Etiket: gari kasparov

  • Satrançta çocuk şah-vezirler süper bilgisayarlı hamleler…

    Satrançta çocuk şah-vezirler süper bilgisayarlı hamleler…

    1945’ten itibaren SSCB öncülüğünde bir spora dönüşen satranç; Amerikalı Bobby Fischer’in 14 yaşında büyükusta, 1972’de ise dünya şampiyonu olmasıyla kimlik değiştirdi. Günümüzde ise süper hızlı bilgisayarların egemenliğinde bir satranç, çocuk yaşta yüksek seviyelere ulaşmış sporcular, kültürel altyapıdan yoksun taraflarla “artan bir başarı” var.

    Satrancın romantik döne­minde, yani 1850-1900 arasında oyuncular belli bir yaşın üzerindeydi. Çalışma metodlarının gelişmediği, lite­ratür eksikliğinin kaçınılmaz olduğu 19. yüzyılda, satranç esas olarak bir kültürel aktivite kabul ediliyordu. İyi eğitim almış kişilerin hegemonyası altındaki satranç, bu dönemde “yaşlıların oyunu”ydu. Kitap okumanın, analiz-sentez yapma yeteneği­nin çok geç yaşlarda ve ancak eğitimle gelişebileceği dönemde satranç bir meslek olarak kabul edilmese de, satranççılar devlet­ler düzeyinde saygı görmektey­di: Kralların oyunu, oyunların kralı!

    1945 öncesi, istisna denebile­cek seviyede kuvvetli sadece 3 genç oyuncu görmekteyiz: José Raúl Capablanca (1888-1942), Samuel Reshevsky (1911-1992), Arturo Pomar (1931-2016).

    Satranc-2
    Ediz Gürel (solda) ve Yağız Kaan Erdoğmuş.

    Capablanca dünya şampiyo­nu olurken, Reshevsky adaylık­ta kalacak; Alexander Alekhine (1892-1946) tarafından keşfe­dilen İspanyol Pomar ise hem büyükusta hem de ülkesinin en iyisi olacaktı. Lakin dönemin dünyasında satranç/çocuk/aile ilişkisi farklıydı. Bu büyük isim­lerin hepsi çocukken satranç­tan el çektirilmiş, 20’li yaşlarda tekrar satranca dönmüşlerdi. Dolayısıyla “harika çocuklar” ilgi çekse de toplumda pek rağ­bet görmüyordu.

    2. Dünya Savaşı sonrasında, özellikle 1946-1980 arasında satrancın niteliği-tanımı de­ğişti. Doğu Bloku çatısı altında, satranç kültürel bir aktiviteden bir spora dönüştü. “Fizikül­türa”nın bünyesinde vücut tiplerinin değiştiği, yaşların da geriye çekildiği görülebilir. “Düşünür”ün yerini “entelek­tüel sporcu tipi”nin aldığı bu dönemde, başarı yaşı 25-30’a düştü. Bu duruma bağlı olarak yeni kategoriler ortaya çıktı: Kadınlar, junior veya gençler veya daha sonra 16 yaş altı ka­det şampiyonaları…

    Devrin en önemli genç oyuncusu, tartışmasız Bobby Fischer’dı (1943-2008). Sovyet ekolünü dize getirme yolundaki ilk dönemeç, 1957 ABD Junior Şampiyonası’nı kazanmasıydı. Bunu 1958 ABD Şampiyonluğu, Interzonal’de 5.’liği paylaşarak Adaylar Turnuvası’na katılma­sı izledi. Fischer artık sadece satranç dünya şampiyonluğu için bir tehdit değildi; 15 yaşın­da, tarihin en genç Büyükusta unvanını da almıştı. Fischer kendini kültürel olarak da geliştirecek, eğitimli Ruslardan oluşan satranç camiasında da yadırganmayıp büyük saygı görecek; 1972’deki unvan karşı­laşmasında Boris Spaski’yi 12.5 – 8.5 mağlup ederek 11. Dünya Şampiyonu olacaktı.

    1980-2000 arasındaki dönemde, dünya satrancının zirvesinde Gari Kasparov (doğ. 1963) vardı. Başarı yaşının 18- 20’ye düştüğü dönemin sonla­rında bilgisayar insanı geçmeye başlayınca, satrançta da değişim başladı. 70’lerin “Informator çocukları” artık bilgisayar analizi desteği alan nesillerle de kaynaşırken oyun temposu hızlandı, ajurneler kalktı. Bu dönemin simgelerinden biri de, babalarının okula göndermeyip evde eğitime tâbi tuttuğu Polgar kardeşlerdi. Judit Polgar erkek­ler kategorisinde dünyanın ilk 10’una girdi.

    Satranc-1
    Soldan sağa sırasıyla José Raúl Capablanca, Bobby Fischer, Gari Kasparov, Judit
    Polgar, Hikaru Nakamura, Magnus Carlsen ve Ding Liren.

    Günümüze gelince… Bilgisa­yarların olağandışı performan­sı karşısında, “insan oyun­cu”ların satranç literatürüne hakim olması, eğitimli olması ve fiziksel olarak güçlü olması önemsizleşti. Satranç sinüzo­idal bir biçimde tekrar oyun hâline evrildi. Bilhassa Hin­distan ve Çin 10-15 yaş arası başarılı oyuncular çıkarırken Büyükusta unvanını kazan­ma yaşı da 12-13 yaş civarına inmeye başladı. “Akıl oyunları”, “e-spor” kategorilerine düşme­ye başlayan satrancın temsilci­leri de artık pek eğitim ihtiyacı duymuyordu. “Smislov’un oyunlarını bilmeye ne ihtiya­cım var, hatalarımı bilgisayar­dan öğrenirim” diyen Ame­rikalı Hikaru Nakamura’nın (doğ. 1987) prototipi olduğu kuşak satranç dünyasında hükümranlığını ilan ederken; Amerikalı Abhimanyu Mishra 12 yaş ,4 ay ve 25 günle gel­miş-geçmiş en genç Büyükusta unvanını 2021’de kazandı ve hâlâ elinde tutmakta!

    Şüphesiz ki günümüzün ve belki de tüm dönemlerin en iyi satranççısı Norveçli Mag­nus Carlsen (doğ. 1990), Lakin pandemi döneminin şartlarıyla birlikte “streamer” olmaktan, ekran karşısında şortla “noodle” yemekten imtina etmeyen Carl­sen, dünya şampiyonu unvanını da 2023’te oynamadan bıraktı. Carlsen’in yerini halihazırdaki şampiyon Çinli Ding Liren (doğ. 1992) aldı ama; bu yıl Adaylar Turnuvası’nı kazanan 17 yaşın­daki Hintli Dommaraju Gukesh, Carlsen’i andıran stiliyle en genç dünya şampiyonu olmaya namzet.

    Satranc-3
    Amerikalı Abhimanyu Mishra 12 yaş ,4 ay ve 25 günle gelmiş-geçmiş en genç Büyükusta unvanını 2021’de kazandı ve hâlâ elinde tutuyor.

    İşte size 11 yaşındaki Gukesh:

    Gukesh (2362) – Suat Ata­lık (2545), Bhopal 2017, İngiliz Açılışı

    1.Af3 Af6 2.g3 b6 3.Fg2 Fb7 4.c4 c5 5.0-0 e6 6.Ac3 Fe7 7.Ke1 d5 8.cd5 Ad5 9.e4 Ab4 10.d4 cd4 11.Ad4 A8c6 12.Ac6 Vd1! 13.Kd1 Fc6 14.a3 Ac2 15.Ka2 Kd8 16.Kd8 Fd8 17.b4 Ae1! 18.Fh1 (18.Ff1 Af3) Ad3 19.Fe3 Ff6 20.Kc2 Ae1 21.Kc1 Ad3 22.Kc2 Ae1 23.Kc1 Ad3 ve beraberlik: 0.5-0.5

    Türkiye’ye gelince… 2000’ler­le birlikte “çocuk turnuvaları”­nın getirisini iyi değerlendirdik ve bu alanda dünyanın turnuva merkezi, İspanya’daki Oropesa del Mar’dan Antalya’ya kaydı! Bu doğrultuda idareci, antrenör, hakemin yanına veli profilinin de sürece katıldığını görmekte­yiz. Satrançta yaşın düşmesiyle birlikte, profesyonel dünyada 18 yaşını geçmemiş bir insana na­sıl maddi ödül verileceği sorunu bir yana; diğer taraftan yöneti­me tahakküm etmeye çalışan bir “veli güruhu”nu görüyoruz.

    Satranc-4
    Bugün 17 yaşındaki Hintli Dommaraju Gukesh, Carlsen’i andıran stiliyle en genç dünya şampiyonu olmaya namzet. Gukesh 6 yıl önce Suat Atalık’la karşılaşmıştı.

    Ülkemizde son dönemde çocuk yaşta büyükusta olan iki isim var: Ediz Gürel (doğ. 2008) ve Yağız Kaan Erdoğmuş (doğ. 2011). Bu iki müstesna karde­şimiz, “çocuk turnuvaları”nın eserleri değil. Ediz Gürel bu senenin Mart başında büyükus­ta olurken 2022’den beri yüksek seviyedeki turnuvalarda yer alı­yordu. İşte 14 yaşındaki Gürel:

    Suat Atalık (2436) – Ediz Gü­rel (2437), Vrnjacka Banja 2022, Slav Savunması

    1.d4 d5 2.c4 c6 3.e3 Af6 4.Ac3 Ff5 5.Af3 e6 6.Ah4 Fe4 7.f3 Fg6 8.Fd2 Fe7 9.Ag6 hg6 10.Vc2 a5!? 11.cd5 (Yenilik) Ad5 12.g3 Aa6 13.a3 Aac7?! 14.Fg2?! (14.Ae4!) Kc8 15.Ae2 Ab5 16.e4 Af6 17.Fe3 0-0 18.Kd1 Vb6 19.Vb3 Va6 20.Af4?! (20.a4) Kfd8? (20…a4!)

    21.a4? (21.Ag6! fg6 22.Ff1!! (22.Ve6? Şf8 23.Ff1 c5) Vb6 23.Şf2!! çifte tehditle: Hem 24.a4 hem de 24.Ve6 Şf8 25.Fc4) Ac7 22.Şf2 b5 23.Khe1?! (23. Ad3) ba4 24.Va4 Kb8 25.Vc2 Vb5 26.Ad3 Aa6!=

    27.Ff1 Ab4 28.Ab4 Vb4 29.Kb1 Kbc8 30.Vc3! Vb8 31.Ked1 Fb4 32.Vc2? (32.Vc4) Vb7 33.Şg2 Kc7 34.Fe2 c5 35.dc5 Kdc8 36.Vd3 Fc5 37.Ff4 Kc6 38.Kdc1 Fa7 39.Vb5! Vb5 40.Fb5 Kc2 41.Şh1 Fd4 42.Fa4! K2c5 43.Kc5 Kc5 44.Kc1 Kc1 45.Fc1+= Şf8 46.b3 Şe7 47.Fd2 Fb6 48.b4 ab4 49.Fb4 Şd8 50.Ff8 Ah5 51.f4 Fd4 52.e5 g5 53.Şg2! (53.Fd1? gf4! 54.Fh5 g6 kolayca berabere yapar.) f6?? (53…f5 54.fg5 g6!=) 54.f5! Siyah terkeder (Beyazların Vezir çık­ması engellenemez) 1-0

    Satranc-5

    Satrançta başarı yaşının düştüğü, bir “çocuk oyunu” hâ­line geldiği gerçek. Bu durum, binbir zorlukla satrancın bir “spor” olduğunu kabul ettirmiş insanlara, tekrar bir “oyun” oynuyor! Kendini ifade etmekte bile zorlanan çocukların sat­rancı tanıtmasını beklemek ise yanlış. İyi satranç oynayan ço­cuğun oluşturduğu hayranlık, maalesef başta çoğu ana-baba tarafından besleniyor, yayılıyor. Bir dönem çocuktan beklenen, ilerde iyi bir oyuncu olduğun­da kullanacağı melekelerini oturtmasıydı; şimdiyse bilgi­sayarla iletişim, kuru ve daha ziyade defansif bir yaklaşım sunuyor. Çağa uygun şekilde hızlanan satranç artık şüphesiz başka bir boyutta; ama Naka­mura’nın oyunu hiçbir zaman Smislov’unkiyle aynı derinliğe ulaşamayacak.

  • Başarısızlıkla dolu bir yolda pes etmeyenlerin öngörüsü

    Başarısızlıkla dolu bir yolda pes etmeyenlerin öngörüsü

    Tarih boyunca doğayı/evreni anlama çabasındaki insan, bu merakın/ihtiyacın bir sonucu olan “akıllı düzenekler”in hayalini kurdu. Özellikle savaşların, felaketlerin gölgesinde filizlenen teknoloji, bugün yapay zekanın belirleyici bir mesele hâline gelmesinde şüphesiz en önemli unsur. Tabii “doğal zeka”lı ve inatçı biliminsanları sayesinde…

    Kökeni her ne kadar -ve oldukça zorlayarak- an­tik dönem filozoflarına ve mitolojilere dayandırılsa da, bugün tanık olduğumuz yapay zekanın (AI) en temel hâli ancak 20. yüzyıl ortalarına kadar geri götürülebilir.

    Yapay zekanın onlarca sözlük tanımı var şüphesiz. Temel olarak “normalde insan aklına ihtiyaç duyulan işleri” insan olmayan bir düzeneğe yaptırma teknolojisi. Henüz modern anlamda bilgisa­yarlar hayatımıza girmeden çok önce, bir yapay zeka fikri ufukta görünmeye başlamıştı. İlk dönem bilgisayarlar da, insanın bilgiyi işleme ve karmaşık hesaplama­ları hızlı bir doğrulukla yapabil­me konusunda kendine yardımcı arayışından ortaya çıkmıştı. “İnsan gibi düşünebilen makine­ler”in icadının, önce insan beyni­ni anlama ve açıklama yolundan geçtiği düşünülüyordu.

    20. yüzyılın önemli bilimin­sanları nörofizyolog Warren S. McCulloch ve mantıkçı Walter Pitts, insan beynini açıklamak için teoriler geliştirdiler. 1943’te yayımladıkları makalede, beynin temel bileşenlerinin matematik ve mantık ile açıklanabileceğini; bilgiyi işleyebilecek, öğrenebile­cek ve düşünebilecek karmaşık bir “ağ” oluşturulabileceğini söylediler; beyin hücrelerinin çalışma şeklini esas alan bir mo­del önerdiler. Yapay zeka adımı olarak kabul edilen ilk çalışma, McCulloch ve Pitts’in bu yapay sinir hücreleri tasarımıydı.

    Kapak-Dosyasi-Seher-2
    Yapay zeka alanında çalışan Marvin Minsky, Claude Shannon, Ray Solomonoff ve “yapay zeka”nın temelinin atıldığı Dartmouth Çalıştayı’ndaki diğer biliminsanları, 1956.

    2. Dünya Savaşı felaketi, bilimsel gelişmeleri de tetikledi. Hedefi kendisi bulan bir uçaksa­var yapılmasının mümkün olup olmadığı sorusu, canlılardaki si­nir sistemini bilgisayarlara uyar­layarak özyönetimli makineler yapmaya çalışan “sibernetik”in doğmasına yol açtı. Matematikçi Norbert Wiener, 1948’de bilgisa­yarların bir gün satranç oyna­yacağını ve büyük ustaları (GM) bile yenebileceğini düşünüyordu; onun çalışmaları, yapay zeka konusunda çığır açtı.

    2. Dünya Savaşı sırasında Na­zilerin haberleşmede kullandık­ları şifreleme sistemini çözme­siyle tanınan matematikçi Alan Turing (1912-1954), 1950’de Mind dergisinde yayımlanan “Com­puting Machinery and Intelli­gence” isimli makalesinde “akıllı makineleri” tanıttı. “Makineler düşünebilir mi?” diye soruyor, elektronik bir bilgisayarı “akıllıca davranacak şekilde programla­ma olasılığı”ndan bahsediyor ve 5 dakika sürecek bir test öneriyor­du: “Sorgulayıcı/değerlendirici” olarak tanımladığı insanın bir bilgisayar programıyla konuş­tuğunda, kendine cevap verenin makine olduğunu tespit edeme­diği ve gerçek bir insan olduğu kanaatine vardığı (yani kandırıl­dığı) durumda, makinenin “akıllı” olacağını öne sürüyordu. Kendi adıyla anılan Turing testi, daha sonra yapay zekanın temellerini teşkil eden bir kavrama dönüşe­cekti (Turing’in 1900’lerin sonu­na kadar geçileceğini öngördüğü bu test, 2014’e kadar geçilemedi).

    1956’da “yapay zekanın ba­bası” sayılan matematikçi John McCarthy, Dartmouth Koleji’nde “yapay zeka” projesini başlatmak için yaklaşık 2 ay süren bir çalış­ma toplantısı düzenledi. Dart­mouth Çalıştayı olarak da anılan bu toplantıda “yapay zeka” ifadesi ilk defa kullanıldı. Projenin he­defi, makinelerin dil kullanma­sını, soyut düşünmesini, sadece insanların yapabildiği işleri yapmasını, insanların çözebildiği sorunları çözmesini ve kendile­rini geliştirmelerini sağlamaktı. İlk yapay zeka programı “Logic Theorist” (Türkçeye “mantık kuramcısı” olarak çevrilmiştir) bu çalıştaydan sonra ortaya çıktı. Allen Newell, Cliff Shaw ve Herbert Simon’ın tanıttığı “Logic Theorist”, insanın problem çözme becerilerini taklit etmek, mantık teoremlerinin kanıtlarını üretmek ve Principia Mathemati­ca’dan (matematiğin temellerini ve bazı paradoksları barındıran kitap) bazı matematik sorula­rını çözmek için tasarlanmıştı. Bilim tarihçileri “Logic Theorist”i insanların karmaşık sorunları çözmek için akıl yürütme yön­temlerini taklit eden ilk program olarak nitelendiriyor.

    1958’de McCarthy, yapay zeka hesaplamalarında kullanılmak üzere ilk programlama dili olan LISP’i geliştirdi (ilerleyen dönem­lerde LISP, yapay zeka programı yazanların en çok tercih ettiği dil olacak, bu programlama dili sayesinde ses tanıma teknolojisi gelişecek ve iPhone’un kişisel yardımcı uygulaması “Siri” orta­ya çıkacaktı).

    Kapak-Dosyasi-Seher-3
    Satranç oyunu için geliştirilen Deep Blue, Dünya Satranç Şampiyonu Gari Kasparov’u yeniyor, Mayıs 1997.

    McCarthy 1961’de internet ve bulut sisteminin temeli sayılan zaman paylaşımlı (birden çok kullanıcının erişimini sağlayan) bilgisayar konseptini geliştirdi. Yine o yıllarda MIT’de bir yapay zeka projesi başlatan McCarthy, ardından Stanford Üniversi­tesi’ne geçerek ilk yapay zeka laboratuvarını kurdu.

    Yapay zekanın ilerleyişi, mü­hendislik alanındaki gelişmelerle paralel olarak ilerledi. Soğuk Savaş döneminde Sovyetler ile ABD arasındaki uzay savaşı, tek­noloji alanındaki gelişmelere hız kazandırıyordu.

    1966’da Natural Langua­ge Processing, NLP (doğal dil işleme) programı ELIZA gelişti­rildi. Turing testinin yetkinliğini göstermek için üretilen ve bugün “ChatGPT” olarak bilinen sohbet robotunun erken bir versiyonu olan ELIZA’nın amacı, bilgisa­yar-insan arasında gerçekle­şebilecek doğal dil iletişimini mümkün kılmaktı. Bu aslında bir psikoterapi programıydı; kul­lanıcılar soru soruyor ve ELIZA cevaplıyordu. Amaç, kişiyi en basit düzeyde gerçek bir insanla etkileşime girdiğine inandır­manın bir yolu olarak insan iletişimini taklit etmekti; fakat yalnızca kendine söylenenleri ye­niden işleyerek cevap veriyordu ki bunların çoğu anlamsızdı.

    1966’da bir kamerayla bilgi­sayarların “görmesini” sağlayan program “Computer Vision” üze­rinde çalışıldı ve bir dizi deney yapıldı. Aynı yıl Richard Greenb­latt, ilk satranç programı “Mac Hack 6”yı üretti. 70’lerin başla­rında ilk ses tanıma programı “Hearsay 1” geliştirildi ve bilgi­sayarlar sesi algılamaya başladı. Bu program, modern ses tanıma sistemlerinin temelini oluştu­ran birçok ilkeyi ve teknolojiyi tanıtmıştı.

    Yapay zekanın nasıl geliştiri­lebileceği ile ilgili farklı görüşler de araştırmacıların gündemin­deydi. Bunun geleneksel bilgi­sayar algoritmasına dayanması gerektiğini söyleyen uzmanlar olduğu gibi, insan beynine benzer sinir ağlarıyla çalışması gerektiğini savunan uzmanlar da vardı.

    Kapak-Dosyasi-Seher-4
    Digital Equipment Corporation (DEC) şirketinin kurucusu Ken Olsen, yapay zekanın ticari faydasını farkeden ilk işinsanlarından.

    1960’larda yapay zeka için yapılan çalışmalar ABD Savun­ma Bakanlığı başta olmak üzere devlet kurumları tarafından desteklendi ve dünyanın dörtbir yanında yapay zeka çalışmaları için laboratuvarlar kuruldu (bu dönemde yapılan çalışmalar, bugün teknoloji devi olan mar­kaların temelini oluşturmak­tadır). 1974’te yapay zekanın ne olduğunu anlamak ve bu alanı destekleyip desteklememe ko­nusunda karara varmak isteyen İngiltere, matematikçi James Li­ghthill’e konuyla ilgili bir rapor hazırlattı. Lighthill’in eleştirileri ve daha üretim odaklı projelerin desteklenmesi gerektiğini ifade etmesi; 70’lerde tüm dünyaya yayılan ekonomik sıkıntıların da etkisiyle birleşince, yapay zeka çalışmaları için fon bul­mak giderek zorlaştı. Lighthill, yapay zeka çalışmalarının çok hantal ilerlediğini, vaatlerini gerçekleştiremediğini ve zaten bir makinenin asla insan gibi düşünemeyeceğini söylüyordu. Yapay zeka araştırmacılarının imkanları çok kısıtlıydı; ellerin­deki bilgisayarlar güçlü işlemci­lere sahip değildi; programlama dilleri gelişmemişti ve bu yüz­den çalışmalar tam manasıyla başarıya ulaşmıyordu. Yapay zeka çalışmaları için ayrılan fonlar kesildi, bu alanda çalışan­lar ise başka alanlara yönelmeye başladı. Bu dönem “AI winter” (“yapay zeka kışı”) olarak adlan­dırılmaktadır.

    1972’de yapay zeka üzeri­ne doktorasını tamamlayan nöropsikolog Geoffrey Hinton, insan beyninin çalışma prensi­binden ilham alınarak tasar­lanmış “sinir ağları” üzerine çalışıyordu. Araştırmaları, çok katmanlı sinir ağları kullana­rak verileri daha ileri seviyeler­de işleyebilen ve anlamlandı­rabilen bir yapay zeka yöntemi olan “derin öğrenme” alanına öncülük edecekti.

    Bu dönemde çalışmalar azalsa da, dünyada “işlem gücü” açısından büyük gelişmeler ya­şanacaktı. Yapay zeka araştır­macılarının “ayağına takılan en büyük engel” olan işlem gücü geliştikçe, bunun etkisi tüm di­siplinlerde görülmeye başlandı.

    1980’lerin başlarında bilgisa­yar üreticisi Digital Equipment Corporation (DEC) tarafından kullanılan ve müşterilerin se­çimlerine göre donanım öneren yapay zeka programı, firmaya 1 yılda bugünkü karşılığıyla145 milyon USD’lik bir gelir/tasar­ruf sağladı. Bu ticari başarı, ya­pay zekanın ekonomik potan­siyelini de gözler önüne serdi. Alanda yapılan çalışmalar tekrar ivme kazandı ve “yapay zeka kışı” sona erdi.

    90’ların sonunda yapay zeka; lojistik, “veri madenciliği” (bü­yük veri kümelerinden anlamlı/ değerli bilgilerin çıkarılması yöntemi) ve tıbbi tanı gibi çok farklı alanlarda uygulanmaya başladı. “Bilgisayarla görme” alanında önemli ilerlemeler kaydedildi; nesne tanıma, ha­reket takibi gibi konularda yeni algoritmalar geliştirildi. Doğal dil işleme alanında çalışmalar yoğunlaştı; çevrelerini algılayıp ona göre hareket edebilme ye­teneği olan robotlar ortaya çıktı.

    1997’de satranç oynaması için geliştirilen Deep Blue süper bilgi­sayarı, Dünya Satranç Şampiyo­nu Gari Kasparov’u yendiğinde, yapay zekanın süper beyinlere karşı bile üstünlük sağlayabile­ceği ortaya çıktı. 2000’lere doğru kademeli olarak toplumun her kesimine ulaşmaya başlayan internet, dünya genelinde devasa boyutta veri üretilmesine yol açtı. Bu büyük veri kümeleri, ma­kine öğrenimi algoritmalarının daha doğru ve genelleştirilebilir modeller oluşturmasını sağladı, sağlamaya devam ediyor. İnsan­lardan toplanan bu veriler (big data), çeşitli kaynaklardan (ör­neğin sosyal medya platformları veya alışveriş yaptığımız market uygulamaları) bireylerin dav­ranışları, tercihleri, etkileşim­leri ve diğer kişisel bilgilerden geliyor. Yapay zeka ve makine öğrenimi modellerinin eğitilme­si, doğrulanması ve geliştirilme­si için kritik öneme sahip olan bu verilerle, bugün artık bambaşka bir boyutu yaşıyoruz.