Etiket: galatasaray

  • Fransızca eğitimi bitirdiler tıp dilini Türkçeleştirdiler

    Fransızca eğitimi bitirdiler tıp dilini Türkçeleştirdiler

    Türkiye’de 19. yüzyılın ilk yarısında başlayan modern tıp eğitimi ve doktorluk, her şeyden önce en hayati konuyu tedavi etmek durumundaydı: Dil! Eğitim-öğretim dili ve kitaplar Fransızcaydı; öğrenciler ancak ileri seviyede Fransızca bildikleri takdirde eğitim alabiliyordu. Türkçe eğitime geçmek için çalışan ve bunu başaran kahramanların hikayesi.

    Batı’da Rönesans’la birlik­te yükselmeye başlayan bilimsel devrim dönemi (1450-1700) 17. ve 18. yüzyıllar­da Aydınlanma Çağı’na doğru ilerledi; ancak bilimsel düşünce geleneksel tıbba nispeten geç yansımıştı. Oysa Osmanlı Devle­ti’nde tıp, modernleşmenin ilk ve en güçlü parçası olacak; hekim­ler önemli roller üstlenecek; 19. yüzyıl ortalarında, bugüne kadar kesintisiz ulaşacak modern tıp kurumlarının temelleri atıla­caktı. Bu zorlu süreçte, Fransızca eğitimle geçen 30 yılın ardından bir grup zeki, çalışkan ve fedakar öğrencinin Türkçe eğitim için verdiği mücadele müstesnadır.

    Osmanlı döneminde tıbbın modernleştirilmesi çalışmaları 19. yüzyıl başlarına tarihleniyor. Bu dönemde medreseler hâlâ faaldi; ancak modern tıbba ayak uydurmaktan artık çok uzak­tı. Sultan 3. Selim zamanında 1805’te Kuruçeşme’de Rumlar tarafından açılan tıp mektebi ve 1806’da Kasımpaşa’da yapılan Tıphane uzun ömürlü olamaya­cak; Sultan 2. Mahmud döne­minde, 14 Mart 1827’de açılan Tıphane-i Âmire ise modern tıp eğitimini bugünlere getiren bir başlangıç sağlayacaktır. 1831’de açılan Cerrahhane ise daha sonra Tıphane birleştirilmiş, fakat eğitim yeterli bir seviyeye ulaşamamıştı.

    Tip_Tarihi_1
    Mustafa Kemal Paşa’nın da katıldığı Millî Tıp Kongresi, 1 Eylül 1925’te özel izinle TBMM binasında yapıldı. Kongrenin açılışını İsmet Paşa yaptı.

    Tıphane-i Âmire, kuruluşun­dan 12 yıl sonra geliştirilmek ve daha yüksek nitelikli bir eğitim vermek üzere Galatasaray’daki yeni binasına nakledildi; Mek­teb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane adıyla 11 Mart 1839 tarihinde öğretime başladı. Mektebi yeni­den yapılandırmak üzere Viyana Tıp Mektebi muallimlerinden Karl Ambros Bernard, İstanbul’a davet edildi. Talebenin çoğun­luğunun Fransızcasının zayıf olduğunu gören Bernard, Fran­sızca öğretime ağırlık verecekti.

    Okulu ziyaret eden Sultan 2. Mahmud buradaki nutkunda asıl amacın Fransızca eğitimi olmadığını, tedrisatın Türk­çe (Osmanlıca) icra edilebilir hâle getirileceğini buyurmuş, fakat bu mümkün olmamıştı. Mektebin yabancı hocaları, tıp eğitiminin Türkçe yapıla­mayacağını savunuyorlardı. 1853’te okula atanan Cemaled­din Efendi, 1856’da mektebin parlak talebeleriyle bir “müm­taz sınıf” kurdu ve bu sınıfta Vakanüvis Ömer Lütfi Efendi ile Ârif ve Şevki Efendiler tarafın­dan Arapça, Farsça ve Türkçe dersler verilmeye başlandı. Bu ekibin gerekli tıp terminolojisini meydana getirmesi ve Türkçeye kitap tercüme etmesi hedef­leniyordu. Bu çalışmalar çok geçmeden yabancı hocaların tepkisini çekti; Türkçe tedrisat aleyhinde bir kampanya başlat­tılar. Mektep nazırı Cemaleddin Efendi 1859’da azledildi; Türkçe çalışmaları durduruldu.

    Ancak bu çalışmalara katılan öğrencilerden Kırımlı Aziz, Vahid, Hüseyin Remzi, Hüseyin Sabri, Servet, Nedim, İbrahim Lütfi, Bekir Sıdkı Beyler Türkçe tıp dili üzerine başladıkları kitap inceleme çalışmalarını devam ettirdiler; Fransızca öğrendikle­ri fenni tıbbın Türkçe ifade edi­lebileceğini anlamışlardı. Henüz talebeydiler ve imkanları kısıt­lıydı; dahiliye muallim muavini Binbaşı Ahmet Ali Efendi’den yardım istediler. Tıp kitaplarını Türkçeye çevirmek için para desteği sağlamak üzere seslerini duyurmak niyetindelerdi; asıl düşüncelerinin ise tıp dersle­rini Türkçeleştirmek olduğunu saklamamışlardı. Talebenin ce­saret ve azmini gören Ahmet Ali Efendi, mektep nazırı Arif Bey’e bu talepleri nakletti. Arif Bey, belki biraz da onları oyalamak niyetiyle bunları kabul etti ve öğrencilerin her birinden birer Fransızca kitap bölümü tercü­mesi istedi. Yapılan tercümeler çok beğenildi; bununla birlikte öğrencilere, mezun olana kadar sadece dersleriyle meşgul olma­ları da ihtar edilmişti.

    Tip_Tarihi_2
    Tıp müfredatının Türkçeleşmesinin en büyük adımlarından biri olan Lugat-ı Tıbbıye 1873’te Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane Matbaası tarafından basıldı.

    Öğrenciler, mektebin mat­baa müdürü Hacı Arif Efen­di’nin oturduğu Hacı Beşir Ağa Medresesi’nde ve Vahit Bey’in konağında toplanmaya başladı. İlk toplantıda Hacı Arif Efendi bütün birikimi olan 35 altını verdi ve “Kitapları alın, Türkçeye çevirin, çevirileri basmanın bir yolunu bulurum” dedi. Talebe­ler rahat bir nefes aldı ve Mısır Çarşısı’nın arkasındaki Çiçek Pazarı Sokağı’nda bir handa oda kiraladılar, çalışmaya başladılar. Ahmed Ali Efendi de onlara des­tek oldu ve birlikte 1862’de Ce­miyet-i Tıbbiye-i Osmaniye’nin ilk nizamnamesini kaleme aldılar. 1867’de, cemiyetin mek­tep nazırının sorumluluğunda olması şartı ve ayda 1000 kuruş kırtasiye masrafı ödeneğiyle Ce­miyet-i Tıbbiye-i Osmaniye’nin kurulmasına padişah tarafından izin verildi.

    Tip_Tarihi_3

    Sultan Abdülaziz’in iradesi ile 3 Mart 1867’de kurulan cemiyet, henüz yolun başında sayılırdı. Mektep nazırı Salih Efendi, önce kitap tercümelerinin yapılıp sonra eğitime geçilmesini daha uygun görürken, Kırımlı Aziz Bey ve diğer öğrenciler Türkçe eğitimin hemen başlatılması­nı istiyorlardı. Bunun üzerine Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’nin (Askerî Tıp Mektebi) içinde bir dershanede, eğitim dili Türkçe olan Mekteb-i Tıbbiye-i Mül­kiye (Sivil Tıp Mektebi) açıldı. Tıbbiye-i Mülkiye’de Türkçe eğitimin mümkün olduğunun gösterilmesi, Tıbbiye-i Şaha­ne’de bunun yolunu açabilirdi. Fransızca eğitim veren yabancı hocalar, menfaatlerine dokunan bu ihtimal üzerine Beyoğlu’nda çıkan Fransızca gazetelerde tıp eğitiminin Türkçe yapılması­nın mümkün olmadığına dair makaleler yazdılar, bunları ayrıca devlet makamlarına da sundular. Buna karşı Cemiyet-i Tıbbiye-i Osmaniye’nin üyeleri de Türkçe eğitimin yapılabilece­ğine dair bir rapor hazırlamıştı.

    Askerî Şura, yaptığı araştır­malar sonucunda Türkçe tıp eğitimi teklifinin memleke­tin istikbali açısından önemli olduğuna karar vererek bunu padişaha arzetti. 1870’te padişa­hın iradesiyle Tıbbiye-i Şaha­ne’de Türkçe eğitim başladı. Bu mücadeleyi, cemiyetin kurucu­larından, o tarihte mezun olan Kırımlı Aziz, Hüseyin Remzi, İbrahim Latif (Lütfi), Hüseyin Sabri, Vahit, Emin Efendiler ve onları destekleyen birkaç mu­allim vermişti. Kurucu üyelerin çoğu Türkçe tıp eğitimi veren Tıbbiye-i Mülkiye’de öğretmen olmuşlar ve 3 sene içinde tıp derslerinin Türkçe yapılabilece­ğini ıspat etmişlerdi.

    Tıp eğitiminin Türkçe ol­ması, yeni bir sorunun kapı­sını açmıştı: Tıp terimlerinin saptanması ve bir lugat ha­zırlanması şarttı. Kadrosunu genişleten cemiyet çalışmala­rına devam ediyordu. Tıbbiye-i Şahane Nazırı Salih Efendi’nin başkanlığında, Ahmet Paşa, İbrahim Lütfü Bey, Mehmet Muhtar Efendi, Ahmet Hilmi Bey, Mehmet Nuri Bey, Hüseyin Remzi Bey, Agop Bey, Mehmet Nazif Bey, Mehmet Nedim Bey, Vahit Efendi, Bekir Sıtkı Efendi, Hüseyin Sabri Efendi ve Hacı Arif Efendi’nin aralıksız 3 yıl süren çalışması sonucunda 1873’te ilk tıp lügatımız Lugat-ı Tıbbiye basıldı. 640 sayfalık bu eser Fransızca tıbbi müfredatın Türkçeleştirilmesinde kilit rol oynayacak; sonraki 10 yıl içeri­sinde 46, 1881-1892 döneminde 77 ve 1893-1904 döneminde 45 olmak üzere toplam 168 tıp ki­tabı Türkçeye kazandırılacaktı.

    Tip_Tarihi_4
    Kızılay’ın kurucuları Dr. Abdullah Bey, Dr. Marko Paşa, Serdar-ı Ekrem Ömer Paşa ve Kırımlı Aziz Bey.

    1892’de cemiyet, “Tıbbi mü­zakereler” adı verilen bilimsel toplantılar düzenlemeye başla­dı. Ancak bunların “mahsurlu” olduğu düşüncesiyle, cemiyet 29 Mayıs 1897’de 2. Abdülha­mid’in emri ile kapatıldı ve tercüme çalışmaları “Tedkik-i Müellefât Komisyonu” adıyla devam etti. 2. Meşrutiyet’in ardından yasak kalkacak, 25 Aralık 1910’da cemiyet yeniden açılacak ve çalışmalar kaldığı yerden devam edecekti.

    12 Aralık 1910’da Darülfünun Tıbbiye Reisi Cemil Paşa baş­kanlığında toplanan ve yeni­den organize edilen Cemiyet-i Tıbbiye-i Osmaniye; 1912-1922 arasında Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu savaşlar ve tıbbiyenin 5 yıl boyunca İngi­liz askerlerinin işgali altında bulunması nedeniyle zor günler yaşamış olsa da her şeye rağ­men çalışmaya ve tıp kitapları yayımlanmaya devam etti. Millî Mücadele’nin başladığı 1919’da Süleyman Numan Paşa tarafından teklif edilen Millî Tıp Kongresi ise ancak 1925’te gerçekleşebilecekti.

    Tip_Tarihi_5
    Süheyl Ünver’in çizimiyle Galatasaray’daki Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şâhâne.

    Cumhuriyetin ilanından son­ra çalışma ortamı düzelen cemi­yet, tıbbî toplantılar, seminerler, kongreler, kitaplar ve süreli yayınlarla faaliyetlerine devam etti. Adı “Türkiye Tıp Encümeni” olarak değişti, ama tüzüğü aynı kaldı (1925-1968 arasında 20 millî tıp kongresi gerçekleştiren Türkiye Tıp Encümeni, bu kong­relerin her birine ait kitapların da basımını sağladı).

    Tip_Tarihi_7
    3 sultanın doktorluğunu yapan Hekimbaşı Salih Efendi.

    1.Millî Türk Tıp Kongresi” Ankara’da düzenlendi. 1 Ey­lül 1925’te Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın teşrifleri ve Başbakan İsmet Paşa’nın nutku ile açılan kongre, TBMM Başkanı Kâzım Paşa’nın özel izni ile TBMM binasında yapıldı. Kongreye, aralarında Ankara’dan Dr. Naime Hanım ve İstanbul’dan Dr. Hayrünni­sa Hanım olmak üzere 2 kadın hekimin de yer aldığı 592 hekim katıldı.

    1946’da Türkiye Tıp Encü­meni Arşivi adı altında 6 aylık bir dergi yayımlamaya başla­yan cemiyet, 10 Aralık 1966’da Türkiye Tıp Akademisi adını aldı; bu değişikliğin ardından Türkiye Tıp Akademisi Mecmu­ası adı altında 3 aylık çıkarıl­maya başlanan dergi ve Türkiye Tıp Akademisi günümüzde de varlığını sürdürüyor.

    KIRIMLI DR. AZİZ İDRİS BEY

    38 yıllık muazzam bir hayat

    1840’ta İstanbul’da doğan Kırımlı Aziz Bey Askerî tıbbiyeyi 1865’te bitirdi. Aynı yıl açılan sivil tıbbiyeye müdür olarak atandı. Burada umumi emraz (genel hastalıklar), tıbbi kimya, hikmeti tabiye (fizik) ve dahili emraz (iç hastalıkları) dersleri verdi.

    Tip_Tarihi_Kutu_1

    Cemiyet-i Tıbbiye-i Osmaniye’nin kuruculuğunu ve başkanlığını yaptı. Tıp öğreniminin Türkçeleşmesinde büyük rol oynadı. Arkadaşlarıyla birlikte çe­virdiği P. H. Nysten’in sözlüğünü, Lûgat-ı Tıbbiye adıyla yayımladı (1873). Kırımlı Aziz Bey Türk Kızılay’ın kurucularından ve ilk başkanlarındandır. Uluslarara­sı kızıl haç ambleminin Hıristiyanlığı çağrıştırması nedeniyle Müslümanlar arasında kabul görmeyeceğini ifade ederek bu konuda mücadele etmiş ve Kızılay’ın hilal ambleminin uluslararası kabulünü sağlamıştır.

    Kırımlı Aziz Bey, yazdığı iki ciltlik Kimya-yı Tıbbi kitabında ise Fransızca terim kullanmamış ve Türkçe bir adlan­dırma sistemi kurmuştur. İlm-i Emraz-ı Umumiye adlı kitabında hastalıklar hakkında ayrıntılı genel bilgiler verilir. Yazdığı kitaplar uzun yıllar boyunca Tıb­biye’de ders kitabı olarak okutulmuştur.

    Kırımlı Aziz Bey 1878’de henüz 38 yaşındayken akciğer veremi nedeniyle hayata veda etti.

    DR. HÜSEYİN REMZİ BEY

    Zooloji, fizyoloji, mikrobiyoloji…

    26 Mart 1839’da İstanbul’da doğan Hüseyin Remzi Bey, 1854’te Mekteb-i Tıb­biye-i Şâhâne’nin idadi kısmına girmiş ve 1857’de mümtaz sınıfa kabul edilmiştir. Cemiyet-i Tıbbiye-i Osmaniye’nin kurucu üyelerindendir. Mekteb-i Tıbbiye’den 1866’da kolağalık rütbesiyle mezun ola­rak 3. Ordu’da hekimlik görevine başlamış ve 2 yıl Manastır’da ardından İstanbul’da çalışmıştır.

    Tip_Tarihi_Kutu_2

    1873’te Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâ­ne’de muallimliğine atanmış, fizyoloji, zooloji, hijyen dersleri vermiştir. Ayrıca Darüşşafaka’da gönüllü muallimlik ve kurum hekimliği yapmış ve tabiat tarihi müzesi kurmuştur.

    1886’da Zoeros Paşa ve Hüseyin Hüsnü Efendi ile kuduz aşısı ve mikrobi­yoloji araştırmaları yapmak üzere Paris’e, Pasteur Enstitüsü’ne gönderilmiştir.

    Paris’teki araştırma döneminden sonra yurda dönmüş ve yazdığı gözlem­lerini Osmanlı bilim çevrelerine duyur­muştur.

    Mülkiye Baytar Mektebi’nin kurucula­rındandır ve 1889’da mektep açıldığında zooloji dersleri vermeye başlamıştır. Ayrı­ca, uzun yıllar çiçek aşısı üzerinde çalışmış ve aşı müfettişliği görevinde bulunmuştur. 1892’de resmen açılan Telkihhâne-i Şâhâne’nin başına getirilerek 18 Aralık 1896’daki ölümüne kadar çalışmıştır.

  • Beyoğlu-İstanbul-Beyoğlu yarışı

    Beyoğlu-İstanbul-Beyoğlu yarışı

    Akşam gazetesinin İstanbul’da düzenlediği ilk sokak koşusunda, atletler Şişhane Yokuşu’ndan aşağıya doğru iniyor. Kulüplerin 2 kişilik takımlar hâlinde katıldığı yarışta, Galatasaray, Beşiktaş ve Fenerbahçe 8’er, İstanbulspor, Kasımpaşa ve Robert Kolej de 3’er takımla yer almış. Takımlardaki 2 atletten ilki Beyoğlu’ndaki Galatasaray Kulübü’nden yarışa başlıyor ve Cağaloğlu’ndaki Akşam gazetesi binasının önüne kadar koşuyor; oraya varınca takım arkadaşı harekete geçiyor ve Beyoğlu’ndaki başlangıç noktasına yöneliyordu. 50’den fazla hakemin görev yaptığı bu yarışı Beyoğlu’ndaki Galatasaray Kulübü’ne ilk ulaşan Robert Kolej takımı kazanmış, Beşiktaş’ın takımları da 2. ve 3. sırayı almış. Akşam gazetesinin sokak koşusu ilerleyen yıllarda gelenekselleşecek, havanın daha güzel olduğu bahar aylarında yapılacaktı.

    CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    Ayin_Fotografi
  • Kadim futbol geleneğimiz: Sahaya inip hakem dövmek

    Geçen ayın en çok konuşulan konularından biri, Ankaragücü-Rize maçından sonra Ankaragücü Başkanı Faruk Koca’nın hakem Halil Umut Meler’i yumruklaması ve tekmelemesiydi. Türkiye’nin en üst seviye futbol liginde bir kulüp başkanının sahaya inip hakem dövmesi bir ilkti ama, hakemlerin saldırıya uğradığı ilk hadise bu değildi.

    Günümüzün futbol ha­kemlerinin eski hakem­lere göre daha az baskı altında olduğu futbol dünyasında kabul görmüş bir gerçektir. Her­şeyden önce, bugünkü hakemle­rin “takdir yetkisi”ni eski mes­lektaşları kadar kullanmalarına ihtiyaç yoktur; çünkü ofsayttan faule kadar futbolun birçok temel kuralı aradan geçen zaman için­de ayrıntılandırılmış, birçok ola­sılık gözönünde bulundurularak hakemin hangi durumda nasıl karar vermesi gerektiği daha net bir şekilde tespit edilmiştir.

    Bir dönem hakemlerin en büyük korkusu, maçın sonucuna etki edecek hatalı bir karar ver­mek ve bariz bir hadiseyi gözden kaçırmaktı. Bugün ise “Video Yardımcı Hakem” uygulaması sayesinde maçı ekran başında iz­leyen yardımcı hakem, orta hake­min maçın gidişatını etkileyecek bir hatasını görürse düzeltmesi için hemen uyarı yapıyor.

    Futbol kurallarının yakın takibi ve bu tür takviyeler birçok ülkede hakemlerle ilgili tartış­maları azalttı ama Türkiye bu ül­kelerden biri olamadı. Hakemle­rin hedef tahtasına konulması ve zaman zaman saldırıya uğraması ne yazık ki bizde eski bir “gele­nek”. Bunun son örneği, 11 Aralık 2023’te, Süper Lig’in 15. haftasın­da MKE Ankaragücü ile Çaykur Rizespor arasındaki maçtan sonra hakem Halil Umut Meler’in uğradığı saldırıda yaşandı. Anka­ragücü Başkanı Faruk Koca’nın bizzat başlattığı saldırıyı birçok medya kuruluşu “utanç verici” olarak tanımlarken, kimileri bunun bir ilk olduğunu yazı­yordu. Türkiye’nin en üst seviye futbol liginde bir kulüp başkanı­nın sahaya inip hakem dövmesi bir ilkti gerçi ama, hakemlerin saldırıya uğradığı ilk hadise tabii bu değildi.

    Gundem_Hakem_1
    11 Aralık’ta Ankara’daki Ankaragücü-Rize maçından sonra Ankaragücü Başkanı Faruk Koca ve yanındaki iki kişi hakem Halil Umut Meler’e saldırarak Türk futbol tarihinin utanç sayfalarında yerlerini aldılar.

    Hakemlere yönelik saldırıla­ra geçmeden, kısaca biraz daha öncesinden sözetmek gerekir. Türk futbolunun ilk dönemlerin­de maçları yöneten hakemlerin çoğu kendi kulüpleriyle özdeş­leşmiş isimlerdi. Örneğin 1912’de oynanan Fenerbahçe-Galata­saray maçında sarı-kırmızılı formayı giyen Aydınoğlu Raşit Bey, ertesi yıl oynanan Fenerbah­çe-Galatasaray maçının hake­mi olabilmişti. 1910’lu ve ‘20’li yılların meşhur hakemlerinden Galatasaraylı Yusuf Ziya Bey (Öniş), Fenerbahçeli Hikmet Bey (Barlan) ve Beşiktaşlı Şeref Bey’in maç yönetmesine kimse itiraz etmiyordu. Zaten futbol bilgisi­nin çok kısıtlı olduğu o yıllarda, hakemlik yapacak fazla kimse yoktu; sahaya çıkıp maç yönet­mek bir nevi hatır-gönül işiydi.

    Futbolun İstanbul’da giderek daha çok ilgi görüp yaygınlaş­ması hakemliğin standartlarını ihtiyacını doğu­runca, 1932’den itibaren hakem kursları açılmaya başlandı. Kursun me­zunlarından Adnan Akın, Tarık Özerengin, Samih Duransoy, Şazi Tezcan ve Sulhi Garan uzun yıllar bo­yunca Türk futbolunun en tanınmış hakemleri oldular.

    Gundem_Hakem_5
    31 Ocak 1960’ta İnönü Stadı’nda oynanan Fenerbahçe-Feriköy maçının bitiminde “Apartman Mustafa” olarak tanınan Feriköy yöneticisi Mustafa Pekgözlü, hakem Baha Kırçıl’ı iki yumruk atarak yere düşürmüştü. Pekgözlü, Başbakan Menderes’e yakın bir müteahhitti.

    1930’lu ve ‘40’lı yılların gazetelerinde hakemlerin kararlarıyla ilgili tartışma­lara pek rastlanmaz. Buna karşın, İstanbul Ligi’ndeki ve 1938’de düzenlenmeye başlanan Millî Küme’deki ‘üst seviye’ maçlardan küçük semt takımları arasındaki 3. Küme maçlarına kadar birçok karşılaşmada hakemlere fizikî saldırılar olduğuna dair haberler görmek mümkündür.

    Türkiye’de bir futbolcunun hakem dövdüğü ilk maç, 23 Tem­muz 1939’da Fenerbahçe Stadı’n­da oynanan Galatasaray-Ankara Demirspor maçıdır. 80. dakikada oyundan atılan Demirspor kale­cisi Necdet Erdem karara tepki gösterip hakem Tarık Özerengin’i yumruklamıştır.

    Gundem_Hakem_2
    Gundem_Hakem_3
    23 Temmuz 1939’da Fenerbahçe Stadı’nda oynanan Galatasaray-Ankara Demirspor maçında oyundan atılan Demirspor kalecisi Necdet Erdem karara tepki gösterip ligin en genç hakemlerinden Tarık Özerengin’i (üstte) yumruklamıştı.

    7 yıl boyunca Fenerbahçe’nin ve Millî Takım’ın kalesini koru­yan Necdet, o dönemin en ba­şarılı kalecisidir. Ankara Hukuk Fakültesi’ne girince Demirspor’a transfer olmuştur. Olaylı maçtan 3 hafta önce tıp fakültesini bitirip doktor olan Tarık Özerengin ise ligin en genç hakemlerinden biridir. Tutuklanıp cezaevine gönderilen Necdet’e ömür boyu futboldan men cezası da verilir. 5 hafta tutuklu kalıp kefaletle serbest bırakılan Necdet Erdem, hadiseden 3 ay sonra hakim karşısına çıkacaktır. Bu arada spor camiasından birçok kişi hakem Özerengin’i şikayetini geri çekmesi için ikna etmeye çalışır. Necdet’e verilecek ceza en az 1 yıldır; futbol hayatı zaten bitmiştir, ceza alırsa sabıkası ola­cağı için avukat olma hayalleri de sona erecektir. Karar duruşma­sına günler kala, aracılar hakem Özerengin’i ikna etmeyi başarır ve genç hakem millî kalecinin özür dilemesi şartıyla şikayetini geri çekmeyi kabul eder.

    Davanın ardından okulu bitirip avukat olan ve ömür boyu men cezası 7 yıl sonra kaldırılan Necdet Erdem, 1946’da sahalara dönerek iki sezon Galatasaray’ın kalesini koruyacaktır. Tarık Öze­rengin ise 1954’e kadar hakemlik yapmayı sürdürür.

    7 Kasım 1948’deki hakeme saldırı ise felaketle sonuçla­nır. Vefa Stadı’nda oynanan 2. Küme’deki Elektrik-Defterdar maçının hakemi Fikret Kayral, Defterdar takımından Adnan’ın saldırısına uğramış ve burnu kırılmıştır. İlk teda­visi sırasında tetanos serumu verilmediği için 10 gün sonra fenalaşıp yeniden hastaneye kaldırılan Kayral, 24 Kasım 1948’de hayatını kaybeder. Hakemin burnunu kıran fut­bolcu Adnan tutuklanır, 4 ay sonra serbest kalır.

    Profesyonel dönem

    1951’de Türk futbolunda profesyonelliğe geçiş kararı, futbolun gelişiminde önem­li bir aşamaydı. Artık rekabet daha sert, maçlar daha gergin­di. Hakemler üzerindeki baskı da artmıştı. 1952’de İstanbul Ligi, 1955’te ise Ankara ve İzmir Ligleri profesyonel oldu. Profes­yonel liglerde görev yapabilecek kapasitede yeterince hakem olmadığı da kısa sürede ortaya çıkmıştı. Futbol Federasyonu bunun çözümünü Türkiye’ye yabancı hakem getirmekte buldu. 1950’lerin ikinci yarısında önemli maçların çoğunu da İtalyan Ma­urelli, İngiliz Dellow, Avusturyalı Grill, Bulgar Sotiro gibi hakemler yönettiler. 1960’ların sonunda yabancı hakemlere maç veril­mekten vazgeçildi.

    Gundem_Hakem_4
    25 Kasım 1948 tarihli Hürriyet gazetesi, 3 hafta önce Vefa Stadı’nda oynanan Elektrik-Defterdar maçında Defterdarlı futbolcu Adnan’ın burnunu kırdığı hakem Fikret Kayral’ın hayatını kaybettiğini yazıyor.

    Sonradan sırasıyla 1. Lig ve Süper Lig adlarını alacak Millî Lig’in 1959’da başlamasından sonraki ilk hakeme saldırı vakası ise 31 Ocak 1960’ta İnönü Stadı’n­da, Fenerbahçe-Feriköy ma­çında yaşandı. Fenerbahçe’nin 3-2 kazandığı maçın bitiminde “Apartman Mustafa” olarak tanı­nan Feriköy yöneticisi Mustafa Pekgözlü, hakem Baha Kırçıl’ı iki yumruk atarak yere düşürmüştü. Naklen radyo yayını, dinleyicile­re veda etmeye hazırlanan spiker Muvakkar Ekrem Talu’nun heye­can içinde söylediği “Apartman Mustafa hakemi dövüyor, işte hakem yere düştü” sözlerinden sonra bir anda kesiliyordu.

    Apartman Mustafa’nın arkası epey sağlamdı. Futbolun gücünü çok erken farkeden ve 1950’de iktidara gelir gelmez bu alana da hakim olmak için büyük çaba gösteren Demokrat Parti, tüm kulüplerde kendi partilile­rini başkan ve yönetici yapma hedefini büyük oranda başar­mıştı. 1960’a girilirken 3 büyük kulübün başkanı da Demokrat Parti milletvekiliydi! Apartman Mustafa da iktidara yakın kulüp yöneticilerinden biriydi. Kendi­sinin sıradan bir partili olmadı­ğını da gazeteci Yalçın Doğan’ın Fenerbahçe Cumhuriyeti adlı kitabından öğreniyoruz: “1950’li yıllar İstanbul’da bir anlamda ‘imar yılları’ olarak tarihe geçti. Bir yandan Vatan Caddesi öte yandan Sahil Yolu, Demokrat Parti döneminde hizmete açıldı. Yeni yollar yapılırken, çok sayıda bina yıkılırken Menderes’in sağ kolu Apartman Mustafa idi. İstanbul’un imar hareketinde Apartman Mustafa’nın kamyon­ları binlerce ton toprak, çakıl, kum, çimento taşıdı. Apartman Mustafa, o dönemde ünlü bir deyim olarak kullanılan ‘her ma­hallede bir milyoner yaratma’nın en önde gelen örneklerinden biri­ni oluşturdu”.

    Gundem_Hakem_6

    Apartman Mustafa o ka­dar güçlüydü ki, stattan çıkar çıkmaz karakola gidip şikayetçi olan hakem Kırçıl, olayı gören kimseyi tanıklık yapmaya ikna edemeyince şikayetçi olmaktan vazgeçmişti!

    Birkaç gün sonra Apartman Mustafa’nın yöneticilikten değil ama sahalardan ömür boyu men edildiği haberi geldi. Bu ceza­yı alan kişi sahaya giremiyor, maçları tribünde yöneticilere ayrılmış bölümden de izleye­miyor, ama yöneticilik görevine devam edebiliyordu. Feriköyspor yönetimi Apartman Mustafa’yı 6 ay sonra, 24 Haziran 1960’ta, “takımın Avrupa kampındaki yakışıksız hareketleri” nedeniyle görevden uzaklaştırdı. Ancak bu göstermelik bir gerekçeydi. 27 Mayıs 1960’ta askerî darbe olmuş, devran dönmüş ve Demokrat Parti’nin tüm ileri gelenleri gibi Apartman Mustafa da gözden düşmüştü. Ortalık hafiften durulmaya başladıktan sonra, 1962’de Feriköyspor yönetimine geri döndü Apartman Mustafa. Ömrünün son zamanlarına ka­dar da görevini sürdürdü.

    Gundem_Hakem_7
    İzmir Atatürk Stadı’nda 19 Şubat 1973’te oynanan Altay-Fenerbahçe maçından sonra havaalanında Altay Divan Kurulu Üyesi Cevdet Sırtı’nın saldırısına uğrayan hakem Sabahattin Ladikli “Evde karısına, işte amirine kızan hırsını bizden alıyor” diyordu.

    Türk futbolunun karanlık yılları diyebileceğimiz 1970’lere gelindiğinde, hakemlere saldırı vakaları artık sıradanlaşmıştı. 19 Şubat 1973’te Atatürk Stadı’n­da oynanan Altay-Fenerbahçe maçını deplasman takımı 1-0 ka­zanmış, Altaylı taraftarlar maçın orta hakemi Sabahattin Ladik­li’nin stattan ayrılmasını uzun süre engellemişti. Polis koruması eşliğinde havaalanına gidebilen Ladikli, stattan beri kendisini takip eden Altay Divan Kurulu Üyesi Cevdet Sırtı’nın saldırısına uğradı.

    Gundem_Hakem_8
    Günaydın gazetesi, 4 Nisan 1976’da İnönü Stadı’nda oynanan Galatasaray-Beşiktaş maçından sonra bir Galatasaray taraftarının hakem Doğan Babacan’a saldırmasını “Öfkeli seyirci bir kafa vuruşu ile hakemi nakavt etti” diye duyurmuş.

    Ancak sürekli töhmet altında kalıp dayak yiyen hakemlerin makus talihinin döndüğü istis­nalar da yok değildi. 1966-1993 arasında hakemlik yapan İhsan Türe, 19 Ekim 1980’de Mersin’de oynanan ve deplasman takımı­nın 1-0 kazandığı Mersin İdman Yurdu-Galatasaray maçı sonrası kendisine saldırmaya çalışan birini uçan tekme atarak yere sermiş, polisler saldırganı hakem Türe’nin elinden zor almıştı. Saldırganın talihsizliği, İhsan Türe’yi tanımıyor olmasıydı. Türe’nin dövüş sporları uzmanı bir astsubay olduğunu, senelerdir askerî okullarda ve komando bir­liklerinde yakın dövüş ve hayatta kalma eğitimi verdiğini bilseydi muhtemelen saldırmadan önce bir defa daha düşünürdü!

    Polisin kurtardığı Mersinli saldırgan kadar şanslı olma­yanlar da vardı. 2 Aralık 1984’te oynanan Kocaelispor-Beşiktaş maçının hakemi de İhsan Tü­re’ydi. Evsahibi maçı kazanırsa liderlik koltuğuna oturuyordu; ancak son dakikada gelen Be­şiktaş golü buna engel olmuştu. Kocaelisporlu futbolcular gole ofsayt gerekçesiyle itiraz etseler de Türe golü verdi ve ortalık karıştı. Takviye polis ve jandar­ma birliklerine rağmen olaylar bastırılamıyordu. Hakemler 2 saat statta mahsur kaldı ve ancak polis araçları eşliğinde ayrılabil­diler.

    Polislerin il sınırına ka­dar geçirdiği hakemler kendi araçlarıyla yola devam ederken, kendilerini otomobille gizlice takip eden 5 fanatik Kocaelispor taraftarı önlerini kesecek ve İhsan Türe’nin Tanrının Küçük Oğlu (2002) adlı anı kitabındaki anlatımıyla olaylar şöyle gelişe­cekti: “Ellerinde sopalarla ve galiz küfürlerle bizim arabaya hamle ettiklerinde beylik silahımı çekip havaya iki el ateş ettim ama adamlar bana mısın demiyor. Biri gömleğinin önünü yırtarak açtı, ‘vur ulan vur’ diye üstümüze geliyor. Ayaklarına doğru ateş edince bir an bocalar gibi oldular. (…) ‘Hepinize rest çekiyorum ama teke tek’ dedim, ‘en delikanlınız gelsin’. Yakın dövüş ve öldürme sanatını bilen bir hocaysanız, rakibin gücünden istifade ederek onu kolayca altedebilirsiniz. Ben o ana kadar yediğim küfürlerden ve çok stresli bir müsabakadan sonra kontrolümü tamamen kaybetmiştim. Ne olduğunu an­layamadan diz kapağına attığım tekmeyle rakibimi önce şoka sokmuş, sonra da çok rahat kırı­lan sağ omuz kemiğini kırmış­tım. Sonrası artık kolaydı. Kırılan burnu, dağılan çenesiyle, zanne­diyorum öldü diyerek onu hırıltı­ları ve kırılan kemikleriyle yerde bıraktım. Rakibime vurmaktan benim de iki el parmağım kırıl­mıştı (…) Dayak yiyen rakibim 1 yıl sonra elinde çikolata paketi ve çiçekle evime geldi. Yediği sopayı unutamamış”.

    Gundem_Hakem_9
    1966-1993 arasında hakemlik yapan İhsan Türe (ortada) kendisine yönelik iki saldırı girişimini sert bir şekilde bertaraf etmişti. Saldırganların talihsizliği, ünlü hakemin aynı zamanda dövüş sporları uzmanı bir astsubay olduğunu bilmemeleriydi.
  • Futbolun asırlık çınarı Vefa’lı ‘Kör Galip’in vedası

    Türk futbolunun 1920’lerde doğan kuşağının son temsilcisi Galip Haktanır 30 Eylül 2023’te, 102 yaşında vefat etti. “Kör Galip” olarak tanınan ve futbola Darüşşafaka’da başlayan Haktanır, döneminde de “3 büyükler” olarak kabul edilen Galatasaray, Beşiktaş, Fenerbahçe’de oynamış, 13 yıl formasını terlettiği Vefa’yı da “4. büyük” yapmıştı.

    Galip Haktanır 1921’de İznik’te doğdu; henüz bebekken ailesiyle Yunan işgalinden yeni kurtulmuş olan İzmir’e yerleşti. Babası, Fikret olan ismine kazanılan zaferin ardından Galip’i eklemişti. Futbol tarihimize “Kör Galip” lakabıyla geçmesine yolaçan hadise ise İzmir’deki ilk günlerinde yaşandı. Anne tarafı Balkan göçmeni olduğu için, aile Alsancak’ta Rumların boşalttığı bir eve yerleştirilmişti. Annesi evdeki mangalı yaktığı zaman, Yunan askerlerinin bunun içine sakladığı mermiler patladı. Parçalardan biri sağ gözünü sıyırarak geçerken Galip’in gözkapağı ve gözünün kalıcı şekilde aşağı doğru kaymasına yol açtı. Anılarında (Vefa’nın Galip’i, İletişim Yayınları, 2015) o olayı “doktorların dediğine göre sağ gözümün ve kapağının hareketini sağlayan sinirler harap olmuş. Böylece küçük yaşta Yunanların tuzağına düşen bir gazi olmuştum” diye anlatacaktı.

    Spor-1
    Vefa’nın 21 Eylül 1948’de İnönü Stadı’nda Yunanistan takımı Apollon’u 4-0 yendiği maça çıkan ilk 11’i. Ayaktakiler: Abdullah, Bülent Varol, Turhan, Muammer, Mustafa, Şükrü, Galip Haktanır. Oturanlar: Zeki, Tahtabacak İsmet, Recep, Nevruz.
     

    7 yaşındayken babasını kaybeden Galip, 1929’da İstanbul’a, Rami semtinde yaşayan dedesinin yanına gönderildi. 1932’de, ilkokulun 4. sınıfında sınavı kazanarak Darüşşafaka’ya girdi. Futbola burada, arkadaşlarıyla birlikte çoraplar ve yataklardan pamuk parçalarını sökerek yaptıkları bez toplarla başladı. Bez toplarla oynanan maçlar sayesinde okulda ünlenmişti. Büyükler bile kendi aralarındaki maçlarda onu takımlarına alıyorlardı. 1939’da 8. sınıfta okuduğu sırada, Haliç kıyısındaki Feneryılmaz kulübünün genç takımına katıldı. 9. sınıfta, Darüşşafaka Lisesi takımına girdi ve Taksim Stadı’nda yapılan okul maçlarında oynadı. Galip Haktanır futbolun dışında okul voleybol takımı kaptanı, masa tenisinde ortaokul birincisi ve ilk defa 1939’da düzenlenen Atatürk Koşusu birincisi olan komple bir sporcuydu.

    Okul maçlarında Beşiktaşlı yöneticilerin dikkatini çekince, sınıf arkadaşı kaleci Faruk Hızal’la birlikte siyah-beyazlı kulübün B takımına alındı. Santrfor olarak oynadığı maçlarda çok başarılı olunca A takımı kadrosuna da girdi. Ancak o tarihlerde öğrencilerin kulüplerde resmen oynaması yasaktı; bu nedenle A takımında ancak özel maçlarda oynayabiliyordu.

    Spor-2
    13 Ekim 1946’da Şeref Stadı’nda oynanan Beşiktaş-Vefa maçında şutu çeken Galip Haktanır. Beşiktaş’ın iki efsane futbolcusu Süleyman Seba (Haktanır’ın arkasında) ve Hakkı Yeten pozisyonu izliyor.

    11. sınıfa geçtiği sırada, bir yabancı takımla yapılan maçta, bir başka okul arkadaşının oynatılmamasını protesto ederek Galatasaray’a geçti. Henüz lise son sınıfta olduğundan, yine özel maçlarda oynayabiliyordu. Ancak sezon ortasında çoğunluğu Fenerbahçe’yi tutan lise arkadaşlarının onu yaka-paça sarı-lacivertli kulübe götürmesiyle, kendi ifadesiyle “metazori” biçimde Fenerbahçeli oldu. Burada oynadığı maçlarda, kapatılan Güneş kulübünden gelenler ve eskiler arasında takımın adeta ikiye bölündüğünü görmüştü. Beşiktaş’la yapılan bir maçta, bu durumun saha içine yansımasının ardından vapurla İstanbul’a geçerken Vefalı bir gruba rastlaması onun geleceğini şekillendirecekti. Darüşşafaka mezunu Vefalı futbolcu Latif, kendilerine katılmasını teklif edince Galip hiç düşünmeden kabul etti.

    Spor-3
    Galip Haktanır, 1948-1950 arası 6 kez millî formayı giydi.

    1942’de Darüşşafaka Lisesi’ni bitiren Galip Haktanır, 1942-43 sezonundan itibaren Vefa’nın lisanslı futbolcusu olarak İstanbul Ligi’nde oynamaya başladı. Artık çoğunlukla santrhaf olarak görev yapıyor, ancak takımın nerede eksiği varsa orayı dolduruyordu. Hatta bir maçta kaleci sakatlanıp çıkmak zorunda kalınca, kaleye bile geçmişti (o yıllarda sakatlık durumunda dahi oyuncu değiştirmek yasaktı). O zamanlar yaygın olan WM sisteminde, iki bekin ortasında oynayan santrhafların başlıca görevi, rakip santrforu tutmaktı. Ancak çok yönlü bir oyuncu olan Haktanır, santrhaf olarak başladığı birçok maçta takımı yenik durumdaysa forvete geçiyor ve attığı gollerle oyunun sonucunu değiştiriyordu. Aynı kuşağın futbolcusu olan Lefter, yıllar sonra bir söyleşide onun futbolculuk vasıflarını, “Vefalı Galip defansta tek başına konuşurdu. Ortada, sağda, solda, her yerde o idi. Bitmek bilmeyen bir enerjisi vardı” diyerek özetleyecekti. İslâm Çupi de 1940’ların sonundaki Millî Takım’ı analiz ederken şu satırları yazmıştı: “Santrhaf mevkii ise yumuşak stili, topa sahip olduğu an oyunu kontralara götürme anlayışı çok değişik, hatasız pas yüzdesi yüksek, defansif fonksiyonları bir forvet ustalığında yapan Vefalı Kör Galip’e bırakılmıştı. (…) Türk Millî Takımı kişisel yetenekleri ve yaratıcılıkları çok yüksek oyuncularla, saha içinde Bülent-Galip ikilisini defansta kullanım biçimi ile çeyrek yüzyıl sonra dünya futbolunun gündemine gelecek stoper-libero kavramlarını çok önceleri uygulamış filozof bir ekipti”.

    Galip Haktanır’ın katılmasıyla birlikte Vefa adeta seviye atlamıştı; daha önce İstanbul Ligi’nin orta sıralarında yer alan bir takımken artık dördüncülüğe yerleşmişti. Takımı için ne kadar önemli bir futbolcu olduğu, ayağı kırıldığı için hiç oynayamadığı 1944-45 sezonunda Vefa’nın yedinci olmasından anlaşılabilir. 15 ay sonra sahalara döndüğünde eskisinden de iyi durumdaydı. Bu durum takımın performansına da yansımıştı. Galatasaray’ı geride bırakan Vefa, tarihinde ilk defa ligi üçüncü sırada bitirdi. 1946-47 sezonuysa yeşil-beyazlı kulübün tarihindeki en parlak yıl oldu ve lig şampiyonluğu averaj farkıyla Fenerbahçe’ye kaptırıldı. Artık Vefa kulübü, spor basını tarafından günümüzdeki Trabzonspor’a benzer şekilde “dördüncü büyük” olarak görülüyordu.

    Spor-4
    Darüşşafaka Lisesi takımı 1939’da Taksim Stadı’nda. Futbolcuların soğuktan titrediğinin anlaşıldığı fotoğrafta, 18 yaşındaki Galip Haktanır sağdan üçüncü.

    Vefa’nın zirveye çıktığı bu dönemde Galip Haktanır da kendi kariyerinin zirvesine çıkarak Millî Takım’a seçildi ve 30 Mayıs 1948’de, İstanbul’da Avusturya’ya 1-0 yenildiğimiz maçta ilk defa ay-yıldızlı formayı giydi (bu maç İnönü Stadı’nda ve 12 yıl aradan sonra ülkemizde oynanan ilk millî maçtı). Galip Haktanır 1948-1950 arasında 5 defa A, 1 defa B olmak üzere toplam 6 defa millî oldu. O yıllarda millî maçların çok seyrek oynandığı ve ay-yıldızlı formanın adeta üç büyüklerin tekelinde olduğu gözönüne alındığında, onun ne kadar iyi bir futbolcu olduğu daha iyi anlaşılır. Bu dönem için belirtilmesi gereken bir diğer husus, Haktanır’ın Fenerbahçe’nin 1948’de Atina’ya, 1951’de Suriye ve Lübnan’a yaptığı seyahatlere katılmasıdır. Ayrıca 1950’de Galatasaray’ın Avusturya ve Yugoslavya ekipleriyle yaptığı maçlarda da oynamıştır. O yıllarda kulüplerimizin yabancı takımlarla yaptığı müsabakalar bir millî maç havasında oynandığından, diğer takımlardan mevkilerinin en iyisi olan iki veya üç takviye futbolcu alınıyordu. Galip Haktanır da böylece lise yıllarından sonra tekrar Fenerbahçe ve Galatasaray forması giymişti.

    Spor-5
    Galip Haktanır’ın Şeref Stadı’ndaki İstanbul-Peşte karmaları maçında rakip ceza sahasında oluşturduğu tehlike. 19 Ocak 1947.

    Baba Hakkı’nın, hakemlerin bile çekindiği otoriter bir kaptan olduğu herkesin malumudur. Vefa’da 24 yaşında kaptanlığa getirilen Galip Haktanır da bu türden bir futbolcuydu. Sigara içen takım arkadaşları onu görünce sigarayı telaşla gizlerdi. Hakemlerle diyalogunu ise, kendisinden dinlediğimiz bir anıyla örnekleyelim: “Bir Vefa-Galatasaray maçı yapıyoruz. Saha çamurluydu. Galiba ikinci devreydi. Bir baktım bizim Kazım sahanın dışına çıkıyor. ‘Gel buraya, nereye gidiyorsun?’ dedim. ‘Hakem beni oyundan attı’ dedi. ‘Nasıl atarmış, hadi gir oyuna devam et’ dedim. Oyuna girdi ve maç öyle bitti. Maçtan sonra anlattığına göre Galatasaraylı Coşkun Özarı ile birbirlerine çamur atmışlar. Hakem sadece Kazım’ın hareketini görünce çıkmasını söylemiş. Ben, ‘Bu oynayacak’ dedim mi oynardı o futbolcu, başkası müdahale edemezdi”.

    Spor-6
    1950’de Ankara’da oynanan Türkiye-Fransa B millî maçında Galip Haktanır takım kaptanıydı. Soldaki hakem, Türk futbolunun unutulmaz hakemlerinden Sulhi Garan (üstte). Galip Haktanır, Vefa’da antrenörlük yaparken bir Altınordu maçında (altta).
    Spor-8

    1950’de Galatasaray onu transfer etmek için 3 bin liralık çek vermişti. Ertesi gün evinin önüne toplanan taraftarların “bizi bırakma” ricaları üzerine hiç düşünmeden çeki Galatasaray’a iade etti. 3 yıl sonra Adalet kulübünün 7 bin liraya ilaveten ayda 800 lira maaş şeklindeki muazzam teklifini de reddedecekti. 1949’da millî maç için Viyana’ya gittiklerinde, bir spor mağazasını gezerken beğendiği yeşil-beyaz formaları satın alıp kulübüne hediye edecek kadar da eli açıktı.

    İlk defa 1964’te Manisa’da düzenlenen antrenörlük kursuna katılan Galip Haktanır, böylece Türkiye’nin ilk diplomalı antrenörlerinden oldu. Ancak onun antrenörlüğü daha Vefa’da oynadığı sırada genç takımı çalıştırmasıyla başlamıştı. Bu sırada Rahmi Denizöz ve Melih Ilgaz gibi yetenekli gençleri A takımına kazandırdı. 1951’de de A takımında hem oynamış hem antrenörlük yapmıştı. 1955’te futbolu bırakınca, para kazandığı esas işine, mobilyacılığa vakit ayırmaya başladı. Vefa’da oynarken Kapalıçarşı’da bir mobilya imalat ve satış dükkanı açmış, daha sonra mağazayı Bahariye Caddesi’ne taşımıştı. Ancak Vefa kulübü ne zaman kötü gidiş sonucu antrenörü gönderip başı sıkışsa onu çağırmış, o da kulübünün yardımına koşmuştu. Vefa dışında Eyüp, Süleymaniye ve Beylerbeyi kulüplerinde antrenörlük yaptı. Eyüp, onun çalıştırdığı 1959-60 sezonunda İstanbul Mahalli Lig şampiyonu oldu. Eyüp’ü çalıştırdığı sırada Vefa düşme tehlikesi yaşayınca yöneticiler yine ondan yardım istediler. Böylece sezonun son birkaç haftasında iki takımı birden çalıştırdı ve Vefa küme düşmekten kurtuldu. 1970’lerde antrenörlüğü bırakan Galip Haktanır, bu defa umumi kaptan ve futbol şubesi sorumlusu olarak Vefa’ya hizmete devam etti. 1974’te Türkiye Birinci Ligi’nden düşen Vefa, eski günlerine dönmek amacıyla 1980’lerin başında ülkemizdeki ilk sponsorluk anlaşmalarından birini yaparak Vefa Simtel adını aldığında, Galip Haktanır da bu girişimden ümitli olan yöneticilerden biriydi.

    Spor-7
    Turgay Şeren’in gazeteci dayısı Mithat Perin’le birlikte 1952-53’te çıkardığı Sinespor dergisinin kapağında dört büyük takımın kaptanları: Hüseyin Saygun (BJK), Fikret Kırcan (FB), Muzaffer Tokaç (GS), Galip Haktanır (Vefa) .

    Ne var ki bu birliktelik uzun sürmedi ve birkaç yıl sonra dağıldı. Vefa kulübüyse, en başarılı dönemini yaşadığı Kör Galip’in, Tahtabacak İsmet’in, Tenekeci Garbis’in oynadığı parlak günlerine dönemediği gibi zaman içinde Üçüncü Lig’e ve oradan amatör kümeye düştü. Bu çöküş sürecini üzüntüyle izleyen Galip Haktanır, belki o günlerin bir daha geri gelmeyeceğini de hissederek, futbol dünyamızda pek alışıldık olmadığımız şekilde anılarını kaleme aldı. Anılarını okurken Galatasaray’ın sunduğu imkanlardan duyduğu memnuniyeti ve okul arkadaşlarının zoruyla Fenerbahçe’ye götürülmesinden duyduğu üzüntüyü öğreniyoruz. Kendi kişiliği gibi mütevazı, iddialı hedefleri olmayan bir kulübün kaptanı ve en başarılı futbolcusu olarak futbol tarihimizin unutulmaz isimleri arasına girdi.

  • Enderun, Galatasaray, Darüşşafaka

    Enderun, Galatasaray, Darüşşafaka

    Biri sarayda padişaha hizmet için, diğeri devletçe rical çocukları için, üçüncüsü idealistlerce ülkenin yetim, yoksul ama zeki, yetenekli çocuklarına eğitim yuvası olması için açılmış 3 okul: Enderun-ı Hümayun, Mekteb-i Sultanî, Darüşşafaka. Bunlar sırasıyla Osmanlı döneminin süper, elit ve ideal birer eğitim yuvasıydı. Gelenekleri, mirasları ve günümüzdeki durumlarıyla üç örnek mektep. 

    Süper (yüksek düzeyde, fevkalade), elit (seçkin, mümtaz), ideal (ülküsel, mükemmel)… Bu tanımlara denk düşen kurumlar ve yapılar her dönemde vardı; bugün de var. Eğitim kurumları için süperlik, elitlik, ideal oluş bir yana, öğrencilerine övünç kimliği yükleyen veya bir mazi hazinesine sahip okullar, diplomadan daha anlamlı olamaz mı? Bu kurumları sahiplenmek, kurallarıyla, gelenekleriyle yaşatmak bir görev değil midir? 

    Konuya dönelim… Kısaca tanıtacaklarımız: Biri sarayda, padişaha hizmet için, diğeri devletçe rical çocukları için, üçüncüsü idealistlerce ülkenin yetim, yoksul ama zeki, yetenekli çocuklarına eğitim yuvası olması için açılmış 3 okul: Enderun-ı Hümayun, Mekteb-i Sultanî, Darüşşafaka. Bunlar sırasıyla Osmanlı döneminin süper, elit ve ideal birer eğitim yuvasıydı. İkisi günümüzde de faal. 

    Molla Tiflisî’nin Hünernâme’sinde Enderun avlusu, koğuşlar ve odalar. 

    Süper okul diye konumlandırdığımız Enderun, uzun tarihini 19. yüzyılın ilk yarısında noktalamıştır. İstisnai ve emperyal oluşu nedeniyle onun benzeri bir kurum gösteremeyiz. Mekteb-i Sultanî, yani Galatasaray’a gelince, bugün değil ama kuruluşunda bir elitler mektebi idi. Üçüncü örnek Darüşşafaka, bir ideal/ülkü yuvası okulu olarak tasarlanmış ve başarılmıştı. 

    Bunlardan Galatasaray ve Darüşşafaka’yı örnek alan başka Osmanlı okulları da gelip geçmiş. Maarif Nezareti’nin kurulduğu 1857’de başlayarak, Hususî, Nümune, Terakki, Feyziye, Füyuzat, Fünun, Şemsülmaarif, Asrî, Âliye, Sultanî gibi ön adlarıyla anılan nice okullar açılmış. Çoklukla İstanbul’da olan bu okullardan yenilikleri benimseyerek günümüze kadar eğitim verenler de olmuş. 

    Enderun oyunları  Enderunlular, sarayın avlu ve bahçelerinde gruplara ayrılarak tomak, çomak, matrak, cirit, sapan oyun ve müsabakaları düzenlerlerdi. 

    Enderun Mektebi: Yeni Saray Enderunu 

    Saltanat sarayının bir hizmet örgütü ve bir okulu olan Enderun’a Galata Sarayı Ocağı’ndan seçilerek getirilen 10-15 yaş arası çocuklar, sağlık muayenesinden geçirilip, padişahın huzuruna da çıkarıldıktan sonra içoğlanı olarak eğitime alınırlar, bir yandan da saray hizmetlerine koşulurlardı. Galata Sarayı Ocağı ise Yeni Saray’daki (Topkapı) Enderun’un menşei idi. 

    Enderun ortamında din ve dil eğitimi, sanat, spor, okuma-yazma öğretilir, zeki ve yetenekliler daha uzun süre sarayda alıkonulur; elenenler, başka görevlere hazırlanmak için İbrahim Paşa Sarayı’na, Acemi Ocağı’na gönderilirdi. Enderun’daki eğitim-öğretimin amacı padişaha en üst düzeyde hizmeti vermekti. Bu “iş üstünde” eğitim devamlıydı. İçoğlanı denen kölelerden kurallara uymayanlar, beceriksizler, suç işleyenler tart edilir (atılır), başka sınıflara yönlendirilmeleri için veya yeniçeri olsunlar diye Acemi Ocağı’na gönderilirlerdi. 

    Enderun’daki hizmet ve eğitim 8 yıldı. Belki katlanılması zordu ama, Osmanlı kültür-eğitiminin doruğu da buradaydı. Fatih’in 1470’lere doğru, o zaman Yeni Saray denen Topkapı’da kurduğu bu örgüt, Ak Ağalar’ın eğitimi ve disiplini altında, dışarıdan gelen hocaların da belletme katkılarıyla dört yüzyıla yakın sürmüştü. 

    Hizmet yoğunluğuna karşın Enderun; kültür, sanat, bilim, protokol, eğlence ve spor etkinlikleriyle cümbüşlü, gelecek vadeden, eşsiz bir ortamdı. Orada üretilen şaheserlerden günümüze kalanlar, halen müzeleri, koleksiyonları renklendiriyor. 

    Tahttaki padişahın günlük yaşamında hizmet koşturan Enderun-ı Hümayun örgütü, saray hayatının omurgası, bir yönüyle askerlikten müziğe, yemek servisinden sağlık hizmetlerine Hırka-i Saadet dairesinde Kur’an okumaktan hazine hesaplarına, padişahı törene hazırlamaktan onun tuvalet ve banyo hizmetlerine, huzurunda konser ve sahne gösterilerinden meddahlığa, Karagöz perdesi kurmaktan mevlit okumaya, saray çevresinde ve meydanlarda cirit, lobut, polo, binicilik yarış ve gösterilerine kadar türlü çeşitli idi. İçoğlanlar, yok denecek kadar kısıtlı boş (!) zamanlarında da kitap yazma-okuma, hat, minyatür, nakış, harita, müzik, beste, güfte çalışırlardı. 

    Enderun’un tepesindeki kadro, kendileri de aynı ocaktan yetişme, farkları “hadım”lıktan ibaret olan Ak Ağalar’dı. Oda denen her koğuşun disiplin âmirlerine kıdemli anlamında “oda eskisi” denilirdi. Odalarda eski olma, yani yükselme, itaate ve beceriye bağlıydı. Disiplin acımasız, cezalar ağırdı. Bu zor ve zorunlu yapıya 8 yıl dayanarak yeterince donanım ve beceri kazanan içoğlanları bir bakıma mezun olurlardı. “Çıkma” hem mezuniyet, hem kölelikten kurtuluş ve özgürlük, hem de bir kamu görevine atanma demekti. Daha ödüllüsü harem “çıkması” bir cariyeyle evlendirilmekti. Bu aşamadan sonra şans kapısı açıktı: Sonu sadrazamlığa kadar varabilecek bir yükseliş yoluna girilirdi. Mahmud Paşa’dan (ilk atanışı: 1453) Koca Hüsrev Paşa’ya (1839) kadar aralıklarla 218 Osmanlı sadrazamından 68’i Enderun çıkışlıydı. Mehmed Süreyya’nın Sicill-i Osmani’sindeki özgeçmişlerde de ilk sırayı Enderun çıkışlılar alır. 

    Enderun’daki yetenek-beceri potansiyeline gelince… İstanbul’un en güzel Kur’an okuyan hafızları da en mahir sporcuları, hanende ve sazendeleri, çengileri, Matrakçı Nasuh gibi sporda resimde, şiirde, matematikte yekta sanatkârları Enderun’da yetiştiler; hünerleriyle Osmanlı Sarayı’nı yücelttiler. Şu kesin ki 1800’lerin ortalarına doğru Enderun’un gerileyişi ve sönüşü, Osmanlı saray geleneklerini de etkiledi. Unutmamalı ki devlet, bürokrasi ve ordu yükünü taşıyanlardan epeycesini oluşturan vezirlerin, nişancıların, valilerin, elçilerin, yazar ve tarihçilerin, hatta ulema sınıfından Enderun çıkışlıların kaybı, devletin çöküşe gidişini de hızlandırdı. 

    Mekteb-i Sultanî: Galata Sarayı Sultanisi 

    Bu Osmanlı okulu 1868’de açıldığında adı Mekteb-i Sultanî idi. Bu ilk kimlik, bir elitler okulu olacağını müjdeliyordu! Bugün, ilk, orta, lise (Anadolu Lisesi) ve üniversite aşamaları var. Türkiye-Fransa arasındaki anlaşma gereği, yönetim ve öğretim kadrolarıyla Türkiye’de faaliyet gösteren yabancı okullardan ve Anadolu liselerinden farklı bir devlet okulu olmuş. 

    Kuruluşunda “dahili” (yatılı) öğrenciler için yılda 45 altın (yaklaşık 150 bin TL), “harici” gündüzlüler için 10 altın ödenirmiş. Yatılı öğrenciler için yatak takımları, okul için donatılar Fransa’dan getirilmiş; ama ısınma mangallarla yapılıyor, yazı tahtalarındaki tebeşir yazıları somun içiyle siliniyormuş! Çünkü o güne kadar İstanbul’da yazı tahtası ve tebeşir görülmüş şeyler değil. Açılış öncesinde de Fransa’dan öğretmenler gelmiş, ders araç-gereçleri getirilmiş. Fransa Kralı 3. Napolyon, Fransızca kitaplardan bir koleksiyon göndermiş. Nizamnamesi Türkçe, Fransızca, Rumca, Ermenice yayımlanan okul, iptidai (ilkokul) üzerine 5 yıllık idadi idi. 9-12 yaşlarında, kendi dillerinde 3 yıl temel eğitim almış, giriş sınavını geçen 600 öğrenci alabilecekti. 1 Eylül 1868’de törenle açıldıktan sonraki ilk yılında bu sayı yakalanamadı. Fransız, Türk, Ermeni, Rum kalabalık bir öğretim kadrosu, 172 Müslüman, 230 gayrimüslim öğrenci ile ders başı yapıldı. Galata Sarayı Mekteb-i Sultanîsi, Umumî-i İdadi, Mekteb-i Sultanî adlarıyla ünlenen okulda, öğretim dili Türkçe ve Fransızca idi. 

    Sultan’ın talebeleri Mekteb-i Sultanî talebeleri, 1895’te “Padişahım çok yaşa” yazılı bir bez pankart önünde jimnastik gösterisi yapıyor.

    İstanbul ve Türkiye için Mekteb-i Sultanî üniversite habercisi bir kurum demekti. Gündeme gelişinde Tanzimat, ama daha çok 1856 Islahat Fermanı etkili olmuş; Osmanlı uyruğu Türk ve Müslüman uyruklarla gayrimüslim uyrukların çocuklarının devam edecekleri bir okulun ivedilikle açılması için Fransa hükümeti bir nota vermişti. Okulun açılışını Padişah Abdülaziz’in 1867’de Avrupa’ya yaptığı resmî ziyarete bağlayanlar da vardır. Bir idadi öngörülse de adı, dönemin padişahına atıfla “Mekteb-i Sultanî” olmuştu. 

    Tarihsel bakışla bu okulun geçmişindeki ayırt edici bir özelliği de İstanbul mektepleri arasında, seçkin aile çocukları için bir elitler mektebi oluşuydu. Türk ve Fransız yetkin öğretmenlerden Fransızca ve Türkçe fen ve kültür dersleri alarak mezun olanların, dış ilişkilerden kamu görevlerine ve kültür alanlarına pek çok konumdaki yabancı dil (Fransızca) bilen eleman gereksinimini karşılamaları nedeniyle el üstünde tutulmaları doğaldı. Bugünse sınavı ve kurayı kazananlar okuyor. 

    Okul geçen zaman içinde taşındı; eski yerine döndü; binası yandı; onarıldı. Sonuçta günümüze kadar konumunu Beyoğlu sırtındaki Galata Sarayı Ocağı denen eski askerî kışla-mektebin yerinde korudu. Bu açıdan bakınca kurulduğu yer ve tarihiyle uzun ömürlü okullarımızın ilk sırasında. 

    Darüşşafaka 

    Yetiştiği bu okul için Türkiye Maarif Tarihi adlı eserinde bir başlık açan Osman Ergin (öl. 1960) Darüşşafaka’yı Türk eğitim tarihinde bir çığır sayar. Gerçekten de Darüşşafaka’yı kuranlarla aynı idealleri paylaşarak ikinci bir örnek okul kuran bir ekip gösterilemez. Bu köklü kurum, Galatasaray Mektebi ve Robert Kolej gibi çağdaşı okullardan yaklaşım olarak büyük farklılık gösterir. Darüşşafaka, kapısını en önce savaş şehitlerinin yetimlerine açar. 19. yüzyılın idealist aydın ve devlet adamlarından oluşan kurucuların ideali, yetim çocukları okul eğitimiyle geleceğe hazırlamaktır. 

    Onları bu ideale yönelten etkenlerin başında Tanzimat’la (1839) başlayan yeniliklerden, özellikle de Islahat Fermanı’nın sağladığı haklardan yararlanan azınlıkların görkemli okul binaları yaparak çağdaş eğitime yönelmeleri, buralardan yetişenlerin banka, ticaret, sermaye alanlarındaki başarıları olmuştu. “Biz niye duralım” diyen Türk Müslüman aydınlar da arayışlara yönelmişlerdi. Bu yaklaşımla 1859’da idadi düzeyinde açılan ilk okul, mülkiye mektebi olmuştu. Bu okulda Bâbiâli’de görevli kâtip adaylarına da sabah dersleri verilmeye başlanmıştı. 

    Şefkat yuvası  30 Mart 1863 tarihli Sultan Abdülaziz Han’ın fermanıyla kurulan Darüşşafaka, Fatih’teki 120 yıllık binasından 1994’te taşınarak Ayazağa’ya geçmiştir. 

    Asıl girişim ise 28 Mart 1865’te, Cemiyet-i Tedrisiye-i İslâmiye adlı derneğin kuruluşudur. Bu derneğin başlangıçtaki amacı kimi meslekler için, çıraklık ve kalfalık kursları açmaktı. Bu, daha önce 1830’larda denenmiş, yararı görülmüştü. Geleceği çağdaş okullarda gören dönemin kimi aydınları, cemiyet kurarak gönüllü öğretmenlik görevini üstlendiler. Bunlar o günkü veya sonraki konumlarıyla vezirler, müşir paşalar, kamu görevlileri, yazarlar ve şairlerdi. Vidinli Tevfik, Yusuf Ziya ve Muhtar paşalar en öndekilerdi. Aynı kuşaktan, Nâki Bey’i, Türkçe öğretmenliği yapan şair ve yazar Namık Kemal’i de anmak gerekir. Bunlar, Sabah Mektebi için o güne kadar bilinmeyen ilk ders kitaplarını da yazmışlardır. 

    Bu gönüllü idealistler, Darüşşafaka’nın temellerini atanlardır. Hedefleri, 1868’de açılan Mekteb-i Sultanî (Galatasaray) düzeyinde bir okul kurmaktı. Okul için uygun görülen yer, o zamanki İstanbul’un merkezi Fatih’ti. Daha önce öğretim dili Arapça olan medreseler vardı. Burada Türkçe eğitim verecek bir okul açılması önemliydi. Bu amaçla bir yardım kampanyası başlatıldı. İstanbullu hayırseverler bu ilk girişime ilgi duyarak parasal yardımlarda bulundular. 

    Bu kampanyaya 1867’de çıktığı Avrupa gezisinde, saraylarla yarışan mektepleri gören Sultan Abdülaziz, aynı gözlemlere sahip olan sadrazamı Âli Paşa, Mısır Hıdivi İsmail Paşa ve diğer hayırseverler de katıldılar. İstanbul’un ve Osmanlı ülkelerinin mimarî değerde ve görkemli bu ilk Türk-İslam okulu Mimar Ohannes’in tasarımı olarak başarıldı. Bina ve iç donanım için 35 bin Osmanlı altın lirası harcandı. Okul 1872’de tamamlandı ve 17 Haziran 1873’te açıldı. İlk zamanlar “İslam Şefkat Yurdu” anlamına gelen Arapça “Dârüşşafakatü’l-İslâmiyye” adı kullanılsa da bu isim zamanla “Darüşşafaka”ya dönüştü. Okul 4 aşamalı ve 7 yıllıktı. 

    Türk eğitim tarihi açısından bakıldığında Darüşşafaka’nın gerçekleştirdiği bir dizi “ilk”ten söz edilebilir: Öğretim dili Türkçe, yatılı, sivil ve özel okulların ilkidir. Öğrenci kaynağı yetim-öksüz çocuklardır. Öğretmenlik görevlerini uzun yıllar gönüllü aydınlar ve ünlü eğitimciler ücret almadan yapmışlardır. Yazar, gazeteci Ahmed Midhat Efendi (öl.1914), derse geldiği bir gün kalp krizinden okulda vefat etmiştir. Darüşşafaka için Türkçe ders programlarını, daha sonra sadrazam olan Sakızlı Esat Bey (Esad Paşa: 1891-1895) Fransa’daki okul programlarından uyarlamıştı ki Türkiye için bu da bir ilkti. Din ve ahlâk, Türkçe edebiyat, tarih, coğrafya, fen, tabiat, matematik alanlarında okutulması öngörülen 30 ayrı dersin, sınıflara göre dağıtılması da ilk kez bu okulda uygulanan bir yenilik olmuştu. 

    Okul, Fatih’teki tarihî binasını 121 yılın ardından 1994’te boşaltarak Ayazağa’daki yerleşkesine taşındı, ama on binlerce yetim çocuğun hüzünlerine, özlemlerine, acı-tatlı anılarına şahitlik eden o kutsal yapının terkedilmesi hüzün vericidir. 

    Dünyadaki eğitim ve ‘kremanın kreması’

    ALMANYA Almanya dünya “elit üniversiteler” sıralamasında ABD ve İngiltere’ye göre geride kalıyor. Bunun ana nedeni Almanya’da özel üniversiteler yerine devlet üniversitelerinin olması. Bu yüzden çok daha küçük bütçelerle çalışıyorlar. Buna karşılık Almanya’da özel vakıf üniversitesi kurma girişimleri, federal yapılı Almanya’da eyaletler arası eşitsizlik yaratacağı gerekçesiyle engelleniyor. 

    2006’da ‘Elit-Üniversiteleri’ teşvik için ‘Mükemmeliyet İnsiyatifi’ diye bir kurum oluşturuldu. Bu kurum, üniversiteleri uluslararası başarı kriterlerine göre değerlendirerek “Elit-Universite” (Elit-Uni) ünvanını veriyor. Halen Almanya’da bu sıfatı taşıyan 11 üniversite var. Bunların çoğu araştırma ağırlıklı üniversiteler. Fakat “Elit-Uni” her zaman iyi eğitim demek değildir, uyarısı da yapılıyor. Buna karşılık Almanya’da gerçekten dünya çapında elitler yetiştiren bazı özel yüksek okullar ve araştırma enstitüleri var. Örneğin Otto Beisheim School of Management (WHU) işletme alanında Avrupa’daki en ileri kurumlardan biri. Bu okula girmek hayli zor. Para tek ölçüt değil. Binlerce başvuru çok adımlı elemelerin sonunda çok az sayıda öğrenciye indiriliyor. Buraya girenler kendilerini gerçekten “kremanın kreması”na dahil olmuş sayabiliyorlar. 

    ABD Üniversiteler arası itibar sıralamalarındaki ilk 10 üniversite, genellikle Oxford ve Cambridge haricinde Amerikan üniversiteleri tarafından domine ediliyor. 2019- 2020 dönemindeki sıralamada ilk üç sırada Harvard, MIT ve Stanford üniversiteleri var. Bunlardan 1636’da kurulan Harvard, ülkenin en eski yüksek öğrenim kurumu. Tarihinde 18.9 milyon yayınla dünyanın en zengin kütüphanelerinden birinin yanısıra 161 Nobel ödülü, 32 devlet başkanı, 50 Pulitzer ve sayısız başka onur da var. Ayrıca akademik mükemmellik, öğrenci kabulünde seçicilik ve elitizmle bağdaştırılan, okul binalarını kaplayan sarmaşıkların köklü geçmişlerine vurgu yaptığı 8 üniversitelik “Sarmaşık Ligi” (Ivy League) de ülkedeki elit üniversiteler tarafından oluşturuluyor. Bugüne dek görev yapan 45 ABD Başkanının 16’sı Sarmaşık Ligi üniversitelerinden (Brown, Columbia, Cornell, Dartmouth, Harvard, Princeton, Pennsylvania, Yale) mezun. 

    Hem en eski hem en itibarlı  2019-2020 döneminde üniversiteler arası itibar sıralamasında ilk üç sırada Harvard, MIT ve Stanford üniversiteleri var. Bunlardan 1636’da kurulan Harvard, ABD’nin en eski yüksek öğrenim kurumu. 

    İNGİLTERE Bologna ve Paris üniversitelerinin hemen ardından Avrupa’nın üçüncü üniversitesi olarak 1167’de kurulan Oxford ve kısa süre sonra onu izleyen Cambridge üniversiteleri “akademik elitizm” kavramıyla o denli özdeşleşmiştir ki, iki kurumun paylaştığı ortak değerleri anlatan “Oxbridge” terimi ortaya çıkmıştır. Aynı zamanda rekabet halinde de olan iki kurumun bu ortak özellikleri arasında 800 yıldan da eski geçmişleriyle İngiltere’nin en eski üniversiteleri olmaları, 19. yüzyıla dek İngiltere’deki yegane üniversiteler olmaları, İngiltere’nin en tanınmış biliminsanlarının, yazarlarının, siyasetçilerinin, iş insanlarının bu okullardan mezun olmalarının yanısıra hem üniversite, hem de kolej olmaları da vardır. 17. yüzyıl sonrasında soylu ve zengin ailelerin çocuklarının dahil olabildiği kurumlar haline gelen bu okulların 19. yüzyılda diğer üniversitelere göre kapılarını yeteneği olan herkese açmaya geç başlaması, 19. yüzyıl sonundaki bilimsel patlamada kısır kalmış olmalarına da neden olmuştur. 

    JAPONYA 2. Dünya Savaşı’ndan hemen sonra 1946’da ABD’nin gönderdiği eğitim danışmanları, Japonlarla birlikte çalışarak ülkenin eğitim sistemini yeniden yapılandırdı. Bu çalışmalar sonunda Japon Millî Eğitim Bakanlığı tarafından Yükseköğretim Kurumları Kurulu Standartları bir yönetmelik halinde yayımlandı. Bu yönetmelikte altyapı, kütüphane imkanları, öğrenci/öğretim üyesi oranları ve zorunlu dersler gibi hususlara ayrıntılı olarak yer verildi. 1949 itibarıyla ise eski üniversiteler kürsülerden oluşan fakülteler, yeni üniversiteler ise bir tür bölüm olan gakkamokusei’den oluşan fakülteler halinde örgütlendi. Böylece araştırma faaliyetleri eski üniversitelerde yoğunlaştırıldı ve sadece bu üniversitelerde doktora programları yürütülmesine izin verildi. 

    FRANSA 19. yüzyıl Fransa’sında Grandes Écoles isimli, yüksek öğretimi ifade eden, yeni bir yapılanmaya gidilmiştir. Bu yapılanmanın temel hedefi, Fransa ulusunun gelişimi adına, gerekli nitelikli elemanların bu kurumlardan temin edilmesidir. Mühendisten filozofa, veterinerden bürokrata kadar ulusun her kademesinde ihtiyaç olan tüm nitelikli elemanların, belirli bir müfredat dahilinde yetiştirilmesi hedeflenmiştir. Grandes Écoles’ün en çarpıcı özelliği, araştırma faaliyetlerinin merkezi unsur olmamasıdır. Temel hedef belirli alanlarda nitelikli elemanın yetiştirilmesidir. Bu okullarda öğrenim görebilmek için hazırlık eğitimi alma zorunluluğu getirilmiştir. Okulların hazırlık döneminde ortak bir müfredat uygulanmış, hazırlık kurslarının ardından elde edilen unvan ile girilebilen deneme sınavlarında başarılı olanlar Grandes Écoles’e girmeye hak kazanabilmişlerdir. Bunların en önemlileri 1794’te kurulan École Polytechnique ve École Normal Superieure’dür. 

  • Asla ama asla yalnız yürümeyeceksin

    Asla ama asla yalnız yürümeyeceksin

    İngiltere’nin en köklü futbol kulüplerinden biri Liverpool. ‘Kırmızılar’ın 1892’nin Haziran ayında başlayan uzun tarihi hem Ada’da hem de Avrupa’da kazanılan sayısız zaferle dolu. Ne yaşanan facialar ne alınan başarısız sonuçlar onları yollarından döndüremedi. Küçük bir şehirden aldıkları büyük destekle geleceğe sarsılmaz bir inançla ilerliyor, asla yalnız yürümüyorlar…

    Liverpool şüphesiz dünyanın en çok sevilen futbol kulüplerinden biri. Kırmızısı, muhteşem tribünü, tüyleri diken diken eden marşı… 29 yıldır liglerinde şampiyon olamasalar da “asla yalnız yürümüyorlar”; her vites yükselttiklerinde yeryüzünün dörtbir köşesindeki futbol meftunlarını “o sene bu sene” diye heyecanlandırıyorlar. Barcelona’ya ilk maçta 3-0 yenildikten sonra evinde dört gol atarak final vizesi alan takım nefes kesiyor; “acaba yine mi?” dedirtiyor.

    Livepool
    Taraftarla kucaklaşma Liverpool-Barcelona maçı sonrası Liverpool takımı, efsane Kop tribünüyle kucaklaşıyor.

    Önceleri siyah-beyaz görüntülerdi bizi onlara bağlayan. “Şanlı mağlubiyetler” aldığımız, “ezilmediğimiz” her maçtan sonra mutlu olduğumuz yıllarda, çok sevmiştik bu İngiliz takımını. Belki devlerin arasında onu ufak görmüştük, belki de kendimizden bir şeyler bulmuştuk. Santrayı, müzik tarihine damgasını vuran Beatles grubunun da doğduğu şehre dair eski Taraftarlar Birliği başkanı Rogan Taylor’ın söyledikleriyle yapmalı: “Liverpool yumuşak değildir. Yahudiler, Lehler, siyahlar gibi haksızlığa uğrayan bir kesimdir. Kim olduğumuzu ve düşmanlarımızın kimler olduğunu biliriz. Liverpool, İngiltere’nin Polonyası’dır”.

    Livepool
    Gol sevinci Liverpool, Barcelona maçında meşin yuvarlağı ağlarla buluşturmuş olmasının sevincini yaşarken.

    Everton’dan Liverpool’a

    Aslında her şey kentin yetiştirdiği işinsanlarından John Houlding’in elini futbola atmasıyla başlamıştı. Stanley Road’a veda edecek olan Everton’a yeni bir stat önerilmişti: Anfield Road.

    Başta her şey süt limandı. Fakat giderek iklim değişiyordu. Üyeler, başkanlık koltuğunda oturan Houlding’in kulübü politik menfaatleri uğruna kullandığına inanıyordu. Yıllık 100 sterlinden 250’ye çıkan kira, mavi-beyazlılara gönül verenlerin canını iyice sıkmıştı. Houlding’e arsasını satan Orrell, yeni tribünden geçecek bir yol yaptırmak istiyordu. Hukuken böyle bir hakkı vardı, zaten sahanın yakınında küçük bir toprağı da kalmıştı.

    İşte kızılca kıyamet de bundan kopmuştu. Başkanın bunu bildiğini anlayan üyeler, iki ayrı malsahibiyle uğraşmak zorunda olduklarını anlamıştı. Ocak 1892’de yapılan olağanüstü genel kurulda toplanan 279 üye, başkanı koltuğundan etmişti. Everton Goodison Park’ı satın alırken, Houlding ve arkadaşları 15 Mart 1892’de Everton F.C. and Athletic Grounds, Ltd. ya da nam-ı diğer Everton Athletic kurmuştu. Aynı kentin aynı adlı iki takımı olamayacağından, tescil ettirilen Everton Athletic ismi Haziran’da değiştirilmiş, Liverpool böylece resmen doğmuştu.

    Fakat bir sorun vardı: Futbolcular Everton’da kaldığından, yeni oyuncular bulmak gerekiyordu. İlk hocaları İrlandalı John McKenna, dere tepe düz gidip İskoçya’dan getirdikleriyle ilk 11’i tamamlıyordu. 1 Eylül 1892’de ilk maçını Rotherham ile yapan takımın çoğunluğunun soyadındaki “Mc” ifadesi dikkat çekiyordu. Ertesi yıl lige kabul edilen kulübün 1901’de ilk şampiyonluğunu kazandığındaki renkleri mavi-beyazdı. 1904’te kırmızı-beyaza geçecekler; ezeli rakipleri Everton’la bir göbek bağını daha keseceklerdi.

    Livepool
    Kuruluş
    Liverpool’un 1892’deki resmî kuruluş belgesi. Everton Athletic Kulübü olarak kurulan ekip ad değiştirir ve resmen Liverpool olur.

    Hanedanın kurucusu: Bill Shankly

    İlk yıllarında başarılı sayılabilecek camia, uzun bir fetret dönemi yaşamıştı. Arada yaşanılan şampiyonluklara rağmen tam da dikiş tutturulamamıştı. 1 Aralık 1959’da teknik direktörlük koltuğuna oturan Bill Shankly kısa sürede tarih yazacaktı.

    Futbolun aynı zamanda büyük düşünürlerinden de biri olan hoca, kulübün efsanevi kırmızı formasını bile tasarlamıştı. Anfield Road’da “ben” terkedilmiş, “biz” doğmuştu. O, Liverpool demekti. Eski maden işçisinin yazdığı abece, zamana ve zamanın ruhuna yenik düşünceye kadar oyunun alfabesi olmuştu. Hiçbir zaman takımı varedenleri de unutmamıştı: “Baskı madenin dibinde çalışmaktır. Baskı işsiz olmaktır. Baskı haftada 50 şiline küme düşmekten kurtulmaya çalışmaktır. Baskı Avrupa Kupası finali, lig şampiyonluğu veya kupa finali değildir. O ödüldür”.

    Livepool
    Efsane isim Liverpool’u Liverpool yapan teknik direktör Bill Shankly 1974 Federasyon Kupası zaferi sonrasında taraftarları selamlıyor.

    İkinci kümede sürünen takımı ayağa kaldıran İskoç çalıştırıcı, Liverpool’u 1964’te şampiyonluğa taşımış, ertesi yıl da Federasyon Kupası’nı kazandırmıştı. Ligde ipi yine en önde göğüsledikleri 1965-66 sezonunda Avrupa’da ilk kez final gördülerse de Dortmund’a boyun eğmişlerdi (Tesadüf bu ya, o gün sevinenlerden Sigfried Held yıllar sonra Galatasaray’ı, ağlayanlardan Gordon Milne de Beşiktaş’ı çalıştıracaktı…)

    Livepool
    Şampiyon Liverpool Liverpool’un 1977’deki ilk Şampiyon Kulüpler Kupası zaferinden. Futbolcular kupayı taraftarlarına gösteriyor.

    Yedi yıl adeta nadasa bırakılan Kırmızılar’da hasat dönemi 1973’te yeniden başlıyordu. Ligdeki şampiyonluğu UEFA Kupası zaferi kovalamıştı. Borussia Mönchengladbach’ı devirmeyi başaran camia Avrupa’da ilk kez taçlanırken, yıldızlaşanlardan biri de Benjamin Toschack idi. Shankly 1974’te görevinden ayrılıyor, bayrağı yardımcısı Bob Paisley alıyordu. Boynuz kulağı geçmiş; kulüp, tarihinin en başarılı günlerini yaşamıştı. Lig şampiyonluklarını, Avrupa’da kazanılan kupalar takip ediyordu. 1976’da Brugge’ü geçerek yine UEFA’da zafere ulaşan Liverpool, ertesi sene Şampiyon Kulüpler’de taçlanmıştı. Mönchengladbach’ı yine devirmeyi başarmışlardı.

    1978’de Brugge’ü yenen kulüp Avrupa’da unvanını korumuştu (Kenny Dalglish zaferi getirirken, asisti yapan Graeme Souness yıllar sonra Galatasaray’a gelecek, Kadıköy’de santraya bayrak diktiği için adı “Ulubatlı”ya çıkacaktı!).

    1981’de Real Madrid’i deviren Liverpool, Şampiyon Kulüpler’de üçüncü defa taçlanırken, Paisley bunu başaran ilk teknik direktör olmuştu. Kulüpte dokuz yıl görev yapan efsane hoca, adeta tek başına müze açacak kadar başarıya imza atmıştı. Onun yönetiminde altı lig, üç Şampiyon Kulüpler, bir UEFA, bir Avrupa Süper Kupası, üç lig şampiyonluğu kazanan Kırmızılar, iki sezonda da ikincilikte kalmıştı.

    Livepool
    Liverpool tarihinin en çok kupa kazanan hocası Bob Paisley kazandığı 3 Şampiyon Kulüpler Kupası’nın mini replikalarıyla (solda). Liverpool tarihinin en büyük iki hocası Shankly ile Paisley yanyana (sağda).

    1984’te Joe Fagan tarafından çalıştırılan ve ligi birinci bitiren takım, Lig Kupası’nı da alıp Şampiyon Kulüpler’de yine finale çıkmıştı. Roma’yı penaltılarla deviren Liverpool yine istediğini almıştı. Fakat her güzel şeyin bir sonu vardı…

    Ertesi yıl yine Kupa 1 finalindeydiler. Rakip Juventus idi. Futbol tarihinin en trajik günlerinden birinde Heysel Stadyumu, 39 kişiye mezar olmuştu. Cansız bedenlerin kokusunun sindiği tatsız tuzsuz maçı, İtalyanlar Michel Platini’nin penaltısıyla kazanmıştı. O gün sadece kupa kaybedilmemişti. Facianın faturası holiganlara kesilince, İngiliz takımları Avrupa Kupaları’ndan beş yıllığına men ediliyor, böylece bir devir kapanıyordu.

    Livepool
    Kop tribünü faciada yitirilen 96 kişiyi asla unutmadı. Hillsborough Faciası’ndan bir kare.

    Heysel’den çok etkilenen Fagan koltuğu Dalglish’e bırakıyor; Anfield, yeni kralına kavuşuyordu. 1990’da 18. şampiyonluk kazanıldığında, kimse onlara yan bakamıyordu. Fakat o yıldan bu yana ligde ipi göğüsleyemediler. 2005’teki unutulmaz Şampiyonlar Ligi zaferi dışında üç Federasyon Kupası, dört Lig Kupası, bir UEFA Kupası, bir de Avrupa Süper Kupası kazandılar.

    2007’de kulübün el değiştirmesiyle yeniden büyük hayallerin peşine düşen Kırmızılar, bugün Jürgen Klopp idaresinde yine şaha kalkmış durumda. Bakalım yeni bir hanedanlık kurabilecekler mi?

    Efsane marşın öyküsü

    Müzik listelerinde 1 numara olmuştu

    Liverpool’la özdeşleşmiş olan “You’ll Never Walk Alone”, şüphesiz futbol tarihinin en meşhur şarkısı. Peki nasıl oldu da sıradan bir müzikal için bestelenen yapıt, adeta yeşil sahaların millî marşına dönüştü?

    Carouseladlı müzikalin (1945) ikinci perdesinde kullanılan eserin bestesi Richard Rodgers, sözleri Oscar Hammerstein’a ait. Bir süre unutulduktan sonra Liverpoollu Gerry and The Pacemakers tarafından 1963’te yeniden icra edilen şarkı, kısa sürede Ada’yı sardı. İngiltere müzik listelerinde 1 numaraya yükselen parça, kısa sürede tribünlerde söylenmeye başlandı. Kırmızılar 1965’te Leeds United’ı Federasyon Kupası finalinde yenerken, Wembley tribünleri bu kült şarkı ile tanışıyordu. Celtic, Twente, Dortmund taraftarlarının da söylediği marş, yarım yüzyılı aşkın süredir tribünleri coşturmaya devam ediyor. Dünya döndükçe de devam edecek!

    “Asla yalnız yürümeyeceksin
    Fırtınada yürürken başını hep dik tut,
    Ve karanlıktan sakın korkma.
    Çünkü sonunda altın rengi bir gökyüzü
    Ve mutluluğun gümüşten şarkısını bulacaksın.
    Hayallerin sarsılsa da, alt üst olsa da,
    Rüzgarda, yürümeye devam et
    Yağmurda, yürümeye devam et.
    Kalbinde umutla, yürümeye devam et
    Ve bil ki, hiçbir zaman yalnız yürümeyeceksin
    Asla ama asla yalnız yürümeyeceksin”.

    Livepool
    Liverpool’un simgeleri Shankly Kapısı, o marşa konu olan ve yazıya da adını veren slogan ve Liverpool arması…

    İstanbul mucizesi

    Avrupa Kupaları tarihinin en müthiş maçı

    Tarih 25 Mayıs 2005. Liverpool’un mucizeye imza attığı İstanbul, o günden bu güne kulüp tarihinde büyük bir öneme sahip. Küllerinden yeniden doğan takım, Milan’ı geçerek şampiyon olmuştu.

    O günden bu yana Kırmızılar ne zaman bir karşılaşmada “geri dönse”, İngiliz futbol literatüründe İstanbul konuşuluyor; o ruhun altı tekrar tekrar çiziliyor. Tıpkı son Barcelona maçında olduğu gibi… İşte 25 Mayıs 2005’te oynanan o Şampiyonlar Ligi finali, birçokları tarafından Avrupa Kupaları tarihinin en müthiş maçı olarak anılıyor.

    O gün Atatürk Olimpiyat Stadyumu’nun çimlerine yıldızlar topluluğu Milan mutlak favori olarak çıkmıştı. Bir dönemin yenilmez armadası olsa da, o günlerin mütevazı ekibi Liverpool için final bile büyük başarıydı. İtalyan devi ilk yarıyı 3-0 önde kapattığında, birçoklarına göre ikinci yarı formaliteden ibaretti.

    Derken tribünlerde o malum marş başlıyor; gözler doluyordu.

    Kaptan Steven Gerrard ateşi yakmış, Vladimir Smicer farkı 1’e indirmişti. Xabi Alonso’nun golüyle tabela eşitleniyor, karşılaşma uzatmalara gidiyordu. Kalesinde devleşen Jerzy Dudek, marifetlerini penaltılarda da konuşturunca mucize tamamlanmıştı.

    Devler arenasının en unutulmaz randevusu İstanbul’daydı; çimde yaşananlar tek kelimeyle destandı. Şüphesiz maçın 30 binden fazla yıldızı vardı. Onlar inanmış, takım küllerinden yeniden doğmuştu.

    Livepool
    İstanbul’da kaptan Gerrard, Şampiyonlar Ligi Kupası’nı kaldırırken.
  • Bir şehir efsanesi: GS-FB dostluğu

    Bir şehir efsanesi: GS-FB dostluğu

    Türkiye’de futbol maçlarında olay çıktığı zamanlarda eski günlerin kavgasız, gürültüsüz maçlarından söz edip centilmenlik nostaljisi yapmak adettendir. Ancak bundan tam 90 yıl önce oynanan bir Galatasaray-Fenerbahçe maçında yaşananlar bunun pek de gerçek olmadığını ve futbolda şiddetin kökenlerinin çok eskiye gittiğini gösteriyor.

    Bundan 90 yıl önce, 12 Haziran 1925’te Galatasaray ve Fenerbahçe arasında Taksim Stadı’nda oynanan Tayyare Kupası maçı, son derece olaylı, kavgalı ve küfürlü geçmişti. Fenerbahçe’nin 1-0 kazandığı maça dönemin gazete ve dergileri de geniş yer ayırmış ve yaşananları eleştirmişti.

    O yıllarda çıkan Gol mecmuası, bugünkü spor gazetelerine benzer şekilde çoğunluğu futbol haberlerinden oluşan bir spor dergisiydi. 15 günde bir çıkan dergide, haberlerin yanı sıra maç analizlerine ve “tenkit yazılarına” da yer veriliyordu.

    Fenerbahçe kalecisi Şekip (Kulaksızoğlu) ve Zeki Rıza (Sporel) olaylı maçın devre arasında dinleniyor. Zeki Rıza limonunu bitirmek üzere.

    Dergi, olaylı Galatasaray-Fenerbahçe maçıyla ilgili de uzunca bir yazıya yer vermişti. İmzasız olmasına rağmen yazı büyük ihtimalle derginin yazı işleri müdürü Refik Osman Bey tarafından kaleme alınmış. Günümüzde futbol karşılaşmalarında önü alınamayan küfür ve şiddet olaylarının bir gelenekten beslendiğini açıkça ortaya koyan, “Galatasaray-Fenerbahçe Faciası” başlıklı yazıya bakılırsa seyircilerin küfürleri, oyuncuların tekme tokat kavgaları maçın önüne geçmiş. Tam 90 yıl önce yazılmış olan bu yazı, hiç şüphe yok ki herkese tanıdık gelecektir.

    Gol, Sayı: 2, 23 Haziran 1925

    İşte dergideki ‘Galatasaray-Fenerbahçe Faciası’ başlıklı yazı:

    Galatasaray-Fenerbahçe arbedesi, karışıklığı çok şükür ki nüfusça zayiat olmadan halkın yuhaları ve oyuncuların birbirlerini döğmeleri, tekmelemeleri arasında ve Fener’in bir gol yapmasıyla hitama erdi.

    “Ne facia idi! Bir ormandan odun yarar gibi birbirlerini baltaladılar. Birbirlerini döğdüler, birbirlerini tokatladılar! Ya hele o nihayetsiz küfürler ne idi! Hatta zavallı futbol oyunu bir aralık katır tepişmesine döndü. Oyun her dakikada duruyor her dakikada bir patırtı ve niza çıkıyordu.”

    Haftalardan beri sabırsızlıkla beklenen Galatasaray-Fenerbahçe Tayyare Kupası maçı yalnız davetiyeler elinde gelen birkaç yüz kişinin karşısında tatsız, cansız, tokatlı ve küfürlü bir boğuşmadan sonra nihayet buldu. Galatasaray-Fenerbahçe maçından bir gün evvel akşam gazetelerinin birinde:

    “İşte yarın herkes sarı-kırmızı ve sarı-laciverdin ne olduğunu anlayacaklardır” gibi deli saçmasını okurken içimden gülüyordum.

    1920’li yıllarda bir Galatasaray-Fenerbahçe maçı öncesinde Taksim Stadı’nın önünde bekleyenler. Eski maçlardan birinde çekilmiş bir fotoğraf da stada asılmış.

    Hakikaten sarı-laciverdin ve sarı-kırmızının ne meta‘ [mal] olduğunu anladık.

    Galatasaray-Fenerbahçe hadisesi spordaki ahlakın, terbiyenin seviyesini de gösterdi. Memleketin spor hayatındaki varlığını yaratan bu güzide kulüpleri ma‘hud maçtan evvel ve sonra birbirlerini severek, öperek ayrılmalarını görmek isterdik.

    Netice ne olacaktı? Bir kulübün diğer kulübe galebesi değil mi?

    Utanınız efendiler, utanınız!…

    Spor bu demek değildir. Karşı karşıya oynadığınız ve çarpıştığınız oyuncuların hepsi de bu mavi semanın altında beraber yaşadığınız, beraber bu havayı aldığınız kardeşlerinizdi.

    Ne facia idi! Bir ormandan odun yarar gibi birbirlerini baltaladılar. Birbirlerini döğdüler, birbirlerini tokatladılar!

    Ya hele o nihayetsiz küfürler ne idi!

    Hatta zavallı futbol oyunu bir aralık katır tepişmesine döndü. Oyun her dakikada duruyor her dakikada bir patırtı ve niza çıkıyordu. Ne oluyoruz? Neredeyiz?

    Herkese hamiyet, nezahet, ahlak tavsiye eden çorbacılar… Her gün ballandıra, ballandıra meddahlıklarını yaptığınız güzidelerinizi görünüz. Vay gidi güzideler vay! İşte arslanlar, kaplanlar, yavuzlar birbirlerini yediler ve stadyumda halk da bu boğa döğüşünü kemal-i zevkle temaşa etti. Sanki ortalıkta yenecek bir şikâr [av] mı vardı.

    Galatasaray kadrosunun, Taksim Stadı’nda 1924-28 yılları arasında çekilmiş bir fotoğrafı. Cengiz Kahraman arşivi

    Galatasaray-Fener faciasından sonra Fenerbahçelilerin taşkınlığı da ne idi? Kazanılan maşrapa [kupa] büyük bir merasimle Balıklı’ya Patrikhane’ye patrik gider gibi gürültülerle gitti!

    Bu çirkin hallerin fenalıkların en mühim sebeplerini bunlarda buluyoruz.

    Fenerbahçeliler maçı kazandıktan sonra Galatasaraylı kardeşlerinin ellerini sıkarak onları teselli edeceklerdi.

    İğrenç ve manasız bir surette devam eden bir kulüpçülük yüzünden aramızdan yarınki maçlarda birkaç kişi eksilecek ve yalnız sevdiklerimizi rahmetle anacağız.

    Veyahut mezar taşlarının üzerlerine “Galatasaray’dan şehit Ahmet Efendi”, “Fenerbahçe’den şehit Mustafa Efendi” gibi cümleleri ve medhiyeleri hatta mersiyeleri yazacağız ve hiç olmazsa içimizde cennetlik sporcular çıkmış olacaktır.

    Galatasaray-Fenerbahçe faciası; mahallelerdeki tulumbacı kavgalarını aratacak kadar parlaktı. Ne yazsak nafile! Yazıla yazıla bıkıldı. Biraz bu efendileri güzideleri, unutalım da belki akılları başlarına gelir.

    Birbirinizi yiyiniz, bol bol yiyiniz, katığınız kuvvetli olsun efendiler… 

    MAÇIN ELEŞTİRİSİ

    “Top havadan uçtu”

    Dergide bir başka imzasız “tenkit” yazısı ise “Galatasaray-Fener” başlığı ile çıkmıştır. Bu yazıda her iki takım futbolcularının maçtaki performansı yorumlanmakta ve eleştirilmektedir. Yazının giriş paragrafı şöyledir:

    “Galatasaray-Fenerbahçe maçının neresini tenkit etmeli ve tenkide nereden başlamalı. Bir maçı tenkit edebilmek için oyunun tarz-ı cereyanını, sanatını, inceliğini görmek icap eder. Top havadan oynandı, havada uçtu. Ne Fenerbahçe’nin ‘kombinezonu’ ne Galatasaray’ın seri akını vardı”. Yazının devamında her iki takımın 11’inde görev alan futbolcuların teker teker performansları değerlendirilmekte eleştiriler, övgüler sıralanmaktadır. İşte bunlardan bazıları:

    FENERBAHÇE

    “Kaleci Şekip Bey; uzun zamandan beri Fener kalesinde göremediğimiz bu kaleci, maç esnasında her zamanki gibi asabi idi. Top tutarken adeta titriyordu.

    Kadri Bey (Müdafaa hattı): Kadri Bey, Fenerbahçe müdafaasında ve takımında en iyi oynayan oldu.

    İsmet Bey: Merkez haf (orta saha) oyuncusu İsmet Bey’e gelince; eski asabiyetinden, çocukluğundan eser yoktu. Kendisine karşı yapılan korkunç favullere rağmen aldırmıyordu. Pasları yine mükemmeldi. Yan pasları, plase şutları kuvvetli idi.

    Zeki Bey (Muhacim hattı): Zeki Bey’in oyunun sonlarına doğru takımını galibiyete isal etmekle (taşımakla) beraber on metre dahilinde kaçırdığı ve dışarı vurduğu şutlar şerefini hırpalayacak kadar büyük nakısalardandır (eksikliklerdendir)”.

    GALATASARAY

    “Kaleci Ulvi Bey: Galatasaray’ın ve spor hayatının en genç kalecisi olan Ulvi Bey de geçen tenkitlerimizden sonra kusurlarını görmemek çok şayan-ı memnuniyettir. Topları muntazam tuttu, hele Alaaddin Bey’in iki şutunu büyük bir maharetle atlattı.

    Mehmet Bey (Müdafaa hattı): Yalnız yemek için yaratılmış; işi gücü adam yemek, tehlikeli mıntıkaya bir oyuncu geldiği zaman tekme vurmaktır. Bu futbol zeka oyunudur.

    Kemal Bey (Merkez haf hattı): Bugün müdafaa gibi oynadı. Diğer oyunları daha güzeldi. Çok geri kalıyordu. Havada iken topu kapması cidden iyi idi.

    Leblebi Mehmet (Muhacim hattı): Galatasaray’ın ve Türkiye’nin en iyi sağ muhacimi (sağ açığı) olan Leblebi, dün yine güzel oynadı. Aldatma pasları, sürüşleri çok güzeldi. Kornerleri mükemmeldi.

  • Önce vatan sonra kupa

    Önce vatan sonra kupa

    Bu sezon 19. şampiyonluğunu kazanan Fenerbahçe’nin tarihi hem sportif başarılardan hem de kahramanlık hikayelerinden yana zengin. Kulübün ilk tüzüğünün ikinci maddesi, kurucularının vatan savunmasında üstlendikleri rolün en önemli tarihsel kanıtını sunuyor.

    Sultan 2. Abdülhamit döneminde, Müslüman Türkler için cemiyet kurmak ve mevcut cemiyetlere üye olmak yasaktı. O yıllarda futbol Müslümanlar tarafından günah sayıldığından, özellikle İstanbul’da gayrimüslimler, Levantenler ve Avrupalılar tarafından ilgi görüyor, Kadıköy’ün çayırlarında top koşturan İngilizlere ancak Rum gençleri eşlik edebiliyordu.

    Ülkemizde ilk futbol maçları 1870’li yıllardan itibaren önce İzmir ve o dönemlerde Osmanlı İmparatorluğu toprakları içerisinde yer alan Selanik’te oynanmaya başlamıştı. 1894 yılında İzmir’de İngilizler tarafından kurulan “Football Club Smyrna” takımını, 1897 yılında İstanbul’da, İngiliz, Rum ve Ermeni gençlerinden meydana gelen “Kadıköy Football Association” takımının kuruluşu izleyecekti.

    Önce vatan sonra kupa
    Fenerbahçe’nin ilk şampiyon kadrosundan Ahmet İzzi Bey Çanakkale’de şehit düştü.

    Futbola düşkün Türk gençleri futbol takımı kuramıyor, Müslüman kimlikleriyle varolan takımlara giremiyordu. Bu hevesli gençlerden bazıları takma isimlerle yabancı takımlarla sahaya çıkıyordu ama sayıları iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar azdı. Çoğu, yabancılar arasındaki maçları izleyip iç geçirmekle yetinmekteydi.

    1907 yılının bir bahar akşamüstü, futbol tutkunu Kadıköylü üç genç bugünkü Şükrü Saraçoğlu Stadı’nın yükseldiği Papazın Çayırı’nda yabancı takımların bir maçını izlemiş Moda’daki evlerine doğru yürüyorlardı. Nurizade Ziya Bey (Songülen), Ayetullah Bey ve Necip Bey (Okaner) adlı üç gencin de aklında aynı soru vardı: “Neden biz de bir takım kurup onların karşısına çıkmayalım?”

    Önce vatan sonra kupa
    Gayemiz, gençleri savaşa alıştırmak
    Kulübün takip ettiği maksat ve gaye, memlekette terbiye-i bedeniye ve fikriyenin tamimine çalışmak ve şübbân-ı vatanı mübâreze-i hayata ve meşâkk ve esfâr-ı askeriyeye alıştırmaktır (Kulübün kuruluş amacı, ülkede bedensel ve zihinsel eğitimin yayılmasına çalışmak, vatan gençlerini hayat kavgasına, zorluklara ve savaş şartlarına alıştırmaktır).
    Önce vatan sonra kupa

    Yolda başlayan bu sohbet Necip Bey’in Moda Beşbıyık Sokak’taki evine (bugünkü Lütfü Bey Sokak’ın olduğu yerde) geldiklerinde bir kulüp kurma fikrine dönüşmüştü. Hararetle konuşmayı sürdürdüler. En önemli mesele para meselesiydi. Aileden zengin Nurizade Ziya para işini halledeceğini söyledi. Sıra takımın ismine gelmişti. Oturdukları salonun penceresinin tam karşısında Fenerbahçe Burnu ve üzerindeki mehtap görünüyordu. Ayetullah Bey, “Şu güzelliğe bakın” deyince üçü de manzaraya baktı ve hepsinin ağzından aynı isim döküldü: Fenerbahçe.

    Önce vatan sonra kupa
    İlk iki kupa Fenerbahçe futbol takımının 10 Eylül 1909’da Strugglers’i 1-0 yenerek kazandığı ilk kupa.
    Önce vatan sonra kupa
    İlk iki kupa 1911-1912 sezonunda İstanbul Lig’ini birinci bitiren Fenerbahçe’nin ilk şampiyonluk kupası.

    Kulübün ilk rengi olan sarı-beyaza da karar verilince Fenerbahçe efsanesinin doğuşu tamamlanmış oldu. Ertesi gün Beyoğlu’ndaki meşhur Baker mağazasından forma, şort, top ve ayakkabı alınacak, Galata’daki bir matbaaya antetli zarf ve kağıt siparişi verilecekti.

    Önce vatan sonra kupa
    Fenerbahçe’nin ilk amblemini 1910’da Topuz Hikmet tasarlamıştı.

    23 Temmuz 1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilan edilmesi bütün ülkede sevinçle karşılanırken, halk Meclis-i Mebusan adlı Millet Meclisi’nin kurulmasıyla gelen özgürlükleri kutluyordu. Ülkeye gelen özgürlükler arasında dernek kurma özgürlüğünün tanınması da vardı. Bir jimnastik kulübü olarak 1903 yılında kurulan ve daha sonra kovuşturmaya uğrayıp “futbol oynamamak kaydıyla” özel izin verilen Beşiktaş ile Fransız Mektebi Takımı hüviyetiyle bir futbol kulübü olarak 1905 yılında kurulan Galatasaray yasal birer kuruluş durumundaydı. Meşrutiyetle birlikte o güne kadar varlıklarını kayıtlara geçiremeyen diğer Türk kulüpleri, tescil işlemlerini yaptırarak resmi birer kuruluş haline gelmeye başladılar.

    Fenerbahçe Futbol Kulübü kurucu üyeleri de Nurizade Ziya Bey (Songülen) başkanlığında Üsküdar Mutasarrıflığı’na müracaat ettiler ve 24 Aralık 1908 Cuma günü kulüp kuruluşlarını mutasarrıflığa onaylattılar. Fenerbahçe Futbol Kulübü’nü takiben; Vefa, Anadolu, Beykoz futbol kulüpleri de 1908 senesinde kuruluşları onaylanan öncü Türk futbol kulüpleri arasında yerlerini aldılar.

    Fenerbahçe Futbol Takımı, 1909-1910 sezonunda ilk kez katıldığı “İstanbul Şampiyonluğu Ligi”ni 1911-1912 döneminde hiç yenilmeden kazandı. Bu ilk şampiyonlukla İngiliz ve Rum takımlarının şampiyonlukları sona erdi ve bu tarihten itibaren Türk futbolundaki şampiyonluklar artık tamamen Türk takımlarının tekeline geçti.

    ‘Fenerbahçe asi kuvvetlere silah ve cephane yolluyor’

    Mücadele yeşil sahalarla sınırlı değildi fenerbahçe için. İlk şampiyon kadrodaki futbolculardan Sadık, Ahmet İzzi ve Arif Beyler Çanakkale’de şehit olmuş; Kurtuluş Savaşı yıllarında ise Anadolu’ya silah aktarmada sporcu ve üyeler etkin bir rol oynamıştı.

    Bu harekâtın ilk merkezi, aynı zamanda askerî depo olan Haydarpaşa’daki Askeri Tıbbiye binasıydı. Fenerbahçe üyelerinin büyük bölümünü oluşturan tıbbiye öğrencileri, işgal kuvvetlerince el konulmuş cephaneyi Selimiye Kışlası’ndan çalarak Tıbbiye binasına gizliyor, geceleri Karacaahmet Mezarlığı’ndan sırtlarında taşıyarak Dereağzı’ndaki kulüp binasına ulaştırıyordu. Sandallarla Moda Burnu açıklarındaki taka ve mavnalara boşaltılan malzeme, buradan Boğaz’ı geçip Karadeniz’e açılarak, Anadolu Hükümeti’nin tek iskelesi olan İnebolu’ya ulaşıyor, oradan da Anadolu içlerine gönderiliyordu.

    Önce vatan sonra kupa
    Kurtuluş Savaşı’nda Fenerbahçe üyelerinin Anadolu’ya silah kaçırmasını anlatan bir canlandırma kulubün müzesinde bulunuyor.

    “Futbolda 50 Yıl Yaşadıklarım” adlı kitapta Yavuz İsmet (Uluğ) konuyla ilgili anılarını şöyle anlatır: “Tıbbiyenin beşinci sınıfına gelmiştim. Fenerbahçeli futbolcu, atlet, boksör 14 sporcu Selimiye Kışlası’nın cephanelerine dadanmıştık. Gece olduğu zaman sessizce, başında nöbet beklenen cephaneliklere sokuluyor, mavzerleri teker teker çalarak sırtımızdaki çuvallar ile İbrahim Ağa Çayırı’na taşıyorduk. Çayırda milislerimizle buluşup silah çuvallarını onlara teslim ediyorduk. Onlar da Atatürk ordularına ulaştırmak üzere Karadeniz sahillerine götürüyorlardı. Cephaneliklerden silah çalmamız aylarca sürmüştü.”

    İşgal ordularının komutanı General Harrington’ın 1920’de kulübün kapısına 2,5 ay süreyle kilit vurması da Fenerbahçe’nin milli mücadeleye verdiği desteğin kanıtlarından sayılmalıdır. Generalin kulübe yolladığı kapatma kararında şu üç madde vardır:

    1- Fenerbahçe Kulübü, İttihat ve Terakki Fırkası’nın bir şubesi olup, siyasi faaliyetler için maske olarak kullanılmaktadır.

    2- Fenerbahçe Kulübü, Müttefik Kuvvetler’e karşı düşmanca tutum izlemektedir.

    3- Fenerbahçe Kulübü, Anadolu’daki asi kuvvetlere silah ve cephane sağlayıp asker göndermektedir.