Fransız Devrimi’nden bu yana, son 235 yılda öne çıkan siyasetçilerin önemli bir özelliği; “Tanrı adına” yöneten hükümdar için değil, “halk adına” çalıştıkları iddiasını taşımalarıydı. Ancak bu kişiler, çok daha büyük ve kanlı katliamlardan sorumlu olacaklardı.
Yakın tarih, siyasetin yapılış tarzıyla birlikte, siyasetçilerin profilinde de büyük değişimlere yol açtı. Siyaset her zaman bir güç oyunuydu ve gelecekte de öyle kalacak; ama oynanış biçimi değişirken, katılanların tabanı da hızlı bir genişleme gösterdi. Eski rejimlerde siyaset, esas olarak hükümdarın çevresinde yer alabilen veya yerel güç sahibi olan azınlıkların tekelinde iken, bugün her kesimden insanın yer alabildiği bir faaliyet.
Elbette herşey bir anda Fransız İhtilali ile ortaya çıkmadı. Örneğin Cromwell’in (1599-1658) İngiltere’sinde de kralın otoritesi bitmiş, “kellesi uçmuş”; zenginlerin ve orta sınıfların temsilcilerinden oluşan parlamento bir süre varlığını sürdürdükten sonra feshedilip diktatörlük kurulmuş; akabinde monarşi ve parlamento geri gelmişti. Amerikan İhtilali’nde de (1765-1783) kralın otoritesi reddedilmiş ve genel oya dayanan bir temsilî rejim oluşturulmuştu. Ancak esas değişim Fransız İhtilali ile ortaya çıktı. Bu ülkede aristokrasi ve üst sınıftan ruhbanın yerini tüccarlar, avukatlar ve genel olarak “orta sınıf” adı verilen kesim alacak; ihtilalin millî meclisi, iktidarını yitirdiği birçok dönemi atlattıktan uzunca bir süre sonra tekrar gerçek güç sahibi olacaktı.
Fransız Devrimi savaşları ve Napoléon dönemi, bütün dünyada günümüz siyasetinin ana biçimlerini tayin eden bir etki meydana getirdi. Bunların başında uluslaşma hareketlerinin büyük hız kazanması, modernizasyon ve reform girişimleri, hukuk önünde eşitlik ilkesi, daha iyi bir vergi sistemi gelir. Elbette eğitimi de içeren çok geniş programlar, uluslaşmayla birlikte her ülkede çok hızlı değişimleri getirdi. Batılılar bunlara “burjuva demokratik devrimleri” adını vermiştir.
1792’de “Eylül Katliamları” olarak anılan olaylarda, Paris’teki La Salpêtrière isimli kadın hapisanesinde fuhuşla suçlanan 40 kadın katledilmişti.
Biz de, tüm diğer ülkeler gibi, kendi farklı ve özel biçimlerimizle benzer süreçlerden geçtik. İktidarı padişah ve ulema ile her dönemde farklı oranlarda paylaşan sivil ve asker bürokrasi, modernleşmenin ana itici gücü oldu. Devlet (ve daha eskiden ruhban) kademelerinde yükselmek suretiyle politikada etkin konuma gelmek her ülkede geçerli olan bir yoldu ama, iktidarın paylaşılması mülk sahiplerinin yapısına göre farklılaşıyordu.
Son 235 yılda öne çıkan siyasetçilerin önemli bir özelliği, “Tanrı adına” yöneten hükümdar için değil, “halk adına” hareket ettikleri iddiasını taşımalarıydı; kitlelerin gözündeki meşruiyet için bu gerekliydi. Ne var ki “halk adına” yürütülen siyaset, son derece aşırı uygulamaların hayata geçirilmesine de meşruiyet kazandırıyordu; örneğin belli bir kategorideki “halk düşmanları”nın imhası Fransız Devrimi terörüyle başladı. İhtilalin terör dönemi, aristokratları giyotine gönderirken; 20. yüzyılda Naziler Yahudiler’i, komünistleri, Romanlar’ı ve bedensel engellileri toplu olarak katletmeye başlayacaktı. Bolşevikler ve sonra da Çin’deki yönetim, rejim düşmanı addettikleri milyonlarca kişiyi, zengin köylüyü imha etti.
“Halk adına terör” mirası kalıcı olacaktı. Jacobenler’den Naziler’e ve Bolşevikler’e kadar her katliamcı grup, bunu çeşitli komplo ve yalan-dolanla gerçekleştirdi. Bu durum, ilkesiz küçük hesapçıların, ihtiras sahibi demagog ve kariyeristlerin öne çıkmasını kolaylaştırdı.
20 yüzyılda Hitler’in önderliğinde Naziler Yahudiler’i, komünistleri, Romanlar’ı ve bedensel engellileri toplu olarak katletti. Stalin SSCB’de, Mao ise Çin’de milyonlarca kişinin ölümünden sorumluydu
Ancak şüphesiz madalyonun diğer yüzüne bakmak gerekir. Çok sayıda iyi insan, yeni rejimler sayesinde politik hayatta yerini aldı. Monarşilerin barışçı olan veya olmayan yollarla tasfiyesi, insanlık tarihinde son derece kısa bir sürede gerçekleşti. Elbette “halk adına” yapılan işler her zaman terör seviyesine çıkmadı; ama bu kabul edilemez uygulamalar, daha sonra gelen tüm siyasetçiler için bir meşruiyet gerekçesi oldu; yerel yöneticilerden diktatörlere, meclis üyelerinden ihtilalcilere, iktidar veya muhalefetteki her tür politikacı tarafından kullanıldı ve kullanılmaya devam ediyor. Keza, halkların savaşları da kralların savaşlarından çok daha kanlı oldu.
“Halk adına siyaset” prensibi, her ne kadar her türden demagog ve fırsatçıya iktidar yolunu açmış olsa da; gerek 1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi gerekse aynı aydınlanma etkilerini taşıyan 1776 Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi, modern demokrasilerin kurulmasında referans teşkil etti. Uygulamadan bağımsız olarak, hukuk önünde eşitlik ilkesi genel kabul gördü. Yine bu metinlerde yer alan “meşruiyetini yitirmiş yönetimlere karşı direnme hakkı” da her türden ihtilalci ve darbeci için haklı veya haksız şekilde meşruiyet vasıtası sayıldı. 4 Atlantik cumhuriyetinden başlayarak kısa sürede dünyanın her yerinde, yönetimin yegane meşru temeli sayılan ve giderek çoğalan millî ve yerel meclisler, her türden iyi ve kötü politikacılarla doldu. Politikacılar, yeni mülkiyet hiyerarşisine paralel mali bağlar geliştirdiler. Bunlara yargı ve yönetimden, basın mensupları ve akademisyenlere kadar her alanda faaliyet gösterenler de eklenecekti.
18. yüzyılda bilhassa Rusya ve Avusturya’dan yediği darbelerle büyük hasar alan Osmanlı Devleti; kurtlar sofrasında ayakta kalabilmek, dış politikada oyunu kurallarına göre oynayabilmek için Avrupa’da daimi elçilikler açmaya karar verdi. Paris’e gönderilen ilk Osmanlı büyükelçisi Seyyid Ali Efendi, kurt politikacı Talleyrand’ın oyununa gelecekti.
Devletler arasında dostluk-düşmanlık ilişkisini belirleyen en önemli husus çıkar birliğidir. Karşılıklı çıkarları sürerken dost olan ülkeler, bunlar zedelendiğinde birbirlerine düşman saflarda yer almakta gecikmez.
Osmanlı Devleti klasik dönemde gücünün üstünlüğüyle dünya politikasında edindiği yeri ve çıkarlarını korumak adına, uluslararası antlaşmalara sadık kalmaya özen göstermiştir; ancak her anlaşmaya da uymuş değildir. Klasik dönemdeki rahatlığının aksine, güçten düşmeye başladığı 18. yüzyılda akdettiği anlaşmalara sadece uyulmasını beklemiş; nakz-ı ahd anlamına gelecek hareket ve eylemlerden kaçınmıştır (Kemal Beydilli “Dış Politika ve Siyasi Ahlak” adlı makalesinde bu konuyu zengin örneklerle ele alır). 18. yüzyılda dış politikada “dostluk ve mertlik” rolleri değişmiş -Kemal Beydilli’nin deyimiyle- Osmanlılar “zarureti meziyet haline getirerek” kendilerinin sözlerine sadık, Avrupalılar’ın ise “yalancı ve sahtekar” olduğunu vurgulamaya başlamışlardır. Türkler, içinde bulundukları bu durumu diplomasilerine de uyarlayarak, birey ahlakı ile devlet ahlakını birbirine karıştırmışlardır.
Joseph Boze’un Es-Seyyid Ali Muhasebe-i Evvel el-Memur be-Sefa[r] et-i Franca başlıklı 1799 tarihli eserinde Louis- Jacques Cathelin’in çizdiği Seyyid Ali Efendi gravürü.
18. yüzyılda bilhassa Rusya ve Avusturya’dan yediği darbelerle büyük hasar alan Osmanlı Devleti; kurtlar sofrasında ayakta kalabilmek, dış politikada oyunu kurallarına göre oynayabilmek adına, Avrupa’da daimi elçilikler açmaya karar verdi. O zamana kadar yurtdışına gönderilen elçiler, ya bir anlaşma metnini ortaya koyabilmek için seçilen murahhaslardan yahut Osmanlı hanedanıyla ilgili cülus, doğum, ölüm, evlilik gibi vukuatları haber vermek için gönderilen ve işleri bitince ülkeye dönen kişilerden ibaretti. İlk defa 3. Selim devrinde (1789-1807), Avrupa’nın önde gelen ülkelerinin Berlin, Viyana, Londra ve Paris gibi başkentlerinde ikamet elçilikleri açıldı. Avrupalılar’ın onca zamandır diplomat yetiştirmek, Türkçe, Arapça ve Farsça öğretmek için açtıkları şarkiyat okullarına karşın, Türkler’in Avrupa dillerine aşinalıkları ve bu yönde bir eğitim politikaları yoktu. Tercümanlık görevlerini Eflak-Boğdan voyvoda aileleri olan Fenerli Beyler’e havale etmişler, hatta ecnebi lisanlarını öğrenmeyi küçüklük ve onur kırıcı bir davranış olarak bellemişlerdi.
Böyle bir ortamda Avrupa’ya ilk yıllarda gönderilen mukim elçilerimiz dil bilmez, politika hilelerinden anlamazlardı; ancak o dönem diplomatlıkta hiç de aranmayan mert, asil, sözünün eri ve samimi adamlardı. Bu vasıflarıyla elbette iyi insanlardı; ancak iyi diplomat değillerdi. Görevlerinde istenilen başarıyı gösteremediler, sürekli aldatılıp kandırıldılar.
Osmanlılar’da genel durum böyleyken, 1789’da zuhur eden Fransız Devrimi sonrası Avrupa’nın dengeleri altüst olmuş ve yeni bir düzen kurulmaya başlamıştı. Fransız Devrimi’yle ortaya çıkan yeni yönetim ve devlet adamları gözlerini bir yandan Osmanlı topraklarına dikmişler; öte yandan Avrupa’da düşman bildikleri ülkelerle Osmanlılar’ın bir ittifaka dahil olmamaları için ellerinden geleni yapmaya çalışmışlardır. Fransa’nın en büyük şansı, kadroları içinde dünya diplomasi tarihinin gördüğü en aktif, “iş bitirici” ve entrikacı politikacı Charles-Maurice de Talleyrand’ı barındırmasıydı.
Breguet saat firmasının Seyyid Ali Efendi için özel tasarladığı mineli saat, firmanın Paris’teki müzesinde sergileniyor
Bu asalet bağı güçlü kişilik 1754’te Paris doğumluydu. Kökleri 10. yüzyıla kadar inen Perigord’lu asil bir ailenin mensubu olarak, o devirde soylulara münhasır askerlik mesleğine girmek istediyse de ayağındaki fiziksel arızadan dolayı bu gerçekleşmeyince, din adamı olmak için kiliseye bağlandı. Krallara hizmet ederken, Fransız Devrimi’nin en güçlü kişiliklerinden biri oldu. 84 yıllık ömrü, Avrupa diplomasisinin en muhteşem kariyerlerinden birini sergiler. Gelgitli bir ruhî durumun etkisindeki Napoléon’un en büyük destekçisi olarak bilindiği zamanlarda bile, ondan daima bir adım önde hareket edebilmiştir. Avrupa devletlerinin, krallıklarının, oligarşilerinin tarihte ilk defa yeni bir kimliğe büründüğü 1815 Viyana Kongresi’nin mimarı, arkasındaki büyük organizatör de kendisidir. Böylesine parlak bir kariyerin kuşattığı kişinin Fransa Dışişleri Bakanı olduğu ilk andan itibaren karşılaştığı Osmanlı büyükelçileriyle uğraşması; onları istediği yönde harekete zorlaması; geleceğin usta ve kurt diplomatının alıştırma hamleleriydi. Bu hamlelerin Osmanlı dünyasındaki etkisi sarsıcı ve yıkıcı olmuştur.
Paris’te ilk mukim Osmanlı büyükelçisi Seyyid Ali Efendi’dir. 1796’da 3 yıllığına tayin edilip 1797 Temmuz’unda başladığı görevini sürdürürken Fransızların Mısır’ı işgali gerçekleşmişti. İki ülkenin savaş halinde bulunmasından dolayı İstanbul’daki Fransız büyükelçisi Ruffin önce elçilik konutunda, sonrasında Yedikule zindanında hapsedilmiş; mukabele-i bi’l-misl gereği Ali Efendi’nin de hapsedileceği beklentisi gerçekleşmemiş; ancak Paris’te elçilik konutundan dışarı çıkması engellenmişti. Bu nedenle Seyyid Ali Efendi, 4 Haziran 1802 tarihinde Napoléon’a güven mektubunu sunmasına kadar fazladan 2 yıl boyunca Paris’te kalmıştır. İstanbul’dan yanına tercüman olarak tayin edilen Rum asıllı Codrika, daha ilk anda Talleyrand tarafından devşirilmiş ve Ali Efendi’nin İstanbul ile yaptığı tüm yazışmalar İstanbul’dan önce Talleyrand’ın malumu olmuştur! Codrika daha sonra İstanbul’a dönmemiş ve Fransa’nın hizmetine girmiştir.
Paris Büyükelçisi Seyyid Ali Efendi’nin İstanbul’la yaptığı tüm yazışmalar, önce kurt siyasetçi ve diplomat Talleyrand’ın önüne geldi. Talleyrand’ın hamleleri Osmanlı dünyasında sarsıcı ve yıkıcı etkiler oluşturdu.
Elçilikte bulunduğu sürede Ali Efendi’nin başına gelenler; Fransa Devleti ve Dışişleri Bakanı Talleyrand tarafından aldatılma serüveni; Maurice Herbette’in Ali Efendi monografisinden, Seyyid Ali Efendi’nin Sefaretname’sinden, ayrıca çok zengin bir malzeme olarak Osmanlı Arşivi Hatt-ı Hümayun Koleksiyonu’ndaki belgelerden izlenebilir. Seyyid Ali Efendi’nin Fransızlar’ın Mısır’a asker çıkarması ihtimalinden bahsettiği ve İskenderiye’de Memluk beylerini ürkütmeden çıkarmayı engellemek için tedbirler alınmasını önerdiği belge de bu koleksiyondadır. Bu uyarısı dikkate alınmamış ve iş işten geçtikten, Fransızlar Mısır’ı işgal ettikten sonra hâlâ durumdan habersiz olduğunu gösteren bir tahriratının üzerine gayet haksız bir şekilde 3. Selim tarafından “ne eşek herifmiş” yazılmıştır (#tarih, Eylül 2017, sayı: 40).
Seyyid Ali Efendi’den sonra 1803-1806 arasında Paris Büyükelçiliği’ne getirilen Hâlet Efendi de Talleyrand’ın entrikalarından nasibini almıştır. 2. Mahmud devrinde “Devlet Kahyası” unvanıyla ve ince siyasetiyle padişahtan sonra devletin en kudretli kişisi olacak olan Hâlet Efendi için Paris elçiliği “staj dönemi” olmuştur. Mektuplarıyla, takrirleriyle Hâlet Efendi’nin sefaret dönemine dair oldukça zengin bir malzemeye sahibiz. Süheyla Yenidünya tarafından değerlendirilen bu malzeme Devletin Kahyası, Sultanın Efendisi Mehmed Said Hâlet Efendi adıyla kitaplaştırılmıştır.
Napoléon döneminde Paris Büyükelçiliği’ne atanan üçüncü isim Seyyid Abdürrahim Muhib Efendi’dir. Görev süresi olan 1806-1811 arasında Osmanlı Devleti’nin en büyük krizleri yaşanmıştır: İngiliz Donanması’nın İstanbul önlerine gelmesi, Kabakçı İsyanı, 3. Selim’in tahttan indirilip 1 yıl sonra öldürülmesi, Nizam-ı Cedid düzeninin sonu… İki ayrı sefaretnamesi vardır. Napoléon-Talleyrand birlikteliğinin ve zıtlaşmalarının zirve yaptığı bu zaman diliminde de, Osmanlı Devleti’nin Fransız diplomatları tarafından aldatılmaları devam etmiştir. Osmanlı Devleti, “denize düşen yılana sarılır” sözünü doğrularcasına kurduğu geçici ittifaklarla; Düvel-i Muazzama tarafından dayatılan ıslahat hamleleriyle; kimi zaman açık, kimi zaman gizli himayelerle, sonuna geldiği ömrünü uzatmaya çalışacaktır.
Güç ve para dışında hiçbir değerleri, inançları ve tabii ahlakları yoktu. Ancak yüksek zekaya sahiptiler. Her dönemde, gözden düşmesi kaçınılmaz hâle gelecek kişileri önceden sezdiler ve buna göre pozisyon aldılar. Katliamlara, idamlara imza attılar; hatta düşmanla işbirliği yaptılar. Buna rağmen Fransız Devrimi ve sonrasında refah içinde yaşadılar.
Her ihtilal önce kendi evlatlarını yer. Karşıtlar bir yana, ihtilal yanlıları arasında da çok farklı beklenti sahipleri vardır. Her ihtilalin geçtiği yollar, aşamaları ve bunların süreleri değişik olmakla birlikte; genellikle önce en radikaller ılımlıları, sonra ılımlılar radikalleri ve nihayet şiddetten bıkan insanlar ihtilalcileri ve ihtilalleri tasfiye eder; başta ilan edilen amaçlara kısmen veya büyük ölçüde ters düşen yeni bir rejim kurulur. Bu kimi zaman eski rejimin restorasyonu olsa da, asla eskisinin aynısı olmaz; ihtilallerin getirdikleri tam olarak silinemez. İhtilallerin fırtınaları arasından sağ çıkan bireyler her zaman olur; ama tüm fırtınaları atlatan, defalarca ölümden dönen çok azdır.
1789 Fransız İhtilali’ne kaderci bir açıdan bakan, “acaba tüm bu hadiseler Napoléon adındaki fakir bir topçu subayının imparator olması için mi meydana geldi?” diye sormadan edemez. Napoléon Bonaparte, tüm bu dönem boyunca kendisine ihanet ettiklerini bildiği halde Joseph Fouché (1759-1820) ve Charles Maurice de Talleyrand’ı (1754-1838) yanından ayırmamıştır.
Napoléon Bonaparte, kendisine ihanet ettiklerini bildiği halde Fouché ve Talleyrand’ı hep yanında tuttu.
Bunlardan Fouché’yi, İhtilal’in ilk günlerinden Napoléon’un yıkılışından sonraki restorasyon dönemine kadar birçok rolde görürüz: Defalarca ölüme çalım atan bir devrimci, meclis üyesi, katliamcı, Polis Bakanı… Fouché sırasıyla Direktuvar’a, konsüllüğe, imparatorluğa, 18. Louis’ye ve tekrar imparatorluğa ihanet etti. 16. Louis’nin idamı için oy verdiği hâlde restorasyon döneminde hayatta kaldı. Keza, birçok defa kaderlerinin kesiştiği Talleyrand da aynı fırtınaları atlattı. Sonunda bu iki adam, vaktiyle Napoléon’u iktidara getirirken yaptıkları gibi, onun vaktinin dolduğunu görünce iktidarı bırakıp gitmesi için perde arkasından işbirliği yaptılar. Bu ikili her dönemde, gözden düşmesi kaçınılmaz hâle gelecek kişileri önceden seziyor ve buna göre hazırlık yapabiliyordu. Napoléon’un yükselişini gördükleri günlerde de onun iktidarı için çalışmışlardı: Önce Paul Barras’ın, sonra direktuvarın diğer üyelerinin istifasını sağlamışlar ve böylece Napoléon’un Meclis’i dağıttığı 18 Brumaire darbesinin başarılı olmasının koşullarını hazırlamışlardı.
Autun Piskoposu Talleyrand, ilk meclisteki (Millî Konvansiyon) 749 temsilci (kolonilerden seçilen 33 kişi daha vardı) arasında yer alan 291 din adamından biriydi. Hafif bir topallaması olduğu için, babası gibi askerlik mesleğinde ilerleyememişti (Bu engeli nedenliyle onu “Topal Şeytan” diye ananlar olmuştur). Siyasete atılan diğer yüksek rütbeli din adamları gibi, reformları sınırlı tutmak istediğine inanılıyordu. Ne var ki Talleyrand, 17 Aralık 1789 tarihindeki oturumda tüm kilise mallarına millet adına el konulması yönünde oy kullandı! Genel eğilime uymak inançlarının önüne geçiyordu ve hep öyle olacaktı. Ertesi yıl, Bastille’in yıkılışının birinci yıldönümündeki bayram töreninde ahaliyi takdis ederken, Marquis de La Fayette’e ihtilale bağlılık andını söyleten kişiydi. Talleyrand, yollarının sayısız defa kesişeceği Fouché gibi eski rejime, ihtilale, Napoléon’a ve Restorasyon’a hizmet etti.
Napoléon hiç kuşkusuz bu iki adamdan daha az zeki değildi ama, onlardan farkı güç sarhoşluğuna kapılmasıydı. Diğer ikisi gibi serinkanlılıkla, duygularına kapılmadan karar veremediği çok durum vardır ve bunlar onun mahvına yol açmıştır. Belki biraz da bu nedenle kendi arkasından iş çevirdiğini, düşmanlarına bilgi aktardığını çok iyi bildiği halde Talleyrand’ı Dışişleri Bakanı, Fouché’yi de Polis Bakanı olarak uzun süre görevde tuttu.
Charles Maurice de Talleyrand (üstte) ve Joseph Fouché, her türlü sadakatten ve değerden yoksun ama ileri görüşlü ve yüksek zeka sahibi politikacılardı.
Talleyrand ile iyi anlaşmasının nedeni onun her türlü bağlılıktan ve değerden yoksun, paragöz bir fırsatçı olmasıydı. Onu daima yanında bulundurdu, çünkü istediğini rahatça yaptırabiliyordu. Talleyrand ise onun düşeceğini çok net şekilde gördüğü için, Napoléon’a karşı Fransa’nın düşmanlarıyla işbirliği yapmaktan kaçınmadı. Fouché’ye gelince… O kadar büyük bir istihbarat ağına sahipti ki, ondan asla vazgeçilemezdi. Fouché’yi daha iyi tanımak için ihtilalin ilk günlerinde neler yaptığına ve her gün onlarca masum insanı giyotine gönderen Robespierre’in hakkından nasıl geldiğine değinmek gerekir.
Honoré de Balzac (1799- 1850), Fouché için “kasvetli, derin düşünen, olağandışı bir adam” tanımlamasını yapmıştı. O kadar çok yönlü düşünüyordu ve siyasi hesaplarının her katmanının altında o kadar derinlik vardı ki, yaptıklarının çoğu eylem anında anlaşılamaz ve ancak o hadiseden çok sonra kavranabilirdi. Karanlıkta çalışır, avının haberi olmadan ağını örerdi. Stefan Zweig (1881- 1942) onun ihanet sanatını deha seviyesine çıkardığını yazmıştır. İhtilalden önce rahip okulundan yetişmiş başarılı bir öğretmendi. Robespierre ile ihtilalden önce tanışmış, daha sonra Jacobin kulubüne girmişti. 1789 İhtilali’ne karşı ayaklanmaların bastırılmasında, acımasız tutumuyla sivrildi. Daha sonra Meclis tarafından Lyon’da federatif taleplerle isyan edenlerin şiddetle bastırılmasına nezaret etmek üzere görevlendirildi. Bu hadiselerin cereyan ettiği 1793 sonlarında, Paris’te ihtilalcilerin en radikal ve acımasız kanadı olan Hebertistler ön plana geçmişti; ancak Paris’te onlarla birlikte iktidarı paylaşan Jacobinler, merkezin yetkilerinden hiçbir tavize razı değildi.
Fouché, Aralık ayında Paris’e gönderdiği raporlarda, “düşmanların” acımasızca ezildiğini bildiriliyordu; gerçekten de bu günlerde Lyon’da katliamlar birbirini izledi. Fouché 1794 başından itibaren Hebertistler’in itibar kaybettiğini sezince hemen idamları azalttı; Şubat başında idam mangalarını lağvetti. Bu sırada Robespierre, Paris’te giyotini ara vermeden çalıştırıyordu. Önce Girondinler’i, arkasından Hebertistler’i ve nihayet Danton’u (1759-1794) öldürtmüştü. Fouché sıranın kendisine ve Lyon’da birlikte çalıştıkları Collot d’Herbois’ya geldiğini kesin olarak anlamıştı. Zaten Danton’un tutuklanmasından 36 saat sonra, tüm yetkileri yerel Jacobin kulübüne bırakıp derhal Paris’e dönmesi için talimat gelince durum açıkça belli oldu. Ya Robespierre’in ya da onun kellesi sepete yuvarlanacaktı.
Fouché ilk aşamada geri çekilerek, öldürücü darbesini arka planda hazırlamaya başladı. 6 Mayıs 1794’te dönemin ihtilalci partisi olan Jacobin Kulübü’nün başkanlığına seçilmesi, bu siyasetin doğal lideri olan hasmını yıldırım çarpmışa çevirdi. Robespierre ona ihtilal takvimine atfen 22 Preirial (10 Haziran 1794) Kanunu olarak anılan girişimle karşılık verdi; buna göre komplocular artık mahkemelerde hiçbir şekilde savunma yapamayacak, şahitleri ve avukatları olmayacaktı. Ayrıca Fouché’yi Jacobin Kulübü’nden de attırdı. Giyotin adım adım yaklaşırken Fouché gündüzleri saklanıyor, her gece yer değiştirirken Meclis üyelerini sırayla ziyaret ederek ağını örüyordu; bu konuda güçlü bir kozu vardı, çünkü Robespierre ve Louis de St. Just her kesimden insanı uyduruk mahkeme kararlarıyla öldürterek dehşet içerisinde bırakmıştı. Konvansiyon üyeleri Fouché’den sonra sıranın kendilerine geleceğini düşündükçe kıvranıyorlardı ve o da faaliyetlerini bu hassas noktanın üzerine kurmuştu.
Nihayet hesaplaşma günü geldi. Robespierre onları Lyon’da giyotin kullanmadan katliam yapmakla suçlayınca d’Herbois şöyle cevap verdi: “Tam tersine, giyotin esas işkencedir. 20 kişinin kafası kesilirken sonuncu kişi 20 kere ölür. Halbuki biz o gün 200 kişiyi bağlayıp top ateşiyle kısa sürede öldürdük!” (Aslında o günün kurbanları 209 kişiydi ve Lyon’da öldürdüklerinin sadece 8’de 1’iydi). Bu sözler, giyotinin hiç ara vermeden 7/24 çalıştığı dönemin kasvetli havasını çok iyi yansıtır. Nihayet Robespierre kürsüye çıkmak isteyince, Fouché’nin örgütlediği vekiller bağırıp çağırarak, slogan atarak, önünü keserek ve ardarda söz alarak ona kürsüye çıkma fırsatı vermedi. Büyü bir anda bozulmuş, o güne kadar her krizde konuşmasıyla dinleyenleri büyüleyen ve durumu lehine çeviren Robespierre şaşkınlıktan dengesini yitirmişti. Ona kürsüyü verdikleri takdirde o an durumu değiştirebileceğinden korkarak büyük bir gayret gösterdiler. Bağırış-çağırış arasında biri ateş edip onu çenesinden yaraladı ve Robespierre ile arkadaşları Jacobin Kulübü’ne çekilip silahlı birlikleri örgütlemeye çalıştılar ama, Meclis çoğunluğu baskın çıkarak daha çok silahlı birlik toplamak suretiyle bulundukları mekanı bastı.
Fransız Devrimi’nin en önemli dönemeçlerinden biri Bastille Baskını. Halk, 14 Temmuz 1789’da Bastille Hapishanesi’ni ele geçirdi ve tutuklular serbest bırakıldı. Ancak acı ve giyotinli günler yeni başlayacaktı.
Robespierre tutuklandı ve hemen o gece arkadaşlarıyla birlikte idama mahkum edildi. Robespierre en kritik anda şaşkınlığa uğramış, inisiyatif gösterip duruma hakim olamamıştı. Ayrıca taraftarlarını sahaya sürmekte de geç kalmıştı (halbuki ihtilal günlerinde tereddüt eden kaybeder). Hüküm hemen infaz edilirken Paris ve Fransa rahat bir nefes alıyor, zindanda idam bekleyen 8 bin kişi kurtuluyordu. En talihsiz olanlar ise son günün tartışmaları sürerken idam edilen 40 kişiydi. İdamlarını bir gün erteleme talebine karşı “ihtilal, düşmanlarını yoketmek için beklemez” cevabını almışlardı.
İşte Fouché en büyük tehlike karşısında bile soğukanlılığını koruyan, korkularına teslim olmadan çalışmasını sürdüren, böylesine ince hesaplı bir kişiydi. Güç ve para dışında hiçbir hırsı ve zaafının olmaması ona avantaj sağlıyordu. Talleyrand ile diğer ortak noktaları hiçbir partiye veya değere bağlılıklarının olmamasıydı ki, bu sayede güç dengelerini daha objektif şekilde hesaplayıp önceden pozisyon alabiliyorlardı. Örneğin Meclis’te kim güç kazanırsa, onların sıralarına doğru kayıyorlardı. Napoléon’un düşeceğini ilk sezenler de onlar olacaktı.
Fouché de aynı Talleyrand gibi rahip okulunda yetişmesine rağmen, kilise mallarına elkoyup bunları hazineye kaydettirmişti. Bir başka önemli hadise de, Napoléon’un iktidarında Polis Bakanı iken imparatora yapılan bombalı suikast girişimidir. Napoléon kurtulurken birçok kişi hayatını yitirmiş, imparator bunu Jacobinler’e karşı bir temizlik kampanyasına dönüştürürken Fouché kralcılardan kuşkulandığını öne sürerek onları kurtarmak istemişti. Bu, eski yoldaşlarına vefa göstermeye çalıştığı çok nadir örneklerden biriydi ama onları Napoléon’un hışmından kurtaramayacaktı.
Devrimden sonra Lyon’da yaşanan katliam böyle resmedilmişti. Fouché, “Lyon kasabı” olarak nam salacaktı.
Sonraki dönemde Napoléon kısa imparatorluğunun sonuna yaklaşırken Rusya’dan önce İspanya’da batağa saplanmıştı. İsyanlar yayılıyor, İngilizler de İber Yarımadası’na asker çıkarıp direnişi destekliyordu. Bu sırada Paris’te kalan Fouché ve Talleyrand’ın Avusturyalılar ile temasa geçerek kendisine karşı ittifak arayışına girdiklerini duydu. Keza Rus Çarı Alexander ile görüşmeye gönderdiği Talleyrand’ın onunla da yakınlaştığını anlamıştı.
Napoléon, İspanya’daki krizin derinleşmesine çare bulamadan apar-topar derhal başkente döndü ve bu ikiliyi mareşallerinin yer aldığı bir devlet konseyinin önünde azarlamaya başladı: Önce Talleyrand çağırıldı: “İspanya işini başıma sen sardın; Enghien Dükü’nü öldürmemi de sen tavsiye ettin. Sana yağdırdığım ihsanlara rağmen aleyhimde yapmayacağın şey yok. Seni cam gibi ezerdim ama bununla uğraşmayacak kadar nefret ediyorum senden” dedi. Talleyrand sakince konsey odasından çıkarken “Bu kadar büyük bir adamın bu kadar terbiyesiz olması ne yazık” diye mırıldandı. İspanya, Fransa’yı ağır-ağır tüketirken Enghien Dükü olayı Napoléon’a çok itibar kaybettirmişti; çünkü bir Fransız süvari birliği sınırı aşarak onu kaçırmış ve idam etmişti.
Talleyrand’dan sonra “fırçalanma” sırası Fouché’ye geldi. Napoléon onu da düşmanlarına destek vermekle, kamuoyu oluşturmakta başarısız kalmakla suçladı. Konsey üyeleri bunları taş kesilerek izlerken, herkes onların kovulacaklarını ya da hapsedilmedikleri takdirde en azından sürgüne gönderileceklerini bekledi; ama ertesi gün her ikisi de hiçbir şey olmamış gibi işlerinin başındaydı; Napoléon onlardan vazgeçememişti! Talleyrand’ın İngilizler ile arkasından görüştüğünü öğrenince onu Bakanlıktan almış, ama sırdaşlıktan ve en gizli görevlere göndermekten vazgeçmemişti. Onunla rahat bir diyalog kurabiliyordu.
Talleyrand da daha yıllar öncesinde, İtalya Seferi sırasında prestiji hızla artan generalin dostluğunu kazanmak için harekete geçmişti. İleride de Napoléon’un seferlerini tasvip etmeyecek; ancak doğrudan karşı çıkmayarak diplomatik temaslarla bunların sonuçlarını yumuşatmaya çalışacaktı. Örneğin Mısır Seferi’ne karşıydı; çünkü bunun İngiltere ve Osmanlı Devleti’ni yakınlaştıracağını ve karşılarındaki ittifaki güçlendireceğini biliyordu. Buna rağmen sonunda yıldızı hızla yükselen generali desteklemişti ki, o zaman Napoléon’un imparatorluğunu kendisinden başka hayal eden yoktu. Napoléon 1804’te imparator olunca, onu muazzam bir maaşla başmabeyinci olarak atadı. 1806’da gene büyük bir maddi ihsanla Talleyrand’ı Benevento Prensi yaptı.
Yüzlerce kişiyi giyotine gönderen devrimin liderlerinden Robespierre’in sonu da giyotin olacaktı.
Talleyrand 1807’de yukarıda bahsettiğimiz “büyük fırçalama”dan sonra geri çekilmekle birlikte Napoléon için çalışmaya devam etti. Ancak yine aynı dönemde Fransa’nın askerî-diplomatik sırlarını büyük paralar karşılığında Avusturya ve Rusya’ya sattı. Napoléon bu yıllarda Kutsal Roma İmparatorluğu’nun kalıntısı olan Ren boylarındaki Alman devletçiklerini yeniden düzenlerken; Talleyrand ve ekibinin avantaj sahibi olmak isteyen prenslerden 10 milyon Frank rüşvet aldıkları kaydedilmiştir.
Napoléon, Fouché’ye de el altından büyük paralar vermiş, onu da Otranto Dükü yapmıştı. Fouché, imparatorluğun yıkıldığı 1815’e kadar bu unvanı muhafaza etti. Napoléon’un Elba adasından kaçtıktan sonraki 100 günlük kısa iktidarında gene onun Polis Bakanı’ydı. Napoléon’un Waterloo’daki nihai yenilgisinin sonrasında bir süre ülkeyi fiilen yöneten komitenin başkanı oldu ve sonra yerini Talleyrand’a bırakıp tekrar Polis Bakanı oldu.
Fransa’nın en bunalımlı döneminde St. Helena adasına sürülen imparatorun iki eski adamının krallığın restorasyonunda yer alması talihin garip bir tecellesi sayılabilir; ama bu durum esas itibariyle onların bunu çok önceden girerek tedbirlerini almaları sayesinde gerçekleşmiştir.
Böylece Fouché, idamı için oy verdiği 16. Louis’in kardeşi yeni kral 18. Louis için çalışmaya başladı! Talleyrand ise Napoléon sonrası Avrupa düzeninin tayin edildiği 1815 Viyana Kongresi’nde Fransa’nın 1793 sınırlarının kabulünü sağladı. Kuşkusuz ki Metternich ve Alexander başta olmak üzere yıllar boyunca Avrupa liderleriyle kurduğu ilişkiler burada çok işine yaramıştı. Direktuar, Konsüllük ve Napoléon dönemlerinde polis teşkilatını yönetmiş Fouché ise son görevinden sonra yurtdışına gitmek zorunda bırakıldı. 18. Louis’nin ağabeyinin ölümündeki rolününün unutulmasına olanak olmadığı gibi, Lyon’daki kasaplığı da çok derin izler bırakmıştı. 1820’de Trieste’de sürgünde öldü. Napoléon ise 1821’de ağır bir hastalıkla, acı çekerek hayatını kaybedecekti. Hayatın keyiflerini yaşamaya önem veren Talleyrand’a gelince… 1838’e kadar malikanesinde lüks ve rahat içinde yaşadı.
Waterloo savaşında İngilizler’e karşı yenilgi Napoléon’un da sonuydu. Joseph Fouché bu yenilginin ardından kısa bir süre ülkeyi fiilen yönetti.
TALLEYRAND (1754-1838)
Son anında bile hem dünyayı hem Tanrı’yı aldatmaya çalıştı
Tam ismi Charles-Maurice de Talleyrand-Périgord olan sıradışı Fransız politikacı, ölümünden sonra çok sayıda tarih-araştırma-kurgu kitabına konu oldu. 1836’da aktif siyaset alanından çekilen ve Valençay Şatosu’na yerleşen Talleyrand, 1837’de tekrar Paris’e döndü. Ölüm döşeğinde olduğunu öğrenen Kral Louis-Philippe kendisini ziyarete geldi. Yazar-filozof Ernest Renan, son sözlerini dinlemek için gelen din adamına Talleyrand’ın “benim de bir din adamı olduğumu unutmayın, ona göre…” dediğini aktarıyor ve şöyle diyor: “Son anında bile hem insanları hem Tanrı’yı aldatmayı başarmıştı.” 17 Mayıs 1838’de ölen Talleyrand “İsterim ki asırlar boyunca benim kim olduğum, ne düşündüğüm, ne istediğim tartışılmaya devam etsin” demişti. Arzusu gerçekleşti.
FOUCHE (1759-1820)
Siyasi iktidarın korkunç mezarı: Unutulmak ve tüketilmek…
Joseph Fouché, 1820’de Trieste’de öldü. 1816’da görevi sırasında, Kral 16. Louis’nin idamı için oy kullandığından dolayı sürgün edilmişti. Yazar Jean-François Deniau onun için “iktidarın korkunç mezarı işte budur: Unutulmak. Zaman sizi tüketmiştir” diyecektir. Devrim günlerinin Polis (İçişleri) Bakanı ve “Lyon Kasabı” Fouché, ölümünde hemen önce yanında bulunan Napoléon’un küçük erkek kardeşine, kendisine ait ne kadar yazılı siyasi belge varsa hepsini yakmasını söylemişti. Tam 5 saat boyunca tüm dokümanların yakılmasıyla, Fransız İhtilali’nin en kritik günlerine dair ilk elden kayıtlar silindi. Fouché’nin “kendisi” yakıldıktan sonra ise, külleri Fransa’ya getirilip gömüldü. Şato 20. yüzyılda Rothschild’lar tarafından satın alınacaktı.