Etiket: fransız devrimi

  • Düşünüyordu, demek vardı sansürü aştı, bugüne ulaştı

    Düşünüyordu, demek vardı sansürü aştı, bugüne ulaştı

    17. yüzyıldan itibaren felsefeye ve eğitime damgasını vuran René Descartes, döneminde Katolik düşünce ve hakim sistemin önderleri tarafından yıllarca sansürlendi. Doğa yasalarından astronomiye, biyolojiden ahlak felsefesine, fizik ve matematike kadar çeşitli alanlarda eserler verdi. Doğumunun 428. yılında, büyük bir düşünürün kısa hayat hikayesi.

    René Descartes, Avrupa’da Katolik-Protestan müca­delesinin zirve yaptığı 30 Yıl Savaşları’nın (1618-1648) ger­çekleştiği müstesna bir dönemde yaşadı. Descartes, ortaya attığı düşünceler ve ürettiği bilimsel eserlerle yaşadığı döneme ve sonrasına damga vuracaktı. Yüz­yıllardır üniversitelerde okutulan Aristocu müfredatın yerine yeni bir müfredat oluşturmak gibi id­dialı bir göreve soyunmuştu. Öyle ki kendisiyle birlikte, Kartezyen felsefenin olmadığı bir entelek­tüel tartışma artık düşünülemez hâle gelecekti. Bunda Descartes’ın fikirlerinin ve bilimsel çalışma­larının orijinalliği kadar; episte­molojiden metafizike, biyolojiden ahlak felsefesine, estetikten fizike ve matematikten fizyolojiye bir­çok farklı alanda eserler üretmesi de etkendi.

    Yaşadığı dönemde deist olmakla itham edildi; oysa koyu bir Katolik’ti

    cem_akogul_1

    Descartes, Meditationes de Prima Philosophia in qua Dei existentias et animae immortalitas demons­tratur (Tanrı’nın Varlığının ve Ruhun Ölümsüzlüğün Kanıtlan­dığı İlk Felsefe Üzerine Meditas­yonlar – 1641) başta olmak üzere birçok eserini Tanrı’nın varlığını ve Katolik inancını savunmak için yazdı. Buna karşılık eserle­rinde varoluşu, akılcı ve meka­nik bir anlatımla yorumlaması nedeniyle hem çağdaşları hem de sonraki düşünürler tarafından deistlikle itham edildi veya teolo­jik yorumları o şekilde yaftalandı. Aynı dönemde yaşayan Fransız düşünür Blaise Pascal, “Tanrı’yı dışarıda bırakan, onu sadece dünyayı yaratıp sonra kenara çekilen bir varlığa dönüştüren” felsefeyi ürettiği için Descartes’ı deist olmakla suçlamıştı. Halbuki ömrü boyunca koyu bir Katolik olarak yaşayan ve kendini bu şekilde tanımlayan Descartes, hiçbir döneminde kiliseyle ters düşmek istemedi.

    Önce savaştı, sonra Fransa’da çalıştı; son 2 senesi Hollanda’daydı

    Descartes, Fransa’da daha çok Huguenotlar’ın (Fransız Protes­tan cemaati) kontrolünde olan bir bölgede (Poitou) fakat Katolik bir ailede doğmuştu. Babası dahil olmak üzere ailesinde birçok kişi, üst düzey bürokrat olarak Fran­sa’ya hizmet etmişti. Ailenin, René’nin büyükdedesi olan ko­mutan “Büyük René”den gelme -alt seviye de olsa- bir soyluluk unvanı mevcuttu. Descartes, eği­timini Fransa’da tamamladıktan sonra 1618’de Protestan Hollanda Cumhuriyeti’nin başı Maurits’in yanına paralı asker olarak girdi ve burada aldığı eğitim sonrası subay oldu. Hemen ardından Katolik Bavyera Dükü Maxi­milian’ın komutasına girdi ve Katolik-Protestan mücadelesinin yaşandığı 30 Yıl Savaşları’nın ilk büyük muharebelerinden Beyaz Dağ’da (1620) yine dükün yanın­da yer aldı.

    1628’e kadar çoğunlukla Fransa’da bulunan Descartes, bu tarihten sonra o sıralar altın ça­ğını yaşayan Hollanda’ya geçti. Burada da 1649’a kadar yaşadı ve dönemin ünlü kişileriyle tanıştı/ yazıştı, okullarda ders verdi ve en önemli eserlerini yine Hollanda’da kaleme aldı. 1649’ta ise İsveç Kraliçesi Kristina’in ısrarları sonucu ve bir bilim akademisi kurma teklifiyle, kitaplarıyla beraber İsveç’e geldi. Kraliçe ile anlaşmazlığa düşene kadar onun bilimsel konularda­ki akıl hocası oldu.1650’de ise, çok büyük bir ihtimalle zatürre­den, az bir ihtimalle ise arsenik­le zehirlenerek öldü.

    Şüphe ediyorken, aynı anda varlığımızdan şüphe edemeyiz

    cem_akogul_3
    1637’de Hollanda Cumhuriyeti’nin Leiden kentinde yayımlanan Descar­tes’ın Discours de la Méthode eserinde ilk defa “düşünüyo­rum, öyleyse varım” cümlesi geçmişti.

    Descartes’ın felsefesinin ilk pren­sibi olan “düşünüyorum, öyley­se varım” sözü, yaygın olarak alıntılandığı gibi Latince cogito, ergo sum olarak değil; akademi­den ziyade genele hitap etsin diye yazdığı ve 1637’de yayımladığı Discours de la méthode (Metot Üzerine Konuşma) eserinde Fransızca “Je pense, donc je suis” olarak geçmekteydi. 1641’de Meditationes’te Latince olarak bu ifade geçecek, ardından bu iki eserin bir tür bileşimi olan Latince Principia’da (1644) ego cogito, ergo sum derken, buna “şüphe ediyorken varlığımızdan şüphe edemeyiz” diye ekleyecek­ti. Ölümünden sonra Fransızca yayımlanan Le Recherche de la vérité par la lumière naturelle eserinde Latince olarak dubito, ergo sum, yani “şüphe ediyorum öyleyse varım” diyecek; bunun da aslında cogito, ergo sum ile aynı olduğunu belirtecekti.

    Engizisyon korkusuyla Le Monde adlı eserini yayımlamaktan vazgeçti

    Descartes 1629’da Hollanda’ya yerleştiğinde, Fransa’da Aristo­cu müfredatın yerine geçmesi düşüncesiyle felsefi eseri Le Monde’u (tam ismiyle Traité du monde et de la lumière) hazırla­maya başladı. Kitap büyük ölçüde günmerkezli (heliosentrik-dünya ve diğer gezegenlerin Güneş’in çevresinde döndüğü astrono­mik model) bir bakışaçısına dayanmaktaydı. 1633’te bu eseri tamamladığında, Galileo Galilei 1632’de yayımladığı ve gün­merkezliliği temel alan Diologo eseri nedeniyle engizisyonun hışmına uğrayarak yargılanmış ve ardından evhapsine mah­kum edilmişti. Bunun üzerine Descartes, Katolik Kilisesi ile ters düşme endişesi ve korkusuyla Le Monde’u yayımlamaktan vaz­geçti. Bu eseri yeniden gözden ge­çirip Principia’yı yayımladı (1644) ve Dünya’nın Güneş etrafında döndüğü vurgusunu hafifletti. Le Monde ise orijinal hâliyle ancak ölümünden 14 yıl sonra, 1664’te yayımlanacaktı.

    cem_akogul_2
    Descartes, İsveç’te ölmüş, naaşı ise Adolf Fredrik Kilisesi’nin öksüz/ yetimler mezarlığına defnedilmişti. Bugün Descartes’ın naaşı Paris’te, Saint- Germaines-des-Prés Manastırı’ndaki bir şapelde bulunuyor.

    14. Louis ve Papalık, Kartezyen müfredatı tüm Fransa’da yasakladı

    Descartes’ın İsveç’te ölümü­nün ardından notları, Fransa kralının İsveç’teki temsilcisi Claude Clerselier’ye kaldı. Clerselier, Descartes’ın yazmış olduklarını “kiliseye uygun duruma getirmek için” hayli kırparak yayımladı. Ancak buna rağmen Descartes’ın yapıtları, 1663’te Katolik Kilisesi’nin Index Librorum Prohibitorum’una yani “Yasaklı Kitaplar Listesi”ne girdi. 1671’de ise Fransa’nın mut­lak güce sahip kralı 14. Louis, Başpiskopos Harlay de Champ­vallon’un girişimiyle, Fransa’da Kartezyen müfredattan en ufak bir parçanın dahi öğretilme­sini yasakladı. 1691’de ise yine Champvallon’ın öncülüğünde, Descartes’ın sadece doğa felse­fesi değil metafizik önermeleri de akademide sansürlendi.

    Öksüz/yetim mezarlığına gömüldü. Sonra Fransa’ya getirildi

    Bugün Descartes’ın naa­şı Paris’te, Saint-Germai­nes-des-Prés Manastırı’ndaki bir şapelde bulunuyor. Burası aslında naaşının üçüncü durağı. Descartes, annesinin o henüz bebekken ölmesi, babasının ise evden uzak yaşamı ve ardından başka bir kadınla evlenmesi nedeniyle anneannesinin ya­nında büyüdü (babası Joachim’in 1640’ta ölümü sonrası cenaze­sine katılmamıştı). Kendisinin 1650’deki ölümünden sonra, Adolf Fredrik Kilisesi’nde­ki öksüz/yetim mezarlığına gömüldü. Naaşı bu mezarlıkta 16 yıl kaldıktan sonra, Paris’teki Saint-Etienne-du-Mont Kili­sesi’ne götürüldü. Ardından Fransız Devrimi sonrası 1792’de Panthéon nakledilmek istense de bu gerçekleşmedi. 1816’ya gelindiğinde ise bugünkü yerine taşındı.

  • ‘Entel-dantel’ meseleydi ama tüm insanları eşitledi

    ‘Entel-dantel’ meseleydi ama tüm insanları eşitledi

    Dünyanın önde gelen haber ajansları, geçen yılın sonunda küresel ısınmayla ilgili 2023 verilerini yayımlayan biliminsanlarına yer ayırdı. Buna göre 2023’teki ısı artışı 1.54 dereceyle üst sınırı aştı ve 1850’den bu yana en sıcak yılı yaşadık. Endüstri çağından bugüne gezegenimizin sağlık sorunları ve farklı kesimlerin buluşması.

    Yerküremiz ateşi her gün biraz daha yükselen bir hastayı andırıyor. İklim değişikliği sorununa eğilen araştırma enstitüleri (Copernicus Climate Change Service/ECMWF, Berkely Earth California), 2023’ün Avrupa ve Japonya’da 1850’den bu yana en sıcak yıl olduğu konusunda hemfikir. Amerikalı uzmanlara göre, 1.54 derecelik artış ile BM Paris Antlaşması ile üst sınır kabul edilen 1.5 derece sınırı aşılmış bulunuyor. Tüm veriler, sorunun önümüzdeki yıllar­da devam etmekle kalmayıp, atmosferin ve okyanusların giderek daha sıcak sınırları zorlayacağı yönünde.

    Hava ısısının dünya çapında ölçülmeye başlandığı ve en­düstri çağı öncesi olarak anılan 1850, bugün hayal edilemeye­cek bir tarih artık. Avrupa’da Fransız Devrimi sonrası monarşilerin yıkılmaya başladığı, parlamenter demokrasilerin doğum sancıları yanında sosyal hareketlerin ve sosyalist partilerin doğduğu bir dönem bu. Teknik bakımdan endüstri henüz bebeklik çağını yaşıyor; buharla çalışan lokomotif ve gemiler yeni bir çağın gelmekte olduğunu söylüyor. Şehirlere akın eden onbinler, modern yaşam arayışında. Kömürün ana yakıt olduğu bu dönemde hava kirliliği veya çevre diye bir sorun olmadığı gibi; teknik devrimlere hayran kitleler için “tabiatı yenmek ve denetlemek” ilerici-modern olmak demek! Kömür ve çelik eksenli endüstri devrimi, son 150 yılda dünya­mızı hayal edemeyeceğimiz bir hızla dönüştürdü. Bugün kıtalararası seyahat birkaç saate indiği için, o dönem aylar süren yolculukların haftalara inmesinin önemini pek idrak edemiyoruz.

    Küremizin sağlık sorunları, ilk defa 1970’lerde gündeme geldi. Gençler nükleer sant­ralleri sorguluyor, doğanın dengesinin bozulduğunu söylüyordu. Nehirlerde akan sular kirlenmişti; yeşil alanlar yokoluyor, birçok canlı türü­nün varoluşu, göç yolları tehdit ediliyordu. O dönem pek ciddiye alınmayan bu hareket, ilerleyen yıllarda çevre bilinci diyebile­ceğimiz bir toplumsal olguyu ortaya çıkardı. Türkiye bile bu gelişmelerden kısmen de olsa nasibini aldı ve Çevre Bakanlığı kuruldu.

    Gundem_Iklim_1
    2023, “uzun yıllar ortalaması”ndan (1991-2020) 0.60 derece, 1850-1900 sanayi öncesi seviyesinden 1.48 derece daha sıcak geçti.

    Çevreciler ve siyaset sahne­sine çıkan “yeşil parti”ler, uzun süredir artık marjinal, ciddiye alınmayan olgular değil Avru­pa’da; iktidarlarda koalisyon ortağı oluyor, çevre bilinci için çalışıyorlar.

    Çevre hareketinin doğuş yıllarında iklim sorunu ön planda değildi. Nehirler, büyük şehirler­de hava kirliliği, endüstri toplu­mu, teknolojinin zirvesi sayılan nükleer enerji ve atom santralleri eleştirilerin merkezindeydi. Tüm bu sorunların ortak özelliği, ya toplumun eğitimli dar bir kesimi tarafından dillendirilip tartışıl­ması ya da boyutları ile küresel değil bölgesel sorunlar kabul edilmesiydi.

    Böylelikle iklim sorunu böl­gesel veya politik, hatta sosyal sınıflar olgusunu aşan ilk küresel çevre sorunu olarak dünya gün­demine oturdu; zira toplumun en fakir sosyal tabakalarından en zenginlerine kadar tüm kesimler bununla ve sonuçları ile karşı karşıyaydı. İklim sorunu, bir anlamda herkesi eşitlemişti!

    Artık günümüzde yıkım gücü ile her yıl daha sık yaşanan fırtı­nalar, tayfunların bıraktığı ola­ğanüstü yıkımlar, görülmemiş sel felaketleri veya aylarca süren kuraklıklar eşiğinde dehşet verici orman yangınları… Türkiye veya Batı Avrupa gibi ılıman bölgelerde bile ısının 40 derece veya üstüne çıkmaya başlaması… Sıklaşan bu felaketler, toplumla­rın “hızlı unutan” kesimlerinde (hatta bizde bütün kesimlerde!) bile “bir şeyler yolunda gitmiyor” hissi uyandırıyor.

    İsveç, Almanya gibi çevre hareketinin etkin olduğu ülkeler yanında, Çin, Rusya, Hindistan gibi otoriter ülkelerin elitleri de iklim sorunu ve olası sonuçları konusunda hassas artık. Yıllık küresel ısınmayı 1.5 derecenin altında tutmayı hedefleyen Paris Antlaşması, bu bakımdan dünya çapında destek bulmuş durumda.

    Gundem_Iklim_2
    Küresel ısınma; yıkım gücü gittikçe artan fırtınalara ve görülmemiş sel felaketlerine sebep oluyor.

    Nedir bu +1.5 derece?

    Paris Antlaşması’nın hedef koyduğu +1.5 derece sınırı, bilim dünyasının paylaştığı ortak bir analizden kaynaklanıyor. Küresel ısınmanın yıllık +2 dereceye ulaşması durumunda kontrolden çıkacağını ve dönüşü olmayan hızlı bir sürecin tetikleneceğini söylüyor araştırmalar. Denizlerin ısınıp Kuzey ve Güney kutuplarda birikmiş buz dağlarının eriye­ceği; Golf Stream gibi okyanus akıntılarının duracağı; kimi böl­gelerin yükselmekte olan deniz seviyesi ile sular altında kalırken, birçok bölgenin çöle dönüşece­ği; İskandinavya coğrafyasının buzullar altında kalabileceği düşünülüyor. Sanat-edebiyat dünyası da bu tartışmayı 20 yıl önceki “The Day After Tomor­row” filminden bu yana ekran­lara-sayfalara taşımaya devam ediyor.

    Sorunun kaynağı yanında, çö­zümü de artık sır değil. İnsanlık her gün fabrika, kalorifer bacala­rından veya otomobil egzozların­dan atmosfere atılan milyonlarca ton karbondioksit (CO2) ve ozon gazının üretimini hızla azaltmak zorunda. Tabiatta yaygın bu gaz­lar, endüstri çağı öncesi denizler ve ormanlar ile dengeleniyordu. Giderek yükselen enerji tüketimi ile insan faktörü girdi devreye.

    İnsan türü sadece yükselen nüfusu ve enerji tüketimiyle CO2 üretimini arttırmakla kalmıyor; dünyamızın akciğeri diyebile­ceğimiz Amazonlar gibi tropik ormanları da yokediyor. Çocuk­larımıza yaşanabilir bir dünya bırakmak istiyorsak bu süreci durdurmak, hatta geriye sarmak zorundayız.

    EUROPE-WEATHER-GREECE-WILDFIRE
    Artan sıcaklıklar ormanları etkiliyor. 2023 için açıklanan son verilere göre, Türkiye’de Eylül ayına kadar 12 binin üzerinde orman yangını yaşandı ve 14 bin hektar orman zarar gördü.

    Ormanları korumak yanında en önemli görev, CO2 üretiminin kaynağı olan kömür, petrol, gaz temelli enerji kaynaklarından çıkıp, güneş, rüzgar, su gibi enerji kaynaklarına geçilmesi. Bu sanıldığı kadar kolay değil tabii ama, başka seçeneğimiz de yok. Sürdürülebilir enerji kaynakları­na dönmek tek seçenek. Kömür, petrol gibi ucuz, kolay ulaşılır enerji kaynağı dururken, insan­ları ve kâr peşinde olan üreticileri daha pahalı, teknik olarak eri­şilmesi zor enerji kaynakları için ikna etmek kolay değil şüphesiz; ama mümkün. Paris Antlaşması, Dubai’den sonra Bakü’de devam edecek küresel çabalar (COP28 Birleşmiş Milletler Çevre Konfe­ransı) umut verici.

    Sorunun siyasi boyutunu da gözardı etmemek gerek. Ener­ji tüketimindeki eşitsizlik en önemli sorun. Mesela bir Hint vatandaşı, bir Amerikan veya İngiliz vatandaşının 10’da 1’i biri kadar bile enerji tüketmiyor; bu nedenle enerji tüketiminde sür­mekte olan eşitsizliği aşmadan, Hindistan’ı, Çin’i ve diğer ülkeleri uluslararası antlaşmalarla ka­zanmak kolay değil. Bu noktada, devreye sokulan ve “CO2 vergisi” diyebileceğimiz emisyon ticareti bir çözüm olabilir. Sadece üretim teknolojileri üzerinde değil, CO2 üretimi düşük olan ülkelere mali transfer kaynağı olacağı için de iki yönde caydırıcı bir özelliği var bu verginin.

    Daha yeni sayılabilecek bir siyasi tehdit de şu: Özellikle Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da “iklim yalanı” sloganı ile seçmen kazanmaya çalışan popülist, aşırı sağcı hareketler güçleniyor. ABD’de Trump ile seçim kaza­nan bu siyasi akım, ne yazık ki Avrupa’da da yükselişte. Trump seçilir seçilmez, ABD Paris Ant­laşması’ndan çekilmişti. Benzer bir gelişme Avrupa’da aşırı Sağ’ın iktidarlarda daha etkin hâle gel­mesiyle de mümkün. Yakın ABD seçimlerinde Trump’ın bir defa daha kazanma ihtimali de, küre­sel ısınma tehlikesini arttıracak bir olgu.

    Gundem_Iklim_4
    +2 derecenin, Kuzey ve Güney kutuplarda birikmiş buz dağlarını eriteceği ve bazı bölgelerin sular altında kalacağı düşünülüyor.

  • Güneş Kral’ın sofralarında usul, adap ve yemek sanatı

    17. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa’ya damgasını vuran Fransız Kralı 14. Louis, yemeğin, lezzetin, sunumun ve sofra adetlerinin değişimini simgeliyor. Dönemin mottosu, “sağlık, kararında tüketim ve incelmiş bir zevk”. Ortaçağ’ın gösterişli sunumlarına, bol şekerli, pahalı baharatlı tatlarına veda ediliyor ama yerine gelenler de “ekmek yoksa pasta yesinler”e doğru ilerliyor.

    Kralın biri tarlaya av köş­kü kondurmuş, küçük gelince biraz daha bü­yütmüş. Oğlu da bunu kocaman bir saraya döndürmüş. Ardın­dan gelen krallar da içinde bü­yük bir zevkle yaşamış. Halk da “hani bana, hani bana?” demiş. Krala kızmışlar, çünkü yiyecek ekmek bulunmuyormuş. Kadın­lar toplaşıp ekmek için sara­ya yürümüş; erkekler katılmış onlara, sarayı basmışlar; epey sonra da devrim olmuş zaten. Kral ile kraliçenin boynu gitmiş. Soylular da kaçışınca, sarayda çalışan binlerce kişi işsiz kalmış. Sarayın eşyaları yağmalanmış; görkemli bahçeleri, mutfakları, ahırları sessiz, bomboş kalmış. Yarım asır geçmiş aradan ve ye­ni bir kral gelmiş; adı Louis-Phi­lippe imiş; sarayı müze olarak düzenletip halka açmış.

    İşte 10 cümlede Versail­les Sarayı. Daha neler neler var anlatacak. Aslında işin özü şu: Şatafatlı saraylar yapılırken, ya­panlar hiç yıkılmaz sanırlar. An­cak saraylar halkın parası ile ya­pıldıklarından dolayı herhalde, için için halka ait olmak isterler. Bu hep böyle olmuş. Versailles da farklı değil.

    Bu öyküde esas oğlanların adı hep “Louis”. Ava meraklı 13. Louis, Paris dışına ava çıktı­ğında kalmak için bir ufak köşk yaptırır. Sene 1623. Küçük gelin­ce 1631-34 arasında “château”­ya çevirir. Fransızlar bunun için bizim saray dediğimize Châte­au de Versailles derler. Paris’e 19 km. uzaklıkta bu şatoyu oğ­lu 14. Louis (Louis-Dieudonné de France) ele bir alır pir alır. Dieudonné, “Hüdaverdi” demek; 23 sene üzerine doğan veliah­ta “Hüdaverdi” denmez de ne denir? Hüda, Louis’ye de her şeyi bol tarafından verir tabii… 1643’te dört yaşında çıktığı taht­tan 72 yıl sonra eceli ile ölerek inmiş. Dünyada en uzun tahtta kalma rekoru hâlâ kendisine ait (Kraliçe Elizabeth iki yıl daha dayansaydı rekoru kıracaktı). Babası ölüm döşeğinde “Aman oğlum, mümkünse sakın savaş­ma. Olan halka oluyor. Sen ba­rıştan yana bir prens ol!” demiş kendisine ama, sanki ona deme­miş gibi Louis herkesle kapış­mış. Diğer yandan mimarlığa, bahçeciliğe, sanata, eğlence­ye falan da ilgi duyup kendine seçtiği amblemin hakkını verip “Güneş Kral” olmuş. Torununun oğlu 15. ve onun evladı 16. Louis’ler de sarayı dekore etmişler ve yeni binalar eklemişler ama, Versailles her şeyi ile 14. Lou­is’nin düşü ve sürekli bir şantiye sahası olmuş.

    Güneş Kral’ın sofralarında usul, adap ve yemek sanatı
    Versailles Sarayı’nda bir gösteriye dönüşen halka açık öğlen yemeklerinden biri…

    Gastronomi açısından bes­lenme ve mutfak anlayışının değiştiği bir döneme denk geli­yor krallığı. Şef La Varenne’in 1651’de yazdığı ve Fransız mut­fağının temeli olduğuna inanı­lan ünlü eseri Fransız Mutfağı (Le Cuisinier Français) kita­bındaki tariflerde gördüğümüz üzere, bu dönemde Ortaçağ’ın gösterişli sunumlarına, bol şe­kerli, pahalı baharatlı tatları­na veda edilir. Bu anlayış “eski moda” kalmıştır artık. Pişirme yöntemleri ve soslar basitleşti­rilir; sebzelere, Yeni Dünya’dan gelen farklı lezzetlere yer açılır. Egzotik olanın tanımı değişmiş­tir artık. La Varenne’in çağını etkileyen mottosu, “sağlık, ka­rarında tüketim ve incelmiş bir zevk” olur.

    Çerçeve bu olunca 14. Lou­is’nin hemen sarayın yanında, elinin altında bir bostan tasar­laması da anlaşılır oluyor. Bu bahçeye öyle önem vermiş ki bahçıvanları çalışırken izlemek için bir yükselti yapılmış. Ba­taklık alanı ıslah ederek bahçe­leri tasarlayan bostancıbaşı Le Quintinie, sebze ve meyveleri mevsiminden 6-8 hafta önce ol­gunlaştırmayı becermiş. “Espa­lier” denen meyve ağaçlarının dallarını yatay tellere alıştırarak örme yöntemini geliştiren de Le Quintinie. Ölünce, bostana hey­keli dikilmiş kendisinin.

    Kralın akşam yemeğinde sofrada konuşulacak konular­dan en önemlisi sebzeler imiş. Bostanda kralın sevdiği türler bol tabii… Mesela kuşkonmaz, ya da bezelye: “Bezelye deliliği devam ediyor. Sabırsız bekle­yiş, bezelye yediğimiz zamanlar ve bezelye yemenin hazzı… Son 4 gündür sofrada bundan baş­ka konu konuşulmuyor…” diye yazmış Madame de Sévigné. Bu bostan ve diğer bahçeler, havuz­lar, kanal, fıskiyeler, köşkler, ka­sırlar hep kralın övünç duyduğu projeler. Ancak sebze bahçesi­nin yeri ayrı. Yabancı misafirle­rini bostanında gezdirir, başka krallara burada yetişen meyve­lerden yollarmış.

    Güneş Kral’ın sofralarında usul, adap ve yemek sanatı
    Kralın sofrası 2006 yapımı “Marie Antoinette” filminden Versailles’da bir sofra sahnesi…

    “Dört tabak çorba, bir bütün sülün, bir keklik, koca bir tabak salata, iki dilim jambon, sarım­saklı koyun haşlama, bir tabak pasta ve ardından meyve ile lop yumurta yedi” diye not düşmüş bir saraylı.

    Kral tüm şürekası ile sarayı Versailles’a taşımış ve arkasın­dan iş çevirmesinler diye her­kesi gözönünde tutmuş. Kralın gözüne girmek önemli. Kral da herkesi görmek istermiş. Görür­se, konuşursa ve hele davet falan ederse sarayda yerin sağlamla­şırmış. Görünmüyorsan yoksun! Kralın seni görebilmesi, hele he­le anımsaması ve bir-iki çift laf etmesi için çevresinde dönenmek, saraydaki dairelerden biri­ni kapabilmek için çok önemli. Parası olanlar kralın tavsiyesine uyarak Versailles köyünde birer konak yaptırmışlar ama sarayda sıkış tepiş dairelerde kalıp göze görünür kalmayı tercih eder ve daha büyük bir daire boşalınca haberdar olup, ona terfi etme­yi umarlarmış. Gündüz gel, ge­ce eve dön mümkün tabii ama ancak kral uyuduktan sonra. Uyanmadan kahvaltı servisinde görünmek lazım.

    Diğer önemli bir nokta da yemek. Versailles, insanların odalarda ya da dairelerde yaşa­dığı bir otel gibi. Uşaklar gard­roplarda yatıyor. Sarayın tek mutfağı var ve dairelerde mut­fak yok. Yalnız en büyüklerinde yemek ısıtabilecek düzenek var. Karnın acıktı ne yapacaksın? Davet edilmek için sürekli sofra aranacaksın.

    “Boğaz hakkı” diyebileceği­miz, kralın cebinden yemek ye­me hakkına sahip ufak bir grup yani “commensaux”, çoğunlukla devlet görevlilerinden oluşuyor. Düşük derecelerde soylu saray ahalisinden birinin, kendini ye­mek hakkına sahip olacak birine davet ettirmekten başka şansı yok. Kralın başyaveri ile sara­yın yöneticisi olan “majordo­mo”nun sofra kurma ve misafir davet etme hakkı var. Misafir­ler çoğunluk kralın hizmetinde olan devlet görevlileri ve kralın yakınları. “Majordomo” için öğ­leden sonra 22 kişilik sofra ku­ruluyor. Başyaver ise günde iki defa 12 kişilik sofra kurabiliyor. Bu sofralardan birine davet edil­me şansı olanlara “Küçük Ko­mün” denilen mutfaktan getiri­len 6 çeşit yemek sunuluyor.

    Güneş Kral’ın sofralarında usul, adap ve yemek sanatı
    Louis ile Molière dostluğu Jean-Léon Gérôme, Molière ve 14. Louis’nin birlikte yedikleri yemeklerden birini 1862’de tuvaline yansıtmış.

    ‘Boğaz Takımı’

    Krala hizmet eden ekibe “Bo­ğaz Takımı” ya da “Kralın Ağzı” (Bouche du Roi) denirdi ve ye­me-içme işlerine bakan en kala­balık ve ayrıntılı görevleri olan bölüm buydu. Kralın öğle sofra­sına “Küçük Kuver”, akşam sof­rasına “Büyük Kuver” denirdi. Küçük Kuver’de yemek çeşitle­ri akşam yemeğine göre daha az olsa da 14. Louis hepsini yiyip bitirirdi. Akşam yemeği ise sa­at 10’da kraliçenin dairesinin ön tarafında kurulan yemek oda­sında (Antichambre du Grand Couvert) kurulurdu. Kral masa­nın uzun kenarında, arkası şö­mineye dönük hafif bir yükselti­nin üzerindeki rahat koltuğuna otururdu. Misafirler de masanın dar tarafına yerleştirilirdi ki kral kendisini izlemeye gelenleri ra­hatça izleyebilsin. Oda izleyiciler ile hıncahınç dolu olur; kralı gö­remeyenler yandaki muhafızla­rın odasından dolanıp bir görüş açısı, bir ufak göz teması yakala­maya çabalarlardı.

    Kral ile yemeğe davet edil­mek ayrıcalıkların en büyüğü tabii. Molière mesela sık sık ye­meğe davet edilmiş bu sofrada. Konuklardan, bazıları çok garip adap kurallarını iyi bilmeleri beklenirdi. Örneğin saray kamu­sal alan sayıldığı için, başkası­nın evinde sofraya otururken çı­kartılan şapka kralın huzurunda iken de çıkarılırdı; ancak sofraya oturulduğunda kafada kalmalıy­dı. Ancak bu defa şapkasız olan kral olurdu. Ne kadar güzel olur­sa olsun, sofraya gelen yemek ile ilgili yorum yapmak kabalık sayılırdı. Her şeyde olduğu gibi kralın sofrasında da mutlakiyet vardı; kral önüne getirilen ye­mek seçeneklerinden sevdiği­ni yer, istemedikleri ise hemen kaldırılırdı. Yemekler muhafız­lar eşliğinde uzaktaki mutfaktan yol boyu ilan edilerek getirilir ve herkes yemek önlerinden ge­çerken eğilip tabağı selamlardı: “Kral için kuşkonmazlı sülün…”.

    Bir yemekte kralın önüne 30’a yakın yemek gelirdi. Sofra­lar tüm yemeklerin aynı anda simetrik şekilde ortaya konul­duğu bir düzene sahipti. Her­kes tabağına istediği kadar alıp yerdi; ama yerinden kalkmadan, önüne yakın olanlardan alarak. Komşuna tabağını uzatıp yemek koymasını isteyebilirdin. İlginç olan şu ki bu sofrada çatal yoktu. Bilinmediğinden değil; kral ça­talı hiç sevmediğinden. Olması gerektiğinde de sadece iki dişli çatallar kullanılırdı. Kral saldı­rıdan korkuyordu ve bıçakların uçları yuvarlatılmıştı (Kardi­nal Richelieu’nun sivri uçları ile sofrada dişlerini karıştıran­lardan iğrendiği için bu kararın alındığı söylense de 14. Louis suikasta kurban gitmekten kor­karmış). Ekmek ve et bu kör bı­çaklarla kesiliyor, lokmalar elle yeniyordu.

    Güneş Kral’ın sofralarında usul, adap ve yemek sanatı

    Sofrada bardak da yoktu. Bardaklar arkada ayrı bir ma­sada durur ve uşaklar isteye­ne servis yapar, sonuna kadar içmesini bekleyip bardağı geri alırdı. Kral şarap istediğini bir işareti ile belli eder, “vin pour le roi” diye anons edilirdi. 14. Lou­is şarabı ve özellikle şampanya­yı çok içerdi. Sürekli anons yani. Bu kadar iştahlı olmasına kar­şın yemek saatleri dışında hiç­bir şey yemezmiş. Gut hastalığı ve akşam yemeğinden kalkar­ken cebine doldurduğu meyve şekerlemeleri yüzünden hepsi çürüyüp çekilen dişlerinden çok çekmiş. Sarayda ağız kokusu ve herkese yetecek lazımlık anında koşturulamadığından dolayı, ol­madık yerlere, perde arkalarına, her yere bırakılıveren “hediye­ler”in kokusunu bastırmak için bahçede yetişen çiçeklerden ağır parfümler yapılıp, elbisele­rin içine lavanta torbaları diki­lirmiş. Neyse, kapatalım.

    Güneş Kral’ın sofralarında usul, adap ve yemek sanatı
    Paris’e 19 km. uzaklıkta bulunan Versailles Sarayı ve çeşit çeşit sebze-meyvenin yetiştiği bostanının planı.

    Onca yemekten arta kalan, kralın özel hizmetine bakan 9 görevliye ve 5 subaya verilirmiş. Bunlardan sonra iki ayrı masa­ya daha servis edilen bu yiye­ceklerden hâlâ arta kalan olursa, bunlar da özel izinli esnafa dev­redilirmiş. Onlar da ısıtıp, bolca soslayıp, halka, askerlere ve dü­şük rütbeli kamu personeline sa­tarmış. Zamanın “fast food”u bu olsa gerek. Ancak buraya gelene kadar bazı özel yemekler olursa, kodaman ekipten olanlar doğru­dan mutfak ile anlaşıp bunların evlerine ya da dairelerine teslim edilmesini sağlarmış.

    Sıradan ve düşük rütbeli asil­lerin, kralın cebinden yemek verme hakkı olan az sayıda soy­lunun sofrasına davet edilmek için yarıştıkları söyleniyor. Dü­zenli yemek yiyebilmek için hoş­sohbet, güzel veya yakışıklı ve eğlenceli olmak artı puan. Yiye­cek bir şeyler bulmanın en kolay yolu, haftada bir-iki defa düzen­lenen “eğlentiler”. Kamuya açık eğlentilere herkes gidebilirdi.

    Bugün Versailles Sarayı 8 kilometrekareden fazla ala­nı, binaları, bahçeleri, müzesi, operası ile yılda 15 milyon tu­rist ağırlıyor. Bir adamın halkı­nı yoksayan görkemli, yaratı­cı düşünden arda kalan binalar, bahçeler, fıskiyeli havuzlarda ışık gösterileri, kralın bostanı herkeste hâlâ hayranlık uyandı­rıyor. Peki aynı dönemde bizde olanlardan geriye ne kaldı? Vali­de Bağı’nda 206 armut, 98 elma, 25 ayva, 43 şeftali, 13 vişne, 31 kiraz, 21 kayısı, 9 nar, 11 incir, 11 dut, 15 muşmula, 59 üzüm ve 31 portakal cinsi var iken geriye ne kaldı bize? Hiç!

  • Çağdaş Çin’in tarihi 100 yıl önce başladı

    Çağdaş Çin’in tarihi 100 yıl önce başladı

    1. Dünya Savaşı’nda İtilaf Devletleri tarafında yer alan Çin, savaştan sonra yine aynı tarafta yer alan Japonya’nın emperyalist girişimlerine maruz kaldı. Batılı galiplerin yeni ortaya çıkan “Bolşevik tehdidi”ne karşı Japonya’ya destek vermesi Çin’deki komünist hareketi ateşleyecek, 4 Mayıs 1919’da başlayan ve ülke çapında yayılan büyük gösteriler ülkenin kaderini ve geleceğini belirleyecekti. 

    Bugün dünyanın en büyük ekonomik gücü olma yolunda ilerleyen Çin, 18. yüzyıl sonunda dünyanın en büyük ülkesiyken, “utanç yüzyılı” olarak adlandırılabilecek 19. yüzyılda büyük çöküntüye uğrayınca, başta İngiltere olmak üzere Rusya, Japonya, Almanya, Fransa gibi ülkelerin tahakkümü altına girmişti. 

    1911’de Sun Yat-sen önderliğinde, son İmparator Pu Yi’nin tahttan indirilmesiyle Birinci Çin Devrimi gerçekleşmiş ve geçici cumhuriyet hükümeti kurulmuştu. Ancak Sun Yat-sen’in halk desteği yoktu. 1912’de iktidar, Batılıların desteklediği geçici başkan general Yuan Shikai’ye geçti; o da Cumhuriyetçilere karşı çıkıp kendisi bir hanedan kurmaya niyetlendiyse de 1916’da öldü ve Çin birbirine hasım ve her birinin kendi ordusu olan ‘savaş ağaları’nın at oynattığı bir ülke haline geldi. Nihayetinde diğerlerini ortadan kaldırarak yeni bir hanedan kurma peşindeki bu savaş ağaları arasında, seyyar satıcılıktan, çalgıcılıktan, haydutluktan gelenler de vardı. 

    Çağdaş Çin
    Öğrenciler en önde 4 Mayıs 1919 günü gerçekleştirilen protestolar sırasında, yaklaşık 3000 öğrenci Tiananmen Meydanı’nda.

    Tam 130 savaş kaydedildi bu dönemde! Devlet neredeyse kayboldu. İngiltere, Japonya ve Rusya bu savaş beylerinden bazılarını destekledi. Aslında Sun Yat-sen de bu savaş ağaları kliğinden bazılarının desteğiyle diğerlerine karşı mücadele ediyordu. Merkezî bir otoritenin yokluğu yerel insiyatiflerin önünü açmıştı. 

    1. Dünya Savaşı’nın başında Japonya, Batılı emperyalistlerin aralarındaki kapışmadan istifade ederek Çin’deki hakimiyetini artırdı. Öte yandan böylesi karmaşık bir dönemde Çin’in kıyı bölgeleri aynı zamanda ekonomik bir patlama ve kültürel bir modernleşmeye sahne oluyordu. Bu da siyaset sahnesine liberalinden anarşistine, geleneklerine bağlı kalsa da modernleşmeden yana olandan marksizme kadar uzanan yeni unsurların sahneye çıkmasına zemin hazırlıyordu. 

    Çağdaş Çin
    Tutukluların gururu Beijing Üniversitesi’nden 4 Mayıs Hareketi’ne katılıp hükümet tarafından tutuklanan öğrenciler, serbest bırakıldıklarında omuzlara alınıyorlar. 

    Versailles Antlaşması ve Çin’deki gelişmeler 

    Ocak 1919’da Cihan Harbi’nin galipleri Versailles Konferansı’nda Almanya, Avusturya ve Osmanlı İmpatorluğu’nun kaderini belirlemek için toplanırken Almanya’nın Çin’de 20 yıldır hâkim olduğu egemenlik bölgeleri de masaya yatırılıyordu. 

    Çağdaş Çin
    Çinlilerin Versailles Antlaşması Versailles Antlaşması’nın Çin’in bazı bölgelerini Japonya’ya teslim etmesi ulusal bir öfke dalgası yarattı. 4 Mayıs hareketi, bu öfke üzerinden yükseldi. Genç bir ajitatör, işçilere ve askerlere sesleniyor.

    Çin 1917’de daha henüz 1. Dünya Savaşı sürerken, İtilaf Devletleri’nin yanında Almanya’ya savaş ilan etmişti. Almanya daha önce Çin’in Şandong bölgesini denetimi altında tutmuş, Japonya ise hemen savaşın başında Almanları buradan çıkarmıştı. Japonya Versailles’da 21 maddelik taleplerini ağır hükümlerle dayatmış ve Şandong ve Mançurya’da varlığını pekiştirmişti. İtilaf Devletleri’nin yanında yer alan Çin, Amerikan Başkanı Woodrow Wilson’un savaş sonrasında “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı”nı savunmasına güvenerek, bu bölgeyi devralacağını düşünüyordu. Ancak Başbakan Duan Qirui’nin gizli bir anlaşmayla bölgeyi Japonlara bıraktığı ve karşılığında kredi aldığı ortaya çıktı. 30 Nisan 1919’da ‘Kutsal Üçlü’ ABD, İngiltere ve Fransa, Versailles Antlaşması’yla sonuçlanacak olan 1919 Paris Barış Konferansı’nda bölgeyi Japonya’nın denetimine bıraktı. Japonya Uzak Doğu’nun jandarmalığına atanmıştı ve artık Sibirya’daki Bolşevik Rusya’ya karşı bir güç olarak görülüyordu. 

    ‘Kahrolsun Konfüçyus ve şürekası…’ 

    Çin’deki 4 Mayıs 1919 hadiseleri, 1915-21 arasında ülkede önemli bir rol oynayan Yeni Kültür Hareketi’nden etkilenmişti. 4 Mayıs’ın iki sloganından biri “Antlaşmaları imzalamayı reddedelim”, diğeri de “Kahrolsun Konfüçyus ve şürekası” idi. Ne de olsa Konfüsyusçuluk, imparatorluk yönetimlerinin ve Yuan Shikai’nin esinlendiği hiyerarşik saygıya dayalı bir düşünceydi. 

    19. yüzyılda modernleşmeciler, Batı’nın teknolojisini alıp Çin kültürünü muhafaza etmeyi düşünüyorlardı. Çin’i emperyalist tahakkümden kurtarıp modern bir ülke haline getirmek isteyen çevreler, birbirlerinden çok farklı disiplinlerden geliyordu. Marksist olmayan sosyalistler, anarşistler, liberaller bu çevrelerin önde gelenleriydi. 

    Çağdaş Çin
    İlk devrimin önderi Sun Yat-Sen, 4 Mayıs 1919’un; yani Birinci Çin Devrimi’nin önderiydi. Asıl mesleği doktorluk olan Sun Yat-Sen, Çin Cumhuriyeti’nin ilk başkanı ve Kuomintang’ın ilk başkanıydı. 

    4 Mayıs 1919 hareketinde, eylemde öne çıkanlar anarşistlerdi. Öte yandan feminizm de bu muhalefetin yabancısı değildi. 1907’de Çin’in ilk feministlerinden Qiu Jin, Mançulara karşı bir komplo iddiasıyla idam edilmişti. 1910’da Wang Jingwei, bir terör eylemine katılmakla itham edilmişti. Çin anarşizmi, sigara ve içki kullanmamak, et yememek, hizmetçi kullanmamak, siyasal mevki kabul etmemek gibi ciddi bir etik boyuta sahipti. 

    Fransa’da yetişmiş ve Fransız Devrimi’ne hayran, 1921’de Çin Komünist Partisi’nin kurucusu ve genel sekreteri olacak olan Çen Dusiu, 1915’te ülkeye dönüşünde Şanghay’da Yeni Gençlik dergisini çıkararak bilim ve demokrasi mücadelesine girişmişti. Yeni Gençlik dergisi geleneksel kültürün terkedilmesini, varolmak için köklü bir yenilenme gerekliğinin altını çiziyordu. Geleneksel dil yerine modern Çincenin kullanılmasını talep ediyordu. O tarihte genç bir eğitmen olan Mao, bu dergide zorla evlilikleri eleştiren bir yazı kaleme almıştı. 

    Çağdaş Çin
    Sokakları dolduranlar 4 Mayıs 1919 devrimi, Çin’de özellikle genç kuşaklardan, aydınlardan ve yoksullardan destek gördü. Temel talep Çin’in ulusal bağımsızlığa sahip olabilmesiydi. 

    Emperyalizme karşı öğrenci-işçi eylemleri 

    Paris görüşmelerinde Çin’deki imtiyaz bölgelerinin Japonya’ya devri haberi 3 Mayıs 1919’da Pekin’e ulaştı ve büyük bir infiale yol açtı. Çin’den ve başka ülkelerdeki Çinli topluluklardan Paris’e protesto telgrafları yağdı. Hiddet yalnızca kendi hükümetlerine değil aynı zamanda Kutsal Üçlü’ye yönelikti; dolayısıyla hem emperyalist müdahaleye karşı hem de Çin’deki savaş ağalarının egemenliğine, hükümete karşı radikal bir hareket boy verdi. 

    Tiananmen’in dışında Semavi Huzur Kapısı’nda toplanan 3 bin öğrenci Çin’in zaptedilebileceğini ama asla teslim olmayacağını; Çin halkının katledilebileceğini ama asla boyun eğmeyeceğini ifade eden bir bildirgeyi açıkladı. Göstericiler ulusu açıkça direnişe çağrıyorlardı. Japon yanlısı bir Bakanın evini basıp polisle çatıştılar. Pekin Üniversitesi öğrencileri Çin’in her tarafına telgraf çekmişler ve halk içinde broşür dağıtacak öğrenci birlikleri örgütlemişlerdi. 

    Çen Dusiu’nun tutuklanmasından sonra grevler Pekin ve Şanghay’da yaygınlaştı. Gösteriler öğrencilerle sınırlı kalmayarak büyük kentlerin işçilerine, ticaret burjuvazisine ve milliyetçi sanayicilere kadar uzandı. Çatışmalarda ölen öğrenciler olmuş, hapishaneler göstericilerle dolmuştu. Haziran’da perakende satıcıları da boykot kararı alınca, Japon mallarına karşı büyük bir kampanya başlatıldı. Ardından harekete katılan işçi sendikaları kapatıldı ama Çin tarihinde görülmedik yaygınlıkta bir gösteri ve grev dalgası ülkeyi sarstı. 

    Sonuçta hükümet istifa etmek zorunda kaldı ve Çin 28 Haziran 1919’da Versailles Antlaşması’nı imzalamayı reddetti. Ağustos başında ülkede göreceli bir dinginlik havası hâkim oldu; grevler ve gösteriler sona erdi. Ancak Çin’de tarih hızlanmış ve 1927’deki İkinci Çin Devrimi’nin güzergahı döşenmeye başlanmıştı. 

    Çağdaş Çin
    70 sene sonra, aynı meydanda 1919’da Tiananmen Meydanı’nı dolduranların torunları, 1989’da bu sefer yine aynı meydana çıkacak, bu sembol görüntüye imza atacaktı.

    Yeni bir başlangıç 

    4 Mayıs 1919’un önemi, hem kırsal kesimde süregiden baskın “feodal” unsurlara hem de giderek artan ekonomik, kültürel, siyasal alandaki yabancı nüfuzuna saldırmasıydı. 1889’deki anayasal hareket, 1901’deki Boxer isyanı veya 1911’deki ilk devrim, birine yaslanarak diğerine saldırmakla sınırlı kalmıştı. Batı veya Japonya üzerinde etkisi olmasa da 4 Mayıs 1919 hareketi Çin’de yurtsever bir atmosferin oluşmasına yol açtı. Henüz oluşum evresindeki kent entelijansyasının başını çektiği hareket, Çin’in geleceği, milliyetçi idealler, gelenek ve modernleşme, bilim ve demokrasi, patriyarka ve kadınların durumu, aydınlanma felsefesi, anarşizm ve sosyalizm gibi tartışmaları gündeme soktu. 

    Rus Devrimi de Çen Dusiu ve Li Dazhao gibi 1921’de Çin Komünist Partisi’ni (53 üyesi vardı) kuracak olan 4 Mayıs 1919’un önemli simalarını derinden etkilemişti. 10 yıllık bir süreden sonra, komünistlerin muhalefetteki ağırlığı ortaya çıkacaktı. 

    100. yılında… 

    4 Mayıs 1919, günümüzde iki Çin’de de kutlanıyor. Çin Halk Cumhuriyeti’nde “gençlik bayramı” olarak, Tayvan’da “edebiyat bayramı” olarak… Çin Halk Cumhuriyeti’nde rejimin karakterine uygun olarak Konfüçyanizm yeniden itibar kazanmakta. Gösterilerin yapıldığı Tiananmen Meydanı ise 1989’da, yani 4 Mayıs 1919’un 70. yılında bu defa demokrasi talep eden yığınların gösterisine tanık olacak ve yüzlerce insanın ölümüyle bir kez daha tarihe yazılacaktı. 

    Çağdaş Çin
    4 Mayıs’ın anısına Çin başkenti Beijing’te, Dongcheng bölgesinde yer alan ve 4 Mayıs Hareketi’nin anısına dikilmiş anıt. 
  • Oryantalist ama bildiğimiz gibi değil!

    Oryantalist ama bildiğimiz gibi değil!

    Dünya edebiyatının en önemli isimlerinden Lord Byron, eserleri kadar hayatıyla da sıradışı bir portre çizmiş, 36 yıllık kısa yaşamı bitmeden dünyaca üne kavuşmuş bir sanatçıydı. Doğu’yu “sahip olunması” gereken bir öteki olarak gören, Doğu’nun kültürel farklılıklarını üstünkörü tanımaya çalışan Avrupa-merkezci oryantalistlerden çok farklıydı. İngiltere’den İstanbul’a, Yunan bağımsızlık mücadelesine uzanan fırtınalı bir hayat…

    Lord Byron’un doğduğu dönemde (1788) Doğu’nun Batı’ya karşı üstünlüğü, daha net şekilde ifade etmek gerekirse, Batı’ya komşu olan Osmanlı İmparatorluğu’nun başat bir güç olduğu günler artık geride kalmıştı. Aydınlanma ve Endüstri Devrimi’ni yaşamış (ve yaşayan) Batı, artık ne Haçlı Seferleri dönemindeki ne de Muhteşem Süleyman’ın karşısındaki Avrupa’ydı. Bilim ve tekniği kullanarak hem ekonomik olarak hem de askerî sahada Doğu’nun fersah fersah ilerisindeydi; adeta başka bir çağı yaşıyordu.

    Byron’ın dünyaya geldiği 1788 yılının hemen ertesinde Fransız Devrimi gerçekleşecek ve bunun sonucunda monarkların, prenslerin ve yabancı hanedanların yönetimindeki tüm halklar yöneticilerine karşı bir ulus olarak başkaldıracaklardı. 1776’da ise Amerika’daki on üç koloni Büyük Britanya’dan ayrılmayı talep ederek bir bağımsızlık savaşına girmiş ve sonucunda hem Britanya yönetiminden kurtulmuş hem de anayasası olan bir cumhuriyete kavuşmuştu.

    Dönemin süper gücü Büyük Britanya’da entelektüel ve siyasi çevrelerde tartışma konusu da bu dönemde ulus, anayasa ve cumhuriyet gibi yenilikçi fikirlerdi. Byron da büyük amcası “Şeytani Lord” William Byron’ın vefatı ile kendisine kalan büyük mirasla hem bu konuları anlayıp tartışabilecek eğitimi görebildi hem de bu konuların konuşulduğu çevrelerde kendine yer bulabildi. İngiltere’nin en köklü okullarından Harrow’da ve daha sonra Cambridge’de okurken geleceğin önemli siyasileri ile arkadaş oldu. Bunların başta gelenlerinden biri de liberal/Whig görüşleri Byron ile tanıştıran John Cam Hobhouse idi.

    Siyaset dışında genç yaşlarından itibaren şiire ilgi duyan Byron’ın ilk yayımlanan kitabı Hours of Idleness önemli bir başarı yakalayamamıştı. Sonrasında ise o dönemde her genç İngiliz aristokratının yaptığı gibi 1809’da “Grand Tour”a çıkmış, fakat Avrupa Napoléon Savaşları nedeniyle karışıklık içerisinde olduğu için Portekiz’de başlayan yolculuğu Sevilla, Cadiz ve Cebelitarık ile devam etmiş, sonrasında ise Malta’ya ve oradan Osmanlı topraklarına, Atina’ya varmıştır. Bu seyahatinde fiziken Doğu ile tanışmış olsa da genç Byron’ın bu coğrafyaya aşinalığı çok daha önceye, okul dönemindeki yıllara dayanmaktaydı. Bilim ve sanata hamilik yapan Abbasi halifesi Vasık ile ilgili kurgu bir roman olan William Beckford’un Vathek isimli romanı onun favori kitaplarından biriydi; aynı zamanda klasik İran şairleri Sa’di, Firdevsi ve Hafız’ın şiirlerini ünlü bilgin Sir William Jones’un çevirisinden okuyarak onlara hayran kalmıştı. Yine aynı dönemde Kuran‘ın İngilizce mealini yazmış olan George Sale’nin çeviriye/meale giriş yazısı olan “A Preliminary Discourse” adlı yazısından etkilenmişti.

    Sanatta romantik dönemin önemli kavramlarından biri olan “şarkiyatçılık”a bu şekilde derin bir ilgi duymuştu; fakat Byron’ın Doğu’ya bakışaçısı dönemin çoğu şarkiyatçısından farklıydı. Doğu’yu “sahip olunması” gereken bir öteki olarak gören, Doğu’nun kültürel farklılıklarını üstünkörü tanımaya çalışan bir Avrupa-merkezci bakışaçısı yoktu. Şark, o yıllara kadar edebî eserlerde kimi zaman şiddetin ve baskıcılığın olduğu kimi zaman da tam tersine saf sevginin, kayıp masumiyetin tekrar keşfedildiği veya cennetvari sahnelerin olduğu bir mekan olarak işlenmişti.

    Ancak bazı eserlerde de hayalkırıklığına dönüşen sevdaların, gözboyayan masumiyetin olduğu ve yeryüzü cennetinin kaybolduğu finallerle yapılan bir hiciv vardı. Bu eserlerin çoğu Doğu’yu siyasi ve dinî propaganda amaçlı gezmiş, bu coğrafya insanının ancak bozulmuş imgelerini sunan kişiler tarafından kaleme alınmıştı. Byron ise yaptığı seyahatler ile Doğu’yu tam anlamıyla deneyimlemeye çalıştı ve bu kültürü özümsemeye gayret etti. Oradaki hayatı ve kültürü yaşayarak, ondan keyif alarak ve onun üzerine çalışarak kendi doğruları için hareket etmeye uğraştı.

    Byron’ın Doğu’ya ilk seyahati (1809-1811)

    23 Eylül 1809 tarihinde Patras’a, Osmanlı egemenliğindeki Yunanistan’a varmasıyla Byron’ın Şark ile ilgili tecrübe ederek elde ettiği ilk düşünceleri şekillenmeye başladı. Patras’tan, Yanya’yı Yunan Aydınlanması’nın merkezlerinden biri haline getiren Tepedelenli Ali Paşa ile buluşmak üzere Arnavutluk’a geçti. Arnavut asıllı Ali Paşa, sarayında Yunanca konuşan, kültüre önem veren, askerî olarak “Müslüman Bonaparte” lakabını hak edecek kadar başarılı, fakat düşmanlarına karşı da bir o kadar acımasız ve şehvet düşkünü biriydi. Onun bu yapısı Byron’a şiirlerindeki karakterleri için büyük bir ilham verdi.

    Lord Byron
    Lord Byron’un Thomas Phillips tarafından 1813’te, Atina’da Britanya büyükelçisinin evinde yapılmış olan tablosu. Tepedelenli Ali Paşa ile Arnavutluk’ta zaman geçirmiş olan Lord Byron geleneksel Arnavut kıyafetleri içerisinde resmedilmiş.

    Arnavutluk ziyaretinden sonra Atina’ya, oradan Mart 1810’da İzmir’e ve ardından Mayıs ayında İstanbul’a geçti. Byron bu toprakları ziyaret etmeden önce gezginler için elkitabı olmuş Richard Knolles’un The Generall Historie of the Turks (1603) and William Eton’ın A Survey of the Turkish Empire (1789) adlı eserlerinden faydalanmıştı; fakat deneyimledikleri bu kitaplarda yazanlardan çok farklıydı. Öncelikle “Osmanlılar, tüm kusurlarına rağmen saygı duyulmayacak insanlar değiller”di. Bu topraklardaki yüksek eğitim seviyesi, ticaretteki değiş-tokuş ve barter sisteminin adilliği, kültürün özgünlüğü, yaşamın ve meskenlerin yüksek kaliteye sahip olması ve el zanaatlarındaki incelik Byron’ın dikkatini çekmişti. Ayrıca Türklerin, Müslüman olmamalarına rağmen Yunanlılara karşı üstün ve ayrımcı bir bakışaçısına sahip olmadığını, aksine Müslüman Araplara karşı böyle bir tutum takındıklarını farketmişti.

    Yine 19. yüzyıl başlarında şarkiyatçılık ile beraber popüler olan bir kavram da “filhellenizm”di, yani Yunan kültürüne duyulan hayranlık. Öncelikle Aydınlanma Düşüncesi ve daha sonra 18. yüzyıl sonu ve 19. yüzyıl başında genelde padişahların ferman ve izinleriyle yapılan Osmanlı topraklarındaki “arkeolojik” kazılarla yaygınlaşan Yunan kültürüne duyulan hayranlık, Batı’daki birçok liberal entelektüel gibi Byron’da da vardı. Onun için de Yunan kültürü Batı’nın kökeniydi. Hatta Byron’ın yakın arkadaşı ünlü şair Percy Shelley, tüm Batılıları kastederek “hepimiz Yunanız” diye başlayan bir çağrıyla Avrupa’daki ülkeleri Yunanistan’ın bağımsızlık mücadelesine destek olmaya çağırmıştı. Ancak büyük general ve devlet adamı Themistocles’in yaşadığı Antik Yunan ile Byron’ın kendi karşılaştığı ve tanıdığı Yunanistan aynı mıydı? O dönemin Yunanistan’ı ne kadar Batı’ya aitti?

    Gezgin şair
    Lord Byron, dönemin üst sınıf mensubu birçok İngiliz genci gibi Osmanlı topraklarına doğru bir yolculuğa çıkmıştı. Atina ile İzmir’de uzun süre kaldı. Lord Byron, arka planda Atina Akropolis’i ile Yunan giysileri içerisinde.

    Byron bu Batılı aydınların Yunan halkını ve kültürünü Antik Yunan ile bir tutarak, onun bağımsızlık mücadelesini idealize ettiğinin farkındaydı. Diğer yandan seyahat ettiği Doğu ne kadar Doğu’ydu? O, genelde eleştirildiği üzere Şark’ı sadece Osmanlı ve Türkler üzerinden tanımlamıştı, zira sadece onları görmüştü ve Arap coğrafyasına hiç gitmemişti. 1811’de Britanya’ya dönen Byron, Osmanlı topraklarındaki tüm bu seyahatlerinde edindiği izlenimlerle “Childe Harold’s Pilgrimage”i ve daha sonra Şark ya da Türk Hikayeleri diye geçen “The Giaour”, “The Bride of Abydos”, “Lara” ve “The Corsair” adlı şiirlerini yazmış ve bu eserlerle ülkesinde ve tüm Avrupa’da büyük bir şöhrete kavuşmuştu.

    Byron anavatanına elveda diyor

    Byron ülkesine döndü ve geçirdiği beş yıldan sonra 1816’da bir daha dönmemek üzere Britanya’dan ayrılarak İtalya’ya yelken açtı. Napoléon savaşları artık geride kalmış ve eski kıta tekrar toparlanmıştı. İtalya’da kaldığı yedi sene içerisinde farklı şehirlerde bulundu ve İngiliz şair Shelley ve Thomas Moore ile birçok kez görüştü. İtalya’da iken bile Doğu ile ilişkisini koparmadı. Venedik’teki Ermeni San Lazzaro Manastırı’nı ziyaret etti ve burada Ermeni kültürüne ve tarihine merak saldı. Hatta İngilizler için Ermeni dilbilgisi kitabı ve Ermenice-İngilizce sözlük oluşturulmasına katkıda bulundu. Yine İtalya’dayken en önemli eserlerinden Don Juan adlı hiçbir zaman tamamlayamadığı kitabını yazmaya başladı. 1823’e gelindiğinde artık buradaki amaçsız bulduğu hayatından sıkıldı ve Londra Filhellenik Cemiyeti kurucularından Edward Blaquiere’in ısrarıyla Cenova’yı terkederek Yunanistan’ın bağımsızlık davasını desteklemek üzere önce Britanya idaresindeki Kefalonya’ya ardından da Mesolongi şehrine geçti.

    Londra Filhellenik Cemiyeti, Avrupa ülkeleri arasında 1821’de başlayan Yunan Bağımsızlık Savaşı’na destek veren en son, fakat en etkili Batılı kuruluş olmuştu. Öncelikle Fransızlar, Yunan bağımsızlık mücadelesi ilgili destek toplamak üzere birçok yayın yapmış ve belli sayıda savaşçı ve parasal destek toplayabilmişti. Prusya devletinin karşı çıkmasına rağmen, ilginç bir şekilde bu isyana en çok savaşçı Almanlar’dan toplanmıştı. Prusya ve Avusturya, Fransa ve Britanya’daki yönetimlere göre baskıcı rejimlerdi, Yunanistan’daki bir bağımsızlık savaşının kendi ülkelerine de zarar verebileceğini düşünüyorlardı. Özellikle Avusturya’da Metternich “Osmanlıların Yunanistan’daki hakimiyetinin meşru olduğunu ve buna karşı çıkmanın imkan dahilinde olmadığını” vurguluyordu. Bunda tabii Avusturya’nın hakimiyetinde farklı milletler bulunan bir imparatorluk olması önemli bir sebepti.

    Böylece Almanların çoğunlukta olduğu savaşçı gruplar, 1821 ve 1822 yıllarında Marsilya’dan kalkan gemilerle Yunanistan’a ulaştılar. Bu gruplar içerisinde çok az İngiliz bulunmaktaydı. Avrupalı bölüklerin desteklediği Yunan birlikleri 1822’de Peta Muharebesi’nde Tepedelenli Ali Paşa’nın eski komutanlarından olan Ömer Vrioni kumandasındaki Osmanlı ordusu tarafından ağır bir yenilgiye uğradı. Eğer 1823’teki büyük Tophane yangını olmasaydı, Yunan İsyanı bu muharebenin üzerine tamamen bastırılabilirdi. Bu yenilgi ile Yunanlar arasında “bölgecilik” başgösterdi. Bu muharebede ordunun başında Avrupa’da eğitim görmüş, Fransızcası Yunancasından daha iyi olan ve Avrupalı giyim kuşama sahip Alexandros Mavrokordatos bulunmaktaydı. Kendisi önemli Rum ailelerden olan ve Eflak’ı yöneten Fenerli ailelere mensuptu.

    Aleksandros Mavrokordatos
    1821’de başlayan Yunan Bağımsızlık Savaşı’nda düzenli bir hükümet kurulması için çalışan Yunan siyasetçi Mavrokordatos. Bir dönem İstanbul’da Yunanistan temsilciliği yapmış ve üç kere Yunanistan başbakanlığı görevini üstlenmişti.

    Savaştaki yenilgi sonrası Yunanlılar arasında bir içsavaş patlak verdi. Mavrokordatos yerini Petrobey diye de bilinen Petro Mavromihalis’e bırakmak zorunda kaldı. Mavromihalis’in destekçilerinden biri de, miğferiyle Homeros’un Odysseus‘undan çıkmış gibi görünen başarılı askerî lider Theodoros Kolokotronis idi.

    Lord Byron, farklı bölgelerin desteklediği gruplar arasındaki bu içsavaş sırasında Blaquiere’in ısrarıyla Yunanistan’a vardı. Londra Filhellenik Cemiyeti, aslında Yunanlılar hakkında sadece yüzeysel bir bilgiye sahip Blaquiere sayesinde büyük miktarda borç para toplamıştı. Bu paralar Yunanistan’a ulaştırılırken bağımsızlık savaşı için önemli bir figür olarak Byron ikna edilmişti; zira o artık şöhretinin zirvesinde bir şairdi. Byron her ne kadar Yunanlılara sempati duysa da, bu savaş ile ilgili önce kendisini motive edecek bir şey bulamamıştı; fakat sonra askerî zaferler kazanmanın amaçsız bulduğu yaşamına bir amaç katacağını düşünerek Blaquiere’in teklifini kabul etmişti. 5 Ocak 1824’te Yunan anakarasına vardığında, Blaquiere ona haber vermeden çoktan Britanya’ya dönüş yoluna geçmişti.

    Yunan Bağımsızlık Savaşı Sözkonusu savaş Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanmasıyla son bulacaktı. Georg Perlberg burada çarpışan Osmanlı ve Yunan birliklerini resmediyor.

    Byron gerçekçi bir bakışaçısıyla, savaş idaresinin savaş beylerinin çıkarları için yapıldığının ve bunların da Batı’dan gelen askerî bilgi birikiminden ve Avrupalı birliklerden ziyade kendi davaları için kullanabilecekleri para yardımıyla ilgilendiklerini kısa sürede farketti. Filhellen Cemiyeti de Fenerli Rum Mavrokordatos yerine, “gerçek” bir Yunan gibi gözüken Kolokotronis ve destekçilerine parayı vermeyi tercih etti. Bu arada Byron, kendi parasıyla Arnavutlardan ve Sulyotlardan (Yunanca konuşan Arnavut kökenli bir halk) oluşan kendi birliğini kurdu. William Parry isimli bir İngilizi kendine askerî danışman yaptı. Ancak sefer için hazırlıklar yaparken birliğindeki huzursuzluk bir isyana dönüştü; sonrasında ise birlik tamamen dağıldı. Şubat ayında ağırlaşan sara krizleri ile sağlığı iyiden iyiye bozuldu. Tedavisi için yapılan kan alma işlemi onu yorgun düşürdü ve muhtemelen yine kan alma sırasında mikrop kaptı. 15 Nisan 1824’te yüksek ateş nedeniyle öldü (ölmeden önce “zavallı Yunanistan” dediği rivayet edilir).

    Theodoros Kolokotronis 1821-1829 arasında Osmanlı egemenliğine karşı verilen Yunan Bağımsızlık Savaşı’nın generali Theodoros Kolokotronis atının üzerinde. Kolokotronis’i efsaneleştiren savaş, 1822’de Dervenakia’da Dramalı Mahmut Paşa karşısında kazandığı zafer olmuştu.

    Lord Byron birliğiyle herhangi bir zafer elde edememiş olsa da bu topraklardaki ölümü, Yunanistan’ın bağımsızlık davasının birçok ülkeden destek bulmasını sağladı. Lord Byron, şarkiyatçı eserler verirken Doğu’yu kötülememiş, Doğu’yu manzum hikayeleri için bir sahne olarak görmüştü. Kimi zaman kendisinin de ifade ettiği gibi “şarkiyatçı” klişeleri okurların ilgisini çekmek ve eserlerinin popülaritesini arttırmak için kullandı. Şark’ı önyargısız bir şekilde gözlemlediği gibi Yunan kültürüne olan hayranlığını eserlerinde göstermiş, deneyimlediği Yunanistan’daki gerçekleri ve olguları rasyonel bir şekilde mektuplarında değerlendirmiştir. Yunanistan’ın bağımsızlık mücadelesi sırasında ölmesi, onu Yunanlılar için bir ulusal kahraman haline getirmiştir.

    Efsanenin peşinde

    Çanakkale Boğazı’nı yüzerek geçmişti!

    İngiliz edebiyatının gelmiş geçmiş en büyük şairlerinden olan Lord Byron, 22 Ocak 1788’de George Gordon Byron adıyla Anglo-İskoç bir ailede doğdu. Henüz 10 yaşındayken büyük amcasının ölümüyle baron ünvanı, az bir miktarda para ve İngiltere’de önemli mülkler kendisine kaldı. Harrow’da ve Cambridge’de okudu. Daha o yıllarda birçok gönül ilişkisi yaşadı, yine aynı yıllarda şiire merak saldı. İlk denemeleri başarısız oldu ama onun aklında hep şair olmak vardı.

    1809’da üst sınıfa ait birçok İngiliz gencinin yaptığı gibi rotasını doğuya, Osmanlı yönetimindeki topraklara çevirdi. Atina’da ve İzmir’de uzun zaman geçirdi. Hem Türk hem de Yunan birçok arkadaşı oldu. Mayıs 1810’da tıpkı Yunan efsanesinde olduğu gibi Leandros’u örnek alarak Çanakkale Boğazı’nı yüzerek geçti. Daha sonra bu deneyimine Don Juan adlı eserinde referans yapacaktı. Dönemin Kostaniyye’sinde fazla zaman geçirmeden ülkesine geri döndü ve yazdığı eserler onu büyük üne kavuşturdu. İngiltere’de karmaşık ilişkiler, skandallar ve aldığı borç paralarının getirdiği zorluklarla uğraştı. 1815’te Annabella Millbanke ile evlendi ve bu ilişkiden Ada isimli bir kızı oldu; fakat Byron’ın bitmek bilmeyen çapkınlıkları yüzünden evlilik 1816’da son buldu.

    Leandros’un izleri Ünlü şair Mayıs 1810’da, Abydos kralının efsaneleşen oğlu Leandros’u örnek alarak Çanakkale Boğazı’nı yüzerek geçmişti.

    Yaşadığı zorluklardan yorulan ve bundan kaçmak isteyen Lord Byron aynı yıl ülkesinden ayrılarak Belçika üzerinden İsviçre’ye geçti. Cenevre’deyken romantik dönemin ünlü şairlerinden Percy Bysshe Shelley ile arkadaş oldu. Daha sonra İtalya’da hem Shelley hem de edebiyatçı Thomas Moore ile zaman geçirdi. Burada da birçok aşk yaşadı; bunlardan en önemlisi evli olan Kontes Guiccoli ile olanıydı. Shelley’nin Spezia Körfezi’nde ters bir akıntı nedeniyle boğularak ölmesinden sonra Byron, son yıllarını geçireceği Cenova’ya yerleşti. Ardından da bağımsızlık savaşına destek verebilmek için geçtiği Yunanistan’da, Missolonghi şehrinde hastalanarak öldü. Ölümünden sonra her ne kadar Yunanlılar kahramanlarının orada gömülmesini isteseler de, naaşı balmumlanarak İngiltere’ye gönderildi. İngiltere’de yakınları onun Westminster Manastırı’na gömülmesini istedi; fakat manastır Byron’ın yaşamında sorunlu bir ahlak anlayışı olduğunu söyleyerek buna izin vermedi ve bunun üzerine başka bir mezara gömüldü. 1965’te ise naaşı taşınarak Westminster Manastırı’nda hakettiği yere taşındı.

    36 yıllık kısa yaşamında, Don Juan, Childe Harold’s Pilgrimage, Manfred, The Giaour, Mazeppa gibi İngiliz şiirinin klasikleri olan eserleri yarattı. Henüz hayatta iken uluslararası üne sahip ilk kişi oldu; yaşadığı dönemde buna “Byromania” denildi. Ayrıca eserlerinde yarattğı, kendisi ile çokça ortak noktaları olan ve birbiri ile benzer özelliklere sahip karakterler, yeni tip bir edebi kahraman ortaya çıkardı: “Byronik kahraman”. Bu tanımlama daha sonra filozof Friedrich Nietzsche’nin “übermensch” kavramına da ilham verecekti.