Etiket: güllü agop

  • Victor Effendi Bertrand

    Victor Effendi Bertrand


    “bertrand taklit ve hokkabazlık yapar, her sene babamdan izin isteyerek fransa’ya gider, birtakım yeni şeyler öğrenip gelirdi. saraya sinemayı bu getirmiştir.” bu sözler sultan ıı. abdülhamid’in kızı ayşe sultan’a ait. ilk kez 1958’de hayat dergisinde yayımlanmaya başlayan hatıratında saray ve sinema ilişkisini bertrand adlı bir fransız’a dayandırmaktadır. peki, kimdir bu bertrand? yıldız saray’ına ne zaman gelmiştir? gerçekten bir hokkabaz mıdır? türk sinema tarihi yazılırken mutlaka adı geçecek olan bu kişinin kimliği üzerine hiçbir araştırma yapılmamış olması, onu esrarengiz kılmaktadır. bu yazıyla ve ilk kez yayımlanacak fotoğraflarıyla bertrand’ı gün yüzüne çıkarmaya çalışacağız…

    Sinema_1) VİCTOR BERTRAND 3
    Victor Bertrand, taklitte çok başarılıydı.
    FOTOĞRAF: ALİ CAN SEKMEÇ ARŞİVİ

    Paris’te 1895’te sinematograf ilk kez kamuoyuna sunulduğu sırada Osmanlı imparatorluk tahtında Sultan II. Abdülhamid oturmaktadır. Ülkesini yüksek duvarlarla çevrili Yıldız Sarayı’ndan idare eden Sultan’ın fotoğrafa, müziğe ve sahne sanatlarına ilgisi ön plandadır. Şehzadeyken yurt dışına yaptığı geziler sırasında birçok tiyatro ve operayı seyretme imkânı bulmuştur. Yine şehzadeliği döneminde Muzika-i Hümayun hocası Paul Dussap Paşa’dan müzik dersleri de alan Sultan’ın özellikle opera ve müzikli oyunlara olan tutkusu dönemin yerli ve yabancı basınında kendisine yer bulmakta gecikmemiştir. Sultan’ın Dussap yönetimindeki orkestrayı dinlemekten çok hoşlandığı hatta kendisini kötü hissettiğinde bütün gece ya da kendisine “Dur!” deyinceye kadar orkestrasının icrasını istediği bilinmektedir.

    Victor Bertrand, II. Abdülhamid’in Huzurunda
    Paul Dussap Paşa, Fransız tebaasından Katolik bir Ermeni’dir. Sultanın şehzadeliği döneminden beri sarayda piyano dersi vermiş, cülusundan sonra da bu hizmetine devam etmiştir. Dussap Paşa bir gün: “Gayet iyi bir komiktir. Efendimizin huzurunda marifet göstermeye layıktır.” diyerek bir Fransız hokkabazını takdim eder. Bu hokkabaz 1848 Paris doğumlu Victor Bertrand’dan başkası değildir. Sultan’a gösterdiği birkaç komik marifetten sonra saraya alınır. Sultan, Hazine-i Hassa’dan Bertrand ailesi için saraya yakın olması nedeniyle Beşiktaş’ta dayalı döşeli bir daire verir. Bertrand’a da maaş bağlanır.

    Sultan ondan, yabancılardan özellikle de Fransızlardan oluşacak bir tiyatro ekibi kurmasını ister. Bertrand ve karısı hemen kolları sıvar ve Pera’daki (Beyoğlu) Fransız tiyatro kumpanyalarından seçtiği Edmond, Alexander, Stuart gibi isimlerden bir grup kurar. Ayrıca Oscar adında cambazlık yapan bir Amerikalı da gruba dâhil olur. Az Fransızca bildikleri için muzıkadan Halil, Ahmet, bestekâr Hacı Arif Bey’in oğlu kolağası Cemal Bey, gençliğinde pandomimlerde kız rolüne çıktığı için “Kız Rıfat Bey” denilen Miralay Rıfat Bey, Hilmi Bey, pandomimci Hurşit Bey de bu ekipte yer alır. Bertrand tiyatronun idarecisi ve yönetmenidir. Bu ekip oyun verdikçe piyano başında Dussap Paşa bulunur. Bir süre sonra Sultan, sarayda boşta kalan Güllü Agop Efendi’nin de Bertrand’ın ekibinde oynamasını ister. Güllü Agop, Fransızca bilmemektedir. Fakat öyle çalışır ki kısa zamanda Fransız aktörlerle onların dilinde oyunlar oynayabilecek hâle gelir.

    Sarayda Bir Tiyatro Binası…
    Babası Sultan Abdülaziz gibi Beyoğlu’ndaki tiyatrolara gitmek yerine Yıldız Sarayı’nın yüksek duvarları arkasında yaşamak daha güvenli gelir II. Abdülhamid’e… Bertrand, tiyatro ekibi kurulduktan sonra Alman İmparatoru Wilhelm’in İstanbul ziyareti öncesinde saraya bir tiyatro binası yaptırmaya karar verir. Sultan’ın beyaz atları için yapılan ahır yıktırılır. Yerine Vasilaki Kalfa’nın oğlu Yanko’ya küçük, şirin bir tiyatro inşa ettirir (1889). Bina, Sultan’ın özel locasının iki tarafında beşer locadan, bir de parterden ibarettir. Elektrikle donatılır. Yalnız Sultan’ın locasında elektrik yoktur. Sultan kimse tarafından görülmeden özel locasının bir köşesinden oyunu seyredecektir. Yanında kadın bulunursa locasının kafesi indirilecektir. Tiyatronun mefruşatı zarif, tezyinatı altın yaldızlı, duvarları kırmızı peluş ile kaplanır. Kalabalık orkestranın Sultan’a sırtını dönmemesi için sahnenin önünde değil de Sultan locasının solunda, sahnenin sağında ayrılan yerde duracaktır. Bu tiyatroda ilk oyunu Bertrand ve ekibi sahneledi.

    Sinema_2) II. Abdülhamid-Le Petit Journal-1897
    Sultan II. Abdülhamid kapaklı Fransızca Le Petit Journal dergisi, 1897.
    gri_96_r_14_a30_045_recto
    Sultan II. Abdülhamid Yıldız Sarayı’nda yaşamayı daha güvenli buluyordu. Tiyatroyu da saraya taşıdı.

    Victor Bertrand’ın Taklit Yeteneği ve Oyunu Durduran Sultan!
    Çok az Türkçe konuşabilen Victor Bertrand taklitte gerçek bir üstattır. Ayrıca iyi bir makyajcıdır. Tiyatroda sahne alacak herkes onun makyaj konusundaki yeteneğinden faydalanır. Taklit etmek istediği birinin yalnız fesini başına geçirir, yüzüne yaptığı makyajla o kişinin kıyafetine girer ve onun tavrını canlandırırdı. Sultan, bir gün ondan Guatelli Paşa’yı taklit etmesini ister. Bertrand, Paşa’nın kaputuyla fesini alarak sahneye çıkar. Perde açılınca sahnede öyle bir görünür, Paşa’nın bozuk Türkçesini taklit ederek öyle bir yürür ki görenler sahnedekini Guatelli Paşa sanır.

    Büyük adamların, hükümdarların taklitlerini yapmakta ustalaşan Bertrand, bir gece Yıldız Tiyatrosu sahnesinde maharetini gösterir. Rus Çarı’nın, Almanya ve Avusturya imparatorlarının taklitlerini yapar. Sıranın kendisine geleceğini anlayan Sultan oyunu durdurur.


    “sultan ondan, yabancılardan özellikle de fransızlardan oluşacak bir tiyatro ekibi kurmasını ister. bertrand ve karısı hemen kolları sıvar ve pera’daki (beyoğlu) fransız tiyatro kumpanyalarından seçtiği isimlerden bir grup kurar.”

    Yazar Victor Bertrand
    Victor Bertrand, Sultan’ın hizmetindeyken gösterdiği başarılardan dolayı Mecidiye, Osmaniye ve Osmanlı Güzel Sanatlar madalyalarıyla taltif edilir. Binbaşı rütbesine kadar da yükseltilir. Yine sarayda kaldığı dönemde iki tane de kitap kaleme alır: Les Silhouettes Animées-A La Main (Hareketli Silüetler-Elle Canlandırılmış) ve Réflexions Pratiques sur la Construction des Theatres a L’occasion de L’incendie du Nouveau Theatre Français de Pera a Constantinople (İstanbul Pera’daki Yeni Fransız Tiyatrosu Yangını Vesilesiyle Tiyatro İnşaatı Üzerine Pratik Düşünceler)… Yıldız Sarayı tiyatrosunda ellerini çeşitli şekillere sokarak sergilediği gölge oyunlarını anlattığı ve çoğunun da illüstrasyonlarını çizdiği 192 sayfalık Les Silhouettes Animées-A La Main kitabı, Victor Effendi Bertrand adıyla 1892 yılında Paris’te Charles Mendel’in Libraire de la Science en Famille Yayınevi tarafından yayımlanır. Gölge oyunu üzerine kıymetli bilgilerin ve figürlerin yer aldığı kitapta ayrıca Bertrand tarafından düzenlenmiş gölge oyunu metinleri de vardır. Kitap o dönemde çok beğenilmiş olmalı ki aynı yıl Hollanda’nın Zutphen şehrinde Dutch dilinde Levende Hand-Schaduwbeelden (Canlı Gölge Görüntüleri) adıyla Schillemans & Van Belkum Yayınevi tarafından da yayımlanır. Réflexions Pratiques sur la Construction des Theatres a L’occasion de L’incendie du Nouveau Theatre Français de Pera a Constantinople adlı kitap ise İstanbul’da tiyatro hareketleri ve Pera’da yanan Yeni Fransız Tiyatrosu’na ithafen yeniden inşa edilecek bir tiyatro binasında olması gerekenler üzerine üç bölüm hâlinde yapısal pratik bilgiler içermektedir. 36 sayfalık bu kitap da 1892 yılında Paris’te Léon Pochy tarafından yayımlanmıştır. Bu kitapların basımları Ayşe Sultan’ın hatıratında belirttiği üzere Bertrand’ın izinli olarak Paris’e gittiği zamanlarda olsa gerek…

    Sinema_5) Victor Bertrand kitap kapak
    Victor Bertrand’ın kaleme aldığı Les Silhouettes Animées-A La Main kitabının kapağı.
    Sinema_4) VİCTOR BERTRAND 1
    Victor Bertrand, Sultan’ın hizmetindeyken pek çok madalyayla taltif edildi.

    Paris Gezisi ve Sinematograf
    Victor Bertrand, sinematografla 1896 yılı sonbaharında yaptığı Paris gezisi sırasında karşılaşır. Her seyahatinde Sultan’a yeni bir icat sunmak düşüncesinden hareketle Charles Pathe şirketinden hemen bir tane edinir. İstanbul’a döndüğünde henüz sinematograf buraya ulaşmamıştır bile. Ayşe Sultan hatıratında Bertrand’ın gösterisinden şöyle bahsetmektedir:

    “O zamanki sinemalar (filmler) şimdiki gibi değildi. Perde büyük fırçalarla iyice ıslatılır, küçük parçalar gösterilirdi. Bu parçalar pek karanlık görülür, filmler bir dakikada biterdi. Bununla beraber, çok yeni bir şey olduğundan hoşumuza giderdi.”

    Bertrand’ın sinematograf gösterileri Sultan II. Abdülhamid’in de hoşuna gitmiştir. Önceleri şüpheyle yaklaştığı bu aygıta sempati duymaya başlamıştır. Bunda sadrazam Halil Rıfat Paşa’nın önemli bir rolü vardır. Sinematograf aygıtı üzerine uzun incelemeler yapılmış ve sonuçta bunun çok faydalı olduğu kanısına varılmıştır. Sultan, dünyada yaşanan olayları, hükümdarların resmî ziyaretlerini ya da askerî manevraları gösteren filmleri izlemeyi seviyordu. Bertrand da her fırsatta film gösteriyordu. Bunlardan biri de 1899 yılı yazında Sultan’ın cülus törenine katılmak ve hediye edilen Emirgan Yalısı’nı teslim almak üzere İstanbul’a gelen Karadağ Prensi Nikola için Marmara vapurunda verilen ziyafet sonrası Bertrand tarafından yapılan sinematograf gösterimiydi. Bertrand, 1899 yılı Aralık ayında saraydaki görevinin yanı sıra sinematografa halkın gösterdiği ilgiden hareketle İstanbul’daki Fransız cemiyetinin önde gelen iş adamlarından Louis Parma ile iş birliğine gitti. “Ailelerin sinematografı” adıyla evlerde kullanılmak üzere Georges Demeny’in Coronofotografia adlı seyyar projeksiyon aygıtını geliştirerek Victor Bertrand sistemini kurmuş ve bunu, “İçten ışıklı, yeni ve çok mercekli kondansatörlü lambasıyla net ve parlak gösteri sağlayan yegâne bilimsel cihazdır. Benzeri yoktur.” diye lanse ederek Parma’nın Grand Rue De Pera 452 no.lu mağazasında satışa çıkarmıştır.


    “bertrand’ın sinematograf gösterileri sultan ıı. abdülhamid’in de hoşuna gitmiştir. önceleri şüpheyle yaklaştığı bu aygıta sempati duymaya başlamıştır. bunda sadrazam halil rıfat paşa’nın önemli bir rolü vardır.”

    Sinema_6) VİCTOR BERTRAND 2
    Victor Bertrand rolünü oynarken…

    Sultan II. Abdülhamid’in Tahttan İndirilişi ve Bertrand’ın Akıbeti
    Takvimler 1908 yılını gösterdiğinde Bertrand artık altmış yaşındadır. Sultan II. Abdülhamid tahttan indirilmiş, saraydaki günler sona ermiştir. 29 Ağustos 1908 tarihli bir emirle sarayla bağlantısı kesilmiştir. Bu emir üzerine Sadaret’e yazdığı mektupta Sultan’ın hizmetinde bulunduğu sürece kendisine sadakat göstermekten geri durmadığını, sarayda yedi sekiz yıldır kullanılmayan bir sinematograf takımı olduğunu, bunun kendisine verilmesini, bundan sonraki geçimini bu aygıtı kullanarak sağlayabileceğini, artık yaşlandığını ve eskisi kadar çalışma kuvvetinde olamadığını belirtir. Tabii cevap alamaz. Hemen ardından yeni bir mektup yazar. Mektubunda karısının saraydaki oyunlarda artist olarak çalışmasına rağmen birikmiş maaşını alamadığını, sarayda görevliyken bacağının kırılması sonrasında hayatta olduğu sürece ödenmek üzere Sultan tarafından kendisine bağlanan 25 liralık tahsisatın ödenmediğini, İstanbul’dan ayrılacağı için bu parayı aydan aya mensubu olduğu elçilik vasıtasıyla alabilmesinin sağlanmasını rica eder. Tabii yine cevap alamaz.

    Victor Bertrand, çaresizlik içinde saraydan ümidini kesince Pera’da Tünel meydanına yakın bir otel işletir bir süre. 1909 yılında çok sevdiği ve yirmi beş yıl yaşadığı İstanbul’u terk eder. Romanya’ya gider. Bükreş’te sanatını icra etmeye çalışır. Uzun yıllar lütuf ve nimetini gördüğü Sultan II. Abdülhamid’in karikatürlerini yaparak geçimini sağlar. Ne zaman ve nerede öldüğü kesin olarak bilinmeyen Victor Bertrand, hâlâ yazılamamış olan Türk sinema tarihinin ilk köşe taşlarından biri olarak tarihteki yerini almıştır… #

    KAYNAKÇA
    “Ailelerin Sinematografı”, Le Moniteur Oriental, 20.12.1899.
    Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi (ML.EEM.00716.00083.01-ML.EEM.00716.00083.02)
    İrtem, Süleyman Kani, “Saray ve Babıali’nin İç Yüzü”, Akşam gazetesi, 1944-1945.
    Osmanoğlu, Ayşe, “Babam Sultan Abdülhamid”, Hayat dergisi, 1958.
    Sekmeç, Ali Can, Türk Sinemasında Azınlıklar ve Yabancılar, Antalya, 2017.
  • Bedenlere vuran piyango ve Uzun Ömer’in talihsizliği

    İstanbul’un bir dönem en ünlü piyango bayileri, fizikî yapıları nedeniyle “özel” olan insanlardı. Bahçekapı’daki meşhur Nimet Abla bir yana, Uzun Ömer ve Cüce Simon bu popüler kişilerdendi. 1960’ta 40 yaşında vefat eden Uzun Ömer’in cenazesi de, zorluklarla kaldırılabilmişti. Acılarla ve acımasızlıklarla dolu hayatlar…

    Yakın dönem İstanbul’u­nun sembol simaları vardı. Bunlar arasında ilk akla gelenler Pazarola Hasan Bey, Cüce Simon ve Uzun Ömer’di. Bunlardan son ikisi aynı za­manda Millî Piyango bayiliği yapmaktaydı. Halk, fizikî yapıları hayli farklı olan bu kişilerden alınan biletlerin uğurlu olduğuna inanırdı. Bundan dolayı da tıpkı Bahçekapı’da satış yapan Nimet Abla gibi bu kişiler de iyi bilet satarlardı. Bunun dışında ünlü sahne sanatçılarımızdan Naşit Özcan da bir ara Şehzadebaşı’nda Turan Tiyatrosu civarında piyan­go bayiliği yapmıştı. Bir başka duayen isim Hazım Körmükçü de Beyoğlu’nda bu işe soyunanlar­dı. Piyango bayiliği yapan diğer bir sahne sanatçımız Mürüvvet Sim idi. Saray sineması içinde Mürüvvet Abla adıyla bir gişesi vardı. İhtimal ki bayisine bu ismi vermesinde Nimet Abla’nın yakaladığı popülariteden istifade etme kaygısı da vardı.

    Ülkemizde piyango gelene­ğinin kökleri Osmanlı Devleti dönemine kadar gider. Eski za­manlarda piyango denilince akla ilk gelen Donanma ve Tayyare Piyangoları idi. Bunun evveliya­tında da Rumeli şimendiferi tah­vilatı piyangosu ve 1897 Osman­lı-Yunan harbi sırasında şehit düşen ya da yaralanan askerlerin çocukları için düzenlenen piyan­go uygulamaları bilinmektedir (İlk piyangolar hakkında detaylı bilgi için bkz. Çapanoğlu, 9)

    Cumhuriyet döneminin namlı piyangocuları ise daha ziyade Bahçekapı, Galata ve Beyoğlu’nda toplanmışlardı. Bahçekapı’nın halen en meşhur gişesi Nimet Abla’dır. Nimet Abla bu gişeyi eşi İsmail Bey ile birlikte işletirdi. Onun elinden çekilen piyango­nun uğurlu olduğuna inanılırdı. Bu sayede epey bir para kazanan ve hacca da giden Nimet Abla, elde ettiği gelirin bir kısmıyla Mecidiyeköy yakınlarındaki Esentepe mevkiinde bir cami yaptırmıştı. Sonraki yıllarda basın, zaman zaman piyango biletinden kazanılan parayla yap­tırılan camide namaz kılmanın caiz olup olmadığını tartışacaktı.

    YeniYil-3
    1950’nin yılbaşına ait Millî Piyango çeyrek bileti.

    Soyadı Özden olan Nimet Abla, bazı kaynaklarda Şeyhülislam Cemalettin Efendi’nin yeğeni olarak gösterilir. Piyango işine girmeden önce eşi İsmail Bey’in bir tütün dükkanı bulunuyordu. Burada tayyare piyangosu da satılırdı. Nimet Hanım eşine des­tek olmak için burada çalışmaya başlamıştı. 1938’de bugün de aynı yerde bulunan küçük dükkan satın alındı. Nimet Abla burayı o kadar sahiplendi ki zamanla kulübenin üst katında yaşamaya kadar götürdü işi. Nimet Abla’yı diğer rakiplerinden farklı kılan yanı ise, reklam yapma konusun­daki becerisiydi. Piyango satışını artırmak için zamanın en ünlü şekerleme markalarından Lion’a 250 gramlık şekerlemeler sipariş ettirdiği gibi, bazen ikramiyeleri kendi eliyle öder, büyük ikramiye kazanan bileti bu sayede came­kanda sergilerdi. Bazen de biletleri efemera tutkun­larının sakladığı kendi resminin olduğu zarflara koyarak satardı. Zaman zaman gittiği gazinolarda garsonlara bolca bahşiş dağıtarak magazin basınının gündemine girmeyi de bilirdi. Nimet Abla’nın bir başka ilginç yanı da yatırım konusun­daki becerisiydi. Kazandığı para­larla Büyükdere’de yalı, pek çok yerde apartman, Bebek’te büyük bir arazi satın almıştı. Nimet Abla 1978’de çocuksuz öldü; gişesi bir süre eşi tarafından işletildi; onun ölümü sonrasında ise Nimet Özden’in yeğenlerine geçti.

    Nimet Abla’nın komşusu ise Tek Kollu Cemal idi ve halk onun da çektiği biletin uğurlu olduğu­na inanırdı. O da eşiyle birlikte satış yapardı. Nimet Abla’nın eşi İsmail Bey, Tek Kollu Cemal’in en büyük rakipleri olduğunu ancak zaman içinde onu da gölgede bıraktıklarından bahseder. Tek kollu olması ise savaş gazisi olmasından kaynaklanıyordu. Bu nedenden dolayı halk onu sempatik bulur ve gişesini uğurlu sayardı.

    YeniYil-2
    Uzun Ömer, Galata Köprüsü’nün altındaki piyango gişesinde.

    Ayrıca seyyar bayilik yapan meşhur piyangocular da mevcut­tu ki, bunların başında Saray’dan çıkma olduğu söylenen Cüce Simon gelmekteydi. Ölümü sebebiyle Hayat dergisinde kaleme alınan bir yazıda kısa da olsa Simon’un biyografisine yer verilmiştir. Buradan anladığımı­za göre Simon’un aslında Saray’la uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Gerçek adı Simon Sevsay olup 1892 doğumludur. Babası Markar’ı 1901, annesi Mariça’yı ise 1942’de kaybetmiş­tir. Çeşitli Ermeni okullarında okur. İzmit’te idadi eğitimi görürken okuldan ayrılır. Sonrasında İstanbul’a gelir. Boyunun kısalığı kendisine çeşitli iş kapıları açar. Bayezit’te Güllü Agop Tiyatro­su’nda Naşit Özcan’ın sahneye koyduğu Leblebici Horhor oyu­nunda ve birkaç filmde de rol alır. Sonrasında piyango bayili­ğine soyunur. Ağzında sigarası, kolalı gömleği ve şık kravatıyla dolaşır; ceketinin cebine her daim bir karanfil takar.

    Biletlerini daha çok Degüs­tasyon ve Çiçek Pasajı’nda satan Cüce Simon, hem nafakasını çıkarır hem de demlenirdi. 1966’da kalp yetmezliğinden dolayı hayata gözlerini yumar. Yine Hayat dergisine göre, İstanbul’un sembol kişilerinden olan Simon’un asıl ölüm sebebi “kalp kırıklığı”dır. Simon bir süre önce yakın dostu Uzun Ömer’i kaybetmiştir. Dergi, Simon’un Uzun Ömer’le çeşitli çapkınlıklar yaptığından dem vurur. Ancak Uzun Ömer mutaassıp kişiliği ile tanınan bir isimdir. Cüce Simon ayrıca, kız arkadaşı Hropsime (Hrispime olmalı) Dedeoğlu’ndan ayrılmıştır ve mutsuzdur.

    Uzun Ömer’in gişesi ise Galata Köprüsü’nün altında, Kara­köy’e yakın bir noktada Cenyo Birahanesi’nin omuz başında bulunuyordu. Uzun Ömer’in asıl adı Ömer Özkan idi. Kendisi ile 1947’de röportaj yapan Sait Faik, o sıralarda Beşiktaş’ta oturduğunu belirtir. Ancak cenazesi Üskü­dar’daki evinden alındığına göre sonradan Üsküdar’a taşındığını söylemek mümkündür. Bilecik’in Abbaslı köyünde 1920’de doğan Uzun Ömer’in boyu 13 yaşına kadar normal şekilde uzamış, ancak 23 yaşına geldiğinde dok­torların demesine göre uzaması durmuştu. Ancak boyu 2 metre 25 santimetre olmuştu. Ağırlığı da 170 kilo civarındaydı. Boyunun uzamasının nedeni ise hipofiz bezinin aşırı derecede çalışma­sıydı. Sözkonusu durum ciddi sağlık sorunlarına sebebiyet vermişti. Vücuduna göre küçük kalan kalbinin yanısıra, yürü­mekte de zorluk çekiyor, ancak bir baston yardımıyla yürüyebi­liyordu.

    YeniYil-1
    Uzun Ömer’in boyu 13 yaşına kadar normal şekilde uzamış, vefatından önce 2 metre 25 santimetre olmuştu. Kilosu ise gazetelerde 155
    olarak verilmekteydi.

    Bunun dışında giyim-kuşam konusunda da sıkıntılar yaşa­maktaydı. Mesela bir elbise için 8 metre kumaş alıyor ve bir ayak­kabıya da 150 lira gibi 1940’larda astronomik sayılacak bir ücret ödemek zorunda kalıyordu. Dış görünümü başka sıkıntılara da sebebiyet veriyordu. Uzun Ömer’in en büyük şikayeti, köprü altına gelen bazı vatandaşların uzun uzadıya kendisini seyret­mesiydi.

    Uzun Ömer’in ninesi ise, onun boyunun bu denli uzamasını normal karşılamaktaydı. Zira Ömer’in görmediği dedesi de anlatılanlara göre kendisi gibiydi. Hatta nenesi bir keresinde tarla­dan eve geldiğinde dedesinin iki bakraç suyu kana kana içtiğini söylemişti. Gelgelelim Ömer’in babası 1.65-68 cm civarındaydı. Biri erkek, öteki kız olan kardeş­lerinde de anormal bir durum bulunmuyordu.

    Fizikî görünümünden dolayı gençlik yıllarında bir müddet Anadolu’yu vilayet vilayet dola­şarak halka teşhir edilmiş ve ge­çimini bir süre bu şekilde temin etmeyi denemişti. Ancak kendi ifadesine göre asıl kazananlar onu dolaştıran kişiler olmuştu (Benzeri bir mağduriyeti nere­deyse 150 yıllık bir ömür süren Zaro Ağa’nın da yaşadığı bili­niyor). Uzun Ömer bu girişimin sonrasında Numune Hastane­si’nde tedavi görmek üzere ağa­beyi ile birlikte İstanbul’a gelmiş ve burada Millî Piyango bayiliğine başlamıştı. Evvela ağabeyi ile bir­likte Karaköy’de Ziraat Bankası’nın karşı­sına bir bayi açmış, sonrasında dükkanın bulunduğu binanın yıkılması neticesinde bilet bayiini Galata Köprüsü’nün altına taşımıştı.

    Uzun Ömer sadece İstanbul’da değil memleketin gene­linde de tanınan bir simaydı. Trabzon’dan İstanbul’a vaizlik eğitimi için gelen Ali Kemal Saran, kale­me aldığı anılarında ondan bahsetmeden duramaz. Saran’ın İs­tanbul’da en çok merak ettiği şeylerin başında bir masal devi olarak kafasında tahayyül ettiği Uzun Ömer’i kanlı canlı hâliyle görmek gelir. Bu amaçla Gala­ta Köprüsü’nün yolunu tutan Saran, köprünün altında ve Karaköy ucuna yakın bir nok­tada Uzun Ömer’i bulur. Ancak Uzun Ömer’in heybetinden ona sokulmaya ve yanaşmaya cesaret edemez. Saran’ın anlatımına göre Uzun Ömer, “göbek hizasına kadar gelen yüksek bir ban­konun arkasında, çok uzun ve kalın parmaklı elleriyle yerinden kalkmadan istenen biletleri müş­terilerine veriyordu.” Alamet-i farikası ise uzun ve kocaman ayakkabılarıydı.

    Uzun Ömer, Galata Köp­rüsü’nün altındaki gişesinde çalışırken bir defa da talihsiz şekilde yaralanmıştı. Cumhuriyet gazetesinin 12 Kasım 1955 tarihli haberine göre, Halim adındaki bir subay Galata Köprüsü altında­ki bir meşrubat dükkanı önünde tabancasını kurcalarken silah kazara ateş almış, namludan çıkan kurşun kontrplak bölmeyi geçerek gişede oturmakta olan Uzun Ömer’in böğrüne isabet etmişti. Derhal Taksim İlkyardım Hastanesi’ne kaldırılan Uzun Ömer’e müdahale edilmiş ve kurşun çıkarılmıştı.

    YeniYil-4
    Bir subayın tabancasından kazara çıkan kurşun Uzun Ömer’e isabet etmiş, bu talihsiz olay sonrası mevcut sağlık sorunları iyice artmıştı.

    Yaşadığı sağlık sorunları Uzun Ömer’in sonunu da hazırlaya­caktı maalesef. İstanbul halkının sevdiği bu sempatik dev, 4 Şubat 1960’da kalp yetmezliğinden hayata veda etti. Uzun süredir astım hastalığından muzdaripti, aynı zamanda ciğerlerinden de rahatsızdı. Hatta bu rahatsızlık sebebiyle sağ ve sol yanına yata­mıyordu. Vefatından önce boyu 2 metre 25 santime ulaşmıştı. Kilosu ise gazetelerde 155 olarak verilmekteydi.

    40 yaşında ölen Uzun Ömer, aynı zamanda dindarlığıyla da tanınıyordu. Hastalığının ve fizikî durumunun da etkisiyle hiç evlenmemişti. Ölümünden sonra piyango bayii ağabeyi ve diğer ortakları tarafından işletilmeye devam edildi; uzunluğu 50 santime yak­laşan ayakkabıları da onun hatırasına Galata Köprü­sü’nün altındaki dükkanının camekanına asılarak sergilenmiştir. 1970’lerde dükka­nın kapanması neticesinde ayakkabılar da kayıplara karışmıştır.

    YeniYil-5
    Seyyar bayilik yapan piyangocu Cüce Simon boyunun kısalığıyla ilgi çekmekteydi. Uzun Ömer’le yakın dostlardı. 1966’da kalp yetmezliğinden hayata gözlerini yumdu.

    Yaşarken her şeyi özel olan Uzun Ömer’in, tabiidir ki tabutu da özel olarak imal edilecekti. Tabutu hazırlayan marangoz, 4 metre boyun­da 10 tahta kullanacağını ve tabutun diğerlerinin iki kat büyüklüğünde olacağını söylemişti. Sorunlar bununla da sınırlı kalmıyordu. Aynı şekilde kendisi için normal­den çok daha büyük bir mezar kazılacak ve cenazesi araca sığmayacağı için de tabut bir ip vasıtasıyla bağlanacaktı. Nitekim cenazesi tek musalla taşına sığmadığı için tabut iki musalla taşının arasına konul­du ve cenaze namazı bu şekilde kılındı. Uzun Ömer’in cenazesi­nin yıkanması da mesele olmuş, kefeni için de 12 metrelik bez harcanmıştı. Vefatından 2 gün sonra kalkan cenazesi sırasında doğal olarak kimi sorunlar yaşandı. Cenaze binbir zahmetle evinden dışarı çıkarılabilmişti. Normalde 4 kol­lu olması gereken tabut, 6 kollu olarak yapılmıştı. Yaklaşık 50 kilogram olduğu söylenen tabut, Uzun Ömer’in ağırlığı ile 200 kiloyu bulmuş ve her kol toplam üç kişinin elvermesiyle taşına­bilmişti. Vasiyeti üzerine cenaze Üsküdar iskelesine indirildi; buradan Eyüp’e geçirilerek Ba­hariye yolu üzerindeki mezarlığa defnedildi. Uzun Ömer’in cena­zesinde, Üsküdar’dan ve başka semtlerden pek çok seveni hazır bulunmuştu.