, aynı yemeği yiyorlar. 12. yüzyıldan itibaren Avrupa’ya yayılan hastanelerin aş ocakla­rı da yoksulları doyurmak için kullanılıyor. Bunlardan biri olan Londra’daki St. Bartholomew Hastanesi 1123’ten beri halen ayakta; bizdeki imarethaneler ise ne yazık ki bu kadar uzun ömürlü olamamış.

    Kendilerine ait mutfakları, ye­mek salonları, eğitim olanakları, hamam, cami, hastane ve odaları olan Osmanlı imarethaneleri, uzun yıllar halka yiyecek sağla­mak ve gündelik konularda des­tek olmak için çok önemli bir işlev üstlenmiş. Bu kompleksler, hem İslâm’ın “sadaka” ve “zekat” ve­cibelerinin yerine getirilebildiği hem de din, dil, ırk ayırt edilme­den ihtiyaç sahiplerinin yardım alabildiği yerler. İmarethaneler, sultanlar ve hayırseverlerin kurduğu vakıfların gelirleri ve kendilerine ait arazilerde yetişti­rilen ürünler sayesinde, bağışlara bel bağlamadan ayakta kalacak şekilde kurgulanıyor. Şehrin dokusuna uygun şekilde inşa edilen bu yapılar, İslâm anlayışına uygun bir kolektif sorumluluk duygusu aşılayarak toplumsal dayanışmayı güçlendiriyor.

    İlk akla gelenler, İstanbul’da­ki Süleymaniye, Sultanahmet, Fatih, Beyazıt, Atik Valide Sultan, Yeni Valide Camii imaretleri ile Edirne’deki Selimiye Külliye­si’nin imareti… Ancak bunların ekonomik kaynakları, 19. yüzyıl sonunda kötüleşen siyasal durum ve kaybedilen savaşlarla birlikte tükenince, kapatılma­larından başka çare kalmamış. Eski işlevini sürdüren hiçbir imarathanenin kalmadığı günü­müzde, yoksul halkın beslenme ihtiyacını STK’lar ve belediyeler üstleniyor.

    resim_2024-09-01_153920780
    Nazilerin Eintopf (tek kap) kampanyasında yemek yiyen Almanlar.

    Yakın dönem uygulamaları

    İki dünya savaşı arasındaki dö­nemde, savaşa katılan ülkelerin yokluk içindeki vatandaşları, aş ocaklarında dağıtılan yemek­lerle hayatta kalmışlardı. Büyük Alman şehirleri, Blitz sırasında Londra ve kuşatma altında inle­yen Leningrad, kısıtlı malzeme­lerle ortaklaşa yemek hazırlanıp paylaşılan mutfaklardan beslen­mişti. Okyanusun öbür yakasında da yoksulluk Avrupa’yı aratmı­yordu. Büyük Buhran’da işsiz kalan, tüm varlığını kaybeden binlerce insanın beslenmesi öyle büyük bir sorun hâline gelmişti ki ünlü mafya babası Al Capone bile Chicago’da çorba dağıtan mutfak­lar kurmuştu.

    90’lardan itibaren gıda dağı­tımına bakışaçısında değişimler oldu. Daha eşitlikçi, daha çevreci, yardım alan insanların saygınlı­ğını gözeten, ünlü şeflerle işbirliği yapan kurumlar ortaya çıktı. Örneğin tanınmış şef Massimo Bottura’nın Milano’da başlattığı “Food for Soul” programı, başka ülkelerin yerel organizasyonla­rına destek vererek “refettorio” isimli aşevleri kuruyor; bu atıksız aşevlerinde kimsenin istemediği, beklemiş ama sağlıklı ürünleri gurme lezzetlere dönüştürerek ihtiyaç sahiplerine sunuyor.

    resim_2024-09-01_153924986
    İtalyan şef Massimo Bottura, “Food for Soul” programıyla kimsenin istemediği ürünleri yoksullar için gurme lezzetlere dönüştürüyor.

    Sosyal refah ve çevre koruma anlayışının kapsamı geliştikçe, birçok ülke açlıkla mücadeleyi yemek dağıtmak gibi geçici çö­zümlerle değil, adil gıda paylaşı­mını temelden ele alan program­larla sürdürüyor. Gıda bankaları, mahalle buzdolapları gibi projeler sayesinde restoranlarda satıl­mayan yenebilir malzemeler, son kullanma tarihi yaklaşmış ürünler toplanıyor ve ihtiyaç sa­hiplerinin para ödemedikleri bir süpermarketten alışveriş yapar gibi gelip almaları için sunuluyor. Arzu eden hayırseverler de bura­lara ürün bırakabiliyor.

    Bu sırada aşevleri de sunum anlayışı açısından çeşitleniyor. Dinî kurumların eski çağlardan beri benimsediği sunumların ye­rini, Hindistan’da 2 milyon çocu­ğa öğle yemeği ulaştıran Akshaya Patra Vakfı gibi güçlü örgütlen­me imkanına sahip kurumlar alıyor. Tarla artığı programları ile market kasalarına giremeyecek şekilsiz ürünler dalında ya da tarlada kalmak yerine, gönüllü­ler tarafından toplanıp ihtiyaç duyanlara iletiliyor.

    resim_2024-09-01_153930945
    Mahalle buzdolapları herkese açık ürünleri ücretsiz dağıtıyor.

    Aslında artık gıdaya erişim ko­nusundaki eşitsizliği çözebilecek, açlığı yok edebilecek teknolojiye sahibiz. BM’ye bağlı Gıda ve Tarım Örgütü’ne (FAO) göre, dünyadaki gıda üretiminin üçte biri ziyan ediliyor. Bu, 1.3 milyar ton gıdanın çöpe gittiği anlamına geliyor. Az gelişmiş ülkelerde israfın çoğu altyapı yetersizliği nedeniyle tarladan rafa uzanan süreçte yaşanırken, gelişmiş ülkelerde gı­danın %40’ı (lokantaların da dahil olduğu) tüketici tarafında ziyan ediliyor. Gelgelelim ABD gibi refah düzeyinin yüksek olduğu düşünülen bir ülkede bile vatan­daşların %14’ü ertesi öğünde ne yiyeceğini bilmiyor.

    Halbuki üretim, depolama ve dağıtım sistemlerinin düzgün çalışmasıyla üretici düzeyinde, atıksız mutfak konusunda pratik çözümlerle tüketici düzeyinde israfı azaltabilir, büyük ölçüde açlığın önüne geçebiliriz. Kim­senin bir lokma için başkasının gözünün içine bakmak zorunda kalmayacağı bir dünya düşleye­rek işe koyulabiliriz. Yüzyıllardır denediğimiz ama bir türlü başa­ramadığımız gibi…