Etiket: Fransız Mandası

  • Suriye

    Suriye


    suriye denildiğinde hâlihazırda mevcut olan siyasi haritanın ötesine geçen bir topraklar bütününü anlamamız gerekiyor. batı dillerinde “doğu” anlamına gelen levant, arap ve osmanlı coğrafya ve tarih uzmanlarınca “kuzeydeki beldeler” anlamına gelen bilâd’uş şam, bugünkü ürdün, suriye, lübnan, filistin ve israil’den oluşuyor. bölge arap yarımadası merkezine göre kuzeyde kaldığı için bu şekilde adlandırılmış.

    Suriye
    Palmira, antik dönemlerin önemli dinî ve ticari merkeziydi. 1980 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası listesine alınan şehir, son yıllarda yaşanan iç savaşta önemli tahribatlara uğradı.

    Coğrafi konumuyla Arap Yarımadası, Afrika, Akdeniz ve Anadolu arasında oldukça merkezî bir konumda yer alan Suriye, insanlık tarihi boyunca kilit roller oynadı. Neolitik Çağlardan itibaren insan yerleşiminin olmasıyla bir taraftan uygarlık tarihinin merkezinde yer alırken, diğer taraftan semavi dinlerin bu topraklarda doğup gelişmesi nedeniyle de Suriye her zaman Suriye’den fazlasını ifade etti.

    Doğu Akdeniz’i mesken tutan tacir Fenikeliler buradan Avrupa limanlarına uzanan ticari bağlar kurmuş olsa da bölgenin Avrupa kültürleriyle kesintisiz ilişkisi, Akdeniz’e yayılan Pers egemenliğine son veren Makedonyalı Büyük İskender ve ardılları Selefkoslar’la başlayıp günümüze değin kesilmeden süregeldi.

    Bin Yılların Cazibe Merkezi
    Limanlarıyla Antakya başta olmak üzere Halep, Hama, Humus ve Dimaşk (Şam) şehirleri ile Suriye, Roma İmparatorluğu’nun merkeze en çok vergi gönderen, Mısır’la beraber en verimli toprakları barındıran ve nihayetinde doğudaki en büyük tehdit olan İran’a karşı da ileri karakol olarak hayati bir önem taşıyordu. Suriye bir taraftan sahip olduğu bu jeopolitik önemi, diğer taraftan Antik Çağ’dan itibaren bünyesinde biriktirdiği dinî ve kültürel anlamlarla tarihin her döneminde arzulanan bir saha oldu.

    Suriye’nin bugününü anlamak, uluslararası aktörlerin Suriye konusuna yaklaşımlarını analitik bir bakışla değerlendirebilmek için tarihten ilginç bir örnek olarak Palmira’yı anımsamakta yarar var. Roma döneminde Palmira adıyla bilinen, Arapların ise Tedmür olarak isimlendirdikleri bölgenin kraliçesi Zenobia, Romalılara vergi veren yerel bir otoriteydi.

    HMK_Suriye_3) Kraliçe Zenobia'nın Palmira'ya Son Bakışı, Herbert Schmalz
    “Kraliçe Zeonbia’nın Palmira’ya Son Bakışı”, Herbert Schmalz.
    HMK_Suriye_1) Syria harita
    Suriye, bugünkü coğrafi konumundan daha geniş bir alanı ifade ediyordu; Ürdün, Suriye, Lübnan, Filistin ve İsrail’den oluşuyordu.

    Palmira, Asurlular ve Perslerden itibaren Mezopotamya ile Akdeniz arasında kervanların vazgeçilmez uğrak yeri, dolayısıyla gelir getiren büyük bir ticari cazibe merkeziydi. Bu kervanlardan alınan yüksek geçiş ücretleriyle kalkınan Palmira, Romalıların 1. yüzyıl sonlarından itibaren sınırlarını Doğu Akdeniz’de genişletmeye başlamaları ve şehir üzerinde kontrolü ellerine geçirmeleri sonrasında bile sahip oldukları avantajlardan yoksun kalmamış. Roma vatandaşı olmamalarına rağmen Arap, Süryani, Arami kökenli Palmira halkı Roma’nın tanıdığı özerklik ve özel izinle rahat rahat Akdeniz’de deniz ticareti yapmış. Hindistan’dan gelen baharat ve ipeği İtalya’ya götürüp satmış ve zamanla şehir bir cazibe merkezi olmuş.

    Suriye-Hama’lı bir Arap olan İmparator Caracalla zamanında Roma İmparatorluğu kolonisine katılan Palmira, Roma halkıyla aynı haklara sahip olmakla birlikte, imparatorluk vergilerini ödemekten de muaf tutulmuştu. MS 267’de bir suikasta kurban giden Palmiralı yönetici Odainat’ın ikinci karısı Zenobia şehirde yönetime el koymuş ve bağımsızlığını ilan ederek kendi adına para bastırmıştı. Bu durum Roma’nın hoşuna gitmemiş ve duruma müdahale etmek için bir ordu göndermiş. Zenobia, gelen orduyu bozguna uğratmış. Daha sonra ordularının başında önce Busra Garnizonu’nu (Suriye’nin güneyinde), ardından da Arabistan ve Mısır’ın bir kısmını istila etmiş. Yine kendi adına para bastırıp Roma İmparatorluğu’ndan da bağımsızlık isteyince bardağı iyice taşırmış. Roma duruma müdahale edip Zenobia’nın ordusunu önce Antakya ve Humus’ta bozguna uğratmış, arkasından da Palmira’yı kuşatmış. Romalılar, Zenobia’yı esir almış ama öldürmemiş.

    HMK_Suriye_4) Damascus
    Şam’da bir sokağı gösteren gravür.

    Tutuklayıp İtalya’ya sürgüne göndermiş. Palmira ise Roma askerlerince yağmalanmış ve ateşe verilip halkı kılıçtan geçirilmiş. Bu yaşananlardan sonra şehrin eski canlılığı kalmamış. Müslüman Araplar, Halid bin Velid zamanında şehrin olduğu bölgeyi ele geçirmiş ama zaten Palmira çoktan harabe olmuş geldiklerinde. Kraliçe Zenobia ile Roma İmparatorluğu arasında yaşanan hadiselere bakıldığında Suriye’nin tarih boyunca yereli sömürmek, ona tahakküm etmek isteyen bir dış unsurun oyun alanı olarak görüldüğü söylenebilir.

    İslam Fetihlerinde Suriye
    İlk İslam halifesi Hz. Ebubekir(ra) Hicri 13, Miladi 634 yılında Ürdün, Suriye, Lübnan ve Filistin’den oluşan bölgeyi fethetmeye karar verdi. Bu amaçla Arap Yarımadası’nın her yerine mektuplar göndererek Müslümanları cihada ve savaşmaya teşvik etti. Bu davetten kısa süre sonra Yemen, Necid, Mekke, Taif, Yemame, Bahreyn ve Hicaz’daki farklı yerlerden binlerce asker âdeta koşarak hızla Medine’ye akın etti. Gelenler 7.500 kişilik ordulara ayrılıp her birine sancak verildi. Ordular, “Kuzeydeki Topraklar” anlamına gelen Bilâd’üş Şam bölgesine doğru farklı yollardan ilerlemeye başladı. Bu orduların komutanları arasında tanınmış isimler vardı. Hz. Ebubekir, Amr bin As’ı Filistin’e, Şurahbil’i Ürdün’e ve Yezid bin Ebu Süfyan’ı da Şam’a vali tayin etti. Bilâd’üş Şam topraklarının fethini açan savaş kuşkusuz Yermük Savaşı’ydı ancak özelde Suriye’nin kilidini açan savaş ise Ecnadeyn Savaşı oldu. Bu savaşa Doğu Roma İmparatorluğu yaklaşık 100.000 askerlik bir kuvvetle katıldı. İmparator Heraklius ise savaşı bulunduğu Hıms (Humus) şehrinden izliyordu. Çok şiddetli bir savaş oldu. Halid bin Velid bu savaşta çok büyük kahramanlıklar gösterdi. 634 yılının sonuna doğru gerçekleşen Ecnadeyn Savaşı’nda Roma ordusu büyük bir bozguna uğradı. Suriye, Ürdün ve Filistin topraklarını büyük oranda fetheden Müslümanlar Suriye’nin merkezinde bulunan Dimaşk’a (Şam) doğru ilerliyordu. Önceki savaşlardan kurtulan Roma ve müttefiki olan unsurların askerleri Müslümanların Şam’a girişine engel olmak için Merc’us Suffer adlı Şam yakınlarındaki bir mevkide yeniden toplandı. Burada gerçekleşen savaş son derece sert ve şiddetliydi. Müslümanlardan 4.000 kişi bu savaşta yaralandı. Bununla beraber bu savaşı da Müslümanlar kazandı. Düşmanın dağılan askerleri kaçarak Şam ve Kudüs şehirlerine sığındı. Artık Şam’a giden yolda hiçbir engel kalmamıştı. Hicri 14 yılı Muharrem ayının ortasında, Miladi 635 yılında Suriye, Lübnan, Filistin ve Ürdün topraklarında farklı bölgeleri fetheden İslam orduları Dimaşk/Şam önlerinde, şehrin bağlarının bulunduğu Guta bölgesinde toplandı ve bu bölge savaşarak alındı. Fakat Şam şehri teslim oldu ve küçük birkaç çatışma dışında şehir sulh ve anlaşma yoluyla alınmış oldu.


    “haçlı seferleri, moğollar, timur’un meşhur batı seferi, zengi, eyyubi, memluk dönemlerinin ardından yavuz sultan selim’in 1517 yılındaki meşhur mısır seferi ile osmanlı hâkimiyetine giren bölgede şam önemli bir cazibe merkezi olmayı sürdürdü.”

    54277856753_9767266239_o
    Bab Şarki (Doğu Kapısı), Şam. Üç kemerli antik bir Roma portalı. Arka planda Ulu Camii görülebilir.

    İslam Kültür ve Medeniyetinin Kalbi
    Şam ve Suriye toprakları, fetihten sonra hızla İslamlaştı. Mimariden astronomiye, fizik, coğrafya ve edebiyattan dinî ilimlere uzanan bir genişlikte asırlar boyunca medeniyet üreten bir bölge oldu. İbn Asakir’in 81 ciltlik Tarih-i Dimaşk adlı muazzam eseri Şam topraklarında ortaya konulan ilmi çalışmalara bir örnektir. Haçlı Seferleri, Moğollar, Timur’un meşhur batı seferi, Zengi, Eyyubi, Memluk dönemlerinin ardından Yavuz Sultan Selim’in 1517 yılındaki meşhur Mısır seferi ile Osmanlı hâkimiyetine giren bölgede Şam önemli bir cazibe merkezi olmayı sürdürdü. Sadece Şam’daki Osmanlı eserleri bölgeye gösterilen önemin günümüze kadar uzanan somut örnekleridir. Süleymaniye Külliyesi, Şam Mevlevihanesi, Hicaz Demiryolu Şam İstasyonu, Telgraf ve Elektrik Anıtı ile üzerindeki Yıldız Camii maketi ve Hamidiye Çarşısı akla ilk gelen Osmanlı eserlerindendir. Kahire-İstanbul uçuşu esnasında düşen uçağının yadigârı ilk Türk hava şehitlerimiz, Süleymaniye Camii haziresindeki başta son Osmanlı padişahı Sultan Vahdeddin olmak üzere son devir Osmanlı hanedan üyelerinin kabirleri hep Şam’daki aziz hatıralarımız. En unutulmaması gereken isimler ise kuşkusuz Nureddin Zengi, Selahaddin Eyyubi ve Rükneddin Baybars türbeleri.

    HMK_Suriye_6) Syria-Lebanon-19th_century
    Suriye-Lübnan, 19. yüzyıl başlarında bir pazar yeri.

    20. Yüzyıl Başlarında Suriye
    yüzyıldan itibaren dağılmaya yüz tutan büyük bir coğrafyanın isyanlarıyla mücadele eden Osmanlı Devleti, Yemen başta olmak üzere Arap Yarımadası’nda da önemli sorunlarla karşı karşıyaydı. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşanan I. Dünya Savaşı’nın yol açtığı yıkım ve kayıplar, bölgedeki toprakların kaybına hatta nihayetinde de Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesinden çekilmesiyle sonuçlandı. Savaşın kaybıyla Suriye, Lübnan, Filistin, Kudüs, Ürdün ve Hicaz da kaybedildi.


    “batı emperyalizminin sykes-picot antlaşması’yla bölgeyi cetvelle çizilen sınırlara hapsedip sonu gelmeyen potansiyel sorunlar ve nefret tohumlarıyla dünyaya dayattığı kurgu, onlarca yıl kan akmasına yol açtı.

    Suriye’yi işgal eden Avrupalı güç Fransa’ydı. Fransa, Suriye’yi işgal etmekle kalmadı. Ülkenin kimyasıyla, demografik ve kadim yapısını manipüle ederek günümüze değin uzanan sorunlar yumağının da başaktörü oldu. Fransa’nın Suriye topraklarında gerçekleştirdiği en büyük ameliyat, nüfus çoğunluğunu Hristiyanların oluşturacağı hayaliyle kuruluşuna önayak olduğu Lübnan’ı bir ülke olarak ortaya çıkarması oldu. Diğer yandan Ortodoks İslam ana akımından ayrışan Dürzi ve Nusayri yapıları idari oluşumda öne çıkararak bu azınlıklar eliyle Suriye üzerindeki vesayetini derinleştirdi. Oysa Suriye halkları geliştirdikleri kadim geleneklerle 1400 yıldır birlikte ortak yaşama dayalı bir dünya inşa etmişlerdi.

    Batı emperyalizminin Sykes-Picot Antlaşması’yla bölgeyi cetvelle çizilen sınırlara hapsedip sonu gelmeyen potansiyel sorunlar ve nefret tohumlarıyla dünyaya dayattığı kurgu, onlarca yıl kan akmasına yol açtı. Suriye, Lübnan ve Filistin toprakları bu çatışma alanlarının hep merkezinde oldu. Suriye, Fransa’yla 9 Eylül 1936’da imzalanan ve Viénot Antlaşmaları doğrultusunda kademeli olarak 25 yıl içerisinde bağımsızlığını sağladı. Bu bağımsızlığın ardından yaşanan iç darbeler ve nihayetinde 2024 yılı sonuna dek sürecek diktatör Baas rejimi ile ülke âdeta demir yumruk politikalarıyla yönetildi. 2011 yılında başlayan iç savaşla yaşanan insani dramlar, göçler ve ekonomik çöküşlerin ardından sonu gelen Baas yönetimi sonrasını ise şu an hep birlikte izliyoruz. Yasemin kokulu şehir Şam ve tüm Suriye uzun ve kalıcı bir barışı umut ediyor. #