Etiket: franz ferdinand

  • Öldürülen liderler ölmeyen idealler

    Öldürülen liderler ölmeyen idealler

    Siyasi bir araç olarak suikast, çağlar boyunca sıklıkla başvurulan bir yöntem olarak tarihi etkiledi. Gerçekten öyle mi? Sansasyon yaratan, tetikçilerini meşhur eden, üzerine kitaplar yazılıp komplo teorileri üretilen unutulmaz suikastlar, aslında ne katillerin ne de perde arkasındakilerin istediği sonuçları doğurdu. Tarihin tekeri geri dönmüyor.

    Amerika Birleşik Dev­leri’nin tamamında köleliği kaldıran Baş­kan Abraham Lincoln bir suikaste kurban gitmiş, iki hafta sonra İngiltere Baş­bakanı Benjamin Disraeli, Avam Kamarası’nda yaptı­ğı konuşmada şöyle demişti: “Suikast hiçbir zaman dün­ya tarihini değiştirmemiştir. Caesar’ın kurban edilme­si bile ülkesinin önlenemez kaderini yerinden oynata­mamıştır”.

    ZEMIN

    Disraeli haklı mıydı? Avusturya veliahtına Saray­bosna’da sıkılan tek bir kur­şun, Avrupa kazanını pat­lattığına göre haksız oldu­ğunu söyleyebiliriz, ama bu ünlü suikastı düzenleyenle­rin amacı bir dünya savaşı başlatmak değildi. Suikast daha eski çağlarda, gelece­ği hazırlamak için güçlü bir sistem kurmamış toplum­larda, bir liderden diğeri­ne geçiş sorununu çözmek­te sık kullanılan bir siyasi yöntemdi. Kabile önderleri, krallar, sultanlar arasında başa geçmek veya iktidarını pekiştirmek için babasını, kardeşini, hatta Neron gibi annesini üstü az çok kapa­lı suikastlarla öldürtenlere rastlanıyordu. Birkaç gru­bun iktidarı ele geçirmek için uğraştığı dönemlerde veya güçlü bir yabancı düş­manı yok etmek amacıyla da bu yönteme başvurulmuş­tu. Hatta Machiavelli gibile­ri, rakiplerinden kurtulmak isteyenlere suikastı “iyi bir çare” olarak tavsiye etmiş­lerdi.

    Ancak suikast en eski za­manlarda bile tarihin yönü­nü veya bir sistemi değiş­tirmekte, hele hele ortadan kaldırmakta en az rol oyna­yan siyasi yöntem biçimiy­di. İktidara karşı muhalefet etmek için başka yöntem­lerin de geliştiği modern çağlarda, bu gerçek daha da bariz bir şekilde ortaya çık­tı. Suikast siyasi eylemlerin en kolayıydı; bir çeşit tem­bel işiydi. Hançeri saplayan, tetiği çeken, bombayı atan, öldürdüğü kişinin ünü saye­sinde tarihe geçebiliyordu ama, kahramandan çok, ge­ri plandaki başka bir gücün kuklası, kiralık bir tetikçi, tek başına hareket ettiğin­de de fanatik, hatta meczup olarak anılıyordu.

    Her suikastçı kendin­ce “haklı” bir neden uğruna hareket ettiğine inanıyordu ama en çok sempati topla­yacak davalarda bile, eylem olup bittikten sonraki olay­lar eylemcinin denetiminin dışındaydı. Genellikle ön­ce büyük bir gürültü kopu­yor, ardından olayla ilgisiz pek çok insan acı çekiyor, sistem ise bir türlü yerin­den oynamıyordu. Örneğin Alman subaylarından bir bölümünün Hitler’e karşı Temmuz 1944’te hazırladığı suikast başarılı olsaydı bile, tamamen Nazileşmiş devle­ti ele geçirebilecekleri, ar­dından Alman halkına daha az acı çektirecek bir barış elde edebilecekleri şüphe­liydi. Ülke tek bir bombayla kolayca kurtarılabilecek du­rumda değildi.

    “Bir insanı öldürebilirsi­niz ama bir düşünceyi öldü­remezsiniz”. Amerikalı va­tandaşlık hakları eylemci­si Medgar Evers 12 Haziran 1963’te, sık sık Sofokles’e atfedilen bu sözleri söyle­dikten az sonra bir suikasta kurban gitti. Düşüncesi ger­çekten de ölmedi. Bu düşün­ce “kötü” olsaydı bile ölme­yecekti.

    JEAN-PAUL MARAT- MAHMUT ŞEVKET PAŞA- ERNST VOM RATH – HEYDRICH

    Katillere bumerang etkisi

    Bazı siyasi cinayetler, düzenleyenlerin tümüyle ezilmesine yol açtığı gibi, tersine bir etki yaratarak olayla ilgisi olmayan sayısız insanın da kurban edilmesiyle sonuçlandı.

    Yakın tarihimizde biri başarılı iki suikast gi­rişimi de, hedef aldığı iktidarların işine yaradı. 11 Ha­ziran 1913’te Sadrazam Mah­mud Şevket Paşa, Harbiye Ne­zareti’nden (İstanbul Üniversitesi merkez binası) Babıâli’ye giderken otomobilinde pusuya düşürülerek öldürüldü. Saldırı, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni hedefleyen bir girişimin parça­sıydı, ancak sonuçta bu partiyi tam anlamıyla iktidara getiren bir vesile oldu. İttihat ve Te­rakki, kolları sıvayarak bütün muhaliflerine yönelik bir sin­dirme harekatına girişti, sade­ce devlet adamları değil gazete­ciler de bundan nasibini aldı. Sözü bir romancıya bırakırsak: “Mahmud Şevket Paşa son ne­fesini verdiği andan itibaren, bütün tahkik, takip ve tevkif işlerini kendi eline alan Cemal Bey (İttihatçı önder, dönemin İstanbul Muhafızı), İstanbul şehrini bir limon gibi sıkıyor ve içindeki her çeşit kargaşalık ve muhalefet asidini bir sel ha­linde ortaya döküyordu. Bu sel, bütün karakolların, tevkifha­nelerin, hapishanelerin her ta­rafını ağzına kadar dolduruyor, sanki bodrum katlarının de­liklerinden, tavan aralarından, helâ pencerelerinden dışarıya taşıyordu” (Yakup Kadri Kara­osmanoğlu, Hüküm Gecesi).

    21- Marat banyosunda Jacques-Louis_David_-_
    Marat öldürüldüğü banyo küvetinde, Jacques Louis David’in tablosu.

    Bunun bir benzeri, 1926 yazında Cumhurbaşkanı Mus­tafa Kemal’i hedefleyen bir suikast girişiminin ortaya çı­karılmasından sonra yaşandı. İzmir’de yapılması düşünülen suikastın tetikçileri, olağan şüphelilerdi. Gazeteci öldü­rerek (1909-1910’da suikas­ta kurban giden Hasan Fehmi, Ahmet Samim ve Zeki Beyler) ustalaşmış Abdülkadir Bey gi­bi bazı İttihatçı tetikçilerin bu suikastın da arkasında olduk­ları hemen anlaşıldı. Ancak ik­tidar suikast girişimini, zaten bir avuç kalmış diğer muhalif­lerini de sindirmek için bir ve­sile olarak gördü.

    Yakın Türkiye tarihindeki bu olaylar, acı sonuçları bakı­mından aşağıda vereceğimiz örneklerle karşılaştırıldığında solda sıfır sayılır:

    Tevrat’ta Yudit adlı bir Ya­hudi kadının, halkının intika­mını almak için Babil komu­tanı Holofernes’i baştan çı­kararak öldürüşünü anlatan hikaye, 13 Temmuz 1793’te Paris’te gerçeğe dönüştü. Fransız Devrimi’nin dönüm noktalarından biriydi. Ülkeyi yöneten Ulusal Konvansiyon, “girondin” denilen sağ kanatla “montagnard” denilen sol ka­nat arasında ikiye bölünmüş, ancak radikaller öne çıkarak diğer grubu ezmeye başlamış­tı. En ünlü “montagnard” hiç kuşkusuz Jean-Paul Marat’ydı.

    Girondinlerin arka arka­ya giyotine gönderildiği 1793 yazında, taşralı 24 yaşında bir genç kız olan Charlotte Corday, idamların başlıca sorumlusu olarak gördüğü Marat’yı öldür­mek niyetiyle Paris’e geldi. Ön­ce ünlü öndere hayranlık dolu mektuplar yollayarak dikkatini çekmeye çalıştı; sonunda evi­nin kapısını çaldı. Marat deri hastalığını gidermek için, âdeti olduğu üzere banyosundaydı. Önündeki tahta kalasa yaydığı yazılarla uğraşıyordu (şair Lamartine’e göre idam edilecek kişilerin listesini hazırlamak­taydı). Charlotte, çok önemli bir bilgi vereceğini iddia ede­rek Marat’nın huzuruna çıktı ve taşradaki “hain” girondin­lerle ilgili uydurma bilgiler ver­di, sonra da eteğinin kıvrımları arasından çıkardığı bir kasap bıçağını adamın göğsüne sap­ladı.

    Dört gün sonra giyotine gi­den Charlotte Corday, zamanla bir çeşit melek ilan edilecekti ama giriştiği eylemin sonuçla­rı acı oldu. Marat’nın ölümün­den sonra idam edilen girondin sayısı, Marat’nın kendisinin mahkum ettirebileceği rakam­ları bile aştı, “Büyük Terör” devrine giren Fransa bu süre içinde Marat’yı bir devrim şe­hidi mertebesine yükseltti.

    22- Heydrich öldürüldüğü mercedes
    Reinhard_Heydrich
    SS lideri Reinhard Heydrich’in Prag’da içinde vurulduğu otomobil suikasttan az sonra.

    Ancak suikastları kullan­makta Nazilerle kimse ya­rışamazdı. 7 Kasım 1938’de Herschel Grynszpan adında 17 yaşında genç bir Yahudi, Paris’teki Alman büyükelçili­ğine daldı. Babası Almanya’da iktidardaki Nazi hükümeti tarafından Polonya’ya sürü­len 10 bin Yahudiden biriy­di. Delikanlı karşısına çıkan elçiliğin üçüncü kâtibi Ernst vom Rath’ı vurdu. İki gün son­ra Alman Propaganda Bakanı Dr. Joseph Goebbels “kendili­ğinden” protestolar düzenlen­mesi emrini verdi. Bu emrin sonu, “Kristallnacht” (Kırık Camlar Gecesi) oldu: Alman­ya ve Avusturya’da 9-10 Kasım 1938 gecesi, SS çetelerinin ön­cülüğünde Yahudi işyerleri, evleri ve sinagoglarına yönelik büyük bir saldırı düzenlendi.

    Buna benzeyen bir başka olay da, SS şefi Himmler’in yardımcısı Reinhard Heyd­rich’e Alman işgali altındaki Çekoslovakya’da düzenlenen suikasttı. Heydrich, 27 Ma­yıs 1942 sabahı Prag’da üstü açık yeşil Mercedes’iyle yol­da giderken Jan Kubiš adlı bir Çek ve Jozef Gabčik adlı bir Slovak militanın saldırısına uğradı. Bir el bombasıyla ya­ralanan Heydrich birkaç gün sonra hastanede öldü. Suikast­çılar, İngiltere’de sürgündeki Çekoslovak özgür ordusunun iki subayıydı. “Antropoid Ope­rasyonu” adını verdikleri sui­kast planını uygulamak üzere ülkelerine geri dönmüşlerdi. El bombasını attıktan bir süre sonra yakalanıp öldürüldüler.

    Naziler Çekoslovakya’dan vahşice intikam aldılar. Çek direniş hareketine mensup sayısız insanın öldürülmesi yetmiyormuş gibi, misilleme olarak Lidice adlı bir Çek kö­yü yıkıldı, 16 yaşının üstünde­ki bütün erkekler ve 70 çocuk öldürüldü, kadınlar toplama kamplarına gönderildi. Şu so­ruyu sormamak elde değildi: Heydrich’in öldürülmesi bu kadar yüksek bir bedele değer miydi? Bir teze göre, Lond­ra’da sürgündeki Çek hüküme­ti, kendini kanıtlamak için bu işe girişmişti. Suikastın Çe­koslovakya’da asıl direnişi yü­rüten komünistlerin prestijini sarsmaya yönelik bir operas­yon olduğu da öne sürüldü.

    JULIUS CAESAR – ABRAHAM LINCOLN

    Boşu boşuna yok edildiler

    Roma diktatörü Caesar ve ABD Başkanı Lincoln yaklaşık 2000 yıl arayla suikaste kurban gitti; ancak başlattıkları radikal değişim süreçleri aynı yolda devam etti.

    Başkan Abraham Lincoln’u 15 Nisan 1865’te Washin­gton DC’deki Ford Tiyat­rosu’nun bir locasında oyunu sey­rettiği sırada öldüren John Wil­kes Booth, arkadaşlarıyla kumpas kurarken suikast günü için “İdes” parolasını kullanmıştı. “İdes”, Ro­malıların ayın ortasındaki güne verdikleri isimdi ve Julius Cae­sar, Mart ayının İdes’inde (MÖ 15 Mart 44) öldürülmüştü.

    Aralarında neredeyse 2000 yıllık bir zaman farkı bulunan bu iki suikastın birçok paralellikleri vardı. İki lider de sistemi derin­den sarsıp değiştiren politikalar uygulamıştı. İlki Roma cumhuriyetinin sonunu getirecek reformlarıyla imparatorluğun yolunu açmıştı, ikincisi ABD’yi ikiye bölmek ve bir içsavaş yü­rütmek pahasına köleliğin kaldı­rılmasını sağlamıştı. İkisi de bu radikal değişimleri dayatırken sert tedbirlere başvurmuştu; Ca­esar kendini ömür boyu diktatör seçtirmiş, Lincoln anayasada ki­şisel özgürlüklerin garantisi ka­bul edilen habeas corpus ilkesiy­le ilgili maddeyi askıya almıştı.

    Suikasta giden yolda da ben­zerlik vardı. Caesar, öldürülme­den bir ay önce Lupercalia bayra­mında bir deneme yaptı. Bayram sırasında en yakınlarından biri olan Marcus Antonius, diktatöre bir taç sundu. Coşkulu kalabalık bir anda suspus oldu ve Caesar biraz bekledikten sonra tacı ge­ri çevirdi. Bu bir bayram şaka­sı mıydı, bir kamuoyu yoklaması mı? Ne olursa olsun Roma cum­huriyetinin ilkelerini korumayı amaçlayan muhalifler, bu hareke­ti diktatörün kendini kral ilan et­meye hazırlandığına yordular. Bu olay Caesar’ı öldürme kararı ver­melerinde kuşkusuz etkili oldu.

    Lincoln’un katili, tanınmış tiyatro oyuncusu John Wilkes Booth ise iç savaşta köleliğin kaldırılmasına karşı çıkan bir kon­federasyon (güney) yanlısıydı. Savaş boyunca kuzeyde güneyin bir casusu olarak çalışmıştı. Lin­coln’u öldürdüğü sırada, iç savaş zaten kuzey tarafından kazanıl­mıştı. Ancak Booth’u harekete geçiren, suikasttan dört gün ön­ce Lincoln’un yaptığı bir konuş­ma oldu. Başkan bu konuşmada, siyahların oy kullanma hakkın­dan söz ederek kölelik yanlısı Booth’u iyice çıldırtmıştı.

    Suikastçılar nasıl bir sonuca ulaşmayı hedefliyordu? Caesar’ı senatoda sıkıştırarak 23 yerinden hançerleyen senatörler grubu, kendilerine “liberatores” (kurta­rıcılar) adını takmıştı; cumhuri­yeti kurtarma şansları olduğuna ciddi olarak inanıyorlardı. Booth ve komplocu arkadaşları ise sade­ce intikam peşindeydiler. İki sui­kastta da katillerin sonu birbirine benzedi; kaçtılar, kovalandılar ve öldürüldüler.

    Sonuç da aynı oldu: Saat ge­riye dönmedi. Roma Caesar’ın çizdiği yola girdi, eski cumhuriyeti geride bırakarak tek bir önderin yönettiği imparatorlu­ğa dönüştü. ABD’de siyahlar elde ettikleri özgürlüğe sonraki yıllar­da başka haklar da eklediler; bir daha hiçbir eyalet federal siste­me başkaldırarak birlikten ayrıl­maya kalkışmadı. Tarihin bu iki ünlü suikastı da boş yere düzen­lenmişti.

    3- caesar suikastı vincenzo camuccihini
    Caesar’ın öldürülüşü. Vincenzo Camuccini’nin resmi, 1798.

    FRANZ FERDINAND-SOPHIE CHOTEK

    Kurşunlar maksadını aşınca

    Bosna Hersek’i Avusturya’dan kurtarmak için atılan kurşun, dört yıl sonra istenen sonucu verdi ama, patlayan 1. Dünya Savaşı milyonlarca insanın ölümüne neden oldu.

    On dokuz yaşındaki Bosnalı Sırp Gavri­lo Prinçip, 28 Haziran 1914’te Saraybosna’da Avusturya-Macaristan Veliah­tı Arşidük Franz Ferdinand ve eşi Sophie Chotek’i iki el ateş edip öldürürken bir dün­ya savaşı başlatmayı amaç­lamıyordu. O sadece ülkesi Bosna-Hersek’i 1878’de işgal, 1908’de ilhak eden Avustur­ya-Macaristan İmparator­luğu’nu protesto ediyordu. Prinçip, Mlada Bosna (Genç Bosna) adlı bir gizli örgütün üyesiydi ve kendisini “Yugos­lav” yani kelime anlamıyla “Güney Slav” milliyetçisi ola­rak tanımlıyordu.

    Kendisi göremediyse bile (savaş bitmeden az önce ha­piste öldü), hedefine ulaştı­ğını söyleyebiliriz: Avusturya yenildiği için, savaş bittikten sonra bütün “Güney Slavları” Sırbistan önderliğinde tek bir krallıkta birleştiler, bu ülke de 1929’da “Yugoslavya” adını al­dı. Ancak bu arada dünya dört yıllığına kan gölüne dönüştü ve bu olayla ilgili ilgisiz milyonlarca insan öldü.

    10-Saraybosna suikasttan sonra princip yakalanıyor
    Saraybosna 1914 bir fotoğraf: Suikasttan sonra Prinçip yakalanıyor.
    Adobe Express 2024-11-22 09.02.30

    Tabancasını ateşlediği gün, değil Prinçip’in, hiçkimse­nin tahmin edemedi­ği bir olaylar zinciri başladı. Avusturya suikast­tan Sırbistan’ı sorumlu tu­tarak bir ültimatom verdi, bu ülkenin hâmisi Rusya ha­rekete geçti, araya Avustur­ya’nın büyük ortağı Almanya girdi, domino taşları bir ay içinde arka arkaya devrile­rek dönemin bütün impara­torluklarını birbirine kattı. Prinçip’in sıktığı kurşun 1. Dünya Savaşını başlatan kı­vılcımı çakmıştı.

    Birbirleriyle yakın bağla­rı olan ve özellikle Fransa ile Almanya’da geniş tabanlara sahip Avrupalı sosyalistlerin Temmuz ayı boyunca süren diplomatik kriz sırasında bel­ki bu ateşi söndürmek için bir şansları vardı. Ancak güçleri­ni kendi hükümetlerine baskı yapmak için kullanmakta te­reddüt ettiler. İtibarı en yük­sek, en popüler barışçı önder­lerden Fransız sosyalist Jean Jaurès’in 31 Temmuz 1914’te Paris’te bir lokantada yemek yerken milliyetçi bir Fransı­zın tabancasından çıkan tek kurşunla can vermesi, barışa karşı yapılmış son sembolik suikasttı: Ertesi gün Alman­ya Rusya’ya savaş ilan etti, üç gün sonra Fransa ve İngiltere de savaşa girdiler.

    JF KENNEDY- MARTIN LUTHER KING- OLOF PALME

    Esas failler meçhul kaldı

    ABD Başkanı JF Kennedy veya İsveç Başbakanı Olof Palme suikastlarının neden işlendiği anlaşılamadığı gibi, ortaya atılan tezler cinayetleri büsbütün kararttı.

    Suikastçının bir adı da te­tikçidir, çünkü özellikle önemli bir lider öldü­rüldüğünde, kimse öldürenin tek başına hareket ettiğine inanmaz. Katil yakalansa bi­le, onun arkasındaki gizli eli bulmak için bir çaba başlar. Bazen bu çaba öyle komplo te­orileri doğurur ki suikastı per­deleyen yeni bir sis tabakası yaratır. Bunun en iyi örneği, ABD Başkanı John Fitzgerald Kennedy’nin 22 Kasım 1963’te Texas’ın Dallas kentinde Lee Harvey Oswald’ın tüfeğinden çıkan bir kurşunla öldürülme­sidir.

    IMF Head-Perp Walk
    ‘Derin’ cinayetler
    Kennedy’nin katili Oswald’ın yakalandıktan sonra Jack Ruby tarafından öldürülmesi spekülasyonlara yol açmış, her iki cinayetin de “derin devlet”le ilişkisi yıllarca tartışılmıştı. Hâlâ tartışılıyor.

    Oswald suikasttan sonra tüfeğini saklayarak ateş ettiği binadan ayrıldı ve polisler ta­rafından kovalandıktan son­ra yakalandı. Ancak herhangi bir açıklama yapmasına fırsat kalmadan, iki gün sonra Jack Ruby adlı fuhuş ve kumar iş­leriyle uğraşan bir Dallaslı ta­rafından vurularak öldürüldü. Bu olay, suikastla ilgili komplo teorilerini ateşledi. Susturu­lan Oswald’ın suç ortakları ve­ya “efendileri” kimdi? Aradan 53 yıl geçti, Warren Komisyo­nu, Rockefeller Komisyonu ve Temsilciler Meclisi Suikast­lar Komisyonu gibi üç komis­yonun yıllar harcayarak yap­tığı üç ayrı soruşturmaya ve yazılan sayısız kitaba rağmen bu soruya kesin yanıt bulunamadı.

    Öne sürülen tezler, muhte­mel şüphelilerin eksiksiz lis­tesi gibiydi: Başkanın kardeşi Adalet Bakanı Robert Ken­nedy’nin köküne kibrit suyu dökmeye karar verdiği İtalyan mafyası; ABD’nin devirme­ye çalıştığı Küba lideri Fidel Castro; Oswald’ın birkaç yılı­nı geçirdiği Sovyetler Birli­ği; başkanın azılı düşmanı J. Edgar Hoover’ın yönettiği fe­deral polis teşkilatı FBI; olayı örtbas etmeye çalışan ve maf­yayla yakın bağları olan habe­ralma teşkilatı CIA… Sonuç: Bugün Amerikalıların bir bö­lümü Oswald’ın gerçekten tek başına hareket ettiğini düşü­nürken, diğerleri ise “gerçe­ğin” asla öğrenemeyeceğine inanıyor.

    Kennedy cinayetinin bu komplo teorilerine yol açması­nın bir nedeni de, beş yıl sonra 4 Nisan 1968’de Tennessee’de­ki Memphis kentinde bir mo­tel odasının balkonundayken çenesine saplanan bir tüfek kurşunuyla öldürülen Martin Luther King’di. Afrikalı Ame­rikalıların vatandaşlık hakları için mücadele eden barışçı si­yah önderin pek çok düşmanı vardı. Ordudan atılmış, ufak tefek hırsızlıklardan sabıka­sı olan beyaz katil James Earl Ray’in tek başına hareket etti­ğine kimse inanmadı. Yakalan­dıktan sonra Ray, asıl katilin “Raoul” adında bir kişi oldu­ğunu söylemiş, babası ise, “Oğ­lum bu işi tek başına yapacak zekaya sahip değil” diyerek ci­nayeti birilerinin planladığına işaret etmişti.

    Temsilciler Meclisi Sui­kastlar Komisyonu olayı ele aldığında, iki beyaz işadamı­nın Ray’i bu cinayet için ki­raladığını iddia eden yeni bir tanık ortaya çıktı. Üstelik, FBI’ın bu iddiadan önceden haberdar olduğu da anlaşıldı. FBI Başkanı Hoover’ın siyah öndere duyduğu nefret herkes tarafından bilindiğinden, kuş­kular federal polis teşkilatı­na döndü. Temsilciler Mecli­si Komisyonu, sonunda FBI’ın “görevini suiistimal ettiğine” karar verdi ama James Earl Ray, bu cinayetten hüküm giy­miş tek kişi olarak kaldı.

    39- kennedy ve eşi
    Suikastten az önce
    Başkan Kennedy öldürülmeden az önce. Yanında eşi Jacqueline, önlerinde ise suikastta yaralanan Texas Valisi John Connally ve eşi Nellie bulunuyor.

    Kennedy vakasına benzer bir başka cinayet de 28 Şubat 1986 akşamı İsveç Başbakanı Olof Palme’nin Stockholm’da eşi Lisbet ile sinemadan çık­tıktan sonra metro istasyonu­na yürürken öldürülmesiydi. Katil olarak yakalanan uyuş­turucu bağımlısı Pettersson adlı bir kişi, başbakanın eşi tarafından teşhis edilmesine rağmen elde başka delil bulun­madığı için aklandı. Ardın­dan komplo teorileri yağma­ya başladı. Bir bölümü polis tarafından da ciddiye alınan bu şüpheliler, uzun bir liste oluşturuyordu: Şilili faşistler (Palme bu ülkedeki Pinochet diktasından kaçanlara sığınma hakkı tanımıştı), Güney Afrika Cumhuriyeti (Palme bu ülke­deki ırkçı rejimi şiddetle kı­namıştı), İsveçli bir aşırı sağcı fanatik (Palme sosyal demok­rattı), Yugoslav gizli servisi, sağcı eğilimiyle tanınan İsveç polisi, Palme’nin yasadışı tica­ret yaptığını bildiği Bofors si­lah şirketi, PKK, CIA, P2 ma­son locası…. Bugün İsveç polis arşivindeki Palme belgeleri 700 bin sayfayı geçtiği halde katil veya katillerin kim oldu­ğu hâlâ bilinmiyor.

    SOKOLLU – WALLENSTEIN – KIROV

    İdam benzeri suikastler

    Mutlak iktidar sahibi olan krallar, sultanlar ve diktatörler de kendilerine rakip gördükleri kişileri üstü örtülü suikastlarla ortadan kaldırmakta tereddüt etmedi.

    Kendisini gölgede bıra­kan güçlü bir şahsiyet­ten başka türlü kurtu­lamayacağını anlayan ikti­dar sahibinin son çare olarak suikasta başvurduğu örnek­ler vardır. Ancak doğal olarak üstü örtüleceği için, bunlar daima kuşkuludur. Örneğin Sokollu Mehmed Paşa’nın 12 Ekim 1579’da bir “deli” ta­rafından öldürülmesinin ar­dında ne yatıyordu? Kanuni Sultan Süleyman’ın son sad­razamı olan, oğlu 2. Selim ve torunu 3. Murad’ın saltanat­larında kesintisiz 14 yılı aşkın süre bu unvanı koruyan Sokol­lu, Osmanlı tarihinin en güçlü isimlerindendi.

    2. Selim’in kızı Esmahan Sultan’la evli olduğu gibi, ak­rabalarına, oğullarına, dostla­rına vezirlikler dağıtarak ken­disine destek olacak bir çevre yaratmıştı. Ancak son yılla­rında karşısına ciddi muhalif­ler çıktı. 3. Murad ile arası kötüydü; Peçevi’ye göre padi­şah sadrazamına karşı müthiş öfkeliydi. Padişah, çevresini oluşturan paşaları birer ikişer azil veya idam ederek Sokol­lu’nun iktidar tabanını zayıf­lattı. Ancak bu güçlü sadraza­mı diğerleri gibi idam etmek kolay verilecek bir karar de­ğildi. Dolayısıyla bir Boş­nak, ikindi divanına çıkaca­ğı sırada dilekçe verecekmiş gibi yaşlı sadrazamın yanına sokulup, yeninden çıkardığı hançerle onu öldürdüğünde, suikastın padişahın en azın­dan bilgisi dahilinde işlendi­ği düşüncesi yayıldı. Katilin “meczup” ilan edilmesi, dola­yısıyla tek başına hareket et­tiğine karar verilmesi de kuş­kuları artırdı.

    45- Sergei_Kirov_ve Stalin 1934
    Sergey Kirov Stalin ile birlikte, 1934.

    Sokollu suikastı, 25 Şubat 1634 gecesi yatmaya hazırla­nırken en güvendiği subayla­rı tarafından Eber şatosunda kılıç ve mızraklarla delik deşik edilen Albrecht von Wallens­tein’ın öldürülmesine benzi­yordu. Wallenstein, Orta Av­rupa’yı perişan eden Otuz Yıl Savaşları’nın (1618-1648) en önemli komutanıydı. İmpara­torluk ordularını yıllarca yö­netmiş, güya hizmet ettiği İm­parator 2. Ferdinand’ın hiç­bir sözünü dinlememiş, kendi başına antlaşmalar yapmış­tı. Sonunda 2. Ferdinand onu ihanetle suçlayan bir ferman yayınladı, ancak bunun ne işe yarayacağı belli değildi. Ge­risini halletmek, Wallenste­in’ın kendi subaylarına kaldı. İmparatorun suikastla hiçbir ilgisinin olmadığı söyleniyor­du ama, cinayeti işleyenlerin ödüllendirilmesi tam tersini gösteren yeterli kanıt sayıldı.

    28- öldürülmüş wallenstein ve astrologu seni
    Wallenstein’ın cesedi başında ünlü astroloğu Seni. Karl von Piloty’nin resmi, 19. yüzyıl.

    Fransa Kralı 3. Henri ise, yapacağı suikastı bizzat plan­ladı. 23 Aralık 1588’de en bü­yük siyasi rakibi, halkın “Paris kralı” lakabını taktığı Gui­se Dükünü huzuruna çağırdı. Kendisine istediği yüksek gö­revin verileceğini sanan Dük sevinçle Blois Şatosu’na gitti­ğinde, bekleme odasında kra­lın en yakın sekiz adamı tara­fından kılıçtan geçirildi.

    20. yüzyılın en önemli su­ikastlarından biri de, Sergey Kirov’un 1 Aralık 1934’te Le­ningrad’da (St. Peterburg) öl­dürülmesiydi. Sovyet Komü­nist Partisi Politbüro üye­si Kirov, o dönemde partide Stalin’den sonraki en güçlü adam olarak kabul ediliyordu. Leonid Nikolayev adında bi­rinin elini kolunu sallaya sal­laya Kirov’un çalışma mekanı olan Smolni Enstitüsüne girip politbüro üyesini tabancayla vurması, kuşkulara neden ol­du. Stalin hem potansiyel bir rakibinden kurtulmuştu hem de son muhaliflerini ezmek için eline bir bahane geçmişti.

    Birkaç gün sonra Mosko­va’daki bir parti toplantısından sonra şu açıklama yapıldı: “Yol­daş Stalin, Kirov suikastı so­ruşturmasını bizzat yönetmiş, Nikolayev’i uzun uzun sorguya çekmiştir. Nikolayev’in eline silahı verenler, muhalefet ön­derleridir!” Toplantıda Stalin yandaşları “Merkez Komite acımasız olmalıdır, Parti te­mizlenmelidir!” diye bağırdılar. Kirov’un öldürülmesi, Stalin’in bütün ülkede büyük bir tasfi­ye hareketine girişmesi için bahane oldu. 1956’da Kruş­çev partinin başına geçtiğin­de bu sayfayı yeniden açarak Kirov suikastının araştırılma­sı için Pospelov Komisyonunu kurdu. Kırk yıl sonra Gorbaçov döneminde de aynı olay soruş­turuldu ama Stalin’in suikasta doğrudan karıştığını gösteren kanıt bulunamadı. Ancak kuş­kular silinmedi. Sonuçta Sta­lin, idamlara olduğu kadar su­ikastlara da yatkındı; sürgün­deki en büyük rakibi Troçki’yi 20 Ağustos 1940’ta Meksika’da Sovyet NKVD ajanı Ramón Mercader’in eliyle öldürtmüş­tü. Kirov’un ölümü Stalin’in bir taşla iki kuş vurmasını sağladı­ğı için, bu cinayeti onun plan­ladığı şüphesi ortadan kalk­madı.

    2. ALEKSANDER- CARNOT- ELISABETH-UMBERTO…

    Anarşistlerden ‘bomba’ cinayetler

    Krallar, imparatorlar, başkanlar, 1880-1914 arasında arabalarına atılacak bombanın korkusuyla yaşadı. Bu dalga ancak 1. Dünya Savaşı’nın bombalarıyla sona erdi.

    Dünyanın taçlı başla­rı 19. yüzyıl sonunda bir suikast korkusuna kapıldı. Saldırganlar ABD’den Japonya’ya kadar devlet baş­kanlarını, imparatorları, kral­ları öldürmek için nitroglise­rin, dinamit, barut ve bomba dersleri alıyordu. Öldürdükle­rinin tam listesi çok uzundur. Bir seçki yaparsak:

    13-b Petit_Journal_Carnot_suikastı 1894
    Fransa Cumhurbaşkanı Sadi Carnot’nun öldürülüşü, Le Petit Journal dergisi.

    Rus Çarı 2. Aleksandr, 13 Mart 1881’de başkent St. Pe­terburg’da arabasına atılan bombayla öldürüldü.

    Fransa Cumhurbaşka­nı Sadi Carnot, 24 Haziran 1894’te Lyon’da bıçaklandı.

    Avusturya İmparatoru Franz Joseph’in eşi İmparato­riçe Elisabeth 10 Eylül 1898’de Cenevre’de bıçaklandı.

    İtalya Kralı 1. Umberto 29 Temmuz 1900’de Monza’da vuruldu.

    ABD Başkanı William Mc­Kinley 6 Eylül 1901’de Buffa­lo’da bir sergiyi gezerken vu­ruldu, 14 Eylül’de öldü.

    Rus çarının amcası, Mos­kova Valisi Grandük Sergey, 17 Şubat 1905’te Kremlin’den çıkarken arabasına atılan bir bombayla öldü.

    Yunanistan Kralı 1. Yorgo, 18 Mart 1913’te Selanik’te so­kakta yürürken vuruldu.

    Bunların dışında, Prusya Kralı 1. Wilhelm ve İngiltere Kraliçesi Victoria’ya başarısız suikastlar düzenlendi; baba-o­ğul İspanya kralları 12. ve 13. Alfonso 25 yıl arayla dü­ğün günlerinde yapılan saldırı girişimlerinden zor kurtuldu­lar. 1910’da Japon İmparato­ru Meiji’ye yönelik bir sui­kast girişimi ortaya çıkarıldı. Osmanlı padişahı 2. Abdül­hamid’e 21 Temmuz 1905’te Yıldız’da Cuma selamlığından çıktığı sırada yapılan saldırı da bir bakıma bu silsilenin bir parçası olarak görülebilir.

    Londra’da Temmuz 1881’de toplanan Anarşist Enternas­yonal, “eyleme dayalı propa­ganda” yöntemi olarak şiddete başvurulması çağrısında bu­lunmuştu. İktidar sahipleri­ne karşı yapılacak suikastlar küçük siyasal grupların adını duyuracak, iktidarın zayıflığı­nı halka gösterecekti. Alman anarşist Johann Most, “Dev­rimci Savaş Bilimi: Nitrogli­serin, dinamit, Pamuk baru­tu, cıva fülminat, bomba, fitil, zehir vb. yapımı ve kullanımı üzerine el kitabı” adlı broşü­ründe “Dinamitin yarım kilo­su, sekiz galonluk oy pusulası­nı yener” diye yazıyordu.

    Korkuya kapılan 21 dev­let, 24 Kasım 1898’de Roma’da Uluslararası Anti-Anarşist Konferansını topladı, suikast­lara karşı alınacak tedbirle­ri, polis teşkilatları arasında­ki işbirliği sorunlarını konuş­tu. Ancak devrimci ve anarşist çevrelerin tamamı bu yöntemi benimsememişti. Benimse­yenler arasında bile 20. yüz­yıl başında kuşkular doğmaya başladı: Belki de sabırla halkı örgütlemek, sabırsızca birile­rini öldürmekten daha iyi so­nuç doğurabilirdi? İşlerin na­sıl zıvanadan çıktığını, yazar Joseph Conrad 1907’de yayın­ladığı Gizli Ajan adlı romanda anlatır. Romandaki Vladimir adlı karakter bir eylem ha­yal ediyordu: “Öyle yıkıcı bir vahşet, öyle absürt bir eylem olmalı ki, asla anlaşılamasın, açıklanamasın, akla bile gele­mesin – mesela delilik gibi?”

    Anarşist bombası korku­su doğal olarak 1. Dünya Sa­vaşı ile birlikte sona erdi. Bu savaş bombayı iyice sıradan hale getirdiği gibi, suikastle değil ayaklanmayla başlayan Rus Devrimi de “eyleme daya­lı propagandanın” sınırlarını göstermişti.

    NİZAMÜLMÜLK- WILLEM- GANDHİ

    Eli kanlı fanatizm

    Nizamülmülk bir haşhaşî fedaisinin hançeriyle, Gandhi bir Hindu fanatiğin kurşunuyla can verdi. Bağnaz Katolikler, yeterince dindar bulmadıkları Fransa kralını bile öldürdü.

    Bugün bazı Batılı yazar­lar tarafından intihar bombacılarının atası ilan edilen Haşhaşîler (kendilerine verdikleri isimle Nizarî İsmailî­ler) fanatik miydi yoksa kiralık tetikçi mi? Aslında bugün kul­landığımız bu terimler Ortaçağ için biraz anlamsız kaçar. Sade­ce Sünnilerin değil Şiilerin bi­le dışladığı bu küçük tarikat, 11. yüzyılda Ortadoğu’da bazı kale­leri elinde tutuyordu. İran’da Elb dağlarında Hasan Sabbah’ın yö­netimindeki Alamut Kalesi bun­ların en ünlüsüydü. Geniş böl­ge Selçuklu İmparatorluğu’nun elindeydi.

    29- IV Henri suikastı ve katili ravaillac tutuklanıyor
    Bağnaz katolik Ravaillac, Fransa Kralı 4. Henri’yi Paris’te arabasında giderken öldürüyor. Charles-Gustave Housez’in resmi, 19. yüzyıl.

    14 Ekim 1092’de büyük Sel­çuklu veziri Nizamülmülk, Ni­havend yakınlarında bir haşhaşî fedaisi tarafından hançerlenerek öldürüldü. Nizamülmülk, Hasan Sabbah’ın temsil ettiği İsmai­li doktriniyle hem ideolojik hem askerî düzeyde mücadele etmişti. Ancak vezirin hükümdarı Me­likşah ile arasının açıldığı ve bu nedenle öldürtüldüğü iddiaları da ortaya atılmıştı. Eğer bu doğruy­sa, suikast bir tetikçinin işiydi. Zaten haşhaşiler sonraki yüzyılda Ortadoğu’da kiralık katil olarak nam salacak ve Suriye’de faaliyet gösteren İsmaili dâisi Raşidüd­din Sinan, bölgedeki Haçlılarla iyi ilişkiler sürdürecekti. Sonradan kendilerine başka efendiler de buldular. İbni Batuta, 14. yüzyılda onlardan söz ederken “Şu anda Melik Nasır’ın (Mısır Memluk sultanı) okları gibidirler. Melik kendisinden kaçan düşmanları­nın işini bunların aracılığıyla biti­rir” diye yazıyordu.

    Ancak fanatikler tarih boyun­ca en etkili suikastçılar arasında yer almıştı. Örneğin 16. yüzyılda Avrupa, Protestan-Katolik savaş­larıyla kanarken buna bir de din adına düzenlenen suikastlar ek­lendi. Papa, protestanlığı seçmiş bir kral veya prensi aforoz ettiği anda, bir anlamda bunların uy­ruklarını da hükümdarlarını öl­dürmeye teşvik etmiş oluyordu; çünkü aforoz edilmiş bir kişiyi öl­dürmek günah sayılmıyordu.

    İspanyol efendilerine karşı ayaklanan Hollandalıların pro­testan önderi Oranj Prensi Ses­siz Willem, 10 Temmuz 1584’te evinin kapısını çalan bir Katolik tarafından vurularak öldürül­dü. İngiltere Kraliçesi 1. Eliza­beth sürekli öldürülme korkusu içinde yaşadı. Bu din savaşları döneminde Katolik olan Fransa kralları bile, kendilerini yeterin­ce Katolik bulmayan suikastçı­ların elinden kurtulamadı. Kral 3. Henri 1 Ağustos 1589’da, 4. Henri ise 14 Mayıs 1610’de bağ­naz birer Katoliğin kurbanı ol­dular.

    Dinî ve etnik nefretlerin pençesindeki ülkelerde bu tür saldırılara sık rastlanıyordu. Sikh-Hindu-Müslüman çatış­malarının hiç durmadığı Hindis­tan’da ülkeyi yönetenler sürek­li tehlike altındaydı. Bir Hindu milliyetçisi, 30 Ocak 1948’de ba­ğımsız Hindistan’ın kurucu ön­deri Mahatma Gandhi’yi vurarak öldürdü. Katil Godse, mahkeme­ye sunduğu yazılı ifadede Gandhi’nin Hindistan için bir “lanet” olduğunu, Müslümanların Hin­distan’ı ele geçirmesi için zemin hazırladığını, böylece Hindulu­ğun sonunun geleceğini iddia etti. Sonraki başbakanlardan İn­dira Gandhi ise 31 Ekim 1984’te, kendi korumaları arasında bulu­nan iki Sikh tarafından kurşun yağmuruna tutularak öldürüle­cekti.

  • Batı cephesinde eski bir acı var

    Batı cephesinde eski bir acı var

    Birinci Dünya Savaşı, Fransız İhtilali sonrasında dünya tarihinin en büyük dönüm noktasıdır. 1789’da başlayan bir çağ sona ermiş, Sombart’ın “1914 Nietzche’nin savaşıdır” dediği bu muazzam olayda, uluslar topyekûn bir mücadele içerisinde birbirlerinin gırtlağına sarılmıştır. Bu savaşla birlikte hanedanlar ve imparatorluklar yıkılmış, birçok yeni devlet kurulmuş ve ulusların yanı sıra ideolojiler de çatışmaya başlamıştır. Tabii temel amaç, sömürge elde etmek ve hasımlarını sindirecek gücü kazanmaktı ve bu yolda milyonlarca insan ölüme gönderildi.

    1. Dünya Savaşı’nın nedenleri ve sorumluları üzerindeki tartışma, insanlık var oldukça sürecektir. Galipler, 1919 Versay Barışı ile son derece ağır koşulları kabul ettirirken, Almanları rahatsız eden esas konu savaşı çıkarma sorumluluğunun onların üzerine yıkılmış olmasıydı. Barışın imzalanması, İmparator Willhelm’in Hollanda’ya ebedi sürgüne gitmesinden sonra kurulan Weimar Cumhuriyeti’ne kalınca bu kararsız rejim, antlaşmanın manevi yükünü kaldıramadı ve 15 yıl sonra yerini Hitler iktidarına bıraktı. Halbuki savaşın çıkmasında Almanya ilk sırada olsa bile, diğer bütün büyük devletlerin de sorumlulukları vardı.

    1914’te büyük bir hevesle cephelere koşan Avrupa halklarının nasıl bir cehennemden geçecekleri konusunda en ufak bir fikirleri bulunmuyordu. Savaşın sonlarında kurulan Rusya’daki Bolşevik iktidarının veya İtalyan faşizminin, Nazi yönetimi gibi demokrasiden ne kadar uzak rejimler olacağını bilselerdi acaba gene aynı milliyetçi coşkuları duyarlar mıydı? İşin ilginci, savaşın tüm yıkımına rağmen milliyetçiliği daha da öne çıkarmasıdır. Ne var ki 1914’te “olduklarından daha fazla Alman olmak için” savaştıklarını söyleyen Almanların kısa süre içerisinde Nazizme yönelmeleri hiç de şaşılacak bir şey değildir. Diğer ülkeler de aynı ölçüde milliyetçilik dalgasının esiri olmuşlardı.

    Batı cephesinde eski bir acı var
    Zehirli gazdan etkilenen ve gözleri görmeyen askerler tedavi kuyruğunda…

    Başlangıçta en fazla birkaç ay içerisinde sonlanacağı düşünülen sıcak çatışmalar giderek yayılmış ve dört seneye yayılacak “Büyük Savaş” olarak tarihe geçmiştir.

    28 Haziran 1914’te Avusturya-Macaristan Arşidükü Franz Ferdinand’ın öldürülmesi savaşın şüphesiz en önemli tetikleyicisiydi. Ancak bu tarihten yaklaşık 1 ay sonra işlenen daha az meşhur bir cinayet, savaşın dönüm noktalarından birini oluşturur. İşte Jean Jaurès’in öldürülmesinden savaşın sonuna dek geçen dört yılın tayin edici olayları…

    JAURÈS’İN ÖLDÜRÜLMESİ 31 TEMMUZ 1914

    İlk kurşunu milliyetçilik attı

    Batı cephesinde eski bir acı var

    Fransız sosyalist Jean Jaurès 31 Temmuz akşamı, ülkesinin savaşa girmesinden 24 saat önce öldürülürken, bu savaşın en önemli sorularından birisi de yanıtlanmış oluyordu. Yıllardır beklenen savaşa nasıl karşı çıkacaklarını planlamaya çalışan sosyalist 2. Enternasyonal partileri, genel greve gitmek bir yana, tüm güçleriyle devletlerini destekleyeceklerdi. Savaştan önceki son hafta bütün ülkelerin sosyalist basını militarizm karşıtı yayınlar yaparken, Enternasyonal’in Brüksel bürosu acil bir çağrı yaptı.

    Savaş karşısında en faal tutum alan J. Jaurès ile Rosa Luxemburg, Keir Hardie ve diğer liderler 29 Temmuz’da Brüksel’de biraraya geldikleri zaman birbirlerine ne yapacaklarını sordular. Hiçbir somut planın ve aynı zamanda ciddi bir niyetin olmadığı ortaya çıktı. Milliyetçilik ağır basmıştı. Avusturya’nın Sırbistan’a savaş ilanını duydular. Toplantıya ağır bir umutsuzluk havası hakim olurken ertesi gün herkes dağıldı. Savaşa karşı tutumunu sürdüren Jaurès Paris’e döndü. L’Humanité gazetesinden çıkıp akşam yemeği için gittiği Café Croissant’da arkası pencereye dönük otururken, onu pasifist ve hain olarak niteleyen genç bir adam tarafından vuruldu.

    Ertesi gün Fransa ve Almanya seferberlik ilan ederken mecliste oyların dörtte birinden fazlasına sahip olan Alman sosyalistlerinin 111 milletvekilinden sadece 14’ü savaş oylamasına karşıydı ama onlar da parti disiplini uğruna savaş için oy verdiler. Kayzer “bu andan sonra hiçbir parti tanımıyorum, sadece Almanları tanıyorum” dedi. Tüm diğer partiler de aynı milliyetçi tutum içerisinde tavır aldılar. Avrupa işçileri kendilerine gösterilen ulusal tehlikeler karşısında sınıf dayanışmasını bir anda silip atmıştı. Devletler işçilerinden korkmadan savaşa girdiler. Savaş sonrasındaki krizler ise bu korkuyu yeniden öne çıkaracak ve baskıcı rejimler birbirini izleyecekti.

    MARNE MEYDAN MUHAREBESİ 5-12 EYLÜL 1914

    Paris’e bir adım kala

    Schlieffen Planı uyarınca Fransa’ya saldıran Almanlar, zafere çok yaklaşmışken Fransızlar tarafından durduruldu. Artık 1. Dünya Savaşı’nı karakterize eden siper savaşları dönemi başlıyordu.

    Marne, savaşın askerî anlamda ilk büyük dönüm noktasıdır. Almanlar bu muharebeyi kazanmış olsalardı savaş muhtemelen kısa sürede biter ve dünya tarihi bambaşka bir yön alabilirdi. Aslında, Almanlar tam da böyle bir muharebeyi yapmadan 39 gün içerisinde Fransa’yı yenmek üzere hazırladıkları Schlieffen Planı’nı hayata geçirmek üzere, Jaurès’in cenazesinin kaldırıldığı 4 Ağustos günü Belçika’ya girdiler. Bu ülkeyi kısa sürede aldıktan sonra, Manş kanalını teğet geçerek Paris üzerine kıvrılmayı öngören bir manevraydı bu. Plana göre 15 Ağustos günü Fransa’ya gireceklerdi, Belçikalıların direnişi bunu iki gün geciktirdi. Ne var ki Belçika tarafsızlığının bu şekilde ihlali İngiltere’nin tereddütlerini yok ederek savaşa girmesine neden olmuştu. Alelacele kıtaya çıkan İngiliz Seferi Kuvveti (BEF) 23 Ağustos’da Mons’da Almanları bir gün daha oyaladı. Ayrıca geri çekilen Belçikalılarla birlikte tuttukları mevziler Almanları biraz doğuya itti. Bu sırada 1870 savaşında yitirdikleri Alzas ve Loren’i geri almak için ileri atılan Fransız orduları da çok büyük kayıplarla ricat etmek zorunda kalmıştı.

    Batı cephesinde eski bir acı var
    Marne Muharebesi’nde Fransız askerleri, Eylül 1914.

    Almanlar Ağustos’un ikinci yarısında savaşı tümüyle Fransa sınırları içine taşımışlar ve Belçika üzerinden Fransızların beklediğinden iki kat fazla güç sevk etmişlerdi. Her gün çekilen Fransızlar ve müttefikleri dağılmanın eşiğine gelmişlerdi. Ne var ki bu sırada Almanlar bir dizi endişenin pençesine düşerek plandan adım adım saptılar. Önce, Rusların iki orduyla ilerlemesinden korkarak, Belçika’dan çektikleri bir kolorduyu doğuya gönderdiler. Halbuki bunlar trenden ininceye kadar Rus orduları çoktan bozguna uğratılmıştı. Sonra, kuzey Fransa’da ilerleyen iki ordu arasında boşluk doğmasından korkarak esas çevirmeyi yapan 1. Ordu’yu (Kluck) içeriden ilerleyen 2. Ordu (Bülow) emrine geçici olarak verdiler. Bülow 1. Ordu’yu kendisine yaklaştırınca Kluck batıya ilerleyip kuşatma manevrasını tamamlayamadı. Ağustos’un son haftasında İtilaf Devletleri durumu görerek bir yandan yeni bir ordu kurmaya, diğer yandan da güneye ve doğuya çekilmeye başladılar. Kluck batıya gitmesi gerekirken, Paris garnizonuyla birleşmelerini önlemek üzere, ricat halindeki Fransızları izlemeye başladı. Bu sırada İtilaf kuvvetleri Almanların Marne kıyısındaki cephelerinin açık kaldığını keşfettiler ve Paris birliklerini de alarak 5 Eylül günü buradan karşı hücuma geçtiler. Dengeleri bozulan Almanlar ilerleyişi durdurup Aisne üzerinde cephe oluşturdular.

    Paris kurtulmuş ve Fransız ordusu büyük personel ve toprak kaybına rağmen ayakta kalmıştı. Bundan sonra İngilizlerin büyük desteğiyle direnecekler ve dört yıl sonra Amerikalılar gelince hücuma geçeceklerdi. Bu muharebenin sonucunu psikolojik faktörlerin tayin ettiği ifade edilmiştir, ancak stratejik ve taktik hatalarına rağmen mükemmel bir seferberlik yapan Fransız ihtiyatlarının isabetle sevk edilmeleri de belirleyici olmuştur.

    TANNENBERG MUHAREBELERİ 26-30 AĞUSTOS 1914

    Rusların büyük hezimeti

    Batı cephesinde eski bir acı var
    Tannenberg Muharebesi’nde tutsak düşen Rus ordusu askerleri, 30 Ağustos 1914.

    Alman gücü Fransızların beklediğinden çok daha büyük çıkınca, Fransızlar Rusları çılgınca yardıma çağırmaya başladılar. Böylece iki Rus ordusu hazırlıklarını tamamlayamadan 17 Ağustos günü harekete geçti. Almanlar küçük bir taktik ricat yapınca Ruslar ilerlediler ama ikmal sistemleri ve irtibatları bozuldu. Hindenburg ve Ludendorf komutasındaki Almanlar, Ağustos’un son haftasında önce Samsonov, sonra Rennekkampf ordularını çevirip imha ettiler. Ruslar, yarısı ölü ve yaralı diğer yarısı esir olmak üzere 180 bin asker kaybettiler. Çarlık Rusyası bu bozgunların etkisinden hiç kurtulamayacaktı. Nitekim 1917 İhtilali’ne giden yol da bir anlamda buradan başladı.

    SOMME-VERDUN-YPRES-ÇANAKKALE 1915-18

    Siper edilen göğüsler yok edilen nesiller

    Dünyanın dört bir yanından gelen milyonlarca asker, Batı’da bir çıkmazın ortasında kaldı. İtilaf Devletleri düğümü açmak için Çanakkale’ye yöneldi ancak bu çaba da boşa çıkacaktı.

    Almanlar savaşın ilk altı haftasında her yerde başarı kazanmışlar ama zafere ulaşamamışlardı. İş bundan sonra bir siper ve topyekun kaynak savaşına dönüşecekti. Somme, Verdun, Cambrai, Ypres, Caporetto muharebeleri ile, Rus ve Osmanlı cephelerinde milyonlarca asker boş yere ölürken, ülkeler sakatlarla dolacaktı. Aylar süren Verdun muharebelerinde iki tarafın ölü ve yaralı olarak toplam kaybı 700.000, Somme’da ise 1.290.000 idi. Bu arada muazzam topçu parkları kurulacak, siperler zehirli gaz ve tanklar ile geçilmeye çalışılacaktı; ama bu boşuna bir çabaydı. Milyonlarca asker düşmanı hiç görmeden üzerine yağan top mermileriyle hayatını yitirdi. Bunlar arasında sadece Avrupalılar değil, Afrika ve Asya’nın dört bir yanından derlenen sömürge askerleri de vardı. Genç nesilleri kırıp geçiren katliam aynı zamanda eski rejimlere olan güveni yok etti. O kadar ki, bu savaşı izleyen çeyrek yüzyıl içerisinde Avrupa dünyanın önde gelen gücü olmaktan çıkacaktı.

    Batı cephesinde eski bir acı var
    Arıburnu cephesinde süngü takmış hücum emri bekleyen 27. Alay 3. Tabur askerleri.

    Çanakkale seferi ise, Batı cephesinde sıkışan savaşın büyük çıkmazına bir çözüm olarak düşünülmüştü. Batı’da siper hatlarının aşılamayacağı ortaya çıktıkça, bunların etrafından dolaşılması fikri giderek ağırlık kazandı. O günün ulaşım olanakları dahilinde bunun yegane yolu Boğazlar’dan Rusya’ya ulaşılması ve bu ülkenin büyük asker rezervlerinin daha iyi donatılarak, İtilaf ordularıyla birlikte daha etkili hale getirilmesiydi. Ama bunun için önce Çanakkale geçilmeliydi.

    Batı cephesinde eski bir acı var
    Verdun Muharebesi’ne katılan bir askerden geride kalan.

    Osmanlı ordusunun Balkan Savaşları sırasındaki kötü performansı, İtilaf Devletleri’nde bunun o kadar da zor olmayabileceği kanısını uyandırdı. İlk önce donanma ile geçilmesi planlandı. Ancak 18 Mart deniz muharebesi, İngilizlerin azmini kırdı. Sonrasında bir dizi çıkarmayla başlayan kara muharebelerinde de, İtilaf Devletleri’nin özellikle taktik-operasyonel yetersizliği, yoğun ateş altında pişen Osmanlı askerinin büyük direnci ve Mustafa Kemal gibi genç subayların tayin edici inisiyatifleri belirleyici oldu. Bu İtilaf için büyük bir yenilgiydi ama esas etkisi Rusya’da oldu. İngilizler Rusya’ya ulaşsalar ihtilal olmayabilir, Osmanlı Devleti en kısa sürede dağılabilir ve gene tarihin seyri değişebilirdi.

    JUTLAND MUHAREBESİ 31 MAYIS-1 HAZİRAN 1916

    Almanlar yendi İngilizler kazandı

    Batı cephesinde eski bir acı var
    Alman Kraliyet Donanması’ndan SMS Seydlitz, arkasında Moltke ve Hindenburg gemileri seyir halinde.
    Batı cephesinde eski bir acı var

    Bu olay İngiliz ve Alman donanmaları arasında cereyan eden yegane büyük muharebedir. Bütün dünya denizlerindeki varlıklarını ve hayati öneme sahip konvoylarını denizaltılara ve akıncı gemilerine karşı korumak zorunda olan İngiltere, Alman Açıkdeniz Filosu’nun Kuzey Denizi’ne çıkmasını önlemek için Anavatan Filosu’nu sürekli hazır halde tutmak zorundaydı. Bu muazzam bir külfetti ama İngiltere’nin başka çaresi yoktu; çünkü aynı zamanda Fransa’daki ordularının ikmal yollarını da açık tutmalıydı. Bu koşullarda, Alman filosu, bütün gücünü toplu halde bulundurduğu halde sadece bir kez denize açıldı ve iki filo Jutland açıklarında karşılaştılar. Burada İngilizlerin 28 zırhlı ve 8 muharebe kruvazörüne karşı Almanların 22 zırhlı ve 5 muharebe kruvazörü vardı. Ancak gemilerine güvenen Almanlar İngiliz gruplarını ayrı ayrı yakalayıp üstünlük kurmayı, bu arada denizaltılar ile av yapabilmeyi umuyordu. 31 Mayıs 1916 tarihinde karşılaşan iki filo da ihtiyatlı davrandı, çünkü bunların kaybı telafi edilemez sonuçlar doğurabilirdi. Taktik üstünlük Almanlarda kaldı; 6 ağır kruvazör ile 8 destroyer batırdılar. İngilizlerin 112 bin tonajlık gemi ve 7 bine yakın personel kaybına karşı, Almanlar 62 bin ton tutarında 1 zırhlı, 5 kruvazör ve 5 destroyer yitirdiler, üç bine yakın denizcileri öldü.

    Ne var ki, stratejik zafer İngilizlerindi. Çünkü Alman Açıkdeniz filosunu Atlantik’e çıkarmadılar. Bir Amerikan gazetesi, “Alman donanması gardiyanlarına saldırdı ama hâlâ hapisteler” şeklinde yorum yaptı ki, durum bundan ibaretti. Almanların donanmaya yatırdıkları muazzam kaynaklar İngiltere’yi tedbir alma sıkıntısına sokacak ama başka bir işe yaramayacaktı.

    LUSITANIA’NIN BATIRILMASI 7 MAYIS 1915

    Batan gemi ve ABD’nin çıkışı

    Batı cephesinde eski bir acı var
    Lusitania’nın İngiltere’ye askerî teçhizat taşıdığı sonradan anlaşılacaktı.

    Almanlar büyük tartışmalardan sonra sınırsız denizaltı savaşı ile İngiltere’nin denizden ikmalini kesip dize getirebileceklerini düşündüler. O dönemde denizaltı avcılığı teknikleri çok ilkeldi ama İngilizler konvoy sistemini geliştirip birçok başka önlemle kayıplara rağmen deniz yollarını açık tuttular. Ne var ki savaşın ikinci yılında U-20 denizaltısının batırdığı Lusitania transatlantiğinde boğulan 1195 yolcudan 128’i Amerikan vatandaşıydı. Bu olay, iki sene sonra ABD’nin savaşa girme kararını almasına vesile oldu. Avrupa tükenirken Amerika’nın büyük insan ve malzeme kaynaklarını İtilaf Devletleri lehine devreye sokması, savaşın sonucu için tayin edici olacaktı.

    Batı cephesinde eski bir acı var
    Amerikalıları orduya katılmaya çağıran J. M. Flagg imzalı afiş.

    İMPARATORLUK MUHAREBESİ MART 1918

    Kayzer’in son büyük hamlesi

    Batı cephesinde eski bir acı var
    Fransız askerleri taarruzda.

    Rusya’da devrim olduktan sonra Almanlar büyük kuvvetleri Batı Cephesi’ne kaydırmaya başladılar. Burada büyük bir kuvvet üstünlüğü kurabilecekler, savunmaya ayırdıkları birliklerin dışında 100 tümen ve 1000 ağır topçu bataryası ile hücum edebileceklerdi. Bunu güçlü bir Amerikan ordusunun cepheye gelmesinden önce yapmaları zorunluydu. Böylece Almanlar son büyük hücumlarını hazırladılar. Bu aslında bir kumardı çünkü başarısızlık halinde ellerinde 1900 doğumlulardan oluşan 300 bin kişi dışında ihtiyat kalmayacaktı.

    21 Mart günü 6.608 top İngiliz siperlerine cehennemi bir ateş açtı. Sarsılan İngilizler çekildiler. Yıllardır yarı aç savaşan Alman askerleri ele geçirdikleri İngiliz depolarındaki bolluk karşısında adeta şok geçirdiler. Ne var ki İngilizler çekildikleri yerlerde derhal yeni savunma hatları oluşturuyorlardı. Almanların giderek zayıflayan hücumları siperler önünde eridi. İki taraf yarımşar milyon daha kayıp verdikten sonra Almanya tükendi. Mayıs ayında Amerikan tümenleri cepheye gelmeye başladı. Almanya son bir saldırı daha yaptı. Temmuz ayında Reims kenti civarında 51 tümenle hücum ettiler ama bu çaresizlik içerisinde yapılmış boş bir girişimdi. Akabinde İtilaf Devletleri hücuma geçtiler. 8 Ağustos’tan itibaren tanklar ve uçakların desteğinde aralıksız hücumlar Alman komutanlığını umutsuzluğa sürükledi. Halk da açlıktan ölmeye başlamıştı. Almanya pes ederken Türkiye ve Bulgaristan da Selanik ve Filistin’den yapılan hücumlarla dağılmaya başladı. 11 Kasım’da Batı cephesinde silahlar sustu. Toplar yirmi yıl sonra tekrar gürleyecekti.

    Batı cephesinde eski bir acı var
    Soissons yakınlarındaki muharebede, el bombası atan bir Alman askeri.

    MAKİNELİ TÜFEK

    Romantik süngü savaşları dönemi sona ererken…

    Batı cephesinde eski bir acı var

    Makineli tüfekler piyade ateşini çok daha yoğun ve ölümcül hale getirdi. Fransızlar, seri ateşli 75’lik hafif toplarıyla düşman askerlerini ateş altında tutarken, askerlerinin iki siper arasındaki mesafeyi hızla geçip süngüyle zaferi kazanacakları gibi bir hayale sahiplerdi. Halbuki daha Amerikan İç Savaşı’nda bile, yarım saatte derme çatma bir siper hazırlayan tarafın, hücum edenleri rahatça biçtiği görülmüştü. Plevne, Boer ve Rus-Japon savaşları da moral üstünlüğün siperlerden açılan ateş karşısında eridiğini tekrar tekrar ispatlamıştı. Nihayet Balkan Savaşı’nın dersleri vardı. Ancak Fransızlar hücuma körü körüne inanmaya devam ettiler. Sınır savaşlarının sadece dört gününde 140.000 zayiat verdiler. Ne var ki, düşman hatlarını yarıp geçmekten başka bir taktik bilmeyen komutanlar savaşın sonuna kadar askerleri boş yere ölüme sürdüler. Çanakkale cephesi de bu anlamsız saldırıların kanlı sahnelerinden biri oldu.

    TOP-TOPÇU

    Muharebelerin efendisi, seri katili…

    1. Dünya Savaşı topçunun doruğa çıktığı ve muharebe alanlarının tartışılmaz efendisi olduğu bir çatışmadır. Milyonlarca asker daha düşmanı hiç görmeden üzerlerine yağan top mermileriyle hayatlarını veya uzuvlarını yitirdi. Savaşa 990 adet 75’lik hafif batarya ve sadece 50 ağır batarya ile giren Fransızlar, savaşın sonunda 1.054 ağır bataryaya sahip olacaklardı. Almanlar ise her tümene 18 orta ve her kolorduya 16 adet ağır obüs vererek savaşa girdiler. Fransızların 300 ağır topuna karşı 2.000 ağır, 1.500 de orta top ve obüse sahiplerdi. Büyük muharebelerden önce cephede büyük topçu parkları oluşturuluyor ve bunlar bazı yerlerde kilometre başına 200 adede kadar çıkıyordu. Milyonlarca top ve havan mermisi yığıyor, hazırlık ve yıpratma ateşi bir haftaya kadar sürüyordu. Bu cehennemi ateş çoğu zaman hücum edenler için de zararlı oluyor, askerler sıvılaşmış çamur içerisinde ilerleyemiyor, birçok kez de boğuluyordu.

    ZEHİRLİ GAZ – MAYIN

    Dumanla ölmek, canlı canlı gömülmek

    Batı cephesinde eski bir acı var

    Savaş kısa sürede genel bir vahşete dönüştü ve siperleri aşmak için her yol mubah sayıldı. Önce Almanlar, sonra da İtilaf Devletleri zehirli gaz kullanmaya başladılar. Ne var ki her an değişiveren rüzgarların altında bu gazı kontrol etmek adeta olanaksız gibiydi. Gene de yüzbinlerce asker bu nedenle öldü ya da sakat kaldı. Gaz maskesi standart techizat arasına girdi.

    Keza alev makineleri de koruganlar içerisinden ateş eden askerler için büyük bir korkuydu. Düşman bunu kullanacak kadar yaklaştığı taktirde onları korkunç bir ölüm bekliyordu. Bu arada İngiliz madencilerinin Messines’de Alman siperleri altına açtıkları galerilere yerleştirilen yarım milyon kilo patlayıcı ile cephenin delinmesi amaçlandı. Patlama yüz kilometre öteden bile duyuldu ama İngiliz askerleri açılan kraterde sıkışıp kalınca bu da bir işe yaramadı.

    YENİ TAKTİKLER

    Cephe taarruzu yerine, sızma ve çevreleme

    Batı cephesinde eski bir acı var

    Almanlar, bu savaşta daha üstün taktik çözümler ürettiler. Tüm sınıfların birbirini destekleyerek, ama bir anlamda bağımsız savaştıkları alaylar ve tümenler yerine bütün sınıfların muharebenin gereksinimlerine göre esnek şekilde biraraya toplandığı muharebe grupları oluşturdular. Makineli tüfekler ve havanlar piyade bölüklerinin organik parçası oldu ve bunlar hücum topçusu, ağır havan ve istihkamcılarla birleştirilerek büyüklükleri taburdan tugaya kadar değişen muharebe grupları kuruldu. Sonraları, bunlara zırhlı araçlar da eklenecekti.

    Bu sistemi ilk geliştiren subay Alman Generali Otto von Hutier’dir. Ne var ki mevzilerin çok daha sıkışık ve kademeli olduğu batı cephelerinde bu taktikler o kadar başarılı olamıyordu. Öte yandan savunma da gelişti. Siperler derinleşti, birbirine bağlandı, kademelendi, mayın ve dikenli teller çekildi, korunaklı makineli tüfek yuvaları yapıldı, ihtiyatlar ve ileri karakollar oluştu.

    TANK

    Geleceğin silahı savaş alanlarında tatbikat yaptı

    Batı cephesinde eski bir acı var

    Tanklar makineli tüfek ateşine rağmen siperleri aşmanın aracı olarak düşünüldü. İngilizler ilk tankları 1916’da kullandı. Bunlar engebeler önünde duran ve ateşe dayanıksız vasıtalardı ve taktik olarak nasıl kullanılacağı bilinmiyordu. Tankların uzun menzilli stratejik manevra yapabilmeleri için teknik olarak geliştirilmeleri, zırhlı piyade ve kundağı motorlu topçu ile desteklenmesi 2. Dünya Savaşı’nda gerçekleşecekti. İngilizlerin başlattığı bu işi Almanlar mükemmel hale getirerek yıldırım savaşı yapacaklardı.

    UÇAK – ZEPLİN

    Önce keşif yaptılar, sonra ölüm yağdırdılar

    İlk uçaklar daha çok keşif amaçlı araçlardı. Ne var ki havacılık hızla ilerledi ve bir yıl içerisinde pervane arasından makineli tüfek ateşi yapabilen avcılar ile orta menzilli bombardıman uçakları yapıldı. Savaş boyunca 150 binden fazla uçak imal edildi. Bu arada özellikle Almanlar zeplinle bombardıman yaptılar. Havacılık geliştikçe as pilotlar ortaya çıktı, çeşitli uluslardan 14 pilot 50’den fazla uçak düşürdü.

    DENİZALTI

    Gemi avcısı U-bot’lar zafere yetmedi

    Batı cephesinde eski bir acı var

    20. yüzyılın başında etkili bir silah haline getirilmiş olan denizaltılar savaşta yaygın kullanıldı. Rekoru belki de hiç kırılamayacak olan U-35’in komutanı Lothar Arnold de la Periere, toplamı yarım milyon tonu geçen 224 tekne batırdı. Almanya Atlantik cephesine ağırlık vererek abluka ile İngiltere’yi barışa zorlamak istiyordu. Ne var ki sadece 1917’nin ilk dört ayında 2 milyon tondan fazla gemi batırmalarına rağmen sınırsız denizaltı savaşı ABD’nin savaş ilanına yol açınca, bunun çok zararını gördüler.

    LOJİSTİK

    1. Dünya Savaşı’nın en çarpıcı özelliklerinden biri orduların lojistik hizmetlerinde yaşandı. Haberleşme ve ulaştırma teknikleri büyük orduların merkezden etkili bir şekilde yönetilmesini zorlaştırıyordu. İkmal meselesi ise adeta bir kabusa dönüştü. Bunlar giderek tıkanan çamur yollarda işlerini yapmaya çalışırken her ilerleme daha zor yapılır hale gelmekteydi. Motorlu araçlar ise ordulara yeni girmeye başlamıştı.