Etiket: güney afrika

  • Altının kanla yazılan tarihi ve siyanürle güçlenen laneti

    Altının kanla yazılan tarihi ve siyanürle güçlenen laneti

    İnsanlar tarih boyunca sulardan, kayalardan altın çıkarmak için etrafı mahvetmekten, kölelerin kanını akıtmaktan hiç sakınmadı Bu tutku ve lanet bitmiş değil. Erzincan-İliç’teki toprak kayması da, altın uğruna yaşanan felaketlerin sonuncusu oldu. 19. yüzyıl sonundan bu yana “geliştirilen” cıva ve siyanür kullanımı, altın acılarını dünyaya yayacaktı.

    Her dokunduğu altına dönüşen efsanevi Fri­gya Kralı Midas’ın la­netini duymayan yoktur. Midas, altına dönüştüğü için yemek bile yiyemez. Sonunda Paktolos Irmağı’nda (bugün Sart Çayı olduğu düşünülüyor) yıkana­rak lanetten kurtulur. Hikayesi Tevrat’ta ve Kuran’da anlatılan Kârûn da böyledir; muazzam servetiyle mağrur bu adam Hz. Musa’ya ve Allah’a isyan etmiş, yer yarılıp toprağa gömülerek cezalandırılmıştır. Tarihten örnekler de, altın saplantısının bir lanet olabileceğini gösterir.

    Altın bir değişim aracı olarak neden başköşede yer alır? Miktarı sınırlıdır; bu ona özel bir değer verilmesini sağlar. Dünyanın her yerinde vardır ama çıkarılması zordur; bu da değerini arttırır. Şekil değişti­rebilir, eritilip katılaştırılabilir ve kırpıldığı zaman bile kaybol­maz. Parlak ve ışıltılıdır, güneşe benzer. Çok uzun zamandan beri bir süs ve gösteriş aracıdır. Günümüzde güçlü bir iletken olarak elektronikte (bilgisayar­larda, kablolarda), sağlam bir maden olarak dişçilikte, ameli­yat aletleri ve uzay araçlarında, ısı kontrolü için cam binalarda kullanılır. Ancak asıl işlevi, de­ğişim ve yatırım aracı oluşudur.

    gundem_maden_1
    İliç’te çevrecilerin tüm uyarılarına rağmen işletmeye açılan, kapasitesi artırılan altın madeni göz göre göre bir felakete neden oldu.

    İlk altın sikke, Batı Anado­lu’da, Efes, Miletos ve Sardes gibi kentlere egemen Lid­ya Krallığı’nda kesildi. Kral Kroisos (Krezüs) döneminde (saltanatı MÖ 546’da son buldu), bu zenginlik en yüksek merte­besine erişti. Herodotos’un an­lattığına göre Lidyalı kadınlar çeyizlerini altın sikke birikti­rerek hazırlıyordu. Lidya’da ilk sikkenin basılmasının nedeni, ülkedeki Paktolos Nehri’nin al­tınlı alüvyonlarıydı. Dağlardan gelen toz hâlindeki elektron denilen maden (altın ve gümüş alaşımı) nehir tarafından taşı­nıyordu. Lidya sikkelerinin her yerde kabul görmesi ticaretin patlamasını, insanların ve fi­kirlerin dolaşımını hızlandırdı. Gelgelelim sonunda Kroisos’un ülkesi Persler tarafından işgal edildi, yağmalandı ve kendisi de öldürüldü. Kroisos altın sikke­nin mucitlerinden olduğu gibi, onun lanetine uğrayanların da ilkiydi.

    gundem_maden_2
    Kanada’daki Klondike madenleri için bir el kitabında, ağır tortu madenciliği bu resimle anlatılıyor (1897).

    Altın ilk çağlarda nere­den-nasıl çıkarılıyordu? Oğlu Büyük İskender’e müthiş bir hazine bırakan Makedonya Kralı 2. Phillippos’un bugünkü Bulgaristan’da; Mısır firavun­larının Nübye’de; Kartacalı­lar’ın ve sonra Romalılar’ın İspanya’da altın madenleri işlettiğini biliyoruz. Altın ma­denciliği her zaman dünyanın en zor ve tehlikeli işlerinden biri olmuştu. Örneğin Yunanlı yazar Diodorus (MÖ 1. yüzyıl) Nübye’deki madenleri görmüş ve altının nasıl çıkarıldığını anlatmıştı. Nübye, bugün güney Mısır ve Sudan’ın bir bölümünü kapsayan Nil Nehri kıyısındaki bölgeydi. Buradaki Kuş Krallığı döneminde de, sonraki Mısır egemenliğinde de hep altın çı­karılmıştı. Tepelerde kölelerin sırtüstü veya yan yatıp sürüne­rek girebildiği derin oyuklar vardı. Kölelerin çoğu düşen kayaların altında eziliyor, bu taşlardan altını çıkar­mak için yakılan ateşler, etrafa zehirli dumanlar saçıyordu. Diodorus, Mısır krallarının bu nedenle suç­lular ve esirlerle yetinmeyip kendi yakınlarını bile köleleş­tirdiğini anlatmıştı.

    gundem_maden_3
    Dünyanın ilk altın sikkesi kabul edilen Lidya sikkesinde aslan başı.
    gundem_maden_4

    İspanya’daki altın maden­lerini çalıştıran Romalılar da Mısırlılar kadar acımasızdı. İs­panya’da “hidrolik madencilik” denen, su fışkırtarak kayaların parçalanıp altının çıkarıldığı yöntem uygulanıyordu. Bu sular çiftlikleri yok ediyor, nehirleri çamura dönüştürüyordu. Son­raki yüzyıllarda cıva ve siya­nür kullanımıyla gelişen altın madenciliği daima bu tür yan sonuçlar doğuracaktı (Erzin­can-İliç’te yaşanan son felaket, 2 bin yılı aşkın bir zamandır maalesef aynı yöntemlerin ge­çerli olduğunu gösteriyor).

    Romalı yazar Cassius Dio, altın tutkusunun insanı nerele­re sürükleyebileceğini, Marcus Crassus’un ölümünü örnek gös­tererek anlatmıştı. Spartacus isyanını bastırmasıyla tanınan Marcus Crassus (MÖ 114-53), aynı zamanda Roma’nın en zengin adamıydı. Serveti emlak spekülasyonuna dayanıyordu. Bir bina yandığında çevresin­deki binaların değeri düşüyor, Crassus da onları neredeyse arsa fiyatına alıyordu; ama kendisinin asıl hedefi, büyük bir Romalı komutan olarak tarihe geçmekti. MÖ 53’te 50 bin kişilik ordusuyla Part seferine çıktı. Ancak Partlar karşısında Carrha­e’de (Harran civarı) yenilerek esir düştü. Cassius Dio’nun anlattığına göre Partlar, altın merakıyla tanınan Crassus’a uygun bir idam şekli buldular: Ağzına erimiş altın dökerek öldürdüler.

    gundem_maden_5
    Kolombiya Barbacoas’da yerliler altın arıyor. Burada günümüzde de altın çıkarılıyor.

    Amerika’nın Avrupalılar tarafından keşfinin ilk önemli sonucu, burada bulunan maden yataklarının işlenerek Yeni Dün­ya’dan Eski Dünya’ya doğru bir para yağmuru başlatması oldu. Zaten bu kıtaya ilk ayak basanla­rın hedefi de buydu: “El Dorado” dedikleri altın diyarını bulmak. Amerika kıtasına doğru yola çı­kan Kristof Kolomb, yeni toprak­lara ilk ayak basışından (13 Ekim 1492) 1 gün sonra “civarda altın olup olmadığını anlamak için çok dikkatli ve titiz davrandım” diye yazıyordu. Küba’ya doğru yelken açtığında seyir defterine “aşırı sıcağa bakılırsa bu diyar altın bakımından zengin olmalı” diye not düşmüştü (çok eskiden beri bilinen Afrika altını nedeniyle o zamanlar altının sıcak iklime sahip ülkelerde bulunduğuna inanılırdı).

    gundem_maden_6
    Romalı komutan Crassus’un ağzına erimiş altın dökülerek idamını gösteren bir gravür.
    gundem_maden_7
    Eski Mısır’da Yeni Krallık döneminde (MÖ 16.-11. yüzyıl) kraliçe için yapılmış Nübye altınından sandallar (Metropolitan Müzesi).

    İşsiz güçsüz ve maceracı bir dizi İspanyol, 16. yüzyıl başında Yeni Dünya’ya koştu. Bu kaşifler Amerika kıta­sının güneyinde ilerlerken hayalî bir “Río d’oro”ya (altın nehri) ulaşmayı düşlüyordu. Örneğin İspanyol maceracı Francisco Pizarro (1475?-1541), yanında 100 kişiyle bugün Ekvador, Peru, Bolivya, Şili ve Arjantin’in büyük bölümünü kaplayan topraklara ulaştı. 1532’de İnka İmpara­toru Atahualpa onları misafir ederek ağırladı. İspanyollar’ın gözü altın kaselerden, som altın tahttan, altın süslemeli giysiler­den ayrılmıyordu. Pizarro, ertesi gün imparatoru kendi kampına davet etti ve onu misafir edeceği yerde esir etti. Hikayeye göre Atahualpa, serbest bırakılması karşılığında bulundukları odayı altınla doldurma sözü verdi. Atahualpa’nın fidyesi, saraylar­dan, tapınaklardan ve binalardan sökülerek buraya taşındı. Bu eşyalar eritilerek külçeye çevrildi ama İspanyol fatihler de birbir­lerine girdiler. Francisco Pizarro, 1541’de Lima’daki sarayında ra­kiplerinin saldırısına uğradı, en az 20 kılıç darbesi aldı, boğazına saplanan bir mızrakla öldü. Peru­lular buna “İnka laneti” dediler.

    Modern zamanlarda, 19. yüz­yılın ikinci yarısında, dünyanın çeşitli bölgelerinde arka arkaya altın yatakları bulundu. Rus­ya’yı ABD izledi. 1848 başında ABD California’da çıkan altın, insanların buraya akmasını sağladı. Bunu 1851’de Avustralya’da, 1884’te Güney Afrika’da ve 1897’de Kana­da-Klondike’da yapılan keşifler izledi. Bu yeni madenler, bulun­dukları ülkelerin kaderlerinin değişmesine yol açtı.

    gundem_maden_8
    Lidya Kralı Krezüs (Kroisos) hazinesini Atinalı bilge Solon’a gösteriyor. Flemenk ressam Hoecke’nin tablosu (17. yüzyıl).

    Ancak lanet, insanın peşini bırakmadı. California’da ilk altın, John Sutter (1803-1880) adında bir adamın arazisinde bulun­muştu. Sutter İsviçre’den ABD’ye göç etmiş, California’da “New Helvetia” (Yeni İsviçre) adını ver­diği küçük bir krallık kurmuştu. Bu arazide fırın, barakalar, tabak­hane, 30 hayvan, 2 bin at ile katır ve buğday tarlaları vardı. 1848’de yaptırdığı kereste fabrikasının arazisinde işçilerin altın bulması onun için bir facia oldu. Sutter’ın arazisine büyük bir insan akını başladı. Anılarında şöyle yazdı: “İşçilerim beni terkedip altın tar­lalarına koştu. Her yer serseriler­le doldu. Araziyi koruyan kimse kalmadı. Taşlar, hayvanlar, atlar, variller, her şey çalındı.” Sutter yıllarca mahkemelerde hakkını aradı; 16. kere mahkemeye baş­vurduktan 2 gün sonra 1880’de 77 yaşında öldü.

    gundem_maden_9
    Geliştirdiği siyanür yöntemi Güney Afrika madenlerinde uygulanan İskoç kimyager MacArthur.

    Güney Afrika’da ise 1884’te bir ev inşaatı sırasında altın bulunması, Johannesburg ken­tinin gelişimini sağladı. Ancak bu buluşun arkasında da yine bir lanetli hikaye vardı. Arazi­de altın bulunduğunda, birkaç maden şirketi işe para yatırdı ama kaya içindeki altını çıka­ramadılar. Şirket iflasın eşiğine geldi. 1889’da John Stewart MacArthur adında bir İskoç kimyager bölgeye gelerek bir siyanür yöntemi geliştirdiğini, bunun Güney Afrika’nın bütün sorunlarını çözeceğini ilan etti. Çıkarılacak altından pay alma karşılığında maden şirketleriyle anlaşma imzaladı. Yöntem başa­rıya ulaştı; bölgede 1886’da yılda 1 ton altın çıkarılırken, 1898’de bu rakam 120 tona yaklaştı.

    Ancak birkaç yıl sonra maden sahipleri, siyanürlü yöntemin mucidine gereğinden fazla pay verdiklerini düşünmeye başladı­lar. Uzun bir dava sonunda mah­keme 1896’da siyanür yöntemi­nin yeni olmadığına dayanarak, MacArthur’ün patentini hüküm­süz ilan etti. MacArthur yoksul bir adam olarak öldü. Siyanür yöntemi ise çevreyi zehirleyerek altın çıkarılmasında kullanılma­ya devam etti.

    Bugün altın, şatafat ve estetik aracı olarak; altın musluklar, altın otomobiller, altın gitarlar, altınlı yemeklerde görüldüğü gibi en eski işlevini sürdürüyor. Yatı­rım ve tasarruf aracı olarak da gücünü koruyor. Ne zaman ciddi siyasi kriz ihtimali ufukta belirse, insanlar “güvenli liman” dedikleri altına koşuyor, Merkez Banka­ları da rezervlerinin önemli bir bölümünü altına ayırmaktan vazgeçmiyor.

  • Arthur Ashe: Büyük şampiyon gözüpek aktivist

    Arthur Ashe: Büyük şampiyon gözüpek aktivist

    Başarılarla dolu kariyerinde üçü ‘Grand Slam’ olmak üzere toplam 51 kupa kaldıran, ABD’nin Davis Kupası takımına seçilen ilk siyah raket Arthur Ashe… Mücadelesini sadece kortlarda değil, ırk ayrımcılığına karşı da veren bir aktivist… 50 yıllık ömründe sadece örnek sporculuğuyla değil, kişiliğiyle tenis tarihinde benzersiz bir yere sahip.

    Tenis dünyasını kasıp kavuran bir fırtınaydı Arthur Ashe. Sadece kortlarda esmemiş; ‘öteki’lerin hakları için mücadele verirken iki kere de tutuklanmıştı. İlk kez 50 yıl önce taçlanan sporcu, son nefesini verdiği ana kadar insanlar için de mücadele etmişti.

    Takvimler ne zaman Eylül ayını gösterse, tenis meftunları yılın son büyük turnuvasının finaline şahitlik ediyor. Amerika’daki bu organizasyonda şampiyonlar Arthur Ashe Stadyumu’nda taçlanıyor, 23 bin 771 kişilik mabede adını veren efsanenin öyküsü bize çok şey anlatıyor.

    Arthur Ashe: Büyük şampiyon gözüpek aktivist
    ABD Açık şampiyonu ilk siyah erkek raket Arthur Ashe, dört ‘Grand Slam’ turnuvasından biri olan ABD Açık’ta kazandığı ilk şampiyonlukta, ödül töreninde babasıyla birlikte, 1968.

    1943’te bir yaz günü doğan Ashe, çok erken yaşta annesini kaybetmişti. Otoriter baba, belki eşini yitirmenin de etkisiyle çocuklarını olabildiğince dış dünyadan uzak tutmaya çalışıyordu. Takıntıları, iki oğlunun da hayatını derinden etkilemişti. Okuldan sonra eve koşturmak zorunda olan ufaklıklar, geç kalırlarsa kızılca kıyamet kopuyordu.

    Arthur Ashe: Büyük şampiyon gözüpek aktivist
    Siyah erkeklerin tek Wimbledon zaferi Ashe, 1975’te finalde son şampiyon Jimmy Connors’u dize getirerek tek erkeklerde Wimbledon kupasını kaldıran ilk siyah tenisçi olmuştu. Ondan sonra tenis dünyasına bu başarıyı tekrarlayan bir siyah sporcu henüz gelmedi.

    Bu hapsolmuşluk içinde spor yapmak isteyen Arthur’un kaderini mahalledeki bir kort belirleyecekti. Yaşıtlarına göre cılız olan oğlunun Amerikan futbolu oynamasına izin vermeyen baba, tenise bir şey dememişti. Efsane işte böyle başlamıştı.

    Ufaklığın yeteneği fark edilmeyecek gibi değildi. Ondaki cevheri ilk gören bir üniversite öğrencisiydi. Ron Charity adındaki delikanlı, Arthur’a bildiklerini öğretmiş, 1953’te onu tenis dünyasına kabul edilen ilk siyah olan eski Wimbledon şampiyonu Althea Gibson’ın antrenörü Robert Walter Johnson’a götürmüştü. Kader ağlarını örüyordu.

    Johnson’ın tenis okulunda bir taraftan oyunun inceliklerini öğrenen genç, diğer taraftan insan olarak da gelişiyordu. Ashe’in sonradan markalaşacağı farkındalıkların temeli aslında burada atılmıştı. Siyah bir sporcu olmanın ne anlama geldiği ona iyi anlatılmıştı. Yer yer turnuvalara alınmıyor; kabul edilirse de hakem kararlarını ne kadar yanlış olursa olsun eleştirmemesi tembihleniyordu.

    Arthur Ashe: Büyük şampiyon gözüpek aktivist
    Çığır açan raket
    Birçok otorite tarafından tenis tarihinin en büyük ‘ezberbozan’ı olarak kabul edilen Arthur Ashe, kortlarda zarif ve estetik stiliyle de fark yaratıyordu. Tenisçi, 60’lı yıllarda bir maçta voleye çıkarken.

    Duvarları yıkmak

    Ashe’in yaşadığı Richmond Bölgesi’ndeki tek kapalı korta ayak basmasına izin verilmezken, o yılmıyordu. Johnson’ın çabaları sonucunda katıldığı liselerarası turnuvada zafere ulaşan Ashe, gençlerde ulusal şampiyon olan ilk siyahtı. UCLA Üniversitesi’nden aldığı bursla eğitimine devam eden tenisçi şanslıydı. Yakınlarda oturan idolü Pancho Gonzales’le sık sık kortta buluşuyor, oyununu daha da geliştiriyordu.

    Arthur Ashe: Büyük şampiyon gözüpek aktivist
    Life’ın kapağında bir “soğuk zarafet” ABD Açık zaferinden sonra Ashe, Life dergisinin 20 Eylül 1968 tarihli sayısına “Tenis Dünyasının Zirvesine Çıktı… Arthur Ashe’in Soğuk (Mesafeli) Zarafeti” başlığıyla kapak olmuştu.

    1963’te Amerika’nın Davis Kupası takımına seçilen ilk siyah tenisçi olan delikanlı, üniversitelerarası şampiyonada hem teklerde hem de çiftlerde şampiyon olmuştu. Artık kalıbına sığmıyor, önemli organizasyonlarda sahne almaya başlıyordu. 1966 ve 1967’de Avustralya Açık’ta final gören Ashe, Roy Emerson’ı devirememişti.

    1968 onun yılıydı. Amatörler şampiyonasında zafere ulaşan 25 yaşındaki raket, Amerika Açık Turnuvası’nda da şampiyon oluyordu. Seremonide yanı başında babasının olması manidardı. Ödül olarak kazandığı 14 bin dolardan feragat etmişti. O zamanlarda Davis Kupası’nda oynayabilmek için amatör kalması gerekiyor, ülkesini temsil ettiği bu organizasyon sayesinde Vietnam Savaşı’ndan uzak duruyordu. Aynı yıl Avustralya’yı yenen ABD, bu köklü organizasyonda mutlu sona ulaşıyordu.

    Arthur Ashe: Büyük şampiyon gözüpek aktivist
    Davis Kupası kutlaması ABD Davis Kupası takımına seçilen ilk siyah raket olan Arthur Ashe, 1982 dünya şampiyonluğu zaferini takım arkadaşlarıyla kutluyor. Ashe’in solunda, tenis dünyasının bir başka büyük yıldızı John McEnroe görülüyor.

    Irkçılıkla savaş

    1969’da ABD’ye yine Davis Kupası’nı kazandıran tenisçi, Johannesburg’daki bir turnuvaya katılmak isteyince fırtınalar kopmuştu. Avustralya’da kariyerinin ikinci Grand Slam zaferine imza atan Ashe, 24 saat sonra gelen açıklamaya belki de şaşırmıyordu. 28 Ocak 1970’te Güney Afrika hükümeti, Amerikalı sporcunun vize başvurusunun reddedildiğini duyurmuştu. Haber ülkenin dört bir köşesinde manşetleri süslüyor, başbakan John Vorster verdiği demeçlerde bu kararı övüyordu…

    Arthur Ashe: Büyük şampiyon gözüpek aktivist
    Arthur Ashe (solda), 3 Ağustos 1967’de Washington’da gerçekleştirilen bir çift erkekler gösteri maçında senatör Robert F. Kennedy (soldan ikinci) ile tamı arkadaşı olmuştu. Rakipleri ise dönemin güçlü raketlerinden Charles Pasarell (soldan üçüncü) ve eski Davis Kupası şampiyonlarından Donald Dell’di.

    Rejim bu vize krizini kendi propagandası için kullanadursun, başarılı raket ayrımcılığa savaş açıyor; Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’ne bağlı çalışan alt bir komiteye ifade veriyordu. Ona göre böyle politikalar yürüten bir ülkenin spor dünyasında yeri yoktu. Ashe, Güney Afrika’nın uluslararası organizasyonlardan men edilmesi gerektiğini vurgularken, bu ülke vatandaşı olan tenisçilerin turnuvalara katılması gerektiğini söylüyordu.

    Beklenen olmuş, Güney Afrika 1970’te Davis Kupası’ndan men edilmişti. Şüphesiz bu Ashe’in kariyerindeki en büyük başarılardan biriydi. Yine de birçok Amerikalı meslektaşı, onun politikadan çok tenise odaklanması gerektiğini söylüyordu. Tenisçileri apolitik ve bencil bulan Ashe, bir röportajında eşitlik için çabalamasının kendisi için asla bir yük olmadığını söylemişti.

    1972’de tenis dünyasındaki birliklerin anlaşmazlığı, o ve 32 meslektaşının aylarca turnuva oynayamamasına neden olmuştu. Ertesi sene Wimbledon’ı boykot eden 81 sporcudan biriydi.

    Arthur Ashe: Büyük şampiyon gözüpek aktivist
    Siyah tenisin iki öncüsü Bir Grand Slam turnuvası kazanan ilk kadın raket Athea Gibson ve Arthur Ashe, New York’ta, Doğu Yakası Tenis Birliği’nin Onur Listesi’ne kabul töreninde, 10 Mayıs 1988.

    1973’te tekrar spor dünyasına kabul edilmek isteyen Güney Afrika Devleti, ona istediği vizeyi veriyordu. Eleştirilere rağmen o turnuvada boy gösteren Ashe, finalde Jimmy Connors’a kaybetmişti. Davis Kupası’na alınan Güney Afrika ise ertesi sene şampiyon oluyordu. Finalde karşılacakları Hindistan “apartheid” politikalarını protesto ederek korta çıkmamıştı. Giderek sertleşen protestoların da etkisiyle 1978’de Davis Kupası’ndan yine men edilen Güney Afrika ancak “apartheid” rejiminin sona ermesinden sonra organizasyona tekrar katılabilmişti.

    Arthur Ashe: Büyük şampiyon gözüpek aktivist
    Arthur Ashe Stadyumu Arthur Ashe’in ismi, 1997’de inşa edilen ve bünyesinde ABD Açık Tenis Turnuvası’nın merkez kortunu barındıran 23 bin 771 seyirci kapasiteli stadyumda da yaşıyor.

    1975’te daha önce hiç yenemediği Jimmy Connors’ı devirerek Wimbledon şampiyonu olan Ashe, Gibson’dan sonra bunu başaran ikinci siyah olarak tarihte yerini alıyordu. 1977’de fotoğrafçı Jeanne Moutoussamy ile evlenen sporcunun nikahını ABD’nin Birleşmiş Milletler’deki büyükelçisi kıyıyordu. Yıllar sonra bir çocuk evlat edinen çift, kıza Camera adını vermişti. Annesini altı yaşındayken kaybeden Ashe’in annesiyle çekilmiş bir karesi bile yoktu. Bu isim aslında çok şey anlatıyordu…

    Arthur Ashe: Büyük şampiyon gözüpek aktivist
    Birleşmiş Milletler’de ırkçı rejime karşı Aralarında ünlü şarkıcı Harry Belafonte’nin de (sağ başta) bulunduğu bir grup siyah hakları savunucusuyla Güney Afrika’nın Apartheid rejimine karşı Birleşmiş Milletler’de bir toplantıda, 1983.

    Yorulmak bilmeyen aktivist

    1980’de kortlara veda eden efsane, kariyerinde 861 maç kazanmış, üçü “Grand Slam”lerde olmak üzere 51 turnuvada kupa kaldırmıştı. Sporu bıraktıktan sonra yorumculuğa başlayan efsane, Time dergisiyle The Washington Post gazetesinde yazıyor, sık sık kameraların karşısına geçiyordu. Öte yandan da apartheid rejimine karşı mücadelesinde dur durak bilmiyordu. 1983’te Birleşmiş Milletler’de soruna dikkat çeken heyetin bir üyesiydi. İki yıl sonra polisle başı derde giren Ashe, Güney Afrika Büyükelçiliği’nin önündeki bir eylemde tutuklanmıştı.

    Tenis dünyasında kazanılabilecek hemen hemen bütün başarıları elde eden Arthur Ashe, belki de rakiplerinden hiç çekmemişti koca yüreğinden çektiği kadar. 1979’da geçirdiği kalp krizi, spordan kopmasına neden olmuştu. 1983’te yine ameliyat masasındaydı. Dört sene evvelki by-pass’ı düzeltilmeye çalışılan Ashe, 1988’de öğrenmişti acı gerçeği. Kendisine verilen kandan AIDS kapmıştı. Karısıyla birlikte bu sırrı saklamıştı ta ki USA Today’in kendisiyle ilgili haber yapmaya hazırlandığını öğreninceye kadar. 8 Nisan 1992’de mikrofonların önündeydi. Hastalığını açıklamış, son aylarını AIDS’le mücadeleye ayırmıştı. Haitili mülteciler için düzenlenen bir eylemde tutuklandıktan beş ay sonra son nefesini verdiğinde 50. yaşını bitirmemişti. Son anına kadar başkaları için savaşan efsane, vefatından sonra Başkan Bill Clinton tarafından Özgürlük Madalyası’na layık görülmüştü.

    10 Ashe PArthur Ashe: Büyük şampiyon gözüpek aktivistosta Pulu 2005
    ABD Posta İdaresi’nin 2005 yılında Arthur Ashe anısına bastırdığı hatıra pulu.

    Ölüm döşeğindeyken dünyanın dört bir tarafından mektup yağıyordu. Bunlardan birinde ona şu sorulmuştu: “Tanrı böylesine kötü bir hastalık için neden seni seçti?” Ashe şöyle cevap vermişti: “Tüm dünyada 50 milyon çocuk tenis oynamaya başlar. 5 milyonu tenis oynamayı öğrenir. 500 bini profesyonel tenisçi olur, 50 bini yarışmalara girer, 5 bini büyük turnuvalara erişir, 50’si Wimbledon’a kadar gelir, 4’ü yarı finale, 2’si finale kalır. Elimde şampiyonluk kupasını tutarken Tanrı’ya “Neden ben?” diye hiç sormadım. Şimdi sancı çekerken, ona nasıl “Niye ben” derim?

    Mutluluk insanı tatlı yapar. Başarı ışıltılı. Zorluklar güçlü. Hüzün insanı insan yapar. Yenilgi mütevazı. Tanrı’ya asla ‘Neden ben?’ diye sormayın. Ne olacaksa zaten olur…”

    Çeyrek asır önce yitirdiğimiz Ashe’in adı merkezlerde, sayısız ödülde ve dev bir stadyumda yaşıyor. Amerika Açık Turnuvası ne zaman oynansa, ismi akıllara geliyor; yaptıkları milyonlara örnek oluyor.

    Kortlarda bir başka öteki

    ‘Koca’ Bill Tilden: Tenis tarihinin aykırı şampiyonu

    1893-1953 arasında yaşayan Bill Tilden, tenis tarihinin tanık olduğu belki de en başarılı sporcuydu. Kariyerinde toplam 21 Grand Slam kupası kaldıran Tilden, eşcinselliği yüzünden unutulmuş, daha doğrusu unutturulmuştu.

    Tenisin bir başka kahramanı var ki onun adı yıllarca unutuldu. Kimbilir belki de unutturuldu! Peki o kim?

    Kimilerine göre tarihin en büyük tenisçisi, artık solmuş siyah-beyaz fotoğraflarda yaşayan tenisin ilk ikonu Bill Tilden ya da nam-ı diğer Big Bill… Kortlardaki yenilmezliğine rağmen üstüne toprak serpilen bir figür; bambaşka bir çağda yaşadığı eşcinselliği nedeniyle homofobinin vurduğu sayısız yaşamdan biri…

    1920’de ilk Amerika Açık zaferini 27’sinde yaşayan tenis efsanesinin adını birçok sporsever ilk kez 2009’da duymuştu. Tarihin en başarılı raketi Roger Federer, üst üste altıncı defa Arthur Ashe’de taçlanmak üzere korta ayak basmıştı. ‘Fedex’ kazansa, 1920’den 1925’e kadar Amerika Açık’a ambargo koymuş Tilden’ın rekorunu egale edecekti. Ancak Juan Martin del Potro finalde İsviçreliye dur demişti.

    Kariyerinde toplam 21 Grand Slam kupası kaldıran Bill, 1893’te zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Babası ve abisinin ölümü üzerine girdiği depresyondan kurtulmak için giderek daha sert vurduğu toplar, bir efsaneyi doğurmuştu.

    Arthur Ashe: Büyük şampiyon gözüpek aktivist
    Şarlo yakın dostuydu “Koca” lakaplı Bill Tilden birçok Hollywood yıldızıyla yakın arkadaştı. Tilden, Charlie Chaplin’le çektirdiği fotoğrafta, lakabına yakışır bir şekilde ünlü sinema yıldızını filenin üstünde tutuyor.

    “Kendi tatlı oyunumu oynuyorum” mottosuydu usta raketin. Bazen bilerek set kaybedip üstündeki baskıyı artırıyor, kimi zamanda rakiplerinin oyununu taklit ediyordu. Farklı durumlara uyum sağladığını göstermeye bayılıyordu. Şov onun diğer adıydı…

    İlk Wimbledon zaferini yine 1920’de kazanıyor, ardından kendi topraklarındaki Amerika Açık Turnuvası’nı tahakküm altına alıyordu. 1.87 metrelik boyuyla küçük çaplı bir devdi; servisleri şimşek gibiydi. Oyununu devamlı geliştiren Tilden, yedi yıl dünyanın bir numarası olarak kalmayı başarıyor; bu arada bir de kitap kaleme alıyordu. Bugünün sporcularına benzer bir diyet uygulamış; her gün yediği üç güçlü öğün, onu başkalarından ayırmıştı. İçkiyle arası yok, sigarayla ise çoktu. Sonradan röportajlarında da anlattığı gibi tenis ona göre sanattı; tiyatrodaki bir piyes veya bir baleden farkı yoktu. Sahne ışıklarının onu aydınlattığını düşünür, her seferinde tatlı bir telaş yaşardı. Ne yapıp edip kazanırdı.

    Arthur Ashe: Büyük şampiyon gözüpek aktivist
    Bütün zamanların en iyilerinden Modern tenisin gelişiminde önemli bir rol oynayan Bill Tilden bir maçta servis atarken.

    Rekorlar geçidi

    Yüzde 93’lük bir galibiyet yüzdesi tutturduğu amatör tenis kariyerinde, altısı üst üste olmak üzere yuvasında toplam yedi defa gülen ve üç de Wimbledon şampiyonluğu bulunan Tilden, çiftlerdeki başarısıyla da tarihe altın harflerle yazılmıştı. Amerika’da beş çiftler ile dört karışık çiftler, Fransa’da bir karışık çiftler, İngiltere’de de bir çiftler zaferine imza atmıştı. 1924’te oynadığı 68 maçı kazanarak tarih yazmıştı. Bir yıl boyunca kimse bileğini bükememişti. Ertesi sene de durum benzerdi. 78 karşılaşmada sadece tek yenilgi görmüştü. Üst üste kazandığı 95 mücadelede kaldırdığı 19 kupa cabasıydı. Tenis tarihi böyle bir tahakküm bir daha hiç görmeyecekti…

    37’sinde Wimbledon’ı kazanan sporcu, Amerika Açık’ta yarı finalde elendikten sonra profesyonel olmayı seçiyordu. Zira o kadar zafere rağmen hayatını adadığı oyundan para kazanamamıştı. Tenis onun zamanında amatördü. Bir şey değişmiyor; o sanatını konuşturmaya devam ediyordu. Gelen başarıları müteakip maddi durumu düzeliyordu. Çiftlerde son kez kupa kaldırdığında 52 yaşındaydı.

    Charlie Chaplin olmasaydı…

    Gölgede kalmasına gelince… İki defa genç erkeklerle ilişkiye girdiği için hapse atılmıştı. Biyografisini kaleme alan Frank Deford’a göre hep gençlerle baba-oğul ilişkisi yaratmaya çalışmıştı. Bununla beraber, ondan ders alanlar asla çizgiyiyi aşmadığının altını çiziyordu. Gerek ünü, gerek Charlie Chaplin ile olan yakın arkadaşlığı, Tilden’ın parmaklıklar arasından çabuk kurtulmasını sağlamıştı. Fakat bazı kapılar onun için kapanmaya başlayınca yakın arkadaşının yardımlarıyla ayakta durabilmişti. Gerçekten Şarlo’nun partilerinde ile birbirleriyle arasına kortlarda kapışan beyazperdenin birçok ünlü ismine koçluk yapmış, Greta Garbo ve Katharine Hepburn gibi iki devin tenis öğretmeni olmuştu.

    Arthur Ashe: Büyük şampiyon gözüpek aktivist
    Hapishanede Tilden, Los Angeles Eyalet Hapishanesi’nde, genç bir erkekle birlikte olmak suçundan ikinci kez tutuklanışının hemen sonrasında, 1949.

    Kazandığı parayı yazdığı, oynadığı oyunlarına yatırdıysa da sahne kariyeri pek sıradandı. Çok sevdiği tiyatroya bir servet harcamıştı. İkinci defa hapse girdikten sonra dışlanmış, mali durumu bozulmuştu. Yine de ölene kadar en iyi yaptığı şeyi yapmış, tenis oynayama devam etmişti. 1953’te bir turnuvaya hazırlanırken son nefesini verdiğinde 60 yaşındaydı. Hesabındaki 88 dolar belki de her şeyi çok daha iyi anlatıyordu.

    Big Bill ayrıca öyle bir yerde karşımıza çıkıyor ki… Vladimir Nabokov’un 1955 tarihli başyapıtı Lolita’da, Humbert Humbert’in Dolores için tuttuğu “top toplayıcı çocuklardan haremi olan” tenis hocası oydu. Hakikaten bir ara efsane sporcu, kendi top toplayıcılarını seçmişti. Bir ara tenis dersi vererek geçinmek zorunda kalan usta yazar Nabokov, zamanının en iyi raketini Lolita‘ya taşımış, ona Ned Litam adını vermişti. O adı tersten okuduğunuzda son iki hecede karşınıza Tilden’ın ismi çıkıyor.