Etiket: gökçen kaynatan

  • Bir hayat ki kulaklara şenlik merkezinde elektronik müzik

    Türkiye’de elektronik müziğin öncüsü Gökçen Kaynatan; Siluetler, Apaşlar, Moğollar, Kaygısızlar gibi grupların ve daha birçok müzisyenin esin kaynağıydı. Bugün 84 yaşında olan ve yeni eserleri üzerine çalışmaya devam eden Kaynatan, elektronik aletlerle dolu stüdyosunda, dünden bugüne uzanan olağanüstü bir kariyerin notlarını, notalarını aktardı.

    İstanbul’un her dönem mute­na semti Moda’da, Sivastopol Sokak’ta Rum okulunun karşısındaki bahçeli müstakil evin kızına ders veren piyano hocası büyük bir şaşkınlık yaşadığında sene 1944’tü. Hoca eve girerken piyanodan gelen sese dikkat kesilmiş, odaya girdiğinde ise tuşların üzerinde gezinen parmakların evin 5 yaşındaki kü­çük oğluna ait olduğunu görünce merakla sormuştu: “Sen böyle çalmayı nereden biliyorsun?” Küçük oğlan, ablasıyla yaptıkları her dersi kapının aralığından dinlediğini söyleyince, piyano hocası hemen annenin yanına koşmuştu. “Hanımefendi” dedi, “siz kızınız yerine esas evdeki büyük yeteneğe ders aldırmalı­sınız.”

    MuzikTarihi-1
    Gökçen Kaynatan, 1964 Güzel Sanatlar Fakültesi Balosu afişlerinin önünde.

    Bir sonraki sahne 18 yıl sonra: ‘60’lı yılların başında bir konser. Sahnede yanları simli panto­lonları ve ceketleriyle birörnek giyinmiş bir grup var; grubun şef gitaristi gözleri kapalı yer­lere yatarak kendinden geçiyor. Seyirciler çığlık çığlığa. Bir anda sahne ışıkları kararıyor, grup seyirciye sırtını dönüyor. Üzerlerine vuran morötesi ışık sayesinde sırtlarına çizili iske­letler karanlığın içinde bembe­yaz parlarken, izleyiciler artık içlerinde birikmiş karşı konula­maz enerjinin etkisiyle konserin verildiği sinemanın koltuklarını kırmaya başlıyor. Grubun ismi Gökçen Kaynatan ve Arkadaşla­rı Show Orkestrası.

    Gökçen Kaynatan bugün 84 yaşında. Kadıköy Altıyol’da, bir binanın en üst katında, bin­bir türlü elektronik alet dolu stüdyosunda kaydedeceği yeni eserlerini düşünmekle meşgul!

    1960’ların ilk yarısında, 10 yıla kalmadan ortaya çıkacak Siluetler, Apaşlar, Moğollar, Kaygısızlar gibi grupların hem esin kaynağı hem de bir nevi hocasıydı Gökçen Kaynatan. Cem Karaca ilk sahne deneyi­mini onunla yaşamıştı. 60’la­rın ikinci yarısında büyük bir rüzgar yakalayan Siluetler’in kurucusu Mesut Aytunca ilk gitar derslerini ondan alacak­tı. Mazhar Alanson ortaokula başlamış bir yeni yetme olarak onun konserine girebilmek için sinema duvarlarından atladığını anlatacaktı yıllar sonra. Moğol­lar’dan Taner Öngür, 1965’te 16 yaşındayken sahnede Gökçen Kaynatan ve Arkadaşları’nı izle­diğinde yaşadığı duyguyu şöyle tarif edecekti: “Onları izlerken öyle heyecenlandım ki; herhalde o yaşta Beatles’ı izlesem aynısı olurdu.”

    MuzikTarihi-4
    Gökçen Kaynatan ve Show Orkestrası’nın (altta), 6 Eylül 1964’te Suadiye Paris Sineması’ndaki konserini izleyen gençler. (ARSLAN EROĞLU ARŞİVİ)

     “O zamanlar yokluk yıllarıydı” diyor Gökçen Kaynatan; “gitarın yabancı mecmualarda ancak resmini görüp içgeçirirdik. Bas gitar bulmaksa zaten mümkün değildi. Mesut (Aytunca) ilk benim grupta bas çalacaktı; ama bas gitarı yok. Ne yapacağız? Babamın atölyesinde kendim çizip, keresteden biçip bir bas gitar imal ettim. 5-6 yıl o gitarı çaldı sahnede. Yokluk daha ilk günden yaratıcı olmaya sevketti bizi. Yapa yapa öğrendik. Mesela, Cağaloğlu’nda bir konser vardı. Bizden önce Erkin (Koray), Barış da (Manço) çıktı. En son da biz. Ancak ses sistemi berbat. Çaldı­ğımız duyulmuyor bile. Seyirci ‘Bu ne yahu?’ diyor. Hatta yuha­layanlar oldu. O zaman oturup “ne yapabiliriz?” diye düşündüm. 8 kanallı pre-ampfli bir mikser projesi çizdim. Bir de 60 watt’lık bir power ampfli. Doğubank’ta o zamanlar Radyocu Necdet vardı. Necdet Altınçizme, bugün en iyi ses sistemcisi. İstediğimi imal etti. O devirde Türkiye’de yapılan müziği araştıran bir ekip gelmişti Hollanda’dan 2000’lerin başında. Benimle de görüştüler. Fotoğraflara bakar­ken bizim ses sistemini gösterip ne olduğunu sordular. Anlattım. ‘İyi de’ dediler, ‘o yıllarda dün­yada pre-ampfli, power ampfli henüz yoktu, siz nereden görüp yaptınız?’ Dedim ‘bana uzaydan, yukarılardan mesaj geldi, ben de uyguladım.” Kaynatan, “Tabii o zamanlar aklımız olsa patentini alırdık en azından” diye espri yapmayı da ihmal etmiyor.

    Moda’da bahçeli-müstakil bir evde geçen çocukluk… Cadde­bostan, Suadiye, Moda, Beyoğlu sinemalarında verilen konser­ler… Bulunması zor, eşi-benzeri o sırada Türkiye’de görülmemiş elektronik aletler… Magazin dergilerinde kaputuna yatarak poz verilen Oldsmobile marka otomobiller…

    “İstanbul’un hâli vakti yerinde bir ailesinin, tuzu kuru kolejli oğlu” değil Kaynatan. “Benim ba­bam Kadıköy’de Kaynakçı Şaban olarak tanınırdı. Çok iyi kaynak ustasıydı.” Peki soyadı neden Kaynatan? Yıl 1935. Soyadı Ka­nunu yürürlüğe girmiş. Gökçen Kaynatan’ın babası Yalova’daki Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nün su tesisatını döşemekle meşgul: “Babam elinde kaynak şalaması, metal su borularını kaynatıyor. Yüzünde maske. Arkadan birisi ‘kolay gelsin usta’ diyor. Bizimki işi hiç bırakmadan, geriye dön­meden ‘eyvallah’ diyor. Kaynağı bitirip ayağa kalktığında bir bakıyor, kendisini izleyen Ata­türk. ‘Aferin sana usta, işini güzel yapıyorsun. Adın ne?’ diyor. ‘Şa­ban, Paşam’ diyor babam. ‘Soyadı aldın mı?’ diye soruyor Atatürk. Henüz almadığını söyleyince ‘O zaman senin soyadın Kaynatan olsun’ diyor.

    MuzikTarihi-2
    1970’lerden itibaren elektronik aletlerle müzik yapan Gökçen Kaynatan, Kadıköy’deki stüdyosunda çalışmalarını sürdürüyor.
    MuzikTarihi-3

    Sonrasında şöyle devam ediyor:

    “Haydarpaşa Meslek Lisesi’nde okudum ben. Okuldan çıktığımda Kadıköy’e yürüyerek gelirdim her gün. Sebebi de şuydu. O zamanlar Kordon Otel vardı rıh­tımda. Metin Bulut vardı; aslında doktordu ama aynı zamanda bir arkadaşıyla gitar çalardı akşam­ları o otelde. Nasıl olmuş, ilişki­leri neydi, nereden tanışırlardı bilmiyorum ama Adnan Mende­res, Amerika’dan dönerken ona hediye olarak bir gitar getirmiş. O gitar lobideki küçük sahnede du­rurdu. Ben de her akşam okuldan çıktıktan sonra otelin önünde du­rur, burnumu cama yaslar, o gita­rı seyrederdim eve gitmeden. ‘Bir gün benim de olur mu’ diye hayal kurardım. Hepsi yokluktan oldu aslında. Çocukken elektroniğe mekaniğe çok ilgim vardı. Ortao­kuldayken frekansları öğrenmek tutkumdu. Bir tane detantör parazit yayınlayıcı yapmıştım. Anten primer ve sekonder dev­releri vardı. Bisikletimin üzerine yerleştirmiştim. Mahallede tur atıyordum. O zamanlar radyo var, bütün evlerden sesi geliyor. Ben geçerken hepsi parazitleniyordu ve bununla eğleniyordum. Hep böyle sihirbazlık peşinde koştum ama fakir sihirbazdım”.

    “Sihirbaz”, aslında 1972’de yayınlanan aynı adlı 45’liğine bir gönderme. O sırada Gökçen Kay­natan grubunu dağıtmış, sahne­lerden çekilmiş. “Tabii adı sanı bilinen, Tarkan gibi bir insandım aslında. Sahneleri bıraktım ama üretmeye devam ettim. Müziği bırakmadım” diyor.

    1972’deki iki 45’liği “Pen­cerenin Perdesi/Beyoğlu’nda Gezersin” ve “Sihirbaz/Evren”, Gökçen Kaynatan ve Elektronik­leri adıyla yayınlanıyor.

    MuzikTarihi-5
    Gökçen Kaynatan ve Show Orkestrası

    O dönem Türkiye’de öncülü­ğünü yaptığı alanda grup müziği patlamış; ama Kaynatan grup elemanları elektronik aletlerden oluşan “sanal bir grup” kurmayı tercih etmiş. Rock’n roll’dan tamamen deneysel elektro­nik bir müziğe geçiş… Sihirbaz 45’liğinin yayınlandığı hafta Hey dergisine verdiği söyleşinin baş­lığı şöyle: “Fakir bir sihirbaz iddia ediyor: Kainattaki bütün sesleri çıkarabilirim”. ‘Elektronikleri’ biraraya getirmek o günün şart­larında kendisine 250 bin liraya patlamış. O sırada liseyi bitirip tahsile devam etmiş ve içmimar olmuş.

    1974’te Almanya’ya gitmiş. Teknik ressam olarak çalışmış; aynı zamanda Almanca dersleri­ne başlamış. Kaynatan, Alman­ya’dayken dönemin elektronik müzikçilerinin kullanmaya başladığı EMS synthesizer’a da merak salmış. Ancak döneminin bu en gelişmiş aletini kullanmak o kadar kolay değil; bu yüzden Mannheim Musikhochschule’de uzun süre ders görmüş. 1976’da döndüğünde bu aleti Türkiye’de kullanan ilk insan olmuş. Bir süre sonra Barış Manço da TRT ekranlarında EMS synthesizer kullanırken görünmüş. “Aslında Barış çalmayı bilmiyordu. Grup­ta onu çalan başkasıydı ama çekim sırasında düğmeleriyle oynuyordu. Nasıl olsa izleyenler anlamıyordu” diyor.

    MuzikTarihi-6
    Cem Karaca da ilk sahne deneyimini Gökçen Kaynatan ve Arkadaşları ile çıktığı konserlerde yaşamıştı.

    1982’de İzzet Öz’ün meşhur televizyon programı Teleskop’ta yer almış. Bugün Youtube’ta da mevcut videoda Öz, “Şimdi elekt­ronik bir çağ başladı; müzik de kuşkusuz bu çağa ayak uydurdu. Ülkemizde de bunun başarılı bir öncüsü var. Gökçen Kaynatan ve parçası Doğanın Ötesi” anonsuyla sunuyor kendisini. Kaynatan’ın bu performansına kendi çizdiği resimler de eşlik ediyor. Resim­lerinde kasırgalar, tayfunlar, herşeyi yakıp kavuran güneş, çölleşen dünya, patlayan hidrojen bombaları, iskeletler var. Kayna­tan’ın ‘70’lerde oluşturduğu yeni müzikal çizgide temalar hep aynı minvalde: Evren, kosmos, varo­luş, doğa, cennet ve cehennem… “Biz hep cenneti düşünüyoruz. Oysa cennet bu dünyada. Ve biz bu cenneti cehenneme çeviriyo­ruz. Benim çocukluğumun Moda, Kalamış sahilleri yok artık. Daha küresel ısınma, iklim değişikli­ği lafları ortada yokken, kimse konuşmazken ben bunlara kafayı takmıştım. Doğanın intikam alacağını biliyordum” diyor.

    Şimdi sırada ne var peki? Kay­natan bugünlerde son 20 yıldır üzerine çalıştığı; tüm dünya müziklerini, mesela Karadeniz tulumuyla İrlanda gaydasını biraraya getireceği; hip-hopçula­rın rap yaptığı; hicaz makamında bestelenmiş bir nevi gerçek bir “elektronik opera”yı dansçılarla sahneye uyarlama peşinde.

    MuzikTarihi-7
    Gökçen Kaynatan bu fotoğrafı şöyle hatırlıyor: “Yıl 1964. Güzel Sanatlar Fakültesi’nin balosunda çalarken adamın biri ağzıma kanyak şişesini dayadı. İçkiyle aram olmadığı için konserin sonuna kadar perişan oldum.”

    Bunun yanısıra elinde birik­miş sayısı hayli fazla çalışmasını dünya piyasasıyla buluşturma hedefinde. 2017’de İngiltere mer­kezli ve dünyanın farklı coğraf­yalarında ‘60’lar ‘70’ler boyunca üretilen avangard işlere ilgi gösterip bunları plak olarak yeni­den yayımlayan Finders Keepers şirketi kendisiyle temasa geçmiş; yayımlanmış ya da yayımlan­mamış eserlerini plak olarak basmak istemiş. İlki 2017, ikincisi 2019’da olmak üzere iki albümü yayınlandığında, dünyanın farklı yerlerindeki meraklıların büyük beğenisiyle karşılanmış.

    Plakları yayınlayan şirke­tin yöneticileri de Kaynatan’ın yaptığı müzikten çok etkilenmiş: “Benden kayıtları istediklerinde, oturdum makara bantlardan dijitale aktardım; internetten gönderdim. 1-2 gün sonra şirketin ortaklarından Doug Shipton aradı, ‘Bunları yaparken ne kul­landın?’ diye sordu. Ben teknik bir soru sandım, meğer adam ‘ne kafasıyla yaptın, ne içiyordun?’ manasında sormuş. Oysa 20’li yaşlarımda bile değil başka şey­ler, sigara ve alkol dahi kullan­mazdım. O sayede bu yaşa kadar böyle sağlıklı geldim. O kayıtları yaparken de sadece ve sadece Çamlıca gazozu içiyordum.”

  • Aytunca: Kimliği ve müziği çağının sınırlarını aşınca…

    Aytunca: Kimliği ve müziği çağının sınırlarını aşınca…

    1960’lı yıllarda eşcinselliğini saklamadan müzik yapan, sahneye pembe takımlarla çıkan Mesut Aytunca, Türk rock müzik tarihinin nevi şahsına münhasır isimlerindendi. Dinleyicilerinin sorun etmediği cinsel kimliği önce müzik camiası tarafından dışlanıp sahne dışına itilmesine, ardından korkunç bir cinayete kurban gitmesine yol açacaktı.

    Vietnam savaşı şiddet­lenirken ABD Dışişleri Bakanı Dean Rusk CEN­TO toplantısına katılmak üzere Ankara’daydı (19 Nisan 1966). Toplantıda Kıbrıs sebebiyle gerilen Türk-Yunan ilişkileri, Vietnam savaşı ve Keşmir me­selesi tartışılacaktı. Amerikalı Bakan Esenboğa’ya indiğinde, kendisini protesto eden 70 üni­versiteli gözaltına alınmıştı.

    O sıralarda gazetelerin kül­tür sayfalarında yeni gösterime giren “Bir Tadım Bal” filminden bahsediliyordu. İngiliz yönet­men Tony Richardson’ın filmi eşcinsel bir erkekle genç bir kadının arasındaki dostluğu anlatıyordu. Zaten yıl boyunca en çok ilgi çeken haberler arasında rock’n roll konserlerinde kendilerinden geçen “Ye-Ye’ci gençler” ve New York’ta Beyaz Saray önünde haklarını talep eden homoseksüeller de vardı. Aynı yıl Yemen’de hemcinsle­riyle ilişki yaşadığı tespit edilen bir erkek, bir meydanda başına kurşun sıkılarak idam edilmiş, Beyoğlu’ndaysa kadından farkı olmayan erkeklerin konsomas­yona çıktığı, hatta müşterilerle öpüştüğü bir mekan okuyu­culara hayretler içerisinde duyurulmuştu. Üstelik meka­nın sahibi “çok sayıda yabancı müşterimiz var, döviz sıkıntı­sına çare oluyoruz, fena mı?” demişti.

    Ankara’daki bakana yönelik öğrenci protestoları sırasında, polisin kırmızı ceketi ve uzun saçları sebebiyle şüphelenip gözaltına aldığı bir genç vardı. Kendisi “Silûetler Orkestrasının elektro gitaristi Mesut Aytun­ca”ydı. Takvimler 20 Nisan 1966’yı gösteriyordu. Aytunca o sabah Eskişehir’den Ankara’ya gelmişti. Polis, grubu Silûetler ile Altın Mikrofon Yarışması’nı katılacak ve o gece Ankara Bü­yük Sinema’da sahneye çıkacak Aytunca’nın kim olduğuna, ancak yarışmayı tertip eden Hürriyet gazetesi yetkilileri araya girince inanmıştı.

    Aytunca: Kimliği ve Müziği
    Altın Mikrofon ödülü kazandıktan sonra bir anda popüler olan Mesut Aytunca’nın grubu Silûetler, 1966’da Vakko’nun İstiklal Caddesi’ndeki moda çekimlerine katılmıştı.

    Mesut Aytunca, Çapa Tıp Fakültesi öğrencisiydi. İlk gitar dersini 1958’de Haydarpaşa Lisesi’nden arkadaşı Gökçen Kaynatan’dan almıştı. Kay­natan ise o sıralar İstanbul’da Moda, Suadiye, Büyükada gibi semtlerde “Gökçen Kaynatan ve Arkadaşları” grubuyla ilgi gören bir müzisyendi. Aytunca grupta basçıydı ama, içi solo gitarist olma hevesiyle doluydu. Asıl amacı İstanbul’da çok sınır­lı bir çevreye müzik yapmak değil, gerçek bir şöhret için tüm Türkiye’ye açılmaktı. 1965’te kendi grubunu kurdu. Cliff Richards’ın meşhur grubu Sha­dows’a gönderme yapan ismiyle Silûetler, Altın Mikrofon’da ön elemeyi geçip finale kalarak adını duyuracaktı.

    Aytunca sadece grubunu kurup kendi müzikal tarzını yaratmanın peşine düşmemiş, cinsel kimliğini de açıkça ser­giler olmuştu. Gökçen Kayna­tan, gruptan ayrıldıktan sonra eski arkadaşlarının konserine izleyici olarak gelen Aytunca’yı gördüğünde çok şaşırdığını söyleyecekti yıllar sonra: “Üze­rinde eflatun bir takım vardı. Şaşırmıştım ama çok havalıy­dı”.

    1965’te Hürriyet’in düzenle­diği ilk Altın Mikrofon’a katılan grup sayısı 78’di. Ön eleme sonucu seçilen 10 grup; İstan­bul, Ankara, İzmir ve Adana’da toplam 7 konser vermişti. Hür­riyet, grupların seyahat etmesi için THY’den üç özel uçak bile kiralamıştı. Finallerde dere­celendirme halk jürisindeydi. Seyirciler, kendilerine dağıtılan formlara puanlarını yazıyor ve konserden çıkarken kapıdaki sandığa atıyorlardı. Aytunca, yarışma için geleneksel Kaşık Havası’nı 9/8 ritmli bir “surf” parçası olarak uyarlamıştı.

    1965 yılının birincisi Yıldırım Gürses’ti. Kullanılan toplam 7.776 oyun 1985’ini almıştı. Mavi Işıklar 1.407 oyla ikinciydi. Silûetler’in Kaşık Havası 1.118 oyla üçüncülüğü kazanırken, grup 2.500 lira para ödülünün de sahibi olmuştu. 1965, Aytun­ca’nın bir gitar kahramanı ola­rak adını duyurmaya başladığı yıldı. Daha yarışma tamamlan­madan İzmir’deki konserden sonra Büyük Efes Oteli’nden ilk profesyonel tekliflerini almış­lardı bile.

    İlk Altın Mikrofon yarışması büyük ilgi görünce, 1966’da dört büyük şehrin yanına Samsun, Eskişehir ve Konya da eklendi; konser sayısı 12’ye çıkarıldı. Aytunca, bu kez Diyarbakır’ın meşhur halay havası Lorke’y­le sahnedeydi. Elbette yine “surf” stilinde ve gitardaki tüm maharetini gösterecek şekil­de. Yarışma 6 Mayıs 1966’da Beyoğlu Fitaş Sineması’ndaki final gecesiyle sonlandığın­da, turne boyunca kullanılan toplam 13.411 oyun 4.563’ünü alan Silûetler hem birinciliği hem de 10 bin lira para ödülünü kazanmıştı. Mesut Aytunca iki yıl içinde çok hızlı yükselmişti.

    resim_2024-08-25_025818270
    Silûetler grubunun kurucusu Mesut Aytunca (oturan) pelerini, pantolonundaki püskülleri, gitgide uzayan saçlarıyla yalnızca İstanbullu gençlerin değil Anadolu seyircisinin de gönlünü fethetmişti.

    Kendine olan güveni sağ­lamdı. Saçları Beatles stilinden çıkıp daha da uzamış, kıyafet­leri iyice frapanlaşmıştı. Pembe ya da mor renkli lame takımlar giyiyor, üzerinden püsküller sarkıyor, sahneye rengarenk pelerinle çıkıyordu. Ancak ilginç bir şekilde sadece İstan­bul’un gençleri değil, Anadolu seyircisi de bu tuhaf giyimli, efemine tavırlı gitaristi bağrına basmıştı.

    1965-67 arasına biri 4 şar­kılık uzunçalar olmak üzere 5 tane 45’lik plak ve bir de bugün temiz bir kopyasına koleksiyon­cuların küçük çaplı bir servet ödemeyi göze alabilecekleri bir albüm sığdırdı. Ancak ilginç bir şekilde Silûetler yükseldikçe grupta çalan elemanlar sürekli değişiyordu; ya Aytunca gibi uğruna tıp fakültesini bıra­kacak kadar müziğe hevesli değildiler ya da Silûetler’de çalarak kendilerini ispatlayınca yollarına gidecek kadar kararlıydılar. Sürekli eleman değişiklikleriyle 1969’a geldi­ğinde, artık grubu kurmakta zorlanıyordu Aytunca.

    1969-1971 arasında Aytunca askerlik sebebiyle sahnelerden uzak kaldı. Döndüğünde, Anadolu Pop akımı artık tamamen baskın duruma gelmişti. Ay­tunca da 60’ların enstrümantal “surf” stilinden çıkarak sözlü parçalar yapmayı denedi. Kendi ismini de kullandığı “Eziliş –Lebuleb” 1971’de kendini yeni­den hatırlatmaya çalıştığı pla­ğıydı. Yaptığı bir değişiklik de Silûetler isminin önüne kendi adını eklemesiydi. Söylediğine bakılırsa Silûetler adı Anadolu seyircisine yabancı geliyordu ve yanlış telaffuz ediliyordu. Yeni kadroyla kendi evinde prova yaparken komşulardan birinin sürekli karakolu araması üzerine, bir arkadaşlarının Kilyos’un Demirci köyündeki çiftliğine yerleşti. Ortaya çıkan iki 45’lik plakta artık vokalleri de kendisi yapıyordu. O dönem grupta yer alan davulcu Nihat Örerel de yıllar sonra o günler için “Çok yalnızdı; bizim dışımızda onu herhangi başka bir müzisyenle hiç görmedim. Eşcinselliği o dönem için dışlanmasına yol açmıştı” diyecekti. Birlikte yaptıkları “Bir Dost Bulamadım” 45’liği, içinde bulunduğu duru­ma tam oturuyordu sanki.

    1972’de son 45’liği “Bana Sıla da Bir Gurbet de Bir”i yayımla­dı Aytunca. Plak, bir öncekiler kadar bile dikkati çekmedi. Bir süre çekilmeye karar verdi. Tıp fakültesini yarım bırakmıştı. Basın-Yayın Yüksek Okulu’na girdi ve ismi sonraki 4 yıl bo­yunca, 28 Mayıs 1976’ya kadar hiç duyulmadı.

    resim_2024-08-25_025825139
    Askerlik nedeniyle iki yıl sahnelerden uzak kalan Mesut Aytunca, 1971’de döner dönmez “Eziliş-Lebuleb” adlı plağını çıkardı.

    O günkü gazetelerin ilk say­fasında Millî Selamet Partisi’nin İstanbul’un fethinin 523. yılı ve­silesiyle başlattığı Ayasofya’nın yeniden cami hâline getirilmesi kampanyası vardı. Yunanistan ile gerginlik Kıbrıs yüzünden yine üst seviyedeyken Soğuk Savaş sürüyor, Beyrut’ta ise silahlar susmuyordu. İTÜ’de “ülkücü komandolar” Sol gö­rüşlü öğrencilere saldırmıştı. İç sayfaların dibindeki bir kısa haberdeyse Mesut Aytunca ismi vardı. Taksim Yağhane Sokak, 16 numaradaki evde, boğazı ka­dın çorabıyla sıkılarak öldürül­müştü. Evin tuvaletinde çıplak cesedini bulan bir arkadaşı, polis yerine Aytunca’nın emekli albay babasına haber vermiş; eve gelen baba Aytunca oğlunu yatağına taşıyıp çıplak bede­nine giysilerini giydirdikten sonra polisi aramıştı.

    Müzik dergilerinden Ses’in yorumu “bir müzisyene yakış­mayacak şekilde öldü”ğüydü! Görgü tanıklarının ifadelerin­den yola çıkılarak belirlenen eşkali çizmek de Milliyet’in ünlü çizeri Bedri Koraman’a düştü. Zanlı iki hafta sonra yakalandı. Kaldığı yerde yapılan aramada Aytunca’ya ait saat gibi bazı özel eşyalar bulunan Ali İhsan Öz­bey, mesleği sorulduğunda “iş­sizim” diyecek ve cinayeti kabul edecekti: “Mesut iş bulacağına söz vermişti, sözünü tutmadığı için kavga ettik, çorapla boğazı­nı sıkarak öldürdüm”.

    Silûetler efsanesi, Aytun­ca’nın 32 yaşında hayata veda etmesiyle son buldu. Kendisini sahnede izlemiş olanların nere­deyse hepsinin yıllar sonra söy­lediği yeteneği, sihri ve cazibesi hakkındaki övgü dolu sözleri; dünyaya hem tam zamanında ama hem de biraz erken düş­müş bir göktaşı misali olduğu yolundaki yorumları hayattay­ken duyabilmeyi muhtemelen çok isterdi.

    73-75 MUZIK TARIHI_dk
    1966’da Altın Mikrofon kazanan Silûetler kadrosu. Ayaktakiler, Aydın Daruga (davul) ve Metin Alatlı (org). Oturanlar soldan itibaren, Rasim Ulusman (ritm gitar), Mesut Aytunca (solo gitar) ve Erol Bilem (bas).