Etiket: hazım körmükçü

  • Bedenlere vuran piyango ve Uzun Ömer’in talihsizliği

    İstanbul’un bir dönem en ünlü piyango bayileri, fizikî yapıları nedeniyle “özel” olan insanlardı. Bahçekapı’daki meşhur Nimet Abla bir yana, Uzun Ömer ve Cüce Simon bu popüler kişilerdendi. 1960’ta 40 yaşında vefat eden Uzun Ömer’in cenazesi de, zorluklarla kaldırılabilmişti. Acılarla ve acımasızlıklarla dolu hayatlar…

    Yakın dönem İstanbul’u­nun sembol simaları vardı. Bunlar arasında ilk akla gelenler Pazarola Hasan Bey, Cüce Simon ve Uzun Ömer’di. Bunlardan son ikisi aynı za­manda Millî Piyango bayiliği yapmaktaydı. Halk, fizikî yapıları hayli farklı olan bu kişilerden alınan biletlerin uğurlu olduğuna inanırdı. Bundan dolayı da tıpkı Bahçekapı’da satış yapan Nimet Abla gibi bu kişiler de iyi bilet satarlardı. Bunun dışında ünlü sahne sanatçılarımızdan Naşit Özcan da bir ara Şehzadebaşı’nda Turan Tiyatrosu civarında piyan­go bayiliği yapmıştı. Bir başka duayen isim Hazım Körmükçü de Beyoğlu’nda bu işe soyunanlar­dı. Piyango bayiliği yapan diğer bir sahne sanatçımız Mürüvvet Sim idi. Saray sineması içinde Mürüvvet Abla adıyla bir gişesi vardı. İhtimal ki bayisine bu ismi vermesinde Nimet Abla’nın yakaladığı popülariteden istifade etme kaygısı da vardı.

    Ülkemizde piyango gelene­ğinin kökleri Osmanlı Devleti dönemine kadar gider. Eski za­manlarda piyango denilince akla ilk gelen Donanma ve Tayyare Piyangoları idi. Bunun evveliya­tında da Rumeli şimendiferi tah­vilatı piyangosu ve 1897 Osman­lı-Yunan harbi sırasında şehit düşen ya da yaralanan askerlerin çocukları için düzenlenen piyan­go uygulamaları bilinmektedir (İlk piyangolar hakkında detaylı bilgi için bkz. Çapanoğlu, 9)

    Cumhuriyet döneminin namlı piyangocuları ise daha ziyade Bahçekapı, Galata ve Beyoğlu’nda toplanmışlardı. Bahçekapı’nın halen en meşhur gişesi Nimet Abla’dır. Nimet Abla bu gişeyi eşi İsmail Bey ile birlikte işletirdi. Onun elinden çekilen piyango­nun uğurlu olduğuna inanılırdı. Bu sayede epey bir para kazanan ve hacca da giden Nimet Abla, elde ettiği gelirin bir kısmıyla Mecidiyeköy yakınlarındaki Esentepe mevkiinde bir cami yaptırmıştı. Sonraki yıllarda basın, zaman zaman piyango biletinden kazanılan parayla yap­tırılan camide namaz kılmanın caiz olup olmadığını tartışacaktı.

    YeniYil-3
    1950’nin yılbaşına ait Millî Piyango çeyrek bileti.

    Soyadı Özden olan Nimet Abla, bazı kaynaklarda Şeyhülislam Cemalettin Efendi’nin yeğeni olarak gösterilir. Piyango işine girmeden önce eşi İsmail Bey’in bir tütün dükkanı bulunuyordu. Burada tayyare piyangosu da satılırdı. Nimet Hanım eşine des­tek olmak için burada çalışmaya başlamıştı. 1938’de bugün de aynı yerde bulunan küçük dükkan satın alındı. Nimet Abla burayı o kadar sahiplendi ki zamanla kulübenin üst katında yaşamaya kadar götürdü işi. Nimet Abla’yı diğer rakiplerinden farklı kılan yanı ise, reklam yapma konusun­daki becerisiydi. Piyango satışını artırmak için zamanın en ünlü şekerleme markalarından Lion’a 250 gramlık şekerlemeler sipariş ettirdiği gibi, bazen ikramiyeleri kendi eliyle öder, büyük ikramiye kazanan bileti bu sayede came­kanda sergilerdi. Bazen de biletleri efemera tutkun­larının sakladığı kendi resminin olduğu zarflara koyarak satardı. Zaman zaman gittiği gazinolarda garsonlara bolca bahşiş dağıtarak magazin basınının gündemine girmeyi de bilirdi. Nimet Abla’nın bir başka ilginç yanı da yatırım konusun­daki becerisiydi. Kazandığı para­larla Büyükdere’de yalı, pek çok yerde apartman, Bebek’te büyük bir arazi satın almıştı. Nimet Abla 1978’de çocuksuz öldü; gişesi bir süre eşi tarafından işletildi; onun ölümü sonrasında ise Nimet Özden’in yeğenlerine geçti.

    Nimet Abla’nın komşusu ise Tek Kollu Cemal idi ve halk onun da çektiği biletin uğurlu olduğu­na inanırdı. O da eşiyle birlikte satış yapardı. Nimet Abla’nın eşi İsmail Bey, Tek Kollu Cemal’in en büyük rakipleri olduğunu ancak zaman içinde onu da gölgede bıraktıklarından bahseder. Tek kollu olması ise savaş gazisi olmasından kaynaklanıyordu. Bu nedenden dolayı halk onu sempatik bulur ve gişesini uğurlu sayardı.

    YeniYil-2
    Uzun Ömer, Galata Köprüsü’nün altındaki piyango gişesinde.

    Ayrıca seyyar bayilik yapan meşhur piyangocular da mevcut­tu ki, bunların başında Saray’dan çıkma olduğu söylenen Cüce Simon gelmekteydi. Ölümü sebebiyle Hayat dergisinde kaleme alınan bir yazıda kısa da olsa Simon’un biyografisine yer verilmiştir. Buradan anladığımı­za göre Simon’un aslında Saray’la uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Gerçek adı Simon Sevsay olup 1892 doğumludur. Babası Markar’ı 1901, annesi Mariça’yı ise 1942’de kaybetmiş­tir. Çeşitli Ermeni okullarında okur. İzmit’te idadi eğitimi görürken okuldan ayrılır. Sonrasında İstanbul’a gelir. Boyunun kısalığı kendisine çeşitli iş kapıları açar. Bayezit’te Güllü Agop Tiyatro­su’nda Naşit Özcan’ın sahneye koyduğu Leblebici Horhor oyu­nunda ve birkaç filmde de rol alır. Sonrasında piyango bayili­ğine soyunur. Ağzında sigarası, kolalı gömleği ve şık kravatıyla dolaşır; ceketinin cebine her daim bir karanfil takar.

    Biletlerini daha çok Degüs­tasyon ve Çiçek Pasajı’nda satan Cüce Simon, hem nafakasını çıkarır hem de demlenirdi. 1966’da kalp yetmezliğinden dolayı hayata gözlerini yumar. Yine Hayat dergisine göre, İstanbul’un sembol kişilerinden olan Simon’un asıl ölüm sebebi “kalp kırıklığı”dır. Simon bir süre önce yakın dostu Uzun Ömer’i kaybetmiştir. Dergi, Simon’un Uzun Ömer’le çeşitli çapkınlıklar yaptığından dem vurur. Ancak Uzun Ömer mutaassıp kişiliği ile tanınan bir isimdir. Cüce Simon ayrıca, kız arkadaşı Hropsime (Hrispime olmalı) Dedeoğlu’ndan ayrılmıştır ve mutsuzdur.

    Uzun Ömer’in gişesi ise Galata Köprüsü’nün altında, Kara­köy’e yakın bir noktada Cenyo Birahanesi’nin omuz başında bulunuyordu. Uzun Ömer’in asıl adı Ömer Özkan idi. Kendisi ile 1947’de röportaj yapan Sait Faik, o sıralarda Beşiktaş’ta oturduğunu belirtir. Ancak cenazesi Üskü­dar’daki evinden alındığına göre sonradan Üsküdar’a taşındığını söylemek mümkündür. Bilecik’in Abbaslı köyünde 1920’de doğan Uzun Ömer’in boyu 13 yaşına kadar normal şekilde uzamış, ancak 23 yaşına geldiğinde dok­torların demesine göre uzaması durmuştu. Ancak boyu 2 metre 25 santimetre olmuştu. Ağırlığı da 170 kilo civarındaydı. Boyunun uzamasının nedeni ise hipofiz bezinin aşırı derecede çalışma­sıydı. Sözkonusu durum ciddi sağlık sorunlarına sebebiyet vermişti. Vücuduna göre küçük kalan kalbinin yanısıra, yürü­mekte de zorluk çekiyor, ancak bir baston yardımıyla yürüyebi­liyordu.

    YeniYil-1
    Uzun Ömer’in boyu 13 yaşına kadar normal şekilde uzamış, vefatından önce 2 metre 25 santimetre olmuştu. Kilosu ise gazetelerde 155
    olarak verilmekteydi.

    Bunun dışında giyim-kuşam konusunda da sıkıntılar yaşa­maktaydı. Mesela bir elbise için 8 metre kumaş alıyor ve bir ayak­kabıya da 150 lira gibi 1940’larda astronomik sayılacak bir ücret ödemek zorunda kalıyordu. Dış görünümü başka sıkıntılara da sebebiyet veriyordu. Uzun Ömer’in en büyük şikayeti, köprü altına gelen bazı vatandaşların uzun uzadıya kendisini seyret­mesiydi.

    Uzun Ömer’in ninesi ise, onun boyunun bu denli uzamasını normal karşılamaktaydı. Zira Ömer’in görmediği dedesi de anlatılanlara göre kendisi gibiydi. Hatta nenesi bir keresinde tarla­dan eve geldiğinde dedesinin iki bakraç suyu kana kana içtiğini söylemişti. Gelgelelim Ömer’in babası 1.65-68 cm civarındaydı. Biri erkek, öteki kız olan kardeş­lerinde de anormal bir durum bulunmuyordu.

    Fizikî görünümünden dolayı gençlik yıllarında bir müddet Anadolu’yu vilayet vilayet dola­şarak halka teşhir edilmiş ve ge­çimini bir süre bu şekilde temin etmeyi denemişti. Ancak kendi ifadesine göre asıl kazananlar onu dolaştıran kişiler olmuştu (Benzeri bir mağduriyeti nere­deyse 150 yıllık bir ömür süren Zaro Ağa’nın da yaşadığı bili­niyor). Uzun Ömer bu girişimin sonrasında Numune Hastane­si’nde tedavi görmek üzere ağa­beyi ile birlikte İstanbul’a gelmiş ve burada Millî Piyango bayiliğine başlamıştı. Evvela ağabeyi ile bir­likte Karaköy’de Ziraat Bankası’nın karşı­sına bir bayi açmış, sonrasında dükkanın bulunduğu binanın yıkılması neticesinde bilet bayiini Galata Köprüsü’nün altına taşımıştı.

    Uzun Ömer sadece İstanbul’da değil memleketin gene­linde de tanınan bir simaydı. Trabzon’dan İstanbul’a vaizlik eğitimi için gelen Ali Kemal Saran, kale­me aldığı anılarında ondan bahsetmeden duramaz. Saran’ın İs­tanbul’da en çok merak ettiği şeylerin başında bir masal devi olarak kafasında tahayyül ettiği Uzun Ömer’i kanlı canlı hâliyle görmek gelir. Bu amaçla Gala­ta Köprüsü’nün yolunu tutan Saran, köprünün altında ve Karaköy ucuna yakın bir nok­tada Uzun Ömer’i bulur. Ancak Uzun Ömer’in heybetinden ona sokulmaya ve yanaşmaya cesaret edemez. Saran’ın anlatımına göre Uzun Ömer, “göbek hizasına kadar gelen yüksek bir ban­konun arkasında, çok uzun ve kalın parmaklı elleriyle yerinden kalkmadan istenen biletleri müş­terilerine veriyordu.” Alamet-i farikası ise uzun ve kocaman ayakkabılarıydı.

    Uzun Ömer, Galata Köp­rüsü’nün altındaki gişesinde çalışırken bir defa da talihsiz şekilde yaralanmıştı. Cumhuriyet gazetesinin 12 Kasım 1955 tarihli haberine göre, Halim adındaki bir subay Galata Köprüsü altında­ki bir meşrubat dükkanı önünde tabancasını kurcalarken silah kazara ateş almış, namludan çıkan kurşun kontrplak bölmeyi geçerek gişede oturmakta olan Uzun Ömer’in böğrüne isabet etmişti. Derhal Taksim İlkyardım Hastanesi’ne kaldırılan Uzun Ömer’e müdahale edilmiş ve kurşun çıkarılmıştı.

    YeniYil-4
    Bir subayın tabancasından kazara çıkan kurşun Uzun Ömer’e isabet etmiş, bu talihsiz olay sonrası mevcut sağlık sorunları iyice artmıştı.

    Yaşadığı sağlık sorunları Uzun Ömer’in sonunu da hazırlaya­caktı maalesef. İstanbul halkının sevdiği bu sempatik dev, 4 Şubat 1960’da kalp yetmezliğinden hayata veda etti. Uzun süredir astım hastalığından muzdaripti, aynı zamanda ciğerlerinden de rahatsızdı. Hatta bu rahatsızlık sebebiyle sağ ve sol yanına yata­mıyordu. Vefatından önce boyu 2 metre 25 santime ulaşmıştı. Kilosu ise gazetelerde 155 olarak verilmekteydi.

    40 yaşında ölen Uzun Ömer, aynı zamanda dindarlığıyla da tanınıyordu. Hastalığının ve fizikî durumunun da etkisiyle hiç evlenmemişti. Ölümünden sonra piyango bayii ağabeyi ve diğer ortakları tarafından işletilmeye devam edildi; uzunluğu 50 santime yak­laşan ayakkabıları da onun hatırasına Galata Köprü­sü’nün altındaki dükkanının camekanına asılarak sergilenmiştir. 1970’lerde dükka­nın kapanması neticesinde ayakkabılar da kayıplara karışmıştır.

    YeniYil-5
    Seyyar bayilik yapan piyangocu Cüce Simon boyunun kısalığıyla ilgi çekmekteydi. Uzun Ömer’le yakın dostlardı. 1966’da kalp yetmezliğinden hayata gözlerini yumdu.

    Yaşarken her şeyi özel olan Uzun Ömer’in, tabiidir ki tabutu da özel olarak imal edilecekti. Tabutu hazırlayan marangoz, 4 metre boyun­da 10 tahta kullanacağını ve tabutun diğerlerinin iki kat büyüklüğünde olacağını söylemişti. Sorunlar bununla da sınırlı kalmıyordu. Aynı şekilde kendisi için normal­den çok daha büyük bir mezar kazılacak ve cenazesi araca sığmayacağı için de tabut bir ip vasıtasıyla bağlanacaktı. Nitekim cenazesi tek musalla taşına sığmadığı için tabut iki musalla taşının arasına konul­du ve cenaze namazı bu şekilde kılındı. Uzun Ömer’in cenazesi­nin yıkanması da mesele olmuş, kefeni için de 12 metrelik bez harcanmıştı. Vefatından 2 gün sonra kalkan cenazesi sırasında doğal olarak kimi sorunlar yaşandı. Cenaze binbir zahmetle evinden dışarı çıkarılabilmişti. Normalde 4 kol­lu olması gereken tabut, 6 kollu olarak yapılmıştı. Yaklaşık 50 kilogram olduğu söylenen tabut, Uzun Ömer’in ağırlığı ile 200 kiloyu bulmuş ve her kol toplam üç kişinin elvermesiyle taşına­bilmişti. Vasiyeti üzerine cenaze Üsküdar iskelesine indirildi; buradan Eyüp’e geçirilerek Ba­hariye yolu üzerindeki mezarlığa defnedildi. Uzun Ömer’in cena­zesinde, Üsküdar’dan ve başka semtlerden pek çok seveni hazır bulunmuştu.

  • Nâzım Hikmet’in 10+1 sıradışı eseri

    Nâzım Hikmet’in 10+1 sıradışı eseri

    Türkçemizin en büyüklerinden, dünyanın gelmiş geçmiş en önemli şairlerinden Nâzım Hikmet Ran 119 yaşında. İlk şiirinin yayımlandığı 16 yaşından (1902), son nefesini verdiği 61 yaşına (1963) kadar öyle etkili oldu ki, “dünya şairi” kimliği genç yaşında yeryüzünün neredeyse tüm coğrafyalarına ulaştı. Yasaklara, mahpusluklara rağmen dizeleriyle bütün insanlığı kucakladı. 

     1. YAYIMLANAN İLK ŞİİR / 1918 

    1
    Nâzım Hikmet’in ilk şiiri Yeni Mecmua dergisinde yayımlanır. Derginin kapağında Mehmed Nâzım ismi sol taraftaki blokta, en altta yer alır. 

    Nâzım Hikmet’in ilk şiiri 3 Ekim 1918 tarihli Yeni Mecmua dergisinde Mehmed Nâzım imzasıyla yayımlanır. Henüz 16 yaşındaki şair, “Hâlâ Servilerde Ağlıyorlar mı?” şiiriyle derginin kapağından okuyucuya duyurulur. Ziya Gökalp tarafından çıkarılan Yeni Mecmua dergisinin yazar kadrosunda Yahya Kemal, Halide Edib (Adıvar), Refik Halid (Karay), Mehmet Fuat (Köprülü), Ahmet Emin (Yalman) gibi döneminin önemli isimleri vardır. 

    sıradışı eserler

    2. KİTAPTA İLK ŞİİR / 1920 

    Nâzım Hikmet’in şiirinin çıktığı ilk kitap ise Numaralı Kitaplar serisinden 1920’de Tanin Matbaası’nda 64 sayfa olarak basılan Üçüncü Kitap’tır. Burada Nâzım Hikmet’in “İman” ve “Namus” isimli şiirleri kendi ismiyle yer alır. Şair henüz 18 yaşındadır. Orhan Seyfi (Orhon), Celâl Sahir (Erozan), Vâlâ Nureddin, Faruk Nafiz (Çamlıbel) ve Yusuf Ziya’nın (Ortaç) da aralarında bulunduğu dönemin genç kalemleriyle kolektif olarak çıkarılan Numaralı Kitaplar, Yeni Edebiyat Neşriyatı adlı yayınevi tarafından 8 adet basılmıştır ve “şiir, hikaye, temaşa” üst başlığını taşır. Nâzım Hikmet ilk dönem şiirleriyle bu serinin beş kitabında vardır.

    Sıradışı eserler
    1920’de dönemin genç, geleceğin usta edebiyatçılarını biraraya getiren Numaralı Kitaplar serisinden Üçüncü Kitap ve Nâzım’ın şiirinin yer aldığı sayfa.

    3. İLK FOTOĞRAF / 1920

    Nâzım Hikmet’in bir yayında kullanılan ilk fotoğrafı, Ümid dergisinin 26 Ağustos 1920 tarihli 8. sayısındadır. Dergide çıkan “Lades” şiiri, şairin fotoğrafıyla okura sunulmuştur. 18 yaşındaki genç şair, bu şiiri “Güzide Halam’a” diye ithaf etmiştir. Aynı fotoğraf iki ay sonra Alemdar gazetesinin 30 Ekim 1920 tarihli sayısında, “Kısm-i Edebi” ekinde yayımlanacaktır.

    sıradışı eserşer
    Şairin yayımlanan ilk fotoğrafı 1920 Ağustos’unda çıkan Ümid dergisindeki şiirinin üzerinde yer alıyor.

    4. BATI’DA YAYIMLANAN İLK ŞİİR / 1925  

    Nâzım Hikmet, Aydınlık ve Orak Çekiç dergilerinde yazdığı yazılardan dolayı Takrir-i Sükun Yasası’na göre komünist örgütlenme ve propaganda ile içgüvenliği bozmaktan, Ankara İstiklal Mahkemesi’nce 15 yıl kürek cezasına mahkum edilir. 1925 Haziran’ında polis tarafından arandığı İzmir’den gizlice İstanbul’a, annesi Celile Hanım’ın evine gelir; buradan Moda-Mühürdar açıklarında bekleyen bir takayla, tayfa kılığında Sovyetler Birliği’ne kaçar. 

    9

    Şairin memleketini gizlice terketmek zorunda kaldığı o Haziran günlerinde; Fransa’da Henri Barbusse ile Paul Vaillant Couturier’nin çıkardığı, sol camianın en prestijli dergilerinden Clarté’nin (Berrak) kapağında “Occident-Orient (Batı-Doğu)” şiiriyle Nâzım Hikmet Fransız okura duyurulur. Nâzım, derginin Haziran 1925 tarihli sayısındaki şiirinde, 1923’te ölen ünlü Fransız oryantalist romancı Pierre Loti’yi şu dizelerle yerecektir: 

    “… 

    Çürük Fransız kumaşlarını 
    yüzde beş yüz ihtikarla şarka satan: 
    Piyer Loti! 
    Ne domuz bir burjuvaymışsın meğer! 

    Maddeden ayrı ruha inansaydım eğer, 
    Şarkın kurtulduğu gün 
    senin ruhunu 
    köprü başında çarmıha gerer 
    karşısında cıgara içerdim! 
    …” 

    Nâzım Hikmet’in Clarté’de yayınlanan “Piyer Loti” şiiri, Batı’da bir dergide yayımlanan bilinen ilk şiiridir. Yazar Nedim Gürsel ise Pierre Loti İstanbul’da adlı kitabında, “Nâzım Hikmet’in de, yıllar sonra Paris’te, bu şiirinde Loti’ye haksızlık ettiğini söylediğini Abidin Dino’dan dinlemiştim” diye yazacaktır. 

    5. ŞAİRLER DE ÇİZER / 1929 

    İlk kadın ressamlarımızdan Celile Hikmet’in oğlu Nâzım Hikmet, annesi gibi hem resime-çizime meraklıydı hem de bu yeteneğini az sayıda da olsa kimi kitabında imzasız olarak sergilemekten kaçınmamıştı. Öyle ki 835 Satır kitabının 1929’daki ilk baskısının kapağı Nâzım Hikmet imzalıdır. Kitabın bu ilk baskısındaki tipografik yaklaşım, döneminin Rus konstrüktivizm akımından etkilenmiş görünür. 1928’e kadar Moskova Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde (KUTV) hem öğrencilik hem eğitmenlik yapan şairin şiirlerinde de bu akımdan izler görülür. 

    “İyi haber: İpekçilik broşürleri işi gitgide yoluna giriyor. Şimdi bana broşür başına kaç para vermek lazım geldiği hakkında müzakere olunuyor. Broşürlerin kaynak resimlerini de bana yaptırıyorlar”. Nâzım Hikmet’in Piraye Hanım’a Bursa Cezaevi’nden yazdığı bu tarihsiz mektup, şairin bibliyografyasında müstesna bir yer edinen çizerliğini de gözler önüne seriyor. Bursa Koza Tarım Satış Kooperatifleri Birliği’nin desteğiyle yayınlanmış 7 adet broşürün metinlerinde ve metin içi çizimlerinde şairin imzasının olduğunu müjdeliyor. 

    10

    6. ‘MÜMTAZ OSMAN’ İMZALI OPERET / 1933 

    Muhsin Ertuğrul’un yönettiği ve 1933’te gösterime giren “Karım Beni Aldatırsa” filminin senaryosunu ve filmdeki şarkıların sözlerini Mümtaz Osman yazmıştı. Nâzım Hikmet, İpek Film ve yönetmen Muhsin Ertuğrul’la ilk Türkçe operet-film için anlaşmış, o da senaryo ve operet güfteleri için daha önce Darülbedayi’de “Kafatası” ve “Bir Ölü Evi” piyesleri için beraber çalıştığı Nâzım Hikmet’le el sıkışmıştı. 

    Peki şair neden Mümtaz Osman müstear ismini kullanmıştı? 1932’de Nâzım Hikmet’in Gece Gelen Telgraf kitabıyla ilgili soruşturma açılmış, dönemin anti-komünist havasıyla okların her geçen gün üzerine yöneldiği şair, çareyi mahlas kullanmakta bulmuştu. Tıpkı daha sonraki film senaryolarında kullanacağı Selma Muhtar, M. İhsan, Ercümend Er ve İhsan Koza takma adları gibi. 

    İlk gösterimi 22 Ocak 1933’te yapılan, başrollerinde Feriha Tevfik, Ercüment Behzat ve Hazım Körmükçü’nün yer aldığı filmin bir de şarkı kitapçığı çıkacaktır. İstanbul’da ve İzmir’de dağıtılan ve içinde Nâzım Hikmet’in külliyatına girmemiş şiirlerin bulunduğu bu ufacık çok nadir kitapçığın kapağının üzerinde de Mümtaz Osman yazacaktır. Kitapçık, filmin gösterime girdiği 1933’te sinemalarda dağıtılmış ve Nâzım Hikmet’in o yıl basılan tek eseri olmuştu. 

    1933’te gösterime giren “Karım Beni Aldatırsa” filminde, filmle aynı adı taşıyan ve sözlerini Nâzım Hikmet’in yazdığı, Hazım Körmükçü’nin seslendirdiği parça, taş plak olarak piyasaya çıkmıştı.
    Parçayı, barkodu telefonunuza okutarak dinleyebilirsiniz. 

    Aynı yıl, filmde geçen ve sözlerini Nâzım’ın yazdığı “Aldatursa Beni Karum” adlı parça ile yine kendisinin yazdığı “Söz Bir Allah Bir” operetinin “Sorguya Çekme Beni” isimli parçası da Hazım Körmükçü’nün sesinden Gramofon Plak Şirketi tarafından plak olarak basılır. Plağın kapağında “Karım Beni Aldatırsa filminden” ibaresi yer alır ve filmdeki koro da Hazım Körmükçü’ye eşlik eder. 

    Nâzım Hikmet, “Mümtaz Osman” takma adıyla yazdığı iki operetin şarkı sözlerinin plağa aktarılmasıyla da telif ücreti alır. Bursa Cezaevi’nde mahpusluğu sırasında 5 Temmuz 1933 tarihinde eşi Piraye Hanım’a gönderdiği mektupta bu plakla ilgili şunları yazar: “Benim piyes işinin peşine düştüğün çok iyi. Bir de Vedat canıma, Vedat biriciğime söyle; onun da tanıdığı, İpekçi’lerden tanıdığı bir Sarı İhsan vardır. Bu ihsan benim ‘Karım Beni Aldatırsa’ filminin plaklarıyla alakadar. O plakların parasını da Vedat ondan sorsun”. 

    7. YAZDI VE YÖNETTİ: GÜNEŞE DOĞRU / 1937 

    Nâzım Hikmet’in 1937’de yazıp yönettiği tek uzun metrajlı filmi olan “Güneşe Doğru”, şairin kayıp eserlerinden biri. Arif Dino, Mediha Baran, Ferdi Tayfur, Safiye Ayla, Neyzen Tevfik gibi isimleri kadrosunda toplayan filmin kendisi gibi afişi de kayıp. Aradan geçen 84 yılda “Güneşe Doğru”nun çekildiğine dair en önemli kanıt ise iki sinema ilanı. 

    28 Ekim 1937’de İstanbul İpek ve İzmir Elhamra sinemalarında gösterime girdiği bilinen “Güneşe Doğru”nun Eskişehir Asri ve Yeni Sinema’ya ait bu sinema ilanları, filmin 6 Kasım 1937’de Eskişehir’de de gösterime girdiğini belgeliyor ve içeriğine dair önemli detaylar veriyor. İpek Film, filmi tanıtırken yerelliğe, “memleket filmi” oluşuna vurgu yapmış: “Üç senelik bir ayrılıktan sonra Türk rejisörleri – Türk artistleri – Türk musiki üstadları – Türk teknisyenlerinin yaptığı – Aşk – Güzellik – Vatan severlik – Heyecan ve sergüzeşt filmi” denilirken, 1934 yapımı “Leblebici Horhor Ağa”ya da vurgu yapılmış. 

    Sinema ilanlarında filmin konusu ve oyuncularına dair detaylı bilgiler yer alırken senarist ve yönetmen olarak Nâzım Hikmet ismine rastlanmaması şaşırtıcı değil. “Güneşe Doğru”nun çekileceği sırada, 1936’yı 1937’ye bağlayan gece, “komünistliğe tahrik amacına yönelik gizli bir cemiyetin başkanlığını yaptığı” iddia edilen Nâzım Hikmet gözaltına alınıp tutuklanacak ve 1937’nin ilk birkaç ayını Sansaryan cezaevinde geçirecektir. 

    “Güneşe Doğru” filminin Eskişehir’deki Asri ve Yeni Sinema’ya ait el ilanlarında, yönetmen ve senaryo yazarı olarak Nâzım Hikmet’in adı -malum sebeplerle- geçmiyor. İlan metninin son cümlesi ise dönemin samimiyet algısını göstermesi bakımından ilginç: “Bu yeni yerli filmimizin mevzuunun son kısmını bütün halkımızın merak edip göreceği bir eser olduğundan, koymuyoruz”. 

    8. YAŞARKEN TÜRKİYE’DEKİ SON ESERİ / 1949 

    Yazılarım otuz kırk dilde basılır Türkiyem’de Türkçemle yasak”. 

    Nâzım Hikmet 11 Eylül 1961’de Doğu Berlin’de yazdığı Otobiyografi şiirinde bu notu düşmüştü defterine iki satırla. 

    1949’da Nâzım Hikmet henüz Bursa cezaevindeyken, Ahmet Halit Kitabevi, şairin yazdığı La Fontaine’den Masallar’ı “Ahmet Oğuz Saruhan” takma adıyla yayımlayacak, bu çeviri-uyarlama yapıt Nâzım Hikmet yaşarken Türkiye’de basılan son eseri olacaktı. Şairin bu tarihten sonra Türkiye’de ve Türkçe basılan ilk eseri için 16 yıl daha, yani 1965’i beklemek gerekecek; 1963’te vefat eden Nâzım bunu da göremeyecekti. 

    Nâzım Hikmet, çeviri-uyarlama olan La Fontaine kitabında “Ahmet Oğuz Saruhan” ismini kullanmış. 

    9. HİROŞİMA’YI UNUTMAYAN ŞAİR – 1955 

    Kitaplarının memleketinde yasak olduğu yıllarda, bütün dünyada Nâzım Hikmet şiirleri çevriliyor; Hindistan’dan Japonya’ya, İsrail’den Ukrayna’ya okurlar Nâzım Hikmet’i keşfediyordu. 

    Japonya’da da ilk Nâzım Hikmet kitabı 1955’te yayımlandı. Kitabın ismi Ferhad ile Şirin ve Dört Hapishaneden’di. Ferhad ile Şirin Nâzım Hikmet’in 1948’de Bursa Cezaevi’nde yazdığı bir tiyatro oyunuydu ve ilk defa 1953’te “Bir Aşk Masalı” adıyla Moskova Dram Tiyatrosu’nda sahnelendi. İşte bu ilk Japonca Nâzım kitabında, Moskova’daki o piyesten siyah-beyaz bir Nâzım Hikmet fotoğrafı da vardır. 

    Japonya’da ilk basılan Nâzım kitabı: Ferhad ile Şirin ve Dört Hapishaneden. 
    1956’da çıkan Japonca olarak ve sadece 300 adet basılan Kız Çocuğu kitabında Nâzım Hikmet’in meşhur şiiri. Sağdan sola ve yukardan aşağı! 

    1956’da da iki Nâzım Hikmet kitabı daha çıkar Japoncada. Biri sadece 250 adet basılan Dört Hapishaneden, diğeri de sadece 300 adet basılan Kız Çocuğu. İçsayfada şairin bir portresinin de yer aldığı bu avuç içi kadar iki kitap, Japon halkının geçmiş yaralarına bir merhem niteliği de taşır. Japon okurlar özellikle şairin Hiroşima’ya bir ağıt olarak 1956’da yazdığı “Kız Çocuğu” şiirini öyle benimseyecektir ki, kitap 1958’de çok dramatik görseller ve özel bir baskıyla tekrar çıkacaktır. 

    1961’de ise Japonya’da Seçilmiş Şiirler kitabı çıkar. Kutulu özel bir baskıyla ve kapağında Türkçe “Nâzım Hikmet, Seçilmiş Şiirler” yazısıyla. Kendi dilinde şiirleri basılması yasak olan usta şair, Japonya’da Japonca bir kitapta Türkçe olarak duyurulur. Bu, Japon halkının Hiroşima’yı unutmayan Nâzım Hikmet’e selamıdır. 

    10. İTALYANCA NÂZIM VE ARA GÜLER – 1961 

    Ölümünden birkaç sene evvel, Galatasaray’daki Ara Cafe’de her zamanki masasında oturan Ara Güler’in yanına bu kitapla gittiğimde, daha kitabın o kırmızı mukavvasını görür görmez gözleri ışıldamış ve o kendine has üslubuyla kalayı basmıştı: “Ulan p……. beni astırmak mı istiyorsun? Nereden buldun o kitabı?” 1961’de Torino’da İtalyanca ve Türkçe olarak basılan In quest’anno 1941 yani Şu 1941 Yılında kitabı! İtalya’da İtalyanca ve Türkçe, kırmızı mukavva kutusunda, 1. sınıf kuşe kağıda basılmıştı. Kitabın içindeki şiirlere eşlik eden siyah-beyaz Türkiye manzaraları fotoğraflarıyla. Ama kitabın künyesinde herhangi bir isim yoktu. Ancak fotoğraflar, “bunları böyle ancak Ara Güler çekebilir” diye bağırıyordu. 

    Türkiye’de Nâzım Hikmet’in adını bile anmanın yasak olduğu o yıllarda Ara Güler 33 yaşında ama kendini kanıtlamış bir fotoğrafçıydı. İki isim bu kitapta biraraya gelmiş ve bu müthiş eser ortaya çıkmıştı. Zor bela, yalvar yakar Ara ağabeyi ikna edip, kitaba imzayı attırdım o gün. 1961’in o yasak yıllarındaki bu gizli ortaklık da belgelenmiş oldu; 60 yıl öncenin yazılmamış tarihi geç de olsa rayına oturdu. 

    Nâzım’ın İtalya’da basılan kitabının kapağı ve Ara Güler’in yıllar sonra yazdığı ithaf: “Merhaba-Ara Güler”. Kitap, şiirlerin orijinallerini ve İtalyancalarını yanyana sunuyor. 

    10+1. 1965’TEKİ BÜYÜK UTANÇ 

    Resmî Gazete’nin 17 Aralık 1965 Cuma günü yayımlanan 12179 numaralı sayısı, iki yıl önce vefat etmiş şair Nâzım Hikmet ile ilgili yeni bir yasağı duyuruyordu. Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel ve Başbakan Süleyman Demirel imzalı kararname, Paris’te 1959’da çıkan, şairin kendi sesiyle 13 şiirini Fransızca okuduğu “La Voix de Nâzim Hikmet” adlı 33 devirlik plağın yurda girişini ve dağıtılmasını yasaklıyordu. 1963’te Moskova’da vefat ettikten sonra bile yurdunda, Anadolu’da bir köy mezarlığına dahi gömülmesine izin verilmeyen Nâzım Hikmet’in şimdi de sesinin Türkiye’ye girmesine izin verilmiyordu. Bu yasak, 61 yıllık ömrünün 12 yılı aşkın bir süresini hapiste geçiren şairin ödediği bedellerin belki de en küçüğüydü ama, bir utanç belgesi olarak tarihimize kazındı. 

    Şairin 1959’da Fransa’da yayımlanan ve içinde kendi sesiyle Fransızca olarak okuduğu 13 şiiri bulunan 33 devirli plak. Plağın arka kapağında, Polonya asıllı Fransız şair, gazeteci ve çevirmen Charles Dobzinski’nin (1929-2014) kaleme aldığı müthiş bir yazı bulunuyor. 
    1965’te, Nâzım’ın ölümünden iki yıl sonra Bakanlar Kurulu’nun Resmî Gazete’de yayımlanan yasak kararı. 
    Nâzım Hikmet’in Fransızca olarak seslendirdiği 13 şiirini, barkodu telefonunuza okutarak dinleyebilirsiniz.