Etiket: Galata Rıhtımı

  • Dalgıçlar Kahvesi

    Dalgıçlar Kahvesi


    1930’lu yılların istanbul’undayız. şehir kahvelerle dolu. hemen her mesleğin ayrı bir kahvesi var. işler bu kahvelerde dönüyor. hokkabazlar, aşçılar, artistler, çiçekçiler, pehlivanlar, şoförler ve akla gelebilecek hemen hemen tüm meslekler ayrı birer kahveye sahip. ama pek aklımıza gelmeyecek bir yanı var bu kahvenin. genç gazeteci hikmet feridun bizi dalgıçlar kahvesi’ne götürüyor.

    Genç gazeteci Hikmet Feridun kahveler arasında pek akla gelmeyecek, okuyanı şaşırtacak olanını arıyor. 1931 yılında Galata Rıhtımı’nda yürürken yan yana gemici kahvelerinin sıralandığını görüyor. Bunlardan biri Karadeniz Kahvehanesi… Sorup soruşturuyor, buranın aslında emekli kaptanlarla dalgıçların kahvesi olduğunu öğreniyor. İlk izlenimleri şöyle: Kahvenin sahibi bütün kaptanların ve dalgıçların kahveye hangi saatte geldiklerini bilmek zorunda. İhtiyaç hasıl olduğunda işin sahibine kolayca ulaşmak gerekiyor çünkü. Sonra mektuplar, telgraflar da yollanan kişilerin eline geçmeli. Postalar buraya gelir. Mesela, “Karadeniz Kahvesi’nde dalgıç Süleyman Efendiye” ya da “Karadeniz Kahvesi vasıtasıyla kaptan Naci Bey’e…” Görüleceği gibi istihbarat merkezi gibi bir görevi var kahvenin!

    Gülcemal’den Düşen Bilezik
    Hikmet Feridun, Karadeniz Kahvesi’ni ziyaret ettiğinde masalarda oturan dalgıçların sıvalı kolları dikkatini çekiyor. Daha doğrusu düğmeleri. Bahriye çapası, cankurtaran simidi, dumanlı baca, kamara pencereli kocaman bir gemi… Bir dalgıçla muhabbet ediyor ama konuya henüz tam giriş yapamadığı belli, etrafında döneniyor.1 Muhabirimiz bu eksiğini gidermek için birkaç hafta sonra aynı kahveyle ilgili bir röportaj daha kaleme almaya karar veriyor. Bu defa dalgıçlar konusu özel bir ağırlık taşıyor… Türkiye’nin en eski dalgıçlarından Ahmet Bey’le konuşmaya başlıyor. Ahmet Bey dertlidir:

    Dalgiclar_Kahvesi-1. Dalgıç Osmanlı
    Osmanlı döneminde İstanbul dalgıçları.

    “25 sene bu bey… 25 sene… Dile kolay… Hep deniz altında… 25 sene evvel İstanbul’a geldim. Bahriye’ye girdim, dalgıç bölüğüne verdiler. İşte o gün bugün aynı meslekteyim. Dalacağım zaman evvela elbisemle ayakkabımı giyerim, denize girerim, başlığı sonradan kılavuz başıma koyar. Ve hemen denize dalarım. İndikçe tazyik artar, denizin rengi değişir; yanımdan sürü sürü balıklar kaçar… Kışın aşağısı hamam gibi serindir. Yazın en sıcak günlerde bile buz gibidir. Deniz altı her yerden iyidir ama ah şu tazyik olmasa… 25 kulaç derinliğe indiniz mi, başınızın üstünde tam 85 teneke suyun ağırlığı vardır.”


    “indikçe tazyik artar, denizin rengi değişir; yanımdan sürü sürü balıklar kaçar… kışın aşağısı hamam gibi serindir. yazın en sıcak günlerde bile buz gibidir. deniz altı her yerden iyidir ama ah şu tazyik olmasa…”

    Ahmet Bey, Hikmet Feridun’un ısrarıyla meraklı anılarından birini şöyle anlatır:
    “Geçen gün kahvede oturuyordum. Kaldırımın kenarında bir otomobil durdu. Bir hanım indi. Şişman, telaşlı bir hanım. Yanında da bir bahriye zabiti [deniz subayı] vardı. Zabit beni tanırdı, yanıma yaklaştı. Anlattı. Şişman hanım gayet zengin bir aileye mensupmuş. İzmir’den geliyormuş. Gülcemal’den [vapurdan] çıkarken kolundan gayet kıymetli pırlanta bileziğini düşürmüş. Hemen indim. Gülcemal’in demirinin hizasına geldim. Biraz araştırdım. Baktım, bilezik kumların üstünde parıldıyor. Aldım, çıktım… Bileziğin yalnız altını 48 dirhem tutuyordu.”2

    Dalgiclar_Kahvesi-2. Dalgıçlar kahvesi
    Röportajın yer aldığı gazete sayfasındaki fotoğraf bilgisi şöyle verilmiş: “Alttakiler: Dalgıç Ahmet efendi elbisesini giymiş dalmağa hazırlanıyor. Üstte: Kılavuz dalgıcın başlığını başına geçirmiştir, artık Ahmet efendi dalmak üzeredir.”
    Dalgiclar_Kahvesi-3. Hikmet Feridun dalma hazırlığında
    Hikmet Feridun dalma hazırlığında.

    Aradan iki yıl geçer, Hikmet Feridun’un dalgıç tutkusu depreşir, yine aynı kahveye uğrar. Köşede uzun boylu bir Laz delikanlı kemençe çalıp söylemekte: “Kemençenin telinden/ Yakaladım belinden.” Bu sefer buraya, deniz dibine dalıp küçük bir gezinti yapmak hayaliyle gelmiştir. Neden böyle bir röportaj yaptığını da şöyle açıklar: “Yeryüzündeki mevzular o kadar çok yazıldı, o kadar eskidi, o derece pejmürde bir hâle geldi ki yeni bir şey bulup deniz dibine inmek lazım…”


    “sakın ayakkabı deyince aklınıza şık zarif bir iskarpin gelmesin… ne münasebet efendim. ihtiyar bir dalgıç: ‘bir teki 25 okkadır.’ dedi. şöyle bir tuttum… vay efendim vay…”

    Deniz Altına Dalış
    Hikmet Feridun niyetini söyleyince dalgıç tayfası etrafını sarar. Hepsi eski deniz kurtlarıdır. Özellikle dalgıç Mehmet Efendi yardımcı olur. Yanındaki bir adama anahtarları verip, “Mağazayı açın, iki takım elbise çıkarın… Makine, sandal hazırlansın… Dalıyoruz.” diye buyurur. Yarım saatte hazırlıklar tamamlanır. Hikmet Feridun ve dalgıç Mehmet diğer dalgıçlar tarafından giydirilmeye başlanır. O dönemin dalgıç giysisi üzerine ayrıntılı bilgiler yer alıyor röportajda.

    “Dalgıç elbisesi üç kat kauçuktan yapılmış, her tarafı yekpare bir tulum. Ayak tarafı da kapalı. Elbiseye, daha doğrusu tuluma baş taraftan giriliyor. Yalnız eller ve baş dışarıda kalıyor. Ayaklar da tulumun içine giriyor. Kauçuk tuluma girinceye kadar kan ter içinde kaldım. Kollarımdan su girmemesi için yumuşak bir madde ile elbisenin kolluklarını derime yapıştırdılar.”

    Olaya şahit olan dalgıçlar “Maşallah!”, “Pek yakıştı size.” diye övgüler düzerken muhabirimiz devam eder: “Bundan sonra boynuma kalın bir demir geçirdiler. Tulum birçok deliklerden bu demire raptedildi. Boyunumun etrafında tamam 200 tane vidayı iyice sıkıştırdılar. Artık boynumdan aşağı hiçbir tarafıma su sızmazmış.” Elbise giyildikten sonra sıra ayakkabılara gelir. Gerçi ayakları bütünüyle giydiği kauçuk tulumun içindedir ama bunların üzerine de bir ayakkabı giyilmesi gerekmektedir. Bu ayakkabının adı ise Hacıyatmaz’dır. Gerisini Hikmet Bey anlatsın:

    “Sakın ayakkabı deyince aklınıza şık zarif bir iskarpin gelmesin… Ne münasebet efendim. İhtiyar bir dalgıç: ‘Bir teki 25 okkadır.’ dedi. Şöyle bir tuttum… Vay efendim vay… Ayakkabının boyu yarım metreden biraz eksik. Altı tamamıyla kurşun. Tıpkı hacıyatmaz. Altı kurşun olduğu için ayakkabı devrilmiyor. ‘Bunlar niçin bu kadar ağır?” diye sordum. ‘Dalgıcın üstünde 70 okka ağırlık olmazsa denizin dibine kadar batamaz.’ dediler.”

    Hikmet Feridun hacıyatmazları giyer, elbisenin üstüne kurşun tokmaklar bağlanır, boynuna kurşun topuzlar takılır. Ardından demir başlık da giyilir. Artık denize dalmaya hazırdır…

    Hazır olmasına hazırdır ama önce dalgıç kılavuzu Koço Efendi’nin talimatlarını dinlemesi gerekiyor:

    “Denizin derinliğine indikçe suyun ağırlığı fazlalaşır. Onun için suyun altında, sanki sırtınızda bir yük varmış gibi i[e]-ğilerek yürüyeceksiniz. Başlığın içinde tam şakağınızın yanına bir düğme gelecek. Alnınızla bu düğmeye bastıkça pis hava başlıktan dışarı çıkar. Bu sularda pek tehlike yoktur. Canavar filan bulunmaz ama eğer bir tehlike karşısında kalırsanız, ipi dört kere çekeceksiniz. Dört kere ip çekmek dalgıçlıkta tehlike işaretidir.”

    Canavarla Nasıl Başa Çıkılır?
    Hikmet Feridun ve dalgıç Mehmet, Galata Rıhtımı’ndan suya iner. Balık kafileleri sağdan soldan geçmektedir. Hikmet Feridun şehrin gürültüsünden uzaklaşıp bu sessiz mavilikte dolaşmaktan hoşlanmıştır. İki üç adam boyu derinlikte bir kayanın üzerinde iki büyük istakoz görürler. Mehmet fırlayıp birini yakalar. Ağır ağır limana çıkarlar. Uzun bir soyunma faslından sonra sıra sohbete gelir. Dalgıçların anlatacağı birçok hikâye vardır. En çok da köpek balığı korkusu dile getirilir. Dalgıç Mehmet sünger avcılarının bu canavardan nasıl kurtulduklarını anlatır:

    “Süngerciler daldığında ellerinde dikenli bir yay taşırlar. Köpek balığı ile karşılaştılar mı, bu yayı canavarın ağzına sokarlar. Yayı ellerinden bırakır bırakmaz artık tehlike yoktur. Çünkü yay alabildiğine açılır. Canavarın iki çenesi açık kalır. Yay da ortasında. Artık hayvan ölünceye kadar ağzını kapamamaya mahkûmdur. Yayı attıktan sonra dalgıç köpek balığı ile alay bile eder. Hatta onu öldürür.”3

    Dönemin gazetelerini karıştırıp İstanbul dalgıçları hakkında biraz bilgi toplamaya çalışalım. Bu dalgıçların denize düşürülen değerli şeyleri bulmak için daldıklarını görüyoruz. Ama esas işleri batıkları çıkarmak ya da parçalamaktır. Bu konuya Tanin gazetesi muhabiri Rahmi Karaca değiniyor. Onun yaptığı röportajda arkadaşlarıyla deniz dibindeki gemileri çıkarmak için yola koyulmuş Ali Ataman’la tanışırız. Genç ama bilgili bir dalgıç Ali Ataman: “Kara sularımızda batmış vaziyette halen bir hayli gemi mevcuttur. Fakat bunlar maalesef ki çıkartılmalarının masraflı ve zor olması yüzünden denizin dibinde çürüyüp durmaktadır.” Ardından İstanbul’daki batıkları sıralamaya başlar:

    Dalgiclar_Kahvesi-4. DALGIÇ
    Dönemin dalgıç kıyafetiyle deniz altında…

    “Liman şamandıraları içinde 6, Sarayburnu kenarlarında 2, antrepolar önünde 1, B/5 şamandırası altında 2, Salıpazarı önlerinde 2, Dolmabahçe önünde Nemse ve Ordu adlı 2, Üsküdar, Şemsipaşa ve Kabataş arasında 1 adet olmak üzere bir hayli gemi yatmaktadır. Bunların deniz üstüne çıkarılmaları talep ve teşebbüs olmadığından bu vaziyette terk edilmişlerdir.”

    Ama elbette talep oldukça batık çıkarmak için çalışmaktadırlar. Batık tekneleri su üstüne nasıl çıkardıklarını sorunca şu cevabı alırız:

    “Bunun birkaç türlü usulü vardır. Mesela tekne büyükse veya su altında yarılmış yahut da yalnız teknesinden istifade edilmek isteniyorsa o zaman ‘parçalamak’ usulünü tatbik ederiz. Bu iş dinamitle yapılır. Parçalanmanın diğer bir ismi hurdacılıktır. Gemi hurdacılığı eskiden memleketimizde yoktu. Bu işe bizde ilk olarak bir İtalyan şirketi başlamış ve pek çok para kazanmıştır.”4

    Bu röportajların yapıldığı zamandan bu yana neredeyse bir yüzyıl geçtikten sonra İstanbul’un deniz altındaki manzarasının ne âlemde olduğunu merak etmekten kendimizi alamıyoruz. Acaba kaç gemi, kaç batık, kaç hazine var bu suların altında.
    Soracak bir dalgıçlar kahvesi de yok artık… #

    DİPNOTLAR
    1 Hikmet Feridun, “Dalgıç mı Arıyorsunuz? Hemen Rıhtımdaki Karadeniz Kahvesi’ne Koşunuz”, Akşam, 2 Eylül 1931.
    2 Hikmet Feridun, “Yedi Dalgıç, 19.000 Altını Yirmi İki Gün Deniz Altında Nasıl Aradık?”, Akşam, 26 Eylül 1931.
    3 Hikmet Feridun, “Deniz Dibinde Bir Gezinti”, Yedigün, S. 11, 24 Mayıs 1933.
    4 Rahmi Karaca, “Dalgıçlar Arasında”, Tanin, 22 Kasım 1944.