Türk sinemasının ve sanat dünyasının efsanevi isimlerinden Arif Keskiner, 86 yaşında yaşamını yitirdi. 1 Kasım 1938’de Osmaniye’de doğan Keskiner ilk ve ortaokulu burada tamamladıktan sonra İstanbul’a geldi. Gazetecilik, spor yazarlığı, muhabirlik, kitapçılık, yayıncılık da yapan Keskiner, 1959’da “Cilalı İbo Perili Köşkte” filmindeki postacı rolüyle sinemaya adım attı. 1971’de Ekta Film’i kurdu. “Otobüs”, “Kapıcılar Kralı”, “Selvi Boylum Al Yazmalım”, “Maden”, “Köşeyi Dönen Adam”, “Piano Piano Bacaksız” gibi sinema tarihimizde iz bırakan filmlere, “Bay Alkolü Takdimimdir” gibi ünlü TV dizilerine yapımcı olarak imza attı; kimi filmlerin senaryolarını da yazdı. Filmciler Kooperatifi’ni kurdu, SESAM’da başkan yardımcılığı yaptı. Sinemayla ilgili yasa ve düzenlemelerin çıkmasına katkıda bulundu.
1985’te Sinema Sevenler Derneği Lokali, yaygın adıyla Çiçek Bar’ı açtı. Çiçek Bar, Kulis ve Papirüs’ün ardından sanat dünyasının, aydınların gözde buluşma mekanı oldu. Sezen Aksu ve Meral Okay’ın yaptıkları şarkı “Yine mi Çiçek” Arif Keskiner için yazılmıştı.
Sadece sinema değil, sanat dünyasının neredeyse tüm önemli isimleriyle yolu kesişen Arif Keskiner, anılarını Çiçek Gibi, Yine mi Çiçek, Elbette Çiçek ve Binbir Renk Binbir Çiçek adlı 4 kitapta toplamıştı. 2018’de İstanbul Film Festivali Sinema Onur Ödülü’nü alan Arif Keskiner, Cemal Reşit Rey konser salonundaki anma töreni sonrası Teşvikiye Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Kilyos-Demirciköy mezarlığında toprağa verildi.
AARON BUSHNELL (1999 – 2024)
Filistin için intihar eden Amerikalı asker
İsrail’in Gazze’ye saldırısı tüm zalimliğiyle sürerken, Şubat sonunda ABD’den dehşet verici bir protesto haberi geldi. ABD Hava Kuvvetleri’nde görevli asker Aaron Bushnell, İsrail’in Washington Büyükelçiliği önüne gelerek “Filistinliler’in işgalcilerin elinde yaşadıkları karşısında benim yaptığım çok da büyük bir şey değil” dedi ve kendini ateşe verdi. 25 yaşındaki Bushnell’in son sözleri “artık soykırımın suç ortağı olmayacağım; yaşasın özgür Filistin” oldu. Hastaneye kaldırılan genç asker yaşamını yitirdi.
Bushnell’in ölümünün ardından yüzlerce kişi İsrail’in saldırılarını protesto etti. Genç askerin, eyleminden önce Facebook hesabından şu mesajı paylaştığı öğrenildi: “Birçoğumuz kendimize şu soruyu sormayı severiz: ‘Kölelik döneminde yaşıyor olsaydım ne yapardım? Ya da Jim Crow dönemindeki Güney’de? Ya da apartheid? Ülkem soykırım yapıyor olsaydı ne yapardım? Cevap şu ki, bunu yapıyorsunuz. Şu anda.”
KAYHAN YILDIZOĞLU (1933 – 2024)
‘Alafranga’ rollerin sivri dilli oyuncusu
En son geçen yıl selamlaşmıştık, Salacak’ta, Bestekar Selahattin Pınar Sokağı’nın başındaki pastanenin önünde. İnce bir işçilikle üretilmiş bastonuna çenesini dayamış, apartmanların arasından karşı kıyıdaki Topkapı Sarayı’nı seyrediyordu. Onunla tanışalı 40 yıl olmuştur. Artık kullanmadığımız “janti” sözcüğüne en yakışan insanlardan biriydi. Her zaman şık, havalı ve temiz kokan bir insandı. Birkaç dil bilen, okuyan ve yazan, İstanbul Türkçesini konuşabilen ender insanlardan biriydi. Opera ve Klasik Batı Müziği eserlerini belleğine kazımıştı.
90 yaşında kaybettiğimiz Kayhan Yıldızoğlu’nu tiyatroya kazandıran kişiler, Muhsin Ertuğrul ve Haldun Taner oldu. Oysa döviz piyasasında çalışan bir insanmış gençliğinde. Hem tiyatro sahnelerinde hem de sinemada aranan bir karakter oyuncusuydu. Alafranga diye nitelendirilen rollerde hep onu seyrettik. Doğaçlama espri üretme yeteneği olan bir insandı. Sözünü sakınmayan, sivri dilli biriydi. Ölüm haberinin ardından eski eşi Suna Yıldızoğlu şu cümleleri yazdı: “İç dünyamı keşfeden insan, ne kadar çok öğrendim senden. Aşk bitince sevgi ve saygıyla dostluğumuz sürdü. Zeki, esprili, kültürlü, bilgili insan, hep soyadını taşımaktan onur duyduğum insan, huzur içinde uyu…”
Sinemada artık ropdöşambır (robe de chambre) giyen monşer (monchère) karakterlere yer verilmiyor. Zaten bu sözcükleri doğru yazabilenlerin sayısı da azaldı. “Kertenkele değilim ki 150 yıl yaşayayım?” diyen usta aktör Kayhan Yıldızoğlu güzel izler bıraktı bu hayatta.
Suha Çalkıvik
ALİ SİRMEN (1939 – 2024)
Gazeteci-yazar ve barış savunucusu
Cumhuriyet Vakfı başkan vekili ve Cumhuriyet gazetesi yazarı Ali Sirmen, İstanbul’da 84 yaşında vefat etti. 10 Kasım 1939’da doğan Ali Gazanfer Sirmen, Galatasaray Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Sirmen, 1966’da Akşam gazetesinde köşe yazarlığına başladı. Yeni Ortam’ın ardından Cumhuriyet’te yazmaya başlayan Sirmen, bir süre Milliyet’te de köşe yazarlığı yaptı. Barış Derneği’nin kurucularından olan Ali Sirmen, bu nedenle 12 Eylül darbesinden sonra tutuklandı ve 4 yıl hapiste kaldı. Hapishanedeyken yazıları Samim Lütfü imzasıyla Cumhuriyet’te yayımlandı. Burhan Felek Basın Hizmet Ödülü sahibi Ali Sirmen, Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi.
PROF. DR. REFİK DURU (1932 – 2024)
Anadolu arkeolojisinin duayen hocası
Prof. Dr. Refik Duru’nun arkeolojiyle dolu hayatı, aslında İstanbul Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’nün olgunlaşma ve uzmanlaşma süreci ile çağdaştır. 1933’te yapılan reformla, Darülfünun’un İstanbul Üniversitesi’ne dönüşmesinden sonra, ona bağlı olarak Edebiyat Fakültesi’nin kurulmasının ardından; 1934’te Dr. Helmuth Theodor Bossert fakülteye profesör olarak alınır ve daha sonra bir kürsü haline gelecek olan Türk Arkeoloji Enstitüsü’nün müdürlüğüne getirilir. Böylece Önasya kültürlerinin, aslında her biri farklı bir bilimdalının çalışma sahasını teşkil eden yazıları, dilleri, maddi kültürleri yani arkeolojisi, birarada ve birbirinden faydalanarak araştırılmaya ve bu konularda uzmanlaşacak biliminsanları yetiştirilmeye başlanır.
1942’de Eski Önasya Dilleri ve Kültürleri Kürsüsü kurulur ve Bossert 1959’a kadar yürüteceği kürsü başkanlığı görevine getirilir. Bossert’in ilk öğrencilerinden biri olan Prof. Uluğ Bahadır Alkım ise daha sonra aynı bölümün başına gelecektir.
Prof. Dr. Refik Duru, eğitmenliğinin yanında Türkiye coğrafyasındaki önemli arkeolojik kazıların da başındaydı.
Rahmetli Refik Duru ise 1958’de Prof. Dr. Kurt Bittel’in yönetiminde Prehistorya kürsüsünden “Anadolu’da En Eski Çağlardan Hitit Çağlarına Kadar Savunma Sistemleri” lisans tezi ile mezun olur. 1960’ta Eski Önasya Dilleri ve Kültürleri kürsüsüne asistan olarak atanır. Doktora ve doçentlik tezlerinin ardından, 1978’de “Türk Tarih Kurumu Tarafından Yapılan Gedikli-Karahöyük Kazısı; Mimarlık, Mezarlar ve Küçük Buluntular” çalışması ile de profesörlüğe yükseltilir. Eski Önasya Dilleri ve Kültürleri Bölümü, 1981’de Hititoloji ile Protohistorya ve Önasya Arkeolojisi anabilim dalları olarak adlandırılarak, farklı bölümlerin çatısı altına konulur. Akademik hayatına Önasya Arkeolojisi Anabilim Dalı’nda devam eden Refik Duru, 1999’da emekliye ayrılana kadar anabilim dalı ile Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölüm Başkanlığı görevlerini yürütmüştür.
Duru’nun 1955’te Kadirli yakınlarındaki Karatepe’de başlayan arkeolojik kazı çalışmaları, sırasıyla Yesemek Heykel Atölyesi, Tilmen Höyük, Gedikli Karahöyük, Çatal Höyük, Değirmentepe, Kuruçay Höyük, Yassıhöyük, Höyücek, Bademağacı Höyük ve Hacılar Büyük Höyük’te 2024’e kadar kesintisiz devam etmiştir. Onlarca kitap, yüzlerce makale üretmiş ve binlerce öğrenci yetiştiren hocamızı saygıyla anıyoruz.
7 Ekim 2023 tarihinde, Cumartesi sabahı saat 06.29 İsrail semalarında siren sesleri duyuldu. 1 gün önce, 1973 Yom Kippur Savaşı’nın 50. yılıydı. HAMAS’ın askerî kanadı Kassam Tugayları’nın başlattığı “Aksa Tufanı” operasyonu, 50 yıl sonra bir defa daha İsrail istihbaratını ve güvenlik güçlerini hazırlıksız yakaladı. Saldırı, adını Ramazan ayının ortasında İsrail polisi tarafından ele geçirilen Kudüs camiinden alıyordu.
“İsrail’in 11 Eylül’ü” benzetmelerine yolaçan operasyon, daha önce benzeri görülmemiş boyuttaydı. Gazze Şeridi’nden atılan binlerce füze Demir Kubbe hava savunma sistemini deliyor; bir yandan Kassam Tugayları, dünyanın en güvenli sınırlarından biri kabul edilen hatta gedikler açarak İsrail yerleşim birimlerine giriyorlardı. En yoğun sızmanın yaşandığı Sderot’ta polis karakolu, Kassam Tugayları’nın kontrolüne girmişti.
Aynı sıralarda, Gazze Şeridi sınırından 5 kilometre uzaklıkta, yaklaşık 3.500 genç, Supernova müzik festivalinde eğleniyorlardı. Güneşin doğuşuyla birlikte, gökyüzünde paraşütçüler belirdi. Onlara, Demir Kubbe tarafından engellenen füzelerin gümbürtüleri eşlik ediyordu. Alana inen militanların saldırılarında 200’ün üzerinde genç hayatını kaybetti. O gün İsrail’deki toplam can kayıplarının sayısı 1.400’e çıktı.
Operasyonun hedeflerinden biri de sivillerin rehin alınmasıydı. Kassam Tugayları sözcüsü Ebu Ubeyde, sayıları ilk anda net olarak belirlenemeyen rehinelerin Gazze Şeridi’nin her yerinde olduğunu belirterek İsrail, Gazze halkına ne yapıyorsa aynısının İsrailli rehinelere de uygulanacağını söyledi.
İsrail’in cevabı gecikmedi. HAMAS’ın ilk saldırılarından 4 saat sonra, İsrail ordusu “Demir Kılıçlar” operasyonunun başladığını duyurarak Gazze Şeridi çevresindeki 80 km. yarıçapındaki alanı askerî bölge ilan etti. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, “Aksa Tufanı” sonrası uzun ve zorlu bir savaşın başladığını duyurdu ve abluka altında tutulan Gazze’deki sivillere “bölgeyi terketme çağrısı” yaptı. Böylece Ortadoğu’nun karanlık tarihinde yeni bir sayfa açıldı.
Dergimiz baskıya girdiği sırada 21. gününü geride bırakmış olan İsrail’in hava saldırılarında, can kayıpları 7.028’e yükselmişti; bu kayıpların 2.665’i 18 yaşın altındaydı. İsrail’in sivil yerleşimleri hedef alan saldırılarında insanlar kendileri ve çocukları için güvenli olacağına inandıkları hastanelere sığındılar ama; bombalar ve ölüm maalesef buraları da vuracaktı.
Yükselen acil ateşkes çağrılarına rağmen, abluka altındaki Gazze’de içme suyu ve yiyecek bulunamıyor; yakıt sıkıntısı, özellikle elektriksiz kalan hastanelerde sağlık görevlilerini perğşan ediyordu.
7 Ekim sabahından beri dünyayı ikiye bölen bu şiddet, uzun yıllardır devam eden bir mücadelenin son dışavurumuydu. Çatışmanın kökenindeki kilometre taşları ise daha geriye gidiyor. Filistin-İsrail çatışmasının tarihini belirleyen dönüm noktaları…
İsrail’in kuruluş öyküsündeki ilk büyük dönemeç, 1897’deki 1. Siyonist Kongresi’nde Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulması için çalışacak Dünya Siyonist Teşkilatı’nın oluşturulmasıydı. Sonraki 50 yılda Filistin’e göç eden Yahudilerle yerleşik Arapların kanlı mücadelesi 1948’de İsrail devletinin kurulmasıyla sonuçlandı.
Filistin-İsrail sorununun kronolojik geçmişi, bazı Türkçe kaynaklarda Osmanlı egemenliğinin sürdüğü 1882’de Filistin’in Yafa kentine göç eden Yahudilerle ve kurulan ilk Yahudi kolonileriyle başlar. Ancak bu bilgiyi veren birçok kaynak, ilk göçmen Yahudilerin neden yerlerini-yurtlarını bırakıp hiç bilmedikleri bir coğrafyaya göç ettiğini açıklama gereği duymaz.
Halbuki bu insanların -henüz ortada olmayan- politik siyonizmden haberleri de, Filistin’de bir Yahudi devleti kurma amaçları da yoktu muhtemelen. O dönemde Rusya İmparatorluğu sınırları içinde yer alan bugünkü Ukrayna ve Polonya’da 1881’de başlayıp üç yıl süren pogromdan kaçıp gelmişlerdi. Zaten Filistin’e göç eden Yahudilerden kat kat fazlası ABD başta olmak üzere farklı yerlere göç etmek zorunda kalmıştı.
Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulması için faaliyet gösterilmesine karar verilen 1.Siyonist Kongresi 1897’de Basel’de toplandı.
Rusya’daki pogrom, Londra’daki güçlü Yahudi cemaatinin de etkisiyle Birleşik Krallık hükümetini harekete geçirecek, ülke çapında halka açık toplantılar düzenlenip Rusya’daki vahşet anlatılacaktı. Elbette bu çabaların arkasında insani sebeplerden çok can düşmanı Rusya’ya karşı politik kazanım elde etmek vardı ama, Birleşik Krallık bu tarihten sonra “Yahudi meselesi”yle daha yakından ilgilenmeye başlayacaktı.
İngilizlerin Mısır Seferi Kuvvetleri Komutanı General Allenby, 11 Kasım 1917’de Kudüs’e giriyor. Ay-yıldızlı hükümet konağına henüz İngiliz bayrağı çekilmemiş.
1896’da politik Siyonizmin kurucusu sayılan Theodor Herzl, Yahudi Devleti kitabını yayımladı ve Filistin’de bir Yahudi devleti kurulması düşüncesini ortaya attı. Kıtanın en antisemit ülkesi Rusya olmakla birlikte, tüm Avrupa’da Yahudi düşmanlığı yükselişteydi. Siyonizm böyle bir iklimde, yaşadıkları ülkelerin parçası olamayacaklarını kesin olarak anlayan Avrupalı Yahudiler arasında kısa sürede yayıldı.
İsrail’in kuruluş öyküsündeki ilk büyük dönemeç, 1897’de Basel’de 17 ülkeden 204 katılımcıyla toplanan 1. Siyonist Kongresi’nde Dünya Siyonist Teşkilatı’nın kurulmasına ve bunun Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulması için faaliyet göstermesine karar verilmesiydi. Sonraki kongrelerde Filistin’de kurulacak Yahudi yerleşimleri için para toplayacak bir vakıf kuruldu; toprak satın almak üzere Yahudi Ulusal Fonu oluşturuldu.
Politik Siyonizmin kurucusu Theodor Herzl.
Londra’da yayımlanan aylık dergi New Liberal Review ’da Aralık 1901’de çıkan Israel Zangwill imzalı “Filistin’e Dönüş” başlıklı yazıdaki şu cümle, kısa sürede siyonistlerin sloganı haline geldi: “Filistin halkı olmayan bir ülke, Yahudiler ülkesi olmayan bir halktır; halksız ülkeyi, ülkesiz halka verin” (Zangwill sonradan ana akım siyonist hareketten ayrıldı, 1905’te ortaya atılan ve sonraki siyonist kongresinde tartışılıp reddedilen, “Yahudi devleti Uganda’da kurulsun” önerisini savundu).
Theodor Herzl, Yahudilerin Filistin’e toplu halde göçedebilmesi için girişimlerde bulunmak üzere 1896’dan itibaren dört defa İstanbul’a geldi, 19 Mayıs 1901’deki üçüncü seyahatinde Padişah 2. Abdülhamid’in huzuruna kabul edildi. Herzl’in yerleşim izni istediği yer Hayfa ve civarıydı. Bu istek farklı sebeplerle kabul edilmese de bireysel olarak göç edenlere çeşitli kolaylıklar sağlandı. Arap nüfusun yaklaşık 500 bin olduğu 1903’e kadar 25 bin Yahudi’nin göç ettiği Filistin’e, 1904-14 arasında 40 bin Yahudi daha yerleşti.
Siyonist kongrelerinde alınan karar gereği Filistin’den toprak alımı da sürüyordu. Topraklarını satanların çoğu Filistin’de yaşamayan ama padişah nazarındaki ayrıcalıklı konumları sayesinde bölgede büyük arazi sahibi olanlar ya da Filistin’de Osmanlı Devleti’nin üst düzey görevlisi olarak bulunup toprak edinenlerdi. Zaten sıradan Filistinli Araplar böyle büyük arazilere sahip değillerdi.
1914’te 1. Savaş patlamadan hemen önce Osmanlı hükümeti siyonistlere sağlanan bütün kolaylıkları devreden çıkarttı, toprak satışı durduruldu. Savaşın sürdüğü 31 Ekim 1917’de Birleşik Krallık Hükümeti, Filistin’de bir Yahudi yurdunun kurulmasına destek verme kararı aldı. Dışişleri Bakanı Arthur Balfour, kararı 2 Kasım 1917’de Büyük Britanya Yahudilerinin sözcüsü durumundaki Baron Rothschild’a yazdığı mektupla duyurdu. “Balfour Bildirisi” olarak adlandırılan hükümet kararı, İsrail’in kuruluş öyküsünde Dünya Siyonist Örgütü’nün kurulmasından sonraki ikinci en önemli dönemeçti. 1 hafta içinde Filistin’de 1516’dan beri süren Osmanlı egemenliği sonra erecek, savaşın bittiği 1918’de İngiliz işgal dönemi başlayacaktı.
Tel Aviv’de toplanan Yahudi Ulusal Konseyi, İsrail devletinin kurulduğunu ilan etmiş, millî marşları Hatikvah’yı söylüyor. 14 Mayıs 1948.
1920’de Milletler Cemiyeti, Filistin’i resmen Britanya mandasına bıraktı. İngilizler, artık 80 bin civarında Yahudi’nin yaşadığı bu topraklarda Yahudilerin de içinde olduğu bir devlet kurma hakkını sağlamakla görevlendirildi. Ancak bu yapılırken Balfour Bildirisi’nde de vurgulandığı gibi diğer toplulukların hak ve özgürlüklerine zarar verilmeyecekti. O yıllarda kurulmasından söz edilen, Araplarla Yahudilerin birlikte yaşayacakları bir devletti.
Aşırı sağcı Siyonist paramiliter örgüt Irgun üyeleri atış taliminde, yıl 1947.
Savaş yıllarında durma noktasına gelen göç 1920’lerden itibaren yeniden hızlandı. 1922-1936 yılları arasında 300 bin Yahudi daha Filistin topraklarına yerleşti. Göç hızlandıkça Arapların tepkisi arttı; anlaşmazlık düşmanlığa dönüştü. 1929’da Ağlama Duvarı anlaşmazlığı nedeniyle başlayan çatışmalarda yüzlerce Arap ve Yahudi hayatını kaybetti. Arapların çoğu Britanya askerleri tarafından, Yahudilerin çoğu Araplar tarafından öldürülmüştü.
1930’da İzzeddin el-Kassam önderliğindeki Araplar hem Britanya güçlerine hem de Yahudi sivillere yönelik silahlı eylemlere başlarken, siyonistler de kurdukları paramiliter örgütlerin eylemleriyle hem manda yönetimini hem de Arapları hedefliyordu. Hitler’in 1933’te iktidara gelmesinden sonra iyice şiddetlenen antisemitizm nedeniyle Avrupa’dan ayrılmak zorunda kalan Yahudilerin bir bölümü de Filistin’e yerleşiyordu. Arapların Yahudi göçüne tepkisi 1936’daki genel grev ve üç yıla yayılan ayaklanmaya dönüştü. Bu dönemde şiddetlenen çatışmalar ve başta aşırı sağcı Irgun olmak üzere siyonist örgütlerin kullandığı ölçüsüz şiddet, sorunu iyice içinden çıkılmaz hale getirecekti.
Amerikalı Yahudi tarihçi Norman G. Finkelstein, Beyond Chutzpah (2005) adlı kitabında 1920-1948 arasında siyasi yelpazedeki tüm siyonist hareketlerin sivilleri hedef aldığını yazar. 1936-39 yıllarında aşırı Sağcı siyonist paramiliter örgüt Irgun’un “dizginlenemez şekilde terör uyguladığını”, “yaşlıları, kadınları ve çocukları ayrım gözetmeden topluca öldürdüğünü” yazan Finkelstein’a göre Solcu siyonistlerin şiddete yaklaşımı Irgun’dan “daha medeni” olmakla birlikte birçok bakımdan farklı değildi.
1920’lerde iki toplumlu tek devlet kurma fikrini ortaya atan İngilizler, 1930’ların ikinci yarısından itibaren iki ayrı devlet düşüncesini savunmaya başlamışlardı. Filistin toprakları İngilizler için eskisinden daha önemli bir hale gelmişti; zira Musul ve Kerkük petrollerini Akdeniz’e taşımak için günümüzde İsrail’in önemli bir liman kenti olan Hayfa’yı stratejik bir nokta olarak seçerek 1934’te bir rafineri yapmışlardı. İki devletli çözüm olursa çatışmalar biter ve petrol yolu daha rahat güvence altına alınabilirdi. Ancak 1937’de yaptıkları iki ayrı devlet kurulması önerisine Araplar karşı çıkınca proje rafa kaldırıldı.
İki devlet fikri, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra uğradıkları büyük soykırım sonucu Yahudilerin kitleler halinde siyonizmi benimseyip Filistin’e göç etmesinden sonra yeniden gündeme gelecekti.
1948 savaşında İsrail ordusuna esir düşen Arap askerler.
1947’ye gelindiğinde Filistin nüfusunun 3’te 1’i Yahudilerden oluşuyordu. Toprakların ise yalnızca yüzde 6’sı Yahudilerin elindeydi. Britanya, 1920’den beri yönettiği Filistin topraklarındaki sorunu çözme işini o yıl Birleşmiş Milletler’e devretti. BM çatısı altında kurulan özel komite, bölgeyi Arap ve Yahudi devletleri arasında bölmeyi önerdi. Komitenin planı Filistin’in yüzde 56’sını Yahudi devletine, yüzde 44’ünü de Arap devletine bırakıyordu. Kudüs ise iki tarafın da başkent kuramayacakları, BM denetiminde bir bölge olacaktı. Paylaşım planı 29 Kasım 1947’de BM Genel Kurulu’nda 33 ülkenin kabul, 13 ülkenin ret, 10 ülkenin çekimser oylarıyla kabul edildi.
700 binden fazla Filistinli Arap 1948 savaşından sonra topraklarından kovulup mülteci durumuna düştü.
Yahudilerin kabul edip Arapların reddettiği plan hiçbir zaman hayata geçirilemeyecek, barışı sağlaması düşünülen plan tam tersi etki yapacaktı. Irgun ve diğer siyonist paramiliter örgütler İngilizlere yönelik saldırıları arttırırken, “temizlik operasyonu” adını verdikleri saldırılarla Arap köylerinde de katliama giriştiler.
İngiliz kamuoyu da giderek artan asker kayıpları nedeniyle ülkelerinin Filistin’deki varlığını sorgulamaya başlamıştı. Araplarla Yahudiler arasında çıkacak büyük bir savaşın kaçınılmaz olduğu anlaşılıyordu.
14 Mayıs 1948’de, radikal örgütlerin aksine ılımlı görüşleriyle tanınan siyonist lider David Ben- Gurion İsrail’in bağımsızlığını ilan etti, manda dönemi sona erdi. Ertesi gün, uzun zamandır savaşa hazırlanan Arap koalisyonunu oluşturan Mısır, Suriye, Ürdün, Suudi Arabistan, Irak ve Lübnan, İsrail’e savaş ilan etti.
Nisan 1949’daki ateşkese kadar süren savaşın sonunda İsrail, 1947 BM planında yüzde 56’sını alması öngörülen Filistin topraklarının yüzde 78’ini ele geçirdi. Gazze Şeridi Mısır’ın, Batı Şeria Ürdün’ün denetimine bırakıldı. Yaşadığı yerleri terket-mek zorunda kalan yaklaşık 700 binden fazla Filistinli, Ürdün, Lübnan, Suriye, Gazze Şeridi ve Batı Şeria’daki mülteci kamplarında yaşamaya başladı. Bugün hala faaliyette olan ve Uluslararası Af Örgütü rakamlarına göre 5 milyondan fazla Filistinli Arap’ın yaşamak zorunda kaldığı 59 mülteci kampından 53’ü 1949-1950 döneminde açıldı. ■
Bilinen tarihin en eski dönemlerinde de vahşileşen savaşlar yıkım ve ölüme yol açıyordu. Gelişen iletişim teknolojisi, kitlelerin savaşları daha yakından izlemesini, bizzat görmesini sağladı. Günümüzde anlık olarak ekranlarımıza yansıyan görüntü ve seslere, bir o kadar dezenformasyon ve yalan haber de eşlik ediyor. Ve sivil ölümleri çok daha fazla.
Antik Çağ’dan kalan rölyefler, yazıtlar ve kalıntılar insanın her türlü vahşeti ve zulmü yapmaya yatkın bir tür olarak, tarih boyunca bu uygulamaları sergilediğini gösterir. Bunun birçok amacı vardır. Psikolojik faktörleri bir kenara bırakırsak, hasımları sindirmek, bir bölgeden kaçırtmak, zihin karışıklığına sürüklemek; gücünü ve acımasızlığını göstererek karşı tarafa boyun eğdirmek; toplulukları yok etmek; talan ve intikam; direniş gösterenlere acımasız yaptırımlar bunlardandır.
1854-55’teki Sivastopol Kuşatması’ nda çekilen kare Kırım Savaşı’ndan kalan az sayıda fotoğraftan biri.
Örgütlü şiddet, orduların ve diğer devlet güçlerinin yanı sıra isyancılar, direnişçiler, suç örgütleri, milis kuvvetleri ve gücü yeten her türlü grup tarafından gerçekleştirilmiştir. Uzak çağlarda şiddetin sergilenmesi doğrudan topluluklar önünde yapılmış, esirler toptan çarmıha gerilmiş, şehirler yakıp yıkılmış, toplu kurban ve ölüm gösterileri düzenlenmiştir. Örneğin Roma’da arenalardaki eğlenceyle karışık işkence ve katliamlar yüzlerce yıl devam etmiştir. Marcus Aurelius için dikilen sütunun kaidesinde, Romalıların esir aldıkları “barbarlar”ı sıraya dizip kafalarını keserken gösteren bir rölyef yer almaktadır. Spartaküs isyanında da 10 bin esirin yol boyunca çarmıha gerilmesi, kölelere gözdağı vermeye yöneliktir. Geçmişte insanlar sürekli olarak şiddetle içiçe yaşardı ve esasen medeniyetin simgesi olan şehirler, şiddetin kurumsallaşmasıyla birlikte meydana gelmiştir.
Sahte mizansenle propaganda fotoğrafları 2.Boer Savaşı’nda (1899-1902) ortaya çıkmıştı. Alttaki karede ölmüş gibi fotoğrafı çekilen İngiliz askeri, bundan az önce çekilen üstteki karede sağ elini oynatırken görülüyor.
Batılı güçlerin “shock and awe” (şok ve dehşet) dedikleri terör bombardımanının bir amacı da sivil halkı kaçırtıp bölgeyi boşaltmaktır. ABD öncülüğündeki koalisyonun 2017’de IŞİD’in elindeki Rakka’ya düzenlediği hava saldırıları da bunun örneklerinden biriydi.
İletişim olanakları geliştikçe geniş kitleler savaşları daha yakından izler duruma geldi. En radikal değişim telgraf ve gazetelerin ortaya çıkışıdır. Napolyon Savaşları (1800-1815) döneminde gazete ve broşürler hasmı yerin dibine batıran karikatürlerle destekleniyordu. Daha sonra bunlara fotoğraf eklendi. Kırım Savaşı’ndan (1853-1856) tek tük fotoğraf kalsa da, Amerikan İçsavaşı’nda (1861-1865) daha fazla fotoğraf ve gazetecilik vardır. Günümüzde Güney Afrika Cumhuriyeti’nin bulunduğu topraklarda yaşanan 2. Boer Savaşı’nda (1899-1902) fotomontaj veya sahte mizansenle propaganda fotoğrafları ortaya çıktı. Bunlar 1. Dünya Savaşı’nda (1914-1918) kısa filmlerle desteklendi; 2. Dünya Savaşı’na gelindiğinde (1939-1945) filmler esaslı bir propaganda aracı olmuştu. Günümüzde ise savaşın dehşeti anlık olarak ekranlarımıza ve kulaklarımıza yansıyor. Bunu Irak’ta, Ukrayna’da yaşadık; 2023 Ekim’inde de Gazze’deki savaşı naklen izliyoruz.
İnsanlar yıllar geçtikçe savaşı daha yakından izler duruma gelirken, savaşların niteliğinde de köklü değişimler yaşandı. 1. Dünya Savaşı’na kadar savaşlarda ölenlerin yüzde 90’ı asker, sadece yüzde 10’u sivildi. 2. Dünya Savaşı’nda bu oran tersine dönmeye başladı. Günümüz savaşlarında hayatını yitirenlerin yüzde 90’ı sivillerden oluşuyor. Bunun bir nedeni, topyekûn savaşın artık toplumun tümü tarafından yapılması, cephe ve cephe gerisi ayrımının büyük ölçüde ortadan kalkmasıdır. Krallar, ordularının yenilgiye uğramasından sonra tazminata razı olup savaştan vazgeçerken, artık toplumlar çok daha fazla fedakarlık göstermekte. En kısa ifadesiyle halkların savaşları hükümdarların savaşlarından çok daha fazla ölüme neden oluyor. Amerikan İçsavaşı’nda 1 milyon, 1. Dünya Savaşı’nda 10 milyondan fazla, 2. Dünya Savaşı’nda ise 40 milyondan fazla kişi öldü ki, bunlara açlık, hastalık ve diğer nedenlerle ölen sayısız milyonlar dahil değildir.
Şiddetin yakından izlenmesi bir dizi sonuç ortaya çıkarıyor. Bunlardan birisi, acı da olsa, şiddetin kanıksanmasıdır. Şayet taraf değilseniz, izlediğiniz sahneler kalıcı bir iz bırakmaz. Şayet tarafsanız, karşı tarafın vahşetinin tek taraflı ve abartılı olarak gösterilmesi öfkenizi arttırır ki, bu zaten amaçlanmıştır. Enformasyon savaşı ve psikolojik savaş gibi yeni tanımlar durumu açıklamaya yardımcı olur. Bunun uç noktalarından birisi Batılı güçlerin “shock and awe” (şok ve dehşet) dedikleri terör bombardımanlarıdır. Korku yaratarak hasım halkı sindirmek ve kimi zaman da Rakka’da olduğu gibi sivil halkı kaçırtıp bölgeyi boşaltmak için kullanılmaktadır. Bu mantık içerisinde hastanelerin bombalanması şaşırtıcı değildir. Hava bombardımanıyla düşmanı sindirip teslime zorlamak daha 1918’de İngiliz Trenchard ve İtalyan Douhet tarafından ortaya atılmış teorilerdi. 1940’tan sonra Churchill, hava generali Harris’e savaşı Alman kentlerine taşımasını emretti. Yanıp yıkılan Alman kentlerinde 600 bin sivil öldü ama Almanya teslim olmadı.
Nazi askerlerinin 29-30 Eylül 1941’de Kiev’de 33 bin 771 Yahudiyi öldürüp toplu mezara gömdüğü olay tarihe Babi Yar Katliamı olarak geçti. Almanlar toplu mezarı da Rus savaş esirlerine kapattırmıştı.
Bombardımanla savaşı bitirme tezini doğrulayan yegane sonuç, Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası atılmasından sonra alındı ama burada bombardımanın niteliği çok değişmişti. ABD’nin 1963’te dahil olduğu Vietnam Savaşı’nda milyonlarca sivilin üzerine 2. Dünya Savaşı’nda atılanlardan daha fazla bomba ve kimyasal zehir yağdırıldı ama bu da direniş azmini azaltmadı, hatta tam tersine yol açtı. Sivillerin acıları ABD’de ve tüm dünyada bu savaşa karşı sivil tepkileri de artırdı. Pentagon’un kararı, sonraki savaşlarda büyük propaganda kampanyalarıyla kamuoyu tepkisini bastırmak, hatta önceden hazırlamaktı ki, bunu en net şekliyle Irak’ın işgalinden beri yaşıyoruz.
1937’de Çin Cumhuriyeti’nin o zamanki başkenti Nanking’i ele geçiren Japon askerleri 300 bin sivil ve silahsız askeri öldürüp on binlerce kadına tecavüz etmişti.
Askerî operasyonlar giderek diğer insan faaliyetleriyle daha fazla içiçe geçti. Her zaman politik amaca tabi olmak zorunda olan askerî strateji, artık tamamen politik, hatta kültürel bir çerçeveye yerleşti; bu da sivilleri savaşın içine daha çok çekti. Her ne kadar özellikle eski kuşatmalarda şehrin tüm varlığı ve ahalisi meşru hedef ve doğal ganimet sayılmışsa da, günümüzde ekonomik altyapının çökertilmesi ve nüfusun hedef alınması yıpratma savaşının temel taktiği durumuna gelmiştir. Hava bombardımanı bunu mümkün kılmaktadır, ancak sadece birkaç büyük devletin bunu yapabilecek kapasiteye sahip olduğu açıktır. 20. yüzyılda Guernica, Şanghay, Dresden, Tokyo, Hiroşima ve Rakka çapındaki yıkıcı bombardımanlar sadece 4 devlet tarafından yapılmıştır.
Amerikan askerlerinin Vietnam Savaşı’nda işlediği savaş suçlarından biri olan 1968’deki My Lai Katliamı’nda en az 347 sivil öldürüldü. ABD ordusu olayı ancak bir yıl sonra kabul etti. Gerçekler ordu görevlisi foto muhabiri Ronald Haeberle’nin çektiği karelerle belgelenmişti.
Bu tür katliamlar militarizmin hortlaması ve ırk teorisiyle birleşmesiyle gerçekleşebilmiştir. 2. Dünya Savaşı sürecinde Almanya ve Japonya militarist devletlerdi; İngiltere ve ABD ise militarist olmayıp savaşta askerîleşmiş devletlerdi; ancak dördü de ırkçıydı. Amerikalı generaller askerlerine “sarı p..leri öldürün” derken, Japonlar da Çinlileri “aşağılık”, Beyazları “ödlek” olarak niteliyordu. Günümüzde de ırkçılık farklı biçimlerde sürmekte olup, bu en bariz şekilde Batı ülkelerinde göze çarpmaktadır.
Yakın dönemin ilginç özelliklerinden biri de, eskiden fiilen dokunma veya fırlatma mesafesinde gerçekleştirilen öldürme eyleminin, şimdi çok uzaklardan yapılabilmesidir. Colorado’da ekran başında oturan bir drone operatörü sabah nöbetinde 15 bin kilometre uzaktaki bir Afganlıyı öldürüp evine yemeğe gitmekte, paydostan önce bunu birkaç defa daha tekrarlayabilmektedir. Nazi subayları da ölüm fırınlarından 5 dakika uzaktaki evlerinde aileleriyle normal bir akşam geçirirdi.
Askerlerin düşmanla daha hiç göz temasına girmeden, cepheye geldikleri ilk dakikalarda çok uzaktan yapılan top ateşiyle ölmeleri 1. Dünya Savaşı’nda ortaya çıkmış bir durumdur; şimdi ise ölümlerin neredeyse yarısından fazlası bu şekilde gerçekleşmektedir.
Zaman ilerledikçe savaş insanlığın ayrılmaz bir parçası olmaktan hiç çıkmadığı gibi, giderek sivilleri daha fazla kapsamaya başladı. Irkçı bakışın yaygınlığı, sivillerin toplu katliamını getirdi. Japonların “Rape of Nanking” (Nanking Tecavüzü) adı verilen katliamı veya hıyarcıklı vebayla Çinlileri öldürmeleri; Nazilerin ölüm kampları ve Rusya’da sayısız sivili katletmeleri; Rusların 1930’larda milyonlarca Ukraynalıyı ölüme sürükledikleri Holodomor hadisesi; Ruanda ve Kamboçya ölüm tarlaları; Suriye bombardımanları; Filistin kamplarının basılması yaşanan binlerce olayın en bilinenlerinden birer bölümdür. Dünya kamuoyunun bunlardan “fazla etkilenmemesi” için katliamları mazur gösteren kampanyalar, özellikle Batı ülkeleri tarafından başarıyla yürütülmektedir.
Bütün bunlar vahşetin kültürel mi, yoksa genetik mi olduğu tartışmasını gündeme getirmiştir. Barışa inanmak isteyenler bunun kültürel olduğunu ve insanlıktan silinebileceğini ileri sürer. Ne var ki, medeniyetin zulümle inşa edilmiş olması aksine işaret etmektedir. Savaş, neolitikten uygarlığa geçişte, şehirlerin varlık nedenlerinden birisiydi; bundan sonra da şehirlerin zenginliği bizzat şiddetin hedefi oldu. Şehirler, 2 yüzyıl öncesine kadar surların içerisinde yaşamak zorundaydı. Sözkonusu süreç içerisinde daha barışçı halklar şiddete daha yatkın olanlar tarafından tasfiye edildiler; galip taraflar ise “uygarlığın” kurucuları oldular. Vahşete karşı mücadele daha çok uzun süre insanlığın gündemindeki en önemli konulardan biri olmayı sürdürecek. ■
1967’deki Arap-israil savaşındaki yenilginin ardından bağımsız bir güç olarak şekillenen Filistin ulusal hareketinin tarihi, Ortadoğu’nun yakın geçmişine de ışık tutar. Bu tarihin içinde, Filistin Kurtuluş Örgütü’nden (FKÖ) sonra kendi geleneği ile bir konum edinen HAMAS’ın yapısı, özellikleri ve son savaşı hazırlayan sürecin dönüm noktaları.
Amacı ne olursa olsun sivillerin, masumların katledilmesinin haklı gösterilmesi asla kabul edilemez. HAMAS’ı bu açıdan haklı olarak eleştirenler, aynı titizliği İsrail’in kuruluşundan itibaren Filistin halkına, sivillere yönelik cinayetlerini anmadıklarında inandırıcı olamayacaklardır.
Şüphesiz Filistin ulusal mücadelesi HAMAS’la başlamadı; ancak bu örgüt kendi geleneği ile bu tarihin içinde ayrı bir konum edindi ve ayırdedici özelliklerini ancak bu mücadele içinde anlamak mümkündür.
Filistin ulusal hareketine ivme kazandıran El Fetih örgütünü 1959’da Kuveyt’te sürgünde olan Yaser Arafat (sağda) ve Ebu Cihad kurmuştu.
Bizzat İsrail’in kurucularından başlayarak ve “terörist” denilerek tarihte görmezden gelinen hareketlerin, bugün oldukça makbul sayılan devletlerin oluşumunda oynadıkları rol de hatırlanabilir. Buna aynı şekilde Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN) veya Nelson Mandela’nın Afrika Ulusal Kongresi (ANC) de eklenebilir. Hatta bugün medeni bir muhatap olarak gösterilen Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ), El Fetih’in de 1993 Oslo Antlaşması’na kadar “terörist” diye yaftalandığı unutulmamalıdır.
Filistin ulusal hareketi, 1967’de “6 Gün Savaşı” diye anılan Arap-İsrail savaşındaki askerî yenilginin ardından bağımsız bir güç olarak şekillenmeye başladı. Her ne kadar özellikle Nasırcı Mısır’ın inisiyatifiyle Arap Birliği devletleri 1964’te FKÖ’nün kurulmasına katkı sağlamış olsalar da, o zamana kadar Filistin meselesi Arap devletlerinin bir meselesi olarak kalmıştı. Mısır ve Ürdün nezaretinde, soylu-büyük ailelere dayanan ulusal hareketin başlangıç evresi denilebilir buna.
Aslında Filistin ulusal hareketi, 1959’da El-Fetih’in kurulmasıyla birlikte ivme kazanmıştı. Örgütü, Kuveyt’te sürgün olan Yaser Arafat, Ebu Cihad ve önde gelen şahsiyetler, 1948’deki savaş yenilgisinden sonra Arap devletlerinin Filistin sorunu karşısındaki pasif tutumlarına tepki olarak kurdular. Cezayirlilerin Fransız sömürgeciliğine karşı yürüttüğü bağımsızlık savaşının (1958-62) verdiği esinle “halk savaşı”na ağırlık veren El-Fetih, 1965’ten itibaren Ürdün ve Lübnan’ daki mülteci kamplarından İsrail askerî hedeflerine eylemler düzenledi.
1967’deki “6 Gün Savaşı”nda gelen ağır yenilgi, Arap devletlerinin itibarını yerlebir etmiş, El Fetih’in yıldızı parlamaya başlamıştı. 1968’de Karameh’teki savaştaki başarıları da örgütün itibarını artırdı. 1968-69’da El Fetih başta olmak üzere gerilla örgütleri FKÖ’nün denetimini ele geçirdiler. El Fetih lideri Arafat, artık aynı zamanda FKÖ Yürütme Kurulu Başkanı’ydı. İsrail işgali altındaki Gazze ve Batı Şeria’da faaliyet yürütmek olanaksız olduğu için, FKÖ dışarıdaki kamplarda gelişti.
1970’te Ürdün ordusu topraklarındaki Filistin kamplarında katliama girişti. Başkent Amman’da saldırılara direnen Filistin fedaileri.
Eylül 1970’te Ürdün ordusu, ABD’nin talebi üzerine topraklarındaki Filistin kamplarında katliama girişmişti. FKÖ ve El Fetih lideri Arafat da Ürdün’de yaşıyordu. Çoğunluğu sivil olmak üzere 10 binden fazla insanın öldüğü çatışmaların ardından Temmuz 1971’de Arafat ve savaşçıları Ürdün’den sınırdışı edilip Suriye’nin himayesinde Lübnan’a yerleşti.
Liderler dışarıda yaşıyordu ama artık içeride de ulusal hareket gelişmiş ve FKÖ Filistin halkının tek meşru temsilcisi olarak belirmişti. Ardından 1972 Münih Olimpiyatları’nda İsrailli atletlerin öldürüldüğü “Kara Eylül” komando eylemi büyük bir sarsıntıya yol açtı. FKÖ, 1975’te Lübnan’da İsrail’in desteklediği Hıristiyan Falanj’a karşı ilerici Müslümanlarla birlikte savaştı.
İsrail, 1982’de Lübnan’ı işgal etti. İsrail Savunma Bakanı Ariel Şaron, Sabra ve Şatilla mülteci kamplarındaki katliamların baş sorumlusuydu
Lübnan’a iyice yerleşen ve buradan İsrail’e saldırılar düzenleyip ülkenin güneyinde adeta kendi bölgesini yaratan FKÖ’nün yöneticileri, 1982’de İsrail’in Lübnan’a saldırısı sonucunda Tunus’a sürgün gitmek zorunda kaldı. Sabra ve Şatilla kamplarındaki çoğu sivil yüzlerce Filistinli de İsrail’in desteklediği Hıristiyan Falanj tarafından katledildiler.
İntifada dönemi
Filistin tarihinin yeniden yazılmaya başlandığı Aralık 1987’deki 1. İntifada, açıkça Filistin milliyetçiliğin işgal edilen topraklarda gelişmesinin bir ürünüydü. Herhangi bir organizasyona mâledilemeye-cek gerçek bir halk ayaklanmasıydı bu; yakalanan insanların hiçbiri örgüt üyesi değildi.
Silahsız kadın, genç, çocuk, işçi, köylü, esnaf Filistinliler kitlesel gösteriler ve grevler yapıp İsrail askerleriyle çatıştı. Topraklarının işgali onları “artık yeter” demeye zorlamıştı ve hareket esas olarak özerk ve yerel halk komitelerine dayanıyordu. Ancak El Fetih’in yanısıra Filistin Halk Kurtuluş Cephesi ve Demokratik Cephe, yaptıkları baskıyla içerdeki bu özerk gelişmeyi durdurdular! Bildirileri bile Tunus’taki FKÖ yazmaya başladı.
İntifadanın sağladığı prestijle FKÖ, 1988’de Cezayir’de Filistin’in bağımsızlığını ilan etti. Arafat, devlet, grup, bireysel her tür terörizme karşı olduğunu ilan ederek uluslararası meşruiyet kazanmaya yöneldi. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda İsrail ve ABD dışında çoğu ülke Filistin’in bağımsızlığını tanıdı.
1987’de HAMAS’ın kurulmasında, 1. İntifada’nın kitlelerde oluşturduğu coşku ve katılımın da rolü vardı. Örgütün ilk broşürü 14 Aralık 1987’de İslâmî Direniş Hareketi imzasıyla çıkarıldı. İlk olarak laik ve Sol görüşlü Filistin hareketlerine yönelik şiddet eylemleri düzenleyerek kendilerine yer açtılar.
Aralık 1987’de başlayan 1.İntifada, herhangi bir örgüte mal edilemeyecek gerçek bir halk ayaklanmasıydı.
HAMAS’ın popülarite kazanması, 1950’lerden itibaren ABD’nin Suudi Arabistan ile birlikte Arap ilerici milliyetçiliğine ve komünizme karşı İslâmî köktenciliği desteklemesiyle başladı; ancak bu süreç, başlangıçta hesapta olmayan güzergahlardan geçerek kendi yörüngesini çizecekti. Özellikle 1970’lerde, mücadeleyi bağımsız bir şekilde başlatan akımların yıpranmasıyla beliren ideolojik boşluğu, ağırlıklı olarak yoksul halk kitleleri nezdinde yürüttükleri faaliyetlerle İhvan (Müslüman Kardeşler)-HAMAS çizgisi doldurmuştu. Ulusal ve toplumsal alandaki beklentilerin karşılıksız kalması İslâmî radikalizmi beslemiş; ABD ve Suudi Arabistan’ın şaşkınlıkla karşıladığı bir seçenek ortaya çıkmıştı.
1989’da askerî eylemlere girişen HAMAS, 1991’de de silahlı kanat İzzeddin el-Kassam Tugayları’nı kurdu. Örgüt, kuruluşundan itibaren askerî ve siyasi faaliyeti ayırmıştı. Avrupa Birliği ve ABD tarafından terör örgütü olarak kabul edilen İzzeddin el Kassam Tugayları ile siyasi kısım arasında organik bir ilişki yokmuş gibi bir izlenim vermeye hep özen gösterdiler. Son çatışmalarda da bunun örnekleri görüldü.
1993’teki Oslo Anlaşması’nın mimarlarından İsrail Başbakanı İzak Rabin, barış girişimlerinin bedelini canıyla ödedi ve 4 Kasım 1995’te İsrailli bir aşırı sağcı tarafından öldürüldü.
Oslo Antlaşması
HAMAS’ın kuruluşunu tetiklemesi dışında İsrail ve Filistin siyasetinde başka değişikliklere de yol açan 1. İntifada rüzgarı Oslo Antlaşması ile dinecekti. 1992’de İsrail’de İşçi Partisi seçimleri kazanmış ve İzak Rabin başbakan olmuştu. FKÖ ile yapılan gizli görüşmelerden sonra 1993’te Oslo Antlaşması imzalandı.
Antlaşmaya göre 5 yıl içinde statü, sınırlar, Yahudi yerleşimlerini geleceği, mültecilerin kaderi, Kudüs gibi yakıcı sorunlara bir çözüm bulunacaktı. Batı Şeria ile Gazze yönetimi Filistin Ulusal Yönetimi’ne bırakılıyordu.
Oslo Antlaşması, FKÖ’nün yozlaşmasını hızlandırdı. Filistin halkının geleneksel liderlikle bağları giderek zayıflarken, İntifada’yı gerçekleştiren halkın denetim altına alınmasını üstlenen FKÖ bürokrasisi taban kaybetmeye başladı. Oslo’yu reddedenlerin itibar kazandığı bir ortamda HAMAS, El Kaide gibi terör örgütlerinden farklı bir yol izledi; halk sınıflarının temel ihtiyaçlarını gidermenin yollarını arayan toplumsal hizmetleri de örgütlemeye başladı (IŞİD’in 5 Ocak 2018’de Filistin’deki Müslüman gruplara ve HAMAS’a savaş ilan ettiği hatırlanmalı. Daha önce, 2015’te de Suriye’deki Filistin mülteci kamplarında El Nusra ve IŞİD ile HAMAS arasında ciddi çarpışmalar yaşanmıştı).
1989’da askerî eylemlere girişen HAMAS, 1991’de örgütün silahlı kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları’nı kurdu.
Nasıl ki 1. İntifada HAMAS’ın sahneye çıkmasını sağladıysa, FKÖ ve İsrail arasında 1993’te imzalanan Oslo Antlaşması da yine HAMAS’ın “uzlaşmazlığının” göstergesi oldu. Oslo’da ABD başkanı Clinton’ın nezaretinde sürdürülen görüşmelerin sonucunda, İsrail ve Filistin resmî olarak birbirlerini tanımış oldular. İsrail parlamentosu FKÖ ile ilişkiyi yasaklayan kanunu iptal ederken, FKÖ de “Filistin’i kurtarmak için tek yolun silahlı mücadele” olduğu yönündeki kararını iptal ediyordu. İsrail Başbakanı İzak Rabin’in 4 Kasım 1995’te İsrailli bir Sağcı militan tarafından öldürülmesi bu süreci kesintiye uğrattı. İsrail verilen sözlere rağmen işgale, “yerleşimciler”i yerleştirmeye, yani Filistinlileri göçe zorlamaya devam ederken, HAMAS ve diğer örgütler de İsrail’e saldırdılar.
Oslo Antlaşması FKÖ’nün “müzakere” arayışlarının açmazlarını bir kez daha gözler önüne serdiği sırada, Ortadoğu’nun titiz gözlemcisi Robert Fisk şu notu düşüyordu: “Oslo Anlaşması denilen balkabağının altından bir arabaya dönüşebilmesi asla mümkün değildi; fakat bunun böyle olduğu ancak Arafat ve Ehud Barak arasındaki Camp David görüşmelerinin çöktüğü 2000 yılında anlaşılacaktı”.
Müzakereler devam ederken sağcı Likud Partisi lideri Ariel Şaron’un 2000 yılında Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya yaptığı provo-katif ziyaret, yine beklenmedik bir ayaklanmaya, 2. İntifada’ya yol açtı. Ancak militarize karakteri nedeniyle bu İntifada ilkinin olumlu-halkçı dinamiklerini taşımıyordu.
2001’deki İsrail seçimlerini sürpriz bir şekilde Likud kazandı ve 1982’deki Sabra ve Şatilla katliamının sorumlusu olan savaş suçlusu Ariel Şaron başbakanlık koltuğuna oturdu. Bu sonuç aynı zamanda Oslo Antlaşması’nın kağıt üzerinde kaldığının da resmiydi. Bush’un ABD başkanlığı sırasında, 2001 meydana gelen 11 Eylül saldırıları da hem bölgedeki siyasal ortamı hem de aslında dünyadaki neredeyse bütün dengeleri kökünden değiştirecekti.
Bu gelişmelere, HAMAS’ın intihar saldırıları eşlik etti. Buna karşılık İsrail ordusu işgali genişletirken 2004’te Gazze Şeridi’nde askerî operasyonlara girişti. Ancak yine aynı yıl Arafat’ın ölmesi, yeni Filistin Yönetimi lideri Mahmud Abbas’la Şaron arasındaki görüşmeler ve HAMAS’ın ateşkesi ile olaylar durulur gibi oldu.
İsrail-Filistin barış müzakerelerinin sürdüğü Eylül 2000’de Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya yaptığı provokatif ziyaretle 2.İntifada’nın başlamasına sebep olan sağcı Likud Partisi lideri Ariel Şaron, altı ay sonra İsrail Başbakanı oldu.
2004’te ise HAMAS lideri Ahmed Yasin’in İsrail ordusu tarafından öldürülmesinden sonra, halefi Abdülaziz el-Rantisi de öldürüldü. Örgütün geleneksel liderliğinin yokedilmesi, tam da hareketin siyasal hayata daha fazla ağırlık verdiği bir döneme denk gelmişti. 2005’te İsrail, Filistin yönetimi ile müzakere etmeden tek taraflı olarak Gazze’den çekildi; ancak tüm denetimi elinde tuttu. Abluka altındaki bölgede su ve elektrik hizmetleriyle gıda giriş-çıkışını İsrail denetliyordu
2005 Filistin belediye seçimlerinde HAMAS temsilcileri El Fetih karşısında güçlü bir muhalefet olarak belirdi. HAMAS suikastlarını sürdürürken, siyasal hayatta önemli bir kavşak olacak olan 2006 seçimlerini hedefliyordu. Mahmud Abbas seçimlere gidilirken “HAMAS’tan komünistlere biz tüm Filistinliler 1967 sınırlarında bir Filistin devleti istiyoruz” diyordu. HAMAS lideri Halid Meşal ise 2006’da İsrail ile ilişkilerini şöyle tanımlıyordu: “Bugün 1967 sınırları içerisinde bir Filistin devleti kurmayı kabul ediyoruz; ancak bu hiçbir şekilde İsrail’i tanıdığımız anlamına gelmez. İsrail’in statüsünü tanımdan, onlarla uzun vadeli bir ateşkes yapmaya hazırız”.
2006 Filistin parlamento seçimlerini HAMAS kazandı. El Fetih yüzde 43.8 oy oranıyla 46 milletvekilliği alırken, HAMAS 48.3 oy oranı ile 74 milletvekilliği kazandı ve El Fetih’in geleneksel çoğunluğuna son verdi. El Fetih’in düşüşünde yöneticilerin nepotizmi ve yolsuzluğa bulaşmış olmaları ile kamu hizmetlerindeki aksamalar önemli bir rol oynadı.
HAMAS’ın seçim zaferi, o güne kadar yürütmüş olduğu askerî eylemlerden ziyade siyasal ve toplumsal alanda yürüttükleri faaliyetlerin bir ürünüydü. Bir başka önemli etmen, liderlerinin diğerleri gibi yolsuzluğa bulaşmamasıydı. Mahmud Abbas, HAMAS’ı yeni yönetimi kurmaya davet etse de, uluslararası ilişkiler açısından paradoksal bir durum ortaya çıkıyordu: İsrail’i tanımayan bir yönetim nasıl müzakere edecekti? HAMAS’ın müzakere masasına oturması, İsrail’e göre ancak terörizmi terketmesi ve İsrail’i tanıması şartıyla mümkündü. ABD de ancak askerî hedeflerinden vazgeçmesi ve İsrail’in varlığını kabul etmesi halinde HAMAS ile görüşeceğini bildirdi.
HAMAS taraftarları Batı Şeria’daki Nablus kentinde 29 Ocak 2006’daki seçim zaferini kutluyor.
El Fetih ve HAMAS bir süre sonra anlaşıp bir ulusal birlik hükümeti kurdu. Başbakanlık koltuğuna HAMAS’tan İsmail Haniye oturacaktı. Ancak iki örgüt arasındaki gerilim devam etti ve 2007’de yaklaşık 600 kişinin ölümüyle sonuçlanan çatışmalar sonucunda HAMAS, El Fetih’i Gazze’den atarak tüm bölgenin denetimini ele geçirdi. Haziran 2007’de Filistin Yönetim Başkanı Mahmud Abbas, İsmail Haniye’yi başbakanlık görevinden alarak yerine Selam Fayyad’ı atadı. Ancak yalnızca Batı Şeria’yı denetiminde bulunduran bu hükümeti HAMAS tanımadı. Böylece Filistin toprakları fiilen ikiye bölünüyordu.
2011’de iki örgüt seçimler için masaya oturdu ve Mayıs ayında Kahire’de “seçimleri hazırlamak üzere bağımsız bir geçici hükümet kurulmasını” öngören bir protokol imzaladılar. Ancak HAMAS, Mahmud Abbas’ın başbakan atamasına karşı çıkıyordu. Şubat 2012’de Abbas’ın başbakanlık görevini de kendisinin üstlenmesi önerisini Şam’da sürgünde olan HAMAS’ın siyasi lideri Halid Meşal kabul ettiyse de Gazze’deki yöneticiler kabul etmediler. Onlara göre bu, silahlı mücadeleye karşı barışçı direnişin kabulü anlamına geliyordu.
Nisan 2014’te, El Fetih ve HAMAS bir ulusal birlik hükümeti kurma niyetlerini açıkladıktan 2 ay sonra bunu nihayet gerçekleştirdiler. ABD, HAMAS’ı hâlâ bir “terör örgütü” olarak nitelese de bu yakınlaşmaya karşı çıkmadı. İsrail Başbakanı Netanyahu ise uluslararası toplumu bu hükümeti tanımamaya davet etti. Tam bu sıralarda 3 vatandaşının kaçırılmasından HAMAS’ı sorumlu tutan İsrail’in saldırılarında 1.465’i sivil olmak üzere 2.252 Filistinli öldürüldü!
HAMAS’ın kurucu lideri Ahmed Yasin (sağda) 22 Mart 2004’te, sağ kolu ve halefi Abdülaziz el-Rantisi de bir ay sonra İsrail ordusu tarafından öldürüldü.
Mayıs 2017’de İsmail Haniye, Halid Meşal’in yerine HAMAS’ın başına geçti. Ekim’de HAMAS ve El Fetih “Siyonizme karşı birlikte çalışmak” üzere bir anlaşma yaptılar; ancak bu anlaşma da yürürlüğe girmedi. Gazze’de Mart 2019’da toplumsal huzursuzluk sokaklara taştı ve HA-MAS’ın güvenlik güçleri barışçıl gösterileri şiddet uygulayarak dağıttı.
31 Temmuz 2021’de yapılması gereken Filistin devlet başkanlığı seçimi belirsiz bir tarihe ertelendi. Bugün anlaşılıyor ki HAMAS, bu tarihten itibaren 1973 Arap-İsrail savaşının 50. yıldönümüne, yani 7 Ekim 2023 saldırılarına hazırlanmış. ■
1928’de Mısır’da kurulan İhvan hareketi (Müslüman Kardeşler), 1936-39 arasındaki Filistin sivil ayaklanmasını açıkça destekledi. İsrail’in kurulduğu 1948’de ise günümüzdeki anlamıyla “siyasal İslâmcı” bir hareket yahut örgütten sözedilemezdi. Milliyetçi ve Solcu akımların zayıfladığı 1970’lerin sonundan itibaren bu yapılar yeniden güç kazandı.
Son çatışmalardan önce Gazze’ye gidenler, “açık hava hapishanesi” benzetmesinin ne kadar doğru olduğunu net bir şekilde görebiliyordu. Tamamen kuşatılmış bu bölgede, ekonomik kriz ve işsizliğin yarattığı yokluk ve yoksulluk manzaraları arasında birçok ihtiyaçtan mahrum bir yaşam vardı. Gazze’de halk, hiç bitmeyen bir askerî atmosferin, olağanüstü hâl koşullarının ve bölgeyi yöneten HAMAS’ın oluşturduğu polis devletinin baskısı altında yaşıyordu. Bu koşullar HAMAS ve İslamî Cihad gibi örgütlerin de işine geliyor, insanları militarize ve mobilize etmek kolaylaşıyordu.
Peki 1950’li ve 1960’lı yıllarda Sol’un güçlü olduğu Gazze’de HAMAS nasıl egemen duruma geldi? Bunu daha iyi anlayabilmek için HAMAS’ın nasıl ortaya çıktığını bilmek gerekiyor.
Filistin kentlerindekiilk İhvan örgütlenmesi, hareketin kurucu lideri Hasan el-Benna’nın 1930’lardaki Filistin ziyareti sonrasında başladı.
İsrail’in kurulduğu 1948’de, günümüzdeki anlamıyla belirgin “siyasal İslâmcı” bir hareketten sözedilemezdi. O tarihten önce, Filistin Müslüman hareketi, ulusal ve anti-sömürgeci yanı çok güçlü bir Arap-İslâm sentezinden ibaretti. İslâm ve cihat söylemi, kitleleri seferber etmenin bir aracı olarak kullanılıyordu. Ancak hedef, Müslüman ve Hıristiyanların da içinde yer alacağı bağımsız bir ulus-devlet oluşturmaktı.
1928’de Mısır’da kurulan İhvan hareketinin (Müslüman Kardeşler) Filistinli Müslüman önderler ya da siyasilerle yakın ilişkisi vardı. Mısırlı İhvan önderi Hasan el-Benna’nın kardeşi Abdurrahman, 1935’te Filistin’e giderek Kudüs Müftüsü Hacı Emin el-Hüseyni ile İslâm dünyasının meselelerini görüşmüştü. İhvan bu tarihten sonra, Filistin meselesine özel bir önem verdiğini ilan etti. 1936-39 arasındaki Filistin sivil ayaklanmasını (özellikle büyük grevleri) açıkça destekledi. Aynı yıllarda İhvan’ın lideri Hasan el-Benna da Filistin’i ziyaret etti; İhvan’ın çekirdek örgütleri bu dönemde oluşturuldu.
2. Dünya Savaşı’nın ertesinde, 1948’de İsrail devleti kurulup savaş patladığında, dört koldan gönderilen Arap ordularının arasında milis kuvvetlerine benzeyen İhvan mensupları da vardı. Bu askerî birimler, aynı zamanda hareketin örgütsel çekirdeğini oluşturan ve Mısır Kralı’nı devirmeyi hedefleyen bir yapı durumundaydı. Ancak 1949’da Kral’ın darbesini yiyen İhvan, yeraltına çekildi; Mısır’la idari ve ekonomik bağları bulunan Filistin’in Gazze bölgesinde gizli/açık örgütlenmeye gitti. İlk defa “geleneksel yerel rehberlik”ten çıkıp siyaset sahnesine atıldı.
Gazze bölgesinde aşiret ve kabile ilişkileri güçlüydü. 1948’de İhvan’ın İsrail’e karşı savaşa katılması, yerli halk üzerinde olumlu etki bırakmıştı. Bu nedenle, örgüt burada kolayca kök saldı. 1949-55 arasında Gazze’de İsrail’e karşı verilen mücadelede Arap milliyetçilerinin yanısıra İslâmcı akım da filizlenmeye başladı.
Cemal Abdülnasır, 1948’de İsrail’e karşı savaşan Mısır ordusunun subaylarındandı. O günlerde İhvan mensuplarıyla cephe arkadaşlığı vardı. Mısır Kralı Faruk’u devirmek için İhvancılarla güçbirliği bile yapmıştı. Bundan dolayı, 1952’de askerî darbeye, İhvancılar kendileri yapmış kadar sevindiler. Abdülnasır’ın da içinde bulunduğu ihtilalci subaylar, komünistler ve diğer siyasi güçlerin önünü kesmek için, Gazze’de İhvan’ın faaliyetlerini teşvik edip kollamışlardı. Aynı amaçla Mısır’dan gönderilen din alimleri de Gazze’deki dinsel faaliyetlerin yayılmasına hizmet ettiler.
İngiliz manda yönetimine karşı 1936’da başlayıp üç yıl süren Filistin ayaklanması sırasında Yafa kentinde sivillere müdahale eden İngiliz askerleri.
İhvan 1954’te iktidar çatışmasına girdiği Abdülnasır’a darbe yapmaya kalkınca Mısır’da yasaklandı. O tarihten sonra, Gazze’de Tevhid Cemiyeti adıyla hem legal dernek konumu kazandı hem de yeraltı etkinlikleri için zemin oluşturdu.
1950’lerde dünyada ulusal kurtuluşçu ve sosyalist hareketler yükseliyordu. Ortadoğu’da en hızlı gelişen akım Arap milliyetçiliği (Nasırcılık, Baasçılık) idi. Bu gelişmeler, Mısır’da yasaklanınca epey güç kaybeden İhvan’a bir darbe daha vurdu; Müslüman hareketin Gazze bölgesindeki gelişmesi geriledi. İhvan’la organik bağları olan Ebu İyyad, Ebu Cihad gibi birçok Filistinli genç önder, 1959’da milliyetçi-yurtsever El Fetih hareketinin kuruluşunda yer aldı. Artık İhvan’ın Gazze’de eski gücü kalmamıştı.
El Fetih zaman içinde büyük mesafe alırken, İhvan da giderek kabuğuna çekildi. 1954-1970 arasında Abdülnasır’ın bu hareketle amansız mücadelesi sonucunda, hemen tüm faaliyetlerini durdurmuş, uzun sürecek bir kış uykusuna yatmıştı.
Mısır’da 1952 darbesini yapan subayların başında General Muhammed Necib (halkı selamlayan) vardı ama asıl lider hemen sağındaki Albay Cemal Abdülnasır’dı. Sonrasında ülke yönetimini ele alan Abdülnasır, İhvan örgütüne karşı amansız bir mücadeleye girişti.
1967’deki “6 Gün Savaşı”nda yaşanan büyük bozgun, Arap-İslâm dünyasında “El Nekbe” (Felaket) olarak nitelendirilmişti. 1948’teki savaştan sonra Ürdün’ün denetimine bırakılan Batı Şeria ve Mısır’ın denetimine bırakılan Gazze Şeridi’nde onlarca yıl sürecek İsrail işgali başlıyordu. 1967 bozgunu, Filistin toplumunun dine daha fazla yönelmesine yolaçtı ve İslâmcı hareketlere gerekli zemini oluşturdu.
“İslâmi uyanış”ı tetikleyen en önemli etkenlerden birisi ise El Fetih gibi gerilla gruplarının yönettiği Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) 1975’te başlayan Lübnan içsavaşına gereğinden fazla bulaşarak yıpranmasıydı. 1982’de Beyrut’un İsrail ordusunca kuşatılıp FKÖ’nün Tunus’a sürülmesi; aynı dönemde Lübnan’daki Filistin örgütleri arasındaki kanlı çatışmaların çok sayıda ölümle sonuçlanması; Arap milliyetçisi ve sosyalist hareketleri gözden düşürdü.
1979 İran İslâm Devrimi de Lübnan-Suriye hattı üzerinden Filistin’i etkiledi. Başta Arafat olmak üzere FKÖ yönetimi, neredeyse İran’a bir kurtarıcı gibi sarılıp İslâmcı görüşlerin kendi saflarında yayılmasını teşvik etti.
İsrail işgali altındaki Filistinliler, toprakları elinden alınan köylüler, İsrail’in sömürü yükü altında ezilen kent esnafı ile içler acısı bir durumda olan göçmen kamplarındaki Filistinli kitleler FKÖ’den umudu kesiyor; dine yöneliyordu. Bu dönemde cami ve mescit faaliyetleri, Kur’an okuma merkezleri, medreseler ve dinî cemaatler çoğaldı. İşgal altındaki Batı Şeria topraklarındaki cami ve mescitlerin sayısı 1967-87 arasında 400’den 750’ye, Gazze Şeridi’nde ise 200’den 600’e yükseldi. Kudüs, Halil, Gazze ve Beytüllahim kentlerinde İslâmi üniversiteler kuruldu.
Mısır’da Nasır yönetiminin 1954’te yasaklayıp feshettiği İhvan’ın Hasan el-Benna’dan sonra lideri olan Hasan el-Hudeybi mahkeme salonunda.
İsrail’in Arap milliyetçiliğine ilişkin tüm yayınları yasakladığı bir dönemde, İslâm dini ve tarihine ilişkin kitaplara kolaylıklar gösterildi; özelllikle cemaat yapılarına göz yumuldu. Benzer kolaylıklar 1970’lerde İsrail hapishanelerinde yaşayan, çoğunlukla Filistin direnişinden umudunu keserek “İslâm dinini yaşayarak huzur bulmak” isteyen Filistin fedailerine de sunuldu. Bu mahkumlar, cezaevi yönetimine karşı insani talepler için verilen mücadeleye sırt çevirdiler; Filistin halkına karşı işlenen çeşitli katliamları protesto amacıyla yapılan eylemlere karşı da benzer bir tutum aldılar; bu arada kendi hesaplarına örgütlenmeye başladılar; örgütlendikçe cezaevi yönetimiyle yakınlaştılar; hatta İsrail’in hapishanelerdeki küçük çaplı üretim faaliyetlerine katıldılar (Filistinliler açısından bunlara katılmak onur kırıcı bir davranıştı). Buna karşılık hapishane yönetiminden mescit, dinî günleri kutlama, daha çok dinî kitap okuma taleplerinde bulundular. Filistin direnişini kırmak için fırsatı kaçırmayan İsrail yönetimi, diğer Filistinli tutsaklara tanımadığı olanakları bu kişilere tanıdı (Bu gözlemler, bu satırların yazarının İsrail cezaevlerinde tutsak olduğu dönemde bizzat tanıklık ettiği somut olgulardır).
Kısacası Müslüman hareket 1970’lerin ortalarında uzun kış uykusundan uyandı. 1970-80 arasında Filistinli İslâmcılar, İslâmi Tebliğ ve Davet Cemaati, Müslüman Eller, Tekfir ve Hicret, İslâmi Cihad adıyla çeşitli grupda örgütlenmişlerdi. İhvan’a bağlı bazı gençler de “Siyonist düşmana karşı askerî eylemlerde bulunmak” için kendi önderliklerini ikna etme çabasına girdi. Ancak gelenekçi İhvan önderliği, “uygun bir fırsat ortaya çıkıncaya kadar askerî eylem yapılmayacağını” vurguladı.
İslâmcı akımların güç kazanmaya başladığı 1970’lerin sonunda Filistin kentlerinde açılan İslâm üniversitelerinden biri de Gazze İslâm Üniversitesi’ydi. 1978’de açılan okul, son İsrail saldırılarında kullanılamaz hâle geldi.
El Fetih fedaileri Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta. Yıl 1979.
Filistin’deki İhvan, iki kanattan oluşuyordu. Batı Şeria’dakiler, Ürdün İhvanı’yla daha içli-dışlıydı; oysa Gazze’dekiler Mısır’daki İhvan’dan uzaktı ve daha özerk bir tutum içindelerdi. 1980’lerde bu iki kanada bir üçüncüsü eklendi: Kuveyt’teki mülteci Filistinliler arasında, önemli bir İhvancı kadro yetişmişti. Kuveyt Üniversitesi’ndeki İslâmi Birlik çevresinde kümelenen bu kanat, 15 kadar farklı siyasi örgütü çatısı altında barındıran FKÖ içinde kendilerine yer olmadığını savunuyordu. Tek çare, Filistin için İslâmi bir çözüm oluşturmaktı. Kuveyt’ten sonra işgal altındaki Filistin okullarında da bu gruplar devreye girdi. FKÖ destekli ulusalcı, demokrat ve sosyalist derneklere karşı İslâmcı alternatifler oluşturdular yahut mevcutların içine sızıp yönetimleri ele geçirdiler. FKÖ yanlısı öğrencilerle bunlar arasındaki rekabet, husumet, kavga ve çatışmalar artık sıradanlaşmıştı.
Filistin’de yaşayan İhvancılar, dışarıdaki fikir ve örgüt arkadaşları tarafından da destekleniyordu. Özellikle petrol zengini Körfez ülkelerinden toplanan bağışlar büyük meblağlara ulaşıyordu.
1980’lerden itibaren İhvan hareketi içinde silahlı mücadele yanlısı bir akım belirmeye başladı. Kuveyt ve Ürdün’de uç veren bu akım, yönetim kademelerindeki İhvan ileri gelenleriyle gizli bir toplantı yaptı. Suudi Arabistan, Ürdün, Kuveyt, Bahreyn, Katar ve işgal altında yaşayan Filistin uyruklu üyelerin katıldıkları toplantıdan şu karar çıktı: “Filistin’de cihat stratejisi İslâmi bir seçenek olarak benimsenip uygulanacak. Bu kadrolar, askerî eğitimden geçirilecek. Mücadele için gerekli silah ve mühimmat sağlanacak” Konferansa Filistin’den katılanlar, Ürdün’de hızlandırılmış askerî eğitim aldılar.
FKÖ lideri Yaser Arafat, 1990’da Irak’ın Kuveyt’i işgalinde Irak lideri Saddam Hüseyin’e karşı açık tutum almamıştı. Buna tepki gösteren zengin Körfez ülkeleri, o tarihten sonra HAMAS’a daha çok destek vermeye başladı.
İleride HAMAS’ın kurucu lideri olacak Ahmed Yasin, Gazze’de yaşayan İhvan liderlerinden biri olarak 1970’lerin sonunda şunu öngörüyordu: Yeni kuşak, FKÖ’nün çaresiz tutumundan usanmış; İran İslâm Devrimi ile Müslüman hareketlerin Afganistan’daki Sovyet işgaline karşı direnişinden büyük ölçüde etkilenmişti. Bunun üzerine dışarıdaki destekçilerinden de gerekli icazeti alan Ahmed Yasin, 1982’de Gazze’de İhvancıların ilk silahlı birimini kurdu. Ancak 1984’te İsrail güçleri bu silahlı birimi çökertti; Ahmed Yasin ve arkadaşları tutuklandı.
Ahmed Yasin’in kurduğu silahlı birim çökertilmişti ama, bu durum FKÖ’ye karşı alternatif arayan ve pasifist Ürdünlü İhvancılara tepkili olan Filistinli öğrencileri çok etkilemişti. İlk girişim başarılı olmamıştı belki ama, artık silahlı ve İslâmcı bir hareket oluşturmak hayal değildi. Ahmed Yasin 14 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Cezaevindeki birinci yılında, esir değiş-tokuşu sonucu 1.000 tutsakla birlikte serbest bırakıldı.
1986’da El Fetih’ten ayrılanlarla İhvan’dan kopanlar, İslâmi Cihad Alayları adıyla bir örgüt kurdular. Örgüt, aynı yıl Kudüs’te hassas bir bölgede çok sayıda İsrail askerinin ölümüne yolaçan bir eylem yaparak adını duyurdu. Bu eylem çok sayıda Filistinli gencin bu akıma yönelmesine neden oldu. 1987’de başlayan 1. İntifada, yoksulluk ve işgalin yarattığı ulusal kin ve öfkeyi kitlesel bir harekete dönüştürdü. İşte böyle bir ortamda HAMAS’ın kurulmasına karar verildi.
HAMAS militanları, 2007’de milliyetçi El Fetih örgütünün çok sayıda üyesini öldürüp tutukladıktan sonra Gazze’nin yönetimini ele geçirdi.
HAMAS kurulunca İhvan’da şu konu tartışılmaya başlandı: Örgüt, içinden çıktığı İhvan’a bağlı olarak mı çalışacaktı, yoksa kitleselleştikçe bağımsızlığını kazanacak bir yapı mı olacaktı? Birinci görüş, örgütün askerî bir kanat olarak İhvan’a bağlı olmasından yanaydı; ikinci görüş ise, İhvan’dan bağımsız, kitlesel ve herkese açık olmasını savunuyordu. Hararetli tartışmalar sonucu, çoğunlukta olan birinci görüş kazandı; içtüzükte “HAMAS’ın İhvan’ın kanatlarından biri olduğu” yazıldı. Ancak bu durum uzun sürmeyecek, HAMAS giderek bağımsız bir örgüt gibi hareket etmeye başlayacaktı.
HAMAS, sadece örgütsel bakımdan İhvan’dan ayrılmadı. Siyasetler ve zihniyetler açısından da giderek daha radikal tutumlar aldı. Sözgelimi, Mısır ve Ürdün’deki İhvan, parlamentoya girmeyi bir amaç olarak bellerken; HAMAS, Filistin Ulusal Meclisi’ne girmeyi reddetti. Suriye ve Libya, İhvan’ın pek sevmediği ülkelerken, HAMAS bu ülkelerle işbirliğini onaylıyordu.
1990’da başlayan Körfez Savaşı sırasında İhvan, Batı’ya karşı Irak lideri Saddam Hüseyin’i kerhen desteklerken, HAMAS tercihini Irak ordusunun bir bölümünü işgal ettiği Kuveyt ile bu ülkeyi destekleyen Suudi Arabistan’dan yana kullanmıştı. Bunun meyvelerini toplayacaklardı; zira FKÖ lideri Arafat, Saddam Hüseyin’e karşı açık bir tutum almayınca Kuveyt ve Suudi Arabistan’ın gazabını üzerine çekmişti. Bu iki zengin ülke, savaştan sonra FKÖ’ye nispet yaparcasına HAMAS’ı destekleyecekti. 1980’ler boyunca FKÖ ve Arafat’a tam destek veren İran da 1990’lardan itibaren radikal tutumlar alan HAMAS’ı destekledi.
12 Ocak 2017’de Gazze’deki Jabalia mülteci kampındaki elektrik krizini protesto eden göstericilerden biri, “Elektrik istiyoruz” yazan bir döviz tutuyor. O gün HAMAS güvenlik güçleri gösteriye katılan çok sayıda kişiyi gözaltına almıştı.
HAMAS’a verilen destek demişken, İhvan çizgisinin gelişmesine İsrail’in göz yummasından da sözetmek gerekir. Siyasal İslâmcıların güçlenip, ulusal kurtuluşçu Filistin hareketine alternatif yaratması, o dönemde baş düşman olarak FKÖ ve Arafat’ı gören İsrail’in işine geliyordu. İsrail, zengin Körfez ülkelerinden siyasal İslâmcılara gönderilen bağışlara göz yumdu. Oysa aynı İsrail, Filistin direnişinin altyapısını yoketmek amacıyla Filistin’e girip çıkan parayı çok yakından takip ediyordu. 1980’lerde işgal altındaki Gazze’de İsrail’in din işlerinden sorumlu devlet görevlisi olan Avner Cohen, 2009’da The Wall Street Journal’a “Üzülerek söyleyeyim ki HAMAS’ı biz yarattık” açıklamasını yapmıştı. Cohen sıradan bir görevli değildi; İhvan hareketinin önünü açma önerisini getirenlerden biriydi.
1980’lerde Gazze valisi olan Tuğgeneral İzak Segev de FKÖ’ye karşı siyasal İslâmcılara güç kazandırmak için İsrail hükümetinin verdiği bütçeyle Gazze’de çok sayıda cami yaptırdıklarını açıklamıştı. Gazze’deki işgal yönetimi ayrıca siyasal İslâmcıların sosyal yardım ve hayır kuruluşları açmasına, sağlık ocakları ve klinikler inşa etmesine de göz yummuştu. İsrail’in böl-yönet politikasının sonucu olan bu uygulamalar sayesinde İhvan-HAMAS çizgisi Gazze’de iyice kök saldı.
Arafat ve din silahı
Şahsına ve örgütüne karşı ciddi bir rakibin ortaya çıkmasını içine sindiremeyen Arafat, bir taraftan HAMAS ve benzeri hareketleri “İsrail imalatı” olmakla suçladı; diğer taraftan ise bu örgütlerin kullandıkları dinî söylemlere daha sıkı sarıldı. Önceleri laik, devrimci, sosyalist çizgide konuşmalar yapan Arafat, artık Filistin mücadelesinin “cihat” olduğunu savunuyordu. Konuşmalarını ayet ve hadislerle süslüyor, besmeleyle açıyordu.
2009’da “Üzülerek söylemeliyim ki HAMAS’ı biz yarattık” açıklaması yapan Avner Cohen, 1980’lerde işgal altındaki Gazze’de İsrail’in din işlerinden sorumlu devlet görevlisiydi.
Arafat’ın din eksenli rekabeti, esas olarak İslâmcılara yaradı. Münir Şefik, Ebu Hasan ve Ebu Hamdi gibi kanat temsilcileri, yandaşlarıyla birlikte El Fetih’ten ayrıldılar. HAMAS ilk dönemlerinde, başta El Fetih olmak üzere ulusalcı ve sosyalist Filistinli gruplarla rekabete girdi; iç çatışmalarda çok sayıda masum insan öldü. Örgüt büyüdükçe, FKÖ bileşenleri güç kaybediyordu.
Filistin-İsrail barışı çabalarında önemli bir yer tutan 1993 Oslo Antlaşması’na İsrailli aşırı sağcılar gibi HAMAS da sert tepki gösterdi. “Filistin’in kurtuluşunun görüşmeler yoluyla değil, silahlı mücadeleyle gerçekleşeceğini” ilan eden örgüt, “gerekirse 10, 20, 30 yıl sürecek bir yıpratma savaşı stratejisiyle İsrail’e bu topraklarda rahat yüzü göstermeyeceğiz” diyordu. Oslo Antlaşması gereği Batı Şeria ve Gazze, Filistin yönetimine bırakılıyordu.
1967’de başlayan işgal döneminde Gazze’nin çevresini kuşatan çok sayıda Yahudi yerleşimi kurulmuştu. İsrail askerleri geri çekilirken Gazze halkına bir şey bırakmamak adına bu bölgede ne varsa yakıp-yıktılar. HAMAS intihar saldırıları ve şiddet eylemleriyle büyürken, İsrail ortaya çıkmasına göz yumduğu örgütle sert bir mücadeleye girişti.
El Fetih ve HAMAS arasındaki mücadele, Batı Şeria’da El Fetih’in, Gazze’de HAMAS’ın egemen olmasıyla sonuçlandı. HAMAS 2007’de Gazze’deki El Fetih yetkililerini katletti, tutukladı veya sürdü. Vurucu timler aracılığıyla rakipleri üzerinde terör estirdi. Filistin yönetiminin yasalarını hiçe sayarak kendi din anlayışına uygun kurallar koydu. O zamandan beri Gazze halkı İsrail devletinin faşizan uygulamalarıyla, HAMAS’ın kurduğu baskıcı yapı arasında eziliyor.
İNSAN AYNI, YAPI FARKLI
İki farklı dünya: Gazze ve Batı Şeria
Acaba HAMAS neden Batı Şeria’da Gazze’deki gibi güçlü değil? Genel olarak İslâmcı hareketin özel olarak HAMAS’ın Gazze’de güçlü olmasının, tarihsel sebepler dışında bölgedeki yaşam koşullarıyla da ilgisi var. Sadece 1948- 1967 arasında nüfusu 5 katına çıkan Gazze’ye, bu tarihten sonra da topraklarından sürgün edilen Filistinlilerin göçü kesintisiz olarak sürdü. Bugün gelinen noktada, Gazze dünyada metrekare başına en çok kişinin yaşadığı yerlerin başında geliyor ve bunun getirdiği yakıcı ekonomik ve sosyal sorunlar cihatçı örgütlerin aradığı zemini yaratıyor.
Gazze Şeridi’nde kurulu çok sayıda mülteci kampında 1948’den beri topraklarından sürülen Filistinliler yaşıyor. 2022’de çekilen fotoğraftaki El Burj mülteci kampı bunların en eskilerinden biriydi ve son İsrail saldırılarında yerle bir oldu.
Gazze ile Batı Şeria arasındaki önemli bir fark da nüfus yapılarının farklı olması. Batı Şeria’da hatırı sayılır bir Hıristiyan nüfus yaşıyor. Ayrıca, zamanında Kudüs’te kurulan onlarca misyoner okulu ve kolej sayesinde bölge halkının eğitim seviyesi Gazze halkıyla karşılaştırılamayacak kadar yüksek. Bu okullarda yetişen birçok kişi Batı ülkeleriyle yakın ilişki içindeydi ve laik bir düşünce yapısını benimsiyordu. Bölge insanı 1950’lerde yükselen Arap milliyetçiliği ve sosyalizm akımından çok etkilendi; bu hareketler de bu bölgede kök saldı. Hem toplumsal doku bakımından hem de diğer Filistin hareketlerinin gücü açısından Gazze’den çok farklı bir durumda bulunan Batı Şeria’da HAMAS’ın güç kazanması pek mümkün değildi.
Tarih 9 Aralık 1917’ydi. Bundan tam 100 yıl önce İngiliz ordusu tarafından alınan Kudüs, 401 yıllık Osmanlı yönetiminden, 730 yıllık İslâm hakimiyetinden çıkmış oluyordu. Üç büyük din tarafından kutsal sayılan bu tarihî şehir Osmanlı kuvvetleri tarafından savaşmadan terkedilmiş, hiçbir komutan bunun sorumluluğunu üstlenmemişti. Yakın tarihimizin hüzünlü sayfalarındaki acı gerçekler…
İngiliz Kumandanlığına, Her milletçe mukaddes olan Kudüs-i Şerif’te iki günden beri bazı emakine (mekanlara) obüsler düşmektedir. Hükümet-i Osmaniyece emakin-i diniyeyi (dini mekanları) tahripten vikâyeten (kaçınarak) asker kasabadan çekilmiş ve Kamame ve Mescid-i Aksa gibi emakin-i diniyenin muhafazasına memurlar ikâme edilmiştir. Tarafınızdan da bu yolda muamele edileceği ümidiyle işbu varakayı belediye reisi vekili Hüseynizade Hüseyin Bey ile gönderiyorum efendim. Kudüs Müstakil Mutasarrıfı İzzet 8-9/12/33 (8/9 Aralık 1917)
Kudüs şehri, Selahaddin Eyyübi tarafından Haçlılardan geri alınışının 730, Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı Devleti’ne katılmasının 401. yılında 9 Aralık 1917’de, tam 100 yıl önce İngiliz ordusunca işgal edildi. 9 Aralık 1917’de şehrin ilerisindeki cephe hattının savunulamaz hale gelmesi üzerine “üç dince kutsal sayılan bu şehrin tahrip olmasına meydan vermemek için” Osmanlı ordu komutanlığınca tahliye edilmesi, tartışmalı bir durumu da günümüze kadar getirmiştir.
Kudüs Almanların etkisiyle mi savaşmadan terkedilmişti? Kudüs’ün tahliyesi emrini kim vermişti? Kudüs tahliye edilmeyip savunulabilir miydi?
Bütün bu sorulara bir cevap bulabilmek için Filistin Cephesi’nde 1914 yılı Aralık ayından 1917 yılı Aralık ayına kadar tam üç yılda neler olmuştu, kısaca hatırlamakta fayda vardır.
Kanal Harekâtı’ndan Gazze’ye
Osmanlı ordusunun Sina-Filistin cephesinde oynayacağı rol daha Osmanlı Devleti 1. Dünya Savaşı’na girmeden önce Eylül 1914’te Enver Paşa ile Almanlar arasında yazılmıştı. Filistin cephesinde ilk hareket Ocak 1915’te başladı. Süveyş Kanalı’nı tehdit ederek Mısır’da çok sayıda İngiliz askeri tutmak için yapılan 1. Kanal Harekâtı başarısız olduğu gibi, İngilizleri de uyandırmıştı. Kasım 1915’te Çanakkale cephesini teftiş için gelen İngiliz Savaş Bakanı Lord Kitchener, Mısır garnizonunu da teftiş etmişti. Kitchener, Kanal’ı da gezmiş, Mısır’daki İngiliz ordusunun Kanal’ın batı kıyılarında yaptığı tahkimatı eleştirerek, Mısır garnizonu komutanı General Maxwell’e “Siz mi Kanal’ı koruyorsunuz, Kanal mı sizi?” diyerek savunma hattının Kanal’ın doğu kıyısında hazırlanmasını emretmişti. Nitekim Ağustos 1916’da girişilen 2. Kanal Seferi’nde Osmanlı ordusu Kanal’ın sularını bile göremeden Romani’de mağlup olarak geri çekilecekti.
Filistin cephesindeki birlikler Cemal Paşa’nın komutanı olduğu 4. Ordu’ya bağlı olmakla birlikte Alman subayı von Kress, 1917 Kasım ayına kadar bu cephedeki Osmanlı ordusunun stratejisine yön veren isim olarak görev yaptı.
Kanal seferlerinin başarısızlıkla sonuçlanması üzerine Sina-Filistin cephesinde taktik üstünlük artık İngilizlerin eline geçmişti.. 1917’ye kadar İngiliz ordusunun Sina cephesinde stratejisi savunmaya dayalı olup, Türk ordusu ile Kanal arasında Tih Çölü’nü bulunduracak şekilde hedef belirlemişti. Bu doğrultuda Gazze-Birüssebi hattını ele geçirmek için 26-27 Mart ve 17-20 Nisan tarihleri arasında iki kez taarruz etti. Her iki muharebede de silah, mühimmat ve asker sayısı bakımından iki kat üstün durumdaki İngiliz ordusu Gazze’yi fedakarca savunan Türk birlikleri karşısında mağlup oldu.
2. Gazze yenilgisinden sonra Filistin cephesindeki ordu komutanı olan General Murray görevden alınmış, Haziran ayında General Edmund Allenby tayin edilmişti. Batı cephesinde Almanlara karşı parlak muharebeler veren bu komutanın Filistin’e tayini İngilizlerin buraya verdikleri önemi göstermekteydi. İngiliz hükümetinin Allenby’e verdiği yeni hedef, 1917 yılı sonuna kadar Türklerin Kudüs kuzeyine atılarak, kutsal şehrin ele geçirilmesiydi. Allenby, bütün yaz aylarını Gazze-Birüssebi hattına yapacağı kati taarruzun hazırlığını yapmakla geçirdi.
Türk tarafına gelince… Gazze’de kazanılan iki zafer ileriye dönük planlamalar açısından son derece yanlış kararlar alınmasına, hatalı tercihler yapılmasına sebep olmuştu. Her ayrıntıyı hesap ederek hazırlık yapan Allenby’nin aksine, Filistin cephesindeki Türk ordusu birlik komutanlarının ısrarlı taleplerine rağmen takviye edilmiyor, yetersiz beslenen ve istirahat yüzü görmeyen askerlerin durumunda düzelme yapılamıyordu. Tam aksine, Mart 1917’de Irak’ta cephesinde kaybedilen Bağdat şehrinin geri alınması gibi bir fikre kilitlenen Enver Paşa, Almanya’dan bu iş için gelecek silah, mühimmat ve asker yardımıyla şehri geri almak istiyordu. Bunun için kurulan Yıldırım Ordular Grubu komutanlığına da 1914-16 yılları arasında Almanya Genelkurmay Başkanlığını yapmış General Falkenhayn getirilmişti.
Bir acayip heyet
Kudüs Belediye Başkanı Hüseyin Selim El-Hüseyni, 9 Aralık 1917’de başında bulunduğu grupla beyaz bayrak taşıyarak şehrin teslim edildiğini bildiriyordu. Yafa yolundan batıya doğru bu şekilde ilerleyen “heyet”, İngiliz 19. Tabura mensup 60. Londra Tümeni devriye görevi yapan iki çavuşa ellerindeki teslim mektubunu vermek isteyince bu fotoğraf çekildi.
Enver Paşa’nın, Filistin cephesine taarruz için İngilizlerin olağanüstü hazırlık yaptığı bir zamanda Bağdat’ın geri alınması için neredeyse eldeki bütün kuvvetleri seferber etmesi anlaşılır gibi değildi. Oysa 1917 yazında Osmanlı ordularının mücadele ettiği cephelerden Doğu cephesinde Ruslar, ülkedeki devrim ve karışıklıklar dolayısıyla çözülmeye başlamış ve buradaki tehlike fiilen sona ermişti. Irak cephesinde 1916’da elde edilen Kutülamare Zaferi çok çabuk harcanmış, İngiliz ordusu bir sene geçmeden Kutülamare’yi aldığı gibi hemen ardından da Bağdat’ı işgal etmişti. Bu cephede Bağdat’ı ele geçirmekle İngilizler hedeflerine ulaştığından, yeni bir hareket beklenemezdi.
Geriye İngilizlerin henüz hedeflerine ulaşmadıkları Filistin cephesi kalmıştı. İngiliz hükümetinin bölgeye şöhretli bir komutanı tayin etmesi ve cepheyi yeni bir taarruz için sürekli takviye etmesi, Osmanlı başkumandanlığınca maalesef layıkıyla değerlendirilemedi. Enver Paşa’nın Filistin’deki tehdidi fark edip Yıldırım Ordular Grubu’nu bu cepheye yönlendirişi, 1917 Eylül ayını bulmuştu. Ancak oldukça geç kalınmış, 31 Ekim 1917’de Filistin’in kapısı sayılan Gazze-Birüssebi hattına yönelik İngiliz taarruzu başladığında Türk ordusu hazırlıksız yakalanmıştı.
Gazze-Birüssebi hattına yapılan İngiliz taarruzunun ilk hedefi Birüssebi idi. 31 Ekim günü baskına uğrayan Birüssebi, aynı gün İngilizlerin eline geçti. İngiliz ordusunun ikinci hedefi Gazze idi. Allenby, iki kez mağlup oldukları Gazze’ye karşı çok daha büyük kuvvetlerle taarruz etti. Gazze’yi savunan Türk birlikleri üç kat üstün İngiliz ordusuna beş gün direndikten sonra 8 Kasım’da mevzilerini tahliye edip geri çekilmek zorunda kaldı.
Gazze-Birüssebi hattında uğranılan mağlubiyet yalnızca Gazze’nin kaybına değil, aynı zamanda muharebede ağır zayiata uğrayan, düşman süvarileri ve uçaklarının saldırıları altında sürekli geri çekilerek dağılan orduların savaş kudretini kaybetmesine ve bunun neticesi olarak da Filistin’in kaybına sebep olmuştu.
Kudüs etrafında muharebeler
Gazze’nin kaybedilmesiyle ricat eden 8. Ordu birlikleri iki tümenden oluşan İngiliz-Anzac süvarilerinin sıkı takibinden kendilerini kurtaramadı. Filistin’in batısında deniz ile dağların başladığı arazi üzerinde kuzeye doğru gerileyen 8. Ordu, 16 Kasım’da Yafa’yı de terk ederek bu şehrin hemen kuzeyindeki Avca nehrine kadar çekildi ve burada bir savunma hattı kurmaya muvaffak oldu.
8. Ordu’nun 70 km.’lik bir geri çekilişi üzerine Filistin’in dağlık kesimiyle Lut Gölü arasında bulunan 7. Ordu birlikleri sağ yanlarının açıkta kalması üzerine mecburen ricat ederek Kudüs’ün güneyine kadar çekildiler.
Yıldırım Ordular Grubu’nu oluşturan iki ordu, birbirinden kopuk bir şekilde ikiye ayrılmıştı. Bu durum İngiliz ordusu komutanı Allenby’nin tam da istediği şeydi. Allenby, Yafa kuzeyine çekilen 8. Ordu’yu yeterli bir kuvvet ayırarak izole ettikten sonra doğuya dönmüş ve Kudüs’ü savunan 7. Ordu üzerine yürümüştü.
Gazze-Birüssebi hattının yarılmasından sonra Kudüs önüne kadar gerileyen Osmanlı kuvvetlerinin başında, Yıldırım Ordular Grubu Komutanı olarak General Falkenhayn bulunuyordu. Falkenhayn, karargahının bulunduğu Halep’ten Kudüs’e ancak Birüssebi cephesi yarılıp Gazze düşmek üzereyken gelmişti.
Kudüs’ün ne şekilde savunulacağına dair karar, 14 Kasım 1917’de cepheye gelen Başkomutan Vekili Enver Paşa ile yapılan görüşmelerden sonra alındı. Falkenhayn Kudüs’ü hariçten savunarak, bir kale muharebesine girmek istemiyordu. Kudüs’teki mevziler mümkün olduğu kadar uzun süre savunulacak, ancak bir kuşatma tehdidi ile karşılaşıldığında tahliye edilecekti. Enver Paşa bu toplantıda Falkenhayn’a olan güvenini yineledikten sonra bu savunma kurgusuna onay vermişti.
Kutsal şehre saygı İngiltere’nin Mısır Seferi Kumandanı General Allenby, bir “fatih” edasıyla at üstünde değil, yaya olarak girmiş ve kutsal şehre saygısını bu şekilde göstermişti.
İngiliz ordusu Kudüs’ü ele geçirmek üzere 20 Kasım’da harekete geçmişti. Kudüs’ün düştüğü 8 Aralık 1917’ye kadar, şehrin 6-7 km. etrafındaki mevziler olumsuz şartlara rağmen Türk birliklerince fedakarca mücadele edilerek 18 gün boyunca savunulacaktı. 1-7 Aralık günlerinde saldırı hazırlıklarını tamamlayan Allenby, 7/8 Aralık gecesi Kudüs’ün batı ve güneyindeki Türk mevzilerine taarruz etti.
Yağmurlu ve sisli bir hava, İngiliz birliklerinin Türk mevzilerince fark edilmeden yaklaşmasına imkan verdi. 8 Aralık sabahı saat 5’te başlayan İngiliz taarruzu tam bir baskın etkisi yaratarak Türk siperlerine yöneldi. Savunma görevini zaten gönülsüz olarak kabul etmiş olan 20. Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa Kudüs’ü tahliye etmek için müsaade istedi. Bu talep Falkenhayn’da şok etkisi yaptı. O, Kudüs mevzilerinin dayanabileceğini düşünüyor; hiç olmazsa takviye kuvvet olarak gelmekte olan 1. Tümen ve Almanların Yıldırım Ordular Grubu için gönderdikleri Alman Asya Kolu’nun cepheye ulaşacağı 13 Aralık gününe kadar cephenin tutulmasını istiyordu.
Ne var ki 20. Kolordu dayanabilecek durumda değildi. Büyük bir yığınak ve hazırlık devresinden sonra başlayan taarruzda İngiliz ordusunun üç tümeninden oluşan (15-20 bin asker) kuvvetine 20. Kolordu 3.800 tüfekten oluşan bir kuvvetle 14 km.’lik bir cephede direnmeye çalışıyordu. Buna rağmen 12 saat boyunca direnebilmiş olması bile büyük başarıydı.
Hüseyni ve grubundan şehrin teslim mektubunu General Shea ve beraberindeki İngiliz temsilciler.
8 Aralık akşamı 7. Ordu Komutanı Fevzi Paşa, mevzilerini savunamaz hale gelen 20. Kolordu birliklerine geri çekilme emri verdi. Birlikler 8/9 Aralık gecesi sabaha kadar Kudüs’ü tahliye ederek şehrin kuzey ve doğusundaki yeni savunma hattına çekildi.
Ordunun çekilmesi üzerine Kudüs’te bulunan memurlar ve resmî görevliler de Kudüs’ü boşalttı. Kudüs Mutasarrıfı İzzet Bey, şehri terketmeden önce Belediye Başkanı Hüseyin Selim El-Hüseyni’ye İngiliz komutanlığına iletilmek üzere bir mektup bıraktı. İngiliz komutanlığına hitaben yazılan mektupta, “Kudüs’ün tahrip edilmesinin önüne geçmek için ordunun geri çekildiği, şehirdeki kutsal mekanların korunması” talep ediliyordu.
9 Aralık 1917 sabahı son er ve son memurunun şehri terketmesiyle Kudüs’teki 401 yıllık Osmanlı yönetimi sona eriyordu.
Teslim edilen şehir
9 Aralık 1917 sabahı saat 8.30’da, Kudüs’ün batısından çıkan bir heyet, İngiliz cephe hattına doğru yürüyordu. Bu acayip grup, elinde uzun bir sopaya takılmış beyaz bayrak tutan bir öncünün arkasında, birkaç sivil ile birkaç üniformalı polisten oluşan 10 kişilik bir heyetti. Heyetin içindekilerden birisi Kudüs’ün Arap asıllı Belediye Başkanı Hüseyin Selim El-Hüseyni idi. Yanında polis müdürü Hacı Abdülkadir de vardı.
Belediye Başkanı Hüseyin Selim Bey, önceki gece şehir Osmanlı askeri ve memurları tarafından tahliye edilmeden önce Kudüs Mutasarrıfı İzzet Bey tarafından İngiliz Ordu Kumandanlığı’na hitaben yazılan teslim mektubunu taşımaktaydı. Belediye başkanı da şehrin anahtarını takdim edecekti.
”General Allenby To Enter The Holy City Today”
The Daily Mirror gazetesi 11 Aralık 1917 tarihli sayısında, Kudüs’ün İngilizler tarafından ele geçirildiği haberiyle çıkmıştı.
Bu ilginç topluluk Yafa yolu boyunca batıya doğru ilerleyerek İngiliz cephe hattına yaklaştı. Hüseyin Selim Bey, kendisine tevdi edilen bu alışılmadık görevin şaşkınlığı içinde karşısına çıkan ilk İngiliz üniformalı kişiye mektubu vermek istedi. Ancak bunlar kahvaltı için su arayan 60. Londra Tümeni’ne bağlı 20. Londra taburunun iki aşçısıydı. Aşçılar mektubu almayı reddettiler ve daha ileriye yürüyerek aynı tümenin 19. taburuna mensup devriye görevi yapan iki çavuşa rastladılar. Çavuşlar meseleyi anladıktan sonra teslim mektubunu almaya çekindiler ama bu tarihî anı fotoğrafladılar ve teslim heyetini gerideki iki topçu binbaşının yanına götürdüler. Binbaşılar da mektubu almak istemedi, heyeti daha gerideki komutanlarına yönlendirdiler. En sonunda Topçu Yarbay Bayley, onları kabul ederek sohbet etti. Bu sırada 60. Tümen Komutanı Tuğgeneral Shea, bağlı bulunduğu Kolordu Komutanı Korgeneral Chetwode’a danıştı ve onun onayı ile saat 11’de Allenby adına teslim mektubunu kabul etti. Şehrin anahtarını alan 60. Londra Tümeni’ne bağlı 180. Tugay Komutanı Tuğgeneral Watson, belediye başkanı ile birlikte yanında 10 silahlı asker olduğu halde Kudüs’e ilk giren İngiliz subayı oldu.
General Allenby Kudüs’te
11 Aralık 1917 Salı günü Kudüs’ün kuzeyinde muharebelerin devam ettiği tepelerden top sesleri duyulurken, General Allenby, Yafa Kapısı’ndan (Bâbü’l-Halil) ihtişamlı bir törenle şehre girdi.
Allenby, saygısını göstermek adına kutsal şehre yaya girmişti. Hemen yanında ülkelerini temsil eden birer Fransız ve İtalyan subay vardı. Yafa Kapısı’nda Allenby’yi İskoçya, İrlanda, Galler, Avustralya, Hint, Yeni Zelanda, Fransa ve İtalya askerlerinden oluşan karma bir muhafız kıtası karşılamıştı. Böylece Allenby, müttefik ülkeleri onore ediyordu.
Bildiri: Kutsal şehirde sıkıyönetim Allenby’nin şehrin ordusu tarafından ele geçirildiğini ve sıkıyönetim ilan edildiğini halka açıklayan bildirisi, Fransızca (üstte, solda) ve Arapça (üstte, sağda) okunmuş, Almanca ve Türkçe okunmamıştı.
Allenby Kudüs’te Davut Kulesi’nin önünde şehir halkına hitaben hazırlanan beyannameyi İngilizce, Fransızca, Arapça, İbranice, Yunanca, Rusça ve İtalyanca olmak üzere tam yedi dilde okuttu. Beyanname Türkçe ve Almanca okutulmamıştı. Allenby özet olarak “Kudüs’te sıkıyönetim ilan edildiğini, herkesin telaş ve korkuya kapılmadan işine devam etmesini, üç büyük dince kutsal sayılan şehirdeki kutsal mekanların, dinî yapıların koruma altında olduğunu” bildirmişti.
Böylece Kudüs, Birüssebi Muharebesi’yle başlayıp kesintisiz 40 gün süren çarpışmalar neticesinde, 730 yıl sonra Müslümanlar’ın elinden çıkmış oldu.
Kudüs’e 9 Aralık 1917 günü ilk giren İngiliz subayı 60. Tümen 180. Tugay Komutanı General Watson ve Kudüs Belediye Başkanı Hüseyin Selim el-Hüseyni.
Tahliye emrini kim verdi?
8 Aralık gecesi İngiliz taarruzunun şiddetlenmesi üzerine Osmanlı ordusunun şehri tahliye etmesinin sorumlusu olarak, başta Falkenhayn olmak üzere cephedeki Alman komutanlar gösterilir. Bu iddiaya göre Almanlar, orduyu geri çekerek bu kutsal şehrin zarar görmesinin önüne geçmek istemişlerdi.
Genelkurmay resmî tarihi ve Kudüs’ü bizzat savunan birliklere komuta etmiş subayların hatırat ve günlüklerine bakıldığında, birbirinden farklı anlatımlara rastlanmaktadır. Bu bakımdan Kudüs’ün tahliye edilmesi konusu tartışmaya açık bir hale gelmiştir.
14 Kasım’da Kudüs’te yapılan toplantıda Enver Paşa ve Falkenhayn, Kudüs’ün hariçten savunulması görüşündeydi ve kutsal şehirde bir kale muharebesi yapılmasından kaçınılmasına karar verilmişti. Bu karara göre, şehrin haricindeki mevziler tutulamaz hale gelince, Kudüs’ün tahliyesine onay verilmiş olunuyordu.
Kudüs şehri coğrafi ve doğal yapısı bakımından aslında savunmaya uygun bir konumdaydı. Fakat Kudüs’ün saldırıya açık batı ve güney yönlerindeki tepeler hattı, önceden sağlam bir şekilde tahkim edilmemişti. Mevcut savunma hattı yetersiz olup, 14 km.’lik cephe hattı yalınkat siperlerden oluşmaktaydı ve bu hattı savunan 20. Kolordu sadece 4 bin tüfekten oluşan zayıf mevcuduyla bu görevi başarabilecek güçte değildi; sürekli muharebelerle bitkin düşen, yeterince beslenemeyen, soğuğa karşı korunamayan askerlerden oluşmaktaydı.
Kudüs’ün batısındaki tepeleri savunan 26. Tümen Komutanı Albay Fahrettin Bey’in (Altay) hatıratı askerlerin bu acıklı halini anlatır:
“Aralık ayının 7. günü akşamı şiddetli bir soğuk çıktı. İnsanı iliklerine kadar ıslatan kar gibi bir yağmur yağmaya başladı. Askerlerin çoğu yazlık elbise içinde ayakkabı ve çamaşırları perişan, kaputları, portatif çadırları eksik olarak acıklı halde siperlerde düşmanı bekliyorlardı. Kolordu daha önce bu eksikliklerin menzilce ikmal edileceğini bildirdi fakat hiçbir şey gelmedi. Askerimizin bu perişan hali içimi sızlattı ve ‘bir şey bulunamıyorsa ibadethanelerdeki halı ve kilimlerin bir kısmının siperdeki askere örtü olarak gönderilmesini’ rica ettim, o da olmadı. İşte böyle her bakımdan zayıf bir durumda iken soğuklarla beraber geceleri bastıran sis durumu daha kötü bir hale soktu. Türk askerleri bütün bu kötü ve dayanılması mümkün olmayan kahredici şartlara rağmen vatani görevlerini yapmaktan, canlarını vermekten çekinmeden, olanca güçleri ile bütün gece ve bütün gün savaşıp durdular”.
Falkenhayn, muhtemelen cephedeki askerin halini iyi bilmediğinden Kudüs’ün şiddetle müdafaa edilmesini istiyordu. 8 Aralık günü İngiliz taarruzuna karşı koyamayan 20. Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa’nın birliklerini geri çekmek istemesi, Falkenhayn’ın karargahında şok etkisi yaratmıştı. O, yolda olan takviye kuvvetler yetişinceye kadar cephenin tutulmasını istiyordu. Bu münasebetle Ali Fuat Paşa’nın bağlı bulunduğu Fevzi Paşa’yı (Çakmak) telefonla arayarak:
– “Ali Fuat Paşa cesaretini yitirmiş, kendisine cesaret veremez misiniz? Kudüs’ü muhafaza edemez misiniz?” diye sorar.
Fevzi Paşa:
– “Mevzilerini terkeden askerler düşman tarafından takip edilerek Kudüs’ün kenarına kadar gelmiştir. Elimde ihtiyatım yoktur. Durumun muhafaza edilmeye çalışılması tehlikeli olacaktır. Bu geceden faydalanarak malzeme ve kıtalar geriye alınmazsa, ağır toplar ve cephaneler kurtarılamayacak ve 20. Kolordu büsbütün perişan olacaktır. Ali Fuat Paşa makine başında çekilme emri bekliyor. Emri imzalayarak iki saate kadar ben de geride bulunan El-Bire’ye gideceğim” cevabını verir.
Genelkurmay resmî tarihinden aldığımız bu diyalogdan anlaşılan, Falkenhayn’ın Fevzi Paşa ve Ali Fuat Paşa’nın görüş birliğine varmaları üzerine tahliyeye kerhen razı olduğudur.
Kudüs ve civarını savunan 7. Ordu Komutanı Fevzi Paşa, olayların tam göbeğinde olmasına rağmen, tutmuş olduğu günlüğünde Kudüs’ün tahliyesini son derece sıradan birkaç cümle ile geçiştirir:
“8/9 Aralık’ta El-Bire’ye (Kudüs’ün kuzeyinde) geldim. Düşman saat 03’ten itibaren Beyt-i İksa, Ayn Kerim ve Beytüllahm cephesine iki piyade ve bir süvari tümeniyle taarruz ederek, Beytüllahm cephesindeki taarruz def edildi ise de Ayn Kerim ve Beyt-i İksa (Kudüs’ün batısındaki tepeler) düşman tarafından zaptedilerek, kuvvetli topçu kullanarak bütün birinci hattımızı işgal ve kıtaatımızı El-Burç, Lifta, Kudüs’ün batı ve güneyine çekilmeye mecbur etti. El-Burç’taki düşman taarruzları piyade muharebesiyle ve diğer cephelerde topçu ve piyade ateşiyle durdurulduysa da (20. Kolordu Kumandanı) Ali Fuat Paşa’nın müdafaa imkanı görmemesi üzerine Kudüs’ün tahliyesine karar verdim”.
Yafa Geçidi
İngiliz muhafızlar Yafa Kapısı önünde, 9 Aralık 1917. Allenby, sıkıyönetim bildirisinde şehir sakinlerinin “meşru işlerine sekteye uğrama korkusu olmadan” devam etmesini ve “bütün kutsal yapıların, abidelerin, geleneksel yerleşim alanlarının, vakıfların, kutsal emanetlerin ve geleneksel ibadet mekânlarının, üç dinden hangisi olursa olsun, var olan örf, adet, kişilerin inançlarına uygun olarak yerlerinde tutulacağını ve korunacağını” bildirmişti.
Kudüs’ü doğrudan doğruya savunmakla görevli iki tümenden oluşan 20. Kolordu’ya komuta eden Albay Ali Fuat Bey, kolordusunun kuvvetinin yetersizliğini bildiğinden bu görevi kabul etmek istememişti. Balkan Savaşı’nda Yanya’da tümen komutanlığı yapmış ve muhasara edilen kalede Yunan ordusuna esir düşmüş olduğundan, Kudüs’te aynı akıbete uğramaktan çekinerek kendisine başka bir vazife verilmesini istemişti. Buna rağmen Falkenhayn, ona itimat ettiğini söylemiş ve kendisini generalliğe terfi ettirerek ikna etmişti.
Ali Fuat Bey, Kudüs’ün tahliyesi konusunda odak noktasında olan bir komutan olarak hatıralarında bundan fazla söz etmez, aksine Kudüs savunmasından dolayı Cemal ve Falkenhayn Paşalar tarafından tebrik edildiğini söyler:
“Filistin’de iki buçuk ay devam eden kanlı muharebelerden sonra Kudüs’ü vermek zorunda kalmış, fakat Nablus’un güneyinde yapılan düşman taarruzunu durdurmuştuk… Kudüs’ü 20. Kolordu kumandanı sıfatıyla ben müdafaa etmiştim. Bundan bir tefahür (gurur duyma) vesilesi çıkaracak değilim. Eğer bir muvaffakiyet payımız varsa bunu benimle beraber dövüşen kahraman ve fedakar silah arkadaşlarıma borçluyum”.
31 Ekim 1917’de Birüssebi mevzilerinde İngiliz taarruzuna uğrayarak esir olmaktan kılpayı kurtulan 3. Kolordu Komutanı Albay İsmet Bey (İnönü), bu muharebelerde Kudüs’ün kuzeyindeki mevzileri tutmaktaydı. Hatıratında Kudüs’ün tahliyesine dair fazla bir şey yoktur:
“Biz 3. Kolordu ile Kudüs’ün kuzeyinde El-Bire-Ramallah mıntıkasında bulunuyorduk. İngilizler Yafa’dan sonra Kudüs’te 20. Kolordu’ya doğrudan doğruya taarruz ettikleri gibi Ramallah’ta 3. Kolordu’ya da aynı zamanda taarruz etmişlerdi. Cephe kumandanı mukaddes şehir içinde muharebeyi arzu etmediğinden Kudüs, Aralık ayının ilk haftasında tahliye edildi. Kudüs’ün kaybolması tabiatıyla umumi bir teessür yaratmıştı”.
Muharebe alanı
Muharebe Kutsal şehre zarar vermemek adına sadece Kudüs’ün dışında gerçekleşmiş fakat yine de Nebi Samuel (İsmail Peygamber) türbe ve camii gibi kutsal mekanlar hasar görmüştü.
İngiliz Cephesi’nden Nebi Samuel muharebe alanı.
Buraya kadar yaptığımız alıntılardan anlaşılan şudur ki; Kudüs, bizzat savunmasında bulunan Türk komutanların talep ve onayı ile tahliye edilmişti. Falkenhayn, Kudüs’ün tahliyesine karşı olmakla birlikte kolordu ve ordu komutanlarının fikirbirliğine varmaları sonucunda durumu kabullenmiştir.
Buna rağmen Kudüs’ün Almanlar tarafından bilerek tahliye edildiği görüşü, bölgedeki Türk komutanlardan Cemal Paşa’nın hatıratında dillendirilir:
“Daha Kudüs düşmemişken orayı savunan kolordu kumandanı Ali Fuat Paşa’dan aldığım özel bilgiye göre General Falkenhayn Kudüs’ün savunulması taraftarı değildi. Görüşüme göre bundan büyük hata ve Osmanlı saltanat hukukuna bundan açık ihanet düşünülemez. Falkenhayn kutsal beldenin mübarek makamlarının top mermileriyle harap olmasına sebep olacağından buna kesinlikle razı olmayacağını bir konuşmasında Ali Fuat Paşa’ya söylemişti. Bundan daha gülünç bir düşünce olamazdı. Kudüs şehri Haçlılar zamanında önce Müslümanlar tarafından Haçlılara karşı sonra Haçlılar tarafından Selahaddin Eyyübi’ye karşı savunulmamış mıydı? Önce caiz olan bir şey bugün neden caiz olamıyordu? Şayet Kudüs’teki mübarek makamların harap olmaması isteniyorsa Hıristiyan olan İngiliz ordusunun bu şehre saldırmaktan ve top ateşi açmaktan kaçınması gerekirdi. Herhalde biz şehir ilerisinde savunma yapacağımızdan şehre düşecek mermiler bize değil İngilizlere ait olacaktı”.
Falkenhayn’la birlikte Filistin cephesine gelen Alman Binbaşı Von Papen’in hatıratı da Cemal Paşa’yı destekleyici mahiyettedir:
“Falkenhayn’a Kudüs’ün düşman bombardımanı ile tahrip olması halinde bu kutsal şehrin yıkımının faturasının Almanlara kesileceği ikazı yaparak tahliye edilmesini teklif ettim. Falkenhayn bunu bir prestij meselesi yaparak reddetmişti. ‘Verdün’ü kaybettim. Başka bir savaşı kaybetmek üzereyim ve siz bana tüm dünyanın gözünü diktiği bir şehri boşaltmamı söylüyorsunuz. Mümkün değil!’ dedi. Ama ben vazgeçmek niyetinde değildim. Kutsal yerlerin mahvedilmesinin yanında prestijin ne önemi olabilirdi? Hemen İstanbul’daki Alman büyükelçisi Kont Bernstorff’a bir telgraf çekerek, Enver Paşa’nın Kudüs’ün tahliyesi konusuna müdahale etmesini rica ettim. Aynı zamanda Alman Genel Karargahın’a da bir telgraf çekerek bu geri çekilmenin nedenlerini ve gerekliliğini açıkladım. Şehri boşaltma emri 7 Aralık’ta verildi ve hemen ertesi günü uygulandı”.
Von Papen ve Cemal Paşa’nın anlatımlarına bakılırsa, Falkenhayn’ın tahliye yanlısı olduğu anlaşılır. Öte yandan Türk resmî tarihine girmiş yukardaki Falkenhayn-Fevzi Paşa diyaloguna bakıldığında ise Türk komutanların aksine Falkenhayn’ın son ana kadar Kudüs’ün savunulmasını, tahliye edilmemesini istediği görülür.
Falkenhayn, Kudüs mevzilerinin en azından bir hafta daha tutulmasını çok arzu ediyordu. Bu zaman zarfında yetişecek olan taze bir tümen ve Almanya’dan gelen “Alman Asya Kolu” ile İngilizler’i durdurabileceğini düşünüyordu. Ancak her şeyin bir tahammül sınırı vardı ve Kudüs’ü savunan kuvvetler artık birkaç yüz kişiye düşmüştü.
Peki ordu komutanı olarak Falkenhayn cephedeki vaziyeti bilmiyor muydu? Falkenhayn bu hususu Kudüs düştükten sonra başkomutanlığa gönderdiği raporda belirtmek ihtiyacı hissetmiş. Falkenhayn bu raporda, “Aralık ayının 7’sine kadar düşmanın Kudüs’e taarruza hazırlandığına dair hiçbir belirtiye rastlanmadığını, 7 Aralık günü cephenin durumunu sorduğu 7. Ordu ve 20. Kolordu kumandanlarının durumu emin gördüklerini bildirdiklerini” söyleyerek düşmanın vaziyeti hakkında doğru bilgi sahibi olmayan cephe kumandanlarını itham eder.
Kudüs 8/9 Aralık gecesi tahliye edildi. Resmî tarihe yansıyan çekilme emrini veren 7. Ordu Komutanı Fevzi Paşa, 9 maddelik emrin 3. Maddesinde, “Kutsal bir şehri düşman tahriplerinden korumak amacıyla Kudüs’ün boşaltılmasına karar verilmiştir” demekteydi.
Kudüs şehitleri
Muharebe alanlarından Tell El-Ful’da şehit düşen Türk askerleri. 8 Aralık gecesi İngiliz taarruzunun şiddetlenmesi üzerine Osmanlı ordusu şehri sonuna kadar savunmayıp tahliye etmişti.
Bu ifade biraz da artık savunma kudretini yitirmiş, düşmana direnme gücü kalmamış bir ordunun geri çekilirken sığındığı bir gerekçe olarak görülebilir. Dolayısıyla “Kudüs Almanlar tarafından tahrip olmasın diye bilerek tahliye edildi” sözünün çok da gerçekçi olmadığı, tahliye işinin Filistin cephesinde yapılan hataların birikimi sonucunda direnme gücü kalmayan Türk ordu ve kolordu komutanlarının ortak aldıkları bir karar olduğunu söylemek mümkündür.
Filistin’in ve dolayısıyla Kudüs’ün kaybı, 1916 ve 1917 yıllarında yapılan hataların, alınan yanlış kararların neticesidir. Bunun başsorumlusu da hiç şüphesiz Harbiye Nazırı ve Başkomutan Vekili Enver Paşa’dır.
1916 yılında yaklaşan İngiliz tehdidini görmezden gelip en seçme birlikleri -Almanların gönülsüz davranmalarına rağmen- Avrupa cephesine göndermesi, Enver Paşa’nın en büyük hatasıydı. 1916 başında Çanakkale cephesinin kapanması üzerine buradan boşa çıkan kuvvetleri, Avrupa cepheleri yerine Irak ve Filistin cephesine gönderseydi, Bağdat’ın kaybı ve Gazze-Birüssebi savunmasının kırılması büyük ihtimalle mümkün olmayacaktı. Avrupa cephelerine gönderilen 110 bin asker (en eğitimli, en iyi donanımlı askerler), bu iki cephenin ayakta kalmasını sağlayacaktı.
Enver Paşa’nın Filistin’deki tehdidi fark edip Yıldırım Ordular Grubu’nu bu cepheye yönlendirişi, 1917 Eylül ayını bulmuştu. Ne yazık ki Yıldırım Ordular Grubu’nun hangi cephede kullanılacağına dair yaz ayları boyunca süren tartışmalar Filistin cephesinde acilen alınması gereken tedbirlerin gecikmesine sebep oldu. Kesin olarak söylenebilir ki, 2. Gazze Muharebesi’nden 3. Gazze Muharebesi’ne kadar geçen altı ayın dört ayı boşa geçirilmiş, yitirilen zaman Filistin’in kaybedilmesine sebep olmuştur.
Bu hususta son sözü dönemin harp tarihçisi Yarbay Mehmet Nihat Bey’e bırakalım:
“Enver Paşa, Nisan 1917’den itibaren Eylül ayı sonuna kadar tam altı ay elinin altındaki esas kuvveti yönelteceği hedefte tereddüt etti. Memleketin Irak ve Filistin istikametlerinin iki kuvvetli İngiliz ordusunun tehdidi altında olmasına rağmen Avrupa cephelerine gönderdiği birlikleri geri getirmekte çok geç kalmış, Romanya’daki 6. Kolordu’yu orada bırakmış ve asıl tehdidin geldiği Filistin cephesi bu sebepten dolayı 3. Gazze-Birüssebi Muharebesi’ne çok olumsuz şartlarda yakalanmıştır. Eğer vaktinde ve zamanında kesin bir karar verilip bu karar azimli bir şekilde uygulansaydı, hiç şüphesiz ki 1917 senesi, Filistin’de Allenby’nin felaketine değilse bile önemli başarısızlıklarına şahit olacak ve harbin vaziyeti muhtemelen başka bir istikamet alacaktı”.